top of page

Arama Sonucu

maviADA'ya DÖN

Boş arama ile 4491 sonuç bulundu

  • BALKAN SERGÜZEŞTİ-3

    Nurten B. AKSOY * MOSTAR Balagay'dan ayrıldıktan sonra kısa bir yolculuğun ardından Neretva Nehri'nin kıyısında yer alan, köprüsü ile ünlü, Hersek'in başkenti Mostar’a varıyoruz. Sırp-Boşnak Savaşı, Bosna-Hersek'te 1 Mart 1992'den 14 Aralık 1995'e kadar sürmüş olan bir savaş. Üç yıldan fazla süren bu savaş sırasında yüz binden fazla insan hayatını kaybetmiş, iki milyon kadar insan da yaşadığı yerden göç etmek zorunda kalmış Bu nedenle savaş sırasında Müslüman, Hırvat ve Sırplardan oluşan şehrin etnik yapısı değişmiş. Böylece Müslümanlar Mostar'ın doğusunda, Hırvatlar batısında yaşamaya başlamış. Sırpların çoğu ise şehirden ayrılmış. Savaştan sonra şehirde zarar gören binalar tamir, tarihi eserler restore edilmiş, ama binaların bir kısmında savaşı unutturmamak adına kurşun yaraları muhafaza edilmiş. Daha sonra Avrupa Birliği şehrin restorasyon çalışmaları için 15 milyon dolar harcamış. Mostar’ın gezdiğimiz eski çarşısı orijinal halini hala muhafaza ediyor. İki katlı küçük binaların altında bakırdan, deriden yapılmış hediyelik eşyalarla şehre ait otantik eşyaların satıldığı küçücük dükkanlar var. Arnavut kaldırımı taşlarla kaplanmış kalabalık ve dar yoldan geçerek ünlü Mostar Köprüsüne doğru yürüyoruz. Köprünün üstü ana baba günü. Mayolarıyla köprünün üstünde bekleyen gençleri görüyoruz. Bir zamanlar sevdiklerine aşklarını ispat etmek için 20 metre yükseklikteki köprüden Neretva Nehrinin serin sularına kendini bırakan gençlerin yerini, turistlerden toplayacakları 50 avroyu bekleyen bu mayolu gençler almış. Parayı denkleştirdiklerinde etraftakilerin alkışları ve çığlıkları arasında bir Tarzan edasıyla suya atlayıveriyorlar. Çarşıyı gezip köprüdeki bu gösteriyi izledikten sonra nehrin kıyısında, köprü manzaralı bir restoranda Balkanlarda yediğimiz köftelerin en lezzetlisini yiyip kahvelerimizi içiyoruz. Mostar’a veda vaktinin geldiğini haber veren rehberimizin sesiyle otobüsümüze doğru yürüyor ve Saraybosna’ya gitmek üzere yola çıkıyoruz. İki saat sürecek yolculuğumuzun ortasında biraz nefeslenmek için yine Neretva Nehri kıyısında bulunan küçük bir kasabaya, Vidikovac’a geliyoruz. Nehrin iki yakasını birleştiren köprünün kenarlarında minicik kafeler ve restoranlar var. Oldukça sakin ve tenha olan kasabada nehrin üzerinden günbatımını izleyerek yolumuza devam ediyoruz. İki saatlik bir yolculuk sonrası Bosna-Hersek’in en büyük şehri olan Saraybosna’ya varıyoruz. SARAYBOSNA Günün yorgunluğunu oldukça kalabalık ve şık bir otelde konaklayarak attıktan sonra, yine sabah erkenden Bosna-Hersek Cumhuriyetinin başkenti Saraybosna’yı gezip görmek için yola çıkıyoruz. Osmanlı ve Avrupa kültürüne ait pek çok eserin yanında doğal güzelliğiyle de hepimizi büyüleyen Saraybosna’da ilk ziyaret ettiğimiz yer, Saraybosna’nın Ilıca bölgesinde bulunan Vrelo Bosna Milli Parkıydı. Igman Dağlarının eteklerinde Bosna nehrini besleyen kaynakların çıkış noktasındaki parka sisli bir sabah vakti geldik. Doğanın bütün ihtişamıyla gözlerimizin önünde sergilendiği parkta, içinde kuğuların gezdiği suların, ahşap köprülerle birbirine bağlanan alanların, sararan ve kızaran yapraklarıyla göğe yükselen ulu ağaçların güzelliği ruhumuzu huzurla doldurdu. Saraybosna’daki ikinci durağımız sanki bir zaman makinasına binmişçesine günümüzden yıllar öncesine gittiğimiz Başçarşı. Meydanın ortasındaki tarihi Osmanlı Sebili, hemen yanı başında Osmanlı mimarisinin en göze çarpan eserlerinden, Mimar Sinan tarafından yapılan Gazi Hüsrev Bey Camisi, tek katlı, kırmızı kiremitli dükkânları, Arnavut kaldırımı döşeli daracık sokakları, hanları ve bedestenleri ile 15. Yüzyıldan kalma tipik bir Osmanlı şehrinde gezindik. Her bir köşeye, her bir dükkana hayranlıkla baktıktan sonra tavsiye üzerine meşhur Boşnak böreği ile karnımızı doyurup yolumuza devam ettik. Başçarşı’dan ayrılıp şehrin merkezine doğru yürüdüğümüzde ilk gördüğümüz bina Saraybosna’nın en büyük Hristiyan mabedi olan Kutsal Kalp Katedraliydi. Katedralin önünde, Bosna Savaşı boyunca çatışmaların merkezi olan Saraybosna’da yaşanan acı katliamın unutulmaması için, bir veya birden fazla insanın ölümüne sebep olan havan topu mermilerinin patladığı noktada yapılmış “Savaşın Gülleri” tablosu içimizi hüzünle doldurdu. Saraybosna’nın her köşesi, 20. Yüzyılın yüzkarası savaşların izleriyle dopdolu. Birinci Dünya Savaşının çıkmasına neden olan Arşidük Franz Ferdinand‘ın bir Sırp tarafından öldürülmesi Saraybosna’daki Latin Köprüsü‘nde meydana gelmiş. II. Dünya Savaşı’nda Nazi Almanya’sı ve Hırvatistan tarafından dört yıl süren Saraybosna işgali sırasında ölen sivil ve askerlerin anısına şehrin ana caddesinde bir anıt yapılmış. “Sonsuz Ateş” isimli bu anıtta, sonsuza dek yanacak ateş, işgalin bitmesinin birinci yıldönümünde, 6 Nisan 1946 günü açılmış ve bugüne kadar hiç sönmemiş. Saraybosna’da gezerken içimiz burkularak gördüğümüz bir başka şey ise Sırp-Bosna Savaşı’nda, 1992 ve 1996 yıllarında 4 yıla yakın süreyle oluşan kuşatmada oluşan kurşun izlerinin, restore edilen binaların bir duvarında özellikle muhafaza edilmesiydi. Bütün bunlara rağmen yaşanan acıları unutmamakla birlikte, günümüzde Müslüman, Katolik, Ortodoks ve Musevilerden oluşan Saraybosna halkı kardeşçe yaşamaya devam ediyorlar. İNAT EVİ Saraybosna’dan ayrılmadan önce son gördüğümüz yer Miljacka Nehri'nin kıyısındaki “İnat Evi”ydi. 1860’lı yıllarda Saraybosna'da hüküm süren Avusturya-Macaristan yönetimi şehirde postane, ulusal müze ve adliye binaları yapar. Sıra belediye binasına gelir. Yağışlar yüzünden sık sık taşan Miljacka Nehri'nin kıyısındaki bir evin arsasına görkemli bir belediye binası yapmak isteyen yöneticiler, karşılarında, "Ben bu evi size yıktırmam" diyen inatçı, Boşnak bir ev sahibi bulurlar. Boşnak ev sahibi, belediye binasının yapımına onay vermek için tek bir şart koşar; "Bu evin aynısını ‘taşı taşına’ nehrin karşısına inşa edin!” Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'na bağlı görevliler çaresizlikle, Boşnak adamın evinin aynısını, büyük titizlikle nehrin karşı kıyısına yeniden yaparlar. İsteği gerçekleşen ev sahibi de sonunda muradına erip yeni evine kavuşur. Şimdilerde restoran olarak kullanılan evin adı bu yüzden “İnat Kuća" olarak kalmış. Evin girişindeki bir tabelada bugün bile, "Karşı taraftandım, inadımdan size evi vermedim" yazıyor. İkindiye doğru nazlı nazlı akan Miljacka nehrine ve Saraybosna’ya veda edip gezimizdeki son durak olan Sırbistan’a gitmek üzere yeniden yola koyuluyoruz. SIRBİSTAN-BELGRAD Şimdi önümüzde beş saat sürecek uzun bir yol var. Gezdiğimiz bütün Balkan ülkelerinde dikkatimi çeken şeylerden biri şehirleri birbirine bağlayan yollardı. Bu ülkeler Avrupa’nın ortasında olmasına rağmen hiçbirinde bizdeki gibi görkemli, paralı (!) otoyollar yoktu. Bu yoksul ülkelerdeki (!) yolların çoğu tek gidiş ve gelişten ibaret muhteşem ormanların arasından kıvrıla kıvrıla akan sıradan yollardı. Hatta Sırbistan’a doğru yol alırken böyle orman içindeki tek şeritli bir yamaçta, bir kamyonun devrilip yolu kapaması nedeniyle üç saatten fazla mahsur kaldık. Saatler sonra gelen yardım ekipleri ve yolda bizim gibi bekleyen araçların şoförlerinin yardımıyla zar zor açılan yoldan ilginç anılarla ayrılıp Sırbistan gümrüğüne doğru yolumuza devam ettik. Kaybettiğimiz hayli zamandan sonra akşam karanlığında sınıra varabildik. Daha önce geçtiğimiz sınır kapılarındaki rutin pasaport işlemleri aksi, suratsız ve aşırı titiz görevliler nedeniyle bir saatten fazla sürdü. Akşam yemeğine yetişeceğimiz Belgrad’daki otelimize ancak gece saat onda varabildik. Allahtan rehberimizin otel yetkililerine haber vermesi sonucu sıcacık çorbalarımız bizi bekliyordu. Karnımızı doyurup odalarımıza çıktığımızda bizi bir sürpriz daha bekliyordu. Üç katlı, eski bir bina olan otelin çatı katında, benim bile kafamın tavana değdiği ‘tabutluk’ gibi bir odayla karşılaştık. Yapacak bir şey yoktu, yol yorgunluğunun verdiği rehavetle karabasanlarla dolu bir geceyle sabahı ettik. Gezimizin büyük bir bölümünü ılık bir bahar havasında geçirmiştik, ama sabah hayli soğuk ve çok rüzgarlı bir hava bizi bekliyordu. Şehirde ilk göreceğimiz yer adeta bir açıkhava müzesi olan, Tuna ve Sava nehirlerinin birleştiği yerdeki Kale Meydan Parkı, Belgrad Kalesi ve askeri müzeydi. Çok geniş ve yemyeşil bir alanda kurulu olan parkta Osmanlı döneminden kalma Damat Ali Paşa Türbesi, Sokullu Mehmet Paşa Çeşmesi ile saat kulesi çeşitli heykeller ve savaş dönemlerinden kalma çeşitli askeri araçlar bulunuyor. İliklerimize kadar titrediğimiz parktan ayrılıp Belgrad’ın merkezine geliyoruz. Bizim İstiklal Caddesine benzeyen bir caddede hem ısınıp hem kahvelerimizi içip soluklanıyoruz. Gezdiğimiz şehirler içinde en moderni olan Belgrad eski ile yeninin çok güzel harmanlandığı bir şehir. Pek çok müzenin bulunduğu şehirde bize en ilginç geleni, 1952'de Tesla biriminin mucidi Nikola Tesla'nın kişisel eşyalarını sergilemek üzere kurulmuş olan Nikola Tesla Müzesiydi. Bugün gezimizin son günüydü ve öğleden sonra havaalanında bulunmamız gerekiyordu. O nedenle fazla detaya girmeden yaptığımız şehir gezimizi tamamlayıp biraz yorgun, biraz hüzünlü havaalanına doğru yola çıktık. Sekiz gün süren yolculuğumuz, son anda hastalanan ve uçağa binemeyip hastaneye kaldırılan arkadaşımızın üzüntüsüyle bitti. Neyse ki sonradan, önemli bir ameliyat geçiren arkadaşımızın, rehberimizin ve Jolly Turun ilgilenmesiyle iyileşip yurda döndüğünü öğrendik. Bu gezide beni etkileyen birkaç şeyi söylemeden geçemeyeceğim. Birer Avrupa ülkesi olan Balkan ülkelerinde yeni yapılaşan yerler dışında yüksek katlı binalar yoktu. Evler, oteller hatta AVM’ler bile 2-3 katlıydı. Şehirlerin tarihi dokuları çok iyi korunmuş ve tahrip edilmemişti. Bütün dünyanın kıskandığı (!) bir ülkenin vatandaşı olarak bu ülkelerde bir şeyi çok ama çok kıskandım. Bir yolda, bir caddede karşıya geçmek istediğinizde ister tek kişi olun ister elli kişi, hiç fark etmeden bütün araçların durup size yol vermesini çok kıskandım. Bir de bu sekiz gün boyunca gittiğimiz her şehirde tüm ihtişamıyla karşımıza çıkan LC Waikiki mağazaları bize hiç vatan hasreti hissettirmedi. Aynı bizdeki gibi kalitesiz ürünlerin satıldığı bu mağazalar en azından serbest gezme saatlerimizde buluşma noktamız olarak içimizi ferahlattı. * Yazının önceki bölümlerini okumak isterseniz lütfen alttaki linklere tıklayın. https://www.adadergi.com/post/balkan-serguzesti https://www.adadergi.com/post/balkan-serguzesti-2

  • Şarkılara Kazınmış Unutulmaz Bir Aşk Öyküsü

    Nurten B. AKSOY * Çiğdem Talu-Melih Kibar Biri 36 yaşında, edebiyatçı bir ailede yetişmesine karşın edebiyatla pek de ilgilenmeyen bir İngilizce öğretmeni, diğeri 24 yaşında bir kimya mühendisi olan farklı dünyalardan iki genç insan; Çiğdem Talu ve Melih Kibar günlerden bir gün müzik sayesinde tanışırlar ve ölümsüz aşkları gibi ölümsüz şarkılar bırakırlar arkalarında. Çiğdem şarkı sözü yazarıdır, Melih ise besteci. Tanıştıkları günden itibaren birlikte çalışmaya başlarlar. Zamanla birbirleri için söz yazıp, beste yaparlar. Beraberlikleri tam sekiz sene üç gün sürer. Çiğdem Talu, 1939 yılında İstanbul’da doğar. Edebiyatçı bir ailenin çocuğudur; hatta büyük dedesi ilk roman yazarlarımızdan Recaizade Mahmut Ekrem’dir. Arnavutköy Amerikan Koleji’nden sonra İsviçre’de filoloji eğitimi görür. İstanbul’a dönünce uzun yıllar bir özel okulda İngilizce öğretmenliği yapar. Yine bir edebiyatçı olan Selahattin Hilav’la evlenir; ancak yürümez bu evlilik, kızı Zeynep’in doğumundan bir süre sonra eşinden boşanır. 1972 yılından itibaren kendisine büyük ün sağlayacak olan şarkı sözlerini yazmaya başlar. Melih Kibar ise 1951 yılında İstanbul’da dünyaya gelir. Çocuk yaşında müzikle ilgilenmeye başlar ve konservatuvarda Piyano Bölümünde okur. Daha sonra Boğaziçi Üniversitesi Kimya Mühendisliği bölümünü bitirir. Uzun süre Timur Selçuk’la birlikte çalışan Kibar, 1975 yılında ilk kez Eurovision Şarkı Yarışmasına katılacak olan Türkiye’nin, elemelerdeki müziği olan Çoban Yıldızı’nı besteler. Yaptığı bestenin kendisine hem iş hayatında hem de aşk hayatında yepyeni bir devrin kapısını açacağını bilmez henüz o günlerde genç besteci. Çiğdem Talu ile tanıştıktan sonra, ‘İşte Öyle Bir Şey’, ‘Sevdan Olmasa’, ‘Bir de Bana Sor’ gibi unutulmaz bestelere birlikte imza atarlar. Bende bu cehennem gibi yürek olmasa Bende deli rüzgâr gibi hasret olmasa Bir de cana can katan o sevdan olmasa Ah bu hayat çekilmez… Melih Kibar, “Öyle ilk görüşte filan vurulmadım” dediği Çiğdem Talu ile 1975 yılının bir ilkbahar gecesinde Bebek’te besteci Timur Selçuk tarafından tanıştırılır. Ve o günden sonra pek çok besteye hayat verirler. Artık ayrılmaz ikili haline gelen Melih Kibar ve Çiğdem Talu, o yaz şarkılarının çok tutmasının zafer sarhoşluğu içinde Polonya’nın Sopot kentinde yapılacak müzik festivaline giderler. O günleri şöyle anlatır Melih Kibar: “Bizim Çiğdem’le esas yakınlaşmamız galiba bu festivalde oldu. Yani normal ilişkilerde söylenen lafları birbirimize etmeye başladığımız yerdir Sopot. Ondan sonra artık kartlar açık oynanmaya başlandı; ama hep bunun dışarı yansımasını engelledik biz. Bunu insanların salt kadın-erkek beraberliği olarak yorumlamaya eğilimli olmaları bizim içimizi acıtıyordu; çünkü dışarıdan bakınca “Koca kadının gencecik, bugünkü tabiriyle çıtır, sevgilisi mi var?” diyeceklerdi, böyle şeylerden Çiğdem de çok korkardı, bana da ters geliyordu.” Döndüklerinde artık besteci ve söz yazarı olmanın ötesinde iki sevgilidirler. Ama aralarındaki yaş farkı, ikisinin de kafasında soru işareti yaratır hep. Bu kaygıların eşlik ettiği yakınlaşma sürerken mecburi bir ayrılık gelir kapıya dayanır. Melih Kibar kimya mühendisliği yüksek lisansı yapmak üzere İngiltere’ye gider Türkiye’de besteleri listeleri sallarken o, 4 Ekim günü babasıyla bir uçağa atlayıp Londra’ya uçar. Ve gittiği gece, bir fırtınaya yakalanır. O fırtınanın heyecan ve dehşetiyle piyanonun başına oturup bir beste yapar. Daha sonra bu bestesini Çiğdem’e gönderir. Gün ağarırken tek başıma oturmuşsam Henüz daha gözlerimi bir an bile yummamışsam Sen yoksan yine ben de yorgun ve yalnızsam Hele bir de bir de canım hasretine kapılmışsam Ve gözümde tütüyorsan buram buram İste o an bir fırtına kopar Sanki o an yer yerinden oynar Hoyrat bir rüzgar eserken Sallanan gemi misali Sallanır durur içimde dünya Son ışıkları sönüyorsa sokakların Yeni bir gün giriyorsa penceremden Yavaş yavaş Sen yoksan yine bense suskun ve bitkinsem Hele bir de bir kadehin gölgesine sığınmışsam Ve yılların hesabını şaşırmışsam İşte o an bir fırtına kopar Sanki o an yer yerinden oynar Kül rengi bir akşam vakti Kaybolan renkler misali Kaybolur gider gözümde dünya İşte o an bir fırtına kopar Sanki o an yer yerinden oynar Bir koca çınar dalından Savrulan yaprak misali Savrulur gider güzelim dünya Ve böylece o muhteşem “İçimdeki Fırtına” şarkısı doğar. “Bu şarkıdan sonra herkes bizi, Çiğdem Talu-Melih Kibar olarak görmeye başladı, Çiğdem dendiği zaman Melih, Melih dendiği zaman Çiğdem’dik biz artık” diye anlatır Melih Kibar o günleri… Melih Kibar’ın yüksek lisans eğitimi için İngiltere’ye gitmesiyle yaratıcı ikili ayrı düşer. Çiğdem Talu, bu ayrılığı, imkânlarını zorlayarak yaptığı Londra ziyaretleriyle telafiye çalışır. Birlikte Galler’i gezer, müzikaller seyrederler. Melih Kibar’ın deyimiyle, “Artık aşk aşktır ve aşk yaşanmaya başlamıştı”. Çiğdem Talu o günlerde bir televizyon programında milyonların önünde şu sözü söyler: “Hayatımı milattan önce, milattan sonra gibi, Melih’ten önce, Melih’ten sonra diye ikiye ayırıyorum. ”Artık zirvede tektirler. Her şarkıları dillere, gönüllere yerleşir. Her şey seninle güzel Yolda yürümek bile Olmayacak düşlerin Peşinde koşmak bile Her şey seninle güzel Bu toprak, bu taş bile İçimdeki bu korku, Gözümdeki yaş bile. Çiğdem’in belki de “olmayacak” dediği düş, genç aşkına olan düşkünlüğüdür… Melih Kibar Çiğdem Talu ilişkisi bir yılı devirmiştir; ama o bir yılı da ayrı geçirmişlerdir. Şarkılarda süren bir aşktır onlarınki artık. Melih Kibar 1978’de yurda döndüğünde ayrılık kapıya dayanmıştır. Yine Melih Kibar’dan dinleyelim: “On iki yaş fark benim için engelleyici bir faktördü. Çiğdem de frenleri bırakamıyordu, çevrenin tepkilerinden dolayı. Saraylı bir aileden, son derece Osmanlı terbiyesi almış bir aileden geliyordu. Hani birdenbire kızlarının kendinden on iki yaş küçük bir adamla beraber olmasını yadırgayabilirlerdi. Ondan sonra biz Çiğdem’le konuştuk ve artık dost olduk, aşk denilen şeyi bir yere koyduk, güzel kılıflara sardık, yüklüğün en üstünde güzel bir yere kaldırmayı becerdik, ondan sonra birbirinden hiç ayrılmaz dost olarak sürdürdük hayatımızı…” Her şeye rağmen birlikte üretmeyi sürdürürler. Sırada bir müzikal vardır. Haldun Dormen’in önerisiyle, yurt dışında en başarılı örneklerini izledikleri müzikallerden birini Türkiye’de gerçekleştirmek için kolları sıvarlar. Çiğdem’in sözlerini başlarda pek beğenmese de oturur besteler onları Melih. Hisseli Harikalar Kumpanyası beklenmediği kadar büyük ilgi görür; dört yüz kez perde açar, turnelere çıkar. O dönem kimsenin pek dikkatini çekmez, ama Melih Kibar’ın o müzikal için bestelediği, sonradan altın plak alacak bir şarkıya Çiğdem Talu’nun yazdığı sözlerde bir veda hüznü gizlidir sanki. Sen başkalarına benzeme sakın Hep böyle kal, hep cana yakın Hep böyle kal, hep böyle kal Hep bana yakın… 1980’lerin başında Çiğdem Talu’ya geç kalan bir teşhis konur; göğüs kanseri… Artık Çiğdem Talu, kanser tedavisi için Londra’ya gidip gelmeye başlar. Orada olduğu aylarda, kendisini bir masal ülkesinde hissettiğine, bütün otel personeliyle dost olduğuna dair, neşeli kartlar yollar Türkiye’ye… Melih Kibar anlatıyor: “Neşesinden hiçbir şey kaybetmedi. Çiğdem aynı Çiğdem’di, sadece kanserli Çiğdem’di. Kanserle Çiğdem beraber yaşıyordu. Ben dedim ki “Zaten bu moralle üstesinden gelir.” Ancak bu neşeli görüntünün altında derin bir hüzün saklıydı. Bu hüzün Türkiye’ye gönderilen kartlara yansımasa da, o dönem yazdığı şarkı sözlerinden açık seçik okunuyordu. Melih Kibar’ın deyimiyle, “hayatında en severek yazdığı şarkı sözünü” o dönem kaleme aldı. Olgunluk dönemi şarkısı “Koca Çınar”ın satır aralarında sitem Serde delikanlılık, gençlik var koca çınar Sevda var, sen sevdanı çiğneyip geçer misin? Öte yanda gurur var, ölesiye gurur var Seni unutanları Sen olsan sever misin? “Yaşam dolu, beni de hayata bağlayan, çevresindeki herkesi hayata bağlayan, hiç kimseyi kırmayan bir insan… Erken öldü, çok erken öldü, ama o doksan yaşında da olsaydı herhalde gene bir efsane olarak hep hayatta kalacaktı.” der Melih Kibar, 28 Mayıs 1983’te yaşama veda eden sevdiğinin ardından. Basın, Çiğdem Talu’nun ölüm haberini “Şarkılar öksüz kaldı.” diye verir. Bebek Camisindeki cenazesinde, sevenlerinin yakasındaki fotoğrafından, bu kez hüzünle bakar sevenlerine Çiğdem Talu, artık nesiller boyu, sözlerini yazdığı şarkılarda yaşayacaktır. Çiğdem Talu’nun ölümünden sonra Melih Kibar uzun süre sessizliğe bürünür, artık eskisi gibi besteler yapamaz. 2000 yılında yeniden piyanosunun başına geçen Melih Kibar “Sessiz Veda” adını verdiği bestesini yapar ve sanki kendi vedasını da bu bestesinde haber verir. Cilt kanserine yakalanan besteci uzun bir süre kanser tedavisi görür ve 7 Nisan 2005 tarihinde İstanbul’da hayata gözlerini yumar. Onun cenazesi de tıpkı Çiğdeminki gibi aynı sanatçı arkadaşları tarafından Bebek Camisinden uğurlanır. Onların aşkı yaşanmış ama bitmemiş aşklardandı… * maviADA, 2017 Aralık 12

  • Kurşunun Kırdığı Kalem Abdi İpekçi

    Nurten B. AKSOY * Yazılarında Atatürkçülüğü, barışı, düşünce özgürlüğünü, ülkenin bağımsızlık ve bütünlüğünü savunan Abdi İpekçi, ülkemizde katledilen ne ilk ne de son gazeteciydi . Bugün, onun çirkin bir saldırıda hayatını kaybedişinin 44. yılında, biz de yaşam öyküsü, düşünceleri ve birkaç anısıyla analım Abdi İpekçi’yi. Abdi İpekçi, 9 Ağustos 1929 tarihinde İstanbul’da doğar. Babası Cevat Bey, annesi ise Vesime Hanım’dır. İlkokulu evlerinin karşısındaki Işık İlkokulu’nda okur. İlkokuldan sonra Galatasaray Lisesi’ne kaydolan İpekçi buradan 1948 yılında mezun olur. Okul yıllığında kendisiyle yapılan söyleşide gelecek hak­kındaki projeniz nedir sorusuna, “Matbaacılıkta inkılap yapıp memleketimizde baskı tekniğini ve sanatını Avrupa ayarına yükseltmeyi; çeşitli konularda yayın yaparak siyaset, fikir ve sanat alemin­de hareket yaratmayı düşünüyorum” diye cevap verir. Liseden sonra hukuk fakültesinde öğrenimini sürdüren İpekçi gazeteci olmak ister ve bu amaçla amcasının yakın arkadaşı olan, Vatan Gazetesinin sahibi ve başyazarı Ahmet Emin Yalman’la görüşerek bu gazetede çalışmaya başlar. Fakat buradaki çalışması ancak 15 gün sürer. Yalman’ın amcasına, “Bundan gazeteci olmaz, siz bunu tüccar yapın” dediğini öğrenir. Ama bu sözler onu yıldırmaz, çünkü onun için gazetecilik bir tutkudur. Daha sonra Yeni Sabah gazetesinde muhabir olarak çalışmaya başlar. 1949’da Yeni İstanbul gazetesine geçer. Ardından İstanbul Ekspres’te Yazı İşleri Müdürü olarak çalışır. Askerliğini de Kore’de yedek subay çevirmen olarak yapar. Askerden dönen İpekçi, 1954 yılında Milliyet gazetesinde çalışmaya başlar. Önce Yazı İşleri Müdürü, ardından Genel Yayın Yönetmeni olur. Abdi İpekçi’nin yönetimindeki Milliyet, her geçen gün tirajını arttırır. Abdi İpekçi, yine okul yıllığında sorulan “Kaç ya­şına kadar yaşamayı istersiniz” sorusuna da “2000 senesini görmeyi çok istiyorum” cevabını verir. Ne var ki İpekçi, 1979 yılı Şubatı'nda, otomobilinin içinde silahlı saldırıya uğrayarak öldürülür. “Dönme” de ne demek? * Abdi İpekçi Milliyet gazetesine basın dünyasında önemli bir yer kazandırırken bir yandan da çeşitli suçlamalara maruz kalıyordu. 1970’li yıl­larda kendisini yıpratmak isteyenler, İpekçi’nin “Dönme” olduğunu sık sık gündeme geti riyorlardı. Galatasaray Lisesinden arkadaşı gazeteci Or­han Karaveli, “Dönme” suçlamasının daha lise yıllarında gündeme geldiğini belirterek bir anısını aktarır bir yazısında: Bir gün okulda müdür yardımcısı rahmetli Ferruhzat Turaç yanımdan geçerken, klasik sert dönüşünü yaparak “Maşallah, Abdi ile pek kaynaştınız” deyince şaşırmıştım. -Ne olmuş kaynaşmışsak? -Onun dönme olduğunu bilmiyor musun? Allah Allah! Dönme de ne demekti? 15 yaşındaydım ve bu söz­cüğün ne anlama geldiğini henüz bilmiyordum. Daha sonra oturup araştırmış ve Galatasaray Lisesi gibi, insanların kökeni üzerinde durulduğuna o za­mana kadar hiç rastlamadığım örnek bir eğitim yuvasında böyle bir öğretmenin barınabiliyor olmasına hayret etmiştim." Karaveli sözlerine şöyle devam ediyor: "Birtakım bağnaz kafalar bu pırıl pırıl Türk gazeteci ve aydını­nı, 1 Şubat 1979’da öldürülünceye kadar rahatsız etmeyi sürdür­dü. Sonraki yıllarda da bir kez, Milliyetin Nuruosmaniye'deki yeni binasına beni çağırarak: "– Yahu Orhan, bu kafatasçı ve yo­bazlar gene beni dillerine doladılar. Gene bir “Abdi İpekçi dönmedir” nakaratı tutturdular gidiyor. Sence ne yapmalıyım? Bir cevap vermeli miyim gazetede bunlara? – Boş ver be Abdi. 300 yıllık geçmişteki bu ‘olay’dan başka ser­mayesi olmayan bu adamlarla dalaşmaya değer mi? Bırak ne der­lerse desinler. Bütün Türkiye seni de onları da biliyor. Keşke se­nin onda birin kadar Türk ve Türkiye’ye gönül vermiş olabilseler­di…" *** 1970’li yıllardaki anarşi ve terörün önlenmesi için iktidarla muhalefet liderleri arasında da yapıcı bir diyalog kurulmasından yana olan, devlet yönetiminde partizanlığın ve duygusallığın yerini akılcı, çağdaş, ılımlı bir uygulamanın almasını isteyen İpekçi, 1 Şubat 1979 gecesi ne yazık ki İstanbul Maçka'daki evinin yakınlarında, arabasında iken Mehmet Ali Ağca tarafından öldürüldü. Mehmet Ali Ağca, İpekçi suikastından idamla yargılanırken 1979 yılında ülkenin en iyi korunan askeri cezaevlerinden biri olan Maltepe Askeri Cezaevi‘nden kaçırıldı ve Bulgaristan’a geçti. Gıyabında ölüm cezasına çarptırıldı. 13 Mayıs 1981’de Papa II. Jean Paul‘e de suikast düzenleyen Mehmet Ali Ağca 2000 yılında İtalya'daki aftan sonra Türkiye’ye iade edildi. Mehmet Ali Ağca’nın İpekçi cinayetinden aldığı ölüm cezası 1991 yılında yürürlüğe konulan İnfaz Yasası gereği 10 yıl hapse çevrildi. Başka suçlardan da cezası olan Ağca, 18 Ocak 2010 tarihinde cezasını tamamlayıp (!) hapisten çıktı. 1980 yılında Abdi İpekçi anısına, Türkiye ile Yunanistan’da ortak bir çalışma çerçevesinde, iki yılda bir verilmek üzere Abdi İpekçi Barış ve Dostluk Ödülü konuldu. İstanbul’un Zeytinburnu ilçesinde Yedikule Zindanları civarında bulunan spor salonuna da Abdi İpekçi Spor Salonu ismi verildi. * merak edenler için: https://islamansiklopedisi.org.tr/donme

  • Yaşama Dip Notu Düşen Şair Ahmet Erhan

    Nurten B. AKSOY * Hayatı özelleştirip adını büyük harflerle edebiyat tarihine yazan Ahmet Erhan bir söyleşide “Şairlerin ölüm günleriyle değil doğum günleriyle hatırlanmasını isterim.” dediği için biz de doğum yıldönümünde yaşamından kesitlerle analım istedik şairimizi. Ülkenin alacakaranlıkta yaşadığı yetmişli yılların aykırı çocuğu Ahmet Erhan, 8 Şubat 1958’de Ankara’da dünyaya gelir. 1970’li yılları, Türkiye’nin o “Alacakaranlık” yıllarını; her sokakta, her gün silah seslerinin duyulduğu, kardeşin kardeşi vurduğu yılları Ankara’da yaşar. Gazi Eğitim Enstitüsünün Türkçe Öğretmenliğini okur. Yurdum gibi yaralıyım Ne eksik ne fazla Derin bir uçurumum Bütün haritalarda Geceleri çığlıklar Giriyor düşlerime Dirlik nedir bilmedim Yalan yanlış tarihimde Yurdum gibi yaralıyım Dünyaya karşı ben Yıllar değil, yıllar umudumdur Sessizce küllenen… (1981) Henüz 17 yaşındayken başlar şiirlerini yazmaya ve yayımlamaya. Militan Dergisinde ilk şiirleri yayımlandığında yıl 1975’tir. İlk şiirlerinde 1970’li yılların atmosferini, bireyin o toplumsal olaylar içindeki yalnızlığını, tedirginliklerini yansıtır. 1981 yılında “Alacakaranlıktaki Ülke” kitabıyla Behçet Necatigil Ödülünü kazanır ve tanınır. Ahmet Erhan 12 Eylül öncesinde gece lisesinde okurken babasının ölümünden sonra gündüzleri aynı lisenin kantininde, çay ocağında çalışır, akşam derste uyur. Bir gün solcular kapıyı tekmeyle açıp bir arkadaşını çağırırlar dışarı. Öğretmen pencerenin yanına kaçar. Sağcıdır çocuk, vuracaklardır. Ahmet ise sınıf sorumlusudur, arkadaşının önüne geçer ve gelenlere; “Hayır, benim sınıfımdan adam alamazsınız!” der. Ama sonrasında o sınıf arkadaşına da şöyle der: “Arkadaş okulu bırak, her zaman ben olmayacağım ki yanında. "Usul usul geceleyin Sirenler duyarsan derin Kapını gökyüzüne dayayıp da bekle Yolunu şaşırmış bir yıldız düşer belki üstüne, Başını yastığa göm Yüreğini ay ışığına ayarla Yorganına sıkıca sarın Derin bir nefes al Ve sakın ağlama… " Yaşamı boyunca hiçbir zaman eline silah almayan Ahmet Erhan yedi kere kurşunlanır. Bu kurşunlanmaların ilginç tarafı ise dördünü solcuların, üçünü sağcıların yapmasıdır. Bir gece dere yatağından eve dönerken sağcılar çevirir, üzerinde parka, içinde de bir sürü bildiri… Herkesin Deniz Gezmiş, Mahir Çayan olduğu zamanlardır! Sınıfta kurtardığı çocuk çıkar aralarından şansına, “Kimse dokunmasın ona!” der. Ankara Esat’ta yalnız yaşayan, kendi halinde bir öğretmendir Ahmet Erhan. Bir gece yarısı evini polis basar ve İkinci Şube’ye götürülür. Emniyet amiri, “Ne iş yaparsın?” diye sorulunca; “Büyük Kolej’de öğretmenim.” der. Amir şaşırır: “Benim kızım da orada okuyor, niye aldınız lan hocamı!” diyerek çıkışır. Sebep; dağdaki bir PKK’lının cebinden çıkan Erhan’ın "Alacakaranlıktaki Ülke" kitabıdır. Yitirdim cebimdeki bütün adresleri Yağmurlar, yağmurlar ortasında kaldım Aklımı boğacak o selleri Ben kendi damarlarımda yarattım Artık ne bir satır yazı, ne de bir selam Tek kişilik bu oyunda rol alabilir Gitti bütün seyirciler boşaldı salon Geride kalan yalnızca, yalnızca maskelerdir Eli naylon güllü o dostlukların Bir tek anısı ve sızısı yok içimde Yitirdim cebimdeki bütün adresleri Kendimi kazandım bir başka biçimde… Ahmet Erhan’ın şiirlerindeki karamsarlık, dönemin tüm şairlerinin ağzına sakız olur adeta. Şair için “dünyanın en karamsarı” yorumları yapılırken, kendisi bunu pek umursamaz. Zorluklarla geçen yaşamından çok da şikayetçi olmaz, bir derviş edasıyla karşılar başına gelenleri… Ahmet Kaya’nın bestelediği “Bugün de Ölmedim Anne” şiiriyle edebiyat dışı okurun da dikkatini çeken Ahmet Erhan, okurun gözünde naif, ürkek kırılgan bir şair imgesi bırakır. Son yıllarında, şarkı sözlerinden gelen üç beş kuruşla geçinmeye çalışan, birçok yayınevinden düzeltmenlik isteyen; ancak şiirlerinde ortaya koyduğu sarhoş imajından dolayı kimsenin oralı olmadığı Ahmet Erhan’ın yirmi yıl Türkçe-edebiyat öğretmenliği yaptığı unutulmuş gibidir. Onun için gerçek dört tutku vardır: Şiir, aşk, futbol, at yarışları. En derin aşk şiirlerini âşık olmadığı dönemlerde yazmıştır. Erhan’a göre insan hayatta bir kere âşık olur, ötesi o aşkın dipnotlarıdır. 50 yaşına, sağlık sorunlarıyla giren Ahmet Erhan’ın, en çok ağrına giden şey, sesidir. 20 yıl Türkçe- Edebiyat öğretmenliği yapmış birinin sesinden çocukların korkması ağrına gider. Gırtlak kanseridir, iki kez ameliyat olur. İkincisinde ses tellerinden birini alırlar, üstelik kısa süreli de olsa bir de kalbi durur. Yine bir söyleşisinde “Babamın öldüğü yaş olan 51’i geçmeye çalışıyorum” diyen Ahmet Erhan 4 Ağustos 2013’te, 55 yaşında hayata veda ettiğinde, dediği gibi babasının öldüğü yaşı geçmiştir ve hayattan hiçbir zaman geçer not alma iddiasında bulunmamıştır. Son yıllarında kendisini şiir adına saklayan Ahmet Erhan; “Beni artık şair olarak kimse tanımıyor gibi bir duygu var içimde. Özellikle son on yılda biraz fazla saklandım galiba.” der. Oysa daha yirmili yaşlarındayken Ankara sokaklarında, şiir bilenlerin birbirine gösterdiği isimlerdendi. Şimdiyse Türk şiirinde herkesin bildiği, ardında çoğu hüzün kokan şiirler, kitaplar ve ödüller kalan ünlü bir şair...

  • BİNBİR GECE MASALLARI

    Nurten B. AKSOY * Uzun zamandır güzel yurdumda olanları görüp yaşadıkça kahroluyorduk, ama onlar meğerse hiçbir şey değilmiş. Şimdi bir haftadır adeta kıyameti yaşıyoruz milletçe, gözümüzde yaş kalmadı, yüreğimiz parça parça. Tek tesellimiz enkazdan hayata tutunup, sağ kalanların çıkarılması. Bir de her şeye rağmen tek yürek olan insanımızın merhameti ve dayanışması... Bugün yaşadıklarımızı gördükçe aklıma Binbir Gece Masalları geldi. Hani Şehrazad adında bir kadın vardı, ülkenin birinde. Ölümden kurtulmak için her gece hükümdara masallar anlatır, sabaha karşı masalı en heyecanlı yerinde keser ve o günü ölmeden atlatırdı. Aslında efsane hepimizin bildiği gibi şöyle: Hikayeye göre; Fars kralı Şah Şehriyar Hindistan ile Çin arasındaki bir adada hüküm sürer. Şehriyar karısının kendisini aldattığını öğrenince çok öfkelenir ve tüm kadınların sadakatsiz, nankör olduğuna inanmaya başlar. Önce karısını öldürtür, sonra da vezirine her gece kendisine yeni bir hanım bulmasını emreder. Her gece yeni bir gelin alan Şehriyar, geceyi hanımıyla geçirdikten sonra tan vakti hanımını idam ettirir. Bu olay bir süre böyle devam eder gider… Vezirin akıllı kızı Şehrazad bu kötü gidişata son vermek için bir plan kurar ve Şehriyar'ın bir sonraki eşi olmaya aday olur. Evlendikleri geceden başlayarak, kardeşi Dünyazad'ın hikâye dinlemeden uyuyamadığını söyler ver her gece Dünyazad'ın da yardımıyla çok güzel ve heyecanlı hikâyeler anlatmaya başlar hükümdara; ama tam şafak vakti geldiğinde, hikâyenin en heyecanlı yerinde, hikâyeyi anlatmayı keser. Hikâyenin sonunu merak eden Şehriyar, Şehrazad'ın hikâyeye ertesi gece devam edebilmesi için, o gecelik Şehrazad'ın idamını erteler. İşte böyle her gece bir önceki masalın devamını anlatıp, yeni bir hikâyeye başlayan Şehrazad, yine tan vakti geldiğinde hikâyenin en heyecanlı yerinde anlatmayı bırakır. Sona gelindiğinde ise evliliklerinde uzunca bir süre geçer ve Şehrazad üç erkek çocuğu doğurur krala. Böylece kralın kadınlara olan öfkesi ve kötü düşünceleri diner, Şehrazad'ın sadakatine inanır. Şimdi belki içinizden nereden çıktı bu "Binbir Gece Masalları" diye geçirebilirsiniz. Şöyle bir düşündüm de aklımın erdiği demlerden beri birileri bize hep masallar anlatmış. İktidarlar güçlerini sürdürmek, hayatta kalmak, yitip yok olmamak adına tıpkı Şehrazad gibi halka hep masallar anlatmış, anlatıyor ve daha da anlatacak... Özellikle son yıllarda öyle masallar anlatılıyor ki uykumuz geliyor, eğer uyuyup kalırsak yok olacağız, bir daha uyanmamak üzere... Aslında bu yirmi yılda Binbir Gece Masallarının rekoru çoktan kırıldı, biz bilmem kaç bin gecedir masal dinliyoruz, üstelik çağın gereği, dinlerken izliyoruz bir yandan da yarı uykulu gözlerle. Şehrazad uzun yıllardır iktidarda aslında, şimdilerde o "SULTAN" olmuş, halkını uyutuyor, ama bu sefer halkını uyuturken yine kendini kurtarma derdinde. Halkın ise hükümdar gibi, uyutulduğundan haberi yok; sessizce, tevekkülle uyuyor, uyuyor, uyuyor... Her gece yeni bir masalla tatlı uykulara dalıyor millet. "Biz şunları yaptık, biz çok güçlüyüz, dünya gücümüze hayran, herkes bizi kıskanıyor, en büyük biziz, en güçlü biziz..." Oysa daha deprem olmadan bile binalar çöküyor, madenler göçüyor, önlenebilir afetlerde insanlar yok oluyordu, Şimdi ise gerçek cehennemi yaşıyoruz, insanlar diri diri toprağa gömüldü adeta, sağ kalanlar mı, onlar anasını, babasını, evladını kaybetmiş birer canlı cenaze... Bir devir düşünün ki iktidarı seçenler KAHRAMAN, seçmeyenler TERORİST sayılıyor... Bir yandan halka sürekli parmak sallayarak "bak karışmam haaa" diye bağırıyorlar, bir yandan "sürtük, şerefsiz" diye... Uyuyor insanlar, millet uyuyor tatlı bir uyuşukluk içinde... Oysa onlar uyku mahmurluğundayken BİRİLERİ yıkıyor, kırıyor, parçalıyor, çalıyor, çırpıyor, öldürüyor... Hem de hiç acımadan; çünkü kendi yaşamaları buna bağlı. Uyku tutmayanları, sesini çıkaranları, baş kaldıranları yok etmek adına her gün yeni masallar uyduruyorlar. Oysa BİRİLERİNİN bilmediği ya da unuttuğu bir şey var aslında; mutlaka her gecenin bir sabahı vardır, karanlıklar kıyamete kadar sürmez ve güneş bir gün uyuyanların üzerine de doğar ve onları da uyandırır elbet...

  • BİRAZ “MİLLİYETÇİLİK” LÜTFEN!

    Zeki Sarıhan * Artık kente daha az iniyorum. Kentlerimiz hızla değişiyor, gelişiyor, güzelleşiyor. Yeni işyerleri açılıyor, yeni alt ve üst geçitler yapılıyor, gökdelenler dikiliyor. Bunları gördükçe yeni bir yere gittiğim duygusuna kapılıyorum. Bu hafta Kızılay çevresinde bulunan Konur Sokak’tan geçtim. Belediye sokağın gökyüzüne bakan yüzünü süs olsun diye renkli şemsiyelerle kaplamış. Yeni dükkânlar açılmış. Bir kısmı adını değiştirmiş. BURASI BİR TÜRK SOKAĞI MI? İşyeri levhasına bakarak karar verilecekse Konur Sokak bir Türk sokağı olmaktan çıkmış. Bir İngiliz veya Amerikan sokağına benziyor. Veya deniz aşırı bir ülkede bir Amerikan sömürgesi. Bu konuda tereddüt uyandıracak iki kurum, sokağın girişinde solda Mülkiyeliler Birliğinin, sağda ise Turhan Kitabevinin bulunması. Mülkiyeliler, daha uzun süre Türklüğün ve Türkiyeliliğin bekçiliğini yapabilir fakat Turhan Kitabevi kapanma hazırlıkları yapıyor. Yerine açılacak işyerinin Türkçe bir ad taşıması da beklenmiyor. Öyle ya! Madem ki uygarlıktan yanayız. Giyim kuşamımız gibi iş yerlerimizin de uygar bir görüntü vermesi gerekir. Bu da ancak Amerikalıların rengine bürünmekle olur. Nasıl ki bacakları kasıklara kadar açık bırakmayan ve göbeğin de dışarıda olduğu bir giyim medeni bir giyim sayılmıyorsa, öyle kitapçı, aşevi, hatta modası çoktan geçmiş lokanta, kahvehane, gibi işyeri adlarıyla da uygar olunmaz! Millet olarak bu kadar taklitçi, maymun iştahlı olduğumuz söylenemez. Bu tutum, elinden önemli ölçüde para geçen, ruhen yabancılaşmış bir kesime ait. BELEDİYE NESIL İZİN VERİYOR? Geçmişte, Mansur Yavaş’ın başkanı olduğu Beypazarı gibi bazı belediyelerin, kentleri kirleten yabancı levhaların Türkçeleri ile değiştirilmesi için çabaları olmuştu. Türk Dil Kurumu, Dil Derneği gibi Ulusal Eğitim Derneğimiz de bu konuda kampanyalar açtı. Kızılay çevresinde, sembolik olarak işyerine Türkçe ad koymuş esnafa teşekkür plaketleri verdik. Mansur Yavaş’ı desteklemek ve bu konudaki çalışmalarını öğrenmek için bir grup arkadaş Beypazarı’na gittik. Yavaş, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı olunca da ondan Beypazarı’nda yaptıklarını Ankara’da da yapmasını isteyen bir yazı yayımladım. Öyle anlaşılıyor ki, ne Konar Sokak’ın bağlı olduğu Çankaya Belediyesi, ne Ankara Büyükşehir, bu yabancı hayranlığı ile baş edebiliyor. Oysa belediyeler nasıl sokakları süpürüp temizliyorsa, binaların sokaklara bakan yüzündeki kirliliklere de izin vermemek zorundadır. BİRAZ “MİLLİYETÇİLİK” LÜTFEN! Türk burjuvazisi, Türklüğüyle övünmeyi ve devlet eliyle bunu indirmiştir. Türkçeyi koruyup geliştirmek beyninden emperyalizme bağımlı bu sınıfın gündeminde yoktur. Büyük kentlerde İşyerlerinin bulunduğu cadde ve sokaklarımız, yabancı dilden levhalarla gitgide daha çok kirlenmektedir. Aslında bu milliyetçilikten çok halkçılığın konusu olmakla birlikte milliyetçilerin de bu konuda söyleyecekleri olmalı değil midir? Bu işyerlerinin yabancı şirketlerin şubesi olduğunu, levhalarını da bir marka değeri taşıdığını biliyorum. Bu durum da yabancı dile özenerek işyeri adı koymak kadar tehlikeli bir durumu haber veriyor. Türkiye’de sermayedarlar, kendi markalarını yaratmaktan bu kadar aciz midirler? Kabahat satıcıda mı, biz alıcılarda mıdır? Sorun biz tüketicilerde ise, yani bizler yabancı ad taşıyan yiyeceğin daha sağlıklı, kullanacağımız bir aracın daha dayanıklı ve kullanışlı olacağına şartlanmışsak durum daha da vahimdir. Hastalığın iyileştirilmesi daha uzun bir zaman alacak demektir. (15 Aralık 2025) yeni kuşaklara aktarmayı marifet sayar. Ne var ki o emperyalist kültür karşısında çoktan yelkenleri suya

  • Derviş'in Duası

    YUSUF ERBAY * Açılış 1 "İyya ke na'büdü" bir tılsımdır, Yatsıyla şafak arası. Çözülür yakazada, Işığın izi, şüphenin karası. -Karışırım suallere, cevaplara.   2 "İyya ke nestain" bir mevsimdir, Sonbaharla kış arası. Yaslanır son yokuşa, Sarının hüznü, toprağın karası. -Karışırım bir varmışa, bir yokmuşa.   3 "Sırat-ı müstakim" bir soluktur, Yürekle kafes arası. Gözümün nurunda söner, Varlığın alaca karası. -Karışırım yeryüzüne, gökyüzüne.

  • Bir İnsanlık Ayıbı-Struma Faciası

    Nurten B. AKSOY * “Geçmişten adam hisse kaparmış… Ne masal şey! Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi? Tarihi tekerrür” diye tarif ediyorlar; Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?” demiş Mehmet Akif Ersoy “Kıssadan Hisse” adlı dörtlüğünde. Şairin dediği gibi, günümüzde yaşananlardan da görüyoruz ki tarih hiç durmaksızın tekrarlanıyor, aynı acı olaylar hep yaşanıyor; değişen sadece zaman, mekan ve oyuncular. 24 Şubat 1942'de yine tıpkı bugünkü gibi soğuk bir şubat gününde Hitler'in soykırım zulmünden kaçmak üzere Romanya’dan Filistin’e gitmek için yola çıkan Yahudileri taşıyan Struma gemisi İstanbul’da bir Rus denizaltısından atılan torpido ile batırılır ve 750’den fazla Yahudi Karadeniz’in soğuk sularına gömülür. Yıllar sonra “değişen bir şey var mı?” diye sorguladığımızda görüyoruz ki aslında değişen hiçbir şey yok. Çünkü insanlık ders almayı bilmiyor ya da istemiyor. İnsanlar yine dinlerinden, milliyetlerinden, fikirlerinden ya da renklerinden dolayı lanetleniyor. Ya ateş altındaki yıkılmış şehirlerinde, ya mülteci kamplarında tel örgüler arkasında yaşam mücadelesine devam ediyor ya da bir yerlere kaçıp kurtulmak isterken soğuk sularda can veriyor. Daha yaşanası bir dünyada, geçmiş acılardan ders alarak insanca yaşayabileceğimiz günlere diyerek Struma Faciasını anlatalım… 1933 yılında Yahudilerin haklarının azaltılması ile adım adım başlayan felaket, sonunda Nazi hükûmetinin, eline geçirebildiği bütün Avrupa Yahudilerini hedef alıp yok etmeye kalkması ile büyük acılara neden olur. İkinci Dünya Savaşında Doğu Avrupa’nın tamamına hakim olan ve 1940 yılında Balkan sınırına dayanan Nazi Orduları kendi ülkelerinde Yahudilere karşı uyguladığı sert politikaları burada da uygulamaya başlar. Naziler Polonya’da yürürlüğe koydukları Yahudi karşıtı yasaların benzerlerini, müttefikleri Romanya’da da yürürlüğe koyar. 1941 yılına gelindiğinde Romanya’nın Yaş şehrinde 4 bin Yahudi’nin Nazilerce katledilmesiyle korku ve umutsuzluk içinde olan Romanya Yahudileri için Filistin’e gitmekten başka çare kalmaz. İkinci Dünya Savaşı ile Nazi işgalinin olduğu her yerden Filistin’e büyük bir Yahudi göçü başlar. Türkiye karasularını kullanarak Filistin’e kaçmayı planlayan Romanyalı zenginlerden ve entelektüellerden oluşan büyük bir Yahudi grubu da birleştirdikleri para ile Struma isimli 1830 model bir motora sahip, 46 metrelik bir kömür gemisini kiralarlar. 12 Aralık 1941’de 769 zengin ve entelektüel Yahudi işte bu köhne Struma adlı gemiye binerek Filistin’e gitmek üzere yola çıkarlar. Daha önce hayvan taşımacılığında kullanılan 150 yolcu kapasiteli Panama bandıralı Struma gemisinde sadece bir tuvalet ve dört banyo vardır. Gemiyi işletenler gemideki ahırları kamaraya dönüştürür ve 769 yolcuyu gemiye doldurur. Yolcu başına 1000 dolar alan gemi sahipleri, yolcuların geminin küçüklüğü hakkındaki itirazları üzerine açıklarda büyük bir geminin beklediğini, yolcuların o gemiye aktarılacağını söyleyerek onları kandırır. Baskı altındaki Avrupa’dan kaçmaktan başka bir şey düşünmeyen korku içindeki yolcular çaresiz bu gemiye binerler. Oysa günlerce önce Romanya’daki gazetelerde ‘Struma: Yahudileri Filistin’e kaçıracak gemi’ başlıklı ilanlar verilmiş, bu ilanlarda lüks gemilerin fotoğrafları kullanılmıştı. 12 Aralık 1941’de Romanya’nın Köstence limanından yaklaşık 790 yolcu ve 10 mürettebatla kalkıp, İstanbul ve Çanakkale boğazlarından geçerek Ege’ye, oradan da Akdeniz’i geçerek Filistin’e ulaşmak isteyen Struma’nın motoru daha İstanbul’a ulaşamadan açık denizde arızalanır. Yolcuların aralarında topladıkları para ve mücevherler karşılığında, yakından geçen bir geminin mürettebatı gemiyi onarır. Ancak gemi ikinci bir motor arızası sebebiyle 15 Aralık’ta İstanbul Boğazı’nda, Sarayburnu açıklarında demir atmak zorunda kalır. Bu arada Almanya’nın İstanbul büyükelçisi gemide salgın hastalık olduğu ihbarında bulunur ve Almanya tarafından yolcuların karaya çıkarılmaması konusunda Türk hükümetine baskı yapılır. Bölgedeki petrol çıkarlarının bütünüyle tehlikeye düşeceğini görerek Filistin’e Yahudi göçünü kısıtlayan İngiltere’nin de baskısıyla ne geminin yola devam etmesine ne de yolcuların karaya çıkmasına izin verilir. Almanya ile müttefik olan Romanya da gemiyi geri kabul etmez. Türkiye ise mültecileri Türkiye’ye kabul etmeye yanaşmaz çünkü hem Almanya hem de İngiltere’nin bu konuda yoğun baskıları vardır. Ayrıca Türkiye savaşta taraf olmamak için yoğun çaba sarf etmektedir. Tarihi geçmiş Filistin vizesi bulunan birkaç yolcu İngiliz hükümetinin onayıyla, Martin Segal ve ailesi de ABD’nin ricası üzerine Vehbi Koç’un aracı olması ve Türk hükümeti nezdindeki girişimleriyle gemiden indirilir. Segal, bir Amerikan petrol şirketinin Romanya müdürü, Vehbi Koç ise aynı şirketin Türkiye temsilcisidirler. Koç, Segal ailesi için zamanın İçişleri Bakanı Faik Öztrak ve İstanbul Emniyet Müdürü İhsan Sabri Çağlayangil ile bir dizi görüşme yapar. Dokuz hafta boyunca kıyıda demirli vaziyette bekleyen gemiye Kızılay ve İstanbul’daki Yahudi toplumu tarafından yardım malzemeleri ulaştırılır. Yardımları İstanbul’daki Yahudi toplumunun önderlerinden Simon Brod ve Rifat Karako organize eder. Struma’nın arızalı olan motoru da tamir edilmek üzere sökülür. O yıllarda henüz 15 yaşında olan Yahudi asıllı Türk iş adamı İshak Alaton da yardım faaliyetlerinde görev alır. Gemide kalan yolcuların akıbeti ile ilgili haftalar süren müzakereler sonuç vermeyince, Türk hükümeti 23 Şubat 1942’de motoru halen çalışmayan gemiyi Karadeniz’de Şile açıklarına çektirir. Gemi Sarayburnu’ndan uzaklaşırken yolcular yatak çarşaflarına “Yaşasın Türkiye, Kurtarın bizi!” yazarak Türkiye lehine sloganlar atsa da bu çabaları fayda etmez. Gece boyunca sürüklenen gemi, 24 Şubat sabahı büyük bir patlamanın ardından batar. 103’ü çocuk olmak üzere 768 kişi sularda kaybolur. Sadece David Stoliar adlı 20 yaşında bir yolcu ve Ivanof Diko isimli ikinci kaptan sağ kurtulur. Stoliar ve Diko sabaha kadar bir tahta kirişe tutunarak hayatta kalmaya çalışırlar. Soğuk sularda donmak üzere olan bu iki kişiden, tüm umutları tükenen Diko kendini akıntıya bırakarak yaşamına son verir. Stoliar ise çaresizlikten bileklerini kesmek ister ancak donmak üzere olan elleri çakıyı açamaz. Ölmek üzereyken 12 kürekli Türk Kurtarma Kayığı tarafından bulunur ve karaya çıkartılır. Uzun yıllar neden battığı bilinemeyen gemiden sağ kurtulan tek yolcu olan David Stoliar, İsrail Silahlı Kuvvetler Radyosuna verdiği bir demeçte; geminin bir Türk torpido botunun açtığı ateş ile batırıldığını iddia eder. Oysa 1960’larda Sovyet arşivlerinden çıkan belgeler ışığında Struma’nın Sovyet denizaltısı Shch-213 tarafından torpido ile vurularak batırıldığı anlaşılır. Nazi Almanya'sına stratejik malzeme akışını önlemek amacıyla Karadeniz’e giren tüm tarafsız ya da düşman gemilerini batırması yönündeki gizli talimatı yerine getiren Sovyet denizaltısı 23 Şubat akşamı Türk kargo gemisi Çankaya’yı da batırmıştı. Struma’nın batırılması hadisesi Sovyet askerî arşivlerine şu şekilde işlenmiştir: “Sc-213 denizaltısı 24.2.1942 sabahı korumasız vaziyetteki düşman gemisi Struma’ya rastladı. Gemi 1118 metreden başarıyla torpidolandı ve batırıldı. Genç subaylar, gemi komutanı ve astsubaylar ve torpidoyu ateşleyen Kızıl Filo denizcileri cesaret örneği sergilemişlerdir.” Ancak Olayın ardından 1942’nin Ekim ayında, Sc-213 denizaltısı da Karadeniz’e döşenmiş bir mayına çarparak batar. Mayının Romanya tarafından döşendiği iddiası güçlü olmakla birlikte, bir Alman denizaltı avcısı tarafından batırıldığı da rivayet edilmiştir. Struma gemisinin yolcularına Filistin’e giriş vizesi vermeyen Büyük Britanya’nın Sömürgeler Bakanı Lord Moyne 1944 yılında Struma faciasındaki sorumluluğu nedeniyle bir suikast sonucu öldürülür. Yahudileri Filistin’e taşımak amacıyla bu yolculuğu düzenleyenler ise ölüme sebebiyet vermekten Romanya’da yargılanırlar fakat geminin batma sebebinin bir denizaltı olması nedeniyle beraat ederler. Yolcu ve mürettebatıyla Karadeniz’in karanlık sularında kaybolan Struma bir insanlık ayıbı olarak tarihe geçer. Olay tüm dünyada tartışılır. Savaş sonrası, araştırmalara konu olur. Filistin’de protesto gösterilerine ve ayaklanmalara neden olur. Her ne kadar olayların sorumluluğu dönemin Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ne yüklenmek istense de daha sonra açıklanan İngiliz Dışişleri arşivlerindeki Türkiye-İngiltere yazışmaları, bu facianın asıl sorumlusu olarak, Orta-Doğu çıkarlarını yitirmek istemeyen İngiltere’nin katı tutumunu gösterir.

  • Yusuf Hayaloğlu

    Nurten B. AKSOY * “Dert etme, iyiyim ben. Ara sıra mahşer, aɾa sıra yaşama hırsı.” diyen; yaşamı zorluklarla, mücadeleyle, acılarla geçmiş ve genç sayılabilecek bir yaşta hayata veda etmiş; yüreği insan sevgisiyle dolu bir sanatçıyı; bir şair ve ressamı, Ahmet KAYA'nın kayınçosu, can dostunu yani Yusuf Hayaloğlu‘nu analım istedik. Kendi anlattığı yaşam öyküsü ve şiirleriyle… 1953 yılında Ovacık’ta doğar Yusuf Hayaloğlu. “Babam, annem Tunceli-Ovacık kökenli ve çok ünlü Demanan aşiretinin mensuplarıymış. Babamın askerliği sonrası ailem, hayati nedenlerle, kucaklarında altı aylık bir bebekle üç gün boyunca yürüyerek Erzincan’ın Kemaliye (Eğin) ilçesine kaçmak zorunda kalmışlar” Babanı Unutma Yavrum Bu Şarkı senin al dinle Usulca dokun sesime O minicik ellerinle Babanı unutma yavrum Yağmurlar rüzgarla barışır Yağmurlar çimenle öpüşür Belki de uçurum kavuşur Babanı unutma yavrum Bir gün tutuşup kavgaya Kalbin hırpalandığında Söküp verebilirim sana Babanı unutma yavrum Hasta iken yataklar içinde O hayın sokaklar içinde Sorgular yasaklar içinde Babanı unutma yavrum Sen benim için üzülme Bakınca suskun resmime O körpecik yüreğinle Babanı unutma yavrum Bir gün duyarsan dağlarda Ölüm haberleri radyoda Bende olabilirim orda Babanı unutma yavrum “Başlangıçta çok zorluklarla karşılaşmışlar. Annem, kullanılmayan eski bir ahırdan bozma, tek gözlü bir evde beni tek başına doğurmuş ve göbeğimi de kendi kesmiş. Geçinebilmek için babam bağlarda, bahçelerde bahçıvanlık yaparken annem, evlere temizliğe giderek çocuklarını, yani bizleri okutmaya çalışmışlar.” Kemaliye’ye yerleşen aile, dürüstlüğü ve çalışkanlığı ile burada kabul görünce kendilerine bakımını yaparak oturacakları çok odalı bir konakla; dut, ceviz, erik, elma gibi bahçelerde yetişen ürünlerin bakımını yaptıktan sonra yarısı kendilerine kalacak şekilde bir iş bulurlar. İşte Kemaliye’deki bu günleri; “Bu yüzden benim çocukluğum, üç katlı eski bir konağın boş odalarında gizemli öyküler düşleyerek; ağaç dallarına kurduğum tüneklerde kitaplar okuyarak; bin bir çeşit otu, çiçeği, börtü-böceği inceleyerek geçmiştir. Doğayı tapınırcasına sevişimin, ressam ve şair oluşumun kaynağı da o yıllardan beslenmiştir belki…” diye anlatır şairimiz. “Kemaliyeliler tümüyle Türk ve Sünni olmalarına rağmen, bizim Zaza ve Alevi kökenli oluşumuzu hiç yadırgamayıp sevgiyle, hoşgörüyle bağırlarına basmış; birlikte barış içinde yaşamanın güzelliklerini öğretmişlerdir bize. Yaşamım boyunca bütün şoven anlayışlara uzak durup ayrım gözetmeksizin herkesi kucaklayan engin bir hümanizmaya ve tasavvufi bir düşünceye sahip oluşumun kaynağı da buradadır.” diye tanımlar yüreğindeki insan sevgisini Yusuf Hayaloğlu. "Buna rağmen mahalledeki ve okuldaki akranlarımın bana, başka dünyadan gelmiş biri gibi davranıp “Kürdoğlu” diye alay etmeleri karşısında sinmeden, boyun eğmeden onlarla kavga edişimin izleri de yara-bere olarak kafamda, burukluk olarak kalbimde hep kalmıştır. Haksızlığa karşı mücadele eden, kendi doğrularını savunarak savaşan yanım da o yıllarda şekillenmiş olmalı.” diye dile getirir yüreğindeki burukluğu. Hayat Nedir Anne Benim hiç sapanım olmadı anne, Ne kuşları vurdum ne de kimsenin camını kırdım… Çok uslu bir çocuk değildim ama, Seni hiç kırmadım, hep boynumu kırdım. Ben hayatım boyunca bir tek kendimi vurdum! Suskun görünsem de fırtınalı ve mağrurdum anne. Bir mızrak gibi, aynada hep dik durdum anne! Ben sana hiçbir gün laf getirmedim, leke sürmedim… Ama göğsümü çok hırpaladım, kalbimi çok yordum… Ben hayatım boyunca, en çok kendimi sordum! Benim hiç sevgilim olmadı anne, Ne bir yuva kurdum ne bir gün şansım güldü… Öpemeden bir bebeğin gidişini, tükendi gitti çağım… Kimi yürekten sevdiysem, yüreğini başkasına böldü… Bir muhabbet kuşum vardı, o da yalnızlıktan öldü. Sen beni göğsünde hep acılarla mı soğurdun anne? Yoksa evlat diye, koca bir taş mı doğurdun anne? Eziyet değilim, zahmet değilim, musibet hiç değilim Bir senin mi balına sinek kondu, söylesene! Doğurdun da beni, ne ile yoğurdun anne? Benim hiç hayalim olmadı anne… Ne seni rahat ettirdim ne kendim ettim rahat… Bir mutluluk fotoğrafı bile çektirmedi bu hayat. Kaybolmuş bir anahtar kadar sahipsizim anne… Ne omuzumda bir dost eli ne saçımda bir şefkat. Say ki yollardan akan, şu faydasız çamurdum anne… Say ki ıslanmaktım, üşümektim, say ki yağmurdum anne! Bunca yıldır gözyaşlarını, hangi denizlere sakladın? Oy ben öleyim, sen beni ne diye doğurdun anne? Yusuf Hayaloğlu, altı yaşındayken dört katlı bir binadan düşüp bacağı kırılınca aylarca yatağa mahkum olur ama ağabeyinin kitaplarından okuyup yazmayı öğrenir ve doğrudan ikinci sınıftan başlar okula. Okul birinciliğinin yanı sıra, kasabada parasız yatılı sınavını -üstelik Türkiye ikincisi- olarak kazanan ilk kişi olur. Henüz on bir yaşında; gazetenin, sinemanın, radyonun, televizyonun yer almadığı çocuk beyniyle Haydarpaşa Garı kapısında ilk defa karşılaştığı kocaman bir denizin, vapurların, martıların, muhteşem Sultanahmet ve Ayasofya silüetlerinin karşısında adeta şok geçirir. Yalnızlıkla, yatılı-parasız okumak için geldiği iki bin beş yüz kişilik Haydarpaşa Lisesi’nde tanışır ilk ve zaman içinde onu en yakın arkadaşı olarak benimser. Binlerce kitaplık okul kütüphanesini bir sığınak bilip kitaplara gömülerek hayal ufkunu alabildiğine genişletmesi de işte bu dönemde başlar. Sana Geldim Yağmurlar içinden ıslandım geldim Bir kuru deyneğe yaslandım geldim Sıcacık çorbana muhtacım inan Ölümlerden geçtim uslandım geldim Üşüdü ellerim üşüdü kalbim Yaban ellerinde taşlandım geldim Sanki cehennemdi sensizlik bana Irmaklar içinden sislendim geldim Tren yollarında islendim geldim Kalmadı hevesim kalmadı inan Yıkandım arındım süslendim geldim Sana geldim sana, kucaklar mısın? Bilmem ki yeniden bağışlar mısın? “Savaşarak direnmenin tek başına bir anlam taşımayacağını anlamam ve yaşamda var olmak için başkalarından daha başarılı olmak gerektiği bilincine ulaşmam da aynı koşulların ürünüdür şüphesiz. Bu yüzden derslerde, oyunlarda, sporda, sosyal ve sanatsal faaliyetlerde hep liderlik savaşı vermiş, geride olmayı asla kabul etmemişimdir.” diye anlatır mücadelesini. “Okul orkestrasında, tiyatrosunda, duvar gazetesinde; resim, şiir ve münazara yarışmalarında hep en önde olmakla beraber derslere olan ilgimin azalmasıyla sınıfta kalışım ve parasız yatılı hakkımı kaybedişim yaşamımdaki ilk yenilgim olarak hala içimi acıtır.” der. Bu olay üzerine ailesinin yanına dönen Hayaloğlu, Elazığ Lisesi’nde de çevre ve dönemin sosyal koşulları yüzünden başarılı olamaz; okulu terk eder. Tekrar İstanbul’a dönerek dışarıdan liseyi bitirip Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde resim eğitimine başlar. Bir yandan da Cağaloğlu matbaalarına grafik işleri ve bijuteri atölyelerine takı-aksesuar modelleri yapar. Ne kadar karşı olsa da, o dönemde gençlik arasında hızla yaygınlaşan sağ-sol çatışmasından uzak durması mümkün olmaz. Polisle ve copla ilk defa tanışmanın ruhunda yarattığı fırtınalar sonucu; bütün yaşamı boyunca ezenlerden nefret edip, hep ezilenlerden yana saf tutmaya yemin edişi de aynı günlere rastlar. İşte o günlerde, kendisi gibi hem okuyup hem çalışan, on yedi yaşında bir kızla evlenir henüz on dokuz yaşındayken. Bir müddet sonra ikisi de okullarını bırakıp iki odalı küçük bir evde, taksitle aldıkları eşyaların borcuyla yaşam mücadelesine başlarlar. İlk çocukları doğduktan sonra askere gider Hayaloğlu. Bornova, Burdur ve Konya 2. Ordu Karargâhı’nda ressam olarak orduya hizmetlerde bulunur. Çok önemli tatbikat planları, haritalar ve stratejik yer maketleri ellerinde şekillenir. Sonrasında yaşayacağı soruşturmalarda faydasını göreceği birçok ödül kazanır ve bunlardan dolayı hep onur duyar. Dönemin baskıcı siyasi ve sosyal yapısından bir kaçış olarak elindeki tek silaha, “sanata” sarılır. Yeniden İstanbul’a döner; yeni bir yaşam mücadelesine başlar. Hani Benim Gençliğim Hani benim gençliğim nerde Bilyelerim topacım Kiraz ağacı altında yırtılan gömleğim Çaldılar çocukluğumu habersiz. Penceresiz kaldım anne Uçurtmam tellere takıldı Hani benim gençliğim nerde. Ne varsa bu gençliği yakan Ekmek gibi aşk gibi Ne varsa güzellikten yana Bölüştüm büyümüştüm. Bu ne yaman çelişki anne Kurtlar sofrasına düştüm Hani benim gençliğim nerde. Hani benim sevincim nerde Akvaryumum kanaryam... Memleketin sokaklarında oluk oluk kanın aktığı, kardeşin kardeşi vurduğu, birilerinin kına yaktığı ve ateşin düştüğü yeri yaktığı o günlerde Toptaşı Cezaevi’nde Yılmaz Güney‘le tanışır ve ondan; “Arkadaş” olmayı, “Umut” etmeyi, “Düşman”la baş etmeyi, “Sürü” olmamayı, doğru bildiği “Yol”da tek başına yürüyüp “Bir gün Mutlaka” başarmayı öğrenir. Üç yıl boyunca Güney Filmcilik’te çalışır. Güney dergisine, senaryolarına, öykü ve romanlarına, afiş, poster ve bütün kartpostallarına; matbaalarda sabahlayarak ilk o dokunur. Ve 12 Eylül… Herkesin bir bedel ödemek zorunda olduğu günler. O da öder bedelini. Yaralansa bile eksilen yanlarını onararak, yılmayıp yıkılmayarak… Bir gün kız kardeşinin arkadaşı Ahmet Kaya ile tanışır. Bu onun yaşamında yeni bir dönüm noktası olur. Şairin kız kardeşi ile evlenen Ahmet Kaya, onun şiirlerini keşfeder. Onun yoğun ısrarları sonucunda, Kaya’nın şarkılarını yazmaya başlar Yusuf Hayaloğlu. Kasetleri birbirini takip eder, şarkıları ortalığı kasıp kavurur. On üç yıl boyunca Yorgun Demokrat’tan Adı Bahtiyar’a, Ayrılık Hediyesi’nden Kafama Sıkar Giderim’e kadar onlarca şarkıya imza atarlar birlikte. Bu arada babasını kaybeder Yusuf Hayaloğlu, eşinden, çocuklarından ayrılır ve bir başına yaşamaya başlar. Ahmet Kaya ile müzikal yolculuğu da küsüp barışmalarla devam eder. Ahmet Kaya‘nın zorunlu sürgünü ve ardından ölümü, sonrasında annesinin ölümü şairin hayatla olan tüm bağlarını koparır. Yaşadığı rahatsızlıklar ve acılar büyük tahribat yaratır ruhunda ve bedeninde. Ancak dostlarının desteğiyle yeniden ayağa kalkar. Şiir kitaplarını ve kasetlerini yayınlar. “Gözleri İntihar Mavi” kitabı kırk sekizinci baskıya ulaşarak bütün zamanların rekorunu kırar. “Kitabımla, şiirlerimi halka ulaştırmanın ve yaşamımı onlarla paylaşmanın heyecanı; bütün yaralarımı onarmasa da yeni bir üretme gücü kazandırdı bana.” diye anlatır bu dönemi şair. “Baharı görmek istiyorum. Vedalaşmak için henüz çok erken.” diyen şair ne yazık ki bütün bu başarılardan sonra, akciğer kanserine yakalanır ve 3 Mart 2009’da tedavi gördüğü hastanede çoklu organ yetmezliğinden hayata gözlerini yumar. Cenazesi Yeniköy Mezarlığında toprağa verilir. O, şiir ve şarkılarıyla hâlâ gönüllerde yaşamaya devam ediyor. * 03.03.2019, maviADA

  • Yaza Yaza Vardım Bir Güzel Yaşa

    Nurten B. AKSOY * Küçük bir kız çocuğu; uzun yıllar önce kurak, sarı sıcak topraklarda gözlerini açar dünyaya. Çok da iyi hatırlayamadığı bu toprakların özlemini çeker hep yıllar boyu. Çocukluk yıllarından elinde kalan birkaç fotoğraf ve birkaç yanık hatıra; bir baston, minik bir yavru kedi, kırmızı bir oyuncak araba, bitmez tükenmez tünellerde yol alan bir kara tren ve düşler içinden gülümseyen simalar... Sonra sisler arasından güneşle birlikte doğan bir şehir, bir dünya güzeli; İSTANBUL… İstanbul'la başlayan tutku, zamanla bir sevdaya, hatta bir kara sevdaya dönüşür... Okumayı söktüğü ilk günden beri okur, okur, hep okur, ne olursa olsun okur... Minik hikayelerle başlar ilk okumalar, sonra romanlar sonra şiirler, şiirler, şiirler... Ders kitaplarındaki tüm şiirleri farkında olmadan ezberler, bu yüzden daha ilkokuldayken bayramlarda ona okuturlar hep şiirleri, o minicik boyuyla haykırır: "Bu vatan, toprağın kara bağrında Sıradağlar gibi duranlarındır…” Ömer Seyfettin’le başlayan ilk öykü okumaları Binbir Gece Masalları'yla devam eder. Bir de arkadaşlarla değiş tokuş yaparak okudukları eğlencelik Tommiksler, Teksaslar, Tentenler yoldaşı olur boş zamanlarında ona. Zaman geçer, genç kızlığa doğru ilk adımlarını atar; aşk romanları, cep fotoromanları ve duygusal şiirleri daha çok sevmeye başlar; "Yeşil pencerenden bir gül at bana Işıklarla dolsun kalbimin içi Geldim işte mevsim gibi kapına Gözlerimde bulut, saçlarımda çiğ” Sonra lise yılları, heyecan ve korkuyla beklediği edebiyat dersleri. Okuduğu her bir şiir mıh gibi yüreğine saplanırken, kompozisyon dersleri kâbusu olur. Okumayı bunca seven bu genç kız niyeyse yazmaktan korkar hep; sınavlarda arkadaşlarından medet umar, bir iki cümle de ona söylesinler diye. Yazarken tutulur kalır, belki not korkusuyla dökemez içini satırlara; ama şiirleri hiç unutmaz, her fırsatta tekrarlar durur; divan edebiyatıymış, halk edebiyatıymış hiç fark etmez. Bir gün; "Beni candan usandırdı cefâdan yâr usanmaz mı Felekler yandı âhımdan murâdım şem'i yanmaz mı" diye dolanırken; ertesi gün "Yeşil başlı gövel ördek Uçar gider göle karşı…” diye gezinir durur. Rüyalarını doldurur şiirler: "Bu akşam bilmediğim bir âlem içindeyim Ya rüyada bir seyyah, ya semavi Çin'deyim…" Edebiyat dersleri yetmez şiirlere, milli güvenlik derslerinde, ders hocası yakışıklı teğmen de şiirler okur onlara: "Şeytan dağında bir mağarada Yaşayan büyücü bir kadın varmış Aşka inanmayan taş kalplileri Büyüler büyüler de kara sevdalı yaparmış...” Kavak yelleri eser başında, şiir defterleri tutar; ilk sayfaya da "Annabel Lee'yi yazar özlemle ve hicranla... “Senelerce senelerce evveldi Bir deniz ülkesinde Yaşayan bir kız vardı bileceksiniz İsmi; Annabel Lee…” ya da Ahmet Arif dizeleri ile doldurur defterlerinin sayfalarını gizli gözyaşları akıtırken: “Seni anlatabilsem seni Yokluğun, cehennemin öbür adıdır Üşüyorum, kapama gözlerini...” Zaman bir "rüzgâr gibi geçer" adeta, üniversite yılları başlar... Kader onu hiç de farkında olmadan Edebiyat Fakültesinin sıralarına savurur. "Alp Er Tunga öldi mü/Issız ajun kaldı mu” diye başlayan şiirler; "Dinle neyden kim hikâyet etmede/Ayrılıklardan şikâyet etmede" diye Mevlânâ'nın Mesnevi'si ile devam eder. Fuzûliler, Nedimler, Nâbiler… Daha sonra Namık Kemaller, Tevfik Fikretler, Yahya Kemaller ve nicelerinin dizeleri. Hepsi bir oya gibi işlenir zihninin ve yüreğinin bir köşesine, günü geldiğinde kullanmak üzere kitler onları yüreğinin sandığına. Arkadaşlarıyla oyun gibi dizeler yazarlar birbirlerine yarışırcasına, atışırcasına. Kimi zaman romantik satırlar bir kitabın ilk sayfasında bir hediye gibi gelirken, kimi zaman da bir mektubun içine saklanır bir sırmışçasına... Sonra öğretmenlik yılları başlar. Kendi yazamasa da öğrencilerine yazma ve güzel şiirler öğretme çabaları, şiir günleri, şiir dinletileri... Ve bir rüzgarın savurmasıyla başlayan ilk gurbet günleri, İstanbul'a hasret günler. Şiirler, şarkılarla dindirir hasretini gurbette: "Sana dün bir tepeden baktım Aziz İstanbul"u okur Bolaman tepelerinde, "İstanbul'u dinliyorum gözlerim kapalı" derken hırçın Karadeniz'in kıyılarında, o masmavi Marmara'yı düşler hep. Derken evlilik ve Karadeniz'den Akdeniz'e yolculuk... Bir Antalya sevdalısını çıkarır kader karşısına, yasemin kokulu, portakal çiçeği kokulu şiirler yazan bir eş. Kendisine; "Hayatında kara günün olmasın Ümitlerin açılmadan solmasın Yüzün gülsün, gözün yaşla dolmasın Bahtın açık ufkun aydınlık olsun" diye şiirler yazan bir eş... Nisan tutkunu bir şair; yazar da yazar... Sonra da yazmalara doyamadan göçer gider bir başka sevdalısı olduğu şehirde, İstanbul'da. Ardından hep şu dizeler dökülür sevdiklerinin dudaklarından: “Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde; Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter. Ve serin serviler altında kalan kabrinde Her seher bir gül açar, her gece bir bülbül öter.” *** Kitaplarla dostluğu hiç bitmez; hem kendi çocuklarına hem öğrencilerine rehberlik eder, okuyun hep okuyun diyerek. Çok okumanın yazmanın harcı olduğunu söyler onlara her fırsatta. Ama kendi bir türlü kalemi eline alamaz; ne korkusunu yener ne de zaman bulur yazmaya. Yıllar bir rüzgar gibi geçer, önce öğretmenliğe, ardından Antalya’ya veda eder, sevdalısı İstanbul’a yeniden kavuşur. Emekliliğin getirdiği boş zamanlar sanal alemle tanışmasına vesile olur. Eski dostlar, eski arkadaşlar çıkıverir karşısına sosyal medya sayfalarında. Bir bakar ki bilen bilmeyen, yazan yazmayan herkes şair-yazar olmuş kendince. O çok korktuğu YAZARLIK ayağa düşüp, pazara çıkmış meğerse… *** Yıllar içindeki okuma sevdasını anlattığım o küçük kız artık büyümüş, öğretmen olmuş, anne olmuş, yıllarca hayatın bütün yükünü taşımış ve sonunda kendiyle baş başa kalmıştı. Şimdilerde yaşı kemale eren bir zamanların o küçük kızının yazma aşkını kendi ağzından dinleyelim bakalım. Bir salkım söğüdün altında oturdum, kaldım Gün kavuşurken akşama Daldım gittim mavi sulara... Gençliğimi aradım yanı başımda, Yasemin kokan sokaklarda koştum nefes nefese Kanat çırpan martıları sordum hırçın denize... Yüreğinden vurmuşlardı Zümrüdüanka’yı Kafdağı'na varamadım, Güneş boyarken dünyayı kızıla, Bir başka alemde uyandım sandım... n.b.a *** Otuz üç yıl öğretmenlik yapıp emekli olduktan ve kendi çocuklarımı da yuvalarına uğurladıktan sonra nihayet kendimle baş başa kalmıştım. Artık bol bol okuyacak, gezecek, kendimi ve sevdalım İstanbul’u anılarımı da yanıma alıp yeni baştan keşfedecektim. Yollara düştüm yeniden, günlerce çocukluğumun sokaklarını gezdim tek tek; kimi zaman gülümseyerek, kimi zaman yaşlı gözlerle. Sokakları, doğayı, insanları seyrettim bu gezmelerde. Eve döndüğümdeyse bilgisayar başına oturup gözlemlerimi, izlenimlerimi yazmaya başladım. Sanki dilimdeki kilit kırılmış, kapılar açılmıştı. Sözcükler cümle, cümleler paragrafları oluşturuyordu. Yazmaya başlamıştım, yazıyor yazıyordum… Sonra bu yazdıklarımı biraz ürkek biraz çekingen sosyal medyada yayınlamaya başladım. O bir zamanlar kompozisyon öğretmenlerimin dudak kıvırıp, düşük not verdiği yazılarım okunuyor, beğeniliyordu. Her ne kadar bu beğenilerin bir kısmı belki hatır gönül işiydi, ama edebiyatçı arkadaşlarımın beğenilerini, takdirlerini almak bende “sen bu işi beceriyorsun” duygusu yarattı. Artık kalemimin ucu açılmıştı; minik öyküler, anekdotlar, dizeler yazmaya başladım. Yalnızlık günlerimin en iyi ilacı olmaya başlamıştı yazmak. Emekliliğimin ilk günlerindeki can sıkıntısının yarattığı boşluğu yazarak dolduruyordum ve zamanın nasıl geçtiğini anlamıyordum artık. Bazen mutluluğumu bazen deneyimlerimi bazen de öfkemi ve umutsuzluğumu döküyordum sayfalara. Kendi ufkumu genişletirken belki bir nebze de birilerine ışık tutup yol gösteriyordum. Bundan daha büyük bir mutluluk olur muydu? 2014 yılıydı, küçük oğlum edebiyat, kültür, sanat yazıları yayınlayan ve binlerce takipçisi olan bir sitede çalışıyordu. Birgün patronundan gelen bir teklifi bana iletti. Bu medya organında haftada iki gün edebiyat ve gezi yazıları yazmam isteniyordu. Bu teklif beni hem heyecanlandırmış hem ürkütmüştü. Gerçekten becerebilir miydim bu işi? Ve ilk yazım yayınlandı Listelist’te, hız kesmeden devam etti, ta 2018 yılının sonlarına kadar. Bana maddi ve manevi anlamda çok büyük katkıları olan, adımın önüne YAZAR sıfatının eklendiği bu macera bu yoldaki en önemli adımdı. İkinci şansım ise 2014 yılının sonlarında maviADA Dergisi ile yolumun kesişmesiydi. Sosyal medyadaki yazılarımı ortak arkadaşlar vasıtasıyla takip eden Şenol Yazıcı dergiye katılmamı teklif ettiğinde sevinerek kabul ettim ve o günlerden bu günlere geldim. Gerek Listelist gerekse maviADA yazma maceramda bana ışık tutan, yolumu açan ve aydınlatan birer okul oldular. Bu arada maviADA da dahil pek çok basılı dergide ve internet dergisinde yazılarım yayınlandı. Hepsine müteşekkirim… Yaş altmış beş, bilmem yolun neresi Yorgun geçen bir ömrün belki son merhalesi Çiçek açan ağaçlar, solan sarı yapraklar Kocayıp giden ömrün en güzel hazinesi... Nurten B. AKSOY

  • Anne Frank’ın Hatıra Defteri

    Nurten B. AKSOY * Savaş; hangi çağda, hangi milletler arasında olursa olsun acı, üzüntü, ölüm ve vahşettir. Yüzyıllardır olduğu gibi günümüzde de dili, dini, ırkı ve milliyeti ne olursa olsun binlerce masum çocuğun hayalleri elinden alınmakta ve yaşamları büyüklerin savaşlarında son bulmakta. Oysa yaşamak en çok da çocukların hakkı değil midir? Bugün dünyanın pek çok köşesinde savaşlarda ya da savaşlardan kaçarken ölen küçücük çocukların günlük tutmaya vakitleri bile olmuyor. Bizler onları ya sahile vurmuş cesetlerinden ya da yanmış, parçalanmış fotoğraflarından tanıyoruz. Yıllar önce “Arkası Yarın” saatlerinde radyoda yayınlanan ve içimiz burkularak dinlediğimiz, kitabını alıp okuduğumuz Anne Frank’ın Hatıra Defteri bu anlamda savaş çocuklarının yaşadıklarının en etkili belgesi. Kirlenen, belki de hep kirli olan dünyamıza çocukların ölmediği günlerin gelmesi dileğiyle… Annelies Marie Frank, Otto ve Edith Frank’ın kızları olarak 12 Haziran 1929’da, Almanya’nın Frankfurt şehrinde dünyaya gelir. Beş yaşına kadar Frankfurt yakınlarında bir apartman dairesinde annesi, babası ve ablası Margot ile birlikte yaşar. Anne’nin babası Otto Frank, Almanya’da bir banka görevlisidir. 1929 Büyük Buhranı diye bilinen ve bütün dünyayı sarsan ekonomik krizle işleri kötüye gitmeye başlayıp, Nazilerin de 1933’te iktidara gelmesinin ardından Otto Frank iş bağlantılarının olduğu Hollanda’nın Amsterdam şehrine gider. Bir müddet sonra ailesini de oraya aldırır. Anne, büyükanne ve büyükbabasıyla kaldığı Aachen’den, ailesinin yanına giden son aile ferdidir. Adolf Hitler’in Hollanda’ya girmesiyle birlikte, buradaki Yahudilere de Almanya’daki gibi kısıtlamalar getirilir. Anne, ablası Margot’la birlikte sadece Yahudilerin okuduğu bir okulda eğitim almaya başlar. Almanya’da yaşadıkları sıkıntılar nedeniyle buradan kaçan Yahudiler, Hollanda’da da aynı sıkıntıları yaşamaya başlarlar ve yaşamlarına pek çok kısıtlama getirilir. Anne ve ablası, Hollanda’da, kendileriyle aynı kaderi paylaşan çocuklarla, sadece Yahudilerin okuduğu özel bir okula gitmeye başlarlar. Öğretmenleri de kendileri gibi kaçak bir Yahudi’dir. Bu okuldaki en iyi arkadaşlarından biri olan olan Nanetta yıllar sonra Anne ile ilgili anılarını anlatacaktır. “Anne ile yan yana otururduk, çok iyi arkadaştık. Gelecek güzel günlerin hayalini kurardık. Bu da hayatta kalabilme yöntemlerimizden biriydi. Onun her zaman popüler ve sözü dinlenir biri olmak istediğini hatırlıyorum. Hayat doluydu. Konuşmayı sever, erkeklerle olan konuşmalarını anlatırdı. Sınıftaki herkes birbiriyle çok iyi geçinirdi. Hepimiz belli şartlar yüzünden buradaydık ve birbirimize destek oluyorduk. Evlerimizden ayrılmıştık. Hiçbir zaman geri dönemeyeceğimiz ihtimalinin de farkındaydık.” Okuldaki tüm öğrenciler gibi Anne ve Nanetta da ‘ikinci sınıf insan’ muamelesi gördüklerinin farkındadırlar. Birbirlerine destek olarak, yaşadıkları kötü günlerin üstesinden gelmeye çalışırlar. Ama içlerinden bir ses sürekli, bir daha asla evlerine geri dönemeyeceklerini, belki de öldürüleceklerini söyleyip durur onlara. Bütün sınıf gibi iki kız çocuğu da günlerini endişe içinde geçirirler. Hollanda’da da Yahudilerin kendi işlerini kurmaları ve işletmeleri yasak olduğu için Anna’nin babası işlerinin başına yakın bir dostunu geçirir. Temmuz 1942’de Anne’nin ablası Margot’a bir celp gelir ve SS merkezine çağırılarak Yahudi olarak işaretlenir. Anne Frank, 14 yaşındayken bütün aile Otto Frank’ın Prinsengracht’taki ofis binasının arkasında bulunan gizli bir bölmede saklanmaya başlarlar. Beraberlerinde yakın dost oldukları dört kişi daha vardır. İki yıl boyunca, Anne Frank’in günlüğünde “Gizli Oda” diye bahsettiği bu ofisin arkasındaki apartmanın çatı katında tam bir hapis hayatı yaşarlar ve dış dünyayla ilişkilerin Otto Frank’ın sekreteri Miep Gies sağlar. O günlerde saat 8’den sonra sokağa çıkma yasağı vardır. Akşamüstleri çocukların bile birbirlerini görmesine imkan yoktur. Ama 12 Haziran 1942 günü Nanette’nin sınıfındaki çocuklar Anne’nin 13’üncü doğum gününü kutlamak için birlikte olma fırsatı bulurlar. Öğretmenleri bir şekilde küçük bir doğum günü partisi organize etmeyi başarır. Partide Nanette, Anne’nin ailesinden gelen hediye paketinden çıkan armağanı görür: Bu bir ajandadır… Yıllar sonra içine yazılacakların milyonlarca kişi tarafından okunacağı günlük olan ajanda… Saklandıkları iki yıl boyunca yaşanan olayları Anne’nin günü gününe yazdığı günlüğü yani. Anne, hem ergenliğin getirdiği problemler, hem de savaşta olmanın psikolojisiyle, oldukça içten ve güzel bir anlatımla, iki yıl boyunca yazar ‘Kitty’ adını verdiği günlüğüne Önceleri kendi için yazsa da, daha sonra savaş bitiminde tutulan günlüklerin toplanacağını öğrendiğinden, daha muntazam yazmaya başlar. Yaşadığı şartlar onu olgunlaştırmış, yaşının ilerisine taşımıştır. A nne günlüğünü, kimliği belirlenemeyen bir Hollandalı tarafından ihbar edilinceye, yani, 4 Ağustos 1944’e kadar, Gestapolar (Alman Gizli Servis Polisi) tarafından saklandığı yer basılıp götürülünceye kadar yazar. Anne Frank ve ailesi saklandıkları yerde yakalanırlar. İhbarcının kim olduğu asla öğrenilemez Frank ailesi apar topar alınır, anne-baba ve çocuklar, farklı kamplara gönderilirler. Eylül 1944’te, SS subayları ve polis Frank ailesini ve onlarla birlikte saklanan dört kişiyi trenle Polonya’daki Auschwitz toplama kampına gönderir. Ancak, Anne ve ablası Margot yaşlarının küçük olması nedeniyle, çalıştırma amaçlı olarak, 1944 yılı Ekim ayının sonuna doğru Kuzey Almanya’da bulunan Bergen-Belsen toplama kampına götürülür. Günlüğünü yazarken son günlerine kadar umudunu hiç yitirmeyen Anne, önce ihbar edilir, daha sonra gönderildiği kampta tifüse yakalanır. Ne yazık ki her iki kız kardeş de, İngiliz Birliklerinin Bergen-Belsen kampına girdiği 15 Nisan 1945’ten yalnızca birkaç hafta önce tifüs nedeniyle hayatlarını kaybederler. Anne ile Nanetta’nın yolu, yıllar sonra Polonya’daki Auschwitz toplama kampında tekrar kesişir. Nanette, eski arkadaşı Anne’yi gördüğü ilk anı, “Bir deri bir kemik kalmıştı, üzerinde sadece battaniye vardı” sözleriyle anlatır ve böyle bir karşılaşmanın mucizevi olduğunu söyler: “Bugün bile o halde birbirimizi nasıl tanıyabildiğimize şaşırıyorum. Tükenmişti. Kıyafetleri bitlendiği için üzerinde sadece battaniye vardı. Onu öyle görünce çok kötü oldum. Benim bildiğim Anne’den geriye hiçbir şey kalmamıştı.” Kızların annesi Edith 1945 Ocak ayının başlarında Auschwitz’de ölür. Yalnızca baba Otto, Kızıl Ordu’nun gelmesiyle kamptan ve savaştan sağ kurtulur. Otto 27 Ocak, 1945’te Auschwitz kampında Sovyet Kuvvetleri tarafından serbest bırakılır. Baba Frank’ın elinde, eski sekreteri Miep’in kendisine ulaştırdığı Anne’nin günlüğü vardır ve bu günlüğü defalarca okur. Yıllar sonra Nanette ile tanışan baba, kızının günlüğünü yayınlamayı düşündüğünü anlatır ona. Otto Frank kitabın bir kopyasını profesör bir arkadaşına gönderir. Yakın çevresinin baskısıyla da kızı Anne Frank’ın günlüğünü yayımlamaya karar verir. Kitap ilk olarak 1947 yılında 150 bin adet basılır. Bu baskıyı daha birçok baskı takip eder, 60 dile çevrilen günlük en çok satanlar listesine girer. 30 milyondan fazla satar. Bazı ülkelerde okulların müfredat kitapları listesine alınır.

  • Kalıplara Sığmayan Bir Yazar Kemal Tahir

    Nurten B. AKSOY * Fikirleriyle, romanlarıyla Türk Edebiyatını ve düşün hayatını derinden etkileyen, ama yapıtları ve düşünceleri en çok tartışılan yazarların başında gelen, Türkiye'nin ruhunu bulmaya en çok yaklaşan usta kalem Kemal Tahir’i düşünceleri ve eserleriyle tanıyalım. 13 Mart 1910'da İstanbul Vezneciler’de Sultan Abdülhamid’in ailesine hediye ettiği kagir konakta dünyaya gelen Kemal Tahir’in babası, Padişah Abdülhamit'in hünkâr yaverliğini yapan Yüzbaşı Tahir Bey, annesi ise Yine Abdülhamit’in kızı Naile Sultanın hizmetinde bulunan Nuriye Hanımdır. Babasının görevleri nedeniyle ilk öğrenimini imparatorluğun değişik yerlerinde sürdüren Kemal Tahir, ailesinin 1923’te İstanbul’a yerleşmesinden sonra eğitimine Galatasaray Lisesinde devam eder. Annesinin 1926 yılında veremden ölümü ve babasının ikinci bir evlilik yapması üzerine öğrenimini 10. sınıfta yarım bırakır. Önce İstanbul’da avukat kâtipliği, sonra Zonguldak’taki kömür işletmelerinde ambar memurluğu yapar. 1932’de İstanbul’a dönen Kemal Tahir; Vakit, Haber, Son Posta gazetelerinde röportaj yazarı, çevirmen, düzeltmen olarak çalışır. 1933’te bazı yazar ve şairlerle “Geçit” adlı bir edebiyat dergisi çıkarır. Galatasaray Lisesindeki yıllarında yeni kurulan Cumhuriyet'in en genç savunucularından biri olur. Cumhuriyet'e, İnkılaplara ve Mustafa Kemal'e Büyük bir aşkla bağlanır. Ülke meselelerine son derece duyarlıdır. Mevcut gelişmelere Kemalist bir düşünce sistemiyle yaklaşan Tahir, ileriki yıllarda sosyalizm ve Marksizm'e yönelir. Gençlik yıllarında (1934) Beyoğlu'ndaki bir pansiyonunda oda komşusu olan ve Sarı Mustafa diye bilinen Türkiye Komünist Partisi Genel Merkez üyesi Mustafa Börülce, fikirleriyle Tahir'i etkiler ve yeni bir çevreye sokar. Bu çevrede onun için en önemli isim Nazım Hikmet’tir. O yıllarda ilk eşi Fatma İrfan'a yazdığı bir mektupta şöyle der: "Yarım yırtık bilgili kafama birçok kocaman mesele yığdılar. Kant, Descart, Nietzsche, Engels, hatta Marx bomboş kafamda koşmaca oynuyorlar. Demokrasi, Liberalizm, Komünizm, Bolşevizm, Faşizm, Hitlerizm, Emperyalizm fır dönüyor etrafımda. Gözleri yeni açılan, anadan doğma bir kör gibiyim." Girdiği bu yeni çevre Kemal Tahir'in toplumsal konulara bakışında büyük değişikliklere neden olur. O artık bu topraklara ait olan, yani Anadolu'nun geçmişi ve bugünüyle birlikte geleceğe dair planlar yapabileceği bir düşünce sistemi aramaya başlar. Bu noktada da sosyalizmi bir kurtarıcı olarak görür. Nazım Hikmet'in teşvikiyle sosyalizm hakkında yazılar yazar, tartışmalara katılır ve bu yoğun çalışmaları da şöyle ifade eder: "Beni Nazım öyle bir çalıştırıyor ki, neredeyse buna 'istismar ediyor' bile diyeceğim..." 1938 yılında “Bahriye Davası” diye bilinen “Donanmayı ayaklanmaya kışkırtmak” davasında; başta Nazım Hikmet ve kardeşi Nuri Tahir olmak üzere pek çok kişiyle birlikte yargılanıp 'yayıncılık yoluyla komünizm propagandası' yapmaktan 15 sene 4 ay hüküm giyer. Tahir'e göre tek suçu astsubay olan kardeşi Nuri Tahir'e ve onun bir arkadaşına, Sabahattin Ali’nin bir kitabını okumak için vermesidir. Suçlamaya göre, hafta başında izne çıkan bahriyeliler Tahir'in kütüphanesinden kitap seçip okuduktan sonra bu kitapları diğer arkadaşlarına vermektedirler. Mahkeme tutanaklarına göre ise 'sosyalizm, Marksizm ve komünizm' içerikli bu kitaplar Nuri Tahir vasıtasıyla Yavuz gemisine sokulmakta, askeriye içerisinde komünizm propagandası yapılımaktadır. Cezası onandıktan sonra iki yıl İstanbul’da hapis yatan Kemal Tahir, ardından kendi edebiyat ve düşünce dünyasında köklü değişikliklere neden olacak Çankırı Cezaevi'ne nakledilir. Burada Nazım Hikmet ve Hikmet Kıvılcımlı ile birlikte yaklaşık 16 ay kalır. Daha sonraki yıllarda geliştireceği 'Anadolu gerçeğini' tam olarak ilk kez bu cezaevinde keşfeden Tahir, Anadolu insanının kişisel ve toplumsal dramının kendine özgülüğünü, başka toplumlardan farklı olduğunu da burada görür. Ülke meselelerine gençliğinde Kemalist gözle bakan, ancak daha sonra Sosyalizm ve Marksizm'e yönelerek tek parti iktidarını ve Kemalizm'i eleştiren Tahir, 1938 yılında 'Donanmayı isyana teşvik' suçundan mahkeme kararı ile “komünist” ilan edilince, eşi Fatma İrfan Hanım'a yazdığı bir mektupta bu durumu şöyle anlatır: "Bütün Türkiye Cumhuriyeti, ordusu, temyiz mahkemesi, hükümeti ile 'İlla Kemal Tahir'i komünist yapmak istiyoruz, muhakkak komünist olmalı' diye seferber olursa; takdire tedbir uymuyor demektir. Biz de halis yerli komünist olur çıkarız. Hem komünist olmak atla deve değil ya, önümüzde 15 adet yıl var. Düşüne taşına, okuya üfleye icabına bakılır." Kemal Tahir hapse girince eşi Fatma İrfan Hanım, “Vatan ve devlet düşmanı bir ideoloji olan komünizmi benimsediği için 15 yıl ağır hapse mahkum olmuş bir kişiyle aile bağını yürütmenin imkansızlığı” gerekçesiyle Tahir’den ayrılır. Kemal Tahir Çankırı Cezaevinde birlikte kaldığı Nazım Hikmet'le birçok konuda çalışır. Kimi zaman ters düşüp kimi zaman tartışsalar da Nazım onun için hapishanede hep maddi ve manevi dayanak noktası olur. Fakat bu iki tehlikeli komünistin daha fazla bir arada olmasını sakıncalı görenler Nazım Hikmet’i Bursa Cezaevine gönderirler. Nazım'ın yol arkadaşı Tahir'e düşkünlüğü başkadır: "Bana bak Kemal Tahir, sen bu dünyada benim Piraye'den sonra en yakın dostumsun, kardeşimsin, oğlumsun, Memet'im gibi bir şeysin biraz. Onun için senin başından geçenleri bir aylık yoldan dahi yanındaymışım gibi gayet iyi anlarım." Çankırı’dan sonra 1941 yılında Malatya Hapishanesi'ne nakledilen Tahir, bu şehirde Anadolu gerçeğini ve insanını görür, onları yakından tanır ve içselleştirir. Mapusane arkadaşları olan katil, eşkıya, hırsız, ağa ve marabanın ne olduğunu, nasıl hayatlardan kopup mahpus damına düştüklerini kendi ağızlarından uzun uzun dinler. Sayfalarca notlar alır, böylece bir yandan düşünce dünyasını zenginleştirirken bir yandan da romanlarının alt yapısını oluşturur. Cemil Meriç'in ifadesiyle ‘hapishaneyi bir laboratuvar gibi kullanır’ Kemal Tahir. Çankırı’dan sonra, 1944-1950 yılları arasını Çorum Hapishanesi'nde geçirir yazarımız. Bu yıllarda romancılığı ve fikirleri değişime uğramaya devam eder. Malatya'da aldığı notlarda, bireylerin kişisel dramlarına eğilirken, Çorum yıllarında ferdin dramını oluşturan gelenek ve görenekleri, toplumun farklı dinamiklerini inceler. Yine Çorum yıllarında Tahir'in Osmanlı Tarihine ilgisi giderek artar ve Anadolu tarihini incelemeye başlar. Osmanlının kültürel ve sosyal yaşantısını kavramaya çalışır. Bunun sonucunda Anadolu'nun kendine özgü özelliklerini romanlarında kuvvetli bir malzeme olarak kullanır. Tüm bu mahkûmiyet yıllarında büyük bir geçim sıkıntısı yaşayan Kemal Tahir, çeşitli gazete ve dergilere takma isimle mizah öyküleri ve polisiye romanlar yazar. 1954 yılına kadar da “Kemal Tahir” adını eserlerinde kullanmaz. Bu zor günlerinde yanında yine arkadaşı Nazım Hikmet vardır. Nazım hapisane günlerinde arkadaşlarına sadece manevi değil, maddi destek de sağlamaya çalışır. Bursa Cezaevindeyken kurduğu dokuma tezgahından kazandığı kısıtlı parayı arkadaşlarıyla bölüşür. Burada birlikte kaldıkları Orhan Kemal anılarında “Bu tezgah işinin ne sermayesinde ne de tasarısında hiçbir ilgim olmadığı halde, Nazım bana da pay ayırmıştı. Bir pay bana, bir veya iki pay Kemal Tahir’e, iki pay Piraye yengeye, bir pay da kendisine…” diye anlatır. Kemal Tahir 1950’de çıkan aftan yararlanarak serbest kalır. Cezaevinden çıkar çıkmaz ikinci eşi Semiha Sıdıka Hanım ile evlenir. Çiftin evliliği Kemal Tahir’in 1973’teki vefatına kadar sürer, ancak çocukları olmaz. 1950’li yıllarda Körduman, Bedri Eser…gibi çeşitli takma isimlerle kitaplar yayımlamayı sürdüren Kemal Tahir’in Amerikalı yazar Mickey Spillane'den çevirdiği “Mayk Hammer” dizisi büyük ilgi görür. Orijinal kitapların tamamını çevirdikten sonra Mayk Hammer'in Yeni Maceralarını yazmaya devam eder. Böylece Kemal Tahir’in kaleminden dört yeni Mayk Hammer romanı çıkar ortaya. Kemal Tahir İstanbul’da yaşanan 6-7 Eylül olayları sırasında bir kez daha tutuklanarak Harbiye Cezaevinde 6 ay yatar. Daha sonra Aziz Nesin’le birlikte kurdukları Düşün Yayınevini yönetir. Metin Erksan, Halit Refiğ, Atıf Yılmaz gibi Türk sinemasının ünlü yönetmenleriyle senaryo çalışmaları yapar. İlk önemli eseri olan 4 bölümlük “Göl İnsanları” adlı uzun öyküsü Tan gazetesinde tefrika olarak yayınlanır, 1955'te kitap olarak basılır. Kemal Tahir bu eserinde yıllar sonra ilk defa gerçek adını kullanır. Göl İnsanları'nı yayımladığı 1955 yılında bir köy romanı olan Sağırdere de yayımlanır. Sağırdere (1955) ve onun devamı olan Körduman’da (1957) Çankırı'nın Yamören köyünden Mustafa’nın serüvenini merkez alarak köylünün sorunlarını, etik değerlerini, köyün ekonomik yapısını, tarih içindeki bağlarından koparmadan anlatır. Mütareke dönemi İstanbul’unu konu alan Esir Şehrin İnsanları’nı, eşkiyalık olgusunu işlediği Rahmet Yolları Kesti romanı izler. Daha sonra Çorum bölgesi insanlarını anlatan roman üçlemesinin ilk iki kitabı olan Yediçınar Yaylası ve Köyün Kamburu yayımlanır. Üçlemenin son kitabı olan Büyük Mal adlı roman ise 1970’te yayımlanır. 1960’tan sonra tüm dikkatini Osmanlı tarihi ve toplum yapısına yönelten Kemal Tahir; devlet, Doğu-Batı çatışması, Batılılaşma ve mülkiyet gibi sorunları derinden kavramaya uğraşır. Araştırmaları sonucu resmî tarih söyleminin karşısında, Osmanlı Devleti'nin kültürel ve siyasî mirasını sahiplenen bir romancı haline gelir. Kemal Tahir Osmanlı Devleti, Cumhuriyet ve Batılılaşmayla hesaplaşmasının sonucu olarak 1965 yılında Yorgun Savaşçı adlı romanını yayımlar. Resmi tarih söylemine aykırı görüşler içeren bu eser, tarihi çarpıtmakla eleştirilir. 1980 yılında romanın TRT tarafından filme çekilmesi ile yeniden gündeme gelen eleştiriler, 1983’te filmin, zamanın başbakanı Bülent Ulusu’nun emri ile yakılmasına yol açar. 1965 yılının Nisan ayında Cumhuriyet Gazetesi’nde tefrika edilen Bozkırdaki Çekirdek romanı, Kemal Tahir’in çok tartışılan eserlerinden birisi olur. Bu eserde devlete verdiği öneme rağmen devleti kutsallaştırmayan Kemal Tahir, yanlış siyasetçilerin kötü yönetiminde devletin halkıyla ters düşebileceğini düşünür. Köy Enstitülerinin tepeden inmeci bir yaklaşımla kuruluşunu eleştirerek iktidarla ters düşer. 1967’de en önemli eserlerinden birisi olan Devlet Ana yayımlanır. Osmanlı Devleti'nin kuruluşunu ele aldığı bu romanda “kerim devlet” kavramını ortaya atarak Batılılaşmayı eleştirir. Böylece yerli bir sosyalizm oluşturmaya çalıştığı için Marksistlerin tepkisini çeken Kemal Tahir, 1968 yılında Yorgun Savaşçı ile Yunus Nadi Armağanı’nı, Devlet Ana ile de Türk Dil Kurumu Roman Ödülü’nü kazanır. 21 Nisan 1973’te geçirdiği bir kalp krizi sonucu, ardında onlarca eser bırakarak yaşama veda eder. Saygıyla anıyoruz…

  • Çanakkale'den Mektuplar

    Nurten B. AKSOY * Bugün Çanakkale Zaferinin Yıldönümü. Bu zafer; ırkı, dili, dini ne olursa olsun bu vatan topraklarında yaşayan herkesin canlarını feda ederek, kanlarını dökerek kazandıkları bir büyük zafer. Dünya ve Türk tarihini geri dönülmez çizgilerle derinden etkileyen ve değiştiren bu büyük savaşta vatanı için canını feda eden Türk askerinin karşısında İngiliz ve Fransız askerlerinin yanı sıra dünyanın yedi bucağından gelmiş, ne için savaştığının bile farkında olmayan Yeni Zelandalı, Avusturalyalı askerler de vardı. Ve tıpkı bizim “Kınalı Kuzularımız” gibi o askerler de bugün Çanakkale topraklarında, Anadolu'nun bağrında yatıyorlar… Çanakkale’de ve diğer savaşlarda bu vatan için canlarını feda eden tüm şehitlerimizi ve Mustafa Kemal Atatürk'le silah arkadaşlarını saygıyla anıyoruz… Ruhları şad olsun… Çanakkale Savaşının büyüklüğünü tarih kitaplarında ve askeri kaynaklarda yazan bilgilerden zaten biliyoruz. Ama savaşın acımasızlığını ve insani yönünü anlatan en etkili gerçekler, bizzat o savaşa katılan, o koşullarda yaşayanların sözleri yani mektuplarıdır. Savaşın en başında her iki tarafın askerleri de kendilerinin kazanacağı yönündeki inançlarını koruyor ve mektuplarında bu hislerini ayrıntılı anlatıyorlardı. İşte o mektuplardan birkaçı… Çanakkale içinde Aynalı Çarşı Çanakkale Savaşları denince aklımıza gelenlerden biri, o meşhur “Çanakkale İçinde Aynalı Çarşı” türküsüdür. Bu türküyle ilgili bir mektup, 29 Eylül 1914 tarihinde henüz 11 yaşındaki bir öğrenci olan Seyfullah Nutku’nun annesine Çanakkale’den gönderdiği bir mektuptur. “Sevgili Anneciğim, İki yıldır ayrı yaşadığımız bu hayat artık bitiyor. Sana ve aileme kavuşacağım için çok mutluyum. Okulumuz artık hastane olacağı için bizi İstanbul’daki okullara göndereceklermiş. Öğretmenlerimizin büyük kısmı da askere gidiyor, üst dönemlerdeki ağabeylerimiz ise gönüllü olarak askere gideceklermiş. Türkçe öğretmenimiz bugün sınıfa geldi ancak çok durmadı, o da bize veda etti. Giderken bize vakti geldiğinde vatana yapılan hizmetin okulda verilen hizmetten daha kutsal olduğunu söyledi. Kısa zaman önce sokaklardan askerler geçmeye başladı. “Çanakkale İçinde Aynalı Çarşı / Anne Ben Gidiyom Düşmana Karşı” türküsünü söyleyerek yürüyorlar. Kimileri at sırtında kimileri develerle yol alıyorlar. Top arabaları ve mekkareler de onlara eşlik ediyor. Savaş çıkacağını söylediler. İngiliz ve Fransız gemilerinin boğazda dolaştığını duyduk. Gemiler buraları vuracakmış, ancak yakında İstanbul’a gideceğimiz için ben bunları göremeyeceğim. Oysa görmek isterdim. Sonunda size kavuşacağımı biliyorum. Babamın ve siz anneciğimin ellerinden öperim, kardeşlerime selam ederim. Oğlunuz Seyfullah” (Kaynak: “Çanakkale Şanlı Tarihine Bir Bakış” Emrullah Nutku) Tarihin uzun yıllar unutamayacağı çıkarma harekâtı 9 ay süren Çanakkale kara harekatında binlerce Osmanlı, İngiliz, Fransız, Hint, Avustralya ve Yeni Zelanda askeri (Anzaklar) hayatını kaybetti. İşte bu askerlerden biri, Çanakkale savaşlarında işgalci güçlerin saflarında savaşan Lance isimli bir askerin, annesine Gelibolu’dan yazdığı mektup ise şöyle: “Sevgili Anneciğim; Bana göre, yarımadada pek çok şey yaşanmasına rağmen, bugüne kadar üç çok önemli olay oldu… ”Birincisi, tarihin uzun yıllar unutamayacağı çıkarma harekâtı… İnsanın bunun değerini, muhteşemliğini ve mucizeviliğini anlayabilmesi için çıkarmanın gerçekleştirildiği noktayı mutlaka görmesi gerekir. Elbette bu harekât çok iyi düşünülmüştü. İkincisi ise, geçtiğimiz 11 Mayıs’ta binlerce Türk’ün bizim hatlarımıza yaptığı karşı taarruzdu. Karşılaştırdığımızda bizim kayıplarımız çok azdı, tüm hat boyunca yaklaşık 500 kişi. Çıkarma harekâtından bu yana üzerimize böylesine çok sayıda geldikleri ilk ve tek andı. Üçüncüsü ise 6. Takviye kuvvetimizin planladığı ve çok ağır kayıplar verdiği Tekçam taarruzuydu. Belki de bu harekata katılmadığım için çok şanslıyım. Tekçam’da hemen hemen en şiddetli muharebe yaşandı. Tanıdığım o kadar çok dostumu kaybettim ki…” 12 Kasım 1915, Gelibolu, Lance” (Kaynak: Genelkurmay ATASE Yayınları Çanakkale Muharebelerinin Esirleri İfadeler ve Mektuplar) Savaş Avustralya’da evde olmaya hiç benzemiyor “Sevgili Eric, Senin sık sık savaşta olmanın daha doğrusu muharebede bulunmanın nasıl bir şey olduğunu merak ettiğini düşünüyorum. Gerçeği söylemek gerekirse Avustralya’da evde olmaya hiç benzemiyor. Pat pat pat diye her yerde makineliler çalışıyor, büyük top mermileri havayı acı, ince ve korkunç bir çığlık atarak yarıyor, büyük bir gürültü ile yere iniyor, toprağı parçalayıp kocaman çukurlar açıyor… Siperdeki Türklerle aramızdaki mesafe bazı yerlerde 18 metre kadar. Onlar da bizimle aynı şeyleri yapıyorlar. Bütün gün biz onlara onlar da bize bakıyor. Bazı özel günlerde onlar bizim vadideki siperlerimize her çapta top mermileri atarak hatları bozmayı ve mümkün olduğunca çok zarar vermeyi amaçlıyorlar. ‘Jack Johnson’ adını verdiğimiz büyük toplar 8-10 inç gibi çeşitli çaplarda. Mermilerinin havada gidişlerini duyabiliyor, bir sığınağa veya bir tünele girip patladıktan ve şarapnel parçaları yarımada üzerinde uçuşup dağıldıktan ve düşmesinden sonra tekrar açığa çıkıyor ve kaldığımız yerden devam ediyoruz. Bir de ’15’lik’ adını verdiğimiz küçük kardeşleri var, bunların çapı ise 75 milimetre. Bunlar hemen hemen tüfek mermileri gibi peş peşe geliyorlar, bunlar yağmaya başlar başlamaz yoldan bir an önce çekilmelisin.” B. Jamie 13 Ekim 1915 (Kaynak: Çanakkale Muharebelerinin Esirleri İfadeler ve Mektuplar”) Bir haftadır ölüleri gömüyorlar 4. Müfreze 6. Bölük’ten mektubun sonuna adını yazmayan bir asker, 15 Kasım 1915 tarihli mektubunda şöyle diyor: “Sevgili Babacığım, Bir süreden beri Limni’deki hastanedeydim. Ateş hattına yeni döndüm. Dizanteri yüzünden çok zor günler geçirdim. Şimdi daha iyiyim. Savaşın bitmesini istiyorum. Artık canıma yetti. 1. Tugayın Tekçam mevkiine yaptığı taarruzu okumuşsundur. Ben de o taarruzda yer aldım. Daha fazlasını görmek istemiyorum. Türk siperlerine ulaştığımızda her şeyin ve hepsinin deniz topçu atışıyla paramparça edildiğini, Türklerin orada burada üçerli dörderli üst üste yığıldığını gördüm. Burada bir Connaught Taburu var. Bir haftadır ölüleri gömüyorlar.” Bir bölük komutanının mektubu “Sabah güneşin doğmasıyla birlikte yüzlerce topun soğuk namlusundan müthiş seslerle çıkan mermilere asabiyetle yumruklarını sıkan askerin, düşman üzerine atılmak ve onları toprağa sermek için dört gözle bekletilen ileri hareketin emrini aldı. Gaziler’i takviyeye gidiyorduk. İlderesi düşmanın yüzlerce mermisinin düştüğü yer olup buradan geçmek biraz tehlikeli ise de düşmandan intikam için bütün bedenleri titreyen askerim, din kardeşlerine yetişmeye mani olan her şeye bir alaka bakışla fırlayarak ileri atıldılar. Bari benim intikamımı siz alın Yol üzerinde her nasılsa düşman mermisinden ateş alan bir sandık cephane, yolu bütün bütün kapamış. Dini, vatanı, milleti için yoldan geçmeye çırpınan bu Türk kalpleri, civardan tedarik ettiği kum torbalarını omuzlayarak yanan sandık üzerine hemen dördü birden atıldı. İki saniye sonra sandık, torbalar altında kalmış ve yolumuza mani olacak müşkülat ortadan kaldırılmıştı. Bu dört askerin cesareti ve fedakarlığı sayesinde İlderesi yolu açıldı. Tam zamanında Gaziler’de bulunan silah arkadaşlarına yetişmek mümkün oldu ise de Ethem Onbaşı ismindeki nefer bu vazifeyi yerine getirirken sol kalçasından şarapnel misketiyle yaralanarak şu sözleri söyledi. ‘Bir senedir kullandığım silahımla hunhar düşmana bir kurşun atmadan hastaneye gidiyorum. Bari benim intikamımı siz alın’ diye ellerime kapandı ve sulu gözlerinden yaşlar akıtarak ayrıldı.” (Cepheden Mektuplar isimli kitap. 24 Temmuz 1915’te bir bölük komutanın 4 askeriyle ilgili yazdığı mektup) Onlar artık bizim evlatlarımız olmuşlardır Çanakkale Savaşlarının Anafartalar Kahramanı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu büyük önder Atatürk’ün 1934 yılında Anzak askerlerinin annelerine ithafen yazdığı mektup ise şöyle: “Bu memleketin toprakları üzerinde kanlarını döken kahramanlar! Burada bir dost vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükûn içinde uyuyunuz. Sizler, Mehmetçiklerle yan yana, koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat uyuyacaklardır. Onlar, bu toprakta canlarını verdikten sonra, artık bizim evlatlarımız olmuşlardır.” Atatürk, 1934 Bizler de kendilerine Ata demek istiyoruz “Gelibolu topraklarında yitirdiğimiz evlatlarımızın acısını, âlicenap sözleriniz hafifletti. Gözyaşlarımız dindi. Bir ana olarak bana, bir güzelim teselli bahşetti. Yavrularımızın sonsuz uykularında, huzur içinde dinlendiklerinden hiç kuşkumuz kalmadı. Majesteleri kabul buyururlarsa bizler de kendilerine Ata demek istiyoruz. Çünkü, yavrularımızın mezarları başında söylediğiniz sözler, ancak bir öz babanın sözleri gibi yüce, ilahi… Evlatlarımızı bir baba gibi kucaklayan büyük Ata’ya tüm analar adına şükran, sevgi, saygıyla…” Avustralyalı bir anne.

  • Hoş Geldin NEVRUZ

    Nurten B. AKSOY * “güneşe doğru ılık bir yol hikayesi başlar; önce cemre, sonra nevruz, sonra bahar…” Bahar gelecek, geliyor derken işte geldi bile. Cemreler düştü önce; havayı, suyu, toprağı ısıttı. Şaşkın bademler pıtrak gibi açtı çiçeklerini. Güneş yüzünü saklamaya devam edip karlar yağsa da bahar geldi işte. 21 Mart yani gayri resmi olsa da baharın ilk günü. İçinden geçtiğimiz süreç, uzun zamandır belimizi büken zamlar, hayat pahalılığı derken belki de 'Baharı görmeden yaz geldi geçti' diyeceğiz, ama olsun, biz yine de HOŞ GELDİN BAHAR diyelim... NEVRUZ'UN TARİHÇES İ Avrasya’nın geniş coğrafyasında yaşayan halklarda baharın müjdecisi ve “Yeni gün” olarak bilinen 21 Mart; yeniden canlanmaya başlayan doğanın insanlara sunduğu bolluğu, bereketi, sevgiyi, kardeşliği, paylaşmayı ve dostluğu simgeleyen kutlu bir gündür. Dünyadaki birçok toplulukta, farklı inanışlarda ve farklı isimler altında şenliklere konu olan, dünyanın en eski bayramı “Nevruz”; Farslar, Kürtler, Zazalar, Azeriler, Anadolu Türkleri, Afganlar, Arnavutlar, Gürcüler, Türkmenler, Tacikler, Özbekler, Kırgızlar, Karakalpaklar, Kazaklar tarafından kutlanan geleneksel “Yeni yıl” ya da “Doğanın uyanışı ve bahar” bayramıdır. Yazılı olarak ilk kez 2. Yüzyıl’da Pers kaynaklarında adı geçen Nevruz, İran ve Bahai takvimlerine göre yılın ilk gününü temsil eder. Günümüz İran’ında, her ne kadar İslami bir kökeni olmasa da bir şenlik olarak kutlanan bu bayramı bazı topluluklar 21 Mart’ta kutlarken, diğerleri Kuzey Yarım Küre’de ilkbaharın başlamasını temsilen, 22 veya 23 Mart’ta kutlarlar. Anadolu ve Orta Asya Türklerinde, Göktürklerin Ergenekon’dan çıkışı anlamıyla ve baharın gelişi olarak kutlanır. Kürtler’de ise Nevruz bayramının, Kürt mitolojisindeki Demirci Kawa Efsanesi‘ne dayandığına inanılır. 2010’da Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 3000 yıldan beri kutlanmakta olan Pers kökenli bu şenliği, Dünya Nevruz Bayramı ilan etmiştir. 2009 yılında toplanan Birleşmiş Milletler Manevi Kültür Mirası Koruma Kurulu da, Nevruz’u “Dünya Manevi Kültür Mirası Listesi”ne dahil etmiştir. “Nevruz” sözcüğünün aslı Farsçadan gelir; yeni anlamındaki “nev” ile gün ışığı/gün anlamındaki “rûz” sözcüğünün birleşmesinden oluşmuştur. Anlamı 'yeni gün / gün ışığı'dır. Nevruz geleneğinin, tarihte en son Buzul Çağı’nın bitmesinden hemen önceki günlere yani 15.000 yıl öncesine kadar uzandığına inanılır. Efsanevi Pers Kralı Cemşid, İranlıların avcılıktan hayvancılığa ve yerleşik yaşama geçişini temsil eder. Eski çağlarda, mevsimler insanoğlunun yaşamında günümüzdekinden daha yaşamsal bir öneme sahip olduğu için insanların her şeyi dört mevsim ile çok yakından ilgiliydi. Zor geçmiş bir kışın ardından gelen bahar, doğanın uyanışı, yeşillenen ve çiçeklenen bitkiler ve koyunların yavrulaması insanoğlu için büyük bir fırsattı ve yeniden doğuş demekti. İşte böyle bir dönemde, eski İran’da Nevruz kutlamalarını başlatanın Kral Cemşid olduğuna inanılır. Türk topluluklarında ise efsaneye göre bir savaşta yenilen Türkler, Ergenekon adlı sarp dağların çevrelediği bir böl­geye yerleşip burada dört yüz yıl yaşarlar. Za­manla çoğalıp buraya sığmaz olunca, çevrelerindeki demir­den dağı eriterek kendilerine yol açıp Ergenekon’dan çıkarlar ve bunu yapan kahramanlarını da ölümsüzleştirirler. Ergenekon Destanı, Türklerin yüzyıllarca çift sürerek, av avlayarak, maden işleyerek yaşayıp çoğaldıkları; etrafı aşılmaz dağlarla çevrili kutsal toprakların öyküsüdür. Ergenekon Destanı’nın önemli bir çizgisi, Türklerin demircilik geleneğidir. Maden işlemek, demirden ve en iyi çelikten silahlar yapmak eski Türklerin doğal sanatı ve övüncü idi. Kimi topluluklar bu günü “Tanrı’nın dünyayı yarattığı gün”, kimileri “Nuh Peygamber’in yere ilk ayak bastığı gün”, kimileri ise “İlk insanın yaratıldığı gün” olarak kutlarken; bazı topluluklar gece ile gündüzün eşit olduğu bu günü, bir bahar müjdecisi kabul ediyor. Nevruz, kapalı bir mekandan açık bir mekana doğru hareket etmeyi; güneşe, ısıya ve bolluğa duyulan özlemi gösterir. Efsane ve inanışlarda geçen ateşin doğması, Buzul Çağı’nda insanın ateşi icadı ve dağları eritmesi Maden Çağı’na girişi; tarlanın sürülmesi, hayvanların evcilleştirilmesi ise Neolitik Çağ’a girişi sembolize eder hep. Çeşitli şenliklerle kutlanan Nevruzlarda bölgelere göre çok farklı oyunlar oynanırken bu güne özel giysiler giyilir, özel bazı yemekler de pişirilir. Topluca yenilen Nevruz yemeğinden sonra insanlar birbirlerinin yeni yılını kutlar ve mezar ziyaretleri yapılır. Bu günde dargınlar barıştırılırken, parçalanmak üzere olan aileler de mahallenin ileri gelenleri tarafından barıştırılır. Fakirlere, kimsesizlere ve yaşlılara maddi ve manevi yardım eli uzatılır. Gençler, yakılan Nevruz ateşinin üzerinden atlayarak eğlenirler. Türk topluluklarında yüzlerce yıldır kutlanan Nevruz, Osmanlı İmparatorluğu döneminde de “Nevruziye” denilen şenliklerle kutlanırmış. Bu güne özel yapılan ve “Nevruziye” denilen macunlar, ileri gelenlere ve halka sunulurmuş. Daha sonraları, üzerlerine altın tozu dökülmüş kırmızı renkli nevruz şekerleri de hazırlanarak halka dağıtılmaya başlanmış.

  • Dünya Tiyatrolar Günü

    Nurten B. AKSOY * Her gün bir trajedi izlediğimiz dünyamızda, oyunların yasaklandığı, sanatçıların ötekileştirildiği, sanata duyulan saygının yok edilmeye çalışıldığı ülkemizde biz yine de ‘Dünya Tiyatrolar Gününü’ Dünya ve Türk Tiyatrosunun tarihine şöyle kısaca bir göz atarak kutlayalım... Tiyatro sözcüğü Yunancada “seyirlik yeri” anlamına gelen “theatron”dan türetilmiş, dilimize İtalyancadaki “teatro” sözcüğünden geçmiştir. Tiyatro, duyguların ve olayların oyuncular tarafından hareket ve konuşmalarla bir sahnede, seyirciler önünde sergilenmesi amacıyla hazırlanmış gösterilerdir. Tiyatro da diğer sanatlar gibi dinsel törenlerden doğmuş, sonra dinden bağımsızlaşarak sanatlaşmıştır. Kökeninde, ilkel insanın doğa olaylarını, kendi bedensel hareketleriyle simgesel olarak temsil etme çabaları yatar. Günümüzdeki anlamıyla çağdaş tiyatronun tarihi, eski Yunan’da bağ bozumu tanrısı Dionysos adına yapılan dinsel törenlere dayanmaktadır. Tiyatro, Eski Yunanistan’da uzun süre “agora” (alan) adı verilen meydanlarda oynanmıştır. Oyuncular oyunlarını yerden yarım metre kadar yükseltilmiş bir set üzerinde gösterirler, seyirciler de onların çevresinde halka olarak toplanıp seyrederlerdi. Oyunlar ilgi görüp tiyatro yazan büyük şairler ortaya çıktıktan sonra “amphitheatron” denilen, basamaklı büyük sahneler yapılmıştır. Açık hava tiyatrosu olarak 20. yüzyılda yeniden ele alınan bu çeşit tiyatrolara, bugün Anadolu’nun birçok yerinde rastlanır. En görkemli olanlarından biri de Antalya’daki Aspendos Antik Tiyatrosu’dur. O çağdaki tiyatronun henüz edebiyatı yoktu. Oyuncular, ya ustalıklarına güvenerek bir tür doğaçlama oyun sergilerlerdi ya da kendilerinin düzenledikleri oyunları oynarlardı. Piyes yazarlarının ortaya çıkışı, tiyatronun az çok düzenli hale gelişinden sonradır. Eski Çağ’ın Yunanistan’daki birinci devresi kapandıktan sonra, ikinci devresi Eski Roma’da açıldı. Ancak, güzel sanatlardan çok kuvvete düşkün, katı heyecanlara bağlı olan Romalılarda tiyatro çok çabuk bozuldu. Tiyatroların yerini arenalar, hipodromlar aldı. Bir süre sonra önce Roma’ya buradan da Avrupa’ya yayılan Hıristiyanlık, hem eski Yunan Tiyatrosu’nu hem de yeni Roma Tiyatrosu’nu yasakladı. Böylece tiyatro sanatı, aşağı yukarı bin yıl süren Orta Çağ’da unutulup ortadan kalktı. Büyük oyun yazarlarının yetişmesi için derebeyliğin, şövalyeliğin, kilise devletinin yıkılıp gitmesi; matbaanın, Reform’un, Rönesans’ın üzerinden epeyce zaman geçmesi gerekti. Rönesans ile birlikte tiyatro yazarları, binaları ve seyircisi giderek çoğalmaya başladı ve tiyatro öteki Avrupa ülkelerine de yayıldı. Rönesans’tan bu yana, eski Yunan Tiyatrosu’nun tesiriyle, modern tiyatro büyük bir gelişme gösterdi. TÜRK TİYATROSU Türk toplumunda ise Tanzimat’a gelene kadar geleneksel tiyatro başlığı altında genellikle kukla, meddah, Karagöz, orta oyunu ve köy seyirlik oyunu gibi gösteri türleri yer alıyordu. Şarkı, dans ve söz oyunlarına dayanan geleneksel tiyatro, güldürü ögesi ön planda olan, genellikle sahnesiz ve doğmaca bir tiyatroydu. Bunlardan seyirlik köy oyunlarının kökeni ise tarih öncesi bolluk törenlerine ve ilkel inançlara uzanır. Tanzimat’la birlikte toplumsal yaşamın yanı sıra sanatta, özellikle tiyatroda da Batılı bir anlayış benimsenmişti. Türk Tiyatrosunun ilk eseri, 1860 yılında Şinasi tarafından yazılan ve tek perdelik bir komedi olan Şair Evlenmesi'ydi. İstanbul’da ilk yerli tiyatro topluluğunu kuran Güllü Agop, Tanzimat’ın getirdiği olumlu hava içinde yetişmiş ve ilk adı “Asya Kumpanyası” olan topluluğa “Osmanlı Tiyatrosu” adını koyarak, Müslüman nüfusun daha yoğun olduğu İstanbul yakasındaki Gedikpaşa Tiyatrosu’nda temsiller vermeye başlamıştır. Müslüman Türk kadınlarının tiyatroya gitmesinin hoş karşılanmadığı bir ortamda, Güllü Agop kadınlar için kafesli bölmeler yaptırtmış, ama gene de kadınların tiyatroya gitmesinin sık sık yasaklandığı görülmüştür. O dönem Osmanlı Tiyatrosu’nda; Namık Kemal, Ahmed Mithat Efendi, Abdülhak Hamid, Recaizade Mahmut Ekrem gibi ünlü şair ve yazarların yapıtları; Ahmed Vefik Paşa‘nın usta işi "Hastalık Hastası, Kibarlık Budalası, Cimri" gibi Moliére uyarlamaları; özellikle ünlü Fransız melodram, güldürü ve vodvillerinin çevirileri; kantolar; müzikli oyunlar ve operetler sahnelendi. Cumhuriyet döneminde, tiyatroda Batı modelini benimseyen Türkiye, gerek tiyatronun kurumsallaşması gerekse oyun yazarlığının gelişmesi bakımından önemli atılımlara sahne oldu. Tiyatroyu Türkiye’de çağdaş bir sanat alanına dönüştürme yolunda ilk büyük katkı ünlü tiyatro ve sinema adamı Muhsin Ertuğrul‘dan geldi. 1927’de Dar-ül Bedayi’nin başına geçen Ertuğrul, yerli yazarları yüreklendirmesiyle; izleyiciye sunduğu çağdaş çeviri oyunlarla; sahneleme, oyunculuk ve dekor kullanımında güncel anlayışı yerleştirmesiyle; yetişmelerine katkıda bulunduğu kadın ve erkek oyuncularla bugünkü Türk Tiyatrosu’nun temellerini attı. 1940’lardan 1970’lere kadar gerek devlet eliyle gerekse özel tiyatrolarca büyük gelişme gösteren Türk Tiyatrosu, ne yazık ki 1970’lerin ortalarında televizyonun toplum hayatına girmesi ve yaşanan siyasal olaylar sonucunda sarsıntıya uğramıştır. Bu dönemde pek çok özel tiyatro kapanmış, yeni açılanların bir bölümü de başarılı olamamıştı. 1980’lerin ortalarından bu yana tiyatrolar yeniden bir canlanma dönemine girmiştir. Bu dönemin uzun olması dileğiyle, Dünya Tiyatrolar Gününü kutluyoruz.

  • AKREP

    Nurten B. AKSOY * Gün; şehrin, çıplak kayaların, bozkırın üstüne, uçsuz bucaksız ve çıplak ovalara kızıl kıyamet doğuyor. Güneş dağın doruğundan başlıyor işe; sihirli bir fırça gibi yukarıdan aşağıya iniyor, karanlığı ve güzelliği sile sile gidiyor, eteklere doğru. Tepeye ışıl ışıl yanan bir gerdanlık gibi sarılı kent, aydınlandıkça yaşlanıyor, çirkinleşiyor. Bakımlı ve görkemli manastırları, dar sokakları, kat kat yerleşimi, Nuh nebiden kalma kalesi, eski taş evleri ortaya çıkıyor bir bir şehrin… Uzaktan bakınca günün aydınlığında, artık burası geceki ışıltısından uzak kuru, taş yığını bir tepe... Çıplak dağların doruklarında kadim bir devirden kalma; hâlâ Asurluların, Babillilerin Süryanilerin, Arapların, Kürtlerin, Türklerin harmanili, sarıklı giysileriyle dolaşan ruhlarının daracık sokaklarında fink attığı arkaik bir mezarlık gibi... Gibi diyorum, çünkü etiyle kanıyla insanların inadına yaşadığı ve bin yıllık hatıralarını yanında taşıdığı gizemli bir coğrafya … Öteden safranla harcı karılmış Deyr-ül Zafaran’ın önünde güneşe tapan bir rahiple, ateşe tapan bir Zerdüşt konuşurken, beriden boynunda kocaman haçıyla bir Süryani papaz sallanarak içeri giriyor. Daha ötede pala bıyıklı bir Selçuklu Şehidiye Camiinde Hacer-ül Esved’i öpüp, sabah ezanı için minareye tırmanıyor... Güneş yükseldikçe yaşlanan şehir sonunda kendi yaşına, binlerce yıla ulaşıyor ve orada taş kesiliyor, donup kalıyor. Artık bu şehir ebediyen değişmeyecek... Öyle kalacak... Onca güneşin içinde yoksulluk kokardı evimiz. Aşağıdaki bozkır cehennemi bir kışı yaşarken, karanlık ve soğuk kış günlerinin ardından gelen bahar; doğar doğmaz, daha ova zifir zindan karanlıkken evimize düşen güneş, bir başka ısıtır, bir başka sevindirirdi beni, ama niyeydi bilmem, yokluk hep arka fonda duvar gibi durur, aklımda... Kış sabahları uyandığında, annemin evden çıkmak üzere olduğunu görünce gözlerim bulutlanırdı; annem işe gidiyor yine, diye üzülürdüm. Her gün yaşadığım bu yalnızlık duygusuna bir türlü alışamamıştım. Hiç olmazsa bir sabah annemin sıcak kucağında uyansaydım ya. Ama olsun, hiç olmazsa ayakucumda yatan kedim Pamuk yanımda olurdu hep. Evin bütün yükünü sırtında taşıyan o güzeller güzeli annem evden çıkmadan her sabah yanıma gelip, “akşama sana ne getireyim?” diye sorardı yanağımdan öperken… “Hiçbir şey istemiyorum anneciğim, sen işini bitirip çabucak gel, o bana yeter.” derdim, biraz buruk ve çatallanan sesimle. Babam hastaydı; işe gidemiyordu. Bütün gün o, iki odadan ibaret evimizde yatar, ihtiyacı olduğunda da bastonuna tutunarak zorlukla ayağa kalkıp yürürdü. İşte ben, o kadim şehirde, hemen her sabah böyle hüzünle uyanırdım, annemin arkasından buğulanan gözlerle bakıp babamın yanına giderdim hemen. Annemin işe gitmeden yakıp üstüne çayı koyduğu maltızın başında abim ve ablamla oturup kahvaltımızı ederdik. Sonra herkes bir şeylere dalardı, abimle ablam okula gider, ben de babamla baş başa kalırdım evde. Annemin diktiği bez bebeklerimi çıkarır, onlarla oynardım saatlerce bir başıma. Bir başıma diyorum, ama minik kedim Pamuk ve hayalimde yarattığım arkadaşlarım vardı yanımda. Onlarla oyunlar kurar, annem ve kardeşlerim eve gelene kadar bir hayal dünyasında oyalanır giderdim. Karanlık ve soğuk kış günlerinin ardından gelen bahar bir başka sevindirirdi beni. Avluda sarı çiçekler, beyaz papatyalar baş kaldırırdı yeşil otların arasından. Çocuk ruhumu bir sevinç doldururdu. O paçalı güvercinler, kumrular dolaşmaya, kanat çırpmaya başlardı biriken yağmur sularının ortasında. Sonra güneş daha bir parlamaya, daha bir ısıtmaya başlardı etrafı, gelen yaz günleriyle birlikte. Okullar tatile girer; evimiz, avlumuz, sokağımız çocuk sesleriyle şenlenirdi. Nasıl sevinirdim yazın geldiğine... Bir kere annemi daha çok görürdüm eve erken geldiği için, sonra hayali arkadaşlarımla değil, benden büyük de olsalar kardeşlerimle, arkadaşlarımla oynardım. Beni pek aralarına almak istemeseler de küçücük boyumla takılırdım peşlerine; onlar nereye ben oraya. Pamuk da benim peşimde tabii… Bazen adına abbara denen üstü kapalı, dar tünellerde saklambaç oynar, koşturan köpeklerin havlamalarıyla korkar sinerdik bir köşeye. En çok da Pamuk korkar, hemen yanıma gelip kucağıma saklanırdı. Bu şehirde yazlar sıcak geçer, hem de sarı sıcak. Boğulursunuz topraktan göğe doğru yükselen o sıcak bulutunun içinde. O yüzden evler genellikle yüksek taş duvarlı avluların içindedir. O kavurucu sıcaklarda taştan yapılmış evler nispeten serin olduğundan gündüzleri, evin o loş serinliğine sığınırdık. Ama gün akşama döndü mü bir şenlik başlardı avluda. Taşlar hortumlarla sulanır, sofralar kurulurdu o nemli serinliğin içine. Havalar dayanılmaz derecede ısındığındaysa annem yataklarımızı avludaki köşkün üstüne yapardı. Aslında tahtadan yapılmış, yüksek olmayan, çok geniş bir çeşit karyolaya benzeyen köşk, gündüzleri benim vazgeçilmez oyun yerimdi. Bebeklerimi alır kurulurdum köşke, bir yanımda oyuncaklarım, bir yanımda önüne attığım bir yumakla saatlerce oynayan Pamuk. Köşk başka bir işe daha yarardı. Sıcaklar arttıkça dört yanı dolduran, şehir kadar eski akrepler her yanda kol gezerdi. Kalkık kuyruklarıyla ölümcül bir tehlike olarak etrafımızda dört dönerlerdi, ama köşke tırmanamazlardı. İşte böyle sıcak mı sıcak bir yaz akşamıydı, Pamuk’la saatlerce oyun oynamıştık. Avlunun loş ışıklarında yere vuran gölgeleri kovalamış, arada bir de benim kucağıma gelip sırnaşmıştı bana minik kedim. Nasıl güzel, nasıl sevimliydi, ne çok severdim onı… O da beni çok severdi ki her akşam ayakucuma gelip kıvrılır, beraberce uyuyorduk. Annem her zamanki gibi o gece de yataklarımızı serdi köşkün üstüne. Öyle büyüktü ki köşk üç kardeş birlikte yatıyorduk, tabii Pamuk da bizle beraber. Annemin “hadi artık uyusanıza” sesinden sonra yalancıktan yumduğum gözlerimi, ses seda kesilince açtım yeniden. Yıldızlar öylesine çok, öylesine parlak ve yakındı ki… Saymak istedim her birini ama daha saymayı bile bilmiyordum… Sanki yıldız yağmuru vardı gökyüzünde, içlerinden biri, en parlak olanı sıyrıldı diğerlerinin arasından ve bir damla gibi göz kapaklarıma doğru kaydı, kaydı, kaydı… Uyandığımda Pamuk yoktu ayakucumda, çoğu zaman olduğu gibi benden önce uyanıp avluda bir şeylerle oynuyor, diye düşündüm. Bugün pazardı, annem sofrayı avluya kurmuş, babam da bastonuna dayanarak gelip oturmuştu sofraya. Güle oynaya kahvaltımızı ediyorduk, ama benim gözlerim Pamuk’u arıyordu hep. Merak etmeye başlamıştım, çünkü o sofra ortadayken mutlaka yanımıza gelir, nasiplenirdi bizim yediklerimizden. Yemeğimiz bitmiş, herkes bir yerlere dağılmıştı. Annem odaları süpürüyordu, birazdan elinde süpürge ve faraşla geldi yanımıza. Faraşın içi ölü akreplerle doluydu. Havanın çok sıcak olduğu zamanlarda o kızıl kahve akrepler çıkardı sinsice ortaya. O gece yine akrep sarmıştı ortalığı, Allah'tan yer yatağımızda değil de köşkte uyumuştuk o gece. Annem odayı süpürürken gördüğü akrepleri öldürmüş, sonra da toplamıştı onları. akreplerle dolu faraşı görünce şaşırmıştık hepimiz. Oysa annem o güne değin hiç akrep öldürmemişti, bütün mahlukatın rızkı Allah’tan derdi, dokunmazdı… Pamuk hâlâ yoktu ortalarda, korkmaya başlamıştım. Yoksa evden kaçıp beni terk mi etmişti? Abimle bir yandan Pamuk diye bağırıyor bir yandan da avlunun her köşesini dip bucak arıyorduk. Sonra birden bahçedeki çiçeklerin yanında beyaz bir şey takıldı gözlerime. Yüreğim deli gibi çarparak koştum oraya. Pamuk sarıya yüz tutmuş otların üzerinde hareketsiz yatıyordu öylece… Bir yumruk gelip oturdu boğazıma, sesim çıkmadı, çıkamadı, öylece kalakaldım… Abimin sesiyle yanımıza gelen annem akrep sokmasıyla kaskatı kesilmiş Pamuk’u kucağına aldığında hepimizin gözlerinden yaşlar boşalıyordu. O gece yıldızların kaynadığı gökyüzünden kayan yıldız meğer benim Pamuğumun üstüne düşen, bana gözyaşı olan yıldızmış…

  • Bahar ve Umut

    Nurten B. AKSOY * Adım toprak; uzun yıllardır üstü kısmen derme çatma brandalarla örtülü, kimsenin uğramadığı tepedeki bir bahçenin ortasındayım. Tek başıma, yapayalnız, kupkuru ve karanlık mı karanlık. Kaç mevsim yaşadım kim bilir burada, böyle bir başıma? Kaç mevsim, kaç kış, kaç bahar geçti üstümden bilmiyorum. Soğuk, ıssız ve bir başımayım kaç vakittir. Bazen yanımda yöremde bir kaç ot yeşermeye kalkıyor; ama öylesine kuruyum ki daha bir parmak boy veremeden kuruyup kalıyor o otlar da benim gibi. İşte bir kış mevsimi daha bitti; yine karlar, yağmurlar yağdı. Ne sert rüzgarlar esti, ne ayazlar oldu… Ama bir damla yağmur bile işlemedi içime, o sular erişemedi bir türlü yüreğime. Günler hep böyle kupkuru, yapayalnız geçti. Sonra, sonra bir gün, kış mevsiminin son günlerinden birinde biri geldi bahçeye. Görmüş geçirmiş, yüzünde zamanın derin izleri olan yorgun bir adam... Uzun uzun baktı bana... Ne kadar da verimli bir toprağa benziyor, diye söylendi kendi kendine. Belki biraz eşelersem baharda yeşile bürünür rengarenk çiçekler açar üstünde. Sonra ilk olarak üstümdeki brandaları söktü, usul usul işlemeye, adeta okşamaya başladı sevgiyle toprağı, yani beni... Yumuşacık ellerini duyumsuyordum sanki elindeki kazmayı üstüme her vurduğunda. Aslında içim acımıyor değildi, ama bir yandan da seviniyordum. Ne de olsa yıllar sonra kuş uçmaz, kervan geçmez bu tepede ilk defa biri ilgileniyordu benimle. İçimde bahar yağmurları gibi ılık ılık bir şeylerin aktığını duyuyordum. Belki de yıllardır ölüp yok olduğunu sandığım duygularım benimle birlikte yeniden kabarıyordu. Oysa ben yıllardır bir mezar toprağı kadar sessiz, içimde taşıdığım ölü ruhlarla baş başa değil miydim? Ne oluyordu bana böyle? İçin için sevinirken bir yandan da korkuyordum aslında. Yeniden hayata dönüp can verecek miydim duygularıma ya da bahar yeniden can verecek miydi bana? Baharın ilk günlerinden biriydi; ilk suyu, can suyumu verdi o sevgi dolu eller. Kabuk tutmuş yaralarımı kanırttı usulca; acıtmadan, kanatmadan. Sanki kan yürüyordu damarlarıma, içim ısınıyordu ılık ılık. Bu birden bire gelen bahar havası kandırıyor muydu yoksa beni. Şaşkın badem ağaçları gibi aldanıp çiçeklerle donanmalı mıydım baştan aşağı. Ama ya vazgeçerse, ya bırakırsa beni... Ya karlar yağarsa çiçeklerimin üstüne tekrar! Aslında biliyordum, bu benim görüp göreceğim son "ilkbaharımdı" Ben şimdiye kadar her ilkbaharda hep sonbaharı, hatta kışı yaşamıştım. Sonra baharı görmeden yazın kavurucu sıcaklarında kurumuş, solmuştum yapraklar gibi. Şimdi ne oluyordu bana böyle. Yoksa yeniden baharı mı yaşayacaktım. Yılların yalnızlığı yüreğimde; yorgunum, bitkinim, umutsuzum, ama bu bahar bir başka geldi. O sihirli el tohum saçtı her yanıma. İçim kıpır kıpır, son bir umutla o tohumları sarıp sarmalamak istiyorum. Yeniden rengarenk çiçekler açsın istiyorum üstümde, yüzümde, yanımda, yöremde… Yeşil otlar bürüsün istiyorum her yanımı. Bahar geldi işte yeniden, cemreler düştü; hava, su ısındı. Ben de ısınmaya başladım yavaştan... Güneş daha bir gösteriyor yüzünü artık, bulutlarla kavga etse de. Sıcacık ışıkları kıyıdan kenardan ısıtıyor yüreğimi. Umut çiçekleri baş veriyor kurumaya yüz tutmuş dallarımda. Beklemedeyim şimdilerde, o çiçekler bunca kardan kıştan sonra meyveye duracak mı diye... Umudumu yitirmeden beklemedeyim; çünkü artık biliyorum ki BAHAR UMUT DEMEKTİ...

  • Köy Enstitüleri

    Nurten B. AKSOY * İlkokul öğretmeni yetiştirmek üzere 17 Nisan 1940 tarihli ve 3803 sayılı yasa ile açılmış okullar olan Köy Enstitüleri kapatılmalarının üzerinden onlarca yıl geçmesine rağmen Milli Eğitim tarihimizdeki izleriyle hala yaşamaya devam ediyor. Tamamen Türkiye'ye özgü olan bu eğitim projesini 28 Aralık 1938 tarihinde milli eğitim bakanı olan Hasan Âli Yücel bizzat yönetmiş ve başlatmıştır. Neredeyse tüm Anadolu'nun okulsuz ve öğretmensiz olduğu gerçeği gözönüne alınarak dönemin cumhurbaşkanı İsmet İnönü'nün himayesinde, Millî Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel tarafından İsmail Hakkı Tonguç'un çabalarıyla başlatılan bu projeyle köylerden toplanan ilkokul mezunu zeki çocukların bu okullarda öğretmen olarak yetiştirilmeleri ve ondan sonra yeniden köylere gidip öğretmen olarak çalışmaları amaçlanmıştır. Geleneksel öğretmen okullarında yetişmiş öğretmenler için köylerde öğretmenlik yapmak, istenerek yapılacak bir görevden çok zorunluluk olarak algılanıyordu. Çalıkuşu romanındaki karakter gibi gönüllü ve özverili öğretmenlerin sayısı azdı. Oysa okuma yazma oranı Cumhuriyet ilk kurulduğu yıllarda %5 bile değildi. Bunun yanında nüfusun %80'lik bölümü köylerde yaşıyordu. Köy Enstitülerinin kurulması ve yaygınlaşması konusunda pedagoji uzmanı Halil Fikret Kanad'ın önemli çalışmaları vardı. Kanad, zorunluluktan değil özveriyle öğrenci yetiştirecek köye göre öğretmen fikrini savunuyordu. 1940 yılından başlayarak, tarım işlerine elverişli geniş arazisi bulunan köylerde veya onların hemen yakınlarında Köy Enstitüleri açıldı. Türkiye'de seçilen şehirlerden uzak, ancak tren yollarına yakın tarıma elverişli 21 bölgede köy ilkokullarına öğretmen yetiştirmek üzere açıldı köy enstitüleri. Öğretmenler köylülere hem örgün eğitim verecek, okuma yazma ve temel bilgileri kazandıracak hem de modern ve ilmi tarım tekniklerini öğretecekti. Öğretmenler gittiği yörelerde bilinmeyen tarım türlerini de köylülere öğretecekti. Kitaba deftere dayalı öğretim yerine iş için, iş içinde eğitim ilkesi tatbik ediliyordu. Her köy enstitüsünün kendisine ait tarlaları, bağları, arı kovanları, besi hayvanları, atölyeleri vardı. Derslerin %50'lik bölümü temel örgün eğitim konularını içeriyordu. Geri kalanı ise uygulamalı eğitimdi. Köy Enstitüsü uygulaması Hasan Ali Yücel'in 1946'da Milli Eğitim Bakanlığından ayrılmasına değin devam etmiştir. Hasan Ali Yücel'den sonra Milli Eğitim Bakanı Olan Reşat Şemsettin Sirer zamanında Köy Öğretmen Okullarına dönüştürülmüştür. Bu okullar da Demokrat Parti döneminde 27 Ocak 1954'te kapatılmıştır. Kapatıldığı 1954 yılına kadar Köy enstitülerinde 1308 kadın ve 15943 erkek olmak üzre toplam 17251 köy öğretmeni yetişmiştir. Fakir Baykurt, Ümit Kaftancıoğlu, Talip Apaydın, Mahmut Makal, Mehmet Başaran, Pakize Türkoğlu, Hatun Birsen Başaran, Ali Dündar, Mehmet Uslu ve Dursun Akçam gibi önde gelen yazarlar ve düşünürler bu okullarda yetişmişlerdir. YADIRGADILAR BİZİ Urbalarımız bozdu Toprak renginde Yamasız temiz Öyle uydu sırtımıza Nedense yadırgadılar bizi... Potinlerimiz Beykoz'du Beykoz'un içinde ilk kez Çorap gördü ayaklarımız Okşar gibi giydik ikisini de Nedense yadırgadılar bizi... Yüzlerimiz güneş yanığı bronzdu Ellerimiz katı katı İş görmekten Başlarımız dik Kendine güvenmekten Nedense yadırgadılar bizi... Bilgi kentin tekelinde yozdu Kız kaçar gibi geldi bize Ne çok severmiş doğayı Ekmek su yerine geçti yanımızda Boy verdi ağaç ağaç, yapı yap Nedense yadırgadılar bizi... Köy yolları göklere dek tozdu Okundukça kitap Sallandıkça kazma kürek Kitabın kabında Kazmanın sapında Köy köy diye gümbürderdi yürek Nedense yadırgadılar bizi... Köy çok sayımız azdı Düşümüze girdi köyler Yeni baştan kurduk kafamızda Umut ocakları tüttü yirmi bir yerde Nedense yadırgadılar bizi... Yazımızı yazanlar kara yazdı Başımıza yıkıldı tasarladığımız köyler Umutlarımız boğuldu doğmadan Suç sayıldı çalışmak Suç köy köylü demek Hala nöbet tutuyor Dizleri göğsümüzde Elleri boğazımızda kara yazı yazanlar Nedense yadırgadılar bizi... Kuyumuzu kazanlar derin kazdı Sizin olsun sizden gelen bana Sizin bu boyun bağı Özledim boz urbayı Bırakın elimi kolumu Özledim doyasıya çalışmayı Nedense yadırgadılar bizi... Dilimizde türkü elimizde sazdı Köylerden geldik tek tek Biriktik öbek öbek Çalıştık küme küme Kapanmadan görürse gözlerim Yeniden açıldığını Enstitülerin Yanmam öldüğüme Nedense yadırgadılar bizi... HAŞİM KANAR

  • Erguvanlar Gittiler

    Nurten B. AKSOY * "Erguvanlar geçip gittiler bahçelerden /Geriye sadece erguvanlar kaldı.” demiş Hilmi Yavuz erguvanları anlattığı şiirinde ve şöyle açıklamış; erguvanın ömrünün ne kadar kısa olduğunu. “Zamanın geçiciliğini, her şeyin o aydınlıkta neredeyse göz açıp kapayıncaya kadar olup bittiğini, ancak erguvandan öğrenebiliriz. Ne kadar kısa sürer erguvanın çiçeklenmesi ve ölümü!” Evet, ilkbaharın en güzel anlarını yaşadığımız şu günlerde şehrin henüz betona yenilmediği sırtlarında, bahçelerinde o muhteşem renkleriyle arz-ı endam eden erguvanlardan bahsedeceğiz. Yaşadığınız o koca apartmanların, otoyolların içinde bu güzelliği göremiyorsanız en azından öyküsüyle ve şiirlerle size anlatalım istedik erguvanları… Erguvan (Cercis siliquastrum) baklagiller familyasından, 10 metreye kadar boylanabilen, tek gövdeli, yaprak döken, çalı görünümünde bir ağaççıktır. Gençken kırmızımsı-mor daha sonra mavi-yeşile dönen çiçeklerinin 3-6 tanesi bir arada bulunur. Bu çiçeklerin bir önemli özelliği de toprağa azot bağlamasıdır. Erguvan, yapraklanmadan önce havaların ısınmasına bağlı olarak nisan ayı sonuyla mayıs ayı başında yalnızca birkaç haftalığına, baharın müjdecisi kabul edilen morumsu pembe renkte çiçekler açar. Erguvan, İstanbul’u, özellikle de İstanbul Boğazını bahar aylarında kendine has mor rengine büründürdüğünden İstanbul’un simgesi sayılır. Erguvan, ayrıca yüzyıllar boyu Bursa şehrinin de simgesi olmuştur. Osmanlı Sultanı Yıldırım Bayezit’in damadı Anadolu erenlerinden Emir Sultan’ın her yıl erguvan açma mevsiminde Bursa’da müritleriyle buluşması nedeniyle 14. yüzyıldan itibaren düzenlenmeye başlanan erguvan şenlikleri, şehrin ekonomisine olumlu etkilerinden dolayı 19. yüzyıla kadar gelenek olarak sürdürülmüştür ve günümüzde de sürdürülmeye devam etmektedir. Erguvanla ilgili mevcut en eski bilgiler Hz. İsa dönemine aittir. Hristiyan Batı kültüründe sık sık işlenmiş trajik bir hikayesi vardır erguvan ağacının: Havarilerinden biri olan Yahuda, Son Akşam Yemeğinden sonra İsa’yı 30 gümüş karşılığında Sanhedrin adı verilen meclise bildirerek Hz. İsa’ya ihanet eder ve sonra da pişman olur. Bu pişmanlık Yahuda’yı ölüm düşüncesine sürükler; kendini erguvan ağacının dalına asar. Bu hain adamın alçaklığını sindiremeyen erguvanın önceleri beyaz olan çiçekleri utancından kırmızı/pembeye dönüşür. Bundandır ki, Latince ismi cercis siliquastrum olan erguvan ağacına Hıristiyanlar Yahuda (Juda) ağacı derler. Yine Hıristiyan inanışına (İncil’e) göre Hz. İsa çarmıha gerilmeden önce Romalı askerler tarafından üzerine erguvani elbiseler giydirilmiştir. Bunun sebebi, Roma’da erguvan renginin imparatorluk rengi olmasıdır. Bir Roma imparatorunun babası imparator ise, çocuk erguvan renkli örtüler arasında doğacağından, ona “porfirojenet yani erguvanlar içinde doğmuş” denilirdi. Romalı askerler Hz. İsa’nın göğsüne “Yahudilerin Kralı” yaftasını asmadan önce onunla alay etmek için erguvan giydirmişlerdir. Osmanlı sultanlarının da erguvan ağacını sevdiklerini biliyoruz. I. Mahmud, 1735 yılında İzmit, Karamürsel ve Yalakabad kazaları naiblerine gönderdiği bir ferman ile saray bahçesine dikilmek üzre ‘çınar, dişbudak, ıhlamur ve ergavan [erguvan] ve ahlat’ ağacı gönderilmesini buyurmuştur. Bunu, Ahmed Refik’in, ‘Hicri On İkinci Asırda İstanbul Hayatı’ adlı çalışmasından öğreniyoruz. “Gün bitti. Ağaçta neşe söndü. Dallar ateş oldu, kuş da yakut, Yaprakla kuşun parıltısından Havzın suyu erguvana döndü.” Diyen Ahmet Haşim dallarda ateş olup havuzun suyuna akseden görüntüyü erguvanlaştırmıştır şiirinde. “Beklemem fecrini leylaklar açan nisanın, Özlemem vaktini dağ dağ kızaran erguvanın. Her sabah başka bahar olsa da ben uslandım, Uğramam bahçelerin semtine gülden yandım.” dizeleriyle Yahya Kemal de bahçelerden uzak geçen bir ömrün hüznünü iliklerine kadar duyup özlemezmiş gibi görünerek Boğaz yamaçlarında erguvanların hasretini yüreğine gömmüştür. ”Düşünceli yürürken bir yol dönemecinde Çıkacak önümüze beyaz dallarla bahar… Hatırlatacak bize şen çocukluğumuzu, Erguvanlı bir bahçe, mor salkımlı bir duvar” dizeleriyle erguvanı resmeder bir şiirinde Ziya Osman Saba. Erguvan moru, doğal yollarla üretilen en zor renk olduğu için, zenginlik ve güç belirtisi anlamına da gelmiştir. Bu nedenle Bizans döneminde imparator dışında hiç kimsenin mor pelerin takmadığı rivayet edilir.

  • Emeğe ve Özgürlüğe Selam Olsun

    Nurten B. AKSOY * 1960'lı yılların sonu, 70'li yılların başları... okul yılları. İlkbaharı iple çekiyoruz; çünkü ilkbahar, hem bahar hem de tatiller mevsimi. 23 Nisan, 1 Mayıs, 19 Mayıs; çocuklar için en güzel günler, neşeyle geçen bayram günleri... Ben çocukluğumun 1 Mayıslarını hep bahar bayramı olarak hatırlıyorum. Oysa 1 Mayıs, bahar bayramı olduğu kadar aynı zamanda emekçilerin de bayramı. Şöyle bir tarihçesine baktım da ülkemizde İşçi Bayramı ilk olarak 1912 yılında kutlanmış bir gurup işçi tarafından, daha sonra 1923'te yasal olarak işçi bayramı ilan edilmiş 1 Mayıs ama 1925 yılında Takrir-i Sükun kanunu gereği kutlanması yasaklanmış. Uzun yıllar süren bu yasaktan sonra 1935 yılında, 1 Mayıs Bahar ve Çiçek Bayramı ilan edilmiş. İşte ben, çocukluğumun anılarında hep bu bahar bayramlarını hatırlarım, günler önce planlar yapar, annelerimize yemekler hazırlatır sonra okulca pikniğe giderdik bahar bayramını kutlamak için, ne çok eğlenirdik top oynarken, ip atlarken o temiz çocuk kalplerimizle... Sonra bizim gençlik yıllarımız, ülkemizin ise ihtilal yılları başladı. İşçi bayramı uzun yıllar sonra 1976 yılında DİSK'in önderliğinde çok geniş bir katılımla Taksim Meydanında kutlandı. Ve ertesi yıl, o kara gün geldi, 1977 yılı 1 Mayısı... Genci, yaşlısı, çoluğu çocuğu tam 500 bin kişi işçi bayramını kutlamak için Taksim Meydanında toplandı. Şarkılar, türküler eşliğinde bayramlarını kutlamaya başlamışlardı ki o uğursuz el tetiği çekti ve o bahar çiçeklerinin açtığı, özgürlük şarkılarının söylendiği meydan alt üst oldu, birbirine girdi, panik içinde kaçan insanlar birbirlerini ezdi ne yazık ki ve kan çiçekleri doldurdu o gün o meydanı...tam 34 can yitip gitti ve o bayram günü "Kanlı 1 Mayıs" diye kazındı hafızalara. O yıl Başbakanlık Arşivinde yeni işe başlamıştım, zor yıllardı, ortalık zaten toz dumandı ve bu olay tuz biber ekmişti yaşananların üstüne. Çalıştığım yer Gülhane Parkının karşısındaydı ve Adli Tıp binası da hemen yanı başımızdaydı. Bu tür olaylarda ölenlerin cenazeleri adli tıpın morguna getirildiği için günlerce- sözüm ona o bayram (!) gününde-ölenlerin cenaze törenlerini izlemiştik gözyaşları içinde. Ne çok güzel insan ölüp gitmişti kutlanamayan bir bayram uğruna (!) 1979 yılı 1 Mayısında bayram kutlaması yapılmaması için sıkıyönetim komutanlığınca İstanbul'da sokağa çıkma yasağı ilan edilmişti. Ben de bir gün önce, bir işim nedeniyle Taksim'deydim. 3-4 saat sonra yasak başlayacaktı, her taraf askerlerle, tanklarla ve askeri araçlarla çevrilmişti, korku filmi gibiydi her yer, kimsecikler yoktu ortalarda. O gün o kadar ürkmüş, o kadar üzülmüştüm ki bindiğim otobüste baygınlık geçirmiştim... Aradan tam 47 yıl geçti, bugün yine 1 Mayıs, İnsanların bayramı gönüllerince kutlaması yine yasak... Yok yok, haksızlık etmeyeyim, sokağa çıkma, toplanma yasağı yok ama emredilen meydanlarda ve emredilen şekilde kutlama koşuluyla... Tüm dünyaya örnek demokrasimizle vapurlar çalışmayacak, bazı metro hatları açılmayacak, meydanlar, yollar kapatılacak belki ve insanlar sokağa çıkmayacak... Evet aradan geçen 47 yıla rağmen güzel ülkemde hiçbir şey değişmedi galiba.... Değişen sadece iktidarlar ve kolluk kuvvetlerinin giysilerinin rengi... Artık darbeler geride kaldı, sıkıyönetimler yok şimdilerde (!) artık askerler ve o zırhlı tankları yok sokaklarda ama onların yerine insanların canına acımasızca kast eden TOMALAR ve hayran kaldığımız demokrasimizin göz yaşartan biber gazları var. Bir de birilerinin deyişiyle " destan yazan" polislerimiz... Neyse, her şeye rağmen ülkemin tüm EMEKÇİLERİNİN BAYRAMI KUTLU OLSUN...

bottom of page