Yusuf Hayaloğlu

En son güncellendiği tarih: 6 Ara 2020


1953 yılında Ovacık’ta doğar Yusuf Hayaloğlu. “Babam, annem Tunceli-Ovacık kökenli ve çok ünlü Demanan aşiretinin mensuplarıymış. Babamın askerliği sonrası ailem, hayati nedenlerle, kucaklarında altı aylık bir bebekle üç gün boyunca yürüyerek Erzincan’ın Kemaliye (Eğin) ilçesine kaçmak zorunda kalmışlar. Başlangıçta çok zorluklarla karşılaşmışlar. Annem, kullanılmayan eski bir ahırdan bozma, tek gözlü bir evde beni tek başına doğurmuş ve göbeğimi de kendi kesmiş. Geçinebilmek için babam bağlarda, bahçelerde bahçıvanlık yaparken annem, evlere temizliğe giderek çocuklarını, yani bizleri okutmaya çalışmışlar.”


Kemaliye’ye yerleşen aile, dürüstlüğü ve çalışkanlığı ile burada kabul görünce kendilerine bakımını yaparak oturacakları çok odalı bir konakla; dut, ceviz, erik, elma gibi bahçelerde yetişen ürünlerin bakımını yaptıktan sonra yarısı kendilerine kalacak şekilde bir iş bulurlar. İşte Kemaliye’deki bu günleri; “Bu yüzden benim çocukluğum, üç katlı eski bir konağın boş odalarında gizemli öyküler düşleyerek; ağaç dallarına kurduğum tüneklerde kitaplar okuyarak; bin bir çeşit otu, çiçeği, börtü-böceği inceleyerek geçmiştir. Doğayı tapınırcasına sevişimin, ressam ve şair oluşumun kaynağı da o yıllardan beslenmiştir belki…” diye anlatır şairimiz.


“Kemaliyeliler tümüyle Türk ve Sünni olmalarına rağmen, bizim Zaza ve Alevi kökenli oluşumuzu hiç yadırgamayıp sevgiyle, hoşgörüyle bağırlarına basmış; birlikte barış içinde yaşamanın güzelliklerini öğretmişlerdir bize. Yaşamım boyunca bütün şoven anlayışlara uzak durup ayrım gözetmeksizin herkesi kucaklayan engin bir hümanizmaya ve tasavvufi bir düşünceye sahip oluşumun kaynağı da buradadır.” diye tanımlar yüreğindeki insan sevgisini Yusuf Hayaloğlu. "Buna rağmen mahalledeki ve okuldaki akranlarımın bana, başka dünyadan gelmiş biri gibi davranıp “Kürdoğlu” diye alay etmeleri karşısında sinmeden, boyun eğmeden onlarla kavga edişimin izleri de yara-bere olarak kafamda, burukluk olarak kalbimde hep kalmıştır. Haksızlığa karşı mücadele eden, kendi doğrularını savunarak savaşan yanım da o yıllarda şekillenmiş olmalı.” diye dile getirir yüreğindeki burukluğu.


Hayat Nedir Anne

Benim hiç sapanım olmadı anne,

Ne kuşları vurdum ne de kimsenin camını kırdım…

Çok uslu bir çocuk değildim ama,

Seni hiç kırmadım, hep boynumu kırdım.

Ben hayatım boyunca bir tek kendimi vurdum!

Suskun görünsem de fırtınalı ve mağrurdum anne.

Bir mızrak gibi, aynada hep dik durdum anne!

Ben sana hiçbir gün laf getirmedim, leke sürmedim…

Ama göğsümü çok hırpaladım, kalbimi çok yordum…

Ben hayatım boyunca, en çok kendimi sordum!

Benim hiç sevgilim olmadı anne,

Ne bir yuva kurdum ne bir gün şansım güldü…

Öpemeden bir bebeğin gidişini, tükendi gitti çağım…

Kimi yürekten sevdiysem, yüreğini başkasına böldü…

Bir muhabbet kuşum vardı, o da yalnızlıktan öldü.

Sen beni göğsünde hep acılarla mı soğurdun anne?

Yoksa evlat diye, koca bir taş mı doğurdun anne?

Eziyet değilim, zahmet değilim, musibet hiç değilim

Bir senin mi balına sinek kondu, söylesene!

Doğurdun da beni, ne ile yoğurdun anne?

Benim hiç hayalim olmadı anne…

Ne seni rahat ettirdim ne kendim ettim rahat…

Bir mutluluk fotoğrafı bile çektirmedi bu hayat.

Kaybolmuş bir anahtar kadar sahipsizim anne…

Ne omuzumda bir dost eli ne saçımda bir şefkat.

Say ki yollardan akan, şu faydasız çamurdum anne…

Say ki ıslanmaktım, üşümektim, say ki yağmurdum anne!

Bunca yıldır gözyaşlarını, hangi denizlere sakladın?

Oy ben öleyim, sen beni ne diye doğurdun anne?

Yusuf Hayaloğlu, altı yaşındayken dört katlı bir binadan düşüp bacağı kırılınca aylarca yatağa mahkum olur ama ağabeyinin kitaplarından okuyup yazmayı öğrenir ve doğrudan ikinci sınıftan başlar okula. Okul birinciliğinin yanı sıra, kasabada parasız yatılı sınavını -üstelik Türkiye ikincisi- olarak kazanan ilk kişi olur. Henüz on bir yaşında; gazetenin, sinemanın, radyonun, televizyonun yer almadığı çocuk beyniyle Haydarpaşa Garı kapısında ilk defa karşılaştığı kocaman bir denizin, vapurların, martıların, muhteşem Sultanahmet ve Ayasofya silüetlerinin karşısında adeta şok geçirir. Yalnızlıkla, yatılı-parasız okumak için geldiği iki bin beş yüz kişilik Haydarpaşa Lisesi’nde tanışır ilk ve zaman içinde onu en yakın arkadaşı olarak benimser. Binlerce kitaplık okul kütüphanesini bir sığınak bilip kitaplara gömülerek hayal ufkunu alabildiğine genişletmesi de işte bu dönemde başlar.

Sana Geldim

Yağmurlar içinden ıslandım geldim Bir kuru deyneğe yaslandım geldim Sıcacık çorbana muhtacım inan Ölümlerden geçtim uslandım geldim Üşüdü ellerim üşüdü kalbim Yaban ellerinde taşlandım geldim Sanki cehennemdi sensizlik bana Irmaklar içinden sislendim geldim Tren yollarında islendim geldim Kalmadı hevesim kalmadı inan Yıkandım arındım süslendim geldim Sana geldim sana, kucaklar mısın? Bilmem ki yeniden bağışlar mısın?


“Savaşarak direnmenin tek başına bir anlam taşımayacağını anlamam ve yaşamda var olmak için başkalarından daha başarılı olmak gerektiği bilincine ulaşmam da aynı koşulların ürünüdür şüphesiz. Bu yüzden derslerde, oyunlarda, sporda, sosyal ve sanatsal faaliyetlerde hep liderlik savaşı vermiş, geride olmayı asla kabul etmemişimdir.” diye anlatır mücadelesini. “Okul orkestrasında, tiyatrosunda, duvar gazetesinde; resim, şiir ve münazara yarışmalarında hep en önde olmakla beraber derslere olan ilgimin azalmasıyla sınıfta kalışım ve parasız yatılı hakkımı kaybedişim yaşamımdaki ilk yenilgim olarak hala içimi acıtır.” der.

Bu olay üzerine ailesinin yanına dönen Hayaloğlu, Elazığ Lisesi’nde de çevre ve dönemin sosyal koşulları yüzünden başarılı olamaz; okulu terk eder. Tekrar İstanbul’a dönerek dışarıdan liseyi bitirip Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde resim eğitimine başlar. Bir yandan da Cağaloğlu matbaalarına grafik işleri ve bijuteri atölyelerine takı-aksesuar modelleri yapar.

Ne kadar karşı olsa da, o dönemde gençlik arasında hızla yaygınlaşan sağ-sol çatışmasından uzak durması mümkün olmaz. Polisle ve copla ilk defa tanışmanın ruhunda yarattığı fırtınalar sonucu; bütün yaşamı boyunca ezenlerden nefret edip, hep ezilenlerden yana saf tutmaya yemin edişi de aynı günlere rastlar. İşte o günlerde, kendisi gibi hem okuyup hem çalışan, on yedi yaşında bir kızla evlenir henüz on dokuz yaşındayken. Bir müddet sonra ikisi de okullarını bırakıp iki odalı küçük bir evde, taksitle aldıkları eşyaların borcuyla yaşam mücadelesine başlarlar.


İlk çocukları doğduktan sonra askere gider Hayaloğlu. Bornova, Burdur ve Konya 2. Ordu Karargâhı’nda ressam olarak orduya büyük hizmetlerde bulunur. Çok önemli tatbikat planları, haritalar ve stratejik yer maketleri ellerinde şekillenir. Sonrasında yaşayacağı soruşturmalarda faydasını göreceği birçok ödül kazanır ve bunlardan dolayı hep onur duyar. Dönemin baskıcı siyasi ve sosyal yapısından bir kaçış olarak elindeki tek silaha, “sanata” sarılır. Yeniden İstanbul’a döner; yeni bir yaşam mücadelesine başlar.


Hani Benim Gençliğim

Hani benim gençliğim nerde Bilyelerim topacım Kiraz ağacı altında yırtılan gömleğim Çaldılar çocukluğumu habersiz. Penceresiz kaldım anne Uçurtmam tellere takıldı Hani benim gençliğim nerde. Ne varsa bu gençliği yakan Ekmek gibi aşk gibi Ne varsa güzellikten yana Bölüştüm büyümüştüm. Bu ne yaman çelişki anne Kurtlar sofrasına düştüm Hani benim gençliğim nerde. Hani benim sevincim nerde Akvaryumum kanaryam...


Memleketin sokaklarında oluk oluk kanın aktığı, kardeşin kardeşi vurduğu, birilerinin kına yaktığı ve ateşin düştüğü yeri yaktığı o günlerde Toptaşı Cezaevi’nde Yılmaz Güney‘le tanışır ve ondan; “Arkadaş” olmayı, “Umut” etmeyi, “Düşman”la baş etmeyi, “Sürü” olmamayı, doğru bildiği “Yol”da tek başına yürüyüp “Bir gün Mutlaka” başarmayı öğrenir. Üç yıl boyunca Güney Filmcilik’te çalışır. Güney dergisine, senaryolarına, öykü ve romanlarına, afiş, poster ve bütün kartpostallarına; matbaalarda sabahlayarak ilk o dokunur.


Ve 12 Eylül… Herkesin bir bedel ödemek zorunda olduğu günler. O da öder bedelini. Yaralansa bile eksilen yanlarını onararak, yılmayıp yıkılmayarak… Bir gün kız kardeşinin arkadaşı Ahmet Kaya ile tanışır. Bu onun yaşamında yeni bir dönüm noktası olur. Şairin kız kardeşi ile evlenen Ahmet Kaya, onun şiirlerini keşfeder. Onun yoğun ısrarları sonucunda, Kaya’nın şarkılarını yazmaya başlar Yusuf Hayaloğlu. Kasetleri birbirini takip eder, şarkıları ortalığı kasıp kavurur. On üç yıl boyunca Yorgun Demokrat’tan Adı Bahtiyar’a, Ayrılık Hediyesi’nden Kafama Sıkar Giderim’e kadar onlarca şarkıya imza atarlar birlikte. Bu arada babasını kaybeder Yusuf Hayaloğlu, eşinden, çocuklarından ayrılır ve bir başına yaşamaya başlar. Ahmet Kaya ile müzikal yolculuğu da küsüp barışmalarla devam eder.

Ahmet Kaya‘nın zorunlu sürgünü ve ardından ölümü, sonrasında annesinin ölümü şairin hayatla olan tüm bağlarını koparır. Yaşadığı rahatsızlıklar ve acılar büyük tahribat yaratır ruhunda ve bedeninde. Ancak dostlarının desteğiyle yeniden ayağa kalkar. Şiir kitaplarını ve kasetlerini yayınlar. “Gözleri İntihar Mavi” kitabı kırk sekizinci baskıya ulaşarak bütün zamanların rekorunu kırar. “Kitabımla, şiirlerimi halka ulaştırmanın ve yaşamımı onlarla paylaşmanın heyecanı; bütün yaralarımı onarmasa da yeni bir üretme gücü kazandırdı bana.” diye anlatır bu dönemi şair.


“Baharı görmek istiyorum. Vedalaşmak için henüz çok erken.” diyen şair ne yazık ki bütün bu başarılardan sonra, akciğer kanserine yakalanır ve 3 Mart 2009’da tedavi gördüğü hastanede çoklu organ yetmezliğinden hayata gözlerini yumar. Cenazesi Yeniköy Mezarlığında toprağa verilir. O, şiir ve şarkılarıyla hâlâ gönüllerde yaşamaya devam ediyor.

15 görüntüleme0 yorum
1s0l.gif

ŞAKASIZ;

artık

KIŞ!..

mavi

ADA

2002

Hayat ve Sanat

Emek veren herkesin ADAsı

861536d39876bb9d5a5ca0fa97dddfb8.gif

<?php include_once("analyticstracking.php") ?>

© 2018 maviADA