top of page
1/1093

Şarkılara Kazınmış Unutulmaz Bir Aşk Öyküsü Çiğdem Talu-Melih Kibar


Biri 36 yaşında, edebiyatçı bir ailede yetişmesine karşın edebiyatla pek de ilgilenmeyen bir İngilizce öğretmeni, diğeri 24 yaşında bir kimya mühendisi olan farklı dünyalardan iki genç insan; ÇiğdemTalu ve Melih Kibar günlerden bir gün müzik sayesinde tanışırlar ve ölümsüz aşkları gibi ölümsüz şarkılar bırakırlar arkalarında. Çiğdem şarkı sözü yazarıdır, Melih ise besteci. Tanıştıkları günden itibaren birlikte çalışmaya başlarlar. Zamanla birbirleri için söz yazıp, beste yaparlar. Beraberlikleri tam sekiz sene üç gün sürer.


Çiğdem Talu, 1939 yılında İstanbul’da doğar. Edebiyatçı bir ailenin çocuğudur; hatta büyük dedesi ilk roman yazarlarımızdan Recaizade Mahmut Ekrem’dir. Arnavutköy Amerikan Koleji’nden sonra İsviçre’de filoloji eğitimi görür. İstanbul’a dönünce uzun yıllar bir özel okulda İngilizce öğretmenliği yapar. Yine bir edebiyatçı olan Selahattin Hilav’la evlenir; ancak yürümez bu evlilik, kızı Zeynep’in doğumundan bir süre sonra eşinden boşanır. 1972 yılından itibaren kendisine büyük ün sağlayacak olan şarkı sözlerini yazmaya başlar.


Melih Kibar ise 1951 yılında İstanbul’da dünyaya gelir. Çocuk yaşında müzikle ilgilenmeye başlar ve konservatuvarda Piyano Bölümünde okur. Daha sonra Boğaziçi Üniversitesi Kimya Mühendisliği bölümünü bitirir. Uzun süre Timur Selçuk’la birlikte çalışan Kibar, 1975 yılında ilk kez Eurovision Şarkı Yarışmasına katılacak olan Türkiye’nin, elemelerdeki müziği olan Çoban Yıldızı’nı besteler. Yaptığı bestenin kendisine hem iş hayatında hem de aşk hayatında yepyeni bir devrin kapısını açacağını bilmez henüz o günlerde genç besteci. Çiğdem Talu ile tanıştıktan sonra, ‘İşte Öyle Bir Şey’, ‘Sevdan Olmasa’, ‘Bir de Bana Sor’ gibi unutulmaz bestelere birlikte imza atarlar.


Bende bu cehennem gibi yürek olmasa

Bende deli rüzgâr gibi hasret olmasa

Bir de cana can katan o sevdan olmasa

Ah bu hayat çekilmez…

Melih Kibar, “Öyle ilk görüşte filan vurulmadım” dediği Çiğdem Talu ile 1975 yılının bir ilkbahar gecesinde Bebek’te besteci Timur Selçuk tarafından tanıştırılır. Ve o günden sonra pek çok besteye hayat verirler. Artık ayrılmaz ikili haline gelen Melih Kibar ve Çiğdem Talu, o yaz şarkılarının çok tutmasının zafer sarhoşluğu içinde Polonya’nın Sopot kentinde yapılacak müzik festivaline giderler. O günleri şöyle anlatır Melih Kibar: “Bizim Çiğdem’le esas yakınlaşmamız galiba bu festivalde oldu. Yani normal ilişkilerde söylenen lafları birbirimize etmeye başladığımız yerdir Sopot. Ondan sonra artık kartlar açık oynanmaya başlandı; ama hep bunun dışarı yansımasını engelledik biz. Bunu insanların salt kadın-erkek beraberliği olarak yorumlamaya eğilimli olmaları bizim içimizi acıtıyordu; çünkü dışarıdan bakınca “Koca kadının gencecik, bugünkü tabiriyle çıtır, sevgilisi mi var?” diyeceklerdi, böyle şeylerden Çiğdem de çok korkardı, bana da ters geliyordu.”

Döndüklerinde artık besteci ve söz yazarı olmanın ötesinde iki sevgilidirler. Ama aralarındaki yaş farkı, ikisinin de kafasında soru işareti yaratır hep. Bu kaygıların eşlik ettiği yakınlaşma sürerken mecburi bir ayrılık gelir kapıya dayanır. Melih Kibar kimya mühendisliği yüksek lisansı yapmak üzere İngiltere’ye gider Türkiye’de besteleri listeleri sallarken o, 4 Ekim günü babasıyla bir uçağa atlayıp Londra’ya uçar. Ve gittiği gece, bir fırtınaya yakalanır. O fırtınanın heyecan ve dehşetiyle piyanonun başına oturup bir beste yapar. Daha sonra bu bestesini Çiğdem’e gönderir.

Gün ağarırken tek başıma oturmuşsam

Henüz daha gözlerimi bir an bile yummamışsam

Sen yoksan yine ben de yorgun ve yalnızsam

Hele bir de bir de canım hasretine kapılmışsam

Ve gözümde tütüyorsan buram buram

İste o an bir fırtına kopar

Sanki o an yer yerinden oynar

Hoyrat bir rüzgar eserken

Sallanan gemi misali

Sallanır durur içimde dünya

Son ışıkları sönüyorsa sokakların

Yeni bir gün giriyorsa penceremden

Yavaş yavaş

Sen yoksan yine bense suskun ve bitkinsem

Hele bir de bir kadehin gölgesine sığınmışsam

Ve yılların hesabını şaşırmışsam

İşte o an bir fırtına kopar

Sanki o an yer yerinden oynar

Kül rengi bir akşam vakti

Kaybolan renkler misali

Kaybolur gider gözümde dünya

İşte o an bir fırtına kopar

Sanki o an yer yerinden oynar

Bir koca çınar dalından

Savrulan yaprak misali

Savrulur gider güzelim dünya


Ve böylece o muhteşem “İçimdeki Fırtına” şarkısı doğar. “Bu şarkıdan sonra herkes bizi, Çiğdem Talu-Melih Kibar olarak görmeye başladı, Çiğdem dendiği zaman Melih, Melih dendiği zaman Çiğdem’dik biz artık” diye anlatır Melih Kibar o günleri…


Melih Kibar’ın yüksek lisans eğitimi için İngiltere’ye gitmesiyle yaratıcı ikili ayrı düşer. Çiğdem Talu, bu ayrılığı, imkânlarını zorlayarak yaptığı Londra ziyaretleriyle telafiye çalışır. Birlikte Galler’i gezer, müzikaller seyrederler. Melih Kibar’ın deyimiyle, “Artık aşk aşktır ve aşk yaşanmaya başlamıştı”. Çiğdem Talu o günlerde bir televizyon programında milyonların önünde şu sözü söyler: “Hayatımı milattan önce, milattan sonra gibi, Melih’ten önce, Melih’ten sonra diye ikiye ayırıyorum. ”Artık zirvede tektirler. Her şarkıları dillere, gönüllere yerleşir.


Her şey seninle güzel

Yolda yürümek bile

Olmayacak düşlerin

Peşinde koşmak bile

Her şey seninle güzel

Bu toprak, bu taş bile

İçimdeki bu korku,

Gözümdeki yaş bile.


Çiğdem’in belki de “olmayacak” dediği düş, genç aşkına olan düşkünlüğüdür… Melih Kibar Çiğdem Talu ilişkisi bir yılı devirmiştir; ama o bir yılı da ayrı geçirmişlerdir. Şarkılarda süren bir aşktır onlarınki artık. Melih Kibar 1978’de yurda döndüğünde ayrılık kapıya dayanmıştır.


Yine Melih Kibar’dan dinleyelim: “On iki yaş fark benim için engelleyici bir faktördü. Çiğdem de frenleri bırakamıyordu, çevrenin tepkilerinden dolayı. Saraylı bir aileden, son derece Osmanlı terbiyesi almış bir aileden geliyordu. Hani birdenbire kızlarının kendinden on iki yaş küçük bir adamla beraber olmasını yadırgayabilirlerdi. Ondan sonra biz Çiğdem’le konuştuk ve artık dost olduk, aşk denilen şeyi bir yere koyduk, güzel kılıflara sardık, yüklüğün en üstünde güzel bir yere kaldırmayı becerdik, ondan sonra birbirinden hiç ayrılmaz dost olarak sürdürdük hayatımızı…”


Her şeye rağmen birlikte üretmeyi sürdürürler. Sırada bir müzikal vardır. Haldun Dormen’in önerisiyle, yurt dışında en başarılı örneklerini izledikleri müzikallerden birini Türkiye’de gerçekleştirmek için kolları sıvarlar. Çiğdem’in sözlerini başlarda pek beğenmese de oturur besteler onları Melih. Hisseli Harikalar Kumpanyası beklenmediği kadar büyük ilgi görür; dört yüz kez perde açar, turnelere çıkar. O dönem kimsenin pek dikkatini çekmez, ama Melih Kibar’ın o müzikal için bestelediği, sonradan altın plak alacak bir şarkıya Çiğdem Talu’nun yazdığı sözlerde bir veda hüznü gizlidir sanki.


Sen başkalarına benzeme sakın

Hep böyle kal, hep cana yakın

Hep böyle kal, hep böyle kal

Hep bana yakın…


1980’lerin başında Çiğdem Talu’ya geç kalan bir teşhis konur; göğüs kanseri… Artık Çiğdem Talu, kanser tedavisi için Londra’ya gidip gelmeye başlar. Orada olduğu aylarda, kendisini bir masal ülkesinde hissettiğine, bütün otel personeliyle dost olduğuna dair, neşeli kartlar yollar Türkiye’ye…


Melih Kibar anlatıyor: “Neşesinden hiçbir şey kaybetmedi. Çiğdem aynı Çiğdem’di, sadece kanserli Çiğdem’di. Kanserle Çiğdem beraber yaşıyordu. Ben dedim ki “Zaten bu moralle üstesinden gelir.” Ancak bu neşeli görüntünün altında derin bir hüzün saklıydı. Bu hüzün Türkiye’ye gönderilen kartlara yansımasa da, o dönem yazdığı şarkı sözlerinden açık seçik okunuyordu. Melih Kibar’ın deyimiyle, “hayatında en severek yazdığı şarkı sözünü” o dönem kaleme aldı. Olgunluk dönemi şarkısı “Koca Çınar”ın satır aralarında sitem


Serde delikanlılık, gençlik var koca çınar

Sevda var, sen sevdanı çiğneyip geçer misin?

Öte yanda gurur var, ölesiye gurur var

Seni unutanları

Sen olsan sever misin?

“Yaşam dolu, beni de hayata bağlayan, çevresindeki herkesi hayata bağlayan, hiç kimseyi kırmayan bir insan… Erken öldü, çok erken öldü, ama o doksan yaşında da olsaydı herhalde gene bir efsane olarak hep hayatta kalacaktı.” der Melih Kibar, 28 Mayıs 1983’te yaşama veda eden sevdiğinin ardından.

Basın, Çiğdem Talu’nun ölüm haberini “Şarkılar öksüz kaldı.” diye verir. Bebek Camisindeki cenazesinde, sevenlerinin yakasındaki fotoğrafından, bu kez hüzünle bakar sevenlerine Çiğdem Talu, artık nesiller boyu, sözlerini yazdığı şarkılarda yaşayacaktır. Çiğdem Talu’nun ölümünden sonra Melih Kibar uzun süre sessizliğe bürünür, artık eskisi gibi besteler yapamaz. 2000 yılında yeniden piyanosunun başına geçen Melih Kibar “Sessiz Veda” adını verdiği bestesini yapar ve sanki kendi vedasını da bu bestesinde haber verir.


Cilt kanserine yakalanan besteci uzun bir süre kanser tedavisi görür ve 7 Nisan 2005 tarihinde İstanbul’da hayata gözlerini yumar. Onun cenazesi de tıpkı Çiğdeminki gibi aynı sanatçı arkadaşları tarafından Bebek Camisinden uğurlanır. Onların aşkı yaşanmış ama bitmemiş aşklardandı…

*

maviADA, 2017 Aralık 12

295 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör