top of page
1/1075

Erguvanlar Gittiler

Güncelleme tarihi: 30 Nis

Nurten B. AKSOY

*


"Erguvanlar geçip gittiler bahçelerden /Geriye sadece erguvanlar kaldı.”

demiş Hilmi Yavuz erguvanları anlattığı şiirinde ve şöyle açıklamış; erguvanın ömrünün ne kadar kısa olduğunu. “Zamanın geçiciliğini, her şeyin o aydınlıkta neredeyse göz açıp kapayıncaya kadar olup bittiğini, ancak erguvandan öğrenebiliriz. Ne kadar kısa sürer erguvanın çiçeklenmesi ve ölümü!”


Evet, ilkbaharın en güzel anlarını yaşadığımız şu günlerde şehrin henüz betona yenilmediği sırtlarında, bahçelerinde o muhteşem renkleriyle arz-ı endam eden erguvanlardan bahsedeceğiz. Yaşadığınız o koca apartmanların, otoyolların içinde bu güzelliği göremiyorsanız en azından öyküsüyle ve şiirlerle size anlatalım istedik erguvanları…


Erguvan (Cercis siliquastrum) baklagiller familyasından, 10 metreye kadar boylanabilen, tek gövdeli, yaprak döken, çalı görünümünde bir ağaççıktır. Gençken kırmızımsı-mor daha sonra mavi-yeşile dönen çiçeklerinin 3-6 tanesi bir arada bulunur. Bu çiçeklerin bir önemli özelliği de toprağa azot bağlamasıdır. Erguvan, yapraklanmadan önce havaların ısınmasına bağlı olarak nisan ayı sonuyla mayıs ayı başında yalnızca birkaç haftalığına, baharın müjdecisi kabul edilen morumsu pembe renkte çiçekler açar.


Erguvan, İstanbul’u, özellikle de İstanbul Boğazını bahar aylarında kendine has mor rengine büründürdüğünden İstanbul’un simgesi sayılır. Erguvan, ayrıca yüzyıllar boyu Bursa şehrinin de simgesi olmuştur. Osmanlı Sultanı Yıldırım Bayezit’in damadı Anadolu erenlerinden Emir Sultan’ın her yıl erguvan açma mevsiminde Bursa’da müritleriyle buluşması nedeniyle 14. yüzyıldan itibaren düzenlenmeye başlanan erguvan şenlikleri, şehrin ekonomisine olumlu etkilerinden dolayı 19. yüzyıla kadar gelenek olarak sürdürülmüştür ve günümüzde de sürdürülmeye devam etmektedir.


Erguvanla ilgili mevcut en eski bilgiler Hz. İsa dönemine aittir. Hristiyan Batı kültüründe sık sık işlenmiş trajik bir hikayesi vardır erguvan ağacının: Havarilerinden biri olan Yahuda, Son Akşam Yemeğinden sonra İsa’yı 30 gümüş karşılığında Sanhedrin adı verilen meclise bildirerek Hz. İsa’ya ihanet eder ve sonra da pişman olur. Bu pişmanlık Yahuda’yı ölüm düşüncesine sürükler; kendini erguvan ağacının dalına asar. Bu hain adamın alçaklığını sindiremeyen erguvanın önceleri beyaz olan çiçekleri utancından kırmızı/pembeye dönüşür. Bundandır ki, Latince ismi cercis siliquastrum olan erguvan ağacına Hıristiyanlar Yahuda (Juda) ağacı derler.



Yine Hıristiyan inanışına (İncil’e) göre Hz. İsa çarmıha gerilmeden önce Romalı askerler tarafından üzerine erguvani elbiseler giydirilmiştir. Bunun sebebi, Roma’da erguvan renginin imparatorluk rengi olmasıdır. Bir Roma imparatorunun babası imparator ise, çocuk erguvan renkli örtüler arasında doğacağından, ona “porfirojenet yani erguvanlar içinde doğmuş” denilirdi. Romalı askerler Hz. İsa’nın göğsüne “Yahudilerin Kralı” yaftasını asmadan önce onunla alay etmek için erguvan giydirmişlerdir.


Osmanlı sultanlarının da erguvan ağacını sevdiklerini biliyoruz. I. Mahmud, 1735 yılında İzmit, Karamürsel ve Yalakabad kazaları naiblerine gönderdiği bir ferman ile saray bahçesine dikilmek üzre ‘çınar, dişbudak, ıhlamur ve ergavan [erguvan] ve ahlat’ ağacı gönderilmesini buyurmuştur. Bunu, Ahmed Refik’in, ‘Hicri On İkinci Asırda İstanbul Hayatı’ adlı çalışmasından öğreniyoruz.


“Gün bitti. Ağaçta neşe söndü. Dallar ateş oldu, kuş da yakut, Yaprakla kuşun parıltısından Havzın suyu erguvana döndü.”

Diyen Ahmet Haşim dallarda ateş olup havuzun suyuna akseden görüntüyü erguvanlaştırmıştır şiirinde.


“Beklemem fecrini leylaklar açan nisanın, Özlemem vaktini dağ dağ kızaran erguvanın. Her sabah başka bahar olsa da ben uslandım, Uğramam bahçelerin semtine gülden yandım.”

dizeleriyle Yahya Kemal de bahçelerden uzak geçen bir ömrün hüznünü iliklerine kadar duyup özlemezmiş gibi görünerek Boğaz yamaçlarında erguvanların hasretini yüreğine gömmüştür.


”Düşünceli yürürken bir yol dönemecinde Çıkacak önümüze beyaz dallarla bahar… Hatırlatacak bize şen çocukluğumuzu, Erguvanlı bir bahçe, mor salkımlı bir duvar”


dizeleriyle erguvanı resmeder bir şiirinde Ziya Osman Saba. Erguvan moru, doğal yollarla üretilen en zor renk olduğu için, zenginlik ve güç belirtisi anlamına da gelmiştir. Bu nedenle Bizans döneminde imparator dışında hiç kimsenin mor pelerin takmadığı rivayet edilir.

144 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comments


1/2