
Arama Sonucu
maviADA'ya DÖN
Search this site
Boş arama ile 4826 sonuç bulundu
- ÖZGÜL ÖZEL CUMA NAMAZINDA
Zeki Sarıhan * Bir süredir Yeni Parti Genel Başkanı Özgür Özel’in Cuma namazlarına gittiğini ve namaz çıkışlarında demeçler verdiğini okuyoruz. Sağ parti liderleri bunu eskiden beri yapıyorlardı. Laik muhalefet onları dini siyaset etmekle eleştiriyordu. Özgül Özel’in bu tutumundan sonra bu yoldaki eleştiriler duyulmaz oldu. Epey bir süredir, laik muhalefet, sağcıların dini kullanarak seçimleri kazandığı kanısındadır. Kendisini bundan uzak tutmaya çalışmaktadır. İnönü de öyle yapardı. Kendisine “meydan konuşmalarınızda hiç Allah’ın adını anmıyorsunuz” denince “Allahaısmarladık” dedik ya dediği meşhurdur. Türkiye’de sağcı politikacıların hepsinin dindar olduğu söylenemez. Din duygularını dindar halkın hoşuna gitmek için kullananlar oldu. Demirel bunlardan biri idi. Osman Bölükbaşı, Süleyman Demirel’in ramazanda gündüz kimse görmeden içtiği bir sigaranın izmaritini bulmuş ve meydanda teşhir etmişti. Politik çıkar için din duygularını kullanmak ahlaki de değildir. Çünkü politika, laik bir rejimde dünya işlerine çeki düzen vermek için yapılır. Dini bireysel alanda bırakmak gerekir. Yurttaşlar arasında bir inanç birliğinin olduğu da söylenemez. Halkın ezici çoğunluğu Müslüman kimliğini taşısa da bunlar çeşitli mezheplere dağılmışlardır ve herkesin dinle ilgilenme derecesi farklıdır. Namaz kılanlar olduğu gibi kılmayanlar, oruç tutanlar olduğu gibi tutmayanlar da vardır. Müslüman halkın büyük çoğunluğunun Müslümanlar için beş farzdan biri sayılan hacca gitmek gibi bir isteği yoktur. Bu nedenlerle devlet örgütünü elinde tutanların yurttaşların inanç dünyalarında ayrımcılık anlamına gelebilecek davranışlardan uzak durmaları şarttır. Dini politik bir araç olarak kullanmak, hamlığın, açgözlülüğün, cahilliğin, saygısızlığın, ayrımcılığın kanıtıdır. Türkiye’de beş vakit namaz kılanların oranı yapay zekânın aktardığı bir araştırmaya göre yüzde 40’tır. Cuma namazına giden erkeklerin (kadınlara farz değil) oranı ise yüzde 76’dır. Demek ki vakit namazı kılmayan her 60 kişiden 36’sı Cuma namazına gitmektedir. “Hazreti Ali camide öldürüldüğü” bahanesini ileri süren Aleviler, camilerden uzak duruyor. Onların dinî tören yerleri cem evleridir. Cuma Namazlarının Anlamı ve Camilerin İşlevi: Hazreti Muhammet Mekke’den Medine’ye geçip İslam’ı kurmaya çalışırken bir hükümet konağı, devlet sarayına sahip değildi. İslam’ın kurallarını parça parça anlatırken bunu evi gibi basit bir mescit yapısında yapıyor, aynı zamanda burada toplu ibadet ediliyordu. Sonradan İslamiyet yayılıp devletin sınırları genişleyince yönetim yapıları kuruldu. Dünyaya ait işler bu yapılardan görülmeye başlandı ancak camiler ortadan kalkmadı. Camiler, günlük ibadetlerde olduğu gibi özellikle haftada bir gün Müslüman halkın bir araya geldiği, inanç, ibadet ve dünya işleriyle ilgili hutbelerin okunduğu, namaz öncesi ve sonrasında halkın (erkeklerin) birbiriyle görüştüğü bir toplanma, haberleşme mekânları hâline geldi. Camiler, Sünni İslam toplumlarının vazgeçilmez yapılarıdır. Birçok kentte hâlâ en görkemli yapıların çoğu camilerdir. Camisiz Sünni köyü yoktur. Bu yapılar, birçok insanın maddi katkılarıyla, yeni yapı teknikleriyle yenilenmiştir ve yenilenmektedir. Köylerde ve kasabalarda Cuma namazı vakti hemen hiçbir erkek evde kalmaz. Esnaf dükkanını kapatır, Eğer namazı cami dışında kılacaksa namazlık olarak kullanacağı bir örtüyü de yanına alarak caminin yolunu tutar. Bizim köyde o saatlerde kimse evde kalmaz. Ben de herkes gibi köyde olduğum zamanlar Cuma namazına giderim. Bu o kadar kendiliğinden yapılmış bir harekettir ki cenazeye, düğüne, başsağlığına, hasta bakmaya gitmekten, asker uğurlamaktan farkı yoktur. Cuma namazına gitmek, ibadet etmenin ötesinde bir sosyalleşme eylemidir. Okunan hutbe kimsenin aklında kalmaz da aylardır görüşemediğin insanlarla karşılaşman bir psikolojik doyum yaratır. Köylüler de birbirlerine söyleyeceklerini burada söyleme fırsatı bulurlar. Köyde şimdiye kadar hiç kimse beni, “vakit namazı kılmıyorsun veya dinin öteki emirlerini yerine getirmiyorsun da Cuma günü neden camiye geliyorsun?” diye sorguya çekmedi, tabi kimsenin haddine değil, fakat camiye gelenlerin birçoğunun da benden farkı yok. Dolayısıyla Cuma günleri camiye gitmek köy ve kasabalarda rutin bir iştir. Politik yaşam artık kamunun gözü önünde olduğundan politikacı bütün ülkeyi bir köy saymakta ve Cuma rutinine uymakta olduğunu bütün ülkeye göstermektedir. Geçmiş CHP yöneticilerinin Cuma namazlarına gidip gitmediklerini bilmiyorum. Fakat o kesimde bunun bir din istismarı sayıldığını biliyoruz. Fakat bu anlayışın artık değişmesi gerekiyor ve belki de değişim Özgür Özel’le başlamış olmaktadır. Cuma günleri camiye gitmek, halkçı-demokrat siyasetçi ile gelenekçi-dindar kesimler arasında sıcak bir ilişkiye de sebep olabilir. Bu durumda Cuma ritüeli, işbirlikçi soyguncu kapitalizmin başarısı için değil, halkçılığın galibiyeti için bir vesile de olacaktır. Bu nedenle Özgür Özel Cuma namazlarına gittiği için onu eleştirmek onu bundan vazgeçirmek isteyenler olursa aldırmamasını öneririm. Bunun halkla birlikte olmaktan başka bir anlamı yoktur. Ben şu kadar yıldır köyde olduğum zaman Cuma namazlarına giderim, halkçılığım bundan hiçbir zarar görmedi. Gitmeseydim zarar görürdü. Türkiye’de ilk köy yürüyüşünün (1967) kararını bir Cuma namazından sonra cami avlusunda oylayıp aldığımızı unutamam. (Independent Türkçe, 20.10.2026
- DOSYA: YAZKO
KATILANLAR *Esra Odman: Yazko Nasıl Kuruldu? *Şenol Yazıcı: Bir Dayanışma Nasıl Öldürülür? *Aycan Aytore: Yazko Bugün *Asiye Y. Arslan: Yazko Yazarları ve Eserleri *Nurten B. AKSOY: Yazko Üstüne Notlar ORTAK DOSYA ÇAĞRISI * Türkiye'de Bir İlk ve Son: DAYANIŞMANIN EFSANE ÖRNEĞİ * YAZARLIK, sınıfı ve aitliği olmayan bir meslektir. Yani onun ulusu, dini, partisi, akrabası, hemşerisi, hatta eşi, dostu ... olmaz, der literatür. Bu kadar "olmaz" a bir de bize özgü nedensiz düşmanlık, haset, nezaketsizlik... eklenince tam bir "Ortadoğu" çıkmazı hali belirir ki sanatçıdan sanatçıya dost olmaz, yargısı haklı bir darbımesele dönüşür. Gerçekten bakın çevrenize. Diyelim ki Trabzonlu, 25 yıldır bir dergi de yöneten on beş kitabı da olan bir yazarsınız, en olmadık yerde bir Trabzonlu ya da askerlik arkadaşınızı ya da derginize yazan birilerini bulabilirsiniz ama Ayvalık gibi burnunuzu uzatsanız bir yazar çizere değecek yerde bir yazar arkadaş bulamazsınız. Küçük kentlerde yalnızlıktan bunalan çok yazar, yan sokakta yaşayan öteki yazara bir ortaçağ engizisyon rahibi gibi bakarak hiç ilgisi olmayan değerler, yaşam tarzı, siyasi görüşü, ahlakı üzerinden not verip sınıfta bırakır, hiçbir eserini de beğenmez. Kuşkusuz o yazar, şair de onun için aynını düşünmektedir. Ben işin başındayken çoktan şair olarak kabul görmüş Ahmet Erhan, Silivri Klasis'te bir dost sofrasında, maviADA'ya gelirsen dostlar bulabilirsin, diye davet edince " Yazardan yazara dost olmaz," deyince şaşırmıştım. Sonradan hayatın içinde de bu dünyada çok büyük değerler olsa da dostluk ve dayanışmanın esamisinin okunmayacağını görecektim. Eser başka insanlık başkaydı. Halkımız bile bunu darbımesel yapmış; hocanın yaptığına değil, dediğine bak diye. Ne var ki bu topraklarda başka, bugün verdiğimiz izlenime taban tabana zıt şeyler de olmuştur. Bugün adını ezbere bildiğimiz çok yazarı yaratan bir oluşuma olanak verecek kadar soylu bir dönem de yaşamış, yazarlar birbirinin kuyusunu kazmak yerine özveri ve dayanışmayla piyasadan, yayıncıdan etkilenmeden, her türlü düşünsel ve politik baskıdan arınık yazabilme ve yayınlatabilme olanağını hayata geçirebilmiştir. Hem de ülkenin en karanlık dönemi olan 12 Eylül Askeri Cunta Döneminde bu oluşumda yer alan yazar ve şairler, YAZKO'yu kurmuşlar, beş derginin yanında yüzlerce kitap üretmişler, en önemlisi, bırakın birbirinin ayağını kaydırmayı, adını silmeye çalışmayı, birbirinin kitabına yer açabilmek, bastırabilmek için seferber olmuşlardır. Şimdi, kimilerinin o döneme bakıp, vardır bir numara dediklerini duyar gibi oluyorum. Yapmayın, her şeyin içini boşaltmayın, yukarıdaki Yazko'nun dergi kapaklarına bakın, irili ufaklı kimler yok ki? Hem de ünlü ünsüz ayırmadan... Hadi, bugün deneyin, adı duyulmamış bir yazar olarak, maviADA dışında herhangi bir dergiye başvurun bakalım, kim size yer verecek? Hangi sihirli motivasyonla ortaya çıktığı anlaşılmayan Samet Ağaoğlu'nun oğlu Mustafa Kemal Ağaoğlu'nun öncülüğüyle gerçekleşen örneği görülmemiş bu muhteşem kuruluş SINIRLI SORUMLU YAZAR ve ÇEVİRMENLER YAYIN ÜRETİM KOOPERATİFİ kısaca YAZKO'nun üye ve kurucularından kimileri hala sağ ve aramızda yaşıyor. Bir çoğumuz YAZKO'nun dergi ve kitaplarını okuyarak büyüdük. HERKESE AÇIK DOSYA * Dileyen herkesin katılacağı bir DOSYA çalışmasıyla o dönemi ve EFSANE DAYANIŞMA YAZKOyu onurlandırmaya, Mustafa Kemal Ağaoğlu, Erol Toy, Attila İlhan, İlhan Berk, Ahmet Telli,... gibi aramızdan ayrılmış ya da o ocakta yetişen hala da üretmeyi sürdüren Murathan Mungan, Ayşe Kulin... gibi nice yazarı anmaya, en önemlisi o günleri, yani 46 yıl önceyi, çocukluğumuzu, gençliğimizi yeniden yaşamaya NE DERSİNİZ? Deneyim, anı, gözlem, yorum ya da öteki türlerden biriyle yazacağınız YAZILARINIZI dilediğinizde artık açık DOSYAya dönüşen DOSYAmıza gönderin. Bu efsane örneği dikeceğimiz mumlarla yani yazılarla hep birlikte yaşatalım. maviADA Dergisi adamavi@gmail.com adresine göndermeyi unutmayın. Şenol YAZICI YAYIN YÖNETMENİ YazkO'nun Dergilerinden Haftada Bir Çıkan Somut Bilgi İçin YAZKO * Sınırlı Sorumlu Yazar ve Çevirmenler Yayın Üretim Kooperatifi (kısaca YAZKO), 1980 yılında Mustafa Kemal Ağaoğlu öncülüğünde 11 kurucu üye tarafından kurulan Türkiye'nin ilk yazar, ozan ve çevirmenler kooperatifidir. Kooperatifin amacı Yazarlar, ozanlar ve çevirmenlerden oluşan üyelerine "ideal yayıncılık koşullarını sağlamak" amacıyla kurulmuştur. Üyelerine piyasadan özgür, yayıncıdan özgür her türlü düşünsel ve politik baskıdan özgür yazabilme olanağını sağlamayı amaçlamıştır. Tarihçe 1979 yılında gerçekleşen İran İslam Devrimi ve hemen sonrasında başlayan İran - Irak savaşı dünya petrol üretiminde büyük bir azalmaya neden olmuştur. Azalan arz nedeniyle petrol fiyatlarının çok ciddi ölçüde artması derin bir ekonomik krizi de beraberinde getirmiştir. Krizin yol açtığı yokluk, fiyat artışları, karaborsa gibi sorunlar Türk basın sektörünü neredeyse faaliyet yapamaz hale getirmiştir. YAZKO yaşanan bu sıkıntılara çözüm olması umuduyla 1980 Nisan ayında kurulmuştur. Kuruluşunun hemen ardından gelen 12 Eylül darbesi ve sıkıyönetim süreci yaşanan sıkıntıları bir kat daha arttırmıştır. YAZKO faal olduğu süre boyunca 5 dergi çıkarmış, üyelerine ait 200'den fazla kitap basmış, ödülü yarışmalar düzenleyerek yeni yetenekleri edebiyat dünyamıza kazandırmayı amaçlamış, düzenlediği çeşitli panel, sempozyum, açık oturum, konferans, imza günleri gibi etkinliklerle adından söz ettirmiştir. YAZKO Somut dergisinin 4. sayfasını feministlere açarak bu hareketin ülkemizdeki öncülüğünü de yapmıştır. 02.08.2026
- YAZKO; Bir Dayanışma Nasıl Öldürülür?
ŞENOL YAZICI * İşiniz ticaretse yaşamın getirisi kimi gerçekleri baştan bilir ve kabullenirsiniz Bazı kurumlar kapanır. Bazıları iflas eder. Bazıları ise resmî olarak kapanmadan önce yavaş yavaş nefessiz bırakılır. YAZKO'nun hikâyesi biraz böyledir: Çünkü insan bazen bir kurumu öldürmek için her zaman kapısına kilit vurmaz. Pencerelerini küçültür, havasını azaltır, defterlerini kalınlaştırır, vergi dosyalarını şişirir, dağıtımcısını korkutur, matbaasını ürkütür... Sonra da karşısına geçip gayet masum bir yüzle sorar: "Hayret... Nasıl oldu da yaşayamadınız?" YAZKO, yani Yazarlar ve Çevirmenler Yayın Üretim Kooperatifi, edebiyatın ticarete tamamen teslim olmaması için kurulmuştu. Bir bakıma yazarların kendi ekmeğini kendi fırınında pişirmeye kalkışmasıydı. Türkiye'de az rastlanır bir ortaklık hayaliydi. Yazarların yalnızca metinlerini değil, yayıncılık kaderlerini de paylaşabilecekleri bir çatı oldu. Altı yılda iki yüzü aşkın kitap yayımladı, dergiler çıkardı, paneller düzenledi, bir kültür iklimi oluşturdu. Fakat kötü zamanların en büyük sembolü fakirin düğününde yağmur yağması değildir, yumurta kadar doluların aynı noktaya vurmasıdır. Bir tarafta 12 Eylül'ün ardından gelen siyasal iklim vardı. Düşüncenin üzerine örtülen ağır battaniye gibiydi. Öte tarafta ekonomik kriz, İran - Irak savaşının petrole, dolaysıyla hayata getirdiği sıkıntı... Kâğıt pahalı, dağıtım sorunlu, satışlar düşüyor. Yetmezmiş gibi mali baskılar, cezalar, bitmeyen hesap cetvelleri... Sonra kurumun barındığı mekânın da elden çıkması. Bir kooperatifin omzuna yüklenebilecek ne kadar ağırlık varsa neredeyse hepsi sırayla yüklenmişti. İşin ironik tarafı şuydu: Bir ülkede tanklar yalnızca sokaklardan geçmez. Bazen kitapların, dergilerin üzerinden de geçer. Fakat bunu palet sesi çıkararak yapmazlar. Muhasebe diliyle yaparlar. Tebligat diliyle yaparlar. Bürokrasi diliyle yaparlar. Çünkü sansür her zaman bir makas değil, bazı dönemlerde de bir hesap makinesidir. YAZKO'nun çevresinde bulunan yazarların tanıklıkları da aslında aynı büyük resmin farklı köşelerini gösterir. Adalet Ağaoğlu, Ataol Behramoğlu, Enis Batur ve kurucu Mustafa Kemal Ağaoğlu'nun çeşitli dönemlerdeki değerlendirmelerinde ortaklaşan nokta, YAZKO'nun yalnızca yayın yapan bir kurum olmadığıdır. O, aynı zamanda bir kültür alanıydı. Seksenli yılların entelektüel kuraklığında açılmış bir kuyu gibiydi. Bu nedenle kapanışı yalnızca bir muhasebe olayı olarak görülmedi; bir kültürel kayıp olarak hatırlandı. Belki de asıl soru şudur: YAZKO neden kapandı, değil, YAZKO neden hâlâ hatırlanıyor? Bugün aynı yıllarda kurulmuş yüzlerce şirketi kimse anımsamıyor. Ama YAZKO'nun adı hâlâ edebiyat konuşmalarında geçiyor. Çünkü kâr etmek için değil, mümkün görünmeyeni denemek için kurulmuştu. Bir yayınevi değildi yalnızca; bir ihtimaldi. Türkiye'nin edebiyat tarihinde ara sıra görünen o nadir ihtimallerden biri. Sonunda yönetim kurulu "faaliyetin ertelenmesi" kararını aldı. Belgeler böyle söylüyor. Ama edebiyatın hafızası daha farklı bir dil kullanıyor. O hafıza şöyle fısıldıyor: "Bazı kurumlar kapanmaz. Onlar, kendilerine ihtiyaç duyan toplumlara bir nedenle ya da bir yolla gelirler. Sonra toplum o ihtiyacı fark edemeyince sessizce çekilirler." YAZKO belki kapandı. Ama geride bıraktığı soru hâlâ açık duruyor: Yazarların bir araya gelip kaderlerine hükmetmelerinden ve ortak olmasından neden bu kadar korkulur? İşte bu soru kapanmadı. Belki de YAZKO'nun en uzun ömürlü yayını budur.
- YAZKO; YAZARLAR KOOPERATİFİ NASIL KURULDU?
ESRA ODMAN * YAZKO, Sınırlı Sorumlu Yazar ve Çevirmenler Yayın Üretim Kooperatifi, özellikle 12 Eylül 1980 sonrasındaki Türk edebiyat ve düşünce hayatını anlamak için çok önemli bir adım olarak hayata geçmiş devrim niteliğinde bir oluşumdu. 22 Nisan 1980'de Mustafa Kemal Ağaoğlu öncülüğünde kuruldu. Ağaoğlu’nun YAZKO’yu kurması bir anda ortaya çıkmış bir fikir değildi. Ağaoğlu, yaklaşık 20 yıllık süreçte yayıncılık ve matbaacılık deneyimi kazanmış özellikle 1970’lerin yayın piyasasında yaşadığı sorunlar ve özellikle yazarların ekonomik koşullarına ilişkin gözlemler yapmıştı. Ağaoğlu, kardeşi Tektaş Ağaoğlu ile 1962’de Ağaoğlu Yayınevi’ni kurdular. Yayınevi 1970’lerin ortalarında özel sebeplerden dolayı kapandığı söylenmekle birlikte bazı kaynaklarda farklı tarihler verilmiştir. Tektaş Ağaoğlu’nun siyasi görüşü ve yayınevinin yayınladığı bazı kitaplardan dolayı hapis cezası almış olması, yayınevinin kapanış sürecinden etkili olmuştur. Fakat Ağaoğlu Cağaloğlu’ndaki matbaasını kapatmadı ve faaliyetini sürdürdü. Bunun YAZKO’nun kurulması esansında çok büyük faydaları oldu. Sıfırdan bir yayın altyapısı oluşturmak zorunda kalınmadı. Basımın nasıl yapılacağını, kâğıt ve baskı maliyetlerini, dağıtım sorunlarını ve yazar-yayıncı ilişkisini zaten yakından biliyordu Ağaoğlu. Zaman içinde Ağaoğlu’nun aklında şu fikir beliriyor: “Sorun yalnızca yeni bir yayınevi kurmakla çözülemez; yayıncılığın örgütlenme biçimini değiştirmek gerekir.” YAZKO’nun oluşturulmasının en önemli nedeni; Dönemin yayın dünyasında kâğıt sıkıntısı, karaborsa, hızla yükselen baskı maliyetleri ve bunların sonucunda yazar teliflerinin baskı altında kalmasıydı. Yazarlar kendi içlerinde dönüp duruyor ama bir yere varamıyorlardı. Yazar → yayınevi → matbaa → dağıtıcı → kitapçı → okur Sistem bu şekilde işliyordu ve arada bulunan; yayınevi, matbaa, dağıtıcı hatta kitapçı maliyeti olduğunca yükseltiyordu. İş böyle olunca kitap okura da pahalı geliyordu. Dolayısıyla YAZKO yalnızca “yazarlar birleşip kitap basalım” düşüncesiyle kurulmuş bir oluşum değildi. Üzerinde çok çalışılmış bir üretim mekanizması vardı: yazar/çevirmen + kooperatif + matbaa + yayın organizasyonu İşleyen sistemi bu şekle dönüştürdüler. Basılacak kitapların kağıtları önceden alınıyor ve basım Ağaoğlu Basımevinde yapılıyordu. Bu aşamada tüm sorumluluk Mustafa Kemal Ağaoğlu’na aitti. Kooperatifin hukuki yapılanmasını hazırlayan isimlerden biri avukat Aydil Kurtkaya oldu. Kurtkaya daha sonra Ağaoğlu'nun yönetimden ayrıldığı döneme kadar YAZKO'nun avukatlığını sürdürdü. Ve nihayet 22 Nisan 1980'de İstanbul'da Sınırlı Sorumlu Yazar ve Çevirmenler Yayın Üretim Kooperatifi — YAZKO resmen kuruldu. Bir röportajda Ağaoğlu; bu oluşumun amacının belirli bir ideolojik çevrenin sesini duyurmak olmadığını, ideal yayıncılık koşullarının sağlanması olduğunu ve bunun için en uygun modelin kooperatif olduğunu düşündüğünü söylüyor. Mustafa Kemal Ağaoğlu başkan ve kooperatif müdürü oldu. Kemal Bilbaşar ile Pınar Kür başkan yardımcılarıydı. Bekir Yıldız genel sekreter, Bertan Onaran sayman, Afşar Timuçin ve Asım Bezirci denetim kurulu üyeleri olarak kayda geçti. Erol Toy da üyeler arasında yer alıyordu. Ünlü grafik tasarımcı ve şair Sait Maden, YAZKO için logo tasarladı. Mavi zemin üzerinde beyaz bir barış güvercini. Logo küçük görünse de YAZKO'nun kendisini yalnızca ticari bir yayınevi olarak değil, bir kültür kurumu olarak tasarladığını göstergesiydi. YAZKO 22 Nisan 1980'de, yani 12 Eylül askerî darbesinden yaklaşık beş ay önce kurulmuştu. Dolayısıyla sık sık düşünüldüğü gibi -12 Eylül'e tepki olarak kurulmuş- değildi. Fakat darbe, YAZKO'nun işlevini değiştirdi ve önemini artırdı. Darbe sonrasında birçok siyasal ve kültürel örgütün faaliyetlerinin kısıtlandığı bir ortam vardı. YAZKO, edebiyatçıların ve düşünen insanlarının buluşabildiği önemli merkezlerden biri hâline geldi. Kitap yayımlamanın yanında paneller, açık oturumlar, söyleşiler, imza günleri ve edebiyat ödülleri düzenledi. Altı yıllık faaliyet döneminde neredeyse 200'den fazla kitap çıkardı. İlk üyeleri arasında dönemin edebiyat dünyasının güçlü isimleri vardı: Çetin Altan, Attilâ İlhan, Can Yücel, İlhan Berk, Tomris Uyar, Pınar Kür, Ataol Behramoğlu, Selim İleri, Asım Bezirci, Bekir Yıldız, Adnan Özyalçıner... İlk sayısı Kasım 1980'de çıkan YAZKO Edebiyat Dergisi en çok hatırlanan. İlk sayılarında yönetmenliğini Memet Fuat yaptı; sorumlu yazı işleri müdürlüğünü Adnan Özyalçıner üstlendi. Dergi 63 sayı yayımlandı ve Nisan-Mayıs 1986'da son buldu. YAZKO yalnızca edebiyat dergisiyle sınırlı kalmayıp YAZKO Çeviri’yi de, Temmuz-Ağustos 1981'de yayımlamaya başladı. Yönetmeni Ahmet Cemal’di ve iki aylık yayımlanan dergi 18 sayıya kadar ulaştı. Diğer bir yayını YAZKO Somut kültür ve edebiyat gazetesi olarak yayımlanmaya başladı. Gazetenin önemli ve ilginç tarafı: gazetenin bir sayfası; Şirin Tekeli, Gülnur Savran ve Stella Ovadya’nın da içinde bulunduğu feminist yazarlara ayrıldı. Bu sayfa, Türkiye'deki 1980 sonrası feminist hareketin erken kamusal alanlarından biri olarak değerlendiriliyor. YAZKO'nun büyümesi beraberinde ciddi yönetim ve mali sorunlar baş göstermeye başladı. Kooperatif 1986'da faaliyetini sona erdirdi. Bence YAZKO'nun edebiyat tarihi açısından asıl önemli yanı: yayınevinden çok, alternatif bir edebiyat kurumu denemesidir. Yazarı, çevirmeni, eleştirmeni ve okuru aynı kültürel çevrede buluşturmaya çalıştı ve özellikle 12 Eylül'ün baskılı ortamında edebiyatın dolaşımını sürdürmesinde önemli bir işlev görmüştür. KAYNAK: *GEOGLE *CHATGPT
- BEDRİ RAHMİ EYÜBOĞLU
Şenol YAZICI * " Aslen Trabzon Maçkalıdır. Babasının görevi nedeniyle bulunduğu 1911 yılında Giresun'da doğar Bedri Rahmi. Modern sanatta iki disiplini; resim ve edebiyatı bir arada başarıyla yürüten ender isimlerden biri olacaktır EYÜBOĞLU. Eserleriyle yurt içinde ve yurt dışında çok sayıda ödüle değer görülür. ŞİİR ve RESİM onu tanımlayan iki ayrı sanat koludur. Bu iki dalda da öyle güzel örnekler vermiştir ki şiirlerini okurken gözünüzün önüne bir resim gelirken, resimlerine baktığınızda ise dilinize bir şiir takılır. "Şiir, şekil bulmuş resim; resim, şekillenmiş şiir..." diye tanımlar kendisi de... 21 Eylül 1975'te İstanbul’da vefat eder. " SIKI TUTUNUN GÜNAHLARIM * Günahlarım bana ne getirdiniz? Ben sizi her zaman Pas tutmuş elma yapraklarına Karpuz kabuğu kokan bodrum katlarına saklayamam. Günahlarım bana ne getirdiniz? Topu topu tesbih böceği kadar haz Fakat ben sizleri Telgraf direkleri gibi Birbiri arkasından unutamam! Günahlarım! Ben ıstırap çekmenin şehvetine varamadım Karnım ağrıyor bilseniz ne kadar mes’udum diye Bar bar bağıramadım Sıkı tutunun günahlarım Allah izin verirse bir gün Büyük meydanların birinde Topunuzu azad edeceğim. * Bedri R. Eyüboğlu, Fatih Sultan Mehmet'in Trabzon'u fethi sonrası Maraş'tan Trabzon'a getirilip Maçka'ya yerleştirilen Eyüboğlu ailesindendir. Babası 1923'te milletvekili olacak, 1903 Mülkiye mezunu kaymakam Mehmet Rahmi Eyüboğlu, sonraları yazar çevirmen olacak Mehmet Sabahattin, şair -ressam Ali Bedrettin (Bedri Rahmi), Nezahat, ressam Emine Muallâ ve Mustafa Kemalettin'in babasıdır. Babası Giresun Görele'de kaymakamken 1911'de doğar. Çocukluğu Anadolu'nun değişik yerlerinde geçer. Belki Anadolu motiflerine düşkünlüğü o günlerin bir mirasıdır. Asıl adı Ali Bedrettin iken zamanla Ali unutuldu ve ismi önce Bedir'e, sonra Bedri'ye dönüşür. Havza, Kütahya, Ankara, Artvin'de bulunduktan sonra babasının TBMM II. döneminde Trabzon milletvekili seçilmesi üzerine ailesi 1925'te Trabzon'a yerleşir. Trabzon Lisesi'nde öğrenim görür. Trabzon Lisesine 1927'de resim öğretmeni olarak atanan ve yedi ay görev yapan ünlü ressam Zeki Kocamemi, yeteneğini keşfetti ve onu teşvik etti. Bir öğrenim bursu ile Fransa'ya gitmiş olan ağabeyi Sabahattin'in gönderdiği resim kitapları, ilgisinin devamını sağladı. Edebiyata da ilgi duyan Bedri Rahmi, ilk şiirlerini de lise yıllarında iken yazacaktır. Lise bittikten sonra 1929'da İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi'ne girecek, Nazmi Ziya Güran ve İbrahim Çallı'nın öğrencisi olacak, edebiyata ilgisini de sürdürecek Ahmet Haşim'den estetik ve mitoloji dersleri alacaktır. 1931'de diplomasını almadan, kendisiyle bursunu paylaşan ağabeyi ile beraber Fransa'ya gider. Dijon ve Lyon'da Fransızcasını geliştirmek için çalıştı. Bu arada Gauguin ve El Greco gibi beğendiği ustaların resimlerini bulundukları müzelerden kopya etti. Van Gogh, Gauguin, Cezanne onu resme bağlayan ustalar olacaktır. 1932 yılında, Paris'te bir ay kadar André Lhote Atölyesi'nde çalıştı; ileride yaşamını birleştireceği ve EREN adını alacak Ressam Ernestine Letoni ile tanıştı. Matisse, Brague ve Chagal'ın resimlerini, Türk kilimlerini, minyatürlerini inceledi. 1933 yılında yaptığı o dönemin iki ünlü gemisi Yavuz, Gülcemal resimleri ses getirir. O yıl Londra'ya gitti; yıl sonunda Türkiye'ye geri döndü. Bedri Rahmi, yurda döndükten sonra 1934 yılında, Yeni Adam dergisinde ressam olarak çalışmaya başladı. Aynı dönemde şiirleri edebiyat dergilerinde yayımlanmaya başlamıştı. Akademinin diploma yarışmasında “Yol İnşaatı” konulu resmi ile üçüncü olan Bedri Rahmi, bu sonuçtan memnun kalmayacak ve yeniden yarışmaya hazırlanmak için mezun olmayı geciktirecektir. 27 Aralık 1934 tarihinde 30 resim ile D Grubu Sergisi'ne katıldı. Bazı resimlerini de Ernestine'in resimleri ile beraber sergilenmeleri için Romanya'ya yollamıştı. Böylece ilk kişisel sergisi 1 Ocak 1935 tarihinde Bükreş'te Hasefler Galerisi'nde kendi katılımı olmadan açıldı. Bir firmada çevirmenlik yapmak için geçici bir süre gittiği Çerkeş'te çocukluğunun manzaralarını yeniden keşfetti. Tan gazetesinde yazmaya başladığı yazıları Çerkeş'ten döndükten sonra yoğunlaştırdı. Artık İstanbul'a yerleşen ve “Eren” adını alan Ernestine Letoni ile 16 Nisan 1936 tarihinde evlendi. Tekel Genel Müdürlüğü'nde işe girdi. Vitrin düzenleyici olarak göreve başladı ve Sipahi Ocağı sigarasının kapağındaki “Koşan Mızraklı Atlar” figürünü tasarladı. Güzel Sanatlar Akademisi'nin 1936 yılında diploma yarışmasında “Hamam” adlı çalışması ile birinci oldu ve diplomasını aldı. Cumhuriyet döneminin ilk yurt dışı sergisi olan Sovyetler Birliğine götürülen Türk Resim ve Heykel Sergisi'ne üç resim ile katıldı 1937 yılında, Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü başkanı olan Fransız ressam Leopold Levy’in kendisine asistan olarak seçtiği birkaç genç ressamdan biri Bedri Rahmi oldu. Böylece uzun yıllar sürecek akademik kariyeri başladı. Akademi Başkanı Burhan Toprak o yıllarda Türk ressamları hakkında kitaplar hazırlatıyordu. Bedri Rahmi, eski öğretmeni Nazmi Ziya Güran üzerine bir inceleme kitabı hazırlayıp kitap hâline getirdi. Ömrünce Güzel Sanatlar Akademisinde ders verecektir. İSTİDA Yarab! İnsan oğullarından çektiğim yeter Gök yüzünden benim hisseme düşeni ver Altına dilediğim gibi ömrümü sereyim Mendil kadar olsun tarlamı ayır Beni doyuracak ağacı göster. Rabbim! İnsan oğullarından çektiğim yeter Yalnız senin ellerin gezinsin ömrümde Beni yalnız sen mahkum eyle sen azat Ve yalnız sen canımı iste benden ki Nereye saklayacağımı şaşırmadan vereyim. /Bedri Rahmi Eyüboğlu Bedri Rahmi, CHP Yurt Gezisi programı kapsamında Eylül 1938'de Edirne'ye gitti. Dönemin en önemli sanat atılımlarından olan bu gezi programını çok benimser. Belki de bu kazanım 1950'li yıllarda Halikarnas Balıkçısı, Sabahattin Eyüboğlu, Arza Erhatlının da katıldığı Mavi Yolculukların tiryakisi olmasına neden olacaktır. Edirne'de insan figürü olmayan doğa resimleri çizdi, yöresel motifleri resmetti. 1 Kasım 1938 tarihinde çıkan Ses dergisi yazarları arasında yer aldı. Resimlerini, desenlerini ve deneme yazılarını bu dergide yayımladı. 1939'da Birinci Devlet Resim ve Heykel Sergisinde “Figür” adlı yapıtı ile üçüncülüğü Arif Kaptan ile paylaştı. 9 Kasım 1939 tarihinde, askerlik görevini yapmak üzere yedek subay okuluna alındı. Aynı yıl oğlu Mehmet Hamdi Eyüboğlu dünyaya geldi. 1941'de askerlik görevini tamamladıktan sonra ilk şiir kitabını "Yaradana Mektuplar" yayımlandı. Geleneksel halk sanatlarından seçtiği motifleri başarılı bir biçimde kullandığı gibi şiirlerinde de halk edebiyatının masal, deyiş gibi türlerine karşı duyduğu hayranlığı yansıttı. 1942'de CHP'nin ikinci gezi rogramına katılarak Çorum'a ve oradan İskilip'e gitti, İskilip'te iki hafta kaldı. Bu İskilip gezisi, onun resim anlayışını etkiledi ve değiştirdi. Resimlerinde yoğun olarak halay çekenler, han avluları, çocuk emziren kadınlar, saz çalan aşıklar temalarını işlemeye başladı. Özellikle el baskı yazmacılık, gravür, seramik, heykel, vitray, mozaik, hat, serigrafi, litografi gibi birçok formlarda eserler üreten sanatçı, geleneksel süsleme ve halk el sanatlarında seçtiği motifleri yapıtlarında Batı'nın teknikleriyle birleştirerek kullandı. Şiirlerinde de halk kaynağından beslendi; masallardan, söylencelerden, türkülerden yararlanarak, doğa tutkusunu, insan sevgisini, yaşama sevincini, toplumsal sorunları yansıttı. Zamanla duvar resimlerine yönelen sanatçı 1943 yılında, Ortaköy Lido Yüzme Havuzu için ilk duvar resimlerini gerçekleştirdi. Mimari ile diğer güzel sanatlar yapıtlarının bir arada kullanılmasının güzel sonuçlar doğuracağına, mimar-sanatçı işbirliğinin gerekliliğine inanıyordu ve hayatı boyunca bunu savundu. 1945-1947 yılları arasında “Mari'nin Portresi”, “Alis I”, “Alis II” gibi önemli portre dizisini oluşturdu. Portrelerini kâğıt, bazen de tahta üzerine yapıyordu. 1946 yılında, Ankara Büyük Tiyatro'nun (operanın) girişindeki kapıların üstüne ikinci duvar çalışmasını yaptı (“Kız kaçırma” konulu bir fresk). 1946 yılı Kasım ayında UNESCO'nun Paris'te düzenlediği uluslararası sergiye gönderilen resimleri ilgi çekti. Bedri Rahmi, asistan olarak akademik hayatına başladığı günlerden beri öğretmenlik görevini çok önemsemiş, usta-çırak ilişkisinin önemine inanmıştı. Bu düşünceyle 1947 yılında, genç sanatçılardan oluşan “10'lar Grubu”nun kurulmasına öncülük etti. Grubun üye sayısı bir yıl içinde otuzu geçti. Bedri Rahmi, kendisini tümüyle resme vermesi konusundaki telkinlere rağmen şiir yazmayı da hiç bırakmadı ve 1948 yılının Ağustos ayında ikinci şiir kitabı “Karadut” yayımlandı. Karadutum, çatal karam, çingenem Nar tanem, nur tanem, bir tanem Ağaç isem dalımsın salkım saçak Petek isem balımsın a gülüm Günahımsın, vebalimsin. Dili mercan, dizi mercan, dişi mercan Yoluna bir can koyduğum Gökte ararken yerde bulduğum Karadutum, çatal karam, çingenem Daha nem olacaktın bir tanem Gülen ayvam, ağlayan narımsın Kadınım, kısrağım, karımsın. ... Karadut aynı zamanda partneri de olan Mari Gerekmezyan'a yazılmıştı. Başörtüsü veya kilimin hem güzel, hem işe yarar olması gibi sanat eserlerinin bir iş görmesi gerektiği düşüncesi sanat anlayışını şekillendirdi. “Güzel yararlı olmalıdır” düşüncesinden hareketle “Yazmacılık” geleneğine yeni bir yorum getirdi. Eşi ile birlikte 1950'de yurda döndükten sonra İstanbul'da Maya Sanat Galerisi'nde sergi açtı. Aynı yıl, Kariye Camii düzenlemesini yaptı ve Bizans mozaikleriyle ilgilenmeye başladı. 1951 yılında, “Küçük Sahne”yi süsledi. ve ilk “Yazma Sergisi”ni açtı. 1953 yılında Yazmaları ve özgün baskıları Philadelphia Print Club da sergilendi. 14 Eylül'de Time dergisi iki renkli sayfa ayırdı. 1954 yılında Bedri Rahmi “Türk Tepsisi” adlı motifi ile Steuben Glass adlı bir firmanın tertiplediği yarışmada ödül kazandı ve motif kristale oyularak teşhir edildi. Yazı yazma tutkusunu ise 1951'de Yeni Sabah gazetesindeki yazılarıyla sürdüren Bedri Rahmi, sonra Cumhuriyet gazetesine geçti ve 1952-1958 yıllarında düzenli olarak yazdı. 1953'te üçüncü şiir kitabı "Tuz", 1956'da ilk düzyazı kitabı "Canım Anadolu", 1957'de “Üçü birden” adlı kitabını yayınladı. 1953-1960 arasında resim alanına çalışmalarını büyük boyutlu mozaiklerle sürdürdü. 1954-1957 yılları arasında Hilton ve Divan otellerinde ve KLM İstanbul merkezindeki panoları yaptı. 1957 yılında Tokyo özgün baskı Bienaline katıldı. 1958 yılında 1958 Brüksel Expo’sundaki Türk Pavyonu için yaptığı 227 metrekarelik çalışmasıyla altın madalya aldı. 1959 yılında, Paris'te Nato merkezine 50 metrekarelik bir pano hazırladı. Bedri Rahmi, 1961'de aldığı Rockfeller Bursu ile iki yıl için eşi ile birlikte ABD'ye giderek çalışmalarını yurt dışında sürdürme fırsatı buldu. Bu dönemde zengin renklerle soyut biçimlere yöneldi. Görülmedik, bilinmedik renkler bulabilmek için denemeler yaptı, plastik tutkal - plastik boyalar – kum – talaş ve buruşturulmuş Japon kağıdı kullandı. ‘Amerika Dönemi’nin sanatına başka bir boyut kazandırdığını ifade etti. Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley'de iki yıl misafir profesörlük yaptı. 1961 Ağustos'ta Unicef çocuklar yararına “Eşeğin Üzerinde Çocuklarını Taşıyan Anadolu Köylü Kadın” motifi Amerika'da kartpostal olarak basıldı. 1962 Aralık ayında New York Modern Sanat Müzesi “Zincir” adlı resmini satın aldı. ABD dönüşü soyut resim ve renk düzenlemelerini bırakıp yeniden eski konularına döndü; gecekonduları, kahvehaneleri, hanları resmetti. 1963-1964 yıllarında Vakko fabrikası, Karaköy tatlıcılar, İstanbul Manifaturacılar Çarşısı panoları yanında çeşitli malzemeleri denedi. Son panosu Etap Oteli girişindeki “Güvercinler”dir. Kardeşi Sabahattin Eyüboğlu'nun 12 Mart sürecinde gözaltına alınması onu çok etkiledi. 1970 yılında, yeniden toplumsal içeriği ağır basan resimler yaptı. 1972 yılında, 33'üncü Devlet Resim ve Heykel Sergisi'nde birincilik ödülü aldı. 21 Eylül 1975 tarihinde İstanbul'da pankreas kanserinden 64 yaşında hayatını kaybetti ve Küçükyalı Mezarlığına defnedildi. Atölyesinin girişindeki yemininden de anlaşılacağı üzere denemelerini, araştırmalarını tüm yaşamı boyunca sürdürdü, temel ilkelerine sadık kaldı ve özgünlüğünü korudu. “ Bugüne kadar resim sanatı alanında yapılagelmiş olanları inceleyeceğime, kendini bütün dünyaya kabul ettirmişler arasında beni en çok saranlarını ayırarak, onlara kendi aramalarımı, denemelerimi katacağıma; alışılagelmiş, basmakalıp, hazırlop, klişeleşmiş çiğnene çiğnene tadı tuzu kalmamış hiçbir şeyi tekrarlamayacağıma; elimden çıkan her çizgiye, her lekeye, her renge, her beneğe, kendi aklımı, kendi tecrübemi, kendi tasamı, kendi ömrümü, yüreğimi basacağıma; aldığım nefes, içtiğim su, bastığım toprak, gözüm, kulağım, burnum, elim, belim, dilim, derim üstüne yemin ederim. Yemini bozduğum gün buradan giderim ” dediği yeminini hiç bozmadı. Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun evini anlatacak en güzel ifadelerse, dostu Fazıl Hüsnü’nün mısralarında... Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun Evi * Fazıl Hüsnü Dağlarca * Çocuksu ipi çekip kapıdan girdin mi Yüreğin yemyeşil dallar altından ak çıkar Koptuğu ulu orman mutludur seninle Kütükler basamak basamak çıkar Yavaş yapılmıştır tek adım bile yorulmazsın ki Güvercin olmuş ayak çıkar Nice yaşamalarımız doluşur yukarı Sevmek belki de anlamak çıkar Yenilerden eskilere boyaları bezeklerin Özlemle aramalarına yanarak çıkar Çınlar azıcık... Duyarsınız beklersiniz gelecekleri Ne bileyim bu ev nerelere yakın Kardeş Eyüboğlu nerelere uzak çıkar 1975 Güzünde 21 Eylülde vefat eder Bedri Rahmi. Küçükyalı mezarlığındaki mezarı Şiirleri ve yazıları 1928'de Lise öğrencisiyken şiir yazmaya başladı. Şiirlerine, 1933'ten sonra Yeditepe, Ses, Güney, İnsan, İnkılapçı Gençlik ve Varlık dergilerinde yer verildi. 1941'den başlayarak çeşitli şiir kitapları yayımlandı. Halk edebiyatının masal, şiir, deyiş gibi her türüne karşı duyduğu hayranlık, şiirlerine de yansıdı. Halk dilinden ve şiirinden aldığı öğeleri kendine özgü bir biçimde kullanarak halk diline yaklaşma çabasını sonuna dek götürdü. Bu nitelikleriyle şiirleri, resimleriyle büyük bir benzerlik gösterir. Akıcı, rahat bir dille kaleme aldığı gezi ve deneme yazılarında ise sürekli gündeminde olan halk kültürü, halk sanatı konularındaki görüşlerini sergilemiştir. Onun Bursa Cezaevi'nde açlık grevi yapan arkadaşı Nâzım Hikmet için yazdığı Zindanı Taştan Oyarlar adlı şiiri sonraki süreçte Zülfü Livaneli tarafından bir kısmı bestelenince oldukça sükse yaparak kült hâline geldi. ... Ne bir haram yedin ne cana kıydın Ekmek gibi temiz su gibi aydın Hiç kimse duymadan hükümler giydin Döşek diken diken yastık batıyor Yiğidim aslanım aman burda yatıyor.. ... * ARAŞTIRMA, DERLEME Şenol Yazıcı 21.09.2021
- YOLCULUK NEREYE
ASIM ÖZTÜRK -Şiirevi- Yaz sevinçleri, düş kırıklıkları Elmanın çürüğündeki yara Yırtılırken tenin mavi yelkeni, Sularda unutulmuş anılar; Kıyılar boyu söylenmemişözcükler, Gülün rengi, Avlularda konuşulan akşamlar, Sularla yıkandıktan sonra taşlıklar Mermer ayakları mermerlerin, Fincanların içinde soğur son yudumları Kıyısında uzun bir yol, Yaşayanların silinip geçmeyen izleri, Özlenenlerden, Çıkar gelir ansızın bir haber, Yoklar içinde gidenler yapayalnız, Kilitli durur gözlerinde acılar, Olur olmaz kanatır gözlerinin çayırlarını, Hafif bir yel eser koşar gelir denizlerden Mavilikler, aklıklar içinde sözcükleri, Salıverilir sularına zamanın Yaralı gövdeleriyle gemiler, Yelkenler susar, Sesini tüketmiş motorlar durur, Yolculuk nereye? ASIM ÖZTÜRK 16.6.2022 9520
- SU
TAŞKIN EROĞLU * Gölge boyları uzarken su kaplumbağası önümde ağır ağır ilerliyordu. Birkaç adımda bir duruyor, kırışık boynunu uzatıp çevresini yokluyor, sonra gönülsüzce yeniden yürüyordu. Pürüzlü bir kayanın yanına geldiğinde durdu. Başını kaldırıp bana baktı. Gidenler neden son kez dönüp bakar? Fatoş da kapının eşiğinde böyle durmuştu. Sırtında küçük bir çanta vardı. Bakışlarını, tabakları masadan alıp lavaboya bırakışı gibi ağır ağır evin içinde gezdirmişti. Salona, kitaplığın tozlu raflarına, pencere önündeki kırgın sardunyalara, mutfak masasındaki çatlak fincana... Bir şeyi unutmaktan korkar gibi değil de, silip atacağı şeylerin koordinatlarını son kez beynine kazır gibiydi. Sonra kapının eşiğine bıraktığı o küçük ayaklarıyla bana dönüp: “İnsan bazen ne istediğini ne hissettiğini bilmiyor” demişti. Kaplumbağa kayaya değince ürküp başını kabuğuna çekti. Uzun süre çıkmadı. Fatoş da korktuğunda konuşmaz, perdeleri sıkıca çeker, kapıları kilitler ve kendi içine kapanırdı. Rüzgâr otları hışırdatarak eziyor, akşamın gri tonları bahçeyi yavaş yavaş karartıyordu. Sonunda kaplumbağa başını çıkardı. Sağa döndü. Olmadı. Sola döndü. Yine olmadı. Suya doğru bakıyor, ama gitmiyordu. Eğilip onu suya çevirdim. “Git hadi,” diye fısıldadım. Kıpırdamadı. Biraz daha ittirdim. Yine dönüp bana baktı. Sonra yönünü değiştirdi ve peşimden gelmeye başladı. Bir süre ayaklarımın ucuna doğru sürüklenişini izledim. İçimde birden karanlık, tuhaf bir öfke kabardı. Onu bir taş gibi suya fırlattım. Sessizliği yırtan tok bir şapırtı koptu. Suyun yüzeyinde küçük bir halka oluştu. Usulca genişledi. Sonra karanlık su, o çırpınışı hiçbir şey olmamış gibi yuttu. Her şey yeniden eski, tanıdık rengine büründü. Mutfak masasının üzerinde çatlak fincan aynı yerdeydi. O pazar gününden bu yana yüzlerce sabah ağarmış, yüzlerce akşam çökmüştü. Fincan ise zamanın dışına itilmiş gibiydi. İlk kez elimi uzattım. Parmaklarım soğuk kulpuna değdi. Kaldıramadım. Pencereden bahçeye baktım. Karanlık her şeyi örtmüştü. Kaplumbağasız bir bahçe, Fatoşsuz bir ev. Holün ışığını söndürmek üzereydim ki kapı çaldı. Saat on birdi. Birkaç saniye sonra yeniden çaldı. Bu kez daha uzun. Bir süre ses çıkarmadan bekledim. Sonra parmak uçlarımda kapı dürbününe yaklaştım. Kimse yoktu. Geri çekildim. Kapı koluna dokundum. Taşkın Eroğlu Haziran 2026
- Ahlak Çok Önemli
TURHAN EYÜBOĞLU * Çok sevdiğim bir radyocuyu dinlerken bir ülkenin davranış şekli ve toplumsal ahlakını anlatmasından yola çıkarak bu yazıyı yazma ihtiyacı duydum. Bizim anladığımız ahlaktan veya açıkça seksüel ahlaktan bahsetmiyorum. Toplumda yaşayan insanların birbirlerine gösterdiği davranış ahlakını kastettiğimi burada vurgulamak istiyorum. Bazılarımız hep şöyle düşünüyor: 'Ülkemizde doğal kaynaklarımız çok yok!' Bunu düşünenler niye böyle düşünür, onu da anlamış değilim; ama kasdettiklerini sorduğumda 'Ülkede petrol yok, doğalgaz yok. O yüzden böyle sıkıntı yaşıyoruz.' diyorlar diğer doğal kaynaklarımızı hiçe sayarak. Ormanlarımız, denizlerimiz, zeytinliklerimiz, uçsuz bucaksız tarım alanlarımız yok edilirken bu düşüncelerinden eser bulamıyorsun. Ne tuhaf değil mi? Sonra 'Neden böyle düşünmeye başladılar?' diye kendime sorduğumda cevabı buluyorum. 'Şurada petrol bulduk, burada doğalgaz bulduk.' haberleri her yeri sarmaya başladığı için otomatik olarak insanlar bu konuya yönleniyor. Bunun gelecekte kendilerine faydasının olacağını düşünüyorlar. Halbuki bu dedikleri doğal kaynaklara sahip olup çile çeken ülkeleri yok saymalarını da anlamış değilim. Ülkenin doğal kaynakları olması tabii ki çok önemli. Ancak doğal kaynakları har vurup harman savurur gibi kullanmak ne ile açıklanabilinir? Veya hiç doğal kaynakları olmayan kalkınmış ülkelerin kalkınmasına ne demeli? Bu iki örneği gösteren bir çok ülke size sayabilirim. Ancak bunu yapmayacağım. Siz biraz düşünerek bulabilirsiniz. Diyeceğim şu ki bir ülkenin doğal kaynakları olabilir; ancak toplumsal ahlaka sahip değillerse o doğal kaynaklar hiçbir işe yaramıyor. Ya da doğal kaynakları yok, ancak güçlü bir toplumsal ahlaka sahiplerse kalkınmada öncü olabiliyorlar. Şimdi size doğal kaynağı fazla olmayan ancak çok güçlü toplumsal ahlaka sahip olan bir ülkeden örnek vermek istiyorum. Bu ülkenin petrolu yok, doğal gazı yok. Altın madeni yok denecek kadar az. Uçsuz bucaksız ekim alanları yok. Bizde olduğu gibi konut alanları yok. Ancak dünyanın ikinci büyük ekonomisine sahip. Dört kutsal kitabın birine bile bağlı bir dinleri de yok. Şintoizm var. Ruhlara inanıyorlar. Bildiğim kadarıyla tarikatlar da yok. Ancak bu ülkede ahlak çok önemli. Olmazsa olmazlardan biri ahlak. Ülkede herhangi bir deprem olduğunda hiçbir ürünün, yiyeceğin ve kiraların fiyatı artmıyor. Toplumda çıkarcılık yapacak şahıslar oluşmuyor. Hırsızlık hiç görülmüyor. Bu ülkeyi tanıyabildiniz mi? Bu ülkede deprem zamanında veya herhangi bir acil durumda yaşayan insanlar bizim unuttuğumuz ahlak kuralı gereği hemen sıraya giriyorlar. Marketlere koşup ihtiyacı olan olmayan her şeyi almıyorlar. Marketler hemen halka açılıyor ve insanlar içeri girip sadece ve sadece ihtiyacı oldukları şeyi alıyorlar. Hatta televizyonda marketten sadece diş macunu alıp çıkanları görmüştük. Tanıyabildiniz mi, bu ülkeyi? Hatırlıyor musunuz bir nükleer sızıntısında şehri arabalarla terk ederken oto yollarda tek bir karışıklık olmadığı gibi ne korna sesi ne alnı çatlayana kadar birbirlerine hakaret eden insanlar görmüştük de 'Bu nasıl olur?' diye birbirimize sormuştuk. Hatırladınız mı, bu ülkeyi? Koskoca otobanda ip gibi sıralanmış binlerce araba olmasına rağmen sağda bulunan emniyet şeridi bir uçağın ineceği pist gibi upuzun ve açıktı. Hani gözlerimizi silip silip bakmıştık yanlış mı görüyoruz diye! Hani belediye başkanı evlere belirlenen sürede su verememişti de adamcağız 'Sözümün altında kaldım. Ben böyle bir ahlaka sahip değilim!' diyerek intihar etmişti. Hatırladınız mı, bu ülkeyi? Bugün paranız olmayabilir, yarın olabilir. Bugün sosyal statünüz olmayabilir, yarın olabilir. Ancak bugün ahlakınız yoksa yarın da olmayacaktır! Bugün şerefiniz yoksa yarın da olmayacaktır! Onun için bunlar çok değerli ve önemli ahlak kurallarıdır. Rahmetli Yaşar Nuri Öztürk "Müslümanlık namazsız olur, ama ahlaksız asla olmaz!' derken ne kadar haklıymış! Evet, bu ülke Atatürk’ün resmini kravatında taşıyan, Atatürk’e hayranlığını her konuşmasında söyleyen prensin ülkesi Japonya’dır.
- TÜRKÇE EZAN
Türkçe ezan, Türkiye Cumhuriyeti'nin erken döneminde ezanın Arapça yerine Türkçe okunması amacıyla başlatılan uygulamadır. 1932 yılında resmî olarak başlatılan bu uygulama, 1950'de Arapça ezanın serbest bırakılmasına kadar devam etmiş ve dönemin dinî, siyasi ve toplumsal tartışmalarında önemli bir yer edinmiştir. Türkçe ezan konusu, Türkiye tarihinde; Türkçülük, dili öz Türkçeleştirme ve sekülerizm eksenlerinde tartışma konusu olmaya devam etmektedir. Tarihçe Tanzimat'ın getirdiği değişimler, ileride bir Türklük bilincinin ortaya çıkmasında etkili olmuşlardır. Türkçülük hareketi için daha II. Mahmut döneminde elverişli bir ortam hazırlandığı gibi, bu hareket, kendisini Türk tarihi, Türkçeye önem verilmesi, dilde sadeleşme, Türklükle gurur duyulması gibi konularda göstererek; Abdülaziz devrinden beri gelişmeye başlamıştır;[ ancak, bir fikir hareketi olarak belirmesi II. Abdülhamit dönemine rastlamaktadır. Abdülhamit'in istibdat rejimi sırasında yıkıcı ve tehlikeli olarak görülüp baskı altında tutulan Türkçülük akımı, II. Meşrutiyet'ten sonra kendisini iyice hissettirmeye başlayarak; 1912 yılında Balkan Savaşları yenilgisinin ardından, artık Osmanlılık düşüncesinin çöküşe uğramasıyla kendisini su yüzüne çıkarmıştır. Yeni Osmanlılarla kımıldanışa geçen Türklük bilinci, kendisini yalnız siyasal, sosyal, tarihsel ve edebi alanlarda göstermemiş; aynı zamanda Ali Suavi, Ubeydullah Efendi, Ziya Gökalp gibi aydınların düşüncelerini ibadet ve Kur'an dilinin Türkçe olması yönünde de etkilemiştir. Macar halk edebiyatı bilgini İgnaz Kunoş ise 1885'te İstanbul'u ziyaret eder ve Şehzadebaşı'nda dolaşır. Onun 1926 yılında İstanbul Üniversitesinde verdiği konferansta Osmanlı İstanbul'u yanında İstanbul'da okunmakta olan Türkçe ezana yer verilir. Gel Şehzadebaşı'ndaki sakin kahveler. Direklerarasındaki kıraathaneler... Biri söylerse öbürü dinler. Akşam da oldu ikindi, mumlar şamdanlara dikildi. Şerefeye çıkmış müezzinler, Kıble tarafına dönüp ellerini yüzlerine örtüp ince ince ezan okumaya başladılar: Yoktur tapacak, Çalabdır ancak... Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulduğu dönemde Diyanet İşleri Başkanlığı'nın 18 Temmuz 1932 tarihli bir genelgesi ile resmen ve tüm yurtta uygulanmaya başlanmıştır. 1941 yılında ise Arapça ezan yasağı uygulamaya konulmuştur.[ 1950 seçimlerinden %53 oyla birinci parti olarak çıkan Demokrat Parti, bu tarihten itibaren ezanın Arapça okunmasını istemiştir. Türkçe ezan kanunen yasaklanmamakla birlikte, 1950 yılından sonra Türkiye'de ezan Türkçe okunmamıştır. Türkçe ezan tartışmaları Türkçe ezan okunması konusu Meşrutiyet dönemindeki bazı aydınlar tarafından da dile getirilmişti. Bunu Ziya Gökalp şöyle şiirleştirmiştir: "Bir ülke ki cami’inde Türkçe ezan okunur, Köylü anlar ma’nasını namazdaki duânın... Bir ülke ki mektebinde Türkçe Kur’an okunur, Küçük, büyük herkes bilir buyruğunu Hudâ’nın.. Ey Türk oğlu, işte senin orasıdır vatanın!" Atatürk'ün teşvikiyle 1932'de, Türkçe ezan okunmasının dinen caiz olup olmadığı tartışıldı ve caiz olduğu kanaatine varıldı. Uygulamaya geçiş 1932-1950 arasında okunan Türkçe ezan Tanrı uludur (x4) Şüphesiz bilirim bildiririm Tanrı'dan başka yoktur tapacak (x2) Şüphesiz bilirim bildiririm Tanrı'nın elçisidir Muhammed (x2) Haydi namaza (x2) Haydi felaha[a] (x2) Namaz uykudan hayırlıdır* (x2) Tanrı uludur (x2) Tanrı'dan başka yoktur tapacak *Sadece sabah ezanında söylenir. Aralık 1931'de, Mustafa Kemal Atatürk'ün cumhurbaşkanlığı ve İsmet İnönü'nün başbakanlığı döneminde dokuz hafız, Dolmabahçe Sarayı'nda ezanın ve hutbenin Türkçeleştirilmesi çalışmalarına başladı. İlk Türkçe ezan, gayrı resm kayıtlara göre 29 Ocak 1932 tarihinde Kuşadası'nda Hafız Sadık Bey tarafından okunmuş, halk sokaklarda durarak ezanı ilgiyle dinlemiştir. Daha sonra, 30 Ocak 1932'de İstanbul'da Fatih Camisi'nde Hafız Rıfat Bey tarafından önce Arapça sonra Türkçe olarak ikindi ezanı okunmuştur. Bundan başka, 1 Şubat 1932'de Adana'da Ulucami'de Mühendis Rıfat Bey Türkçe ezan ve Kur'an okumuş, binlerce kişi kendisini dinlemiştir. Şebinkarahisar'da Kadir Gecesi olan 3 Şubat tarihinden itibaren Türkçe ezan okunmaya başlandığı; Manisa-Akhisar'da da Belediye Başkanı Cemal Bey'in teşviki ile, Belediye Meclisi üyelerinden Yazıcının Tevfik, Belediye katiplerinden Sadi efendilerin Kadir Gecesi ve cuma günü (5 Şubat 1932) çeşitli camilerde Türkçe ezan ve Kur'an okuyacakları bildirilmektedir. Bu tarihten itibaren ülkenin hemen hemen her köşesinde ezan, Türkçe olarak okunmaya başlanmıştır. 5 Şubat'ta Rize'de, öğle ve ikindide okunan yeni ezanı dinlemek üzere bütün şehir halkı toplanmış, Çeşme'de Büyük Cami'de Cumhuriyet Halk Fırkası Ocak Reislerinden cami hatibi Hafız Rasim Efendi'nin okuduğu Türkçe ezanın ardından, Türkçe olarak bir de hutbe söylenilmiş; Yozgat'ta da cuma namazında ilk Türkçe ezan okunmuştur. Yine aynı tarihte İzmir'de Hisar Camisi'nde ilk Türkçe ezan öğlen Hafız Ömer Bey tarafından okunmuş; Ankara'da Hacı Bayram Camisi'ndeki hatim duası Türkçe okunmakla beraber, Tacettin Camisi'nde de Türkçe dua ve ezan okunurken, Van ilinde de ezanda ulusal dil kullanılır olmuştur. Türkçe ezan 7 Şubat'ta ilk defa Silifke'de, Hafız Osman Bey tarafından ilk kez Gediz'de, 16 Şubat'ta köyün imamı ve hatibi Hasan Fehmi Efendi tarafından Menemen'in Emiralem köyünde, 20 Şubat'ta Büyük Cami'de Kavalalı Asım, Halit ve Mustafa beyler tarafından Samsun'da, 26 Şubat'ta Orta Cami'de öğretmen Kazım Bey tarafından Vezirköprü'de okunmaya devam etmiştir. 23 Şubat'taki bir habere göre, Urla müftüsü sayesinde, Urla'da bir haftadan beri Türkçe ezan okunmakta ve halk bunu dinlemek üzere camileri doldurmaktadır. Ayrıca Urla müezzinleri 19 Şubat'ta hep birden bütün minarelerde Türkçe ezan ve Kur'an okumuşlardır.1 Eylül'deki habere göre Görele'de de Türkçe ezan okunmaya başlandığı ve halkın bundan memnunluk duyduğu bildirilmektedir. 3 Şubat 1932 tarihine denk gelen Kadir Gecesi'nde de, Ayasofya Camii'nde Türkçe Kur'an, tekbir ve kamet okunmuştur. 18 Temmuz 1932 tarihinde Diyanet İşleri Riyaseti, ezanın Türkçe okunmasına karar vermiştir. Diyanet İşleri Riyaseti, Türkçe ezan ve kameti tespit etmiş ve İstanbul Evkaf Müdürü Niyazi Bey'in başkanlığında bir toplantı yaparak önlem almaya başlamıştır. Bu toplantıda İstanbul'un seçkin hafızlarından Hafız Burhan, Yaşar, Rıza, Cemal, Fahri, Şevket ve Nuri beyler de hazır bulunmuşlardır. Kararlaştırılan ezan ve kamet şeklinin sekiz yüz nüsha olarak Evkaf İdaresi tarafından tabettirilerek, 22 Kasım 1932 tarihinden itibaren imamlar aracılığıyla müezzinlere dağıtılmaya başlanması uygun görülmüştür. Ayrıca bu seçkin hafızlar, atandıkları bölgelerdeki müezzinlerin hepsini yine kendi bölgelerindeki büyük camilerden birine toplayarak, bunlara Türkçe ezan ve kametin nasıl okunacağını öğretmekle görevlendirilmişlerdir. Salanın Türkçeleştirilmesi Ezan, kamet ve tekbirden sonra, Diyanet İşleri Başkanlığı, İslam peygamberi Muhammed'e saygı anlamı içeren "salat-ü selam"ın da isteğe bağlı olarak okunabileceği üç şekli Türkçeleştirerek İstanbul Müftülüğü ve Evkaf Müdürlüğü'ne bildirmiştir. Diyanet İşleri Başkanı Rifat Börekçi'nin 6 Mart 1933'te yayımladığı bir tebliğ ile İslam peygamberi Muhammed'e hürmet ve saygı ifade eden sözlerin yer aldığı salanın da Türkçe okunmasına karar verilmiştir. Daha sonra da Salanın 15 Nisan 1937 tarihinde, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın 1378/526 sayılı yazısı ile kaldırıldığı, valiliklere bildirilmiştir. Daha sonra yapılan çalışmalar Bütün bu Türkçeleştirme işleri yapılmasına karşın 1941 yılına gelinceye değin bunların Türkçe okunmaları kanuni bir hükme bağlanmamıştı. Bu zorunluluk, Atatürk'ün ölümünden sonra İnönü'nün cumhurbaşkanlığı döneminde, 2 Haziran 1941 tarihli, Türk Ceza Kanunu'nun 526. maddesinin 4055 sayılı kanunla değiştirilmesiyle belirlenmiş ve Arapça ezan, kamet okuyanların üç aya kadar hafif hapis veya 10 liradan 200 liraya kadar hafif para cezası ile cezalandırılması karara bağlanmıştır. Kuzey Kıbrıs'ta Türkçe Ezan 1932 yılında, Türkçe ezanın kabulünden sonra, Kıbrıs Türkleri de ezan çalışmalarına başlamıştır. Kıbrıs Müftüsü Dânâ Efendi, 1954 yılında konuyla ilgili olarak, Ezanın Türkçe okunması câiz olduğuna ve halk, Türkçe okunmasını arzu ettiğine göre tercihen okutturulmasını maslahâta uygun görülmektedir, diyerek fetva vermiştir. Buna karşı çıkan tek bilinen şahsiyet Şeyh Nazım Kıbrısi olmuştur. Lefkoşa'nın en büyük camisi Selimiye'nin şerefesine çıkıp tekrar Arapça lafız ile ezan okumuş, bunun üzerine kendisine dava açılmıştır. Davayı beklerken Lefkoşa'nın köylerini gezip Arapça ezan okumaya devam etmiştir. Sözcüğün eş anlamlısı Ezan ile eş anlamlı 2 sözcük bulunur. Bu sözcükler banlak ve ezendir. Türkçe ezan zorunluluğunun kaldırılması 1950 Türkiye genel seçimleri sonrasında, Demokrat Parti Türkçe ezan ile ilgili olarak çalışmalara başladı. 14 Haziran günü gazetelerde açıklanan çalışmalar 16 Haziran günü hızlanmış, halk meclis önünde destek amacı ile tepki vermeye başlayınca çalışmalar daha da hızlanmış ve kabul edilmiştir. TBMM'deki görüşmelerde CHP grubu adına söz alan Trabzon Milletvekili Cemal Reşit Eyüboğlu, Arapça ezan konusunda tartışma açmak istemediklerini söylemiş ve "Arapça ezan meselesinin ceza konusu olmaktan çıkartılmasına aleyhtar olmayacağız" demiştir. Daha sonra, üç maddelik tasarının maddeleri ayrı ayrı oylanmış ve DP'liler ile beraber CHP'liler de kabul oyu kullanmışlardır. Aynı gün sonuç Celâl Bayar'a telsizle gönderilmiştir. Celâl Bayar da kabul etmiştir. Çıkarılan yasayla Türkçe ezan yasaklanmamış, ezan dili serbest bırakılmıştır. Ancak günümüzde Türkçe okunmamaktadır. Arapça ezanın serbest bırakıldığı gün Bursa'da bir camide 7 defa Arapça olarak ikindi ezanı okunmuştur. Ayrıca, 6 Temmuz 1950 tarihinde de haftada üç gün Ankara Radyosu'nda Kur'an okunacağı belirtilmiştir. 27 Mayıs Darbesi 27 Mayıs Darbesi ile Demokrat Parti iktidarı son bulmuştur. Darbenin öncülerinden olan bazı milliyetçi askerler tarafından ezanın Arapça okunması sertçe eleştirilmiştir. Darbe bildirisini radyodan okuyan Piyade Kurmay Albay Alparslan Türkeş, darbe sonrası verdiği bir röportajda ezanın tekrar Arapça okutulmasını "ihanet" olarak nitelemiş, "Türk camiinde Türkçe Kur’an okunur, Arapça değil" demiştir. Notlar 1927-1938 arasında Atatürk'ün uşaklığını yapmış olan Cemal Granda'ya göre ezanın Türkçe okunması sürecinde Atatürk din adamları ve hafızlarla çeşitli görüşmeler yapmaktaydı. Ezandaki Arapça sözcükler atıldığı halde bu kişiler "Felah" için bir karşılık bulamamıştı. Kurtuluş kelimesi tam anlamını vermediği için fikri sorulan Atatürk bu kelimenin olduğu gibi kalmasını isteyerek konuyu sonuca bağlamıştır. Bakınız Turhan Gürkan, Atatürk'ün Uşağının Gizli Defteri, Fer Yayınları, İstanbul, 1971, s. 213 * KAYNAK: VİKİPEDİ
- Haberin Görünmeyen Kahramanları…
SULTAN DENLİ * Sabahın ilk ışıkları daha şehrin üzerine düşmeden telefon çalar. Kimi zaman bir yangın ihbarı, kimi zaman bir kaza, kimi zaman da onlarca insanın hayatını değiştirecek bir olay… O an ne yarım kalan uyku düşünülür ne de soğuyan çay. Kamera omuza alınır, not defteri çantaya konur ve yola çıkılır. Çünkü gazetecilik, mesai saati olan bir meslek değil; gerçeğe yetişme mücadelesidir. Sahada çalışan gazeteciler, haberi masa başında değil; asfaltın sıcağında, enkazın tozunda, yağmurun altında, siren seslerinin arasında öğrenir. Bir yangında herkes güvenli bir noktaya koşarken onlar alevlere yaklaşır. Bir depremde insanlar sevdiklerine ulaşmaya çalışırken onlar, enkaz başında bekleyen bir annenin gözlerindeki umudu ve çaresizliği aynı kareye sığdırmaya çalışır. Çünkü bilirler ki bugün yazılmayan gerçek, yarın unutulur. Bir kadın gazeteci için ise saha yalnızca haber peşinde koşulan bir yer değildir. Aynı zamanda önyargılarla, ötekileştirici bakışlarla ve zaman zaman güvenlik endişesiyle mücadele edilen bir alandır. Olay yerinde ilk dikkat çeken bazen mikrofon değil, kadının kendisi olur. “Tek başına mı geldin?” sorusu hâlâ birçok kadın gazetecinin duyduğu ilk cümlelerden biridir. Oysa cesaretin de mesleğin de cinsiyeti yoktur. Kadın gazeteciler, olayların tam ortasında hem mesleklerini en iyi şekilde yapmaya hem de kendi güvenliklerini korumaya çalışır. Kalabalıkların içinde haber takibi yaparken, küçümsenebilir ya da sırf kadın oldukları için yeterince güçlü olmadıkları düşünülebilir. Ancak tüm bunlara rağmen mikrofonlarını bırakmaz, kameralarının arkasında durmaya devam ederler. Çünkü vazgeçmek, yalnızca meslekten değil; gerçeğin peşinden gitmekten de vazgeçmek anlamına gelir. Gazetecilik sadece olup biteni anlatmak değildir. Bazen susmasını bilmektir. Acısını yaşayan bir annenin yüzüne mikrofon uzatmamak, enkazdan çıkarılan bir çocuğun mahremiyetini korumak, doğruluğundan emin olunmayan tek bir cümleyi yayımlamamaktır. Çünkü iyi gazetecilik ilk olmakla değil, doğru olmakla ölçülür. Son yıllarda bu meslek daha da ağır bir yük taşımaya başladı. Bilgi kirliliği saniyeler içinde milyonlara ulaşırken gazeteciler tek bir bilgiyi doğrulamak için saatlerini harcıyor. Sosyal medya birkaç dakika içinde hükmünü verirken onlar ikinci, üçüncü hatta dördüncü kaynağa ulaşmaya çalışıyor. Çünkü yanlış bir haber sadece bir hata değildir; kimi zaman bir insanın hayatına, kimi zaman toplumun hafızasına zarar verir. Bir de kimsenin görmediği taraf vardır. Bayram sabahlarında görevde olmak, gece yarısı gelen bir ihbarla yola çıkmak, aile sofralarından eksik kalmak, saatler süren canlı yayınların ardından sessizce eve dönmek… Bunlar gazeteciliğin görünmeyen satırlarıdır. Çoğu zaman haber okunur, görüntüler izlenir; ancak o haberin arkasındaki emek fark edilmez. Bugün telefonlara düşen bir haber bildirimi belki birkaç saniyede okunup geçiliyor. Oysa o satırların arkasında dumanın içinde nefes almaya çalışan bir muhabir, yağmur altında kamerasını koruyan bir kameraman, saatlerdir uyumayan bir editör ve olay yerinden gerçeği aktarmaya çalışan kadın gazeteciler vardır. Haberin görünen yüzü birkaç satırdan ibarettir; görünmeyen yüzü ise büyük bir emek, fedakârlık ve çoğu zaman sessizce verilen bir mücadeledir. Gazetecilik yalnızca bir meslek değildir; topluma karşı verilmiş bir sözdür. Gerçeği olduğu gibi anlatma sözü… Bazen korkarak, bazen üzülerek, bazen de gözyaşını içine akıtarak tutulan bir söz. Belki gazetecilerin en büyük ödülü aldıkları plaketler değildir. Asıl ödül, gerçeği eğip bükmeden kamuoyuna ulaştırabilmiş olmanın vicdani huzurudur. Çünkü günün sonunda unutulmaması gereken tek gerçek şudur: Gerçek kendiliğinden ortaya çıkmaz. Onu görünür kılanlar, çoğu zaman sahanın tozunu yutan gazetecilerdir….. Sultan Denli
- HASTANEDE ODA ARKADAŞLIĞI
ZEKİ BAŞTÜRK * Bursa Şehir Hastanesi… Göğüs Hastalıkları Servisi, 5112 numaralı oda. Sabah, oda arkadaşım taburcu oldu. Bir anda odada tek başıma kaldım. Öğleye kadar yalnızdım. Kitabımı aldım elime. Okudum, düşündüm, biraz da oyalanmaya çalıştım. Hastane odasında zamanın da kendine göre bir akışı var. Dakikalar bazen ilerlemek bilmiyor. İnsan, bir an önce iyileşip buradan çıkmayı beklerken, saatlerin ağır ağır yürüdüğünü hissediyor. Öğleden sonra odaya yeni bir hasta getirildi. Ameliyattan henüz çıkmıştı. Kendine gelmesi, çevresinin farkına varması ve konuşabilecek duruma gelmesi biraz zaman aldı. Akşamüzeri ancak “Geçmiş olsun” diyerek tanışabildik. Akşam saat 21.00 suları… Yeni oda arkadaşım birden bana dönüp sordu: — Siz Tophane Endüstri Meslek Lisesinde çalıştınız mı? Bir an şaşırdım. — Evet, çalıştım. — Soyadınızdan (Baştürk) anımsadım. Sonra kendisini tanıttı: — Ben Mustafa Karaçocuk. Makine Ressamlığı Bölümü, 1983 yılı mezunuyum. Bir anda hastane odasının havası değişti. Yıllar öncesinden bir öğrenci, karşımdaki yatakta yeniden karşıma çıkmıştı. Aradan geçen onca yıla karşın bir öğretmenin soyadı, eski bir öğrencinin belleğinde yerini korumuştu. O anda ne okul vardı ne derslik ne de sınav kâğıtları… Ne öğretmen bendim ne de öğrenci Mustafa. Artık aynı odada, aynı hastane koridorlarının sessizliğini paylaşan iki insandık. İkimizin de amacı aynıydı: Bir an önce iyileşmek ve sağlıklı bir biçimde bu hastaneden ayrılmak. Yaşam bazen insanı hiç ummadığı yerlerde eski dostluklarla, eski öğrencilerle karşılaştırıyor. Bir zamanlar sınıfta öğretmen-öğrenci ilişkisi içinde başlayan bir tanışıklık, yıllar sonra bir hastane odasında yeniden kurulabiliyor. Ve insan bir kez daha anlıyor: Öğretmenlik, ders bittiğinde bitmiyor. Yıllar geçiyor, öğrenciler büyüyor, yollar ayrılıyor. Ama bazı izler bellekte kalıyor. Kimi zaman bir isim, kimi zaman bir yüz, kimi zaman da yalnızca bir soyadı, yılların arasından çıkıp geliyor. Mustafa ile şimdi aynı odada, aynı kaderi paylaşan iki hastayız. Belki de hastane odasının en güzel tarafı bu: İnsan burada unvanlarını, makamlarını, geçmişini bir kenara bırakıyor. Geriye yalnızca insan kalıyor. Ve biz, yıllar önce öğretmen-öğrenci olan iki insan, şimdi 5112 numaralı odada iyileşmeyi bekleyen iki oda arkadaşıyız. Zeki BAŞTÜRK
- HASTANE SERÜVENİ ve ZORUNLU ÇEKAP
Zeki BAŞTÜRK * Cumartesi günü öğle saatleriydi. Her şey, birdenbire başlayan baş dönmesiyle başladı. Ardından denge kaybı… Dünya sanki kendi ekseni etrafında dönmekten vazgeçmiş, benim etrafımda dönmeye karar vermişti. Bunun üzerine ambulans çağrıldı. Böylece uzun zamandır binmediğim bir araca, üstelik bu kez bilet almadan, ücretsiz ve oldukça hızlı bir şekilde bindim. İlk durağımız Mudanya Devlet Hastanesi'ydi. Acil servise giriş yaptım. Ardından klasik hastane serüveni başladı: Tahliller… Tetkikler… Filmler… Bir süre sonra insan kendisini hasta olmaktan çok, kapsamlı bir bilimsel araştırmanın deneklerinden biri gibi hissetmeye başlıyor. Baş dönmesinin nedeni aranıyordu. Ama baş dönmesi bulundu, nedeni bulunamadı! Doktorlar işi biraz daha büyütmeye karar verdiler. “Bursa Şehir Hastanesi'ne sevk edelim.” Yine ambulans… Yine siren sesleri… Yine acil servis… Cumartesi günü başlayan yolculuğum, böylece Mudanya'dan Bursa'ya uzanan küçük bir sağlık turuna dönüşmüştü. Şehir Hastanesi'nde ise adeta tam teşekküllü bir “ÇEKAP programı” başladı. Beyin tomografisi… Kalp elektrosu… Göğüs röntgeni… MR… Sintigrafi… Kan tahlilleri… İdrar tahlilleri… İnsanın bütün organları sıraya girmiş, “Acaba sorun bende mi?” diye birbirini sorguluyor gibiydi. Sonuç? Şimdilik sonuç yok! Gece yarısından sonra yatışım yapıldı. O andan itibaren hastane odam, geçici ikametgâhım oldu. Sabahları tansiyon ölçümüyle güne başlıyor, serumla devam ediyor, kan alınmasıyla günü sürdürüyor, arada bir de kan sulandırıcı iğneyle sağlık hizmetlerinin eksiksiz sunulduğunu hissediyorum. Hemşire geliyor: “Kolunuzu uzatır mısınız?” Uzatıyorum. Bir başkası geliyor: “Biraz kan alacağız.” “Tabii.” Bir diğeri: “Serum takacağız.” “Peki.” Sonra tansiyon… Sonra yeni bir tetkik… Sonra başka bir film… İnsan bir süre sonra kendi bedenini hastane personelinden daha az tanır hâle geliyor. Benim de artık hastanede bir görev tanımım oluştu: Hasta Zeki Baştürk. Görev yeri: Oda. Görev süresi: Perşembeye kadar. Görev tanımı: Beklemek, tetkik olmak, sonuç beklemek… Kısacası yaşam bana birkaç günlük zorunlu bir tatil programı hazırlamış. Ne deniz var… Ne kitap fuarı… Ne televizyon programı… Ne dostlarla
- SON MUCİZE
SON MUCİZE: KENDİNİ YARATMAK * ŞENOL YAZICI * İnsan dünyaya gelir. Bu, herkesin başarabildiği ilk ve son mucizedir. Ama dünyaya gelmekle insan olmak aynı şey değildir. Bir tohumun toprağa düşmesiyle ağaç olması arasında ne kadar uzun bir yol varsa, doğmakla İNSAN olmak arasında da o kadar uzun bir yol vardır. Bize bir isim verilir. Bir dil. Bir aile. Bir ulus. Bir kader taslağı. Sonra hayat, elimizdeki kalemi yavaşça önümüze bırakır. İşte bütün sorun o andan sonra başlar; Çünkü insanın başına gelenler değildir onu oluşturan; başına gelenleri neye dönüştürdüğüdür. Kimi acısını öfkeye dönüştürür. Kimi öfkesini duvara. Kimi duvarını hapishaneye. Kimi de bütün bunları bir cümleye dönüştürür. Ve bir cümle bazen bir ömürden daha büyük olabilir. Bir zamanlar şöyle düşünmüştüm: "İnsan yaşadıklarıyla büyümez; yaşadıklarından çıkardığı anlam kadar büyür." Belki de bu yüzden aynı sokakta yürüyen iki insanın biri dünyayı değiştirecek kadar derinleşirken, öteki yalnızca yaşlanır. Çünkü zaman herkesi büyütmez. Zaman çoğu insanı sadece eskitir. Kendini yaratmak, kendinden memnun olmak değildir. Tam tersine. Kendini yaratmak biraz da kendine itiraz etmektir. Dün söylediğin sözü bugün yeniden tartabilmektir. Kendi putlarını kendin kırabilmektir. Kendi doğrularının üzerine yeniden düşünebilmektir. Çünkü insanın en büyük düşmanı çoğu zaman başkaları değil, dün hayran olduğu kendisidir. Bu yüzden gelişmek, bir bilgi biriktirme işi değil; bir vazgeçme sanatıdır. "Olgunluk, yeni cevaplar bulmaktan çok eski yanlışlardan vazgeçebilmektir." Bazen bir fikri bırakırız. Bazen bir korkuyu. Bazen de yıllarca bizi biz sandığımız bir gölgeyi. Ve her bırakış yeni bir doğuştur. Çay fincanından yükselen buhara bakıyorum. Buhar bana hep insanı hatırlatır. Yükseldikçe kaybolur. Kayboldukça görünür. İnsan da biraz böyledir. Kendini yaratmaya çalışan herkes, aslında kendinden eksilterek çoğalır. Kibri azalır. Merakı çoğalır. Kesin hükümleri azalır. Soruları çoğalır. Gürültüsü azalır. Sessizliği çoğalır. Ve gün gelir anlar ki: Bilgelik, her şeyi söyleyebilmek değil; hangi sessizliğin korunması gerektiğini bilmektir. En iyi askerin 20'li yaşlardan çıkması boşa değildir, DENİZLERİN korkusuzca ölüme gidişleri boşuna değildir, insan gençken dünyayı değiştirmek ister. Sonra biraz büyür, insanları değiştirmek ister: Cahil cesareti Daha da büyür, kendisini değiştirmeye çalışır: O nedenle bana bilgelik, sana herşey ama en çok cesaret yakışır. Sakın cahil cesareti olmasın. En sonunda ise değişimin değil, dönüşümün peşine düşer. Çünkü değişim başka biri olmaya çalışmaktır. Dönüşüm ise kendinin en sahici biçimine ulaşmak. Şimdi dönüp geriye baktığımda şunu görüyorum: Hayat bize tamamlanmış bir eser vermiyor. Yalnızca taslaklar veriyor. Eksik sayfalar. Silinmiş cümleler. Yarım bırakılmış bölümler. Geri kalanını bizim yazmamızı bekliyor. Bu yüzden insanın en büyük eseri evi değildir. Makamı değildir. Serveti değildir. Yazdığı kitap bile değildir. İnsanın en büyük eseri, farkında olsun ya da olmasın, kendisidir. Ve belki bütün yolculuğun özü tek bir cümlede saklıdır: Bazı insanlar hayat yaşar; bazıları ise hayatlarını yazar. Kendini yaratanlar, ikisini aynı anda yapanlardır. Yineliyorum: İnsanın en büyük eseri kendisidir. İşte son mucize odur. Ve galiba bu yüzden kendime dair zihnimde şu cümle oluştu: Yolculuğun sırrı burada; Bazı insanlar yazdıkları kitapların yazarıdır; bazıları ise yaşadıkları hayatın. İkisini birden başarabilenler çok azdır. Sen yazıyorsun değil mi? Yazıyı bir ürün olarak değil, bir dönüşüm biçimi olarak görüyorsun. Yazmak senin için anlatmak değil; anlamak. Hayatı anlamak. Belki de önce kendini anlamak. İşte kendi mucizene doğru yürüyorsun. O nedenle sana bir cümle armağan etmek isterim, bu hakkın: İnsan kendini yaratmayı başardığında, geriye bıraktığı kitaplar onun eserleri olmaktan çıkar; onun geçip gittiğinin izlerine dönüşür. Çayın çoktan bitmiş olabilir Sevgili. Olsun, bazı sohbetler fincan boşaldıktan sonra demlenmeye devam eder.
- GARİBALDİ
Giuseppe Garibaldi (d. 4 Temmuz 1807 - ö. 2 Haziran 1882), İtalyan general, yurtsever, lider ve yazar. İtalya Devleti'nin kurulmasına öncülük etmiştir. İtalyanlar tarafından İtalya'nın en büyük kahramanı ve yurtseverlerinden biri olarak kabul edilir. İtalya'nın birleşmesindeki en önemli kişidir. Avrupa ve Güney Amerika'daki pek çok askeri mücadeleyi yönetmiş, bu yüzden "İki Dünyanın Şövalyesi" unvanı almıştır. Hayatı Gençliği Garibaldi 1807'de Nice (Nizza) şehrinde doğdu. O zaman şehir İtalyandı ve Sardinya Krallığı'na aitti. Daha sonra şehir Fransa'ya verildi ve günümüzde kullanılan Nice ismini 1859'da aldı. Şehir birleşme hediyesi olarak İtalya'dan Fransa'ya verilmiştir. Garibaldi'nin ailesi deniz taşımacılığı işi ile uğraşıyordu ve deniz hayatı için yetiştirilmişti. 1832'de tüccar denizci kaptanı belgesi aldı. Giuseppe Garibaldi'nin 1831'de İstanbul'da yaşarken oturduğu evin Casa Garibaldi binasındaki levhası Karadeniz'e gitmekte olan bir gemide çalışırken uğradığı İstanbul'da inerek 1828-1831 tarihleri arasında 3 yıl kadar yaşadı. Günümüzde Casa Garibaldi İstanbul adıyla tanınan Societá Operaia İtaliana (İtalyan İşçi Birliği) derneğinin kurucu başkanı oldu. Garibaldi'nin hayatını değiştiren olay Nisan 1833'te Taganrog, Rusya'da başına geldi. Portakal yüklü gemisi Clorinda göletinde on gün için palamara bağlanan Garibaldi sahilde denizci hanında, Oneglialı Giovine Battista Cunco ile karşılaştı. Cunco İtalyan politik bir göçmen ve La Giovine Italia "Genç İtalya" hareketinin gizli üyesi idi. Kurucusu Giuseppe Mazzini, İtalya birliğinin politik ve sosyal reformlara doğru Liberal Cumhuriyet ateşli savunucusuydu. Garibaldi bu oluşuma katıldı ve ülkesinin Avusturya hakimiyetinden bağımsızlığı için hayatı boyunca mücadele edeceğine yemin etti. Garibaldi, Ekim 1833 Cenevre'de Mazzini'nin kendisiyle tanıştı. Başlayan ilişkileri daha sonra problemli bir bir duruma gelecekti. Gizli devrimci birliğine katıldı. Şubat 1834'te, Mazzini'nin Piyemonte'deki başarılı olmayan ayaklanmasına katıldı. Ceneviz mahkemesi tarafından gıyabında ölüme mahkûm oldu ve Marsilya'ya kaçtı. Güney Amerika maceraları Tunus'tan sonra Garibaldi Brezilya'ya gitti. "Rio Grande do Sol" (eski Brezilya'nın Sâo Pedro Do Rio Grande do Sol bölgesi) Cumhuriyeti'nin bağımsızlığı olayına açıldı. Gaucho (Portekizce bir terim olup Güney Amerika'daki "Pampas"ta yani ağaçsız geniş ovalarda yaşayanları tanımlamak için kullanılır) isyancı grubuna katıldı. Onlar Farrapos (Tatters: parça, çaput) olarak biliniyordu ve yeni olan Brezilya ulus bağımsızlığına karşıydı. Garibaldi bu savaş sırasında, Tatter ordusunun Brezilya'da "Santa Catarina" bölgesinde diğer bir Cumhuriyet ilan etmeye çalıştığında bir kadına rastladı. Anita Ribeiro da Silva (en iyi "Anita" olarak tanınıyordu.) Ekim 1839'da Anita kocası Manuel Duarte Agular'ı terk etti. Rio Pardo'da gemisinde Garibaldi'ye katıldı. Bir ay sonra sevdiği kişinin tarafında Imbituba ve Laguna savaşlarına katıldı. 1841'de çift Montevideo'ya (Uruguay) hareket etti. Garibaldi orada tüccar ve okul müdürü olarak çalışıyordu. Takip eden yılda evlendiler. Dört çocukları oldu. Monetti 1840, Rosita 1843, Terasita 1845 ve Ricciotti 1847'de doğdular. Kadın at biniciliğinde ustalaşmış Anita'nın Garibaldi hakkında onun Güney Brezilya ve Uruguay Gaucho kültürüne sahip olduğunu düşündüğü söylenir. 1842'de Uruguay filosu komutanlığını aldı ve Arjantin diktatörü Juan Manuel de Rosa'a karşı İtalyan lejyonunu mevziledi. Ülkenin savaşı (Guerra Grande)için Lejyon İtalya yas gününü temsil eden siyah bayrağı benimsedi. Merkezindeki volkan, vatanındaki uyuyan, uyuşuk güçleri temsil ediyordu. Uruguay'daki lejyon Montevideo'da bir fabrikadan temin edilen kırmızı gömlekleri giyiyordu. Fabrika gömlekleri Arjantin'deki bir mezbahaya ihraç etmeyi tasarlıyordu. Garibaldi ve onun takipçilerinin sembolü haline geldi. 1842 ve 1848'de Garibaldi Montevideo'yu, eski Uruguay diktatörü Manuel Oribe'nin liderlik ettiği Arjantin kuvvetlerine karşı savunuyordu. Gerilla savaşında ustaca bir taktik belirleyerek 1846'da Cerro ve Sant'Antonio savaşlarında iki kutlanacak zafer elde etti. Her ne kadar bazı Uruguay gemilerini yönettiğinde az başarı elde etmiş olduğu halde. Vatanının alın yazısı, her durumda Garibaldi'yi ilgilendirmeye devam ediyordu. 1846'daki papa IX. Pius'un seçimi İtalya yurtseverleri içinde sansasyona sebep olmuştu. Hem İtalya'da hem de dışarıda. Papanın başlangıç reformlarında Vicenza Giobetti (5 Nisan 1801-26 Ekim 1852) hakkında onun İtalya'nın birliği için liderliği temin edeceği kehanetinde bulunuyordu. Bu haber Montevideo'ya ulaştığında Garibaldi papaya bir mektup yazar. İtalya'ya dönüşü ve ikinci sürgün Giuseppe ve Anita Garibaldi San Marino'ya kaçıyorlar Garibaldi İtalya'ya 1848 devriminin karışıklığı içinde döndü. Charles Albert'in (Carlos Alberto: 2 Ekim 1798-28 Temmuz 1849 Sardinya Kralı "1831-1849") hizmetine önerildi. Kral bazı liberal eğilimler gösteriyordu. Fakat Garibaldi'ye karşı soğuk ve güvensiz davranıyordu. Piyemonte'den ters cevap aldı, o ve onun takipçileri Lombardiya'ya geçtiler. Onlar Avusturya işgaline karşı ayaklanmışlar ve Milan hükûmeti eyaletine yardım sunuyorlardı. Takip eden bu yönde, Başarısız İlk İtalyan Bağımsızlık Savaşında, Luino ve Morazzone'deki iki küçük zaferde ordusunu yönetiyordu. Novara'daki Piemonte yenilgisi (23 Mart 1849) izdihamından sonra Garibaldi Cumhuriyeti desteklemek için Roma'ya hareket etti ki Papalığa ait bir devlet ilan ediliyordu. Fakat, Luis Napeleon (Gelecekteki III. Napeleon) onu devirmek için bir Fransız kuvveti gönderdi. Manzini'nin zorlamasıyla Garibaldi Roma'nın savunmasının komutanlığını aldı. Karısı Anita onunla birlikte savaştı. Tüm gayretlerine rağmen şehir 30 Haziran 1849'da düştü. Garibaldi ve onun kuvvetleri Avusturya, Fransa, İspanya ve Napoli orduları tarafından avlanıyordu. Venedik'e ulaşmak amacıyla kuzeye kaçtığında, ayaklananlar hala Avusturya'nın kuşatmasına direniyordu. Destansı bir yürüyüşten sonra, San Marino'da kendisini hala takip eden 250 adamıyla geçici göçmenlik aldı. Anita, onların beşinci bebeğini taşıyordu, geri çekilme sürecinde Comacchio yakınlarında öldü. Amerika Garibaldi sonunda, La Spezia yakınındaki Portovenere'ye ulaşmayı başardı. Fakat Piyemonte hükûmeti onu tekrar yurt dışına göç etmeye zorluyordu. Tangier'de kalmasından sonra Staten Island'a (New York) hareket etti. 30 Temmuz 1850'de oraya vardı ve kendini açığa vurmaktan kaçınmak için sürgünde. Ev sahibi, zamanının çoğunu atölyesinde mum yaparak harcadığı mucit Antonio Meucci idi. Fakat sonuçtan memnun değildi. Sonraları gemi kaptanı olarak Pasifik'e çeşitli seyahatler yaptı. Bunlardan en uzunu, 1851 Nisanından başlayıp iki yıl süren ve Peru'daki Andlı kadın kahramanı Manuela Sâenz'i ziyaret ettiği olandı. Garibaldi New York'u son olarak Kasım 1853'te terk etti. Garibaldi 21 Mart 1854'te İngiltere'nin kuzey doğusunda Tyne Nehri ağzında ulusal gemi kaptanı olarak seyir halindeydi. Gemi Baltimor'dan kalkmıştı ve rıhtıma yanaşıp yükünü South Shield'e (İngiltere'de sahil kasabası) boşalttığında Amerikan bayrağı dalgalanıyordu. Garibaldi, Newcastle Courant civardaki yüksek rütbeli kimselerin akşam yemeği davetini reddettiğini haber yapmasına rağmen, Tyne nehri kıyısında popüler bir şahsiyetti ve yörenin işçi sınıfı tarafından coşkuyla karşılanıyordu. Onun bulunması hatırasına bir kılıç Garibaldi'ye sunuluyordu. Ondan yaklaşık olarak yarım yüzyıl sonra torunu Güney Afrika'da İngiliz ordusunda gönüllü olarak Boer savaşında çarpışırken o kılıcı taşıyordu. Garibaldi 1854 Nisanının sonunda oradan ayrılarak, toplamda Tyne Nehri kıyısında bir aydan biraz daha fazla bir süre kalmış oluyordu. İkinci İtalyan bağımsızlık savaşı Garibaldi 1854'te İtalya'ya yeniden döndü. Ağabeyinin ölümünden kalan küçük mirası kullanarak İtalyan Caprera (Kuzey Sardinya) adasının yarısını satın aldı ve kendini tarıma verdi. 1859'da İkinci İtalyan bağımsızlık savaşı (Avusturya-Sardinya savaşı olarak da bilinir) Sardinya hükûmetindeki iç entrikalar ortasında patlak verdi. Garibaldi tümgeneral atandı ve "Alplerin Avcıları" adlı bir birlik kurdu. Bu olaydan sonra sadece Sardinya Piyemonte Krallığının etkin biçimde başaracağını varsayarak, İtalya'nın kurtuluşunun hakkındaki Manzini'nin Cumhuriyetçi fikrini terk etti. Gönüllüleri ile Varese, Como ve diğer yerlerde Avusturyalılara karşı zaferler kazandı. İtalyan şehri Nice'nin Fransızlara elzem olan askeri yardım karşılığında teslim edilmesi Garibaldi'nin canını çok sıktı. Mektupları Giuseppe Garibaldi (1870) Joseph Cowen (Kohen)'e yazdığı mektup Ship commonwealth, Tynemouth 12 Nisan 1854 -Değerli Dostum Cowen(Kohen)- Cömertliğin ve fedakârlığınla beni onurlandırdın ve bu, hayatta bir dost medeniyetin vatandaşından gelebilecek en büyük kıymettir. Ben insanlık adına doğdum ve insanlık adına aydınlanırım. Kalbim sadece özgürlük için çarpmaktadır. Dünyadaki tüm ulusların evrensel haklar bakımından özgürlüğü için; Ora e sempre, Şimdi ve sonsuza dek. İngilizler büyük ve güçlü bir Millettir. İngiltere, İnsanlık Medeniyetinin ilerleyişinde liderdir ve yeryüzünde özgürlük isteyenler için bir yardım elidir. İngiltere despotluğun düşmanıdır, İngiltere güvenilir bir dost ve sığınaktır, ezilenlerin dostudur, ama İngiltere'nin, Ana Vatanınızın, müttefiklerini koruyabilmesi için artık yeni kaynakları ve yöntemleri olmalı. Ve hangi İtalyan benimle birlikte bu konuda bir adım öne çıkmaz ki! Hükümetin, otokrat bir tavırla Avusturyalılara iyi bir ders verdi. Avrupa despotlar sebebiyle İngiltere'ye karşı. Bu sebeple İngiltere her ihtimale karşı, bizimle her zaman ittifak içinde olmalı. Asalet ve Kudret dolu kılıcımız, bu konuda İngiltere ile omuza omuza mücadele için her zaman kınından çıkmış bir halde hazırdır. İngiltere'deki iyi ve fedakâr devlet adamlarına şükranlarımı sunduğumu ilet. Üzgünüm, gerçekten derinden üzgünüm elinizi sıkmadan gideceğim için. Veda ediyorum kıymetli dostum, ama bu bir (Adieu) Elveda değil. Kalbinizde benim için bir yer açın. Esenlikler diliyorum. G.Garibaldi. Osmanlı'ya karşı Balkan halklarına yazdığı ayaklanma mektubu Garibaldi'nin 7 Ekim 1875'te Osmanlı'ya karşı Balkan halklarına yazdığı dünyaca ünlü mektubunun 22 Aralık 1875 tarihinde dönemin ünlü gazetelerinden Border Watch'da yayınlanan bir nüshası Caprera, 6 Ekim. Hersekli ve mazlum Doğu Avrupalı kardeşlerime. Türkler Bursa'ya sürülmelidir. Bir kurt gibi gelip Bosphorus'u (İstanbul Boğazı)'nı geçtiler, yıktılar, katlettiler ve tecavüz ettiler. Bize tarihte Pelasgi şehrini armağan eden halkları yok ettiler. Belki de o halklar Avrupa'daki ilk medeni toplumlardır. Osmanlılar, artık mahvettikleri bu coğrafyada var olmamalı. Bursa'da ve Bursa'nın da ötesindeki ıssızlığın ve azabın içinde tüm görgüsüzlükleri, yağmacılıkları ve zulümleriyle yeteri kadar Anadoluluyu bulacaktır. Artık ayaklanmalısınız Karadağ'ın, Hersek'in, Bosna'nın, Sırbistan'ın, Tarabya'nın, Makedonya'nın, Yunanistan'ın, Epir'in, Arnavutluk'un, Bulgaristan'ın, Romanya'nın kahraman evlatları! Hepiniz şanlı bir tarihe sahipsiniz. Leonidas, Achilles, Büyük İskender, Scanderbeg ve Spartaküs sizin toplumlarınızda doğmuşlardır. Ve bugün sizler içinizde halen Spartaküsler ve Leonidaslar bulabilirsiniz. Diplomasiye güvenmeyin. Bu kalpsiz yaşlı kadın sizleri aldatıyor. Ama tüm dünyanın erkeklerinin kalbi sizlerle. Bugüne kadar Türkleri destekleyen İngiltere artık tüm fedakârlığı ve içtenliğiyle sizleri destekleyecek ve özgür insanlardan kuracağınız birliği, Hilal'in İmparatorluğuna tercih edecektir. Artık Türkler Bursa'ya sürülmelidir! Ancak o zaman bağımsız ve özgür olabilirsiniz. Osmanlılar, İstanbul Boğazı'nın bu yakasında (Doğu Avrupa topraklarında, Balkanlarda) var olduğu sürece her zaman savaş sebebi olmaya devam edecektir ve sizler insan olmanın kutsallığına asla sahip olamayacaksınız. G. Garibaldi. Ölümü İtalyan Parlamentosuna tekrar seçilmesine rağmen sonraki yıllarının çoğunu Caprera'da geçirdi. 1879'da, kiliseye ait taşınmazları yürürlükten kaldırıp düzenli bir ordu kurup, genel oy kullanma hakkını ileri sürerek "Demokrasi Ligi"ni kurdu. Eklem iltihabı onu yatağa gitmeye zorladı. Calabria ve Sicilya'ya seyahatler yaptı. 1880'de, ondan evvelce üç çocuğu olan, Francesca Armosino ile evlendi. Ölüm döşeğinde iken yatağının zümrüt yeşili ve safir mavisi denizi görebileceği bir yere taşınmasını istedi. 2 Haziran 1882'de, 75 yaşında öldü. KAYNAK: vikipedi
- YENİK YÜZLER
ASIM ÖZTÜRK * - Malkaça-Urla- Kanatlarının gölgesi duruyor yerlerde Malkaça çarşısına konmayan kumruların, Yitirmiş sesini yazlar Urla’da Şapkaları sarı tütün kokan köylüler yok Kahvelerin dilinde kekremsi bir tat Yaşanmamışlıkların kırık sesini rüzgârlar sürüklüyor, Toprak yollardan gelen at arabaları Tekerleklerin seslerini unutup gelmiş Bağ aralarında, Evlerin sarı kavunları, taş avlular Yılların o güzel kokusuyla büyütmüş çocukları, Serinliğe salınmış kuyularda Erken olmasını beklediğimiz akşamlar İner gelir kuytu bir yerden sardunyalarıyla, Rakıları koyduğumuz kokularıyla masalara; Uzaklardan yel eserken gelen denizin kokusu Köpükleri kuzulamış kıyılara Sırtını vermiş uyuyor mor dağlar, Kanatlarını Malkaça çarşısında unutmuş kumrular Gecenin içinde ötüyor, bir bilinmez sevdasıyla; Çarşının kıyısında küçük dükkânlar, Çekingen, utangaç Fahri Erdinç, Tenekeci Süleyman dayısını soruyor, Yüzler unutkan, bakışları dağınık insanların; Yenik şimdi o eski güzellikler zamanın aynasında. ASIM ÖZTÜRK 14.6.2022 9519
- 12 EYLÜL 1980: “BİZİM OĞLANLAR BAŞARDI!”
Zeki Sarıhan * BEN O GÜN… 12 Eylül 1980 Cuma günü evde yalnızdım. Millî Kütüphaneye gitmek üzere evimizin bulunduğu Ankara Bülbülderesi Caddesine indiğimde bütün cadde boyunca belirli aralıklarla eli tetikte askerlerin sıralandığını gördüm. “Acaba gene ne oldu?” dedim kendi kendime. Çünkü devrimci ve ülkücü çatışmalarının sınırında oturuyorduk. Üst tarafımız Seyranbağları devrimcilerin, alt tarafı ise Ülkücülerin egemenliği altındaydı. Aslında bu bölünme Türkiye’deki durumun bir benzeri idi. Acaba askerler, bu bölgedeki çatışmayı önlemek için mi dizilmişlerdi. İçlerinden biri bana “sokağa çıkma yasağı var. İhtilal oldu’” dedi. Buna da şaşırmadım. Çünkü darbe aylardır “Ben geliyorum!” diyordu. Türkiye zaten sıkıyönetim altındaydı. Solcu örgütler, sıkıyönetimden rahatsızdılar. Oysa her gün evlatlarından birkaçını terör eylemlerinde kaybeden halk sıkıyönetimi zorunlu görüyordu. Nerden mi biliyorum? 1979’da Fatsa’ya gittiğimde çeşitli mekânlarda rast geldiğime sordum ve büyük çoğunluğun ülkedeki bu gerici kargaşanın sona ermesi için sıkıyönetimi zorunlu gördüğünü saptadım. Hem de Devrimci Yol’un hâkim olduğu Fatsa’da! Solun bölünmesine koşut olarak Öğretmen hareketi de paramparçaydı ve TÖB-DER kapalıydı. İçinde bulunduğum Yurtsever Öğretmenler Grubu darbeden 9 ay önce, 1 Ocak 1980’de Öğretmen Dünyası’nı yayın hayatına sokmuştuk. Çıkış bildirgemizin en önemli maddeleri bu kargaşanın durması, okullarda demokrasi idi. Bu nedenle halk kitleleri gibi 12 Eylül darbesini olumlu karşıladık. Bunu Konsey’e çektiğimiz bir telgrafla bildirerek bir an önce demokrasiye geçilmesi dileğimizi de ekledik. “YAT, KALK, SÜRÜN!” Darbeciler (ki başlarında bulunan Kenan Evren bu göreve Ecevit tarafından getirilmişti) kısa zamanda beklentileri boşa çıkardı. Anayasayı feshetti. Siyasi partileri kapattı. On binlerce kişiyi tutuklattı. Binlerce dava açtı. Astı, kesti… Yolunu bulan solcular yurt dışına çıktı. Ülkenin bütün demokratik birikimi heba edildi. Kitleler korkutuldu, sindirildi. Yeni hükümetin antidemokratik uygulamalarına muhalefet ettiğimiz için faşizmin kadrajına girmemiz uzun sürmedi. Millî Eğitim Bakanı Tuğgeneral Hasan Sağlam, bir mülakat için gittiğimiz odasından dergi yöneticilerini adeta kovdu. Kardeşimle ikimiz 1402 sayılı yasa ile öğretmenlikten çıkarıldık, Öğretmen Dünyası dergisi okullarda yasaklandı! 1973-1975’te Fatsa Ortaokulu öğretmeniyken 4 öğretmen 1986’da tutuklanıp yargılandık. Neyse ki hâkim davayı zaman aşımı gerekçesiyle düşürdü. Bu bahsi burada uzatmayacağım. Zira kitaplarımda anlattım. Öğretmen Dünyası Kitabı’nda da anlatacağım. Zaten o dönemi yaşamış olanların anlatacak pek çok 12 Eylül öyküsü var. 12 EYLÜL VE LENİN “Bu da nerden çıktı!” demeyin. Zira Lenin 1924’te öldü, 12 Eylül’ün tarihi ise 1980. Arada 56 yıl var. Gene de aralarında şöyle bir ilişki var: 1960’lı yılların ikinci yarısında Türkiye devrimci bir durum yaşadı. Fakat bir halk devrimine önderlik edecek bir önder çıkaramadı. Bu boşluğu 1971’de asker şefleri doldurarak halka demokrasi vaat eden bir darbe yaptılar ve çok geçmeden iktidarı sivil kadrolara teslim etmek zorunda kaldılar. 1980’e doğru ilke yukarıda değindiğimiz bir karmaşanın içine düştüğünde bunu bir halk devrimine dönüştürecek önder ve kadrolardan yoksundu. Lenin, Birinci Dünya Savaşı’nda yorgun düşen Rusya’da savaştan bezmiş kitleleri örgütledi ve devrime hazırladı. 1917 Nisanında partisinin bir kısım üyeleri “Şimdi devrim yapalım, durum devrime elverişli" diyorlardı. Lenin ise özetle (mealen söylüyorum: “Sakın ha! Devrimin zamanı gelmedi, devrim yapmaya kalkarsak güçlerimizi ve şansımızı kaybederiz!” dedi ve yazdı. Ancak 1917’nin Ekim ayına gelindiğinde “İşte şimdi devrimin zamanıdır” dedi. Sovyetlerde Ekim devrimi dediğimiz dünyayı sarsan o büyük deprem oldu. (Nisan Tezleri ve Ekim Devrimi) İşin bu yanı üzerinde hiç duran oldu mu bilmiyorum. Devrimin öyle beş on yılda bir yapılmayacağını, her ülkenin tarihi, sosyal, politik koşullarının farklı olduğunu elbet de biliyorum. Getirdikleri sosyal düzen farklı olmakla birlikte devrimin zamanını doğru belirlemede Lenin ile Atatürk benzerlik gösterirler. Türkiye ne 1960’larda ve 1970’lerde bir Lenin çıkaramadı! “BİZİM OĞLANLAR BAŞARDI!” 12 Eylül darbesi yapıldığında Türkiye’deki Amerikan yetkililerinin, hükümetlerine “Bizim oğlanlar başardı” diye mesaj gönderdiği çok söylenmiştir. Bunun mantıklı bir yanı vardır çünkü Türkiye bir NATO ülkesi ve Amerika Birleşik Devletlerinin sıkı bir müttefiki olmakla birlikte emperyalist Batı ile “sosyalist” Sovyetler Birliği’nin çıkarlarının çatıştığı bir bölgede bulunuyordu. Türkiye sağı Amerika’yı, solu ise Sovyetler Birliği’ni tutuyordu. Türkiye solunun bir kısmı Sovyet-Çin çatışmasından mülhem olarak Sovyetler Birliğinin revizyonist, hegemonyacı, sosyal emperyalist ve sosyal şoven” bir ülke olduğunu ileri sürse de Türk solunun büyük kısmı, Amerika gibi, bunu savunan örgütlere de düşmandı. Bu sol başa geçmeyi başarsaydı, Türkiye NATO’dan çıkacak, muhtemelen Varşova Paktı’na girecekti. Türkiye’nin siyasi ve ekonomik çehresi tamamen değişecek, ilkede muhtemelen Varşova Paktı ülkelerinde olduğu gibi “Komünist” damgalı, sosyalist rejimi çürütmüş bir parti iktidarda bulunacaktı. Türkiye o sistem içinde ancak 9-10 yıl kalabilirdi. Çünkü Sovyet İmparatorluğu, patır kütür yıkıldı ve bağımsızlıklarına kavuşan ülkelerin yöneticileri, devlet mallarını kısa sürede üstlerine geçirdiler ve Batı Avrupa’nın, Amerika’nın kapısını çaldılar. NE AMERİKA NE RUSYA Bu nedenle 1970’li yılların en doğru sloganı, ara sıra hatırlatmak zorunda kaldığımız gibi “Ne Amerika, Ne Rusya, Tam Bağımsız Türkiye!”dir. Ne yazık ki, günümüzde kitle gösterilerinde bu sesi duyamıyoruz. Bugünün sağcıları gene Amerikancıdır, solcularının bir kısmı ABD’ye muhalefet gerekçesiyle açıkça Rusya tarafına geçmiştir. “İki süper devlete karşı” politikasının yerini “İki süper devletten biri” anlayışı almıştır. Bu iki süper devletin ikisi de kapitalist ve emperyalisttir! Bu yılki 12 Eylül, bana bunları hatırlattı. (Ankara, 12 Eylül 2026)
- TATİL RAPORU
Zeki Sarıhan * Mevsim döndü, güneşin feri azaldı, okullar açılıyor, öğretmenler ve öğrenciler işbaşı yapacak. Ayvalık’ın içi ve sahilleri bu yıl da kalabalıktı. Orada 84 evlik bir tatil sitesinde bizim de 1994’ten beri bir yazlığımız var. Ağustos ayında orada bulunuyoruz. Bu yıl da eşim ve büyük oğlumla Ankara’dan yola çıkıp 2 Ağustos günü akşamı Ayvalık’a ulaştık. Birkaç gün sonra bir hafta kadar Yunan adalarında tatil yapan Macar gelinimizle Macaristan’dan gelen küçük oğlum da geldi. Beş kişi, herkes kendi programını uygulamak üzere bu yaz tatilini orada geçirdik ve 5 Eylül günü Ankara’ya döndük. Bu süre içinde sert rüzgâr olmadığı günler yarım saat kadar deniz kıyısında güneşlendim ve yüzdüm. Dört siteden kadın, erkek, çocuk, genç, yaşlı insanların sağlık aradığı bu “plaj” ne yazık ki kumsal değil. Denizin kıyıları da çoğu yerde çakıllı ve otlu. Bu gösteriyor ki herkesin yazlığı da bütçesine göre. İkindi vakitleri birkaç kez saydım, denizde 18-20 kişi, kıyıda palmiye ağaçlarının gölgesinde sandalyesinde oturanlar ise 30’dan fazla. Kıyıya demirlemiş 8-10 da motorlu deniz taşıtı var. Sitede yaklaşık 30 yılda nerdeyse yarı yarıya bir nüfus değişimi olmuş. Gidiş geliş yaptığımız bir hayli ailede siteden ayrılmış. Yerlerine yeni komşular gelmiş. Ölümler var. Beş aileye oturmaya gittik. Bunlardan dördü de bize geldi. Çanakkale’den Eşi ve kızıyla Profesör Devrim Topses geldi ve yeni çıkan Dinler Tarihi kitabını verdi (Tabii bir solukta okudum.) Bir tanıdıklarına konuk gelen Terme’den yeğenimin kızı Elanur eşi ve iki çocuğuyla, komşu siteden Ali Yıldırım, Şenal’ın Edremit’ten üç ve Ayvalık’tan bir arkadaşı uğradılar. İki kez Perşembe günleri kurulan zengin Ayvalık pazarına gittim. Ailece iki kez “dışarda” yemek yemiş olduk. Birkaç kez de evde yemek olmadığı söylendiğinden site büfesinde yapılan Ayvalık Tostu’ndan yedik. Haftada birkaç kez sebze meyce satıcıları sitenin önüne park edip satış yapıyorlar. Sitenin yanında geniş bir zeytin tarlası, onun bir kenarında ulu bir incir ağacı var. Kenardaki yaşlı dalları yerlere yatmış. Her yıl olduğu gibi bu ağaca dört kez incire gittim ve benden başka da müşterisi olduğundan toplam iki kilo incir toplamışımdır. İkide bir köyüme telefon edip fındık toplama mevsiminden haberler aldım. Bu yıl zeytin gibi fındık da iyi. Fındığı güneydoğudan gelen mevsimlik işçiler topluyorlar. Ben, Ankara’da ne yapıyorsam, tatil sitesinde de denize gireme dışında aynı şeyi yapıyorum. Okuyorum, yazıyorum. İki yıldır, site büfesine günlük gazeteler gelmiyor. Alıcıları kalmamış! Ben ise gazetesiz duramıyorum. Şehre gidenlerden rica ediyoruz, getiriyorlar. Yanımda götürdüğüm ve yazlıkta bulunan kitaplardan onunu okudum. 1967’de Köy okulları şenliği için okulumuz öğrencilerinin rol aldığı, yayımlamayı düşündüğüm piyesi ve 2023 yılı günlüğümün yarısını bilgisayara geçtim. Haftalık beş yazım yayımlandı. Bir gün de Ayvalık’ta yazlığı olan Şenol Yazıcı, eşimle beni alıp Edremit Kitap Fuarına götürdü. Artık arabamızla gitmediğimizden eskisi gibi çevre gezisi ve ziyaretler yapamıyoruz. YENİ PARTİ BAŞARABİLECEK Mİ? Bir araya geldiğimi insanlarla sohbet konusu, herhalde her yerde olduğu gibi siyasi gelişmeler. Bu hükümetten kurtulabilecek miyiz? CHP’ye ne oldu? Özgür Özel başarabilecek mi? Kimisi benim bu konudaki ilgimin eşimin bir buçuk dönem CHP milletvekili olmasından kaynaklandığını sanıyor. Bu kanaat biraz ağırıma gitmekle birlikte beni tanımamalarına yorup üstünde durmuyorum. Yazılarımda paylaştığım görüşlerimi aktarıyorum: Gelecek seçimleri kazanamayacağı korkusuna kapılan iktidar partisi, ana muhalefet partisini parçalamak ve etkisizleştirmek için yargıyı kullanıyor. Her yanda büyük yolsuzluklar yapıldığı, kendi bakanları da bir tarihte halk nazarında kepaze olduğu halde onlardan yargı yoluyla hesap sormayan iktidar, yargıyı tek taraflı kullanıyor ve muhalefetin üzerine sürüyor. Ne var ki, ana muhalefetin bazı önderleri de buna çanak tutarcasına zamanından önce bir erken seçim talebiyle iktidarı üstlerine çektiler. CHP’yi, bu cumhurbaşkanı adayının partisi haline getirdiler. Kemal Kılıçdaroğlu, partiyi ellerinden almalarını onuruna yediremeyecek butlan davası açtı. Siyasi geleceğini tamamıyla kaybetti. Partisinin alacağı oy, eğer kapanmazsa yüzde 2-3’ü geçemez ve bu Yeni Parti oylarının bölünmesi demektir. CHP Kongresini dava etmeyip mücadelesini içerden verseydi daha iyi idi. Özgür Özel, çok cevval ve yetenekli biridir. Kararlı bir muhalif kitleyi arkasına takmıştır. Geleceğin bir sosyal demokrat iktidarı için umut vericidir. Sohbet ettiğimiz gruplarla anlaşamadığımız bir nokta var. AKP 25 yıldır neden seçim kazanmaktadır. Hemen herkesin buna yanıtı 1) din olgusunu kullandığından, 2) Seçimlerde pusulasız oy kullanıldığından, hile yapıldığındandır. Onlara, AKP’nin toplumun yoksul, itilmiş tabakalarını koruyup kolladığı için onların oyuyla iktidar olduğunu bir türlü anlatamadım. Kendi köyümden, Kumru, Korgan ilçelerinin seçim sonuçlarından örnekler verdiysem de muhataplarım Nuh deyip peygamber demedi. Bu gerçeğe gözlerini kapamış, seçimleri kaybetmesine uyduruk bahaneler gösteren zihniyet gelecek için de büyük bir siyasi handikap oluşturuyor. Komşu siteden “laikçi teyze” olduğu anlaşılan emekli bir öğretmenle sohbet sırasında onun sitesinde yazlığı olan bir arkadaşın niçin görünmediğini sordum. Bu yıl gelmediğini ve o arkadaşın gerici olduğunu söyledi. Bu kanıya nasıl vardığını sordum. Eşinin başörtülü olmasını gerekçe gösterdi. Oysa o arkadaş İstanbul’un bir ilçesinde Atatürkçü Düşünce Dermeği başkanıydı ve eşinin başörtülü olmasının nedeni köy kızı olmasıydı. Geçen yıllarda da, denize haşama ile giren kadınlara karşı gerici damgası vuruluyordu. Ben bunu kınayanlara diyordum ki: “Sevinmelisiniz, size özenip denize giriyor, Sabredin. Bir süre sonra da mayo giyer…” Hulasai kelam, deniz kıyılarındaki tatil yerlerinde “çağdaş” bir toplum var. Ama onların siyasi ve kültürel yönlerden görüşlerinin sorunsuz olduğu söylenemez. Güneş ve deniz gözlükleri var ama çoğunun sınıf gözlüğü yok. Zaten bu gözlük kaç kişide kaldı ki! (Ankara, 6 Eylül 2026; Independent Türkçe, 7 Eylü 2026) zekisarihan.com
- Gülümseyen Yüzlerin Ardındaki Sessizlik
Sultan DENLİ * Gazetecilik bana şunu öğretti: İnsan en çok sustuğu yerden anlaşılır. Yıllardır sokaktayım. Kalabalıkların içinde, miting alanlarında, adliye koridorlarında, hastane bekleme salonlarında… Mikrofonu uzattığım yüzlerin çoğunda aynı ifadeyi görüyorum: Kontrollü bir gülümseme. Ne tam mutlu ne tam mutsuz. Sanki duygu dozajı ayarlanmış. Sanki fazla bir şey belli etmek tehlikeli. “Ne hissediyorsunuz?” diye soruyorum. “İyiyiz,” diyorlar. O “iyiyiz” kelimesinin içine sığdırılanları bazen saatlerce yazabilirim. Bir deprem bölgesinde, evi yıkılmış bir adam bana gülümseyerek “Canımız sağ olsun” dedi. O an yüzündeki ifade ile gözlerinin içi birbirini tutmuyordu. Bir mahkeme çıkışında, yıllardır adalet arayan bir anne “Alıştık artık” diye omuz silkti. Bir üniversite öğrencisi, gelecek kaygısını anlatırken arada kahkaha attı. Hep aynı şey: Gülümseyen yüzler, derin bir sessizlik. Belki de biz bu ülkede üzülmeyi bile ölçülü yaşamayı öğrendik. Çok sevinirsek ayıp, çok ağlarsak zayıf, çok öfkelenirsek sorunlu sayılıyoruz. O yüzden yüzümüzde hep “idare eder” bir ifade var. Ne tam düşüyoruz ne tam ayağa kalkıyoruz. Arada bir yerde asılı kalmış gibiyiz. Sosyal medyada her şey daha da keskin. Fotoğraflar parlak, hayatlar düzenli, kahkahalar yüksek. Kimse uykusuz gecelerini paylaşmıyor. Kimse “Bugün içim sıkışıyor ve nedenini bilmiyorum” yazmıyor. Hep iyi haberler, güzel anlar, başarı hikâyeleri… Oysa ben haber merkezinde her gün başka bir tablo görüyorum. İşten çıkarılanlar, borcunu ödeyemeyenler, hayal kırıklıkları, yarım kalmış hayatlar. Ama ertesi gün o insanlar da fotoğraf paylaşıyor. Gülümsüyorlar. En çok da gençlerde görüyorum bu sessizliği. Röportaj yaparken gözleri pırıl pırıl ama cümlelerin arasında hep bir “ama” var. “Planlarım var ama…” “Umutluyum ama…” O “ama” kelimesi, bazen bir kuşağın iç sıkıntısını özetliyor. Gülüyorlar, espri yapıyorlar, hayata adapte olmuş görünüyorlar. Fakat biraz derine indiğinizde hep aynı soru çıkıyor: “Gerçekten böyle mi yaşamak zorundayız?” Belki de en yorucu olan, sürekli iyi görünme mecburiyeti. Gazeteci olarak şunu da biliyorum: İnsan kamera açıldığında değişir. Cümlelerini tartar, yüzünü toplar, duygusunu filtreler. Çünkü görünür olmak savunmasız kalmak demektir. Ve biz savunmasız kalmaktan korkuyoruz. O yüzden kırıldığımızı saklıyor, yorulduğumuzu hafifletiyor, içimizdeki boşluğu kelimelere dökmüyoruz. Oysa en gerçek anlar, kayıt kapandıktan sonra yaşanıyor. Mikrofonu indirdiğimde, kamera kapandığında insanlar bazen derin bir nefes alıyor. “Aslında…” diye başlayan cümleler o zaman geliyor. Aslında çok yorgunum. Aslında korkuyorum. Aslında artık güçlü olmak istemiyorum. İşte o “aslında”ların toplamı, bu toplumun görünmeyen hikâyesi. Gülümseyen yüzlerin ardında biriktirdiğimiz şey sadece kişisel hüzünler değil. Toplumsal bir sessizlik de var. Birbirimizi gerçekten dinlemiyoruz. Hızlıyız, aceleciyiz, yüzeyseliz. “Nasılsın?” sorusu bile çoğu zaman bir nezaket kalıbı. Cevabı duymaya hazır değiliz. Belki de bu yüzden herkes biraz içine konuşuyor artık. Bazen düşünüyorum: Eğer bir gün herkes gerçekten ne hissettiğini olduğu gibi söylese, nasıl bir gürültü çıkar? Kaç kırgınlık, kaç hayal kırıklığı, kaç bastırılmış cümle havaya karışır? Belki de asıl kaos o zaman başlar. Ama belki de iyileşme de orada başlar. Ben artık gülümseyen bir yüz gördüğümde sadece o ifadeye bakmıyorum. Gözlerin kenarına, ses tonundaki titreşime, cümle aralarındaki boşluğa kulak veriyorum. Çünkü bazen en yüksek çığlık, hiç duyulmayan o sessizlikte saklı. Ve şunu kabul ediyorum: Hepimiz zaman zaman o sessizliğin içindeyiz. Sürekli güçlü olmak zorunda değiliz. Sürekli neşeli, üretken, dayanıklı olmak zorunda değiliz. İnsan dediğin bazen kırılır, bazen susar, bazen sadece anlaşılmak ister. Belki de birbirimize verebileceğimiz en büyük şey çözüm değil; gerçekten dinlenen bir alan. Sürekli dimdik durmak zorunda değiliz. Sürekli toparlanmak, güçlü görünmek, iyi hissetmek zorunda değiliz. İnsan bazen kırılır. Bazen yorulur. Bazen sadece biri “Anlıyorum” desin ister. Belki de bu çağın en büyük ihtiyacı çözüm değil; şefkat. Biraz daha yavaşlık. Biraz daha gerçeklik. Ve birinin, o gülümsemenin arkasındaki sessizliği fark etmesi. Çünkü bazı yüzler gülerken, içleri yardım ister. Ve bazı sessizlikler, duyulmayı bekler…
- MEVSİM GÜZ OLSA DA UMUTLAR HEP TAZE KALSIN!
ZEKİ BAŞTÜRK * Mevsim güz… Ağaçlar, yaz boyunca taşıdıkları yaprakları birer birer bırakıyor. Sararan yapraklar rüzgârın önünde savrulurken doğa, bize sessizce bir şey anlatıyor: Hiçbir şey sonsuza dek aynı kalmıyor. Güz biraz hüzündür aslında. Günlerin kısalması, akşamların erken inmesi, havanın serinlemesi… Bir zamanlar dalları dolduran yemyeşil yaprakların toprağa düşüşünü izlemek, insana ister istemez geçen zamanı anımsatır. Ama güz yalnızca hüzün değildir. Güz, aynı zamanda kabulleniştir. Doğa, dökülen yaprakların ardından yas tutmaz. Çünkü bilir ki her son, içinde yeni bir başlangıcın tohumunu taşır. Yaprak düşer, toprak onu bağrına basar. Kış gelir, sessizlik çöker. Sonra bir gün, hiç beklenmedik bir anda bahar yeniden kapıyı çalar. İnsan yaşamı da böyledir. Kimi zaman elimizden sevdiklerimiz, kimi zaman alışkanlıklarımız, kimi zaman hayallerimiz geçip gider. Bazı kapılar yüzümüze kapanır. Bazı yollar yarıda kalır. Bazı dostluklar sessizce uzaklaşır. Bazı umutlarımız, gerçekleşmesini beklediğimiz zamandan çok önce yorgun düşer. Ve biz sanırız ki her şey bitti. Oysa yaşam, bitişlerle değil; yeniden başlayabilme gücümüzle anlam kazanır. Bir ağacın yapraklarını dökmesi, öldüğü anlamına gelmez. Tam tersine, yeni bir mevsime hazırlanmasıdır. Belki de insanın zaman zaman kendisini yenilemek için bazı yüklerinden kurtulması gerekir. Bu yüzden güz mevsimine yalnızca hüzün penceresinden bakmamak gerekir. Sararan her yaprak, bize değişmeyi öğretir. Düşen her yaprak, bırakabilmeyi… Serinleyen her akşam, sabretmeyi… Ve toprağa düşen her tohum, yeniden başlayabilmeyi anlatır. Yaşantımız da da böyle değil mi? Bazen yitirdiklerimize öylesine bakarız ki elimizde kalan güzellikleri göremeyiz. Oysa hâlâ nefes alıyorsak, hâlâ sevebiliyorsak, hâlâ bir dostun sesini duyduğumuzda içimiz ısınıyorsa, hâlâ güzel bir güne uyanmayı bekliyorsak umut için yeterince sebebimiz vardır. Umut, her şey yolundayken kolaydır. Asıl umut, yollar karardığında ışığı arayabilmektir. Asıl umut, düşerken yeniden ayağa kalkabileceğine inanmaktır. Asıl umut, yaşamın ın bütün olumsuzluklarına karşın iyiliğin, güzelliğin ve sevginin hâlâ mümkün olduğuna inanmaktır. Belki yaş aldıkça daha iyi anlıyoruz bunu. Gençlikte geleceğe bakarken, yaş ilerledikçe geçmişe daha sık dönüp bakıyoruz. Ama geçmişe bakmak, geleceğe sırtımızı dönmek değildir. Tam tersine, yaşadıklarımızdan öğrendiklerimizle geleceğe daha sağlam yürümektir. Her yaşın bir güzelliği, her mevsimin bir öyküsü vardır. Bahar bize doğmayı, yaz yaşama sevincini, güz olgunlaşmayı, kış ise sabrı öğretir. Öyleyse güz geldi diye umutlarımızı soldurmayalım. Bırakalım yapraklar dökülsün. Bırakalım bazı eski alışkanlıklarımız, kırgınlıklarımız, gereksiz yüklerimiz hayatımızdan çıksın. Toprağa düşen her yaprak gibi biz de geçmişimizi toprağa emanet edelim. Ama umutlarımızı koruyalım..Çünkü insanı yaşatan yalnızca geçmişte yaşadıkları değildir; gelecekte yaşayabileceklerine duyduğu inançtır. Belki yarın başka bir kapı açılacak..Belki hiç beklemediğimiz bir telefon gelecek..Belki yeni bir dostluk başlayacak..Belki yıllardır ertelediğimiz bir hayal yeniden canlanacak..Belki de hiçbir şey değişmeyecek ama biz değişeceğiz. Yaşama başka bir gözle bakmayı öğreneceğiz. Ve bazen en büyük değişim budur. Mevsim güz olabilir. Ağaçların yaprakları dökülebilir. Gökyüzü griye dönebilir. Akşamlar uzayabilir. Ama insanın içinde küçük de olsa bir ışık yanıyorsa, bahar hiçbir zaman bütünüyle uzak değildir. Çünkü umut, takvim yapraklarına bağlı değildir. Umut insanın yüreğinde yeşerir. Öyleyse… Mevsim güz olsa da umutlar hep taze kalsın. Yapraklar dökülsün, ama hayaller dökülmesin. Günler kısalsın, ama gönlümüzün ışığı azalmasın. Rüzgâr sert essin, ama içimizdeki iyilik savrulmasın. Ve ne olursa olsun, yaşamın bize yeniden başlayabilmek için bir fırsat daha vereceğine inanalım..Çünkü güzün en güzel sırrı şudur:. Her dökülen yaprağın ardında, yeniden yeşerecek bir bahar saklıdır. Zeki BAŞTÜRK
- Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz?
Çünkü onlar ağırkanlı adamlardır Değişen bir dünyaya karşı Kerpiç duvarlar gibi katı Çakır dikenleri gibi susuz Kayıtsızca direnerek yaşarlar. Aptal, kaba ve kurnazdırlar. İnanarak ve kolayca yalan söylerler. Paraları olsa da Yoksul görünmek gibi bir hünerleri vardır. Her şeyi hafife alır ve herkese söverler. Yağmuru, rüzgarı ve güneşi Bir gün olsun ekinleri akıllarına gelmeden Düşünemezler... Ve birbirlerinin sınırlarını sürerek Topraklarını büyütmeye çalışırlar. Köylüleri niçin öldürmeliyiz? Çünkü onlar karılarını döverler Seslerinin tonu yumuşak değildir Dışarda ezildikçe içerde zulüm kesilirler. Gazete okumaz ve haksızlığa Ancak kendileri uğrarlarsa karşı çıkarlar. Adım başı pınar olsa da köylerinde Temiz giyinmez ve her zaman Bir karış sakalla gezerler. Çocuklarını iyi yetiştiremezler Evlerinde, kitap, müzik ve resim yoktur. Bir gün olsun dişlerini fırçalamaz Ve şapkalarını ancak yatarken çıkarırlar. Köylüleri niçin öldürmeliyiz? Çünkü onlar köpekleri boğuşunca kavga ederler. Birbirlerinin evlerine ancak Ölümlerde ve düğünlerde giderler. Şarkı söylemekten ve kederlenmekten utanırlar Gülmek ayıp eğlenmek zayıflıktır Ancak rakı içtiklerinde duygulanır ve ağlarlar. Binlerce yılın kabuğu altında Yürekleri bir gaz lambası kadar kalmıştır. Aldanmak korkusu içinde Sürekli birbirlerini aldatırlar. Bir yere birlikte gitmeleri gerekirse Karılarından en az on adım önde yürürler Ve bir erkeklik işareti olarak Onları herkesin ortasında döverler. Köylüleri niçin öldürmeliyiz? Çünkü onlar yanlış partilere oy verirler Kendilerinden olanlarla alay edip Tuhaf bir şekilde başkalarına inanırlar. Devlet, tapu dairesi, banka borcu ve hastanedir Devletten korkar ve en çok ona hile yaparlar. Yiğittirler askerde subay dövecek kadar Ama bir memur karşısında –bu da tuhaftır- Ezim ezim ezilirler. Enflasyon denince buğday ve gübre fiyatlarını bilirler Cami duvarı, kahve ya da bir ağaç gövdesine yaslanıp On bir ay gökyüzünden bereket beklerler. Dindardırlar ahret korkusu içinde Ama bir kadının topuklarından Memelerini görecek kadar bıçkındırlar Harmanı kaldırdıktan sonra yılda bir kez Şehre giderler! Köylüleri niçin öldürmeliyiz? Çünkü onlar otobüste ayaklarını çıkarırlar Ayak ve ağız kokuları içinde kurulup koltuklara Herkesi bunalta bunalta, yüksek perdeden Kızlarının talihsizliğini ve hayırsız oğullarını anlatırlar Yoksulluktan kıvrandıkları halde, şükür içinde Bunun, Tanrının bir lütfu olduğuna inanırlar. Ve önemsiz bir şeyden söz eder gibi, her fırsatta Gizli bir övünçle, uzak şehirdeki Zengin bir akrabalarından söz ederler. Kibardılar lokantada yemek yemeyi bilecek kadar Ama sokağa çıkar çıkmaz sümküre sümküre Yollara tükürürler... Ve sonra şaşarak temizliğine ve düzenine Şehirde yaşamanın iyiliğinden konuşurlar. Köylüleri niçin öldürmeliyiz? Çünkü onlar ilk akşamdan uyurlar. Yarı gecelerde yıldızlara bakarak Başka dünyaları düşünmek gibi tutkuları yoktur. Gökyüzünü, baharda yağmur yağarsa Ve yaz güneşleri ekinlerini yetirirse severler. Hayal güçleri kıttır ve hiçbir yeniliğe -Bu verimi yüksek bir tohum bile olsa- Sonuçlarını görmeden inanmazlar. Dünyanın gelişimine bir katkıları yoktur. Mülk düşkünüdürler amansız derecede Bir ülkenin geleceği Küçücük topraklarının ipoteği altındadır. Ve birer kaya parçası gibi dururlar su geçirmeden Zamanın derin ırmakları önünde... KÖYLÜLERİ, SÖYLEYİN NASIL NASIL KURTARALIM? * ŞÜKRÜ ERBAŞ Şükrü Erbaş, 7 Eylül 1953 tarihinde Yozgat’ta doğdu ve ilk-orta öğrenimini burada tamamladı. Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Sosyal Bilimler Bölümü’nden 1978 yılında mezun oldu ve Toprak Mahsulleri Ofisi’nde memur ve yönetici olarak çalıştı; 1998 yılında emekli oldu. Edebiyat hayatına 1984 yılında Yarın dergisi yazı kurulunda yer alarak başladı ve Edebiyatçılar Derneği’nde çeşitli dönemlerde genel sekreterlik ve başkanlık yaptı


















