top of page

Arama Sonucu

maviADA'ya DÖN

Boş arama ile 4771 sonuç bulundu

  • MAVİ YAZILAR ATLASI

    Nurten B. AKSOY * Şenol Yazıcı’nın Mayıs 2026’da yayınlanan dört kitabından biri de Mavi Yazılar Atlası. Kitapları okumaya başladığımda ilk dikkatimi çeken, iki kitabın da isminde geçen MAVİ sözcüğüydü. Şenol Yazıcı’nın 2000’li yılların başında basılı olarak çıkardığı, on beş yıla yakın da internette yayın hayatına devam eden edebiyat, kültür ve sanat dergisinin adı da maviADA’ydı. Bu bir tesadüf olamazdı, demek ki yazarımız MAVİ rengi çok seviyor diye düşünmeden edemedim. Mavi, hem gökyüzünün hem denizlerin rengiydi. Bir anlamda özgürlüğün ve sonsuzluğun rengi yani. İşte bu duygularla okumaya başladığım kitaplarda bu düşüncemde pek de yanılmadığımı fark ettim. Şenol Yazıcı özellikle Mavi Yazılar Atlası’nda çok çeşitli konularda yazarken hiçbir ekolün ve düşüncenin tutsağı olmamış, mavi gökyüzünde uçarcasına düşüncelerini okuruyla özgürce paylaşmış. Yazarımız kitabında yazılarını birbirinden farklı 25 başlıkta toplamış. Yazmanın kimileri için bir ihtiyaç olduğunu örneklerle savunan Şenol Yazıcı, bu yazıların kiminde çocukluk ve ilk gençlik yıllarında, başta babası olmak üzere yaşamında iz bırakan kişileri anlatmış. Kimi yazılarındaysa insan yaşamını mevsimlerle betimlemiş. Bu yazıları okurken bir yandan hüzünleniyor bir yandan da gülümsüyorsunuz. Özellikle "Aşkın İki Yüzü" isimli yazısında hem sinemaya olan tutkusunu hem de ergenlik çağının tanrıçaları olan Anita Ekberg ile Ali Mac Grow'ı okurken, 70'li yılları ben de yeniden yaşadım. Kendine özgü yalın bir dile sahip olan yazarımız ironiyi de çok seviyor. Bazen anlattığı kişiyi överken bir bakıyorsunuz, rahatlıkla, acımasızca alaycı bir dille eleştirebiliyor. Yazar bir sözcük cambazı sanki, tavşanı nerede, nasıl şapkadan çıkaracağını bilemiyorsunuz. “O bizim Parlayan Yıldızımızdı” yazısında ATATÜRK’ü ne kadar güzel ve özlemle anlatmış yazarımız. Beni kitapta çok etkileyen bir başka yazı ise Rodrigo’nun ünlü Gitar Konçertosu’nun ortaya çıkışı ve Deniz Gezmiş’le bağlantısının anlatıldığı yazı. 20. Yüzyılın başlarında başlayan, İspanya İç Savaşıyla süren hikaye, Deniz Gezmiş’in SON İSTEĞİ’yle adeta tarihi bir romana dönüşmüş. Aynı duyguları VALENTİNE yazısında da hissettim. Edebiyat tarihi açısından da pek çok yazara kitabında yer veren Şenol Yazıcı, kendi yazarlık serüveninde başucu kitabı diye nitelediği DENEMELER ve yazarı Montaigne’nin yanı sıra Türk Edebiyatının ünlü isimlerine de geniş yer ayırmış. Nobelli yazarımız Orhan Pamuk’tan, Nobelsiz yazarımız Türk Edebiyatının çınarı Yaşar Kemal’i ve daha başka yazarlarımızı da iyi ve kötü yönleriyle, kibarca ve ironiyle anlatmış. Elbette kitap bu anlattıklarımla sınırlı değil. Okurken bir yandan zihnimde soru işaretleri yaratırken bir yandan da çok sevdiğim bir tatlıyı yemişim hissi yarattı bende Mavi Yazılar Atlası. Köy ekmeğinden, köy okullarından Campenella’ya, oradan Selim İleri’ye hatta pandemiye uzanan bir yol hikayesi okumak isterseniz MAVİ YAZILAR ATLASI’nı mutlaka okuyun derim. Kısacası Gufo Yayınları tarafından yayımlanmış bir deneme kitabı olan Mavi Yazılar atlası gündelik yaşamın sıradan ayrıntılarından yola çıkarak evrensel sorulara uzanan ve okuyuculara düşündüren ve tebessüm ettiren bir okuma serüveni sunuyor Şenol Yazıcı 190 s. Deneme Mayıs 2026 GUFO Yayınları Ederi:250-350 L 13.07.2026 DAHA FAZLA AYRINTI İÇİN RESME TIKLAYIN

  • ANLAM ARAYIŞI

    ESRA ODMAN İYİER * Teknoloji ilerledikçe; Yapay zekâ birkaç saniyede roman yazıyor. Akıllı saatler kalp ritmimizi ölçüyor. Algoritmalar ne izleyeceğimizi ne satın alacağımızı, hatta kiminle birlikte olacağımızın resmini gösteriyor. Tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar çok bilgiye ulaşabiliyor, onu işliyor, kendimize uyduruyor ve dönüştürüyoruz. Buna rağmen insanlar tarot kartlarının başında umut arıyor, doğum haritalarını defalarca yorumlatıyor, yıldız nameler okuyor, fal baktırıyor, numerolojiye yöneliyor, kendini keşfet, aile dizimi, psikoloji kampı gibi seminerleri dolduruyor. Peki neden? Teknoloji ilerledikçe aklın egemen olacağı düşünülüyordu. Oysa tam tersi oldu. Bilgi arttıkça belirsizlikler de aynı oranda arttı. Bilim pek çok soruya cevap verdi; fakat insanın en temel soruları yerli yerinde duruyor: Ben kimim? Neden buradayım? Neden mutlu değilim? Neden sevilmiyorum? Neden aynı döngünün içindeyim? Acılarım ne zaman son bulacak? Hayatın anlamı ne? Bu soruların hiçbirine teknoloji cevap veremiyor. Modern insan, tarihin belki de en yalnız insanı haline geldi son dönemlerde. Kalabalık şehirlerde yaşıyor, yüzlerce dijital arkadaşı var ama derdini anlatabileceği bir kişi bile bulamıyor. Psikologların sıkça dile getirdiği anlam krizi ortaya çıkıyor. İnsan sadece yaşamak istemiyor; yaşadığı hayatın neden yaşanmaya değer olduğunu da bilmek istiyor. Ve hayatı boyunca bunu öğrenmeye çalışıyor. Tam da bu noktada kişisel gelişim kitapları, astroloji, tarot ve benzeri konular devreye giriyor. İnsan beyni belirsizlikten hoşlanmaz. Nörobilim araştırmaları, belirsizliğin birçok kişi için kötü bir haber almaktan bile daha fazla kaygı yaratabildiğini gösteriyor. Çünkü beyin geleceği öngörmek ister; öngörebildiğinde kendini güvende hisseder. Belki de bundan dolayı programlar yapar, geleceğiyle ilgili planlar yapar. Tarot kartı açıldığında ya da doğum haritası yorumlandığında, zihin anlatılan dağınık ihtimaller arasından kendine tanıdık olanı seçer ve yeni bir hikâye kurar. İnsan çoğu zaman geleceği öğrenmekten çok, geleceğin kontrol edilebilir olduğuna inanmak ister. Carl Gustav Jung, insanların yalnızca biyolojik varlıklar olmadığını; sembollerle, mitlerle ve arketiplerle düşündüğünü söyler. Ona göre rüyalar, masallar, dinler ve mitolojiler aynı insan ruhunun farklı dilleridir. Bugün tarot kartlarına ilgi duyan bir kişinin aradığı şey çoğu zaman gelecek değildir. Aslında kişi kendi bilinçdışına ait bir hikâyeyi yeniden ama bu sefer kendi istediği şekilde yazmayı ister. Kartlar, yıldızlar ya da semboller bazen bir aynaya dönüşür. Gölgesiyle karşılaşan kişi bir anlamda yeni hayatı için planlar yapmaya başlar. Jung'un, eşzamanlılık (synchronicity) kavramı da bu noktada dikkat çekicidir. İnsan bazen rastlantılar arasında anlam kurar. Bu anlam gerçekliği değiştirmese de kişinin yaşamını yorumlama biçimini değiştirebilir. Anlam arayışını bir nebze olsun tatmin eder. Bugün kişisel gelişim yalnızca psikolojik bir ihtiyaç değil; aynı zamanda dev bir ekonomik pazar haline gelmiştir. Kitaplar...Seminerler...Online eğitimler... Koçluk hizmetleri... Meditasyon uygulamaları... Manifest teknikleri... Enerji çalışmaları... Teröpatik Yazma Eğitimleri… Hepsi aynı vaadi farklı şekillerde tekrar eder: “Daha iyi bir sen mümkün. Nasıl ulaşabileceğini bilmen yeterli.” Bu vaat elbette bütünüyle yanlış değildir. İnsan değişebilir. Öğrenebilir. Kendini geliştirebilir. Sorun şudur ki, mutluluğun sürekli gelecekte bir yerde olduğunun pazarlanması yanlıştır. Bugünün insanı adeta hiç bitmeyen bir eksiklik duygusu içinde yaşamaya teşvik edilir. Sosyal medya yalnızca başkalarının hayatını göstermiyor; aynı zamanda bize nasıl biri olmamız gerektiğini de söylüyor. Bu, insanı sürekli kendini geliştirmeye, değiştirmeye, onarmaya çalışan bir projeye dönüştürüyor. Fal, astroloji ya da yıldıznameye yönelen herkes bunların mutlak gerçek olduğuna inandığı için gitmez. Pek çok kişi sadece konuşacak birine ihtiyaç duyduğu için gider. Bazen bir tarot seansı, kişinin ilk kez kendi hayatını yüksek sesle anlattığı yer olur. Bazen bir astrolog, aslında dikkatle dinleyen ilk kişidir. İnsanlar çoğu zaman kehanet değil, anlaşılmak ister. Onay bekler. Onaylandığı, doğrulandığı zaman mutlu olur. Bu nedenle bu alanların psikolojik işlevini küçümsemek de onları mutlak hakikat olarak görmek de aynı ölçüde hatalı olacaktır. Viktor Frankl, toplama kampı deneyimlerinden sonra şu sonuca ulaşmıştı: “İnsan haz aramaz; anlam arar.” Belki de bugünün problemi bilgi eksikliği değil anlam eksikliğidir. Yapay zekâ bize milyonlarca bilgi verebilir. Ama “Hayatımı neden böyle yaşıyorum?” sorusunun cevabını yine insanın kendisi bulacaktır. Mağara duvarlarına resim çizen insan da gökyüzüne bakıyordu. Antik çağın kâhinleri de gökyüzüne bakıyordu. Bugünün insanı da telefon ekranından günlük burcunu okuyor. Araçlar değişmiş olabilir ama mantık aynıdır. İnsan, belirsizlik karşısında yalnız kalmamak için hikâyeler üretmeye devam ediyor. Kimisi bu hikâyeyi bilimde buluyor, kimisi sanatta, kimisi dinde, kimisi terapide, kimisi ise tarot kartlarında ya da yıldızların sessiz diziliminde. Belki de asıl mesele, hangi yöntemi seçtiğimiz değil; o yöntemin bizi daha özgür, daha sorgulayıcı ve daha merhametli bir insana dönüştürüp dönüştürmediğidir. Çünkü insanın en büyük yolculuğu geleceği öğrenmek değil, kendini tanımaktır. Ve kendini tanıma cesareti, hiçbir kartın, hiçbir yıldızın ve hiçbir algoritmanın tek başına sağlayamayacağı kadar derin bir yolculuktur.

  • MAVİ YAZILAR ATLASI

    Nurten B. AKSOY * Şenol Yazıcı 190 s. Deneme Mayıs 2026 GUFO Yayınları Ederi:250-350 L * Şenol Yazıcı’nın Mayıs 2026’da yayınlanan dört kitabından biri de Mavi Yazılar Atlası. Kitapları okumaya başladığımda ilk dikkatimi çeken, iki kitabın da isminde geçen mavi sözcüğüydü. Şenol Yazıcı’nın 2002’den buyana basılı olarak çıkardığı, on yıla yakın da internette de yayın hayatına devam eden edebiyat, kültür ve sanat dergisinin adı da maviADA’ydı. Demek ki yazarımız mavi rengi çok seviyor diye düşündüm kitaplarını okurken. Mavi hem gökyüzünün hem denizlerin rengiydi. Bir anlamda özgürlüğün ve sonsuzluğun rengi yani. İşte bu duygularla okumaya başladığım kitaplarda bu düşüncemde pek de yanılmadığımı fark ettim. Şenol Yazıcı özellikle Mavi Yazılar Atlası’nda çok çeşitli konularda yazarken hiçbir ekolün ve düşüncenin tutsağı olmamış, mavi gökyüzünde uçarcasına düşüncelerini okuruyla özgürce paylaşmış. Yazarımız kitabında yazılarını birbirinden farklı yirmiden fazla başlıkta toplamış. Yazmanın kimileri için bir ihtiyaç olduğunu örneklerle savunan Şenol Yazıcı, bu yazıların kiminde çocukluk ve ilk gençlik yıllarında, başta babası olmak üzere yaşamında iz bırakan kişileri anlatmış. Kimi yazılarındaysa insan yaşamını mevsimlerle betimlemiş. Bu yazıları okurken bir yandan hüzünleniyor bir yandan gülümsetiyor insanı. Kendine özgü yalın bir dile sahip olan yazarımız ironiyi de çok seviyor. Bazen anlattığı kişiyi överken bir bakıyorsunuz, rahatlıkla, alaycı bir dille eleştirebiliyor. Yazar bir sözcük cambazı sanki, tavşanı nerede, nasıl şapkadan çıkaracağını kestiremiyorsunuz. “O bizim Parlayan Yıldızımızdı” yazısında ATATÜRK’ü ne kadar güzel ve özlemle anlatmış yazarımız. Beni kitapta çok etkileyen bir başka yazı ise Rodrigo’nun ünlü Gitar Konçertosu’nun ortaya çıkışı ve Deniz Gezmiş’le bağlantısını anlattığı yazısı. 20. Yüzyılın başlarında başlayan, İspanya İç Savaşıyla süren hikaye Deniz Gezmiş’in SON İSTEĞİ’yle adeta tarihi bir romana dönüşüyor. Aynı duyguları VALENTİNE yazısında da hissettim. Edebiyat tarihi açısından da pek çok yazara kitabında yer veren Şenol Yazıcı, kendi yazarlık serüveninde başucu kitabı diye nitelediği DENEMELER ve yazarı Montaigne’nin yanı sıra Türk Edebiyatının ünlü isimlerine de geniş yer ayırmış. Nobelli yazarımız Orhan Pamuk’tan, Nobelsiz yazarımız Türk Edebiyatının çınarı Yaşar Kemal’e ve daha başka yazarlarımızı da iyi ve kötü yönleriyle, kibarca ve ironiyle anlatmış. Elbette kitap bu anlattıklarımla sınırlı değil. Okurken bir yandan zihnimde soru işaretleri yaratırken bir yandan da çok sevdiğim bir tatlıyı yemişim hissi yarattı bende. Köy okullarından Campenella’ya, oradan Selim İleri’ye hatta pandemiye uzanan bir yol hikayesi okumak isterseniz MAVİ YAZILAR ATLASI’nı mutlaka okuyun derim. 13.07.2026 KİTAPLA İLGİLİ AYRINTI İÇİN RESME TIKLAYIN

  • HIZ! NEREYE KADAR?

    ZEKİ BAŞTÜRK * Ara sıra yakınırız. Çağın hızına ayak uyduramadığımızı söyleriz. Her şey o kadar çabuk değişiyor ki, daha dün yeni dediğimiz bilgiler bugün eskimiş oluyor. Teknoloji, iletişim, üretim, tüketim... Hayat sanki sürekli koşmamızı istiyor. Öte yandan trafiğe çıktığımızda bambaşka bir gerçekle karşılaşırız. Hız yapmak suçtur. Yol kenarındaki tabelalar bizi uyarır: "Hız felaket getirir." "Aşırı hız ölüme götürür." Demek ki her hız iyi değildir. Peki hız gerekli midir, yoksa tehlikeli mi? Aslında hız, ateş gibidir. Doğru kullanıldığında yaşamı kolaylaştırır; yanlış kullanıldığında yakar, yıkar. Bir ambulansın hastaya zamanında ulaşabilmesi için hız gereklidir. Bir bilim insanının yeni bir buluşu insanlığa hızla ulaştırması da değerlidir. Ancak düşünmeden karar vermek, öfkeyle konuşmak, daha çok kazanmak uğruna yaşamı koşturmacaya çevirmek; işte bunlar insanı tüketen hızlardır. Çağımız, "daha hızlı" olmayı başarı ölçüsü gibi sunuyor. Daha hızlı üret, daha hızlı tüket, daha hızlı yaşa... Oysa insan ruhunun da bir hızı vardır. Dostluk zamana gereksinim duyar. Sevgi sabır ister. Bir kitabı anlamak, bir çocuğu dinlemek, yaşlı bir insanın elini tutmak aceleye gelmez. Belki de asıl sorun yavaş olmak değil, ne için hızlandığımızı unutmuş olmamızdır. Sürekli yetişmeye çalışırken yaşamayı erteleyebiliyoruz. Zaman kazanıyoruz ama anları kaybediyoruz. Yaşamda önemli olan en hızlı olmak değil, doğru zamanda durabilmeyi bilmektir. Çünkü bazen birkaç dakika erken varmak için yapılan bir hata, bir ömrü yarım bırakabilir. Bazen de biraz yavaşlamak, hem yaşamı hem de kendimizi yeniden fark etmemizi sağlar. Hız, insanın efendisi değil, hizmetkârı olmalıdır. Direksiyonda da yaşamda da bizi güvenle geleceğe götürecek olan şey; akıl, denge ve ölçüdür. Zeki BAŞTÜRK

  • Adalet AĞAOĞLU

    (23 Ekim 1929, Ankara - 14 Temmuz 2020, İstanbul), Türk yazar. 20. yüzyıl Türk edebiyatının en önemli romancılarından biri kabul edilir. Eserlerinde Türkiye'nin değişik dönemlerini ve bu dönemlerin insan hayatlarına etkisini inceledi. İlk romanı Ölmeye Yatmak'tan başlayarak yazdığı tüm romanlar Türkiye'de önemli edebiyat ve edebiyat dışı tartışmalara yol açtı. Romanları dışında hikâye, oyun, deneme ve anı türünde eserler verdi. "Sonsuzluk Olmak" Türkiye'nin değişik dönemlerini ve bu dönemlerin insan hayatlarına etkisini inceleyen eserleriyle 20. Yüzyıl Türk Edebiyatı'nın en önemli romancılarından biri kabul edilen Adalet Ağaoğlu bugün vefat etti; “Ölmeye yatıyorum, eğer bir sonsuzluk varsa; sonsuzluk olmak istiyorum. İsmi anılmayan, gözleri görmeyen, yaşamayan bir sonsuzluk” cümlesinde dediği gibi "sonsuzluğa" doğru yelken açtı. Kendisini saygıyla uğurluyoruz sonsuzluk yolculuğuna... * Dört çocuklu bir ailenin ikinci ve tek kız çocuğu olarak 23 Ekim 1929 yılında Nallıhan'da dünyaya gelir Adalet Ağaoğlu. İlköğrenimini Nallıhan'da tamamladıktan sonra 1938'de ailesi ile birlikte Ankara'ya yerleşirler. Ortaöğrenimini Ankara Kız Lisesi'nde tamamladıktan sonra 1950 yılında Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nin Fransız Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun olur. Edebiyata ilgisi lise yıllarında şiirlerle başlar, kısa bir süre sonra oyun yazarlığına yönelir. İlk defa 1946'da Ulus gazetesinde tiyatro eleştirileri yayımlayarak yazarlığa başlayan Ağaoğlu'nun ilk şiirleri. 1948-50 arasında Kaynak Dergisi'nde yayımlanır. 1951-1970 yılları arasında TRT’de çeşitli görevler yapar. Ankara Radyosu'nda göreve başladığı yıl ilk radyo oyunu olan "Aşk Şarkısı"nı yazar. Radyo'da görev yaparken tiyatro oyuncusu ve yönetmen dört arkadaşı ile birlikte Ankara'nın ilk özel tiyatrosu olan "Meydan Sahnesi"ni kurarlar ve Meydan Sahne Dergisi'ni çıkarırlar. 1953 yılında tiyatro konusunda görgü ve bilgisini artırmak üzere Paris'e giden Ağaoğlu'nun, aynı yıl Sevim Uzungören'le birlikte yazdığı "Bir Piyes Yazalım" tiyatro oyunu Ankara'da sahnelenir. 1954 yılında mühendis Halim Ağaoğlu ile evlenen sanatçı, ilk romanını yazana kadar oyun yazarlığını sürdürür. Üst üste yazdığı oyunlarla altmışlı ve yetmişli yılların önde gelen oyun yazarlarından olur. TRT'nin özerkliğine el konulması gerekçesiyle TRT Radyo Dairesi Başkanlığı'ndan 1970 'te istifa eden sanatçı o tarihten bu yana yazarlıktan başka bir işle uğraşmaz. Edebiyat yaşamının bazı dönemlerinde "Remüs Tealada" ve "Parker Quinck" gibi takma adlar kullanmıştır. İlk romanı Ölmeye Yatmak, 1973’te yayımlanır. Bu ilk romanından itibaren tüm eserleri yoğun tartışmalara konu olur. Ölmeye Yatmak, daha sonra yazdığı Bir Düğün Gecesi ve Hayır adlı romanlarla bir üçleme oluşturur ve birçok ödül kazanır. Bir Düğün Gecesi ve Hayır romanları yayınlanır yayınlanmaz, ikinci romanı olan Fikrimin İnce Gülü, dördüncü basımında toplatılır. Fikrimin İnce Gülü romanı hakkında, "Askeri kuvvetleri tahkir ve tezyif (küçük düşürmek)" suçlamasıyla hakkında 1981 yılında dava açılan Ağaoğlu, iki yıl süren davanın ardından aklanır. Düğün Gecesi ise soruşturma aşamasında kalır. Dönemin üç önemli roman ödülüne layık görülmüş olan Bir Düğün Gecesi adlı romanı için ayrıca Aldous Huxley'den aşırma olduğu suçlaması ortaya atılır ve uzun tartışmalara sebep olur. Üçlemenin Bir Kitabı ve En Çok Ses Getireni: BİR DÜĞÜN GECESİ “İntihar etmeyeceksek içelim bari!” “Denebilir ki, Türkiye’de aydın sorununu Türkiye’nin tarihsel dönüşümüne somut insana eklemleyen romanlar, ilk kez Adalet Ağaoğlu’nun çabasıyla gerçekleştirilmiştir. Ağaoğlu, günümüzün hiç kuşkusuz en önemli romancısı. Bir Düğün Gecesi, yalnız uzmanların, eleştirmenlerin üzerinde düşünce birliğine vardığı bir roman değil; aynı zamanda geniş bir okuyucu kitlesi tarafından benimsenen, tartışılan bir eser.” - Hilmi Yavuz Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ı ile aydınların iç dünyasına açılan pencere, Adalet Ağaoğlu’nun o nefis yapıtı Bir Düğün Gecesi ile Tanpınar’ın Huzur’unun bir uzantısı niteliğine bürünmektedir. - Vedat Günyol Öykü kitapları, denemeler, anı-roman türünde eserler de yayımlayan Ağaoğlu 1991 yılında Çok Uzak Fazla Yakın'la oyun yazarlığına döner. 1983 yılından beri İstanbul'da yaşayan Ağaoğlu, son demlerine kadar yazmayı sürdürmüştür. 1996'da ciddi bir trafik kazası geçiren ve iki yıl hastanede yatan Adalet Ağaoğlu için Can Yücel'in söylediği "Sen Türkiye'nin en güzel kazasısın" sözü, Feridun Andaç'ın Adalet Ağaoğlu ile yaptığı nehir söyleşi tarzında bir kitabın adı olmuştur. 14.07.2020 * Derleme

  • Gece Uğultusu

    ENGİN SEVİNÇ * Dışarıda köpekler uluyor. Gece, en erken bizim bahçeye çökmüş demek ki. Hafif bir esinti de var belli. Bunu onca sessizlikte duyduğum çıtırtılardan anlıyorum; çatıya sürtünen ağaç dallarından ve cama çarpıp düşen yaprakların gölgesinden. İnsan tek başınayken irili ufaklı her şeye dikkat kesilebiliyor. Üstelik cam kenarındaysanız görebileceğiniz şeyler sizi fazlasıyla büyülemeye yetebilir. Ayın kül rengi parlaklığının kirpik uçlarınıza dokunmasından tutun yıldızların serpilmiş cam kırıkları gibi parıldayıp sönmelerinden öyle haz alırsınız ki (sanki birisi oturduğu yerden el feneriyle ışık tutuyor ve kaçırıyor sonra) ağaç dallarında kümelenmiş, bükülmüş bir meyve mi yoksa kanatlarına örtünmüş bir baykuş mu, bilemezsiniz. Sıradan bir zamanda ilginizi çekemeyecek onca ayrıntı şimdi öylesine gizemli görünür ki gözünüze, onları büyütüp parlatmak, dehşet verici bir hale getirmek istersiniz. Belki sadece ben öyle biriyim; camın kenarında oturmuş tek başıma bunu yapıyorum. Birden annemin bağırtısını duydum, çatı katından geliyordu; “Sustur şu köpekleri!” Ne yapmalıyım peki? Camın ardına, bahçeye dikkatle bakıyorum. Karanlığın içinde, ötelerde çalılar kıpırdıyor. Hemen iğde ağaçlarının dibinde, gözlerimin ulaşamadığı uzaklıkta sesler kavga ediyor. Kâhya merdivenlerden ağır ağır inerek yanıma geldi. Ben değilmişim demek ki köpekleri susturacak olan. Yüzüme baktı, sanki bütün suç benimmiş gibi. “Sesler kafamın içinden gelmiyor kâhya, bakma öyle” demek istiyorum. Fırsat bırakmıyor. Yüzünü koparıp kapıyı kapatmadan çıkıyor bahçeye. Onu pencere kenarından izlemek istiyordum. Köpeklerin dilinden anlayacak mı diye merak ediyordum. Çalıların yakınına vardı, etrafına bakındı, bir elindeki gaz lambasını çalılara tuttu. Sonra çalıların ardına yürüdü. Annem bir kez daha seslendi yukarıdan; “Susturun şu köpekleri, başım ağrıyor! Köpekler havlamaya devam ediyordu. Öyle ki şimdi bir köpek olsam gidip aralarına katılacağım. Bir parça rüzgâr bütün sesi toplayıp içeriye bırakıyor olmalı ki kapı aralığından daha iyi işitebiliyordum hırıltılarını. Çitlerin ardında dar bir patika duruyordu. Onun ucunun nereye vardığını hatırlamıyorum bile. En son ne zaman bu bahçeden çıktığımı da hatırlamıyorum. Bu dünyanın bir yerinde, hatta belki de iki sokak ötede insanlar birbiriyle selamlaşırken, bir ihtiyar sigarası için ateş isterken duraktaki kadından, otobüsün camından dışarıyı seyrederken birisi, çiçekler sulanırken belediye arabasından, bahşişini alırken garson ve yemeğini beğenmiş bir müşteri ağzının köşesini mendiliyle silerken, ayakkabının altında kalmaktan son anda kurtulurken bir karınca, henüz yağmur yağmışken kaldırımın parlaklığı ve yeni olmuş meyveler tezgahta parıldarken ve de işportacının sesine kulak verirken vapurdakiler, hatta bir adam simitin ucunu martılara atmayı düşünürken, iskelede parmaklarının ucunu sevgilisinin saçlarında gezdirirken bir delikanlı, her şeye rağmen ben burada, bu cam kenarında ya da evin herhangi bir köşesinde duruyor olacağım. Çünkü vücudumda hissedebildiğim tek yer gözlerim ve bir de kulaklarım. Çünkü öylesine sert çarpmış ki arabamıza o kamyon, camdan fırlamışım ve hatırlayabildiğim korkuyla ağlayıp durmuşum. Çünkü kamyon şoförü öylesine uyumuş ki, bizim şeride geçmiş, daha da hızlanmış ve bir daha uyanamamış; babam gibi tıpkı. Başka da bir şey hatırlamıyorum. O yüzden bazen küçük bulutlar bulurum kendime. Göğün bir köşesinde sessiz sedasız dağılana kadar kafamın içinde onlarla uğraşırım. Birazdan bir kuşu içine alıp hapsedecek, birazdan bir evin çatısından yürüyecek yavaşça ve ışıkları kapatıp çıkacak odadan. Çünkü öyle sanıyorum ki bazı şeyler düşündüklerimin dışında bir o kadar gerçek ve yaşanılası, ama yine de öyle düşünmeye devam etmek istiyorum. Kendime yetirebildiğim bir çaresizliğin içinde dile getiremediğim onca şey varken, böylesi daha akıllıca geliyor bana. “Susun artık, susun yalvarırım ne olur!” Annemin baş ağrısı hiçbir zaman dinmeyecek gibi. O kadar şiddetli bağırmış ki kazadan hemen önce, bilincine sığmamış bu. Kamyon şoförünü uyandırmaya yetmiş mi bilemem. Lakin o ses kafasının içine dolmuş ve ara ara patlayıveriyor bir yerlerden işte. Köpeklerin bir şey uğruna verdikleri ölümcül kavganın sesi epey artmıştı. Hatta ara ara yakınlaşıp uzaklaşıyordu. O yakınlaştıkça rüzgâr artıyor ve pencerenin önündeki saksıda uzayan çiçekleri koparırcasına sarsıyordu. Tıpkı kazadan evvel yol kenarında bir ekin tarlasının düzlüğünde yayılan kısrakların rüzgârda savrulan yeleleri gibi, bir güneşe çevriliyor bir gölge oluyorlardı. Annem yan tarafta elindeki kamerayla fotoğraflarını çekmeye çalışıyordu; camını indirip kollarını dışarı uzatışı hala aklımda. Birden gök gürüldedi. Kâhya elindeki sopayla bahçenin ortasında göründü sonra. İçeriye girdi. Sopayı kapının önüne bırakıp kapıyı kapattı. Epey terlemişti. Çok koşmuş olmalıydı. Köpeklerden ses gelmiyordu şimdilik. Ama kâhyada bir gariplik vardı. Soluyuşu hırslı, bakışları öfkeliydi. Bir elini cama uzatıp bir şey söyleyecek oldu ansızın. Bütün dikkatimle onu izliyordum. Dudaklarımın ucunu oynatabilsem ve ses tellerimi titreştirmeyi becerebilsem ona sorunun ne olduğunu soracaktım. “Hayırdır kâhya?” diyecektim. “Ne oldu köpeklere? Sana bir şey yaptılar mı?” Neyse ki kendini biraz olsun toparlayıp merdivenlere doğru yöneldi. Henüz merdivenleri tırmanacaktı ki birden ortalık bembeyaz oldu ve hemen ardından kulakların içini deşen gök gürültüsü duyuldu. Arkasından yağmur yağmaya başladı köpek uğultularıyla beraber. Kâhya dudaklarındaki tebessümle geri döndü. Kapıyı açtı ve yerdeki sopayı alıp çalılara doğru yürüyüp kayboldu sonra. “Allah aşkına sustur şu köpekleri kâhya! Kafalarını mı koparıyorsun, boğazlarını mı kesiyorsun, ne yapıyorsan yap ama sustur. Seslerini duymak istemiyorum” diye bağırdı annem. Kâhya onu duymamıştı bile. Benimse umurumda bile değildi. Sonuçta pencere kenarında tekerlekli sandalyesinde oturan bir felçliyi ne ilgilendirir ki? Dışarıda feci bir karanlık vardı artık. Yağmur çiseleyerek başlamış ve hızlanmıştı sonradan. Artık pencerenin camına vuruyordu damlalar. Bir noktaya dokunuyor sonra gücünü kaybedip aşağıya kayıyordu. Yalnızca gözlerini kullanabilen bir adamın tek eğlencesi bu olsa gerek. Birden aklıma en son gördüğüm rüyam geldi. Görüp de anlatamadığım onlarca rüyamdan en sonuncusuydu bu; yine aynı yerde, tekerlekli sandalyemde oturtmuşlar beni ve dışarıyı seyrediyorum. İlk başta gündüzdü. Ağaçların rengini, çimenleri ve gökyüzünde birkaç kuşu hatırlıyorum. Hava sıcak değildi. Belki de mevsim bahardı. Her neyse, bir at arabasının bahçemize girdiğini görüyorum. Arkasında Amerikan kovboy filmlerindekine benzer kapalı römork tipi bir şey vardı. Tahtadan tekerlerinin üzerinde yavaşça ilerleyip bir yerde durdu sonra. Açılan kapıdan kimin ineceğini bütün dikkatimle bekledim. Önce iriyarı, gözlüklü bir adam indi ve atların başına yürüdü. Sonra babamı gördüm. Ürkek adımlarla arabanın merdivenlerinden inip ayağını hafifçe yerdeki toza dokundurdu. Yüzündeki tiksintiyi seçebiliyordum. En son hatırladığımdan çok farklıydı. İnce bıyığı ve yuvarlak gözlükleriyle bir altın tüccarını andırıyordu. Üzerindeki ceketin belindeki silahı gizlediğine bahse girebilirdim. Tıpkı televizyonda Pazar kuşağı sineması gibiydi. O da atların başına doğru yürüdü. Bir süre kafa kafaya verip bir şeyler konuştular ama duyamadım. Arı vızıltısı gibi geliyordu sesler. Sonra ansızın hava kapandı ve sağanak yağmur başladı. Elleriyle başlarını kapayıp etrafa bakınmaya başladıkları anda bağırtılar duydum. Ne göreyim? Çalıların orada annemle ben ayağa dikilmiş bunlara bağırıyormuşuz. Fakat yine ne dediğimiz anlaşılmıyor. En çok babam kulak kabartıyor sese. En son bizi fark ediyorlar. Benimle annemin tarafına doğru, çalılara yürüyorlar. Ve yağmur o kadar şiddetleniyor ki bundan sonrasını göremiyorum. Pencerenin camı olduğu gibi beyaza bürünüyor. O anlık düşünceyle, belki çaresizlikten, camın ardındaki damlaya uzatıyorum dilimin ucunu. O nasıl süzülüp inceldikçe dilimin etiyle camı parçalamak, onu bütünüyle içime akıtmak istiyorum. O kadar saf düşünceler içindeyim. Ama öylesine bir çaresizlik ki boğazımdaki düğüm, kirpiklerimi açıp kapatmaktan öteye gidemiyor. Öyle ki her gün, hatta her saat bir baş ağrısı gibi bu duygunun yüzüme oturuşunu ve beni nefessiz bırakışını hissediyorum. Ve insan o kadar iğrençleşmek istiyor ki, her şeyi göze alıp başarmak istiyor imkânsızı. En son, bütün yağmuru içime çekip onları görebilmenin hırsıyla uyanıyorum rüyamdan. Beni oyalayacak hiçbir şey bulamadığım zamanlarda ya da ne zaman yağmur başlasa ve ben bu pencere kenarında oturuyor olsam aklıma gelir durur bu rüya. Bir türlü de anlamlandıramam. Ben her rüyanın bir anlamı olduğuna inanan bir insanım. Beynimizin bize oynadığı bir oyundan ziyade bilincin içinde sağa sola dağılmış onlarca sivri düşüncenin bir araya gelme mücadelesi olarak görürüm rüyaları. Ve her mücadelenin sonunda, hatıra, saplantı ya da umursamadığımızı düşündüğümüz ne varsa açığa çıkar, aklımızda kısacık da olsa yer edinir, sonrasında unutulur gider nedense. Köpeklerin sesiyle kendime geldiğimde yağmur fazlasıyla şiddetlenmiş, köpeklerin kavgası da daha çok artmıştı. “Yeter artık, bu kadarı da fazla!” diye bağırarak annemin ayak seslerinin merdivenlere yöneldiğini fark ettim. Yavaş yavaş ve yeri sarsarak yürüyordu. Kilo almış olmalıydı. Gölgesi basamaklara vurduğunda aşağıya doğru uzanan bir dev canlandı gözlerimde. Yüzüstü uzanmış bir devdi sanki merdivenlerdeki. Nedense korkmuştum. “Kâhya!” diye seslendi annem kocaman bir çığlıkla. Dışarıya baktım. Çalıların orada sessizlik oldu. Annemin bağırtısından sonra yağmur bile durmuştu. “Neredesin kâhya?” Orada, merdivenlerin başında durmuş, aşağıya inmiyordu. Sonra birden uzaktan bir ses yükseldi. Kâhya havlıyordu. Kalın bir gırtlağın ortasından hırıltılı bir horultu yükseliyordu. Dehşet vericiydi. Dışarıya baktım korkuyla. Hiç kimse görünmüyordu. Vücudumu hissedebilsem zangır zangır titrediğine şahit olabilirdim. Ama annemin uğuldamasıyla dudaklarım kıpırdadı sadece.

  • İlk Kadın Romancımız Fatma Aliye Hanım

    Fatma Aliye Topuz veya Fatma Aliye Hanım ( 22 Ekim 1862, İstanbul - 13 Temmuz 1936, İstanbul), Osmanlı Türkü yazar, çevirmen ve aktivist. Tanzimat'tan İkinci Meşrutiyet'e uzanan süreçte roman, felsefe, İslam, kadın hakları ve tarih üzerine eserler vermiştir. Zafer Hanım'ın 1877 yılında yayımladığı Aşk-ı Vatan adlı bir roman mevcut olsa da, yazarın tek romanı olduğu için Zafer Hanım değil, beş roman yayımlayan Fatma Aliye Hanım ilk kadın romancı unvanını aldı. 2009 yılında 50 Türk lirasının arkasında portresine yer verildi. Kadın haklarına aile çerçevesinden baksa da radikal feminist düşüncelere sahip değildir. Ancak Fatma Aliye, kadın haklarına dönemine kıyasla sorgulayıcı yaklaşmıştır. Fatma Aliye, kadınların gelişiminin önündeki en önemli engeli erkekler olarak görmüş, Kadın haklarını İslamî bakış açısından kopmadan savunmuş, çok eşliliğe karşı çıkmış ve kadınların boşanma hakkını savunmuştur. Kadınların eğitimini önemsemiştir. Hayatı 22 Ekim 1862'de İstanbul'da doğdu. Hukukçu ve tarihçi Ahmed Cevdet Paşa ile Adviye Hanım'ın kızıdır. Kendisine özel bir eğitim verilmese de ağabeyi Ali Sedat Bey'in evde özel hocalardan aldığı dersleri dinlemesi sayesinde kendini geliştirdi. Fransızca merakının ortaya çıkması üzerine ders alarak bu dili çok iyi düzeyde öğrendi. Fatma Aliye Hanım, 17 yaşında iken 1877-78 Osmanlı-Rus Harbi'ndeki Plevne Savunması ile ünlü Gazi Osman Paşa'nın yeğeni Kolağası Faik Bey ile evlendi ve dört kızı oldu. (Hatice, Ayşe, Nimet, İsmet) Kızları hakkında geniş bir bilgi olmamakla birlikte İsmet Hanım'ın evden kaçarak din değiştirdiği, Katolik bir rahibe olduğu bilinmektedir. Evliliğinin ilk 10 yılında ancak eşinden gizli olarak kitap okuyabilen Fatma Aliye Hanım, eşinin bu konudaki tutumunun değişmesinden sonra onun izni ile tercümeler yapmaya başladı. Edebî yaşantısı 1889 yılında Georges Ohnet'in Volonté adlı romanını Meram adıyla çevirmesi ile başladı. Bu romanı "Bir Hanım" imzasıyla yayımlamıştır. Bu başarısıyla babasının dikkatini çeken Fatma Aliye Hanım, kendisinden ders almaya, fikir tartışmaları yapma olanağına kavuşmuştu. "Bir Hanım"ın gösterdiği çabalar, ünlü yazar Ahmed Midhat Efendi tarafından Tercüman-ı Hakikat gazetesinde övüldü ve yazar kendisini manevi kızı kabul etti. Fatma Aliye Hanım, bu ilk çevirisinden sonraki çevirilerinde "Mütercime-i Meram" takma adını kullandı. 1891 yılında Ahmed Midhat Efendi ile birlikte Hayal ve Hakikat adlı romanı yazdı. Romanın kadın ağzından olan kısmı Fatma Aliye Hanım'ın, erkek ağzından olan kısmı Ahmed Midhat Efendi'nin kaleminden çıkmıştı. Eser, "Bir kadın ve Ahmed Midhat" imzasıyla yayımlandı. Bu romandan sonra ikili uzun süre mektuplaşmış ve bu mektupları Tercüman-ı Hakikat gazetesinde yayımlanmıştır. Fatma Aliye Hanım, 1892 yılında Muhadarat adlı ilk romanını kendi adıyla yayımladı. Bu romanında, bir kadının ilk aşkını unutamayacağı inancını çürütmeye çalıştı. 1899 yılında yayımlanan Udi adlı romanında görevi üzerine gittiği Halep’te yaşamına tanık olduğu bir kadın udiyi anlattı. Bu kitapta mutsuz bir evlilik yapan Bedia'nın hikâyesini dönemine göre çok yalın bir dille anlatmıştır. Reşat Nuri Güntekin, edebiyata ilgisini güçlendiren yapıtlar arasında lalasından dinlediği romanlardan sonra Fatma Aliye Hanım'ın Udi romanını sayar. Eserlerinde kadın gözüyle evlilik, eşler arasındaki uyum, aşk ve sevgi kavramı, birbirini tanıyarak evlenmenin önemi gibi mühim konuları işleyen Fatma Aliye Hanım'ın diğer romanları Refet, Enin, Levayih-i Hayat adlarını taşır. Yazar romanlarında bireyleşme çabasında olan, çalışan, para kazanan, erkeğe ihtiyaç duymayan kadın kahramanlar yaratır. Fatma Aliye Hanım, edebî eserlerinin yanı sıra kadın sorunları ile ilgili de eser vermişti. Hanımlara Mahsus Gazete'de kadın sorunlarına ilişkin makaleler yazdı ve muhafazakâr görüşlerden kopmadan kadın haklarını savundu. 1892'de yayımlanan Nisvan-ı İslam adlı kitabında Avrupalı kadınlara İslam'da kadının durumunu anlattı. Romanlarında daha modern kadın kahramanlar yaratan yazar, bu kitapta, makalelerinde olduğu gibi, eski gelenekleri savunmuştur. 1893 yılında Ahmed Midhat Efendi tarafından yazılan Bir Osmanlı Kadın Yazarın Doğuşu (Bir Muharrire-i Osmaniye'nin Neşeti) adlı kitap ününü artırdı. Bu kitap Ahmet Mithat'ın Fatma Aliye'yi anlattığı yazıları ve Fatma Aliye'nin doğrudan kendisini anlattığı mektuplarından oluşmaktadır. Fatma Aliye mektuplarında, bitmek tükenmek bilmeyen öğrenme coşkusunu anlatır. Fatma Aliye Hanım'ın edebiyat dışındaki uğraşı alanlarından bir başkası ise yardım cemiyetleri idi. 1897 yılında 1897 Osmanlı-Yunan Savaşı'nda yaralanan askerlerin ailelerine yardım amacıyla Tercüman-ı Hakikat gazetesinde yazılar yazdı, "Nisvan-ı Osmaniye İmdat Cemiyeti" adlı bir dernek kurdu. Bu dernek, ülkedeki ilk resmî kadın derneklerinden biridir. Fatma Aliye Hanım, Hilal-i Ahmer Cemiyeti'nin de ilk kadın üyesidir. 1914 yılında yazdığı Ahmed Cevdet Paşa ve Zamanı son yapıtıdır. Bu romanında Meşrutiyet sonrası siyasal yaşamı ortaya koymayı amaçlamıştır. Resmî tarih tezlerine muhalefet ediyor olması, edebiyat dünyasından dışlanmasına yol açmıştır. İlk Türk kadın romancı olma özelliği ile Avrupa ve Amerika basınında kendisinden söz edilen Fatma Aliye Hanım'ın “Nisvan-ı İslâm” adlı eseri Fransızca ve Arapçaya, “Udî” adlı romanı Fransızcaya çevrilmiştir. Émile Julliard adlı bir Fransız yazarın Doğu ve Batı Kadınları adlı kitabını Fransız gazetelerine yazdığı bir mektupla eleştirmesi Paris'te büyük yankı uyandırmıştı. Eserleri 1893 yılında Chicago'da Dünya Kadın Kütüphanesi Kataloğu'nda sergilenmiştir. Fatma Aliye Hanım'ın II. Meşrutiyet yıllarına kadar yaygın bir ünü olmasına rağmen zamanla unutulmuştur. Fatma Aliye Hanım, soyadı yasasından sonra 'Topuz' soyadını aldı. Fatma Aliye, 13 Temmuz 1936 tarihinde İstanbul'da öldü. Cenazesi Feriköy Mezarlığı'na gömüldü. Fatma Aliye Hanım, ilk Osmanlı kadın feministlerden Emine Semiye Önasya'nın ablası, tiyatro ve sinema oyuncusu Suna Selen'in anneannesidir. Popüler kültürdeki yeri 2009 yılında tedavüle sürülen 50 Türk Lirası banknotlarının arka yüzünde portresi bulunmaktadır. Adı, Beyoğlu'nda ve Çankaya'da birer sokağa verilmiştir. Önemli yapıtları Roman: Ref'et (1898), Udi (1899), Enin (1910), Muhadarat (1892), Hayal ve Hakikat (1892). Çeviri: Meram (1890) Yaşam öyküsü ve tarih alanındaki yapıtları: Namdaran-ı Zenan-ı İslamıyan (Ünlü İslam Kadınları) (1892) Teracim-i Ahval-ı Felasife (Felsefecilerin Yaşamları) (1900) Çizgi Kitabevi Yayınları, Konya, Mayıs 2006 Hayattan Sahneler (Levayih-i Hayat) Osmanlıda Kadın: "Cariyelik, Çokeşlilik, Moda" Ayrıca Fatma Aliye üzerine Ahmed Midhat'ın Fatma Aliye Hanım yahud Bir Muharrire-i Osmaniye'nin Neşeti (1893) adlı bir incelemesi vardır. Fatma Aliye-Mahmud Esad. Çok Eşlilik: Taaddüd-i Zevcat. Editör: Firdevs CANBAZ. Hece Yayınları 2007 Kosova Zaferi/Ankara Hezimeti: Tarih-i Osmaninin Bir Devre-i Mühimmesi (1915) Ahmed Cevdet Paşa ve Zamanı (1913) Tedkik-i Ecsam (1901) Hakkındaki çalışmalar Fatma Aliye Hanım Hayatı Sanatı ve Udi Romanı: Hüseyin Kahya tarafından Kocaeli Üniversitesinde 2005 yılında tez olarak hazırlanan bir çalışmadır. Bu çalışmada sanatçının hayatı, sanatı ve eserleri tanıtıldıktan sonra "Udi" adlı romanı yeni yazıya aktarılıp tahlil edilmiştir. Fatma Aliye Hanım ve Mahmud Esad Efendi arasında geçen çok eşlilik tartışmaları derlenerek Çok Eşlilik adıyla 2007'de yayımlandı. Uzak Ülke (2007), Fatma Aliye Hanım üzerine Fatma Karabıyık Barbarosoğlu'nun yazdığı biyografik bir roman çalışmasıydı. Murathan Mungan'ın "Son İstanbul" adlı eserindeki kadın kahraman da Fatma Aliye Hanım'dır. Fatma Aliye Sempozyumu: İstanbul Şehir Üniversitesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, Modern Türkiye Çalışmaları Merkezinin 26-27 Aralık 2015'te düzenlediği sempozyumdur.

  • Frida Kahlo; Olanaksızı Başaran Sanatçı

    Diken Kolye ve Sinek Kuşları-Frida Kahlo-otoportre Magdalena Carmen Frida Kahlo y Calderón (6 Temmuz 1907 - 13 Temmuz 1954), portreleri, otoportreleri ve Meksika'nın doğası ile kültürel unsurlarından esinlenen eserleriyle tanınan Meksikalı ressamdır. Ülkenin popüler kültüründen etkilenen Kahlo, saf halk sanatı üslubunu kullanarak kimlik, sömürgecilik sonrası toplum, cinsiyet, sınıf ve ırk gibi konuları işledi; eserlerinde çoğu zaman güçlü otobiyografik öğeleri gerçekçilik ve fanteziyle birleştirdi. Meksika kimliğini tanımlamayı amaçlayan devrim sonrası Mexicayotl hareketi içinde yer aldı ve aynı zamanda sürrealizm ile büyülü gerçekçilik akımlarıyla ilişkilendirildi. Kronik ağrı deneyimlerini resmetmesiyle de tanınan Kahlo'nun 1940 tarihli otoportresi olan The Dream, 54,7 milyon dolara satılarak açık artırmada satılan en pahalı kadın sanatçı eseri rekorunu kırdı. Ayrıca ressam Diego Rivera'nın eşidir. Yaşamı 1907 yılında Meksiko'nun güneyindeki Coyoacán'da dünyaya geldi. 6 Temmuz 1907 günü doğmuş olmasına rağmen kendisi doğum tarihini Meksika Devrimi'nin gerçekleştiği 7 Temmuz 1910 günü olarak ilan etmiş, yaşamının modern Meksika'nın doğuşuyla başlamış olmasını istemiştir. Frida Kahlo 1907-1954 Altı yaşındayken geçirdiği çocuk felcinin sonucu olarak bir bacağı engelli kalmış, kendisine "Tahta Bacak Frida" denmişti. Bu engeliyle baş etmesini bilen Frida, genç kızlık çağında, dönemin en iyi eğitimini veren Ulusal Hazırlık Okulu’nda okudu. Bu okul, onu sanat, edebiyat, felsefe gibi alanlara yönlendirdi. İleride Meksika düşün yaşamının önemli isimleri olarak anılacak Alejandro Gómez Arias, Jose Gómez Robleda, Alfonso Villa okul arkadaşları oldu. Okulda, anarşist bir edebiyat grubuna dâhil oldu; güçlü bir kişilik oluşturmaya başladı. 18 yaşında geçirdiği bir trafik kazası bütün hayatını değiştirdi. Otobüs kazası 17 Eylül 1925'te okuldan eve dönerken bindiği otobüsün tramvayla çarpışması sonucu çok kişinin öldüğü kazada, tramvayın demir çubuklarından birisi Frida'nın sol kalçasından girip leğen kemiğinden çıkmıştı. Kazadan sonra tüm hayatı korseler, hastaneler ve doktorlar arasında geçmiş; omurgası ve sağ bacağında dinmeyen bir acıyla yaşamış, 32 kez ameliyat edilmiş ve çocuk felci nedeniyle sakat olan sağ bacağı 1954’te kangren yüzünden kesilmiştir. Yaşadığı çocuk felci nedeniyle hem bedensel hem de psikolojik sorunlar yaşamıştır. Kazadan bir ay sonra hastaneden çıkan Kahlo, ailesinin teşviki ile sıkıntı ve acıdan kaçmak için resim yapmaya başladı. Yatağının tavanındaki aynaya bakarak otoportreler yaptı. İlk otoportresi, "Kadife Elbiseli Otoportre"dir (1926). Frida Kahlo (ortada) ve eşi ressam Diego Rivera, 1932 1927 yılı sonunda yürümeye başlayan Kahlo, bu dönemde sanat ve politika çevreleri ile yakınlaşmaya başladı. Kübalı önder Julio Antonio Mella ve fotoğraf sanatçısı Tina Modotti ile tanışıp yakın arkadaş oldu. Birlikte, dönemin sanatçılarının davetlerine, sosyalistlerin tartışmalarına katılmaya başladılar. Kahlo, 1929'da Meksika Komünist Partisi’ne üye oldu. Evliliği Resim çizmeye devam eden Kahlo aynı dönemde arkadaşı Tina Modotti aracılığıyla Meksikalı Michelangelo olarak anılan ünlü ressam Diego Rivera ile tanıştı ve ona resimlerini gösterdi. Aralarında romantik bir ilişki doğan iki ressam, 21 Ağustos 1929'da evlendiler. Frida, Rivera'nın üçüncü eşi oldu. Evlilikleri, "fil ile güvercinin evliliğine" benzetildi. Sanatçı, ikinci otoportresini evlendiği yıl yaptı (Eser, 2000 yılında Amerikalı bir koleksiyoner tarafından 5 milyon dolara satın alınmıştır. Aynı yıl Rivera'nın Komünist Parti'den ihraç edilmesi üzerine Frida Kahlo da partiden ayrıldı. 1930'da eşiyle beraber ABD'ye gitti ve 1933'te Rivera aldığı duvar resmi siparişlerini bitirinceye kadar eşiyle birlikte orada yaşadı. Evliliklerinden iki yıl sonra bir düğün fotoğrafından yola çıkarak "Frieda ve Diego Rivera" (1931) adlı tablosunu yaptı. San Fransisco Kadın Ressamlar Topluluğu yıllık sergisinde sergilenen bu eser, onun bir sergide yer alan ilk tablosu oldu. Çiftin fırtınalı bir evlilik yaşamları oldu. Sağlık sorunları nedeniyle bir çocuğunu aldıran ve art arda iki düşük yapan Frida, eşinin sadakatsizlikleri nedeniyle 1939 yılında ondan ayrıldı ama 1 sene sonra yeniden evlendiler ve Frida'nın çocukluğunu geçirdiği "Mavi Ev'e" yerleştiler. Frida'nın da evlilikleri sırasında çeşitli erkeklerle ilişkileri olmuştu. Bunlardan birisi de Rus devriminin önde gelen isimlerinden Lev Troçki idi. Troçki, Rivera'nın Meksika Cumhurbaşkanından aldığı özel izin ile 1937'de Meksika'ya gelmiş ve Frida'nın evine yerleşmişti. Aralarındaki ilişkiyi Troçki'nin eşinin fark etmesi üzerine Frida, Troçki'den ayrılmıştır. Troçki'ye düzenlenen suikastın ardından suikastçı ressam Siqueiros'un arkadaşı olması nedeniyle sorgulanan Frida, bir süre Meksika'dan ayrılmayı uygun bulmuş; o sırada San Francisco'da bulunan eski eşi Rivera'nın yanına gitmiş ve çift orada yeniden evlenmişti. Son yılları Sık sık sağlığı bozulan Frida, dayanılmaz acılarla başa çıkmak için bütün gücüyle resim yapmış; yalnız ülkesinde değil, Amerika ve Fransa'da da sergiler açmıştır. 1938'de New York'ta açtığı sergi ona büyük ün getirdi, 1939'daki Paris sergisi ile övgüler topladı. 1943'te La Esmeralda adlı yeni bir sanat okulunda öğretim üyeliğine başlayan Frida, sağlık durumu kötüleşmesine rağmen ders vermeyi on yıl boyunca sürdürdü. Sağlık koşulları nedeniyle Mexico City'ye gidemediğinden, derslerini evinde veriyordu. Öğrencilerine "Los Fridos" (Frida öğrencileri) denildi. 1948'de yeniden Meksika Komünist Partisi'ne katılmak için başvurdu ve başvurusu kabul edildi. 1950'de omurgasındaki sorunlar nedeniyle hastaneye kaldırıldı ve 9 ay hastanede kaldı. 1953 yılı Nisan ayında Mexico City'de bir kişisel sergi açtı; Temmuz ayında sağ bacağı kesildi. Ölümü Frida Kahlo, 13 Temmuz 1954'te, akciğer embolisi teşhisiyle son nefesini verdiğinde; arkasında bıraktığı son tablosu; Yaşasın Yaşam isimli bir natürmorttu. Cenazesi ertesi gün yakıldı. Külleri Mavi Ev'de muhafaza edilmektedir. Mavi Ev, 1955'te Rivera tarafından devlete bağışlanmıştır. Hayatını konu alan filmler Frida Kahlo'nun hayatı Frida ismi ile sinemaya aktarıldı ve bu filmde Kahlo'yu Salma Hayek oynadı (2002). 2005'te hayatını konu alan "'The Life and Times Of Frida Kahlo adlı bir belgesel film çekildi. Resimleri Frida Kahlo'nun 143 resmi vardır; 55 tanesi otoportredir. Yaşamının büyük bir bölümünü yatakta başının üstünde duran, “gündüzlerinin ve gecelerinin celladı” olarak tanımladığı bir aynaya bakarak geçirdiği için sürekli oto-portre çizmiştir. Resimlerindeki ustalık, Pablo Picasso'ya bile "Biz onun gibi insan yüzleri çizmeyi bilmiyoruz" dedirtmiştir. Sürekli evcil hayvan besleyen Frida'nın beslediği hayvanlarla ilgili iki portresi vardır: 1941'de yaptığı "Ben ve Papağanlarım" ile 1943'te yaptığı "Maymunlarla Otoportre". Frida'nın resimleri "sürrealist" olarak değerlendirilse de o sürrealizmi reddetti. Resimleri aslında acı ve kesin gerçekliği yansıtıyordu. Frida'nın resimlerinde Meksika kültürü ve devrimci ulusal kimlik tuvale aktarılmıştı. Kahlo, 1938'de New York'ta sürrealist resmin öncü isimlerinden dostu Andre Breton'un da desteğiyle bir sergi açtı ve bu sergi ona uluslararası ün getirdi. 4 tablosunu aktör Edward G. Robinson'a satarak ilk büyük satışını gerçekleştirdi, resimlerinin yarısı satıldı. Bu başarı üstüne 1939'da Paris'te bir sergi açtı. Paris sergisinde fazla resmi satılmasa da eserleri büyük ilgi topladı; Picasso ve Kandinsky gibi sanatçıların övgüsünü kazandı; Louvre Müzesi, sanatçının Çerçeve adlı tablosunu satın aldı. Sanatçı, ülkesindeki ilk kişisel sergisini 1953'te Meksika'daki galerisinde açtı. Doktoru yatağından çıkmasını yasakladığı için serginin açılışına karyolasında taşınarak götürülmüştü. DERLEME: KAYNAK VİKİPEDİ

  • Yeni İmgelerle Yaşamı Öğrenmenin Yoludur Şiir

    Alex Fishgoyt ASIM ÖZTÜRK * Tanımsızlığın kendiliğinden çözümlenemediği, ona uygun sözcüklerin yerli yerine konamadığı durumlarla karşılaştığımız zaman hemen usumuza benzetmeler, yakınlaştırmalar, yakıştırmalar gelir. Bu yoldan giderek ulaştırmak, anlatmak istediklerimize daha kolay ulaşacağımızı umarız. Konumsal olarak, içinde bulunduğumuz duygu durumlarını açımlamak, daha anlaşılır kılmak; yaşadığımız, büründüğümüz, yüklendiğimiz duygu çokluklarını tüm renkleri, tüm kokularıyla iletebilmek için imgelere dayanarak, onlara başvurarak içinden çıkamadığımız olumsuzluğu gidermeye çalışırız. İçinden çıkılmaz, coşkun bir biçimde kabarıp gelen duygu yüklerinin dışa vurumu, aktarılması, sözcüklere çevrilerek yansıtılması sürecinde, öğrendiğimiz, bildiğimiz, yaşaya geldiğimiz kültürümüzden de esinlenerek içinde bulunduğumuz çözümsüzlüğe en yakın yerden, ona en iyi yaklaştığımız yerden imgeleri kullanarak sesleniriz. Kaçtığımız, kurtulmayı yeğlediğimiz bu çelişik durumdan çıkabilmek, bu birikimi. Bu taşınanı, bu duygu yükünü sağılmak için çoğunlukla imgeleri kullanarak tam olarak ne olduğunu bilmediğimize ulaşmaya çalışırız. Çabamızın renkli sözcükler seçerek, bugüne dek şiirin alanına pek fazla girmemiş, şiirin estetik değerleriyle örtüşmeyen sözcükleri kullanarak ilgi çekmek olmadığını anlatmak umarım gerekli değildir. Birçok şiir, birçok yazı bu yanılgılarla dolup taşarken, neyin nereden kaynaklandığını bilmeden derin kültürel birikimleri karıştırmadan; salt şiiri sözcük seçimleriymiş gibi, bu seçimlerin ilginçlikleriymiş gibi görmenin yanılgılarına düşmeden yolumuzu sürdürmeliyiz. Altını burada kalın kalın çizmem gerekiyor. Toplumun yaklaşık otuz yılına gelip oturan anamalcı sıkışmalar sonrası dayatılan, özgürlükleri her açıdan yok eden karanlık günler sonrası; ne yazık ki sanat alanında da büyük budamalar, büyük kırılmalar yaşadık. Dergilerde, kitaplarda yayınlanan şiirlere bakıyorum da sanki hiç bu toplumun derinlerinde biriken bu kiri, bu sömürüyü, bu yalanları, bu ikiyüzlülüğü görmüyorlar, yaşananları duymuyorlar. Birbirine benzer, içe dönük yanıltıcı, sözcüklerle oynayarak, karanlık, karanlık olduğu kadar da yaşamın gerçeklerinden kopuk şiirler yayınlanıyor. Şiirlerin altında, kitapların üstünde kişilerin adları olmasa, aynı bireylerin yazdığını sanacağım. Kendi bireysellik içeren sorunlarını, travmaları bir türlü aşamamış, karanlık, umutsuz oldukları kadar da yaşamın güzelliklerini, değişimini ıskalayan şiirler bunlar. Ne yazı ki şiir yazmaya, şiiri sevmeye, şiirin kucaklayıcı, sarıcı sıcaklığını duyumsayanlar bu örnekleri asıl örnekler gibi görüyorlar. Dergiler, bazı dergi yöneticileri bilerek ya da sistematik olarak bilinçli olarak bu örneklere sayılarında yer verdikleri için bunları doğru örneklermiş gibi algılayıp, şiir yazmayı erekleyenlere benzer şiirleri yazmayı öneriyorlar, önermenin çabası içine giriyorlar. Şiirin, şiirimizin tıkandığı, yerinde saydığı, bir türlü içine düştüğü çukurdan çıkamamasının gerekçeleri arasında birinci sırada sayacağımız bu konumsal yanılgı dolu tutucu durumudur. Günü, çağı yakalamanın, tüm insanlığın duyarlıklarını kavramadan, bilimsel gerçekliklerin bizi ulaştırdığı düşünsel, estetik değerlere önem vermeden, salt benzeşmek, birileri beğeniyor, birilerine benziyorum diye şiir yazdığını sanan, tek düzeliğin çizgisini bir türlü aşamayan şiirden bir şeyler umanlar, sürü olmanın ötesine geçmelidirler. Yaşam tüm gerçekliğiyle, olumlu, olumsuz tüm yönleriyle insan oğlunun düşünsel birikimleriyle yaşadığı kötü günleri aşarak ilerliyor. Yaşananın, yaşamın nabzını tutmak, şair kimliğiyle özgün yönüyle diğer bireylerden, diğer şairlerden ayrışarak kendi gerçekliklerinin ışığında, birikiminin, biriktirdiklerinin şiirini oluşturmalı, her şair kendisi olmalıdır. Korkuları, yanlış birikimleri, yanılgıları, körlükleri, çağa ulaşamayan düşünsel birikimleri ya da bunların tam olumlu yönleriyle çağının en ilerisinde sorumluluğunun da bilincinde olarak şiirini yazmalıdır. Bu düşünme, yazma süreçlerinin tümünü ortaya koyarken yetersiz kalan, iletirken, yazarken yetersiz kalan sözcüklerin, dizelerin belirginleşmesi, daha da iyi ulaşması için güncel diliniçinde kullandığımız imgelere başvururuz. Öyle anlar olur ki içinde bulunduğumuz durumu, içinde bulunduğumuz düşünce ortamını tanımlamakta, sözcüklere dökmekte yetersiz kalırız. Bunu en yakın en iyi nasıl söylemeliyim umarına sarılır öğrendiğimiz sözcüklerden, onların derin anlamlarından süzülüp gelen imgeleri kullanırız ya da o birikimden yola çıkarak yeni imgeler kurarız. Dilin kendi çatısı içinde biriken bu öğrenmeler, bu gözlemler, bu tanıklıklar bölgelere, değişik ulusların coğrafya konumlarına, dillerine göre ayrışabilir. Nerede, nasıl olursa olsun şiirin gerçekliği içinde ortaya konmaya çalışılanda yaşayan imgelerin yüzeye çıkışı yaşamın, yaşananın kendisidir. Bu kötü dönemin şiirsel yaklaşımı içinde, kötü, birbirine yakın, birbirinin yinelenmesi biçiminde karşımıza çıkan düşünce ve dil yatkınlıklarının kirliliğine bandırılmış, içerik olarak her açıdan gerici biçemleri yeni bir imgeymiş, yeni bir şiirmiş gibi sunulması yaşadığımız günün gerçekleriyle de bağdaşmadığı gibi aslında yaşamın gerçeklerinden de uzaklaşıp kaçmaktır. Kaçmanın birçok nedeni olabilir bunu yenilikmiş gibi sunmak, kendi korkaklığını, yaşamla yüzleşme gerçekliğinden kaçmanın bir yöntemi olarak gizleyip örterek sunmak başka bir aymazlıktır. Anlaşılmazlık, çelişik, ilk kez yazılıyormuş izlenimi verse de bu alandaki tartışmanın geniş açılımı içinde yazılanlara, bugüne dek şiirin getirildiği gelişim çizgisine de en hafif tanımıyla haksızlıktır. Şairin, şiiri yazanların bu bağlamda gerekçesi ne olursa olsun, birer kaçış, birer geriye, tutuculuğa saplanıp kalmak olduğunu değiştirmez. Bu korkaklığın, bu geri duruşun öne çıkarılması şiirin gelişim süreci açısından hiçbir önemi yoktur. Küflenmiş, yıkıntılar altında kalmış, göndermelerde bulunduğu tarihsel süreçlerle bağdaşmayan, o dönemlerin tarihsel gerçeklerine, kültürel açılımlarına, toplum ve Türk tarihi, yaşamı açısından da tümüyle ters düşen bu hem dilsel, hem de imgesel yaklaşımlar yanlışları içermektedir. Şiir üzerine yıllardır yapılan çalışmalar, bilimsel değerlendirmeler, bireysel yaklaşımlar bu tür ses ve uyak perdesinin arkasındaki yapaylığı ortaya çıkaracak denli güçlüdür. Buralarda oyalanmanın, buradan yeni bir şiir söyleminin çıkarılması olanaksızdır. Hem konum olarak eski geçmişin düşünce yaklaşımları barındırması açısından, hem şiirin o büyük kültürel birikimine, değişimine ters düşmesi açısından da olanaksızdır. Toplumsal değişimler, sosyolojik değişimler açısından da büyük yanlışları içinde taşımaktadır. Yanılgı dolu kaçışların üstünü örtmek için dil yatkınlıklarına başvurarak, bireylerin, şiir severlerin değişimsel, dönüşümsel devrimlerini budamaktır. Kendi art düşüncesindeki gericiliğin karanlığını yaşamın bu alanlarına örtmek hiç kuşkusuz kurulması gereken iletişimin imgeleri hiç değildir. Yapay dil oyunları, eski sözcüklerin kendi içindeki ses çağrışımlarından yola çıkarak yeni bir biçim oluşturduğunu sananların daha bugünden eskidiği; kim beğenirse beğensin, kim yayınlarsa yayınlasın güncelin, yaşamın, gerçeklerin; şiir gibi tüm devrimleri içinde barındıran bir yazın türünün dışında kalacaktır. Sözünü ettiğimiz bilinmeyenin, şiirin derinlerinde var olan, her şiir yazanın kendi birikimi, kendi çabasıyla bulacağı, oluşturacağı çözümsüzlük, dilin kullanımında ortaya çıkan çözümsüzlük anlarında bulduğu, kullandığı yeni, yeni olduğu kadar da gerçekliklerden yola çıkan imgeler, sözcükler olmalıdır. Onları öyle yeni anlamlarla, öyle yeni renklerle, öyle yeni duygularla giyindirmelidir ki, okurunu hem çoğaltsın, hem de yenilesin, şiiri yazanı da içine alarak yaşama hazırlasın. Yanılgı dolu kaçışların üstünü örtmek için dil yatkınlıklarına başvurarak, bireylerin, şiir severlerin değişimsel, dönüşümsel devrimlerini budamaktır. Kendi art düşüncesindeki gericiliğin karanlığını yaşamın bu alanlarına örtmek hiç kuşkusuz kurulması gereken iletişimin imgeleri hiç değildir. Yapay dil oyunları, eski sözcüklerin kendi içindeki ses çağrışımlarından yola çıkarak yeni bir biçim oluşturduğunu sananların daha bugünden eskidiği; kim beğenirse beğensin, kim yayınlarsa yayınlasın güncelin, yaşamın, gerçeklerin; şiir gibi tüm devrimleri içinde barındıran bir yazın türünün dışında kalacaktır. Sözünü ettiğimiz bilinmeyenin, şiirin derinlerinde var olan, her şiir yazanın kendi birikimi, kendi çabasıyla bulacağı, oluşturacağı çözümsüzlük, dilin kullanımında ortaya çıkan çözümsüzlük anlarında bulduğu, kullandığı yeni, yeni olduğu kadar da gerçekliklerden yola çıkan imgeler, sözcükler olmalıdır. Onları öyle yeni anlamlarla, öyle yeni renklerle, öyle yeni duygularla giyindirmelidir ki, okurunu hem çoğaltsın, hem de yenilesin, şiiri yazanı da içine alarak yaşama hazırlasın. Duygu değişimlerinin hızla yaşandığı anlarda dilin, sözcüklerin yetersiz kalan konumlarında ortaya koyduğumuz imgeler, yaşamın gerçeklerini yenileyici, devrimci yaklaşımıyla, düşünsel ışığı da içinde barındırmalıdır. Bilinmeyene, kavranamayana yaklaşırken, düşünsel, duygusal yolculukların o uzun eriminde kullandığımız, alışıla gelen sözcükleri yan yana dizişimiz de yetersizlikler olur. Nasıl yazmalıyım, nasıl anlatmalıyım, o bilmediğimi nasıl öğrenmeliyim, ona nasıl ulaşmalıyım, o duyguyu nasıl ortaya koymalıyım. Yaşadığım gibi, duyumsadığım gibi o duyguyu yazarken içimde taşıdığım sesi, o sesin tınısını nasıl aktarmalıyım. Ses yalın olarak sadece ses midir? Onun taşıdığı anlamlar, acılar, sevinçler, coşkular nasıl taşınmalı; bilmeyene nasıl ulaştırılmalıdır? İmgelerin kolaylık sağladığı bu anlatım, bu iletişim, duyurma, gönderme; başka beğenilerde kök salma, onlarda çoğalmak, onlarda onların gerçeklikleriyle yeniden yaşamak. İmgenin açılımları içinde büyüyüp serpilmek. Başka olanın alanlarında dolaşmak, yeninin ışığıyla yıkanmak. O bilinmeyenleri, duyulmayanları, yaşanmayanları öğrenmek, dilin açmazları içinde imgelerle, şiirin yolunu aralamak yaşamın, şiirin önümüzde duran gerçekliğidir. 31.08.2024 Şiirevi – Güvendik – Urla - İzmir * ASIM ÖZTÜRK * 1950 Manisa doğumlu Asım Öztürk Buca Eğitim Enstitüsü Türkçe bölümünü bitirdi. İlk şiirini Salhli'de yayınlanan Güneş gazetesinde yayınladı. Demokrat İzmir başta olmak üzere dönemin birçok gazetesinin sanat sayfalarında yer aldı. Kimi sanat dergilerinin çıkarılmasında yer alan ÖZTÜRK'ün 35'i şiir, bir gençlik romanı, iki de şiir kuramı üzerine deneme kitabı vardır. Ülkenin yayınlanan kültür sanat dergilerinde yazılarıyla, şiirleriyle yer aldığı gibi çok sayıda da ödül sahibi. İzmir'de yaşayan Öztürk, 2003'ten bu yana uzun yıllar maviADA Dergisinde de yazdı, İzmir temsilcisi olarak yer aldı. maviADA'nın İzmir bölgesinde yayılmasında katkısı oldu.

  • Milan Kundera; Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği

    Milan Kundera * (1 Nisan 1929 - 11 Temmuz 2023), Çek asıllı Fransız romancı, yazar. 1969 tarihli Gülünesi Aşklar başlıklı düzyazı çalışmasıyla meşhur oldu. Ticarî olarak en başarılı eseri ise 1984 tarihli Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği başlıklı romanı oldu. Eserlerini 1993 yılından beri Fransızca olarak kaleme almış ve hayatını Paris'te sürdürmüş olan Kundera, ölümünden önce yaşayan son varoluşçu olarak nitelendirilirmiştir. Tüm akademik hayatını, Paris'in seçkin üniversitesi École des hautes études en sciences sociales'de geçirmiştir. Hayatı Milan Kundera, 1929 yılında genç Çekoslovakya'nın Moravya bölgesinde yer alan Brno şehrinde doğdu. Orta sınıf bir ailenin ikinci çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası Ludvík Kundera (1891-1971), 1948-1961 yılları arasında Brno Müzik Akademisi müdürlüğü yapmış olan, ünlü müzikolojist ve piyanist Leoš Janáček'in öğrencisiydi. Bir şâir olan Ludvik Kundera, Milan Kundera'nın kuzeniydi. Küçük yaşta piyano çalmayı öğrendi. Tüm eserlerinde müziği belirleyici bir unsur olarak kullanır. 1945 yılında henüz bir lise öğrencisiyken, Rus şair Vladimir Mayakovski'nin bir şiirini tercüme etti. Muhtemelen kuzeninin etkisiyle ilk lirik şiirlerini de bu dönemde kaleme aldı. Bunlardan biri 1946'da Mladé Archy başlıklı dergide yayımlandı. Lise eğitimini 1948 yılında Brünn'de bitirdikten sonra, Charles Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nde, edebiyat ve estetik üzerine eğitim gördü. İki dönem sonra film akademisine geçti ve yönetmenlik konusunda ilk makalelerini yazdı fakat daha sonra çalışmalarını politik baskı yüzünden durdurmak zorunda kaldı. II. Dünya Savaşı'nın sonunda Komünist Parti'ye üye oldu. Ancak 1948'in şubat ayında partiden çıkarıldı. 1950 yılında da bir diğer Çek yazar Jan Trefulka Komünist Parti'ye karşı faaliyetlerde bulunmaktan, partiden uzaklaştırıldı. Trefulka o günlerde gerçekleşen olayları 1962 yılında yazdığı Pršelo jim štěstí (Onlardan Yükselen Mutluluk) romanında anlattı. Kundera'ysa o günlerde başına gelenleri bir şaka olarak görmüş olacak ki, partiden çıkarılma sürecinde başına gelenleri anlattığı kitabının ismini Žert (Şaka) koydu. 1956 yılında Komünist Parti'ye tekrar giren Kundera, 1976 yılında Václav Havel gibi ünlü yazarlar ve sanatçılarla birlikte ikinci kez partiden ihraç edildi. 1967 yılında Çek besteci Pavel Haas'ın kızı olan şarkıcı Olga Haasová-Smrčková ile evlendi. 1968'deki Rus istilası'ndan sonra Prag Müzik ve Sanatlar Akademisi'ndeki görevinden uzaklaştırılan Kundera, politik baskılara dayanamayarak Fransa'ya göç etti ve 1981 yılında Fransa vatandaşı oldu. 1979 yılında yazdığı Gülüşün ve Unutuşun Kitabı'nın yayınlanmasının ardından Çekoslovak hükûmeti Kundera'yı vatandaşlıktan çıkardı. 1980 yılında Gabriel Garcia Marquez'in aldığı Commonwealth Ödülü'nü, 1981 yılında Tennessee Williams'la paylaştı. En bilinen romanı Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği, 1988 yılında Philip Kaufman tarafından sinemaya uyarlandı. 1983 yılında Michigan Üniversitesi tarafından fahrî doktora unvanı verilen Kundera 1985 yılında da Kudüs Ödülü'ne layık görüldü. 2008 yılında bir Çek gazetesi Kunderanın 1950'li yıllarında devlet tarafından komünist partisinin içine yerleştirilen bir muhbirci olduğunu iddia etti ve gizli bir rapor paylaştı. Bu iddia üzerine Kundera bunun bir itibar suikasti olduğunu söyleyerek gazeteye dava açtı. Dava duruşmasında Orhan Pamuk, Gabriel García Márquez, Carlos Fuentes, J. M. Coetzee, Nadine Gordimer, Selman Rüşdi, Philip Roth, Juan Goytisolo ve Jorge Semprún gibi edebiyatçılar Kundera'ya desteklerini açıkladılar. Çağımızın en başarılı düşünsel roman yazarı ve varoluşçuların sonuncusu olarak nitelendirilen Kundera'nın son kitabı Bir Buluşma 2009 yılında yayınlandı ve 2010 yılında Türkçeye tercüme edildi. 2019'da Çek vatandaşlığını geri aldı. Kundera, kendini artık bir Fransız yazar olarak gördüğünü ve eserlerinin Fransız edebiyatı olarak incelenmesini, sınıflandırılmasını istedi. Uzun süren rahatsızlığının ardından, 11 Temmuz 2023'te, Paris'teki evinde öldüğü, memleketi Brno'daki Milan Kundera Kütüphanesi sözcüsü tarafından basınla paylaşıldı. Eserleri * Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği / Milan Kundera, ROMAN 1984 Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği Milan Kundera'nın 1982'de yazdığı kitabı. (Çekçe orijinal isim: Nesnesitelná lehkost bytí, İngilizce: The Unbearable Lightness of Being, Fransızca: L'Insoutenable Légèreté de l'être), İlk baskısı 1984 yılında Fransa'da Fransızca olarak yapılan kitap, ilk çıktığı andan itibaren edebiyat dünyasında ses getirdi. Çekçe orijinali ertesi yıl yayımlandı. Türkçe çevirisi ilk kez 1986'da yayımlandı ve Mart 2014'te 41. baskıyı yaptı. Roman, 1987 yılında aynı isimle sinemaya da uyarlanmıştır. Romanda, 1968'deki Prag Baharını ve akabinde Sovyetler Birliği'nin Çekoslovakya işgalini arka plana alarak roman kahramanları Tereza, Tomas, Sabin, Franz arasındaki ilişkiler anlatılır. Olaylar Prag, Paris, İsviçre, Kamboçya'da geçer. Yedi bölümden oluşur. Eserleri Roman Şaka (Žert), 1967 (Çev. Semih Özay, E Yayınları, 1969) Yaşam Başka Yerde (Život je jinde), 1969 (Çev. Levent Kayaalp, İletişim Yayınları, 1987) Ayrılık Valsi (Valčík na rozloučenou), 1972 (Çev. Aydın Emeç, Hürriyet Yayınları, 1978 / Can Yayınları, 1988) Gülüşün ve Unutuşun Kitabı (Kniha smíchu a zapomnění), 1979 (Çev. Halim İnal, Hür Yayın, 1981) Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği (Nesnesitelná lehkost bytí), 1984 (Çev. Fatih Özgüven, İletişim Yayınları, 1986) Ölümsüzlük (Nesmrtelnost), 1988 (Çev. İsmail Yerguz, AFA Yayınları, 1990) Yavaşlık (La Lenteur), 1995 (Çev. Özdemir İnce, Can Yayınları, 1995) Kimlik (L'Identité), 1998 (Çev. Aykut Derman, Can Yayınları, 1998) Bilmemek (L'Ignorance), 2000 (Çev. Aysel Bora, Can Yayınları, 2001) Kayıtsızlık Şenliği (La fête de l'insignifiance), 2014 (Çev. Ayça Sezen, Can Yayınları, 2015) Hikâye Gülünesi Aşklar (Směšné lásky), 1969 (Çev. Serdar Rifat Kırkoğlu, Ayrıntı Yayınları, 1988) The Apologizer, 2015 Şiir Člověk zahrada širá (Man: A Wide Garden), 1953 Poslední máj (The Last May), 1955 Monology (Monologues), 1957 Deneme Český úděl (The Czech Deal) in Listy, 1968 Radikalizmus a expozice (Radicalism and Exhibitionism), 1969 Roman Sanatı (L'art du Roman), 1986 (Çev. İsmail Yerguz, AFA Yayınları, 1989) Saptırılmış Vasiyetler (Les testaments trahis: essai), 1993 (Çev. Özdemir İnce, Can Yayınları, 1994) D'en bas tu humeras les roses, 1993 Perde: Yedi Bölümlük Bir Deneme (Le Rideau), 2005 (Çev. Aysel Bora, Can Yayınları, 2006) Bir Buluşma (Une rencontre), 2009 (Çev. Roza Hakmen, Can Yayınları, 2010) Oyun Anahtar Sahipleri Majitelé klíčů), 1962 (Çev. Rekim Teksoy, Remzi Kitabevi, 1990) Ptákovina (The Blunder), 1969 Jacques ile Efendisi (Jakub a jeho pán: Pocta Denisu Diderotovi), 1981 (Çev. Ayberk Erkay, Can Yayınları, 1992) Makale What is a novelist, The New Yorker, 9 Ekim 2006 Die Weltliteratur, The New Yorker, 8 Ocak 2007 Kurgudışı A Kidnapped West: The Tragedy of Central Europe, 2023 Ödülleri Medicis Ödülü (Yaşam Başka Yerde) Mondello Ödülü (Jacques İle Efendisi) Commonwealth Ödülü Europa Literatura Ödülü Kudüs Ödülü

  • Srebrenitsa Soykırımı Yıl Dönümü

    maviADA * İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Avrupa'da en büyük soykırım olarak nitelendirilen 1995'dei Srebrenitsa'daki katliamının üzerinden yıllar geçti. Kanlı soykırım, sadece kurban yakınlarının değil, tüm Boşnak milletinin de en derin yarası olarak kabul ediliyor. Peki, Srebrenitsa katliamı nedir, neler yaşandı? 1 Avrupa'da İkinci Dünya Savaşı'nın ardından yaşanmış en büyük insanlık trajedisi olarak kabul edilen ve en az 8 bin 372 Boşnak sivilin hunharca katledildiği Srebrenitsa soykırımı, aradan yıllar geçmesine rağmen hala kanayan bir yara olmaya devam ediyor. Bu kara gün, her yıl düzenlenen törenlerle ve toplu mezarlardan çıkan yeni kimliklerle bir kez daha hafızalara kazınıyor. Yıldönümünde kurbanlar anılıyor, adalet ve barış çağrıları yineleniyor. HER ŞEY NASIL BAŞLADI? Savaş suçlusu Ratko Mladic komutasındaki Sırp birlikleri, 11 Temmuz 1995 günü Srebrenitsa'yı ele geçirdi. Şehirde yaşayan siviller, BM bünyesinde bölgede görev yapan Hollandalı askerlere sığınarak hayatta kalmayı umsa da Hollandalı askerler onları Sırp güçlerine teslim etti. Savaştan sonra yargılanarak aralarında Srebrenitsa soykırımının da bulunduğu birçok savaş suçundan müebbet hapse mahkum edilen Mladic'in 11 Temmuz 1995 günü söyledikleri, adeta birkaç gün içinde olacakların da habercisiydi. Sırp bayramı arifesinde şehri Sırp milletine armağan ettiklerini söyleyen Mladic, "Nihayet bu topraklarda Türklerden (bölge Müslümanları için kullanılan ifade) intikam alma zamanı gelmiştir." ifadelerini kullandı. Nihayetinde sadece birkaç gün içinde en az 8 bin 372 Boşnak sivil katledildi, çok sayıda kadın ve çocuk evlerinden sürgün edildi. ÖLÜM YOLU OLDU Srebrenitsa'nın işgal edilmesinin ardından şehirde yaşayan Müslümanların bir bölümü, bugünkü şehitliğin tam karşısında bulunan eski akümülatör fabrikasında konuşlanan Hollanda askerlerine sığınırken bir kısmı da orman yolundan Boşnak askerlerin kontrolündeki bölgeye ulaşmayı seçti. Orman yolunu seçenlerin de Hollandalı askerlere sığınanların da kaderi aynı oldu. Yaşanan büyük katliamlar nedeniyle halk arasında "ölüm yolu" olarak da anılan orman yolunu seçen binlerce Boşnak, Sırp askerlerin kurduğu pusularda öldürüldü. Hollandalı askerlere sığınanlar da eski akümülatör fabrikasındaki ilk gecenin ardından başlarına gelecekleri anladı. İlk gece fabrikaya giren Sırp askerleri kimlik kontrolünü yapıp keyiflerine göre bazı erkekleri götürürken, eşlerinden ya da oğullarından ayrılan kadınların çığlıkları duvarlarda yankılandı. Ertesi gün Hollandalı askerlerin birkaç metre ilerisinde, kampın hemen dışında bekleyen Sırp askerleri, kadın ve çocukları otobüslere bindirirken erkekleri hemen orada ailelerinden ayırdı. Ailelerinden ayrılan erkekler, daha sonra katledilip farklı toplu mezarlara gömüldü. Kadın ve çocuklar ise yıllardır yaşadıkları evlerinden sürgün edildi. SOYKIRIM KARARI VE TEPKİLER Lahey’deki Uluslararası Adalet Divanı, 2007 yılındaki kararında, Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesinden (ICTY) gelen kanıtlar doğrultusunda, Srebrenitsa ve civarında yaşananları "soykırım" olarak nitelendirdi. Sırp komutan Ratko Mladic, ICTY'de görülen davada, aralarında Srebrenitsa soykırımının da bulunduğu birçok suçtan müebbet hapse mahkum edildi. Aynı mahkeme, 2016'daki kararında ise Bosnalı Sırpların savaş dönemindeki eski lideri Radovan Karadzic'e Srebrenitsa soykırımı dahil 10 ayrı suçtan 40 yıl hapis cezası verdi. Mahkeme ayrıca Srebrenitsa soykırımında işledikleri suçlar nedeniyle eski Sırp general Radislav Krstic'i 35 yıl, Vidoje Blagojevic'i 15 yıl, Vujadin Popovic ve Ljubisa Beara'yı müebbet, Drago Nikolic'i 35 yıl, Ljubomir Borovcanin'i 17 yıl, Vinko Pandurevic'i 13 yıl, Radivoje Miletic'i 19 yıl, Milan Gvero'yu 5 yıl hapse mahkum etti. Bosna Hersek Mahkemesinde görülen başka bir davada ise 13 Temmuz 1995 günü bine yakın Boşnak sivilin katledilmesiyle suçlanan Milorad Trbic, 30 yıl hapse mahkum edildi. Farklı mahkemelerde görülen "Srebrenitsa" davalarında bugüne kadar 45 Sırp, toplam 699 yıl hapis cezası aldı. Öte yandan, eski Sırbistan Cumhurbaşkanı Slobodan Milosevic de Srebrenitsa'daki soykırımla suçlanmış ancak yargılanması devam ederken tutuklu bulunduğu cezaevinde yaşamını yitirmişti. Hazırlayan ve EKLEYEN: Aycan AYTORE KAYNAK: İNTERNET

  • GİTTİN

    AHMET İLBAŞ * Gittin ! Pazaryerinde, panayırda kaybolmuş çocuklar gibiyim; Şaşkın ve çaresiz... Gittin ! Habersiz, ışıksız, yağmursuz, dūnyayı bırakarak; Özūnū, içini boşalttın yaşamın Vedalaşsan, gidemeyeceğinden korktun belki... Kanatsız kaldım, Dūşlerin göğūnde, kanat seslerimiz olmayacak bir daha. Sınırsızlığa nokta koydun Oysa, sevmezdin noktaları... Kalleş demeyeceğim sana; Bir bildiğin vardır, belki benim bilmediğim... Gittiğinden beri, sokaklara çıkmamıştım, Çıktım dūn, karıştım kalabalıklara. Bir umut işte ! Belki birisi çalmıştır gūlūşūnū, gūlūşūne saklamıştır Ya da bakışını birisinin gözlerine dūşūrmūşsūndūr, Bulurum diye kalabalıkların yūzlerindeydi gözūm. Resmini çizdim, defalarca, Būtūn renkleri tutturdum; Gözūnūn, kaşının, saçlarının... Bakışının rengini tutturamadım, gūlūşūnūn de... Çizdiğim her resmin eksik kaldı. Gūnlerdir yağmur yağıyor Bursa" nın ūstūne; Bursa, eksi bir" in ūstūne. Yalnız yağmurlar, Yalnız dūşūp, būyūk sularda kendini gizleyen Yağmur taneleri; Birikintide halkalar çizen yağmur taneleri, Kendini toprağa gömen yağmur taneleri... Hep sen bulup çıkarırdın, İçimdeki o delişmen çocuğu; Kimsenin bilmediği... Göçmen kuşları bencil bulurdun, Her çiçeği dolaşan kelebekleri... Kelebek; Bir çiçeģin özūnde, tadında, kokusunda kalmalı derdin Ve tūm mevsimleri bir şehrin koynunda yaşamalı Tūm kuşlar... Gidişin, hangi mevsim ? Gidişinin rengini de tutturamadım Gidişinin karanlığında bir siyah bulamadım; Gidişinin de resmi yarım kaldı. Artık hiç şiir yazamıyorum; Būtūn dizeler, yıkılanların altında kaldı. Bir de, gözlerimde bulutlar var, Yağmaya ıssız gökyūzū yok ! Bu şehrin gecelerine kokun sinerdi, Rūzgârları saçlarından geçerdi, tel tel, Geceyi solurdum, rūzgârlara verirdim yūzūmū... Bölmeyi öğretmiştin bana; ekmeği, sevgiyi, umutları... Şimdi; Kokunun sinmediği bu şehrin gecelerini, Saçlarından geçmemiş rūzgârları kaça böleyim ! Her şeyi bırakıp gidiyorum bu şehirden, Yanıma senden kalanları aldım, İçime seni aldım; Şimdi bendesin. İçinde çok değerli bir şey bulunan Bir çanta gibi gidiyorum bu şehirden. Ahmet Ilbaş 12:09 * AHMET İLBAŞ Bursa Eğitim Enstitüsü Türkçe Bölümünü bitiren Ahmet İlbaş, Türkçe öğretmenliği yaptı. 2010'da Şenol Yazıcı'nın kurup 4.sayısında devrettiği Olimpos Dergisinin yayın kurulunda yer aldı. Şiir ve denemeler yazıyor.

  • İKİ ŞEHRİN HİKAYESİ romanı

    İLK BASKI 11 Temmuz 1859'da Charles Dickens'in İki Şehrin Hikayesi yayınlandı. İki Şehrin Hikâyesi, Charles Dickens'ın 1859 yılında gazetelerde tefrika edilmek üzere yazdığı, konusu Fransız Devrimi esnasında ve öncesinde Paris ve Londra'da geçen romandır. 200 milyonun üzerindeki satışı ile tüm zamanların en meşhur edebiyat eserleri arasındadır. Roman devrime öncülük eden yıllar boyunca soylular tarafından ezilen Fransız köylüsünün durumunu, buna karşılık devrimin ilk yıllarında soylulara yönelik vahşeti ve Londra'daki hayat üzerinden aynı dönemdeki toplumlar arasındaki benzerlikleri betimler. Bu olaylarla birlikte birkaç karakterin hayatı da anlatılır. Charles Darnay ve Sydney Carton en önemli karakterlerdir. Darnay erdemli kişiliğine rağmen devrimin gazabına rastgele kurban seçilen eski bir Fransız aristokrattır. Carton ise Darnay'in eşine duyduğu karşılıksız aşk dışında boşa geçirdiği hayatını kurtarmak için çabalayan harcanmış bir avukattır. 45 bölümlük roman Dickens'ın All the Year Round isimli edebiyat dergisinde 31 haftada yayınlandı. Konusu Kitapta suçsuz yere Paris'teki bir hapishanede 18 yılını geçirdikten sonra, eski bir dostunun yardımı ile kurtulan Dr. Manette'in tesadüfen Londra'ya dönüşü sırasında tanıştıkları bir Fransız olan Charles Darnay ile kızının yapacakları evlilik ve bunun ardından meydana gelen Fransız İhtilali'nin hayatlarına etkileri anlatılır. Bu insanların ruhsal değişimlerini ele alan kitapta birçok tarihi izlere de rastlayabiliriz. Olayların akışı ve birbirleri ile bağlantıları romanda okuyucunun merakını son sayfaya kadar sürükleyen bir hızla sürer. Manette'in kızının sevgisine verdiği değer yüzünden içine atıp gömdüğü ancak unutamadığı intikam hisleri, kendisini bu duruma düşüren insanların soyundan gelen birisine kızını verebilmesi ilgi çekicidir. Buna karşın, hayatta kimseye karşı iyilik yapamamış ve bunun yüzünden hayatla bağları çok sıkı olmayan Sydney Carton'un Darnay'a duyduğu imrenme ve Lucie'ye duyduğu sevgi romanda olayların akışını değiştirir. Charles Dickens bu romanı yazdığı sırada tıpkı Charles Darnay'ın evliliğindeki gibi sorunlar içindedir ve karakterle isimlerinin aynı harflerle C.D. başlaması bununla ilişkilendirilir. Bu roman da insanların kendilerine duydukları güven güvensizlik anlatılıyor. KİTAPTA YERALAN "deniz yükseliyor" adlı gravürün fotoğrafı Etkileri Yazar, Fransız İhtilali'nde, ortalığı kan gölüne çeviren monarşi kurallarının dayattığı ve artık o dönemin bir rutini olan giyotinle kafa kesmelerde öldürülen binlerce insanın acısını İngiliz halkına anlatmayı amaçlamıştır. Romanda ihtilal öncesinde acı çeken, sömürülen Fransız halkının bu travmanın yaraları ile, kendilerine yıllarca kötülük eden aristokrat ve asillere sıfır hoşgörü ve uydurma yasalarla idam cezaları vermeleri ile aslında evrimleşmemiş ve ilkel kalmış bir toplum oldukları anlatılmak istenmiştir. Devrim ertesinde yaşanan üç yıl, devrim öncesinin bir devamı niteliğindedir. Öldürenler artık öldürülmektedir.

  • Şiirin Yüzaklarından Ahmet Telli Öldü

    Günümüz Şiirimizin Yüzaklarından Ahmet Telli Öidü Bir süredir Ankara Bilkent Hastanesi'nde tedavi gören usta şair Ahmet Telli, 80 yaşında yaşamını yitirdi. Telli'nin nisan ayından bu yana hastanede tedavi altında olduğu, 8 Temmuz'da ise entübe edildiği bilgisi verilmişti. Türk edebiyatının acı kaybı şiir sevenleri yasa boğdu. Ahmet Telli (2 Aralık 1946, Karabük - 10 Temmuz 2026, Ankara), Türk şair ve yazar. Yaşamı 2 Aralık 1946'da Çankırı'nın şu an Karabük'e bağlı olan Eskipazar ilçesinde doğan Ahmet Telli, Hasanoğlan ve Kayseri Pazarören, Pınarbaşı öğretmen okullarında eğitim gördü. Öğretmen okulundan sonra dört yıl ilkokul öğretmenliği, daha sonra da Gazi Eğitim Enstitüsü'nü bitirmesinin ardından, Kastamonu, İnebolu, Doğanyurt, Kırıkkale ve Ankara Atatürk Lisesi'nde Türkçe ve Edebiyat öğretmenliği yaptı. 1981'de Gazi Eğitim Enstitüsü'nde öğretmenken, sıkıyönetimce tutuklanarak görevine son verildi. Aynı yıl, TCK'nın (o zamanlar) 141, 142 ve 146. maddelerinden yargılandı. 141 ve 146'dan beraat etti. Cigerhun'un şiirleri üstüne yazdığı bir yazısından ötürü 1980 yılında 142. maddeden kısa bir süre hüküm giydi. Kitapçılık, yayıncılık yaptı, çeşitli yayınevlerinde yönetici ve editör olarak bulundu. 1993'te mahkeme kararıyla öğretmenliğe döndü ve emekli oldu. İlk şiiri 1961'de yayımlandı. 1972'de Cengiz Tuncer'in Kerkenez adlı romanı üstüne yazdığı ilk yazısına Varlık Dergisi Eleştiri Ödülü ikinciliği verildi. 70'li yıllarda daha çok deneme ve kitap tanıtma yazıları yazdı ve kitaplarını 1979'dan sonra yayınlamaya başladı. 1980'de Hüznün İsyan Olur kitabına Ömer Faruk Toprak Şiir Ödülü (Metin Altıok'la birlikte); Saklı Kalan adlı kitabına da 1982 Yazko Şiir Özendirme Ödülü verildi. 2010 yılında yayınlanan Nida kitabına da 2011 Akdeniz Altın Portakal Şiir Ödülü verildi. Özellikle 1972'den sonra, birçok edebiyat dergisinde yazıları, şiirleri yayımlandı. Türkiye Yazıları dergisi (Mart 1983, sayı: 72), Kavram ve Karmaşa dergisi (Ocak - Şubat 2002, sayı:22), Gümüş - Deliler Teknesi eki - (Ocak 2007), Bireylikler dergisi (Mayıs - Haziran 2011, sayı:32) şiiriyle ilgili özel sayılar yayımladılar. 1960 sonrası toplumcu gerçekçi şiirimizin ikinci kuşağında yer alan özgün şairlerden olan Ahmet Telli, sözcük seçimi ve ses tonu bakımından İsmet Özel'den etkilenirken romantik ve başkaldırıcı şiiriyle bir yandan da Attilâ İlhan'a yakın bir duruş sergiler. 10 Temmuz 2026'da Ankara’da 79 yaşında hayatını kaybetti. Şiir kitapları Yangın Yılları (1979) Hüznün İsyan Olur (1979) Dövüşen Anlatsın (1980) Saklı Kalan (1981) Su Çürüdü (1982) Belki Yine Gelirim (1984) Çocuksun Sen (1994) Kalbim Unut Bu Şiiri - Seçmeler (1994) Barbar ve Şehla (2003) Yüzünün Doğusu Gül - Gul e Rojhilata Ruye Te - Şiirlerden seçmeler Türkçe - Kürtçe (2005) Nida (2010) Bakışın Senin (2016) Veda Divanı - Toplu Şiirleri (2018) ISBN 978-605-185-224-9 Diğer eserleri Yazılar Ben Hiçbir Şey Söylemedim (2001) Sulara mı Yazıldı (2001) Buradayım Sözümde (2005) Neylersin (2012) Söylesen Görsen (2016) Dinlersen Anlatırım (2020) Öykü Arkadaşlık Günleriydi Hakkında yayımlanan eserler Yangın Yılları'ndan Nida'ya Ahmet Telli Şiiri, Asuman Susam, 2011, Everest Yayınları Nida Odağında Ahmet Telli Şiiri, Sempozyum Kitabı, 2012, Everest Yayınları Kendi sesinden CD Kalmasın, 1994 Kül ve Kil, 1997 * KAYNAK: VİKİPEDİ

  • Vaja Pşavela

    Vaja Pşavela 26 Temmuz 1861 - 10 Temmuz 1915), Gürcü edebiyatının en önemli adlarından biridir. Büyük ölçüde mitolojiden esinlenerek son derece farklı eserler vermiştir. Yapıtlarına felsefi boyutlar kazandırmış ve büyük şairlik yeteneğiyle özgün bir şiirsel dünya yaratmıştı. Yaşamının büyük bölümünü dağlarda, ıssız yerlerde geçirmesine karşın, o da İlia Çavçavadze ve Akaki Tsereteli gibi, tüm yaşamı boyunca ülkesine hizmet etmeyi bir borç olarak kabul etmiştir. Yaşamı Asıl adı Luka Razikaşvili olan Vaja Pşavela, 14 Temmuz 1861'de Pşavi'de, Çargali köyünde doğdu. İlköğrenimini Telavi din okulunda gördü; daha sonra ise Gori öğretmen okuluna devam etti. Haziran 1882'de Gori öğretmen okulunu bitirdikten sonra, Gürcistan'da eğitim ve öğretimin yaygınlaşması için çaba harcadı, özellikle halkın haklarının ve çıkarlarının korunmasıyla ilgilendi ve bu arada kurulu düzenden yana olanların düşmanlığını kazandı. Pşavela, yükseköğrenim için 1883'te Petersburg'a gitti ve Hukuk Fakültesi'nde öğrenime başladı; ama bir yıl içinde ülkesine geri dönmek zorunda kaldı. Didi Tioneti köyünde öğretmenliğe başladı. Kısa süre sonra, ölümüne kadar hiç ayrılmadığı doğum yeri Çargali'ye döndü. Pşavela, tüm yaşamı boyunca Tiflis'e çok seyrek olarak gitti. Çok zor koşullarda sürekli ihtiyaç içinde yaşadı ve bu olumsuz koşullar doğal olarak sağlığını bozdu. 1915 yılı başlarında zatürree yakalandı ve 27 Temmuz 1915'te yaşamını yitirdi. Tiflis'te Didube'de Gürcü ileri gelenlerinin gömüldüğü panteonda toprağa verildi. Mezarı daha sonra aynı şehirde Mtatsminda panteonuna nakledildi. Yazarlığı Vaja Pşavela, ender rastlanan lirik şairlerden biridir. Heyecan ve duyguları olağanüstü bir şiirle dile getirmeyi başardı. 19. yüzyıl Gürcü edebiyatında yeni bir lirik tür yaratarak, çok derin düşünceleri açık seçik, düz ve basit bir anlatımla dile getirdi. Pşavela da tıpkı İlia Çavçavadze ve Akaki Tsereteli gibi atalarının kahramanlıklarını ve vatan sevgilerini büyük bir coşkuyla aktardı. Pşavela'nın şiirleri çoğu zaman yalnızca erkeklerin, savaşçıların değil, aynı zamanda kadınların da kendilerini unutacak kadar vatanlarına adadıkları bir tablo oluşturur. Sayısız karmaşık sorunlara el attığı epik yapıtları da sanatsal özgünlüklerle doludur. Aluda Ketelauri 1888), Konuk ve Ev Sahibi 1893), Yılan Yiyici 1901) gibi şiirleri, halk masallarına ile efsanelerine dayanır ve olağanüstü şiirsel zenginliklerle dikkat çeker. Pşavela'ya göre toplumun kuralları sert ve acımasızdır. Her bireyden tam bir bağımlılık ister. Toplum hiçbir biçimde bir bağımsızlık gösterisini kabul etmez ve bireycilik ve toplum arasındaki çatışmalar trajik bir yoğunluk kazanır. Vaja Pşavela bu bireycilik ve toplum arasındaki çatışmayı Aluda Ketalauri adlı şiirinde son derece dramatik bir tarzda ele almıştır. Kahramanı toplumda hüküm süren davranış kurallarını ihlal eder, yüzyıllardır körüklenen yaşam kurallarını eleştirel bir anlayışla sergiler. Vaja Pşavela doğanın sırlarını öğrenmiştir, doğanın uyumunun sözcüsüdür. Yavru Karacanın Hikâyesi, Menekşe, Doğanın Kaynağı, Kuru Gürgen 1888-89), Ağlayan Kaya, Kökler, Yüksek Dağlar, Geyik, Ormana Bakın, Doğanın Kucağında, Orman Ağlıyor gibi düzyazılarında ve birçok şiirinde insan duygu, düşünce ve heyecanları arasından doğanın bütün olgularını sergiler, insan ve doğayı birleştiren bağları hissettirir bize. Vaja Pşavela'ya göre "her yazar her şeyden önce kendisine özgü bir dile sahip olmalıdır, çünkü dil yazarın yüzü, fizyonomisi ya da daha doğrusu ruhudur, yazarın bireyselliği, kişiliği, 'ben'i burada gizlidir". Pşavela'nın bütün edebi etkinliğinin temeli buna dayanır. Şiirlerinde halk dilinden, halk deyimlerinden büyük ölçüde yararlanmıştır, ama o halk dilinden aldığı sözcükleri ve deyimleri klişe biçiminde kullanmaz, onlara şiirsel bir titreşim katar. Gürcü edebiyatında ilk kez onun kullanmış olduğu çok sayıda sözcük modern Gürcü edebiyat diline kök salmıştır. Vaja Pşavela'nın Aluda Ketelauri, Konuk ve Ev Sahibi ve Yılan Yiyici adlı şiirleri, Tengiz Abuladze'nin sembolist filmi Yakarış'a esin kaynağı olmuştur.

  • Bir Gün Bir Yerde

    ESRA ODMAN İYİER * Gözleri bilgisayara bakmaktan kan çanağına dönmüş bir halde hâlâ bir şeyler yazıp çiziyordu. Aslında işi ilk zamanlar o kadar zor değildi. Teknolojiyle birlikte işler kolaylaşıyormuş gibi görünse de daha da zorlaşmış, gün içinde nefes alamayacak duruma gelmişti. Oturduğu, tüm gününü geçirdiği oda ise gittikçe daralmaya başlamıştı. Sanki duvarlar, dosyalar üstüne geliyordu. Önceleri, neredeyse yirmi yıl öncesine kadar her şeyi dosyalarda tutuyorlardı ama o zamanlar nüfusta bu kadar fazla değildi, suç oranı da. Şimdi ise sağdakinin yapacak hiçbir işi yokken soldaki durmadan çalışıyordu. Denge denen şey uzun süredir ayarını yitirmişti. Bembeyaz kıyafetlerinin içinde oturmuş hem bunları düşünüyor hem de bilgisayarın başında notlar alıp duruyordu. Bu nasıl bir şeydi, tüm uzuvlarıyla bir işi yapmak ne kadar yorucuydu. Emekliliğini düşündü, düşüncesi dudaklarında gülümsemeye döndü. Ne emekliliği? Ne yaparsa yapsın bu işi sonsuza kadar sürdürmek zorundaydı. Tüm bu düşüncelerinin arasında sağdakinden mesaj geldi. “Sana bir havadisim var! Bugün iki üç tane işlem yaptım, biliyor musun son iki aydır ilk defa bugün kayıt defterine işlem girildi. Sıkılmaya başlamıştım artık. Tüm gün bilgisayarda okey oyna, taş çal. O olmazsa fal bak, bir de oyun göndermişler “FarmVillage” diye onunla oyalanayım diyorum ama olmuyor işte. Sıkıntıdan patlayacağım artık. Facebook arkadaşlarımın sayısı da seksen bine çıkmış. Neyse neyse … Sen neler yapıyorsun diye sormayacağım, mutlaka işin başından aşkındır. Bir ara sana yardıma geleyim diyorum ama fırsat bulamıyorum. İyilikle kal. Hafız. ” Hafız’ın maillerinden nefret ediyordu. Ama yapacak bir şey yoktu. Onun amiriydi. Bu sefer sinirini bozacak fazla bir şey yazmamıştı. Onun da bugün işi vardı ve bu da demekti ki kendisi biraz daha az işlem yapacaktı. Mesaja cevap yazıp işine geri döndü. Kayıtları alırken başvurduğu Kâtip Defteri’nde, hangi suçun hangi seviyede olduğu yazılıydı. Bu durmadan yenileniyordu. Eskiden sadece hırsızlık, tecavüz, haksız kazanç, yalancılık gibi basit suçlar varken şimdilerde suçlarında kategorisi artmış ona göre de Kâtip Defteri’nde yeni bir sütun açılmıştı. Şöyle bir gözden geçirdi, son elli yıl içinde suç türü ve sayısında artış olmuştu. Mesela, rüşvet yemek ki bunu hırsızlıkla aynı yere koyamıyorlardı. İkisi de farklıydı. Tecavüz olayları artık yaş sınırını düşürmüştü. Eskiden genç kızlara tecavüz edilirken şimdilerde sıfır altı yaş ya da elli beş altmış yaş arası tecavüz olayları başlamıştı ki, bunların da yeri ve suç oranı farklıydı. Genç kızlar karşı cinsi kandırıp onların kanına girebiliyorlar ve bu da erkeğin tahrik edildiğini devreye sokuyordu ki cezası az oluyordu. Ama küçüklere ve yaşlılara tecavüzde tahrik olayı yoktu. Bu zanlının gerçekten suç işlediğini gösteriyordu. Bundan gayri bir de yalancı din tacirleri peydah olmuştu ki, suçları büyüktü. Daha bir sürü buna benzer suçların yanlarında farklı dereceleri ve puanları vardı. Bunlara göre listeleri oluşturmak ise gittikçe zorlaşmaya başlamıştı. Kâtip, bu son gelişmeleri şöyle bir taradıktan sonra tekrar dosyasını açıp işlemelerini yapmaya devam etti. Böyle saatlerce çalıştı. Aslında gündüzden çok geceleri daha yoğun oluyordu, bu yüzden de akşamüzeri biraz dinlenmeye ihtiyaç duyuyordu. Tam bilgisayarın Kâtibi Risale programını otomatiğe geçirecekti ki bu sefer de Şeytan’ın mesajının geldiğini gördü. Mesajı açarken sinirleri ayağa kalkmıştı. Bu olmasa benim işim bu kadar çok olmaz diye dertlendi. Onsuz bir hayatın ne kadar harika olacağını düşünmeden edemedi. En azından kendi için daha az iş olacağından belki başka görevler alırdı, böylece yaşadığı dönem renklenirdi. Şeytan’ın mesajını açtı. “Merhaba. Ne zamandır işlerim harika gidiyor. Senin nasıl olduğunu merak ettim. Benim işlerim güzel gidince senin işlerinin yoğunlaştığını biliyorum. Bu yüzden de sana kolay gelsin demek istedim. Bir de şunu söyleyeyim; ihtiyacın olursa yardıma geleyim. Ne de olsa ben senden önce yapılan suçları ve hataları biliyorum. Bu aralar yeni bir program üzerinde çalışıyorum. Ben suçu yarattığım ve insanoğlu o suçu işlemeye niyetlendiği ya da ilk adımı attığı zaman senin kayıtlarındaki kişinin hanesine hemen otomatik olarak işlenecek. Ne dersin? İkimiz kafa kafaya verip biraz geliştirebiliriz belki de. Senden haber bekliyorum, Kâtip. Bu programı dışarı yaptırmaya kalksak inanılmaz paralar dönüyor. Ben bile hayret ediyorum bu insanoğlu beni de geçti artık. Saygıyla… Şeytan.” Kâtip okuduklarına hem sinirlenmiş hem de içten içe gülmüştü. Bu Şeytan durmadan mail atıyor, olmadı facebooktan yazılar gönderiyordu. Ne sinir bozucu şeydi. Kendisiyle sohbet etmeye çalışıyordu. Oysa Şeytan’ın Azazil olduğu cennetteki günleri olsa hiç tereddütsüz sohbetine katılırdı. Ama Cebrail’in dediği gibi artık Allah’ın gözünden düşen Azazil, Şeytan olmuş ve onunla konuşmaları, bir araya gelmeleri yasaklanmıştı. Kâtip, cevap yazmadan bilgisayarı kapattı ve odanın köşesindeki kanepesine yerleşti. Bir süre gözlerini yumup sessizliğin içine gömülmeden önce de her zaman yaptığı gibi düşüncelerini imbikten geçirdi. Melek ellerini başına doğru götürdü, tacının parlak taşlarını hissetmeye çalıştı. Sonra yavaşça kanatlarına okşadı. Aslında çok yaşlanmıştı ama yüzü hala güzel, kanatları bembeyaz ve parlaktı, yüzünde hiçbir kırışıklık yoktu, elbisesinde de. Oysa yıllardır o kadar çok yorulmuştu ki. Ruhu mu; ruhu çok yaşlıydı ama onu da sadece kendisi biliyordu. Bir o yana bir bu yana uçup insanoğlunun bütün dileklerini yerine getirmeye uğraşıyordu. Kimi çocukların saf istekleri, kimi genç kızların beyaz atlı prensi, kimilerinin araba ve ev hayali ya da sınav telaşında ki öğrencilerin sınıf geçme hayalleri, hep bunlara o yetişiyor, elinden geldiğince onların isteklerini yapıyordu. Bir de bunların arasında o hınzır Şeytan’la mücadele ediyordu. Çoğu zaman insanları Şeytan kandırır böyle olunca da meleğe yapacak bir şey kalmazdı. Elindeki sihirli değneğiyle bir onu yok edebilmeyi başaramıyordu. Aslında bunu gerçekten isteyip istemediğini de tam olarak bilmiyordu. Şeytan hayatın tuzuydu, melek de tadı olduğuna göre, nasıl olur da bu tuzu tatmadan tadı keşfedebilirdi insanoğlu? İşte bunca iş, güç arasında hayallerini, isteklerini, duygularını yaşayamayan melek artık bu işi bırakması gerektiğini çok yorulduğunu düşünüyordu. Şeytan’ın işi kolaydı. O her şeyi yaptırabiliyordu. Yasaklar koymuyor, sonuna kadar suçun da, kötülüğün de tadını çıkartıyor, eline geçirdiği insanoğluna da bunları kolaylıkla yaptırabiliyordu. Melek’in işinin de böyle kolay bir yanı olmalıydı. Devir artık değişmişti, teknoloji çok ilerlemiş, her şeyin kolayı bulunmuştu. Niye bu işlerin de daha kolay bir yolu yoktu? Aslında Şeytan’la bu işi aralarında mı halletmeliydiler acaba? Hani bir e-mail atsa Şeytan’a ve artık emekliye ayrılmaları gerektiğini, dostça yaşayabileceklerini ve insanların da işlerini artık tek başlarına yapmaları gerektiğini mi söyleseydi. Ne iyi olurdu. Belki Şeytan devreden çıkınca meleke de yapacak bir iş kalmaz böylece o da rahat bir nefes alırdı. Aman ya neler düşünüyordu. Kendi inansa da buna, Şeytan kabul edecek miydi bu teklifi acaba? Şeytan yine bir şeytanlık yapar ve işlerine devam ederdi. Bu düşünceler kafasında dolaşırken yatağına uzanan melek yavaşça yastığın ve yorganın büyüsüne kapıldı, ağır ağır gözleri kapandı. O da ne Şeytan karşısında duruyordu! Bu görüşmeler pek sık olmadığı için hayrete düştü. Her defasından farklı olarak şeytanın yüzünde o alaycı gülümsemeden eser yoktu. Üzgündü, hatta ağladı ağlayacaktı. Melek içinden, eh işte galiba Şeytan’ın da işi düştü bana diye geçirdi. Yumuşak ve sevecen bir edayla eğildi: -Mutsuz gibisin. Bir derdin mi var? Söylersen çözüm bulabilirim, dedi. Şeytan o küstah, alaycı ve kötülük dolu bakışlarını bir kenara bırakmış. Ağlak bir ses tonuyla: -Ey melek bu dünyada benim işim bitti artık, kimsenin bana ihtiyacı kalmadı, dedi. Melek ilk önce Şeytan’ın ne demek istediğini anlamadı. -Neden diye sordu. Sana herkesin her zaman ihtiyacı olur. Sen benim diğer yarımsın ve senle ben ikimiz hayatın aynasıyız. Hiçbir zaman senden vazgeçemezler, dedi. Şeytan ağlayarak konuşmaya devam etti. -Bilmiyorsun, bilmiyorsun işte. Şu bilgisayarlar ve internet var ya? İşte onlar beni alt ettiler. Artık dünya üstündeki insanların Şeytan’a ihtiyacı kalmadı. Melek suskun biraz da meraklı gözlerle Şeytan’a bakıyordu. Şeytan devam etti. -Evet o bilgisayarlar, internet işte onlar bitirdi beni, yok etti dedi. Melek heyecanla sordu? -Nereden çıkardın bunu, dedi. -Biliyorum, çünkü onlar bilgisayarlarının bir düğmesine basıp günahların en büyüğünü işleyebiliyor. Bir eve gizlice girebiliyor, dolaşabiliyor, insanların hayatlarını seyredebiliyor, her an ne yaptıklarını izleyip hatta yorumlar bile yapabiliyor. Ya da isteyebilecekleri türden bir kadın yaratıp, o kadınla her türlü fantezi yaşayabiliyorlar ve isterlerse arkasından da bir cinayet işleyip huzurla bilgisayarı kapatabiliyorlar. İnternete girip bir sürü yalanlarla karşısındakini kandırıp onun hayalleriyle oynayabiliyorlar. Canı sıkılınca bir şehri yok edip sonra tekrar yaratabiliyorlar.. İşte bunların hepsini o bilgisayar denen makine, internet ile yapabiliyorlar. Hem de kendini ve çevresini rahatsız etmeden, yormadan sadece kendini tatmin ederek ve kötülüğün gizemini içlerine sindirerek. Melek güldü. -Bu çok iyi olmuş. Zaten senin varlığın insanlar için iyi olmuyordu. Bırak da böyle mutlu olsunlar ve Şeytan’a uymasınlar, dedi. Şeytan ağlayarak konuşmaya devam etti. -Ama artık sana da ihtiyaçları kalmadı. Onlar senden istediklerine de o bilgisayarlarla ulaşabiliyorlar. Büyük bir ev mi hayal ediyorlar. Karşılarında, güzel bir kadın mı hayal ediyorlar! İşte onlarla birlikte. Sınavlarında başarılı mı olmak istiyorlar işte bilgiler bilgisayarda. Evlenmek mi istiyorlar bilgisayardan kendilerine uygun eş adaylarının arasından seçiyorlar. Artık araba da istemiyorlar, çünkü evden hiç çıkmıyorlar ki, ne yapsınlar arabayı. Melek bunları duyunca içi burkuldu. -Hayır dedi, hayır böyle olmamalı, böyle olamaz. Bu insanoğlunun başına gelebilecek en büyük felaket.. Melek bu bağırma ile yataktan fırladı. Gördüğü bir kâbustu, hem de ne kâbus. Yüzündeki terleri sildi, yavaş ve korkarak tacına dokundu sonra yavaşça kanatlarını okşadı. Evet, hepsi yerindeydi ve o bir melekti. İşi ne kadar zor olursa olsun, ruhu ne kadar yorulmuş ve yaşlanmış olursa olsun o bu dünya için var olmalıydı. İnsanoğlu için tek ümit kaynağı o ve Şeytan’dı. İkisi birden bu insanlara ruhlarını kaybetmemeyi, yaşamayı, ümidi, sevmeyi ve nefret etmeyi, kazanmayı ve kaybetmeyi, gülmeyi ve ağlamayı anlatmalıydılar. Bıkmadan yorulmadan sonsuza kadar devam etmeliydiler. Kâtip gözlerini açtığında ne olduğunu anlayamamıştı. Rüya içinde rüya mı görmüştü? Kendisi insanların inandığı solda bulunan ve günahları yazan melek miydi, yoksa güzellikleri yaratan, dilekleri olur eden melek mi? Ne olduğunu kendi de unuttu bir an. Bu nasıl bir çelişkiydi. Yine de kalkmalı işinin başına dönmeliydi. Neredeyse, daha önceki günlere göre iki saat fazla uyumuştu. Yani toplam iki saat kırk beş dakika. Acaba birileri fark etmiş miydi bu kadar uzun uyuduğunu? Kendine gelmeye çalışırken bilgisayarın acı çığlığını duydu. Katip Risale’si devreden çıkalı çok olmuştu ve suçları ikaz ediyordu. Binlerce suç oluşmuştu ekranda. Ne yapacağını bilmeden bilgisayarın başına gitti. Ne olacak sanki dedi. Bu kadar yorulmanın ne anlamı var. Şeytanın teklifini kabul et ve şu programı devreye sok. Hemen maillerini girdi ve şeytana mesaj çekti. “Haklısın. Ben de bu programın olmasını istiyorum. Biz yapamazsak bile parası neyse verelim, yapsınlar. Bıktım artık bu insanoğlundan. Ama tek bir şartla bunların hiç birinden Yüce ilahın haberi olmasın, tamam mı? İyi çalışmalar. Katip… ” Şeytan böyle bir mesajın geleceğini biliyordu aslında. Tek kendi tarafına çekemediği melek kalmıştı, o da şimdi kendi yanında yer almıştı. Mesajı okuduktan sonra zafer çığlığı attı. “Teknoloji, sen ne büyük bir nimetsin!” * maviADA 2012 BAHAR SAYISI

  • Bir Bahar Akşamı Rastladım Size

    Turhan EYÜBOĞLU * Hani "Aşk iki kişinin bir oyunudur!" denir ya eski kuşak, yani bizim bir üst kuşağımız -bunlara babalarımız veya yetmiş yaşın üstünü sayabiliriz- daha doğrusu yasaklı ahlak öğretileriyle yetişen kuşak bunu pek bilmez. Hani bu aralar çok söylenen bir söz var ya "Ya sevduğunu alacaksın ya da alduğunu seveceksin!" İşte benim bahsettiğim kuşak, aldığını sevmek zorunda olan kuşaktır. Onlar rüyalarda ya da şarkılarda yaşar yüreğinin en gizli köşesine sakladığı aşklarını! Bu nedenle de sevilenin sevildiğinden haberi bile olmaz. O zamanlar aşklar tek kişilik yaşanır, yüreklere gömülür; biri duyar diye iki kişiyken bile düşünülmez, ne olur ne olmaz diye! İşte böylesi bir aşkı anlatır 'Bir Bahar Akşamı Rastladım Size' şarkısının sözleri. Annem Zekai Tunca’dan dinlemeyi çok severdi bu şarkıyı. Dinlediğinde "O benim beşinci oğlum!" derdi rahmetli. Bahar ayında bazen takılmış plak gibi bu şarkıyı çok söylerdi. Kalbinin derinliklerinde kim var bilmiyorum! Şimdi size bu şarkının hikayesini anlatayım. Yıl 1921... Eğitim Enstitüsü'nün Türkçe Bölümü'nü 19 yaşında bitirdikten sonra İzmir’de bir liseye öğretmen olarak atanmıştı bu genç adam. Okulun ilk haftası heyecanlıydı; akşamları bir türlü uykuya geçemez ve zor uyurdu. Uykuya daldığında rüyasında çok güzel bir kız görür ve rüyasında gördüğü o kıza gönlünü kaptırır. Uyandığında, rüyasında gördüğü kız için "Acaba okulda olan bir kız mıydı?" diye aklından geçirir. Okula gittiğinde dikkatlice son sınıf kız öğrencilerini inceler. Ancak hiçbiri rüyasında gördüğü kıza benzemiyordur. Günler, haftalar, aylar böyle geçiyor. Rüyasına misafir ettiği, aşık olduğu kızı ne yazık ki hiçbir yerde göremiyordu. Genç adam, yıllarca rüyalarının aşkı olan o güzel kızı bulma hayaliyle yanıp tutuşur; fakat ne yazık ki bulamaz. Ruhen etkilendiği bu aşktan artık bedenen de etkileniyordu. Kilo vermeye başlamış, dalgınlıkları artmıştı. Çocuklarının günden güne solup eridiğini gören ailesi bu duruma çok üzülüyor; ancak bir şey de yapamıyorlardı. Rüyasında aşık olduğu kızı bırakıp ev bark sahibi olmasını isteyen ailesi, baskı yapıp evlenmesini istiyorlardı genç adamın. Sonuç alamayınca arkadaşlarından yardım isteyerek onun bir an önce bu hayalden kurtulup gerçek dünyaya dönmesi için onunla konuşmasını isteyerek yardım alıyorlardı. Arkadaşları onunla konuştuğunda: "Tamam, bu yıl da onunla karşılaşmazsam söz, evleneceğim!" deyip zaman kazanıyordu. Ailesi bu verilen söze seviniyor, ona kız bakıyordu; ancak o baktıkları hiçbir kızla ilgilenmiyor, çeşitli bahaneler üretiyor, zamana karşı yüzüyordu. Zaman, onun isteğine bir türlü karşılık vermiyor ve koşar adım ilerliyordu. Uzun yıllar geçer; ailesinin ve arkadaşlarının ısrarına daha fazla karşı koyamaz ve ailesinin onun için uygun gördüğü bir kızla evlenmek zorunda kalır. Çoluk çocuğa karışır ve evlilik yıldönümünün on beşinci yılında artık İzmir’den ayrılmaya karar verir. Ardından atamasını İstanbul’a yaptırır. Artık İstanbul’da bir okulda çalışmaktadır. Okul çıkışı yazacağı şiir için biraz yürümek ister, mevsimlerden bahardır. Bahar mevsimi her şeyiyle bu ayın bahar olduğunu gösterircesine tabiatı harekete geçirmiştir. Vakit akşam üstüdür! Şair daldığı şiirin hayaliyle anlamadan uzun bir yol almıştı. Acıbadem semtindeki Çamlıca Kız Lisesi'nin önünden geçmektedir. Okul zilinin çalmasıyla birden irkilir ve daldığı hayalden uyanır! O zaman anlar uzun bir yol geldiğini! Zilin çalmasıyla öğrenciler evlerine gitmek üzere dağılmışlardır. Tam bu sırada gözüne kalabalığın içinde arkadaşlarıyla gülüşerek ona doğru gelen güzel bir kız ilişir! Şair, gördüğü kızı "Hayal mi görüyorum?" deyip elleriyle gözlerini siler; ancak hayal değildir! Olduğu yerde donakalır; çünkü bu güzel kız yıllar önce rüyasında görüp aşık olduğu kızdır! Artık yaşı hayli ilerlemiş olan şair ister istemez genç kıza bakakalır. Onun kendisine dikkatle ve şaşkınlıkla baktığını fark eden genç kız da utanarak başını önüne eğer. Aradan uzun yıllar geçmiş, şairimiz ev bark sahibi olmuş, yaşlanmıştı; artık her şey için çok geçti. Şair, adeta beyninden vurulmuş bir halde yoluna devam ederken "Zamanı geriye almak için neler vermezdim ki..." diye içinden geçirir. Yazmak için düşündüğü şiiri unutmuştu bir anda! Beyninde yeni bir pencere açarak kalbine giden yola doğru başka mısralar dizilmişti. Hemen ceketinin iç cebinde bulunan küçük not defterini çıkardı ve yazmaya başladı. Bir bahar akşamı rastladım size Sevinçli bir telaş içindeydiniz Derinden bakınca gözlerinize Neden başınızı öne eğdiniz İçimde uyanan eski bir arzu Dedi ki yıllardır aradığın bu Şimdi soruyorum büküp boynumu ah Daha önceleri neredeydiniz İşte, bu yürek burkan öyküye sahip olan ve onu ustaca yazıya döken bu üstadın adı Fuat Edip Baksı’dır. Daha sonra bu mısralar Türk müziğinin usta bestekârı Selahattin Pınar tarafından bestelenir ve müziğimizin en sevilen şarkılarından olur. Üstad Fuat Edip Baksı 1912 yılında Diyarbakır’da dünyaya gelmiştir. Öykü ve şiirlerinin dışında romanları da bulunan Fuat Edip Baksı 1974 yılında İzmir’de yaşama veda etmiştir. Bu üretken insanın mekanı cennet olsun. Turhan Eyüboğlu (Not: Nurten Bengi Aksoy’un yazısından alıntı yapılarak, bazı gerçeklerden yola çıkılarak hayali olarak senaryolaştırılmıştır. Gerçeklik payı okuyucunun hayal gücüne bırakılmıştır.) 15 Haziran 2022

  • FERMUAR

    METİN ALTIOK * Leylâklar açtığında O zaman ne zamandır Elbet işleridir açmak Leylâkça bir zamanda Peki ne zamandır Yüreğinin testi gibi Kolayca tutulacak Kulp taktığı boynuna Ve biri el atsın diye Sabırla beklediği Karnında uğuldayan Mahzun rüzgârlarıyla Ne zamandır o zaman Kolay geçmesin diye Düğüm atan kendine Belirli aralıklarla Seferberlikten önce Cumhuriyetten sonra Leylâğın derdi ne ki Yaralı bir geçmişle Kedileri besledim Su verdim çiçeklere Ortalığı toparladım Ve okudum bir ara Sonra aynaya baktım Aynadaki giz yüzüme İşte tam sırasıdır Saklama söyleyiver Sahi ne oldu senin Dün gibi gençliğine Çekiver kuyruğunu da Dönüp ısırsın isterse At gözlükleriyle geçen Bu sümsük zamana Duyurabilirsen sesini De ki geride bıraktım Menevişli bir süreci Bir hüsrana başladım Büyüyor içimde şimdi Küf tutan ezikliği Sonra şöyle devam et Ne güzel bir ilkyazdı Ilık leylâk kokuları Dolardı göğsümüze Ben yüzüne bakardım Evcimen bir deniz Gözlerinde durmadan Kıyıları yalardı Sevdanın gölgesinde Ne güzel bir ilkyazdı Şunu sakın unutma Eğer benimseyip de Kullanmayı bilirsen Ayrılıklardır bazen Bir öznel buluşmanın Tek gerçek odağı Düşün yol ayrımında Seni sana gösteren Açılmış bir göz gibi Şaşkın bakan budağı Ve tartarak kendini Yol ver sözlerine Benim de bir zamanlar Ahbaplarım vardı de Soframda bet bereket Şarabım tek durmaz Oynaşırdı küpünde Ben de gençtim elbet Benim de bir zaman Çiy düşerdi tenime Diyelim beğenmedin Hayıflanan bu girişi De ki gözümle gördüm Naylon çuval lifinden Örüyorlar yuvalarını Kuşlar bile günümüzde Bak insanla birlikte Yaşam da kirlendi Neyleyim bu ömrün Yaprak döken gerisini Bir kapı tıklaması Duyar gibi olursan Sözün tam burasında Önce git kapıya bak İzin ver yüreğinin Biraz soluklanmasına Biri gelmişse eğer Savmanın yolunu bul Duyar gibi olmaktır Gereken çünkü sana Sonra şöyle devam et Körükleyip ateşini Köylü kurnazlığından Kentli bilgiçliğine Ben bu coğrafyada Dolaştım hayli zaman Bir ortak yan buldum Benzeşmezler içinde Sevmiyordu birbirini Nedense hiç kimse Ve de ki ben şimdi Bir paslı fermuarı Çekiyorum geçmişime Açılmamak üzere Sıkarak dişlerimi Mayhoş bir hüzünle Ben de genç oldum Bir yerinde zamanın Benim de gerinerek Ay doğardı döşeğime Şunu sakın unutma Yakınmamak gerekir Durmadan esip yağan Kimsesizlik içinde Ağlamadan sızlamadan Her neyse bedeli Doğruyu ve güzeli Batarak hatırlatan Bir kimse olmayı İnsan hep giyinmeli Şimdi bir daha şöyle Bir daha ve şevkle Ne güzel bir ilkyazdı Leylâk kokan nefesiyle Gündüzümüz gecemizle Gizliden bakışırdı Hamiyetli bir rüzgâr Dolaşırdı köşe bucak Dara düşüp bunalmışsa Biraz sevinç taşırdı Ama boşunadır hepsi Geçmiştir geçer gider Bakmaz ardındaki Savrulan güneşlere Gel hele beni dinle Hiç olmazsa hıncını al Geçip giderken günler Son kez şöyle keyifle Çekiver kuyruğunu da Dönüp ısırsın isterse Kedileri besledim Su verdim çiçeklere Ortalığı toparladım Ve okudum bir ara Sonra aynaya baktım Aynadaki giz yüzüme Çarpıtıp dudağımı Şöyle bir gülümsedim Akşama karar verdim Gidip Dinçer’i bulmaya Zamanı sorgulamak Aslına bakılırsa İnsanı sorgulamaktır Bütün yaptıklarıyla İşte bunun içindir Dilimizden düşmeyen Hani şu gündelik Saat kaç sorusunda Duyulunca ürperten İtici bir yan bulunur Kaçı kaç geçiyordur Kaç vardır ya da Alnında bir damar Birdenbire burulur Sanki sana değil de Yüreğinden sorulan Olabildiğince arsız Ve aç bir sorudur Leylâklar açtığında Kaçı kaç geçiyordur. * (14 Mart 1941, Bergama - 9 Temmuz 1993, Ankara), Türk şair, yazar. Hayatı 14 Mart 1941'de İzmir Bergama'da dünyaya gelen Metin Altıok, Melahat Moral ve Süleyman Altıok'un ilk çocuğudur. Daha sonra Meral adında bir kız kardeşi olan Altıok'un çocukluğu İzmir Karşıyaka'da geçer. Metin Altıok sırasıyla Karşıyaka Lisesi ve Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Felsefe bölümünü bitirdi. Bingöl Lisesi'nde Felsefe Grubu Öğretmenliği ve daha sonra sürgün olduğu Bingöl'ün Genç ilçesinde, ayrıca Karaman Lisesi'nde felsefe öğretmenliği yaptı. Türkiye İşçi Partisi üyesiydi. 2 Temmuz 1993 tarihinde yaşanan Sivas katliamından ağır yaralı olarak kurtuldu ancak komadan çıkamayarak 9 Temmuz 1993'te Ankara'da öldü. Onno Tunç'un bestelediği 'Kavaklar' adlı eseri Sezen Aksu tarafından yorumlanmıştır. Aksu bu eseri vefatından sonra Metin Altıok'a adamıştır. Yazar Füsun Akatlı'nın ilk eşidir. Şiiri Çağdaş Türk şiirinde daha çok lirik, duyarlı, melankolik yönü ağır basan şiirleriyle ön plana çıkmış olan Metin Altıok, resim ile başladığı sanat hayatını otuzlu yaşlardan sonra yayımlamaya başladığı şiirleriyle de genişletmiş, yaratıcı ve çok yönlü bir şairdir. Şiirleri 70'li yıllarda yayımlanmasına karşın Metin Altıok, şiirlerinin kaynakları bakımından 60'lı yılların geç ürün veren (ya da geç yayınlanan) şairlerinden biri olarak nitelendirilebilir. Şiir kitabı Gezgin'de Servet-i Fünûn'dan, Ahmet Haşim'den, Ahmet Muhip Dıranas'dan, İkinci Yeni'ye ve 60'lı yıllar şiirinin bazı ortak söyleyişlerine kadar çeşitli etkilenmeler bulunmaktadır. Bu kuşağın en romantik, duygucu şairleri arasında olan sanatçının dili yalındır. Benzetme yapmayı, anlaşılması güç olmayan simgeler kullanmayı sevdi. Bu kitabında halk şiiri biçimlerinden de yararlandı. Yerleşik Yabancı'da tüm şiirleri tek bir şiirmiş izlenimi uyandırmakta, söyleyişte ve konularda benzerlikler bulunmaktadır. Buna karşın, Kendinin Avcısı'nda kendine özgü bir ses, romantik, acılı ve yalın bir söyleyiş gözlenir. Simge, alegori ve mecazlardan ölçülü bir tutumla yararlandığı bu şiirleriyle Türk şiirinin lirik geleneklerine bağlanmaktadır.

  • Orhan Hançerlioğlu

    Orhan Hançerlioğlu (19 Ağustos 1916, İstanbul - 9 Temmuz 1991, İstanbul), Türk yazar ve araştırmacı. Meslek hayatı Orhan Hançerlioğlu, 1939 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi. Keşan ve Karaisalı’da kaymakamlık yaptı. İstanbul Belediye Müfettişi, Emniyet Şube Müdürü, İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatrosu Müdürlüğü yaptı. 1954’ten sonra İETT Hukuk İşleri Müdürü olarak çalıştı. 1978’de emekli oldu. Yazarlığı Sanat hayatına şiirle girdi. Bir şiir kitabı çıkardı (Kıvılcım, 1936). Bazı dergilerde şiir yayımlamaya devam etti. Bir süre hikâye ile uğraştı. Bir hikâyesi Şadırvan dergisi yarışmasında birincilik kazanmıştı. 1951’den 1957’ye kadar her yıl bir roman çıkardı. İlk romanı "Karanlık Dünya" ile dördüncü romanı "Ekilmemiş Topraklar"da Anadolu sorunlarını ele aldı. Diğer romanlarını ise büyük şehir yaşamlarından seçtiği sahnelerle ördü. Romanlarını birer büyük hikâye ölçüsüyle daraltması, her birinde yeni bir biçim denemesine girişmesi, dikkati çeken özelliklerindendir. 1956 yılında "Ali" adlı romanıyla Türk Dil Kurumu Ödülü’nü kazandı. Orhan Hançerlioğlu, 1956-58 yılları arasında TRT uzun dalga radyo yayınında akşam saatlerinde yer alan "Binbir gece masalları" adlı yayında masalları seslendirdi. Ayrıca Hançerlioğlu, 1966-1968 yılları arasında Özgür Masonlar Büyük Locası'nın büyük üstadı idi. Eserleri Roman ve Öykü Yedinci Gün Ali Ekilmemiş Topraklar Bordamıza Vuran Deniz Karanlık Dünya Kutu Kutu İçinde Oyun Büyük Balıklar Başlıca Fikir Eserleri Düşünce Tarihi Felsefe Ansiklopedisi İnanç Tarihi Sözlük Çalışmaları Felsefe Sözlüğü Türk Dili Sözlüğü Dünya İnançları Sözlüğü İslam İnançları Sözlüğü Ruhbilim Sözlüğü Toplumbilim Sözlüğü Ekonomi Sözlüğü Ticaret Sözlüğü

  • AYVALIK SOKAKLARINDA KAOS

    ŞENOL YAZICI * AYVALIK'a DOĞAL GAZ CEZASI * Geçen yaz da yazmıştım, ayvalık sokaklarını, ondan önceki yaz da... Görünen ben de alışkanlık yaptı kaldırımlar. Yukardaki resme bakıp da öyle diyebilirsiniz: Ne kadar güzel bir sokak, eleştirilecek nesi var ki? Bir kastı var belediyeye diye düşündüren yazılardı hepsi. Hiç de öyle değil, müze gezmesi değil bu, her gün yaşadığınızda görün. Kozak granitiyle döşeli sokaklarda yürümek tam bir cambazlık. Ona buna çarpmaktan yürüyemezsiniz, nörolojik sorunlarınız var gibi görünür uzaktan. Sorun bunla da bitmez. Gün geçmezdi ki o taşların altına konulmuş değil, resmen sokuşturulmuş ilkel altyapı bir sorun üretmesin. Yarım yamalak yapılan tamirlerin kalıntıları, yollarda kullanımdan açılan çukurlar da eklenince seyreyle... Ne bekliyordun, altı üstü kum üzerine atılmış taş parçaları, zamanla oynuyor, çıkıyor, hasar görüyor, hele bir yeni icat altyapı için kazarsan, ömrünce ayar tutmuyor. Antik uygarlıklar gibi kilitli parke yapacak değiller ya... Hoş onun da altına düzgün bir altyapı ister. Altyapı alkış almayan büyük emek ve masraftır. Bu riski göze alan belediyeleri tarih anımsamaz bile. Bu olumsuzluğunun üzerine öyle bir uygulama yaptılar ki tuz biber ekti... Hem de en hareketli yaz günlerinde tüm Ayvalık'ı bir kaosa sürdüler. * Geçen yıl yazmıştım: Eski Ayvalık malum. Taştan Rum evleri, çoğu yeri eğimli dar sokaklar. Adı Mardin olsa uyar. Eşeklerle ancak hizmet götürebileceğiniz, dar, tıkış tıkış, çarpık sokaklar, çoğu virane ya da yeterince güzel onarılmamış eski Rum evleri; araya kondurulmuş müştemilat vari, ama gerçek bir insan üretim fabrikası yapılar, çıkmalar, yol ortasında unutulmuş elektrik direkleri... ...ve çok kirli, inanılmaz tür ve boyutta çöp bulacağınız yamru yumru, delik deşik kaldırımlar.. Eski Ayvalık'ın her yanı sit alanı. Yani mazereti var... Ben yenisinden söz edeceğim. Resimdeki yeni Ayvalık'tan bir sokak. Almanların deprem sonrası yaptığı 150 Evler mahallesi burası. Düne kadar kentin en seçkin semti. Bu sokak rivayete göre bir devir yapılan sokak yarışmalarında iki kez birinci olmuş... Yerleşimin en güzel mahallesinin bir sokağı... Çam ağaçlarını görmeyin, gerisinden ne olur? Kışın yüz bin nüfuslu, yazınsa bir milyon olan hiçbir kentte rastlayamayacağınız bir yanı var Ayvalık'ın. Kaldırımları... Şu anda bile çok sokağı padişah fermanıyla Türklerin kovalanıp sadece Rumların yaşadığı 18. yüzyıldan kalma gibidir Ayvalık. Güzelliği de biraz oradan geliyor, yani o otantiklikten... Yalnız bir kaç tarihi sokakta olmakla kalsa güzel bile duracak bu otantizm ve malüm taşlar, her yerde var. Yeni Ayvalık'ta aynı taşlarla döşeli. Tabi alt yapı da hiç değişmeyen biçimde baştan savma... Bir kazma vurulmasın yola, bir ağır taşıt geçmesin ya elektrik zarar görüyor ya da su... Yaşlıların ve çocukların, ortopedik sorunu olan gençlerin, hele topuklu ayakkabı giyen kadınların hayatını zor bir engelli koşusuna çeviren, geçen yüzyıldan beri hiç onarım yüzü görmeyen bu kaldırımlar Ayvalık'ın yüz karası. Geleceği hikayeye dönen doğalgazı bekliyorsa belediye makul, o zaman arada bir açıklama yapsa ya... Ki doğalgaz gelse de sanmam ki Ayvalık'ın kaderi değişsin; bu taş çok ucuz, zaten kökten kusur olduğu için asfalta göre kusur daha az gösteriyor, otantik de duruyor, ayrıca altyapı eksikliği için bahane de hazır, neden para harcasın ki? Belediyenin çok gerekli olan yere de para harcadığını görmedim. Ayvalık Belediyesinin gelirleri öyle böyle değildir. Ne yapıyorlar paraları bilen anlayan yok. Ha işletmelerinde çayı ucuz veriyor doğru, ama çoğu kez içebilene aşkolsun... Geçen yıl 2000 L emlak vergisi ödeyen bir arkadaşım, bu yıl 25.000 ödeyince evini satılığa çıkarmıştı. Benim vergiyse şükrediyorum sadece dört katına çıktı. Birkaç yıldır geleceği söz konusu olan doğalgaza umudumu bağlamış bekliyorum. Umudum derin hendeklerle istisnasız yarılacak yollar insanları da belediyeyi de zorlayacak, bu kez doğal olarak altyapıya kavuşacak, düzenlenecek, estetik kazanacak, belki de asfalt yapılacak, diye yazmıştım da edindiğim Ayvalıklı hem de belediyenin partisinden birkaç okuyan yazan dost onaylamışlardı doğru söze ne denir diye. Ne kadar yanılmışım. Beterin beteri var derler ya, aynen öyle. Yılan hikayesine dönen doğalgaz, kimi mahallelerde döşenip konu edildiğinden beri kaç yıl geçti bilmiyorum, ama hiçbir yerleşimde denk gelmediğim hikayeden mazeretlerle birkaç yıl sonraya gecikerek geldiği gerçek. Tam artık sokaklar kazılmayacak, kazılanlar kapatılacak düzenlenecek, aylarca süren bu bekleyiş bitecek bayram yapacağız derken ne oldu biliyor musunuz? Bu kadarına pes diyeceğiniz bir çözüm ürettiler. Belki inanmazsınız diyerek göstereyim dedim. 2.Temmuz sabahı Ayvalık sokakları Başka nasıl yapacaklardı diyeceksiniz şimdi? Bu sokağa doğalgaz bağlanalı en az altı ay olmuş. Yani kış ve bahar ayları öyle geçip gitmiş, ancak Temmuz ayı ve Ayvalık'ın velinimeti yazlıkçılar geldiğinde harekete geçmişlerdi. Sokaklarda park etmiş onlarca araba, diğer sokaklarda da aynı durumun söz konusu olduğu düşünülmeden, bir arka sokağa park yapın diyerek gönderildi. O günün akşamında sokak, taşları kazınmış, ağaçların kökleri, su boruları, elektrik, telefon, internet kabloları yer yer koparılmış ya da ortalığa saçılmış perişan ve acıklı bir manzara sergiliyordu. Her sokak aynı durumdaydı. Bu nedenle sokaklardan çekilen yüzlerce araç, hiçbir sokakta park yeri bulamayıp ya sökülmemiş ana arterlerde yer buldu ya da evinin çok uzağında. ...ve sokaklar bugün üçüncü gün hala aynı durumda. Bazıları biraz daha temiz, bazıları ise karmakarışık, ama hepsi istisnasız eski yamrı yumru hallerini bile özlemle arıyor. . Bugün 10 Temmuz sabahı Ayvalık sokakları. Bir sokağı bitirip ötekine geçmeyi ak'ledemeyen belediyenin bu korkunç kaosu nasıl çözeceğini herkes gibi ben de çok merak ediyorum. Ne var ki bu anlayışla hepsi birden anarşiye teslim edilen bu sokakları bir aydan önce bitirebileceklerine hiç umudum yok. Görünen bizim apartmanda olduğu gibi her apartmandan ancak bir kişinin yararlanmak için başvurduğu doğalgazın bedelini bütün Ayvalık'a ve gelip geçen Ayvalık sever konuklarına misliyle ödetiyor. Bu arada nasılsa sökülüp hemen onarılan şanslı bir sokaktan edindiğim izlenimse tam bir şok: Aynı parke taşlarını getirip olmayan altyapısız yola sermişler. Yani asfalt yol beklentisi, boş bir umutmuş aslında. Buna basiretsizlik denmez de ne denir? Ya da hiçbir menfaat gözetmeden salt yeni yerleştiğim Ayvalık'a jest olsun diye maviADAlılarla yapmayı düşündüğüm kültür sanat etkinliği için, araya torpil olsun diye adam koyduğumuz halde bizden salon kirası isteyecek kadar esnaf olmayı bilen Ayvalık belediyesinden başka ne bekliyordum ki?

bottom of page