top of page

Arama Sonucu

maviADA'ya DÖN

Boş arama ile 4488 sonuç bulundu

  • Necati CUMALI; Uzak Haziran

    NECATİ CUMALI * Dudak arası bir zaman Gözgöze geldikse geçerken Mayıs'la Haziran arasında Yağmurlu bir saçak altından Aşktı uçup giden üstümüzden Aşktı değip geçen yanımızdan Uyanıp kış uykularından Şubat'la Mart arasında Eylül'le Ekim arasında Yaz sularından kıyıya çıkan İki adım arası bir zaman Gözgöze geldikse geçerken Günlük güneşlik bir kaldırımdan Aşktı uçup giden üstümüzden Aşktı değip geçen yanımızdan Aşktı görmedik bilmedikse Kimbilir hangi Eylül bir daha Hangi uzak Haziran Necati Cumalı Türk yazar, şair. Şiir, roman, hikâye, deneme, tiyatro, günce gibi pek çok edebi türde eser vermiş çok yönlü bir yazardır. Cumhuriyet devri Türk edebiyatının tanınmış kişilerinden olan Cumalı, Yaşar Kemal'in ifadesiyle "Yaşlanmaz Şair Çocuk" olarak anılır. 13 Ocak 1921 tarihinde Yunanistan sınırları içinde bulunan o dönemin Rumeli Vilayet-i Celilesine (Manastır'a) bağlı ve Cuma beyleriyle meşhur olan Cuma kazasında doğdu. Altı çocuklu ailenin en büyük evladı idi. Ailesi 1923 Türkiye-Yunanistan Nüfus Mübadelesi kapsamında Türkiye'ye göç ederek İzmir'in Urla ilçesine yerleşti. Ortaöğrenimini 1938’de İzmir Atatürk Lisesi'nde tamamladıktan sonra Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne girdi. İlk şiiri, 1939'da Urla Halkevi Dergisi olan "Ocak"'ta "A. N. Acar" ismiyle yayımlandı. Sanatsal değere sahip ilk şiiri ise 1940'ta Varlık dergisinde "Netice" ismiyle yayımlandı. Orhan Veli, Oktay Rıfat, Cahit Sıtkı, Nurullah Ataç gibi önemli edebiyatçılarla tanıştı ve onların etkisiyle şiirine yön verdi. Çocukluğundan başlayarak hayatında yer alan olayları şiirlerinde konu edindi. Yüksek öğrenimini Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde (1941) tamamladı. Ankara'da Toprak Mahsulleri Ofisi'nde (1941-1942) çalıştıktan sonra askerlik görevi nedeniyle Ezine'ye gitti. İlk kitabı "Kızılçullu Yolu" 1943'te yayımlandı. Askerlikten döndüğü 1945 yılında Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü'nde çalışmaya başladı. Askerliği sırasında yazdığı şiirleri aynı yıl “Harbe Gidenin Şarkıları” adıyla yayımladı. 1945'ten itibaren Ulus gazetesi sanat sayfası, Varlık, Ülkü, Ankara gibi dergilerde sürekli olarak şiirleri yayınlandı. Yayınlanan ilk hikâyesi, 1945 yılında Yücel dergisinin yayımladığı "Aysız Geceler" oldu. Ulus gazetesinde şiirlerin yanı sıra hikâye alanındaki ilk denemelerini yayımlamayı sürdürdü. Bir süre Ankara'da Cahit Sıtkı Tarancı ile aynı evi paylaştı. 1949 yılında sahnelenen "Boş Beşik" adlı oyunu ile dikkat çekti. 1949 yılında Ankara’daki görevinden ayrılarak İzmir’e gitti. 1957'ye kadar Urla ve İzmir'de avukatlık ve memurluk yaptı. “Güzel Aydınlık” (1951) , “İmbatla Gelen” (1955) , “Güneş Çizgisi” (1955) adlı şiir kitapları ve "Yalnız Kadın" adl hikâyet kitabı İzmir'de iken yayımlandı. 1955'ten sonra şiir, hikâye, roman çalışmalarını birlikte sürdürdü. Urla ve çevresine ait gözlemleri, avukatlık yıllarında karşılaştığı olaylar ve baktığı davalardan edindiği izlenimlere eserlerine şekil verdi. Özellikle Ege yöresindeki kasaba ve kırsal kesim insanlarının sorunlarının işledi. İlk hikâye kitabı “Yalnız Kadın”, 1955'te yayımlandı. 1956'da İzmir'de "Ara Tiyatro"'yu kurdu ve yöneticiliğini üstlendi. 1957'de “Değişik Gözle” kitabıyla Sait Faik Hikâye Armağanı'nı kazandı. O yıl avukatlığı bırakarak kendi imkanları ile Paris'e gitti. 1957-1959 yıllarında Türkiye'nin Paris Büyükelçiliği Basın Ataşeliği'nde çalıştı. Paris yılları "Aşk Duvarı" ve "Zorla İspanyol" gibi bazı oyunlarına ve kimi hikâyelerine kaynaklık etti. 1959'da "hayatını edebiyat adamı olarak kazanma" kararıyla yurda döndü; İstanbul'a yerleşti. 1959 - 1963 yıllarında İstanbul Radyosu'nda redaktörlük yaptı. İlk romanı "Tütün Zamanı", 1959'da tefrika edildi. Avukatlık yıllarında edindiği gözlemlerine dayanan Susuz Yaz öyküsünü 1960 yılında yazdı. Üç perdelik bir oyun olarak tiyatroya da uyarladığı öykü, Metin Erksan tarafından filme çekilmiş (1963) ve 14. Uluslararası Berlin Film Festivali‘nde Altın Ayı’yı kazanarak (1964) Türk sinemasında çığır açmıştır. 1960 yılında hariciyeci Berin Teksoy ile evlenen sanatçı, 1963'ten sonra yaşamını roman ve oyun yazarlığı ile sürdürdü. Eşinin işi nedeniyle 1963-1965'te Tel Aviv ve Paris'te bulundu. Necati Cumalı'nın yazdığı bazı yazılar nedeniyle 1966'da eşi Berin Hanım görevinden alınınca İstanbul'a yerleştiler. 1967'den itibaren Makedonya, ABD, Sovyetler Birliği, Bulgaristan İran, Yunanistan, Almanya, Çekoslovakya, Finlandiya'ya yurtdışı geziler yaptı. Bu geziler eserlerinin oluşmasında etkili oldu. “Makedonya 1900” ile 1970 yılında ikinci kez Sait Faik Hikâye Armağanı'nı, “Yağmurlu Deniz” adlı kitabıyla Türk Dil Kurumu 1969 Şiir Ödülü'nü, “Dün Neredeydiniz” adlı oyunuyla Kültür Bakanlığı 1981 Tiyatro Ödülü'nü, “Tufandan Önce” kitabıyla 1984 Yeditepe Şiir Armağanı’nı, “Viran Dağlar” romanı ile 1995 Orhan Kemal Roman Armağanı, Yunus Nadi Roman Ödülü ve Ömer Asım Aksoy Ödülü'nü kazandı. Türk tiyatrosuna katkılarından dolayı kendisine 2000 yılında Tiyatro Yazarlar Derneği tarafından “Onur Ödülü” verildi. 10 Ocak 2001 tarihinde yakalandığı karaciğer kanserinden kurtulamayarak İstanbul'da hayata veda etti. Cenazesi, Zincirlikuyu Mezarlığı'na defnedildi. Ölümünden sonra 2001 yılı “Şiir Büyük Ödülü”’ne değer bulundu ve ödülü eşi Berin Cumalı'ya sunuldu. Urla'da çocukluğunu geçirdiği EV "Anı ve Kültür Evi" olarak ziyarete açılmış; İstanbul'un Beşiktaş ilçesinde Vişnezade Şairler Parkı'na heykeli dikilmiştir. Urla'da her yıl 10 Ocak'ta anılmaktadır. Eserleri Öykü Yalnız Kadın (1954) Değişik Gözle (1956) Susuz Yaz (1962) Ay Büyürken Uyuyamam (1969) Makedonya 1900 (1976) (1978'de Dilâ Hanım adıyla yeniden yayımlandı) (Filme alındı) Kente İnen Kaplanlar (1976) Revizyonist (1979) Yakup'un Koyunları (1979) Aylı Bıçak (1981) ("Uzun Bir Gece" adıyla ikinci basım 1991) Roman Tütün Zamanı (roman) (1959) (1971'de "Zeliş" adıyla yeniden basıldı) Yağmurlar ve Topraklar (1973) Acı Tütün (1974) Aşk da Gezer (1975) Üç Minik Serçem (1990) Viran Dağlar (1994) Oyun Boş Beşik (1949) Mine (1959) Nalınlar (1962) Derya Gülü (1963) Yaralı Geyik Oyunlar 1: Boş Beşik, Ezik Otlar, Vur Emri (1969) Oyunlar 1: Susuz Yaz, Tehlikeli Güvercin, Yeni Çıkan Şarkılar Ya da Juliette (1969) Oyunlar 3: Nalınlar, Masalar, Kaynana Ciğeri (1969) Oyunlar 4: Derya Gülü, Aşk Duvarı, Zorla İspanyol (1969) Oyunlar 5: Gömü, Bakanı Bekliyoruz, Kristof Kolomb'un Yumurtası (1973) Oyunlar 6: Mine, Yürüyen Geceyi Dinle, İş Karar Vermekte (1977) Yaralı Geyik (1981) Dün Neredeydiniz (1983) Vatan Diye Diye (1990) Devetabanı (1992) Şiir Kızılçullu Yolu Harbe Gidenin Şarkıları Mayıs Ayı Notları Güzel Aydınlık Denizin Yükselişi İmbatla Gelen Güneş Çizgisi Yağmurlu Deniz Başaklar Gebe Ceylan Ağıdı Ay Güneş Bozkırda Bir Atlı Yarasın Beyler Bütün Şiirleri Aşklar ve Yalnızlıklar, Toplu Şiirleri I Kısmeti Kapalı Gençlik, Toplu Şiirleri II Hatıra Yeşil Bir At Sırtında (1978) Senaryo Bağımsızlı ya da Ölüm (1990) Deneme Niçin Aşk (1971) Senin İçin Ey Demokrasi (! 976) Etiler Mektubu (1982) Niçin Af? (1989) Şiddet Ruhu (1998) Ulus Olmak (Atatürk Denemeleri) (1995) İnceleme Muzaffer Tayyip Uslu, Şiirleri, Yazıları ve Kendisi için Yazılanlar (1956) Guillaume Apollinaire, Yaşamıi Sanatı ve Şiirleri (1986)

  • Kar Aydınlığında

    Necati CUMALI * Uyandım kar aydınlığında O küçük kasaba uykuda Uykusuz bir sıra kavak Hem gider hem dinlerim Düş önüme yol göster derem benim Kar mıhı atımın nallarında Cebimde bir şişe konyak Evlerinin avlusunda ayna nar Sedirinde acı biber rengi bir kilim Odan ıslak tahta kokar biraz da toprak Gözlerim sana değer ısınır Uzattım mı mangalına ellerimi Her yanım tane tane mısır Sanırdım patladı patlayacak Sen sıcaktın yataklar sıcak Pencerende aydınlık kar Ateşim kömürüm esmerim benim O günlerin tadı başka nerde var Gençtik âşıktık deliydik Seviştikçe ağardı karanlıklar Bunca dağın karlarını erittik Necati Cumalı * 13 Ocak 1921 - 10 Ocak 2001 Şiir, roman, hikâye, deneme, tiyatro, günce gibi pek çok edebi türde eser vermiş çok yönlü bir yazardır. Cumhuriyet devri Türk edebiyatının tanınmış kişilerinden olan Cumalı, Yaşar Kemal'in ifadesiyle "Yaşlanmaz Şair Çocuk" olarak anılır.

  • HAYDUDUN YENİ MARİFETİNE KARŞI HALKLARIN DAYANIŞMASI

    Zeki Sarıhan * Boşuna bağırmıyorduk: “Hoşt Amerika, Puşt Amerika!” diye. Sununda Türkiye’nin Amerikancıları da gördü, onun nasıl bir haydut olduğunu. Egemen bir devletin başkanını tutup kaçırmak için o ülkeye gece baskını düzenler. O ülkeyi bundan sonra kendilerinin yöneteceğini ilan eder. İlk ve Orta Çağ’da zalim istilacılarının teslim olmayı reddeden yönetici ve kumandanları çıplak bir eşeğe bindirip hakaretler içinde şehirde dolaştırmalarında olduğu gibi yatağından eşiyle birlikte sürükleyerek kaçırdığı devlet başkanını New York caddelerinde gezdirerek halka teşhir eder. Böylece bütün dünya halklarına korku verdiği kanısındadır. GÜÇ ZEHİRLENMESİ Gücünü haklılığından değil parasından, teknolojisinden ve silahından almaktadır. Bu zenginliğini de dünya halklarını sömürmesine borçludur. Kişi başına düşen ortalama yıllık gelir 86.000 dolar olan bir devlet, kişi başı gelirin 7.344 lira olan bir devlete savaş açmaya hiç utanmadığı gibi bir kahraman edasıyla dünya milletlerine fors satıyor. Biz o devleti Vietnam’da da görmüştük. Milyonlarca insanın canına kıydıktan sonra kahraman Vietnam devrimcilerinin direnişi sonunda binaların çatılarından helikopterlerle nasıl da denizde bekleyen gemilerine kapağı atıp canlarını kurtarmışlardı… Haydut, ne hak biliyor, ne hukuk! Kendisini Amerikan yerlilerini asıp keserek arazilerine el koyan atalarına benzetiyor. 303 milyar varillik Venezuela petrollerinin kendilerine gerekli olduğunu ve onları Amerikan petrol şirketlerine vereceğini ilan ediyor. Sırada hangi ülkelerin bulunduğunu da utanmadan ilan ediyor. 1959’da devrimciler tarafından ABD’nin genelevi olarak kullanılmaktan kurtulan Küba ile de ilgilenecekmiş. Değerli madenlerinden ötürü Grönland’ı da istiyor! Meksika Körfezini de, Kanada’yı da. HİTLER’İN, MUSSOLİ’NİN ATILDIĞI ÇÖPLÜĞE Zenginliğin yoldan çıkardığı, başını döndürdüğü bir zorba. Köyde yalınayak gezdiğimiz dönemde çocukluk arkadaşım Abdullah, tevekkeli “Yarın ahrette zenginler cehenneme gidecek” diye boşuna söylemiyordu. Trump görgüsüzü halkların belleğinde ve vicdanında Roma zalimlerinin, Hitler’in Mussolini’nin yanına gideceğini bile hesaba katmıyor. Atalarımız aşırı zenginlik ve aşırı yoksulluk için ne güzel söylemiş: “Allah çok verip azdırmasın, az verip gezdirmesin.” Amerikan seçmeninde kabahat. Onu nasıl, hem de ikinci kez seçtiler? Onu seçenler acaba işlenen insanlık suçuna ortak olduklarının farkında mı? Amerikan halkının da hepsi zengin ve emperyalist politikaların destekçisi değil. Bunu önümüzdeki dönemde az çok belli edecekler, fakat ister ABD’ye rakip, ister milletler arası hukuka bağlı olduklarından bütün milletlerin bu darbeyi kınamaları gerekiyor. Halklar, kendi devletlerini buna zorlayan etkinlikler yapmalı. Trump ve koruyup şımarttığı işbirlikçisi Netenyahu dünyada yapayalnız bırakılmalı. AMERİKALI İT, EVİNE GİT! Şimdi bütün dünyada ABD’den kendini sakınmak gibi bir tutum izliyoruz. Verilen demeçler, yapılan haydutlukla orantılı şiddette değil. “Köpeği ürdürmektense çıltıyı dolaşmak evladır” sözüne uygun olarak bazı devletlerin yetkilileri hafif tonda kınamalarda bulunuyorlar. Taraflara “itidal” tavsiye edenler var. Taraflardan biri zalim, biri mazlum. Devlet başkanı bir operasyonla kaçırılan ve onurunu kırmak üzere New York caddelerinde teşhir edilen bir halk “ılımlı” yani “mutedil” olacak. Çok ses çıkarmayacak. Galiba kendilerini büyük bir tehlikenin beklediği Venezuela milleti de şu iki gün içinde çok mutedil davrandı. Fakat bu zalimden korkusuna dayanıyor. Önümüzdeki günlerin nelere gebe olduğunu kim bilebilir. Amerika’nın emperyalist politikalara başvurmaya başladığı yıllardan beri Türkiye devrimcilerinin “Kahrolsun Amerika, Amerikalı it, evine git!” diye meydanları inlettiği ve 1968’de Sovyetler Birliği’nin Çekoslovakya’yı işgalinden beri “Ne Amerika Ne Rusya, Tam Bağımsız Türkiye” diyenlerin haklılığı şimdi daha iyi anlaşılıyor olmalıdır. Bağımsızlık gibi milletleri ve insanları onurlu ve mutlu yapan bir şey var mı? Bütün milletlerin özgür ve bağımsız olması için halklar arası dayanışmanın önemi şimdi daha çok anlaşılıyor. (Independent Türkçe, 5 Ocak 2026)

  • ÜVERCİNKA

    Cemal SÜREYA * Böylece bir kere daha boynunlayız sayılı yerlerinden En uzun boynun bu senin dayanmaya ya da umudu kesmemeye Laleli'den dünyaya doğru giden bir tramvaydayız Birden nasıl oluyor sen yüreğimi elliyorsun Ama nasıl oluyor sen yüreğimi eller ellemez Sevişmek bir kere daha yürürlüğe giriyor Bütün kara parçalarında Afrika dahil Aydınca düşünmeyi iyi biliyorsun eksik olma Yatakta yatmayı bildiğin kadar Sayın Tanrıya kalırsa seninle yatmak günah, daha neler Boşunaymış gibi bunca uzaması saçlarının Ben böyle canlı saç görmedim ömrümde Her telinin içinde ayrı bir kalp çarpıyor Bütün kara parçaları için Afrika dahil Senin bir havan var beni asıl saran o Onunla daha bir değere biniyor soluk almak Sabahları acıktığı için haklı Gününü kazanıp kurtardı diye güzel Birçok çiçek adları gibi güzel En tanınmış kırmızılarla açan Bütün kara parçalarında Afrika dahil Birlikte mısralar düşünüyoruz ama iyi ama kötü Boynun diyorum boynunu benim kadar kimse değerlendiremez Bir mısra daha söylesek sanki her şey düzelecek İki adım daha atmıyoruz bizi tutuyorlar Böylece bizi bir kere daha tutup kurşuna diziyorlar Zaten bizi her gün sabahtan akşama kadar kurşuna diziyorlar Bütün kara parçalarında Afrika dahil Burda senin cesaretinden laf açmanın tam da sırası Kalabalık caddelerde hürlüğün şarkısına katılırken ki Padişah gibi cesaretti o, alımlı değme kadında yok Aklıma kadeh tutuşların geliyor Çiçek Pasajında akşamüstleri Asıl yoksulluk ondan sonra başlıyor Bütün kara parçalarında Afrika hariç değil Cemal SÜREYA Cemal Süreya (d. 1931, Pülümür/Erzincan – ö. 9 Ocak 1990, İstanbul) Şair ve yazar. Cemal Süreya , 1931’de Erzincan’da doğdu. Asıl ismi Cemalettin Seber. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Maliye ve İktisat Bölümü’nü bitirdi. Maliye Bakanlığı’nda müfettiş yardımcılığı ve müfettişlik görevleri yaptı. 1982’de müşavir maliye müfettişliğinden emekli oldu. Ağustos 1960’ta başladığı ve yalnızca dört sayı çıkarabildiği Papirüs dergisini, Haziran 1966-Mayıs 1970 arası 47, 1980-1981 arası iki sayı daha çıkardı. 1978’de Kültür Bakanlığı’nda Kültür Yayınları Danışma Kurulu üyesi olarak da görev yaptı. Emekliliğinden sonra, yayınevlerinde danışman ve ansiklopedilerde redaktör olarak çalıştı. Birçok dergi de yazıları ve şiirleri yayımlandı. Oluşum, Türkiye Yazıları, Maliye Yazıları dergiler i ile Saçak dergisinin kültür-sanat bölümünü bir süre yönetti. Politika, Aydınlık ve Yeni Ulus gazeteleri ile Yazko Somut ve 2000’e Doğru dergilerinde köşe yazıları yazdı. İkinci Yeni hareketi nin önde gelen şair ve kuramcılarından sayılır. 9 Ocak 1990’da İstanbul’da yaşamını yitirdi. * CEMAL SÜREYA DOSYASI maviADA'da zaman içinde yeralan Cemal SÜREYA hakkında yazılanları ve maviADA'nın şairin eşi Zuhal TEKKKANAT ve bizzat Cemal SÜREYA'yı sağlığında tanıyanlar ile yaptığı çalışmaları içeren DOSYAyı resme tıklayarak görebilirsiniz

  • Tanırım seni

    Fotoğraf: Yusuf Erbay   Yusuf ERBAY * Ey kılık değiştirmiş zaman! kapımı çalan beyaz ayrılık, üşüyen sonbahar rüyası.   Ey görünmez elleriyle saçıma değen peri!   Biliyorsun / bu semtin mahkûmuyum ben, hangi yüzle gelirsen gel / tanırım seni.

  • Cemal Süreya: DOSYA

    25.sayı maviADA Bahar 2012 * Cemal Süreya DOSYA * Bütün dergiyi ve Cemal Süreya dosyasını görmek için RESME tıklayın Bazen aşk ŞİİRİ, Bazen de AŞK ŞAİRİ yaratır... Şenol YAZICI Katılanlar: Şenol Yazıcı-2 Zühal Tekkanat’la Söyleşi-3 Ahmet Özer-6 Öner Yağcı -9 Eray Canberk-10 Hakan Gerçek-11 Engin Turgut-12 M. Zeki Gezici-14 maviADA -15 M.Zeki Ateş-16 Ahmet Saraçoğlu-17 * diğer Cemal Süreya yazılarını buradan görebilirsiniz *

  • Beni Öp 

    Cemal SÜREYA * şimdi utançtır tanelenen sarışın çocukların başaklarında. ovadan gözü bağlı bir leylak kokusu ovadan çeviriyor o küçücük güneşimizi. taşarak evlerden taraçalardan gelip sesime yerleşiyor. sesimin esnek baldıranı sesimin alaca baldıranı. ve kuşlara doğru fildişi rüzgarın tavrı. dağ güneş iskeleti. tahta heykeller arasında denizin yavrusu kocaman. kan görüyorum taş görüyorum bütün heykeller arasında karabasan ılık acemi – uykusuzluğun sütlü inciri – kovanlara sızmıyor. annem çok küçükken öldü beni öp, sonra doğur beni... * 2018 Ocak

  • Edebiyatımızın Mücadeleci Kalemi Halide Edip Adıvar

    Nurten B. AKSOY * Saygın bir Osmanlı Ailesinin kızı Eğitimci, öğretmen, yazar, düşünür, işgal İstanbul’unun ateşli nutukçusu, kadın dernekleri kurucusu ve kadın hakları savunucusu, hastanelerde hemşire, Milli Mücadelede onbaşı, sekreter, çevirmen, profesör, milletvekili ve bütün bunların yanı sıra iyi bir eş, iyi bir anne… Kısaca on parmağında on marifet olan Halide Edip Adıvar yaşlı imparatorluğun son dönemlerinde (1882 veya) 1884’te saygın bir Osmanlı ailesinin kızı olarak İstanbul Beşiktaş’ta Ihlamur yakınlarında, daha sonra kendisinin ‘Mor Salkımlı Ev’ olarak isimlendireceği bir evde dünyaya gelir. Boğaziçi’nin yeşillikleri arasında büyüyen Halide Edip’in babası 2. Abdülhamid’in katiplerinden, vatansever bir Osmanlı olan Edip Bey, annesi ise çok genç yaşta veremden kaybettiği Fatma Berifem Hanım’dır. Amerikan Kız Kolejinde eğitim Britanya’nın aydınlığa ve modernliğe giden yolu keşfettiğine inanan Halide’nin babası bu değerleri çocuklarına öğretmenin yollarını aramaya başlar. O dönemde üst sınıf Müslüman kadınlara eğitim için özel hocalar seçilirken Edip Bey pek alışılmadık olan bir yol seçerek kızı Halide’yi İngilizce eğitim veren Amerikan Kız Kolejine yazdırır. II. Abdülhamit tarafından verilen Şefkat Nişanı Yedi yaşında iken yaşı büyütülerek girdiği Kolejden kısa bir süre sonra padişahın “Hristiyan okullarında Müslüman öğrencilerin okuyamayacağı” emri ile alınır ve evde özel ders görmeye başlar. İngilizce öğrenirken çevirdiği Amerikalı çocuk kitapları yazarı Jacob Abbott’un “Ana” adlı eseri 1897’de basılır. Bu çeviri nedeniyle II. Abdülhamit tarafından 1899’da Şefkat Nişanı ile ödüllendirilir Halide. Okulun ilk Müslüman kız mezunu Edebiyattan bilime kadar bütün konuları kapsayan bir eğitimin verildiği Koleje geri dönen Halide, şehrin İngilizce konuşan tüccar ve diplomat kızları dahil seçkin gayrimüslim kızlarının eğitim gördüğü bu okulda İngilizce ve Fransızcasını iyice geliştirerek 1901 yılında okulun ilk Müslüman mezunu olur. Tanin Gazetesinde kadın hakları yazıları Halide koleji bitirir bitirmez kendinden hayli büyük olan kolejdeki matematik hocası Salih Zeki’yle evlendirilir. 2. Meşrutiyetin ilanına kadar bir ev hanımı olarak dünyaya getirdiği iki oğlunu büyütmekle meşgul olan Halide, Fransız yazar Emile Zola’nın yapıtlarına büyük ilgi duymaya başlar, İngilizceden çeviriler yapar. Daha sonra Shakespeare’in Hamlet adlı eserini tercüme eder. 1908’deki Meşrutiyetin ilanından büyük coşku duyarak Tevfik Fikret’in kurduğu Tanin gazetesine yazmak üzere başvuruda bulunur. Bu gazetede kadın hakları üzerine yazılar yazar. Yazıları yüzünden tehditler alır O dönemde bir kadın olarak yazı ve yayın dünyasına adım atması toplumda büyük fark yaratan Halide Edip, Jön Türk devrimi sayesinde artık “yazar oldum” diyebilir. Ünü etrafta yayılmaya başlar, hatta yazıları yüzünden devamlı tehdit mektupları alır. 1909 yılında İttihat ve Terakki hükümetine karşı yapılan 31 Mart ayaklanmasından kaçarak kısa bir süreliğine Mısır’a ve oradan da Britanya’ya gider. Geleneksel ilerici bir aydın Daha yirmili yaşlarında olmasına karşın çağının epeyce geleneksel ilericilerinden biri olur. Siyasete değil insanın kendini geliştirmesine ve bireysellikten daha çok vatanseverliğe değer verir. İmparatorlukta ilk kadın derneklerinin kuruluşunda yer alır. Daha sonra Türk Ocaklarının temel direklerinden biri olur. Ama daha çok İngilizce ve Fransızca verdiği öğretici konferanslarla kadınların zihnini aydınlatmaya çalışır. Siyasi içerikli yazıların yanı sıra edebi yazılar da yayımlamaya başlar. Bu arada Kız Öğretmen okullarında öğretmenlik ile vakıf okullarında müfettişlik görevlerinde bulunur. Müslüman-Osmanlı kadınının gerçek dünyası 1910 yılında eşinin tekrar evlenmek istemesi üzerine ondan ayrılarak kendini yazılarına verir ve kariyerinin doruğuna çıkar. Bir yandan makaleler yazarken bir yandan da yazdığı romanlarla Müslüman-Osmanlı kadınlarının gerçek dünyasına bir pencere açar. Aynı yıl Seviyye Talip romanını yayımlar. Bu roman, bir kadının kocasını terk ederek sevdiği erkekle yaşayışını anlatan feminist bir eser olarak değerlendirilir. Kitap basıldığı dönemde birçok eleştiriye maruz kalır. Ülkenin kurtulması için yazılan yazılar 1914’te başlayan 1. Dünya Savaşı, 1918’de Müttefiklerin İzmir’i ve ardından İstanbul’u işgali Osmanlı İmparatorluğunun büyük bir gümbürtüyle yıkıldığının birer kanıtıdır ve Halide Edip bu günlerde ülkenin kurtulması için yazılarıyla halkı bilinçlendirmeye çalışır. Bu arada İttihatçı bir doktor ve yazar olan Abdülhak Adnan beyle ikinci evliliğini yapar ve karı-koca birlikte Müttefik işgaline muhalefet edenlerin başında yer alır. İzmir’in işgali ve Sultanahmet Mitingi 1919’da “Artık birey olarak mevcut değildim, o muhteşem milli çılgınlığın bir parçası olarak çalışıyor, yazıyor ve yaşıyorum” diyen Halide Edip o yaz İzmir’in Yunanlılarca işgalini protesto etmek üzere yapılan birçok mitingde halka seslenir. Özellikle Sultanahmet Meydanında toplanan binlerce kişiye “Yüreğimizdeki kutsal heyecan milletlerin haklarını ilan edinceye kadar sürecektir” diye haykırır. Sultanahmet Mitingi, sadece Türk milliyetçiliği için değil Türk kadınları için de bir dönüm noktası olur. İdam kararı ve Milli Mücadeleye katılış İngilizlerin 16 Mart 1920’de İstanbul’u işgalinde haklarında idam emri çıkartılan ve padişah tarafından da idamları onaylanan ilk kişiler arasında Mustafa Kemal’le birlikte Halide Edip ve eşi Dr. Adnan da vardır. Ancak bu idam kararı çıkmadan önce Halide Edip eşi ile birlikte İstanbul’dan ayrılıp Ankara’daki milli mücadeleye katılır. Milliyetçi basının en güçlü kalemi Bir yazar ve gazeteci olarak Halide yeni yeni filizlenen milliyetçi basının en önemli siması olur. İstanbul’dan Ankara’ya birlikte geldiği gazeteci Yunus Nadi’yle Anadolu Haber Ajansını kurar. Bu ajans kısa zamanda milli kuvvetlerin sözcüsü ve Türk hükümetinin resmi basın organı olur. Mustafa Kemal’le birlikte Ajansın muhabiri, yazarı, yöneticisi, ayak işlerine bakanı olarak çalışır Haber derleyip milli mücadeleye ilişkin bilgileri telgrafı olan yerlere telgrafla iletip, olmayan yerlerde cami avlusuna afiş olarak yapıştırılmalarını sağlamak; Avrupa basınını takip edip batılı gazetecilerle iletişim kurmak; Mustafa Kemal’in yabancı gazetecilerle görüşmesini sağlamak, bu görüşmelerde tercümanlık yapmak; Yunus Nadi Bey’in çıkardığı Hakimiyet-i Milliye gazetesine yardımcı olmak ve Mustafa Kemal’in diğer yazı işleri ile ilgilenmek Halide Edip’in yürüttüğü işler arasındadır. Sakarya Meydan Muharebesi ve Vurun Kahpeye Yunanlılarla savaş başladığında Halide orduya katılır, Mustafa Kemal’in yanında yer alır, Sakarya Meydan Savaşına tanıklık eder. Vurun Kahpeye adlı romanının konusu bu dönemde oluşur. Halide Edip Türk’ün Ateşle İmtihanı adlı anı kitabında, Ateşten Gömlek, Kalp Ağrısı, Zeyno’nun Oğlu adlı romanlarında Kurtuluş Savaşının değişik yönlerini gerçekçi biçimde dile getirebilmesini savaştaki deneyimlerine borçlu olduğunu söyler. İstiklal Madalyalı bir kadın başçavuş Savaş boyunca cephe karargahında görev yapan Halide Edip, Dumlupınar Meydan Muharebesinden sonra 9 Eylül’de Mustafa Kemal’in önderliğindeki ordu ile İzmir’e gider. İzmir’e yürüyüş sırasında rütbesi başçavuşluğa yükseltilir. Savaştaki yararlılıklarından ötürü İstiklal Madalyası ile ödüllendirilir. 16. Siyasi fikir ayrılığı ve vatandan uzakta yaşamak Halide Edip, Cumhuriyetin ilanından sonra Akşam, Vakit ve İkdam gazetelerinde yazmaya devam eder. Bu arada Cumhuriyet Halk Fırkası ve Mustafa Kemal Atatürk ile siyasi fikir ayrılıkları yaşar. Eşi Adnan Adıvar’ın Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının kuruluşunda yer alması sonucu iktidar çevresinden uzaklaşırlar. Bu partinin kapatılıp Takrir-i Sükun Kanununun kabul edilmesiyle tek parti dönemi başlayınca kocası Adnan Adıvar ile birlikte Türkiye’den ayrılmak zorunda kalarak İngiltere’ye giderler. 1939 yılına kadar on dört yıl boyunca yurtdışında yaşarlar. Üniversitede kürsü başkanlığı Yurda döndükten sonra 1940 yılında İstanbul Üniversitesi’nde İngiliz Filolojisi kürsüsünü kurmakla görevlendirilen Halide Edip on yıl bu bölümde kürsü başkanlığını yürütür. Shakespeare hakkında verdiği açılış dersi büyük yankı uyandırır. Türk Edebiyatının temel taşlarından 1950 yılında Demokrat Parti listesinden İzmir milletvekili olarak TBMM’ye girer ve bağımsız milletvekili olarak görev alır. 5 Ocak 1954 günü Cumhuriyet Gazetesi’nde Siyasi Vedanâme başlıklı bir yazı yayımlayıp bu görevinden ayrılarak tekrar üniversiteye döner. 1955’te eşi Adnan Bey’in kaybı ile sarsılan Halide Edip Adıvar, 9 Ocak 1964 yılında İstanbul’da 80 yaşındayken böbrek yetmezliği nedeniyle yaşamını yitirir. Yazdığı eserlerle ve yaptığı hizmetlerle Türk Edebiyatının temel taşlarından olan yazarımızı saygı ile anıyoruz. Not: Halide Edip Adıvar’ın doğum yılı kimi kaynaklarda 1882, kimilerinde 1884 olarak geçiyor. Ayrıca okuduğu kolej de bazı kaynaklarda Robert Kolej, bazılarında ise Üsküdar Amerikan Koleji olarak yer alıyor.

  • Kim Olmak Zorunda Değilsin

    Merve Senem TOLGA * Bir gün, insanın içine bir cümle düşer: “Sen kimsin?” Küçük bir soru gibi görünür ama ömrü ikiye böler. Çünkü o an, insan bir kelimeyle değil, bir sessizlikle yüzleşir. Kimlik denilen şey, aslında sorunun yankısıdır: her “ben” deyişinde biraz daha bulanıklaşan, biraz daha çoğalan, biraz daha uzaklaşan bir yankı. İsimler verilir, roller biçilir, sıfatlar yüklenir ama insanın derininde hep aynı belirsizlik kalır: Kim olmak istendiğini değil, kimin olunduğunu bilmeden yaşamak. Belki de asıl mesele, bir kimlik bulmak değil, onun ağırlığını taşıyabilmektir. Çünkü kimlik, bir giysi değildir; bazen tenin altına işleyen bir yara gibi kalır. Her sabah uyandığında insan, kendi adına uyanır ama o adın içinde kaybolur. Ve bir yerlerde, çok derinlerde bir ses fısıldar: “Kim olmak zorunda değilsin.” Bir ses yankılanır, sanki tüm çağların içinden: Sen kimsin? Sorunun kendisi bir dağdır; yanıtıysa sürekli kayan bir taş. İnsan bu taşın altında yaşar çoğu zaman, kendi adının ağırlığıyla. Çünkü “kim olduğunu bilmek” demek, tüm maskelerin soyulması, sahte seslerin susturulması, varlığın çıplak hâline dokunmak demektir. Ve o çıplaklık, korkutucudur. Kierkegaard’ın söylediği gibi, kimlik Tanrı karşısında yalnız kalmaktır. Kaygının ortasında “ben” diyebilmektir. Ama bu “ben”, huzur değil; sarsıntıdır. Çünkü her özgürlük, bir yükle birlikte gelir. Seçim, insanın kendine ettiği en derin çağrıdır. Kaçıldıkça büyüyen bir yankıdır kimlik. Nietzsche, “Kendin ol!” derken bile bir zincir kırılıyordu: O zincirin adı “zorundalık”tı. Çünkü insan, başkalarının gözünde tanımlandıkça kendi anlamını yitirir. Kimlik, bir unvandan çok bir isyandır aslında. Yıkmayı, yeniden yapmayı, her gün biraz daha değişmeyi göze alanların halidir. Olmak değil, oluş halidir. Ve oluş, hiçbir kalıba sığmaz. Heidegger’in “dünyaya fırlatılmış varlığı” gibi, kimlik de bir açıklaması olmayan varoluşun kenarında bekler. İnsan, neden burada olduğunu bilmeden buradadır. Ve kimliğini tam da bu bilinmezliğin ortasında yaratır. Kimlik, bir yanıt değil; bilinçli bir sorudur. İnsanın kendine verdiği en derin yankı. Sartre’ın “özgürlüğe mahkûm” insanı, kimliğini taşırken sürekli karar vermek zorundadır. Ama işte burada yeni bir kırılma doğar: Kim olmak zorunda değilsin. Çünkü kimlik, toplumsal bir beklentiye dönüşür bazen , doğru olmaya, güçlü görünmeye, tanımlanmaya, sürekli varlık göstermeye zorlar. Ve insan, var olmaktan çok, “olmak zorunda” kalır. Camus’nün absürd dünyasında, anlam arayışı bir direniştir. Sisyphos taşı tepeye çıkarırken kim olduğunu değil, neden sürdürdüğünü sorar. O taş, kimliğin metaforudur belki de, her sabah yeniden kaldırılan, her gece yeniden düşen. Ama asıl anlam, taşın düşmesindedir. Çünkü düşüşte bile bir varoluş sürer: Bir kez daha başlamak, bir kez daha denemek, bir kez daha yaşamak. Simone de Beauvoir, kimliğin en politik yüzünü gösterir. “Kadın doğulmaz, kadın olunur” derken, insanın da doğduğu haliyle değil, seçtiği haliyle yaşadığını söyler. Ama bazen de hiçbir şeyi “olmak” istememek, en sahici varoluş biçimidir. Kimliğin sessiz reddi, insanın kendi sesine dönüşüdür. Etiketlerden sıyrıldığında insan, nihayet kendi varlığının çıplak müziğini duyar. Rollo May’e göre kimlik cesarettir , ama her cesaretin merkezinde korku vardır. Olmak korkusu, olmamak korkusu, yetersizlik korkusu... Ve belki de asıl cesaret, bu korkuların ortasında sadece var kalabilmektir. Kimsin sorusuna değil, “buradayım” demeye cesaret etmektir. Dostoyevski’nin karakterleri, yeraltında bile kimliklerini arar. İnsanın içinde hem Tanrı’nın ışığı hem de kendi karanlığı vardır. Kimlik, bu iki uç arasındaki ince ipte yürümektir. Suçlulukla, vicdanla, arayışla, umutla. Kendinden kaçamaz insan, ama kendini affetmeyi öğrenebilir. Frankl’ın dediği gibi, anlam kaybolsa bile insan anlam arama özgürlüğünü korur. Kimlik, tam da o özgürlükte doğar: Kaybolmanın, yönsüzlüğün, acının ortasında bile “bir neden” aramakta. Ve bazen o neden, sadece şu cümledir: Kim olmak zorunda değilsin. Belki de insanın en özgür hali, hiçbir şeye dönüşmemeye karar verdiği andır. Hiçbir tanımın içine sığmamak, hiçbir kelimenin kılıfına girmemek, hiçbir yüzün ardına saklanmamak. Çünkü kimlik, tamamlanmış bir varlık değil; bir arayışın sürekli hâlidir. İnsan, her gün biraz çözülür, biraz yeniden kurulur. Her gün, “ben kimim?” sorusunun altında biraz daha insana dönüşür. Ve günün sonunda, belki de yalnızca bir şey bilinir: Var olmak, bir unvan değil: bir tanıklık biçimidir. Adını unutsan bile yaşarsın. Seni tanımlayan kelimeler solsa da nefesin sürer. Çünkü kimlik, bir tanım değil, bir direniştir. Ve bazen, bütün felsefelerin ötesinde, insanın yüreğinde yankılanan o sade hakikat kalır: Kim olmak zorunda değilsin.

  • Altı Günlük Macera

    (Anneme Söyleme) * Hasan GÜLERYÜZ * Doğan Soydan, Özlem Yayınevi, 2019 (Gençlik Romanı) * Altı Günlük Macera, Doğan Soydan’ın 2019’larda Özlem Yayınevi tarafından yayınlanmış çocuk romanı. Yazar, Türkçe öğretmenidir. Cümle kurgusu sağlam, yöresel değerleri, atasözü, deyimleri romanda çokça kullanarak kültürel bir koza oluşturuyor. Çocuk edebiyatı ve çocuğa göre kitap yazmak kolay bir yaratım alanı değildir. Birçok ünlü çocukluk anılarını yazarak, biraz da zenginleştirerek çocuk edebiyatı yazdığını sanır. Genelde de bu göle girenler büyük oranda ders verici (didaktik, öğretici, öğüt verici) çalışmalar yaparlar. Oysa çocuk sınırları çizilemeyen, hayal gücü, yeniliklere açıklığı, keşifçiliği, merakı ve yaratıcılığı dikkate alınmaz. Soydan’ın çalışması Okul bağlantılı, sınıf ortamından beslenen, öğretim ortamına dayalı bir çalışma. Meraklı bir çocuk olan Erhan, babasının lise öğrenimi için verdiği parayı alıp evden çıkara k bir maceraya atılır. Kitapta altı günlük bu macera anlatılmaktadır. Büyük olasılıkla Maraş ya da Elbistan merkezli çıkış, dört mevsimini bildiğim Adana’ya kadar uzanır. Otobüs yolculuğunda Erhan’ın yanına kitap okuyan Orhan adında bir adam oturur. Yazar “Gavur Dağı, Alman Çeşmesi” sözcükleriyle “Gavurun Dağı ya da Dağ gavur olur mu? Bir de Alman Pınarı olur mu?” ironi yapar. Orhan, eğitimli ve kültürlü biridir. Gavur Dağ’ın “Nur Dağı” olarak adının değiştiğini anlatır. Dağlarda üzerine konuşurken Dağların, ormanların geyiklerinden söz açılır. “Ala Geyik” avı ele alınır. Erhan’ın büyük olasılıkla Adana’da kalır. Sinemaya gider, parkları gezer. Kente ilişkin birçok gözlemlerde bulunur. Parası biter. Bir lokantada iş arar, birkaç kuruş para kazandıktan sonra ayrılacağı için, lokanta sahibi ona iş vermez. Hal böyle olunca Erhan sokakta kalır, banklarda yatar. “Kul bunalmayınca Hızır yetişmez!” sözü “Kul bunalınca Hızır yetişir!”' e uygun olarak ilkokuldan sınıf arkadaşı “Ramazan’a” rastlar. Ramazan üç tekerlekli arabayla simit, börek satıyordu. Erhan maceraya çıktı; ama, gözü hep arkadaydı. Eve bir an önce dönmek istiyordu. Sanki annesinin sözleri onun yönetici belleğini oluşturuyordu. Ramazan otobüs biletini aldı, harçlığını verdi ve onu otobüse bindirdi. Çocuk romanı içinde geleneksel Türk kültürü işleniyordu. Sahici, inandırıcı bir izlekle yol alıyor. Bu yapıda çocuk edebiyatı örnekleri çok değil. Ergenliğe yeni girmiş çocuklar da bu kültürle dünyayı çevreyi algılıyor ve yaşıyorlardı. Deyimler, atasözleri, geleneksel kültür kodlarıyla düşünüyor ve iş görüyorlardı. Bana göre Erhan macera yola çıktı; ama, gözü kesmedi, erkenden eve döndü. Kitap sıkmıyor ve kendini okutturuyor.

  • SEN VE BEN

    Niyazi UYAR * Benim esinim ilkbahar, Senin sonbahar. Seninki kopuştur dalından, Tükeniştir, hesaplaşmadır. Benim esinim ilkbahar! Benimki uyanıştır, Yeniden başlamadır hayata, Kavuşmadır, Sımsıkı sarılmaktır yaşama, Sımsıkı sarılmadır yeni baharlara… Benim esinim Nazım’dır, Ariflerin Ahmet! Kemallerin Yaşar! Bozkıra ışık Tonguç'tur, Bozkıra kılavuz Yücel... Benim esinim, İlkçağda Aristo, Yakın çağda Fikret… Benim esinim Mustafaların yücesi, Kemallerin en olgunu, Benim esinim, Çağdaş uygarlığın mimarı, Yüzyıllara hitap eden, Tanrının insanlık alemine yüzyılda bir bahşettiği Kemallerin Atatürk’üdür. Ağustos 2025 /SAlihli

  • YUNUS EMRE

    Nurten B. AKSOY * Aşkın aldı benden beni, bana seni gerek seni Ben yanarım dün ü günü, bana seni gerek seni Kul Yunus ya da Âşık Yunus diye de anılan Yunus Emre, (1240-1320) Anadolu sahasında yetişmiş en büyük Türk şair ve mutasavvıflardan biridir. 13. Yüzyılın son yarısı ve 14. yüzyılın başlarında yaşamış Türkmen bir derviş olan Yunus Emre, Anadolu'da Türkçe şiirin öncüsüdür. Tarihi şahsiyeti hakkındaki bilgilerin yetersiz olduğu, ayrıca menkıbevi unsurlarla da anıldığı söylenir. Yunus Emre hakkında biyografik bilgi veren velayetnameler ile manzum şiirler dışında temel kaynak bulunmamaktadır. Ne varlığa sevinirim ne yokluğa yerinirim Aşkın ile avunurum, bana seni gerek seni Menkıbeleri Hacı Bektaş Veli Velayetnamesi'ne ve sonraki tarihî eserlere girecek kadar büyük bir ün kazanan Yunus Emre'nin hayatı hakkında kesin olarak bir şey söylenemez. Doğum yeri hakkında rivayetlere dayanan görüşlerse tutarsızdır. Kimi araştırmacılara göre doğum yeri Sarıköy kimi araştırmacılara göre ise Karaman'dır. Yunus ve mürşidi Tapduk Emre, Sakarya havzasında yaşamıştır. Bu nedenle Yunus'un Sarıköylü olduğu düşüncesi genel kanı hâline gelmiştir. Aşkın aşıkları öldürür, aşk denizine daldırır Tecelli ile doldurur, bana seni gerek seni Edebiyat tarihçisi Fuat Köprülü, Yunus hakkında Bektaşi geleneğinde anlatılan rivayetleri kabul etmiş, "13. Yüzyılın son yarısında Sivrihisar civarında veya Bolu sınırı içindeki Sakarya Nehri civarındaki köylerden birinde yetişmiş bir Türkmen köylüsü" olduğunu dile getirmiştir. Abdülbaki Gölpınarlı'nın belirttiğine göreyse Yunus'un tahsil hayatı Konya'da geçmiştir. Hayatı boyunca yolunu ve inancını yaymak için gezmiş, ihtiyarlık çağını ise doğduğu Sarıköy'de geçirmiştir. Sonuç olarak Yunus, Orta Anadolu'da Sakarya Nehri çevresinde bir yerde doğmuş ve Nallıhan'a yakın Emremsultan'daki zaviyede Tapduk Emre Dergâhında yaşamıştır. Aşkın şarabından içem, Mecnun olup dağa düşem Sensin dün ü gün endişem, bana seni gerek seni Yunus Emre'nin ümmi oluşu (okur-yazar olmayışı) hakkındaki rivayet; bazı şiirlerinde, bilgiyi gerçeğe ulaşmak için bir vasıta saydığından ilme önem vermemesi, dervişlik tevazusuyla kendisini bir şey bilmez olarak nitelemesi ve bilgisine güvenip gururlananları taşlaması yüzündendir. Köprülü'nün deyişiyle: "Zamanında Anadolu'da hâkim olan tasavvuf felsefesini Celâlettin Rumi'den hiçbir surette aşağı sayılamayacak bir manevi kabiliyet ile kavrayan ve onu emsalsiz bir kudretle en basit şekiller altında ifadeye muvaffak olan bu adam, 'harfleri heceleyemeyecek kadar ümmi' olamazdı." Sofilere sohbet gerek, Ahilere Ahret gerek Mecnunlara Leyli gerek, bana seni gerek seni Yunus Emre'nin mürşidi olan Tapduk Emre, anlatılara göre Moğol saldırılarından dolayı Türkistan ve Horasan bölgesinden o dönem Rum olarak adlandırılan Anadolu bölgesine göç etmiştir. Tarihi kaynaklara göre Nallıhan'a bağlı Emrem Sultan köyünde yaşamıştır. Tapduk Emre, Yunus Emre'yi Nallıhan'daki zaviyesinde yetiştirmiştir. Yunus, divanının on yedi ayrı beytinde bunu dile getirmiştir. Şeyhin dergahına yıllarca odun taşıyan Yunus’un, bir gün bile dergâha eğri odun getirmediği, Tapduk'un Yunus'a, "Yunus bu odunların içinde hiçbir eğri odun görünmez." dediği, Yunus'un da "Bu kapıdan eğri odun geçmez." Diye cevap verdiği  rivayet edilir. Eğer beni öldüreler, külüm göğe savuralar Toprağım anda çağıra, bana seni gerek seni Yunus'un iyi bir eğitim aldığı; Arapça, Farsça, tefsir, hadis, İslam tarihi ve diğer İslam ilimlerini okuduğu şiirlerinden anlaşılmaktadır. Ancak Kur'an'ı anlayacak kadar Arapçayı, Mevlâna'yı anlayacak kadar da Farsçayı öğrenmiş olması, İslami ilimleri bilmesi; bir medrese eğitiminin mi, yoksa dergâhta şeyhinden aldığı bir eğitimin mi sonucu olup olmadığı bilinmemektedir. Cennet Cennet dedikleri birkaç köşkle birkaç huri İsteyene ver sen anı, bana seni gerek seni Yunus, kendinden önce Anadolu'yu etkisi altına alan İran tasavvuf edebiyatına karşı Türk halk edebiyatı tasavvufunu oluşturur. Onun millî tarz ve şekilli tasavvufi şiirleri, Anadolu'da hızla yayılarak takipçisi olan birçok şair yetiştirir. Âşık Paşa, Eşrefoğlu Rûmî, İbrahim Gülşeni, Aziz Mahmud Hüdâyî bunlardandır. Yunus'dürür benim adım, gün geçtikçe artar odum İki cihanda maksudum, bana seni gerek seni *1 Bir menkıbeye göre Yunus'un 3000 şiiri varmış, softalar bu şiirleri şeriata aykırı buluyormuş. Bir gün Molla Kasım adlı bir softa bunları ele geçirerek 1000 tanesini yakmış, 1000 tanesini suya atmış, kalan 1000 şiiri okurken, "Derviş Yûnus bu sözü eğri büğrü söyleme / Seni sîgaya çeken bir Molla Kasım gelir" beytine rastlayınca neye uğradığını şaşırmış, Yunus'un büyüklüğünü anlayarak şiirleri yok etmekten vazgeçmiş ve Yunus'un veliliğine inanmış. Böylelikle 1000 şiir kurtulmuş. Bir gez gönül yıktın ise, bu kıldığın namaz değil Yetmiş iki millet dahi, elin yüzün yumaz değil Yunus Emre şiirlerinin az bir kısmında aruz, diğerlerinde hece ölçüsünü kullanmıştır. Mevlâna öldüğünde 34 yaşında olan Yunus, Mevlâna'yı gençlik çağında görmüş, onun meclislerinde bulunmuştur ve bazı şiirlerinde ondan büyük bir saygıyla bahseder. Anadolu'nun birçok şehrini gezdiğini, Azerbaycan taraflarına ve Şam'a gittiğini söyleyen ve bir iki şiirinde şeyhliğinden ve ihtiyarlığından bahseden Yunus, Risâletü'n-Nushiyye adlı mesnevisini 1307-1308'de yazdığını belirtir Bu bakımdan, bu tarihte olgun bir eser veren ve 1273'te ölen Mevlâna ile çağdaş olan Yunus, 1320 yılında 82 yaşında ölmüştür. Bir gönül yaptın ise, er eteğin tuttun ise Bir gez hayr ettin ise, birine bin az değil Ölüm tarihi ve yeri hakkında çeşitli söylentiler olan, ülkenin birçok yerinde kabri olduğu söylenen Yunus’un, Porsuk Çayı'nın Sakarya Nehri'ne karıştığı yer yakınında, yani Sarıköy'de yattığı söylenmektedir. Erden sana nazar ola, için dışın nur ola Beli kurtulmuştan ola, şol kişi kim gammaz değil Allah ve insan sevgisini, dostluğu, kardeşliği, merhamet ve yardımlaşmayı öğütleyen şiirlerini topladığı Divan’ından başka, Risâletü'n-Nushiyye isimli mesnevi türünde yazdığı bir eseri daha vardır. Er odur alçak dura, ayak odur yola vara Göz odur ki Hakk'ı göre, gündüz gören göz değil Türk Edebiyatının yetiştirdiği en büyük şairlerden olan Yunus Emre, 13. Yüzyıldan itibaren Anadolu'da Batı Türkçesinin teşekkül edip gelişmesinde en önemli rolü oynamıştır. Onun eserlerinde kullandığı dil, Tarihî Türkiye Türkçesinin ilk dönemine, "Eski Anadolu Türkçesi" diye adlandırılan devrenin içine girmektedir. Oğuzcanın Eski Türkçeden ayrı bir yazı dili olarak ortaya çıkması bu devirde gerçekleşmiştir. Yunus Emre, Arapça Farsça karşısında yaşayan Türkçeyi, halkın öz dilini eserlerine yansıtmıştır. Yunus Emre'm sözün satar, söze bal ü yağ katar Altmış bin sarrafa satar, yükü gevherdir koz değil *2 *1 "Bana seni gerek seni" *2 "Değil redifli şiir"

  • YENİLGİ

    HALİL CİBRAN * Yenilgi, yenilgim, yalnızlığım ve kimsesizliğim. Binlerce yengiden de bana değerli olan sen! Dünyadaki tüm parlak başarılardan sensin yüreğime yakın olanı! Yenilgi, yenilgim, baskaldırım ve de benim kendimle tanışmam. Sayendedir ki, hala ben ayağı yere basan ve solmuş defneler peşinde koşmayan biri olduğumun bilincindeyim; ve sende, yalnızlığımı buldum ve de herkesten uzak, ve de gururlu olmayı. Yenilgi, yenilgim, benim parlak kılıcım ve de kalkanım. Gözlerinde okudum tahtı arayanın kendi kendisinin kuluna dönüştüğünü. Ve, bir kimsenin derinliklerindeki esasını anlayabilmemiz için onun gücünü söndürmemiz gerektiğini. Ve ancak böylesine olgunlaştıktan sonradır ki, bir meyvenin tadına varılabildiğini. Yenilgi, yenilgim, benim sözünü sakınmaz yol arkadaşım şarkımı, bağrışmalarımı, sessizliklerimi hep duyacaksın. Ve senden baska hiçkimse bana söz etmeyecek kanat çırpınmalarından ve deniz kabarmalarından ve de geceleri yanan dağlardan. Ve sen, tek başına ruhumun sarp ve kayalık yollarından tırmanacaksın. Yenilgi, yenilgim, benim ölmez cesaretim sen ve ben fırtınada birlikte güleceğiz; ve biz ikimiz, derin mezarlar kazacağız içimizde ölmekte olanlara; ve tutunacağız, tüm gücümüzle, güneşin karşısında; ve de tehlikeli olacağız. 'Deli-' 1918 * 1898'de CIBRAN Cibran Halil Cibran,  * (Kahlil Gibran; ) (6 Ocak 1883 - 10 Nisan 1931), Osmanlı tebaasında Lübnan asıllı Amerikalı ressam , şair ve filozof tur. Cibran, 6 Ocak 1883'de Osmanlı İmparatorluğu yönetimindeki Cebel-i Lübnan Mutasarrıflığı 'nda Maruni bir ailenin çocuğu olarak doğdu. Ailesi ve kardeşleriyle 1895'te ABD'ye göç etti. 1998'de resim eğitimi almak için Beyrut'a geri dönecektir. Halil Cibran'ın en ünlü eserlerinden biri olan ve ilk kez 1923 yılında basılan ERMİŞ adlı eseri, toplam 26 adet şiirden oluşan bir karma şiir denemeleri kitabıdır. El Mustafa adındaki bir kahinin 12 sene kaldığı Orphalese şehrinden ayrılıp evine gitmek üzereyken bir grup halk tarafından durdurulması ve ana kahraman ile halk arasında insanlık ve hayatın genel durumu hakkında geçen konuşmalar kitabın kendisini oluşturmaktadır. Cibran'ın bu kitapta El Mustafa isimli şahsa verdiği bu isimle peygamber Muhammed'i işaret ettiğini iddia edenler vardır. Fakat kitaptaki metinler çoğunlukla Matta'ya göre İncil'in 5. bölümünde yer alan İsa'nın Dağdaki Vaaz'ıyla içerik ve üslup açısından benzerlik ve paralellik gösterir. Yazarın İnsanoğlu İsa adlı kitabındaki çalışmalar da dikkate alınırsa El Mustafa'nın Meryem oğlu İsa Mesih olabileceği iddiaları daha da güç kazanmaktadır. Ermişin Bahçesi Halil Cibran'ın Ermiş kitabının devamı niteliğindedir.

  • Aşk Başlamadan Güzel

    Ümit Yaşar Oğuzcan * Aşk başIamaԁan güzeI, KaIpIerԁe heуecan BakışIarԁa korku oIԁuğu zaman güzeI… Birbirimize sezԁirmemek için çırpınış, BaşkaIarı görmesin ԁiуe çabaIaуış, GözIerim gözIerinin mavisine ԁeğԁiği zaman… Aşk başIamaԁan güzeI….

  • O Güzel İnsanlar da Gittiler

    Nurten B. AKSOY * Yeni yılın ilk haftası bitmek üzere, kış mevsiminin tam ortası... karanlık, soğuk ve umutsuz günler yaşıyoruz. Güzel bir haber duyar mıyız diye beklerken üst üste aldığımız kötü haberlerle adeta yaşam mücadelesi veriyoruz; sözün kısası acılar hiç bitmiyor. İşte bugün Türk sinemasının efsane ismi, Hababam Sınıfının Mahmut hocası Münir Özkul'un kaybına üzülürken, Bir İstanbul sevdalısının, mimar, yazar Aydın Boysan'ın da ölüm haberini duyduk. Bir yanda babalarının kurşunlarıyla hayata veda eden bir anne ve minik yavrusu, diğer yanda neredeyse bir asrı bulan yaşamlarına veda eden iki koca çınar. İşte karanlık ve ölüm kadar soğuk bir gün daha, ölümün ne yaşı var, ne zamanı. Günün birinde bir çığlıkla geldiğimiz dünyadan yine günün birinde, hiç haberimiz olmadan çekip gideceğiz, arkamızda gözü yaşlı sevgililer, ağıtlar bırakarak. Her ne kadar Cahit Sıtkı; "Yaş otuz beş yolun yarısı eder" dese de bu hesabın tutmadığını hepimiz biliyoruz. Yetmiş yaşına kadar yaşayacağını zanneden Tarancı, ne yazık ki kırk altı yaşında hayata veda edivermiş. Yani yaşam ne bizim istediğimiz, düşündüğümüz gibi ne de planladığımız gibi gidiyor. Lafın özü ne doğmak elimizde, ne de ölmek. Tıpkı şairin şiirde dediği gibi ... "Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder. Dante gibi ortasındayız ömrün. Delikanlı çağımızdaki cevher, Yalvarmak, yakarmak nafile bugün, Gözünün yaşına bakmadan gider." Hayatın acı bir gerçeği olan ölümü aslında çok iyi bildiğimiz halde bilmezden geliyoruz, ta ki yanı başımıza gelene kadar... Zaten ölüm kendini hiç unutturmuyor ki. Bir bakıyorsunuz bir maden göçüğünde, bir bakıyorsunuz bir trafik kazasında, bazen bir hastane odasında, bazen sıcacık yatağınızda ya da sokak ortasında... ama hep yanı başımızda. Gençlik yıllarında bir ölüm haberi duyduğumuzda (bugün de olduğu gibi) hemen yaşını sorardık ölen kişinin. Ellili veya altmışlı yaşlarındaysa "eh, az da yaşamamış" derdik. Oysa şimdi aynı yaşlarda ölenlere; "vah vah, daha gençmiş" diyerek hayıflanıyoruz. Çünkü ömür göreceli bir kavram; zamana göre, kişiye göre değişiyor ha bire. Madem ki ölüm bu kadar yanı başımızda, böylesine yakın bize, öyleyse kalan ömrümüzü niye heba ediyoruz ki. Şöyle bir düşündüğümüzde ömrümüzün en güzel günlerini hep bir şeyleri kovalayarak, ya da birileri için yaşayarak geçirdiğimizi fark ediyoruz; işimiz, ailemiz, tutkularımız, hırslarımız en güzel yıllarımızı alıp gidiyor elimizden. Tam kendimize geliyor sıra, biraz da kendimiz için yaşayalım derken veda vakti gelip çatıyor. Yeni bir yıla başladık madem, hayata bakışımıza da yaşamımıza da yenilik getirsek olmaz mı? Örneğin geçmişteki öfkelerimizi, kırgınlıklarımızı unutmaya çalışsak, "birileri ne der ki" düşüncesini silip atsak kafamızdan, gülümsemeyi, "günaydın" demeyi, selam vermeyi öğrensek yeniden. Empati yapabilsek kızıp öfkelenmeden önce, hırslarımızı, kinlerimizi bir yana bıraksak... Diyeceksiniz ki "bunca olumsuzluk, çirkinlik yaşanırken; bunca kötü insan ortalarda kol gezerken nasıl olacak o dediğin?" Marifet orada değil mi zaten... Her şeye rağmen hayata gülümseyerek bakabilmekte ya da en azından hayattan vazgeçmemekte değil mi marifet. Belki de bu dediklerime en güzel örnek olarak bugün kaybettiğimiz iki güzel insanı verebiliriz. Aydın Boysan, otuz beş yaşında yabancı dil öğrenmiş, altmış bir yaşında gazetelerde yazmaya başlamış, altmış üç yaşında ilk kitabı çıkmış ve seksen beş yaşına kadar otuz kitap yazmış, hayata sımsıkı sarılmış, neşe dolu bir insandı. “Rakıyla yetmiş senedir, eşimle altmış senedir evliyim. Demek ki evlenme kararını almak için on yıl kafayı çekmek gerekiyormuş.” diyerek kendiyle dalga geçen, hayata gülümseyen bir insan... Münir Özkul'un ise beyaz perdede canlandırdığı tipleri hepimiz anımsarız. Mahmut hoca, Yaşar usta, turşucu Kazım ve diğerleri... O tıpkı yaşamındaki gibi üstlendiği rollerde de hep sevecen, vakur bir aile babasını canlandırır. Fakirdir ama evini geçindirir. Hakkı olmayana el uzatmaz, başka bir haksızlık gördüğünde de müdahale eder. O haylaz öğrencilerinin babacan öğretmeni, filmlerini izleyen herkesin hocası ve manevi babasıdır! Her ikisini de sevgi ve rahmetle anıyoruz Öyleyse yarından tezi yok, yaşama yeniden dört elle sarılmayı, yaşamdan zevk almayı deneyelim... Mesela; önce kendimizi severek, kendimize selam vererek başlayalım güne, bindiğimiz otobüsün şoförüne selam verelim, gördüğümüz apartman veya sokak komşumuza gülümseyelim, ayağımıza sürtünen kedinin başını okşayalım, sararan yaprakları, düşen yağmur damlalarını seyredelim, yürürken martılara, kuşlara el sallayalım, film izleyelim, kitap okuyalım... Belki de tüm kötülüklere, kötü insanlara rağmen hayatın hâlâ ne kadar güzel ve yaşanılası olduğunu fark ediveririz kim bilir? "Neylersin ölüm herkesin başında. Uyudun uyanamadın olacak. Kim bilir nerde, nasıl, kaç yaşında? Bir namazlık saltanatın olacak, Taht misali o musalla taşında." Mademki ölüm hepimizin başında, hem de yanı başında; öyleyse o saltanatı musalla taşına bırakmayalım, yaşarken sürelim...

  • Bir Etkinlik

    "ne büyük bahtiyarlıktır, ey sevgili tuz basılı yaralarımıza aşk basılı sayarak örgütlenmek aşktan öğrendiklerimizle surları yıkılacak şehirlerin meydanlarında koşanlarla ardına bakmadan koşmak el ele" Yusuf AKSOY * maviAda yazarlarımızdan Yusuf AKSOY, İzmir 4. Kitap fuarına 3 Kasım Pazar Günü Saat:10-15 arasında Türkiye Yazarlar Sendikası Standında katılacak. YENİ FUAR ALANI / GAZİEMİR/ İZMİR maviADAlılara ve dostlarına duyrulur.

  • İnanalım Soğuk Mevsimin Başlangıcına

    Furuğ FERRUHZAD * (5 Ocak 1935 - 13 Şubat 1967) * ve bu benim yalnız bir kadın soğuk bir mevsimin eşiğinde, yeryüzünün kirlenmiş varlığını anlamanın başlangıcında ve gökyüzünün yalın ve hüzünlü umutsuzluğu ve bu beton ellerin güçsüzlüğü zaman geçti zaman geçti ve saat dört kez çaldı dört kez çaldı bugün aralık ayının yirmi biridir ben mevsimlerin gizini biliyorum ve anların sözlerini anlıyorum kurtarıcı mezarda uyumuştur ve toprak, ağırlayan toprak, dinginliğe bir belirtidir. zaman akıp geçti ve saat dört kez çaldı sokakta rüzgâr esiyor sokakta rüzgâr esiyor ve ben çiçeklerin çiftleşmesini düşünüyorum cılız, kansız saplarıyla goncaları, ve bu veremli yorgun zamanı ve bir adam ıslak ağaçların yanından geçiyor damarlarının mavi urganı ölü yılanlar gibi boynunun iki yanından yukarı süzülmüştür ve allak bullak şakaklarında o kanlı heceyi yineliyorlar -selam -selam ve ben çiçeklerin çiftleşmesini düşünüyorum soğuk bir mevsimin eşiğinde aynaların ağıtı topluluğunda ve uçuk renkli deneyimlerin yaslı toplantısında ve suskunluğun bilgisiyle döllenmiş bu günbatımında gitmekte olan o kimseye böyle dayançlı ağır başıboş nasıl dur emri verilebilir. o adama nasıl diri olmadığı söylenebilir, hiçbir zaman diri olmadığı. sokakta rüzgâr esiyor inzivanın tekil kargaları sıkıntının yaşlı bahçelerinde dönüyorlar ve merdivenin boyu ne kadar kısa onlar bir yüreğin tüm saflığını kendileriyle masallar sarayına götürdüler ve şimdi artık nasıl birisi dansa kalkacak ve çocukluk saçlarını akan sulara dökecek ve sonunda koparıp kokladığı elmayı ayakları altında ezecek? sevgili, ey biricik sevgili ne de çok kara bulut var güneşin konukluğunu bekleyen. uçuş düşlediğin bir yolda bir gün o kuş belirdi sanki yeşil hayal çizgilerindendi esintinin şehvetinde soluyan taze yapraklar sanki pencerenin lekesiz belleğinde yanan o mor yalaz lambanın masum düşüncesinden başka bir şey değildi. sokakta rüzgâr esiyor bu yıkımın başlangıcıdır senin ellerinin yıkıldığı gün de rüzgâr esiyordu sevgili yıldızlar kartondan yapılı sevgili yıldızlar gökyüzünde, yalan esmeye başlayınca artık yenik peygamberlerin surelerine nasıl sığınılabilir? biz binlerce bin yıllık ölüler gibi birbirimize varırız ve o zaman güneş cesetlerimizin boşa gitmişliğini yargılayacak. ben üşüyorum ben üşüyorum ve sanki hiçbir zaman ısınmayacağım sevgili, ey biricik sevgili, "o şarap meğer kaç yıllıkmış?" bak burada zaman nasıl da ağır ve balıklar nasıl da benim etlerimi kemiriyorlar neden beni hep deniz diplerinde tutuyorsun? ben üşüyorum ve sedef küpelerden nefret ediyorum ben üşüyorum ve biliyorum yabanıl bir gelinciğin tüm kızıl evhamlarından birkaç damla kandan başka hiçbir şey arda kalmayacak. çizgileri bırakacağım sayı saymasını da bırakacağım ve sınırlı geometrik biçimler arasından enginin duyumsal düzlemlerine sığınacağım ben çıplağım, çıplağım, çıplak sevgi sözcükleri arasındaki duraksamalar gibi çıplak ve aşktandır tüm yaralarım benim aşktan, aşktan, aşktan. ben bu başıboş adayı okyanusun devriminden geçirmişim ve dağ patlamasından. ve paramparça olmak o birleşik varlığın giziydi en değersiz zerresinden güneş doğdu. selam ey masum gece! selam ey gece, ey çöl kurtlarının gözlerini inanın ve güvenin kemiksi oyluklarına dönüştüren! ve senin pınarının kıyısında, söğütlerin ruhları baltaların sevecen ruhlarını kokluyorlar ben düşüncelerin, sözlerin ve seslerin aldırmazlık dünyasından geliyorum ve bu dünya yılan yuvasına benziyor ve bu dünya öyle insanların ayak sesleriyle doludur ki seni öpüyorken kafalarında seni asacakları urganı örüyorlar. selam ey masum gece! pencereyle görmek arasında her zaman bir aralık var. niçin bakmadım? bir adam ıslak ağaçların yanından geçtiği zamanki gibi... niçin bakmadım? annem o gece ağlamıştı sanırım benim acıya ulaştığımı ve dölün biçimlendiği gece benim akasya başaklarına gelin olduğum gece İsfahan'ın mavi çini tınlamasıyla dolduğu gece ve benim yarı yanım olan kimse, benim dölümün içine dönmüştü ve ben onu aynada görüyordum ayna gibi duru ve aydınlıktı ve ansızın çağırdı beni ve ben akasya başaklarının gelini oldum. annem o gece ağlamıştı sanırım. bu tıkalı küçük pencereye nasıl da boş bir aydınlık uğradı niçin bakmadım? tüm mutluluk anları biliyorlardı senin ellerinin yıkılacağını ve ben bakmadım ta ki saatin penceresi açıldı ve o özgün kanarya dört kez öttü dört kez öttü ve ben o küçük kadınla karşılaştım gözleri, simurgların boş yuvaları gibiydi baldırlarının kımıltısında giderken sanki benim görkemli düşümün kızlığını kendisiyle götürüyordu gecenin yatağına. acaba saçlarımı yeniden rüzgârda tarayacak mıyım? acaba bahçelere menekşe ekecek miyim ve sardunyaları pencere ardındaki gökyüzüne koyacak mıyım? dans edecek miyim yeniden bardaklar üstünde? kapı zili acaba beni yeniden sesin bekleyişine doğru götürecek mi? "bitti artık" dedim anneme "hep düşünmeden önce olur olanlar gazeteye başsağlığı ilanı vermeliyiz" dedim boş insan güvenle dolu, boş insan bak dişleri nasıl çiğnerken marş söylüyor ve gözleri nasıl yırtıyor dikizlerken ve o nasıl ıslak ağaçların yanından geçiyor dayançlı, ağır, başı boş. saat dörtte, damarlarının mavi urganı ölü yılanlar gibi iki yanından boynunun yukarı süzülmüş oldukları an ve allak bullak şakaklarında o kanlı heceyi yineliyorken -selam -selam sen asla o dört su lalesini kokladın mı hiç?... zaman geçti zaman geçti ve gece akasyanın çıplak dallarına düştü gece pencere camlarının ardında kayıyor ve soğuk diliyle geçmiş günün artıklarını içine çekiyor. ben nereden geliyorum? ben nereden geliyorum? böyle bulaşmışım gecenin kokusuna? mezarımın toprağı tazedir hâlâ o iki genç yeşil elin mezarını söylüyorum... ne de sevecendin ey sevgili, ey biricik sevgili! ne de sevecendin yalan söylerken ne de sevecendin aynaların göz kapaklarını kapatırken ve avizeleri tel saplarından koparırken ve acımasız karanlıkta beni aşk ovalarına götürürken ta ki susuzluk yangınının uzantısı olan o şaşkın buğu uyku çimenliğine oturdu ve o karton yıldızlar sonsuzun çevresinde dönerlerdi. sözü neden sesli söylediler? bakışı neden görüşmenin evinde konuk ettiler neden okşayışı kızoğlankız saçların arına götürdüler? bak burada nasıl sözle konuşanın bakışla okşayanın ve okşayışla ürkmekten dinginleşen canı sanı direklerinde çarmıha gerilmiştir. ve gerçeğin beş harfi olan senin beş parmağının dalı onun yanaklarında nasıl iz bırakmıştır! suskunluk nedir, nedir, nedir ey biricik sevgili? suskunluk nedir söylenmemiş sözlerden başka ben susuyorum fakat serçelerin dili doğa şöleninin akan sözcüklerinin yaşam dilidir serçelerin dili yani; bahar. yaprak. bahar. serçelerin dili yani; meltem. koku. meltem. serçelerin dili fabrikada ölüyor. bu kimdir, bu sonsuzluğun caddesi üstünde birlik anına doğru yürüyen ve her zamanki saatini matematiğin eksiltmeler ve ayırmalar mantığıyla kuran bu kimdir bu, horozların ötüşünü gündüzün yüreğinin başlangıcı diye bilmeyen kahvaltı kokusu başlangıcı diye bilen kimdir bu, başında aşk tacı taşıyan ve gelinlik giysileri içinde çürüyen. demek sonunda güneş aynı zamanda umutsuz kutuplarının ikisine birden ışımadı. sen mavi çini tınlamasından boşaldın. ve ben öyle doluyum ki sesimin üzerinde namaz kılıyorlar... mutlu cenazeler üzgün cenazeler suskun düşünür cenazeler güleryüzlü, güzel giysili, obur cenazeler belirli saatlerin duraklarında ve geçici ışıkların kuşkulu zemininde ve boşunalığın çürük meyvalarını satın alma şehvetinde... ah, kavşaklarda ne insanlar var olayları merak ediyorlar ve bu, dur düdüklerinin sesi zamanın dişlisi altında bir adamın ezilmesi gerektiği, gerektiği, gerektiği bir anda ıslak ağaçların yanından geçen adam... ben nereden geliyorum. "bitti artık" dedim anneme, "hep düşünmeden önce olur olanlar gazeteye başsağlığı ilanı vermeliyiz" dedim selam sana ey yalnızlığın garipliği, odayı sana bırakıyorum kara bulutlar her zaman çünkü arınmanın yeni ayetlerinin peygamberleridir ve bir mumun tanıklığında apaydın bir giz var onu o sonuncu ve o en uzun yalaz iyi biliyor inanalım soğuk mevsimin başlangıcına inanalım düş bahçelerinin yıkıntılarına inanalım işsiz devrik oraklara ve tutsak tanelere. bak nasıl da kar yağıyor. belki de gerçek o iki genç eldi, o iki genç el durmadan yağan karın altında gömülmüş olan ve bir dahaki yıl, bahar pencerenin arkasındaki gökyüzüyle seviştiğinde ve teninde fışkırdıklarında uçarı yeşil saplı fıskiyeler, çiçek açacak olan o iki genç el sevgili, ey biricik sevgili inanalım soğuk mevsimin başlangıcına. Furuğ FERRUHZAD Çeviri: Haşim HÜSREVŞAHİ

  • Albert Camus

    d. 7 Kasım 1913 - ö. 4 Ocak 1960), Fransız yazar ve filozof. Varoluşçuluk ile ilgilenen ve absürdizm akımının öncülerinden biri olarak tanınan; fakat kendini herhangi bir akımın filozofu olarak görmeyen CAMUS, kendini bir "varoluşçu" ya da "absürdist" olarak tanımlamaz. 1957'de Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanarak, Rudyard Kipling'den sonra bu ödülü kazanan en genç yazar olmuştur. Ödülü aldıktan 3 yıl sonra bir trafik kazasında ÖLMÜŞTÜR. Hayatı Çocukluğu ve gençliği 20. yüzyılın en güçlü Fransız yazarlarından biri olan Albert Camus, 1913'te Cezayir'in (Fransız Cezayiri: O dönemde bir Fransız sömürgesi) Mondovi kasabasında doğdu. Yoksul bir aileden gelen Camus'nün babası Alsaslı, annesi ise İspanyol'du. I. Dünya Savaşı sırasında, 1914'te babasını kaybetti. Annesi evlerde hizmetçilik yaparak oğlunu okutmaya çalıştı. Ancak Camus, daha bağımsız bir hayat sürebilmek için evinden ayrıldı. 1923'te liseye, ardından da Cezayir Üniversitesi'ne kabul edildi. Üniversite eğitimi sırasında sağlığı bozuldu ve 1930'da vereme yakalandı. Hastalığı yüzünden üniversite takımının kaleciliğini bırakmak zorunda kaldı. Bundan sonra çeşitli işlerde çalışmaya başlayan Camus, felsefe eğitimini ancak 1936'da tamamlayabildi. 1934'te Fransız Komünist Partisi'ne katıldı. Bu hareketinin kaynağı, Marksist-Leninist öğretisine (doktrinine) desteğinden ziyade, İspanya'da daha sonra iç savaşla sonuçlanacak politik duruma duyduğu kaygıydı. Ancak üç yıl sonra, Troçkist suçlamasıyla partiden atıldı. Camus, 1934'te Simone Hie'yle evlendi. Simone, bir morfin bağımlısıydı ve Camus'yle evlilikleri, Simone'nun sadakatsizliğine bağlı olarak son buldu. 1935'te "İşçinin Tiyatrosu"nu (Théâtre du Travail) kurdu. Fakat bu tiyatro 1939'da kapandı. Aynı yıl, verem hastası olduğundan Fransa ordusuna kabul edilmedi. 1940'ta piyanist ve matematikçi Francine Faure ile evlendi ve 5 Eylül 1945'te Catherine ve Jean adlarında ikiz çocukları oldu. Aynı yıl Paris-Soir dergisi için çalışmaya başladı. II. Dünya Savaşı'nın henüz "Tuhaf Savaş" olarak adlandırılan ilk zamanlarında bir pasifist olarak kaldı. Ancak bu tutumu Paris'in Alman ordusu tarafından işgali ve 1941'de, komünist gazeteci Gabriel Péri'nin gözleri önünde idam edilmesiyle değişti ve onun da başkaldırmasına neden oldu. Paris-Soir ekibiyle Bordeaux'ya gitti ve aynı yıl ilk kitapları olan "Yabancı" ve "Sisifos Söyleni"ni tamamladı. Camus, Bordeaux'yu 1942'de terk edip Cezayir'in Oran şehrine gitti ve ardından Paris'e döndü. Edebiyat kariyeri Camus II. Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanyası'na karşı oluşmuş Fransız Direnişi'ne katıldı ve bu direnişin bir parçası olarak "Combat" adında bir gazete yayımlamaya başladı. 1943'te gazetenin editörü oldu; fakat 1947'de "Combat" ticari bir gazete olunca buradan ayrıldı. Jean-Paul Sartre ile tanışması burada gerçekleşmiştir. Savaştan sonra, Sartre ve Beauvoir gibi kişilerin buluştuğu Boulevard Saint-Germain'deki Café de Flore'u ziyaret etmeye başladı. Bu yıllarda, aynı zamanda Amerika'yı turlayarak Fransız varoluşçuluğu hakkında dersler verdi. Politik olarak sol görüşlere yatkın olmasına rağmen komünizme karşı çıkması, ona komünist partilerde arkadaş kazandırmadığı gibi Sartre'dan da uzaklaştırdı. Camus, 1949'da vereminin tekrarlaması yüzünden iki yıl inzivaya çekildi ve "Başkaldıran İnsan"ı yayımladı. BAŞKALDIRAN İNSAN kitabı, Fransa'daki birçok sol görüşe sahip arkadaşı ve özellikle de Sartre tarafından hoş karşılanmadı ve Sartre'la bütünüyle yollarını ayırdı. Kitabının tatsız yorumlarla karşılanması Camus'yü kitap yazmaktan tiyatro oyunları çevirmeye yöneltti. Camus, 1950'lerde kendini insan haklarına adadı. 1952'de Birleşmiş Milletler, Francisco Franco diktatörlüğündeki İspanya'yı üye olarak kabul edince UNESCO'daki çalışmalarını durdurdu ve kurumdan ayrıldı. Ayaklanmalarda insanlık dışı bir sertlik kullanan Sovyet metotlarını eleştirdi. Pasifistliğini koruyan Camus, idam cezasına karşı savaşını sürdürdü. Cezayir Bağımsızlık Savaşı 1954'te başladığında, Camus kendini ahlakî bir ikilem içinde buldu. Bunun nedeni, Cezayir doğumlu Fransızları tasvir ederken kullandığı sıfat olan "siyah ayak"tı. Ancak, sonunda, savaşta Fransa hükümetini savunuyordu. Kuzey Afrika'da başlayan isyanın, aslında Mısır önderliğindeki yeni-Arap emperyalizminin ve batıya saldıran Sovyetler Birliği'nin işleri olduğunu düşünüyordu. Cezayir'in özerk, hatta bir federasyon olmasını savunuyor; fakat bütünüyle bağımsızlığını desteklemiyordu. Öte yandan, Araplar'la "siyah ayak"ların beraber yaşayabileceğini düşünüyordu. Bu kriz sırasında ölüm cezasına çarptırılan Cezayirlilerin kurtulması için gizlice çalıştı. Camus, 1955 ve 1956 yıllarında Fransız "L'Express" dergisinde yazdı. Bunların ardından 1957 yılında Camus Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazandı. Nobel Ödülü'nü aldıktan sonra büsbütün genişleyen ünü, onu XX. yüzyıl dünya edebiyatının başköşesine yerleştirdi. Genel yaklaşım Nobel ödülünün bir önceki yıl yayımlanan "Düşüş" için değil, idam cezasına karşı yazdığı "Réflexions Sur la Guillotine" makalesi için verildiğidir. Stockholm Üniversitesi'nde yaptığı bir konuşma esnasında Cezayir konusundaki hareketsizliğini savundu. Fakat daha sonra Cezayir'de yaşayan annesinin başına ne geleceği konusunda meraklandığını bildirdi. Çelişkili sayılan bu durum Fransız sol entelektüelleri tarafından tepkiyle karşılandı. Ölümü Camus, 4 Ocak 1960'ta, Sens yakınlarındaki küçük Villeblevin kasabasında "Le Grand Fossard" isimli bir yerde geçirdiği trafik kazası sonucu öldü. Daha sonra mantosunun cebinde bir tren bileti bulunmuştur. Büyük bir olasılıkla, Camus gideceği yere trenle gitmeyi planlamıştı; fakat arkadaşıyla birlikte arabayla dönmeyi tercih etti. İronik biçimde, Camus daha önce en absürt ölüm şeklinin ne olduğu sorulduğunda, araba kazasında ölmeyi bunlardan biri olarak nitelendirmişti. Kazanın gerçekleştiği Facel Vega marka otomobilin sürücüsü ve yayımcı dostu da Camus'yle birlikte öldü. Çek şair Jan Zábrana günlüklerinde "güvendiği birisinden Camus'un KGB tarafından öldürüldüğünü duyduğu" söylemiştir. Camus'un biyografisini yazan Olivier Todd iddiaya dair daha sonraki araştırmalarında Sovyet arşivlerinde iddiayı destekleyen bilgi bulamamıştır. Camus Lourmarin Mezarlığı, Lourmarin, Vaucluse, Provence-Alpes-Côte d'Azur'de gömülmüştür. Camus'nün ölümünden sonra telif hakları Camus'nün çocukları olan, Catherine ve Jean Camus'ye devredildi. Ölümünden sonra 1970'te "Mutlu Ölüm", 1995'te de öldüğünde hala bitmemiş olan "İlk Adam" yayımlandı. Camus'ye göre "absürd" Camus'nün felsefeye en büyük katkısı, insanların ne berraklık ne de anlam sunan dünyada bunları aramalarının sonucu olarak oluşan "absürt" fikridir. Filozof bu felsefesini "Sisifos Soyleni"de açıklayıp "Yabancı" ve "Veba" gibi romanlarında da işlemiştir. Genelde varoluşçulukla birlikte ele alınan "Absürdizm" (Saçma, uyumsuzluk felsefesi) ile birçok yazar ilgilenmiş ve bu felsefi düşünce akımını kendine göre yorumlamıştır, Camus "saçma"nın kurucusu değildir fakat bu düşünce akımında önemli bir yer tutar. Camus, makalelerinde okuyanı dualizmle tanıştırır. Mutluluk ve keder, yaşam ve ölüm, karanlık ve aydınlık.. Hayatın çeşitli biçimlerde geçtiğini ve insanın ölümlü olduğu gerçeği de budur. Sisifos Söyleni'de bu dualizm bir çelişki halini alır: Bir yanda yaşayarak hayatlarımıza değer vermekte öte yandan eninde sonunda yok olacağımız gerçeğini de bilmekteyiz. Bu çelişkiyle yaşamak "Absürt"ün ta kendisidir. Eğer hayatımızın anlamsız ve boşuna olduğunu biliyorsak, kendimizi öldürmeli miyiz? Bu trajik kısır döngü nasıl aşılabilir? Camus saçma kavramını burada kurar: yaşamın beyhudeliğinin bilincinde olan insan. Fakat Camus intihardan yana değildir,[4] yaşamın anlamsızlığının yok edilemeyeceğinin bilincindedir fakat bununla savaşmaktan kaçınmaz. Varoluşçuluk ve absürdizm hakkındaki görüşleri Bazı eleştirmenler Camus'yü kategorize etmeye çalışarak onun bir varoluşçu ya da absürdist olduğunu söyler. Eleştirmenlerin mi ya da Camus'nün kendi ifadesinin mi doğru olup olmadığı tartışılmakla birlikte, Camus etiketlenmeyi sevmediğini belirterek varoluşçu olduğu tanımına karşı çıkar: "Hayır, ben bir varoluşçu değilim. Sartre ile isimlerimizin yan yana anılmasına hep şaştık. Sartre ve ben kitaplarımızı birbirimizle gerçekten tanışmadan önce yayımladık. Birbirimizi tanıdığımızda ise ne kadar farklı olduğumuzu anladık. Sartre bir varoluşçudur, benim yayımladığım tek fikir kitabı Sisifos Söyleni'dir ve sözde varoluşçu filozoflara karşı doğrultulmuştur.[5] Camus felsefesini en iyi anlatan sözlerinden biri de; 'hayat hiçbir şey değildir, itina ile yaşayınız.'dir. Hayatın bir anlam aramaya çalışmayacak kadar kısa olduğunu, nihayetinde bir anlamı olmadığı, anlamı olsa bile olmasının hiçbir şey değiştirmeyeceğidir. Bu yüzden insanın yapabileceği en iyi şey hayatını yaşamak olacaktır. Camus hayatın anlamsız olduğunu söylemiştir, fakat anlamsız bir şeyi anlamlı yaşamanın da bir sakıncası yoktur. Bu yüzden Camus'un felsefesi pesimist veya aşırı melankolik değildir. Bir absürdist olup olmadığı hakkında da şunları söyler: "Absürt kelimesinin kötü bir geçmişi var ve bunun beni rahatsız ettiğini itiraf ediyorum. Absürt'ü Sisifos Söyleni'nde ele alırken, bir metot arıyordum doktrin değil. Sistemli bir şüphe pratiği yapıyordum. Daha sonra bir şeyler inşa edebileceği düşüncesiyle "tabula rasa" yöntemini kullanmaya çalışıyordum. Eğer hiçbir şeyin bir anlamı olmadığını varsayarsak, dünyanın absürt olduğu sonucuna ulaşmalıyız. Fakat gerçekten hiçbir şeyin hiçbir anlamı yok muydu? Bu noktada kalabileceğimize hiçbir zaman inanmadım." Camus ve futbol Camus'yle birlikte anılan ve sık sık gönderme yapılan konulardan biri de kaleciliğidir. Bir süre Cezayir Üniversitesi genç takım kaleciliği yapmıştır ve maç raporlarına göre tutkuyla oynayan cesur bir kalecidir. Bir seferinde arkadaşı Charles Poncet "tiyatroyu mu yoksa futbolu mu" tercih edeceğini sorduğunda, "Tereddütsüz futbol" cevabını vermiştir. Tüberküloza yakalanınca futbolu bırakmak zorunda kalmıştır. 1950'li yıllarda bir spor dergisine futbol hakkında bir yazı yazması rica edilince şöyle demiştir: Ahlak ve insanın yükümlülükleri hakkında güvenebileceğim ne biliyorsam onu futbola borçluyum. Camus, dini ve politik insanların aklımızı karışık ahlaki sistemlerle karıştırmaya çalıştığını böylece aslında basit olan şeylerin olduğundan daha komplike göründüğünü söyler. İnsanlar, politikacılar ve filozofların alanı yerine futbolun basit ahlakına bakmakla daha iyi edebilir. Uyarlamalar Filmler İtalyan yönetmen Luchino Visconti Yabancı'yı 1967'de sinemaya uyarladı, başrolünde Marcello Mastroianni oynuyordu. Luis Puenzo ve Felix Monti Veba'yı 1991'de piyasaya çıkardı. Filmin başrolünde William Hurt oynuyordu. Zeki Demirkubuz 2001'de Yabancı'yı Yazgı ismiyle sinemaya uyarladı. Kitapla çeşitli farklılıklar olsa da Musa karakteri Meursault'u çağrıştırmaktadır. Şarkılar The Cure grubu 1978'de Yabancı'ya dayanan Killing an Arab isimli bir parça çıkardı. Meursault'un sahilde bir Arap'ı öldürmesini konu alan bu şarkıyı son yıllarda grup "Kissing an Arab" ve "Killing Another" biçiminde seslendirmektedir. Streetlight Manifesto ve Bandits Of The Acoustic gruplarının parçası Here's to Life'ta Camus'den bahsedilmektedir. Post Punk grubu The Fall ismini "Düşüş"ten almaktadır. Ünlü eserleri Romanları Yabancı (L'Étranger) (1942) Veba (La Peste) (1947) Düşüş (La Chute) (1956) Mutlu Ölüm (La Mort heureuse) (ölümünden sonra, 1970) İlk Adam (Le premier homme) (ölümünden sonra, 1995) Hikâyeleri Sürgün ve Krallık (L'exil et le royaume) (1957) Oyunlar Asturya'da İsyan (1935 yılında yazıldı)[10] Caligula (1938'de yazıldı, 1945'te oynandı[11][12]] Yanlışlık (1943'te yazıldı)[13] Sıkıyönetim (1948"de yazıldı (İlk kez, 27 Ekim 1948'de, "Madeleine Renaud-Jean-Louis BarraultTopluluğu" tarafından, Simonne Volterra'nın yönettiği Marigny Tiyatrosu'nda oynanmıştır.) Adiller (1949 yılında yazıldı) Denemeler Sisifos Söyleni (Le Mythe de Sisyphe) (1942) Tersi ve Yüzü (L'envers et l'endroit) (1937) Başkaldıran İnsan (L'Homme révolté) (1951) Düğün ve Bir Alman Dosta Mektuplar (Lettre a un ami allemand) (1945) Ölüm Cezası Üstüne Düşünceler (Reflexions sur la guillotine) Yazışmalar (1944–1959) Albert Camus ve María Casares'in kızı Catherine Camus'un önsözüyle yazışmaları (2017)

  • KUŞYEMİ

    Fuat ÖZGEN * “Kuş Yemi” Reşat Nuri Gültekin’in iç acıtan bir öyküsü. Öyküde şehit maaşı çıkmayan anneanne ile torununun zorlu yaşamının bir kesiti anlatılmakta. Evdeki eşyaları teker teker satan anneanne sonunda torununun kuşunu (kafesiyle) satmak zorunda kalıyor. Anlatıcısı kuşu satın alıyor. Kuşu satılan çocuk paranın bir kısmıyla kuşyemi alıp yeni sahibine veriyor. Bu kez kuşu satın alan, bakamayacağı bahanesiyle, parasını verdiği kuşu çocuğa öylece bırakıyor. Öyküde anlatılan özel bir durumdu. Ama günümüzde zorluklar görünür oldu. Eskiden köylerin nüfusu yoğundu, üretim vardı. Köylüler ürettiklerinin fazlasını satarak gereksinimlerini karşılıyorlardı. Kenttekilerin işi-gücü, geliri vardı. Son yıllarda köyler boşaldı, üretim çok azaldı. Köylüler kente gelince tüketici oldu. İşsizlik arttı. İş bulanlar da geçindirecek ücret alamıyorlar. Sıkıntılar başlıyor. Sağaltmalar erteleniyor, acılara katlanılıyor. Yeni bir şey alınmıyor. Eskilerle idare ediliyor. Elektrikli aletlerin düğmeleri yasaklara ekleniyor. Soğukta ve televizyon ışığında oturuluyor. Yeterli ve dengeli beslenilmiyor. Sonuçta beden ve en önemlisi beyin gelişemiyor. Emekliler fiyatlara yetişemiyor. Market çalışanları etiket değiştirmekten bitkin düşmüş durumda. Otomobiller demir atmış. Sinema, tiyatro, kitap, eğlence gibi sosyal ve kültürel etkinliklere katılmak olanaksız. Bu durum sanatı, sanatçıyı, yayıncıyı da etkiliyor. Ödeme aracı olarak kredi kartları, ihtiyaç kredileri kullanılıyor. Ödemeler zamanında yapılamıyor. İcra yoluyla ev eşyalarına, hatta evlere el konuluyor. Umarsız kalanlar akrabalara, komşulara, arkadaşlara başvuruyorlar ama onların durumu da çok farklı değil, ya da bir yere kadar. .. Yardım kuruluşları, belediyeler de hangi biriyle baş etsinler? Komşuluk ilişkileri sınırlanmış, aile içi huzursuzluklar artmış. Mutsuz, huzursuz, öfkeli bir toplum olmuşuz. * İç acıtan bir öyküyle başladım. Gülümseten bir Temel fıkrasıyla bitireyim. Temel ile İdris kahvehanede oturmuş dertleşiyorlar. Temel – Ula İdris ne edeyisın? Nasi geçinıyısın? İdris – Çok zorlanıyirım. Yeni bişe almayirım. Otlayirım. Sen ne yapayisın? Temel – Ek iş yapayirım. Mobilya satayirım. İdris – İşlerin nasi? Temel – Evdeki mobilyalar bitene gada eyi!!! * 03.02.2023 FARKLI YAZILAR: Fuat ÖZGEN'in 2023'te yayınlanan yazısı yakın zamanda binlerce, 3.154 kişi tarafından ziyaret edilip olağandışı bir FARKINDALIK OBJESİ olmayı başardı. Yeterince yorum ve beğeni olmadığından ancak İLGİ GÖREN YAZILAR arasına girdi.

  • GÜN OLUR GÜNDEN GÜZEL

    Doğan SOYDAN * "Sabah sabah bu uzun yazı okunur mu!" dedim sonra da bir solukta okudum. 1960’lı yılların Hakkari’sini, yöre insanının o yıllardaki sefil yaşamını anlatan "ANAYASO" şiirinin öyküsüydü bu... Yazar Ramazan Teknikel yazmış. Anayaso şiirini yıllar önce ben de okumuştum ama öyküsünü bilmiyordum. İşte güne böyle güzel bir yazıyı okuyarak başladım ve kendimi şansı saydım. “Gün olur günden güzel” demem bundandır.   Yazıyı okurken, 1975’te genç bir öğretmen olarak görev yaptığım Çukurca, Zap Suyu, Deniz Gezmişlerin 1969’da yaptığı Zap Suyu Gençlik Köprüsü bir bir gelip geçti gözümün önünden. O köprüde ben de yürümüş, fotoğraf çektirmiş, Zap Suyunun delice akışını izlemiştim, tütünü deli aşı yavan insanlarla aynı havayı solumuştum. Sonraki yıllarda oralara ilişkin gözlemlerimi anlatan iki de öykü yazdım, "Çukurca’nın Yolları” ve “Zap Suyu Deli Akar…”  Kitaplarımda yer alsa da bu iki öyküyü yeterince tanıtamadığıma üzülürüm. Günümü güzelleştiren "Anayaso Şiirinin Hikayesi"ni Yazar Ramazan Teknikel yazmış. Kendisini aradım, izin istedim ve teşekkür ettim. 14 Nisan 2022. Şimdi Yazar Ramazan Teknikel ’in bu güzel yazısını birlikte okuyalım *** Anayaso Şiirinin Hikayesi * Ramazan Teknikel “Gul, gurban olduğum Hökümet Baba! / Baa bir alfabe veremez miydin?” Şemsi Belli’nin, bir döneme damgasını vuran “Anayasso” şiirini, bu iki dizesini görünce bile hemen anımsarız değil mi? 70’li yılların ilk yarısında, bir kitapçısı dahi olmayan kasabalarda yaşayan ve o yıllarda ortaokul- lise öğrencisi olanlar daha iyi bilirler; o günlerde Anayasso şiirini ezberden okuyamamak büyük bir eksiklik sayılırdı. Ancak; Anayasso şiirinin yer aldığı kitap kimde vardı, işte onu bildiğimiz yoktu. Arkadaşlarla toplandığımızda, bazıları bu şiiri bilir ve ezberden okurdu. Oysa çoğumuz şiiri yazılı olarak bir türlü ele geçirememiştik. Dinlediklerimizle ise belleğimize sadece birkaç dizesini yazabilmiştik, daha ötesini bilemiyorduk. “Gara dağlar gar altında galanda / Ben gülmezem / Dil bilmezem / Şavata`dan Hakkâri`ye yol bilmezem / Gurban olam, çaresi ne, hooy babooov.”   Şiiri ezbere okuyan şanslı kişilerin okuyuşlarına dikkat kesilerek, belki bu kadar bir bölümünü ezberleyebilmiştik ama daha ötesi yoktu. Ortada kitap yok, yazılı bir gereç yok, soracağımız kimse yok... Biz birçok öğrenci şiiri yazılı olarak nereden bulacağımızı araştırıp duruyorduk. Bilenlere sormaya da utanıyorduk, zira kesinlikle bilmemiz gerektiğini sanıp, bilemediğimizin bilinmesini de istemiyor, bunu bir onur meselesi sayıyorduk. Sınıfımızda ilçenin bir köyünden gelen Abuzer adında bir arkadaşımız vardı. Yoksul mu yoksuldu. Onun okuma isteğini kıramayan ailesi, eline bir kat çamaşır torbası verip, “hadi git oku,” diyerek kasabaya yollamıştı. Kasabanın dışında, neredeyse terk edilmiş bir mahallede, sadece bir odası sağlam kalmış, elektriği- suyu olmayan yıkık bir evin ayakta kalmış bir odasında oturuyordu. Oralardaki bir pınardan her gün bir kova su getirir, geceleri gaz lambasını yakar, ders çalışırdı. Bir kez odasını görmüştük: Yere serili bir yatak, küçük bir gazyağı tenekesi, duvarda asılı gaz lambası, su kovası, bir iki kap kacak; tüm eşyası bunlardı. Sabahları okula giderken yolunun üzerindeki fırından sıcak bir ekmek alır, öğlene ise bir dürümcüde ucuzundan bir dürüm yerdi. Akşama ise eve dönerken bakkaldan yarım francala alırmış, bakkal da yavan yemesin diye, francalanın arasına katık olarak birazcık acı kırmızı pul biber ekermiş. İşte bu gariban Abuzer, o sıra kafayı müthiş çalıştırdı ve birdenbire kasabanın dört masalı küçük lokantasında her öğlen kuru fasulye- pilav yemeye başladı. Abuzer, Anayasso şiirini nereden bulmuşsa bulmuş, bir deste beyaz kâğıtla, beş on karbon kâğıdı alıp, kâğıtların arasına karbon kâğıdını koyarak Anayasso şiirini çoğaltmış; belki yüz, belki iki yüz adet. Sonra bu şiirleri el altından hatırı sayılır bir fiyata satmıştı. Ben de aldığım için biliyorum, her kâğıdı birer tabak kuru fasulye- pilav fiyatına almıştık. Zaten herkes bu şiirin peşinde, kaçırılır mı? Birkaç gün içinde, okulda Anayasso’yu ezberden bilmeyen öğrenci kalmadı. Hemen herkesin dilinde Anayasso, bazen tümünü bazen aradaki kimi dizelerini okuyup duruyorduk: “Yerin, yurdun adresesin bilmirem / Angara`da: Anayasso! / Ellerinden öpiy Hasso / Yap bize de iltimaso / Bu işin mümkini yoh mi hooy baboov.”   Abuzer daha sonraları ortaokulun çevresinde de gezinerek oradaki öğrencilere de satmış. Hatta ileriki günlerde terzi, berber, kalaycı, tenekeci, demirci gibi bu şiirin peşinde olan kasaba esnafına da satmış. Böylece, hem herkes Anayasso şiirine sahip olarak ezberlemiş, hem de Abuzer her öğlen kasabanın o küçük lokantasında kuru fasulye- pilav yemişti. Edebiyatımızda sanırım hiçbir şiir, yazıldığı dönemde bu kadar yaygınlaşmamış, Anadolu insanı bir şiiri bu kadar benimsememiştir. Herkes işinin başındayken bile Anayasso şiirini okur olmuştu. Berberde, terzide, demircide hep bu şiir; kalaycı kap kalaylarken, tenekeci lehim yaparken, demirci demir döverken… O dönemleri yaşamayanlar için belki fazlaca bir abartı gelecektir ama o dönemde bizim kasaba için durum abartısız aynen böyleydi. Gençler, kasabanın caddesinde gezinirken aralarında ne yapar eder Anayasso şiirini okurlardı. Derslerden başarısız not almak değil, Anayasso’yu ezbere okuyamamak eksiklik sayılırdı. Başka kasabalarda öyle miydi bilemem ama bizim kasabada böyleydi.   Ne var ki böylesine sevilen, dilden dile dolaşan Anayasso’nun şairi pek bilinmezdi. Toplum Anayasso şiirini öylesine benimsemişti ki sanki bir şairin değil de toplumun kendi yarattığı bir şiir olarak bilirdi. Bu şiir belki de Güneydoğu insanının bir çaresizlik marşıydı. Bu şiirin Şemsi Belli’nin bir şiiri olduğu çok zaman sonra öğrenilmişti. Anayasso şiiri, Hakkâri'de Zap Suyu'nun çevresinde yaşayan ve sayrı çocuğunu doktora kavuşturabilmek için ölümü göze alıp, üstte gerili teldeki vargelle suyun öte yakasına geçmek zorunda olan insanların çaresizliğini anlatmaktaydı: “Çoçiğ ağliir, çoçiğ öliir, geçit vermiy Zap suyu / Parasizo/ Çaresizo / Ben halsizo, ben dilsizo, şeher uzah, yolsizo / Bu ne haldır, bu ne iştir hooy babooov!”   Bu şiirden ilk defa 15 Mart 1968 tarihli Savaş Gazetesi'nin bir haberinde söz edilmiş. Haberde, Trabzon Devrim Ocağı'nın kuruluşunun 6. yılında  Attila Aşut  tarafından Anayaso  adlı bir şiirin okunduğu, şiirin çok beğenildiği, ancak şairinin bilinmediği yazılmıştı. Dönemin Milliyet Gazetesi köşe yazarı Hasan Pulur, 3 Nisan 1968’de şiiri haber yaparak şairini aramaya başlar. İstanbul Boğazı’na köprü yapılması tartışmalarının gündemde olduğu bir dönemde, Zap Suyunu tel üzerinde vargelle geçen insanların çilesini şiir yoluyla öğrenmek, toplumda büyük yankı uyandırır. Gazeteye Anayasso şiirinin şairinin Şemsi Belli olduğuna dair haberler ulaşır. Bir gazete muhabiri kendisini bulup sorunca, şairinin Şemsi Belli olduğu ve şiirini ilk defa Anayaso dergisinde yayımladığı, sonra Hasan Pulur'a gönderdiği ortaya çıkar. Şiirin böylesine ünlendiği sıralarda 1968’de Cem Yalçınkaya imzasıyla, Kültür Kitap evi tarafından, “Yankılarıyla Birlikte Günün Şiiri Anayaso ve Şairi Şemsi Belli” adlı 32 sayfadan oluşan bir kitapçık yayımlanır. Şiir artık sadece doğuda, güneydoğuda değil yurdun dört bir yöresinde bilinmektedir: “Bebek yanir, bebek hasda, bebek ataş içinde / Ben fakiro / Ben hakiro / Dohdor ilaç, çarşı bazar tam - takiro / Gurban olam bu ne işdir hooy babooov!” Şemsi Belli bu şiiri yazarken yüzlerce üniversite öğrencisinin yollara düşüp, geçit vermeyen Zap Suyu’na köprü yapmaya gideceğini elbette düşünmemiştir. Zap suyundan gelen haberler, fotoğraflar, yöre köylülerinin hastalarını geçit vermeyen Zap Suyu’ndan karşıya geçirip doktora yetiştirememeleri, Zap Suyu üzerinde gerili bir tele asılı vargelle karşıya geçmeleri, bu arada suya düşerek sele kapılanlar, boğulup ölenler… “Gara dağda, gar altında ufağ ufağ mezerler / Yeddi ceset hetim hetim Zap Suyunda yüzerler / Hökümata arz eylesem azarlar / Ben ketimo / Ben hetimo / Ben ne biçim vatandaşım hooy babooov.”   O sıralar İstanbul Boğaz Köprüsü’nün yapılması gündemdeyken Anayasso şiirinin dilden dile dolaştığı 1969’da Milliyet Gazetesi tarafından; “asma köprü İstanbul’dan önce Zap Suyu üzerine yapılmalıdır,” diye bir kampanya başlatılır. Kampanyanın alanı giderek genişler ve köprü yapma işini devrimci üniversite gençliği üstlenir. O dönemin yüzlerce devrimci üniversite öğrencisi, bin kilometreyi aşkın yolu giderek, yirmi iki gün süren, özverili, olağanüstü bir çalışmanın sonunda Zap Suyu’nun üzerine yedi metre yüksekliğinde, yirmi metre uzunluğunda bir köprü yaparlar. Devrimci Gençlik Köprüsü adı verilen bu köprü, yöre insanına tam otuz yıl hizmet verir. Yapımından otuz yıl sonra 1999 yılında bilinmeyen kişiler tarafından havaya uçurulan köprünün yerine yine aynı ruhla 2010 yılında yenisi yapılır. 2003 yılında Babıâli Kitaplığı Şiir Dizisi arasında çıkan 64 sayfalık, “Anayaso / Yansımalarıyla Birlikte Bir Şiir” adlı kitapta Anayasso şiiri için şöyle yazılır: “Şemsi Belli´nin ‘Anayaso’ şiiri, edebiyat dünyasında yarattığı depremin yanı sıra, metropollerde kendi içine dönük yaşayan kozmopolit burjuva yapının da yüzünü bir anlığına da olsa, Hakkâri´ye, Tunceli´ye, Siirt´e çevirmesine neden oldu. Bu şiirle birlikte ortaya çıkan; Hasso´ların Mamo´ların dramı, ulusal basında olduğu kadar, dış basında da yankı buldu ve tartışıldı. Bu kitabın yeniden yapılanmasının nedeni ise aradan geçen otuz küsur yılın, bu coğrafya gerçeklerinde yaşanan küçük değişikliklere rağmen, aslında o günlerde yaşanan sorunların öz olarak bugün dahi varlıklarını koruduklarını göstermeye yönelik küçük bir çabadır.”   O yıllardaki gençliğin, hatta tüm Anadolu insanının, yüreğine- belleğine işlenmiş olan Anayasso şiiri, yine o dönemde Moğollar Grubu eşliğinde Selda Bağcan tarafından yorumlanmış, yine birçok sanatçı tarafından da şiir olarak seslendirilmişti. Şemsi Belli, kendine özgü ezgileri türküleri olan, folklorik yönü oldukça güçlü Malatya’nın Arguvan ilçesindendi. Bir zamanlar kendi ilçem olan Besni de, Arguvan gibi Malatya’ya bağlıydı. Şemsi Belli bir bakıma ildeşim sayılırdı. Ancak Anayasso’nun şairinin kim olduğu önceleri pek bilinmediği için, kasabamızdaki Anayasso’ya olan ilgi ildeşlik bağından kaynaklanıyor olamazdı. Çünkü Anayasso bütün çaresizlerin şiiriydi, türküsüydü, marşıydı… Abuzer mi? Birkaç yıl önce yazın memlekete gittiğimde rastlaştık. Zaten bu yazıyı yazmama da onunla yıllar sonra rastlaşmam vesile oldu. Öğrencilik yıllarından sonra hiç görüşememiştik. Yıllardır ben de başka illerde yaşıyordum, o da. Yine de birbirimizi tanıdık, bir yerlerde oturup uzunca söyleştik, öğrencilik günlerimizden konuştuk, o yıllardaki arkadaşlarımızı, öğretmenlerimizi andık. Kaldığı o yıkık- dökük evden, mahalledeki pınardan, bir kış boyu kuru fasulye- pilav yediği o dört masalı küçük lokantadan, Anayasso şiirinden söz ettik… Öğrenciliğindeki o yokluk günlerinden dem vurdu, gözleri doldu. Doğuda beş bin kişilik büyük bir kuruluşta yöneticiymiş. Anayasso şiirinin yaygınlaşmasında, sevilmesinde kuşkusuz Abuzer’in de payı vardır, en azından bizim ilçede yaygınlaşmasında; belki de Zap Suyu’nun üzerine köprü kurulmasında bile. Tabi Anayasso’nun da Abuzerin üzerinde hakkı vardı, sayesinde bir kış boyu kuru fasulye- pilav yemişti, ödeşmişlerdi. Yazımızı; hakkında bu kadar olumlu söz söylenen, bir dönem gençliğinin belleklerine nakşedip büyük bir coşkuyla okuduğu, aradan geçen kırk yıl sonra bile hâlâ birçok dizesini anımsadığımız, hatta birçoğumuzun tamamını ezberden bildiği; acımasız Zap Suyu’nun üzerine köprü kurulmasına, gariban öğrenci Abuzer’in bir kış boyu kuru fasulye- pilav yemesine vesile olan Anayasso şiirinin son bölümüyle bitirelim. Ve de Şemsi Belli’nin anısına saygıyla diyelim. “Şavata`dan Angara`ya ses getmiir / Biz getmeğe guvvatımız hiç yetmiir / Malımız yoh / Yolumuz yoh / Angara`ya ses verecek dilimiz yoh / Ganadımız, golumuz yoh / Bu ne biçim memlekettir hooy babo”  * ANAYASO Şemsi Belli * Gul, gurban olduğum Hökümet Baba! Baa bir alfabe veremez miydin? Gara dağlar gar altında galanda Ben gülmezem Dil bilmezem Şavata'dan Hakkari'ye yol bilmezem Gurban olam, çaresi ne, hooy babooov? Bebek yanir, bebek hasda, bebek ataş içinde Ben fakiro, Ben hakiro Dohdor ilaç, çarşı bazar tam - takiro Gurban olam bu ne işdir hooy babooov! Çoçiğ ağliir, çoçiğ öliir, geçit vermiy Zap suyu Parasizo, Çaresizo Ben halsizo, ben dilsizo, şeher uzah, yolsizo Bu ne haldır, bu ne iştir hooy babooov! Gara dağda, gar altında ufağ ufağ mezerler Yeddi ceset hetim hetim Zap Suyunda yüzerler Hökümata arz eylesem azarlar Ben ketimo Ben hetimo Ben ne biçim vatandaşım hooy babooov? Şavata'tan Angara'ya ses getmiir Biz getmeğe guvvatımız hiç yetmiir Malımız yoh Yolumuz yoh Angara'ya ses verecek dilimiz yoh Ganadımız, golumuz yoh Bu ne biçim memlekettir hooy babooov? Yerin, yurdun adresesin bilmirem Angara'da: Anayasso! Ellerinden öpiy Hasso Yap bize de iltimaso Bu işin mümkini yoh mi hooy baboov? Şemsi Belli

bottom of page