
Arama Sonucu
maviADA'ya DÖN
Search this site
Boş arama ile 4846 sonuç bulundu
- 0lgun Aşk Bir Direniştir.
AŞK doğası gereği bir direniştir. Hele olgunluk dönemine denk gelirse...Yaşlanmaya, kayıplara, yalnızlığa karşı bir direniş ŞENOL YAZICI * Edebiyat, gençlik aşklarını anlatmaya bayılır: ilk bakış, ilk öpüşme, ilk ihanet. Oysa olgunluk aşkı, edebiyatın en az işlediği ama belki de en sahici alanıdır. Edebi metinlerde bu eksiklik ironik bir biçimde görünür: Kırk yaşından sonra aşkın “emekliliğe ayrıldığı” söylenir, ama tam da o yaşlarda aşkın en derin biçimleri yaşanır. AŞKın ilgi, dostluk, yoldaşlık duyguları geç dönemde ortaya çıkar, genç aşkın doğasına aykırı olsa da bir geçiş döneminin de ender işaretlerindendir. Olgunluk aşkı, gençlikteki fırtınadan farklıdır. Artık hormonların değil, zamanın ağırlığı vardır. Artık coşku çağı bitmiş, hikmet çağı başlamıştır. Birlikte yaşanmış yılların, kayıpların, hüznün, yalnızlıkların içinden doğan bir sevgi. Sermaye, aşkı kırk yaşında emekli ederken, olgunluk aşkı, toplumsal klişelere meydan okur: “Aşk ölür mü?” sorusuna verilen en güçlü cevaptır. Bu aşk, gösterişli değildir. Çoğu zaman balkonda içilen bir çay, birlikte dinlenen bir şarkı, bir bakışın içindeki bilgeliktir. İroniyle söylersek: Aşk tek başına yapılamaz; ötekini ister. Olgunlukta bu öteki, artık bir beden değil, bir hayat arkadaşıdır. Birlikte yaşanmış zamanın yükü, aşkı daha kırılgan ama daha sahici kılar. Edebiyat, gençlik aşkını dramatize ederken olgunluk aşkını çoğu kez görmezden gelir. Oysa olgunluk aşkı, insanın en büyük direnişidir: yaşlanmaya, kayıplara, yalnızlığa karşı bir direniş. Aşk basit bir içgüdüden doğar ama insan onu etik ve estetikle kutsallaştırır. Olgunlukta bu kutsallık daha da belirginleşir: aşk, artık sadece çoğalma değil, birlikte yaşlanma, birlikte direnme halidir. Olgunluk aşkı aynı zamanda ironiktir. Gençlikteki gibi “sonsuz” değildir; zamanın sınırlılığını bilir. Ama tam da bu sınırlılık, ona derinlik ve bilgelik kazandırır. Bir bakış, bir dokunuş, bir an, artık sonsuzluk kadar değerlidir... Gençlik aşklarının çoğu hatalarla yaşanır, bir düş kırıklığıyla biter; ama olgunluk aşkı, düş kırıklıklarını da içine alarak bilgelikle sürer. Sonuçta olgunluk aşkı, edebiyatın en az işlediği ama en çok ihtiyaç duyduğu temadır. Çünkü aşkın en sahici hali, gençliğin fırtınasında değil, olgunluğun hüznünde ve bilgeliklerinde yaşanır. Aşkın yaşı yoktur, ama insanın yaşı vardır ve belki de aşk, en çok kırkından sonra başlar. En çok o yaştan sonra Cahit Sıtkı diyesi taşın sertliğini daha çok fark edersiniz. * Olgunlukta aşk, hormonların değil, zamanın ağırlığının ürünüdür. Bu da ona bir felsefik derinlik katar. “En güzel deniz: henüz gidilmemiş olanıdır. En güzel çocuk: henüz büyümedi. En güzel günlerimiz: henüz yaşamadıklarımız…” der Nazım Hikmet. Olgunluk aşkı, işte tam da bu “henüz”ün bilincidir. Geçmişin yükünü taşırken geleceğin ihtimalini hâlâ içinde saklar. Gençlikte aşk “sonsuz” diye bağırır; olgunlukta aşk, zamanın sınırlılığını bilir. Ama tam da bu sınırlılık, ona derinlik kazandırır. Ataol Behramoğlu’nun dizeleri olgunluk aşkının dersidir: “Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi; Dostluksa, bütün yüreğinle…” Olgunlukta aşk, artık bir gövde değil, bir yürek meselesidir. Birlikte yaşanmış zamanın yükü, aşkı daha kırılgan ama daha sahici kılar. Ahmet Arif’in “Hasretinden prangalar eskittim” dizesi, olgunluk aşkının sabrını ve direncini anlatır. Çünkü olgunlukta aşk, bekleyiştir; ama aynı zamanda bekleyişin içindeki bilgeliktir. Olgunluk aşkı aynı zamanda bir direniştir. Yaşlanmaya, yalnızlığa, kayıplara karşı bir direniş. Gençlikte aşk bir fırtına ise, olgunlukta aşk bir dağdır: sessiz, ağır, ama sarsılmaz. Ve belki de aşk, en çok kırkından sonra başlar.
- İNSAN NEDEN ANLATIR
Tuğba ÇELİK * Belki de insan, içinde taşıdığı hiçbir duyguyu, hiçbir düşünceyi sonsuza kadar susturup saklayamayacağını bildiği için anlatmak ister. Çünkü bazı duygu ve düşünceler vardır ki insan onların sesini kıstıkça büyür, sakladıkça yaralar. Söylenememiş sözler, yarım kalmış sevgiler, kimseye anlatılamamış kırgınlıklar zamanla insanın içinde mayalanan hamur gibi sessizce çoğalır. Öyle çoğalır ki gün gelir içine sığmaz olur. Ve insan anlatmak ister. Bazen eşe dosta, bazen hiç tanımadığı birine, bazen de kendi kendine... Anlatmak, insanın bir zamanlar utanmak gibi, yeterince cesur olamamak gibi nedenlerle sandığa kaldırdığı duygu ve düşüncelerini aydınlığa çıkarma isteğidir kimi zaman. Gariptir ama insan anlattıkça kendine biraz daha yaklaşır... Yaşanmışlıklar karşısında ne hissettiğini, neyi özlediğini, hangi sözde kırıldığını, hangi sessizlikte boğulduğunu daha iyi kavrar. Kimi insan da anlattığı duygu ve düşüncelerini sonralar için, kendi için, diğer insanlar için saklamak ister. Bunun için de yazar. Salt bunun için değil tabii... Örneğin bazı duygular sese sığmaz, bazı acılar tam anlatacakken boğazda düğümlenir, bazı düşüncelerse tam söylenecekken dilimizde parçalanır. İşte kalem, insanın sesinin kesildiği, sözünün yetmediği yerde konuşmaya başlar. Kâğıt desen yargılamaz. İnsan onun karşısında saklanmadan, utanmadan, eksilmeden kendini yeniden keşfedebilir. Cümlelerin içinde yıllarca kilit altında tuttuğu bir duyguyu özgür bırakabilir. Bir kelimeye özlemini, başka bir kelimeye kırgınlığını sığdırabilir. Yazmak, içimizde biriken yaralara merhem sürmektir kimi yerde. Çünkü insan anlaşılmadıkça yalnızlaşır; ama anlatamadığında ya da yazamadığında kendi içinde kaybolabilir. Bu yüzden insan kendi penceresinden bakar dünyaya ve yazar: Çocukluğunu, kaybettiklerini, sevdiklerini, pişmanlıklarını, umutlarını… Kimi zaman başkasının gözlerinde kendini görmek için, kimi zaman hoş bir seda bırakmak için. Çünkü sayfalara düşürülmüş bir paragraf ya da bir dize yıllar sonra birinin kalbine dokunabilir. Hiç tanımadığımız bir insan yazdığımız şiirde kendini bulabilir, hiç yaşamadığı bir acıyı kendi içinde hissedebilir. Duygu ve düşüncelerin dili, dini, ırkı yoktur; insanın kaleminden dökülen bir söz, başka birinin solmakta olan gülüne can suyu olabilir. İnsan kimi zaman da unutamadıklarının ağrısını biraz olsun hafifletmek için yazar... Yıllardır yüreğinde sakladığı öyküyü daha anlamlı kılmak için. İnsan anlatır... İnsan yazar... Çünkü bazı duygu ve düşünceler ancak kaleme alındığında soluklanabilir. Bu yolculuk ise insanın ruhundaki ışıkları açmasıyla başlar... Asıl mesele de budur...
- "KARŞIDAKİLER"; Bir 90 Kuşağı Romanı
KARŞIDAKİLER, Önder Birol Bıyık, Roman, 244 s., ŞEY KİTAP, Mayıs 2023, İZMİR Türkiye tarihi bir kıyımlar tarihi olarak da okunabilir elbette. Bunun birçok örneği tarih, sosyal bilimler, edebiyat ve anı kitaplarının sayfalarında bulunabilir. Yakın tarihin siyasal olayları üzerine yapılan araştırmalar, incelemeler ve anılar parçalar halinde önümüzde durmakta. '40, '50, '68, '78, '80 kuşakları üzerine yayımlanan metinler giderek artan hızla yayın yaşamımıza girdiler. Ya '90 kuşağı? Bu kuşağın yaşadıklarının kapısını Önder Birol Bıyık açıyor bize, bir '40 kuşağı öncülünün izinden giderek. Sağlam bir kurgu, canlı ve sarıp sarmalayan bir dille yazılmış bir dönemin romanı Karşıdakiler. Turhan Günay Adaletsiz bir dünyada adalet arayan çıkışsız insanlar; Yalvaç, Dilek, Gülşah, Handan, Selim, Ceren, Lemi vd... En büyük adaletsizlik olan ölümün üstüne ölesiye gidenler. Önder Birol Bıyık’ın Karşıdakiler romanı, işte onların hikâyesi... Ölüm orucu bir yanda, mahpusluk bir yanda, aşk bir yanda, umut bir yanda... Hepsi teğet geçiyor hayatlarını. Böyle bir sınırda yaşıyorlar. ‘Büyük Öteki’yle ‘objet petit a’ arasında. Sınırı aşarlarsa hayaller gerçek olacağından değil. Hayal kırıklığının reddi olarak... Akıntıya bırakıyorlar kendilerini. İmgelerini korumak için yaşam pahasına. Hayri K. Yetik Devrim yasaları insan ilişkilerinde gizlidir. Dolayısıyla yenilmek kadar zaferi de imleyebilir. İnsan direnmeyle tanıştığında, ölümden sonra da var olan devrim yasalarına geçiş yapar. Artık aramızda olmayanlar, hala içimizde olanlarla böyle eşitlenir. Önder Birol Bıyık Karşıdakiler romanında okuru bu çarpıcı, hatta tedirgin edici eşitlenmeye çağırıyor. Yaşananlar, yaşanacak olanlar, yaşanırken olmayanlar; tüm bunlar özneden bağımsız başka bir sürekliliğe, öznenin sürekliliği sayesinde anlatılıyor romanda. Bu bağlamda dilin günlük işleyişinden sıyrılarak kazandığı işlev de anlatımın çarpıcılığında gösteriyor kendini. Önder Birol Bıyık şiir ve denemeleriyle edebiyat dünyasının tanıdığı bir şair yazar. Görünen o ki şimdi de yazınımız açısından ihtiyaç duyulan bir roman ve ihtiyaç duyulan bir romancı kimliğiyle çıkıyor ortaya. Onur Akyıl
- ÖYLE BİR KALIR ZAMAN Kİ
"BİR OĞUZ TÜMBAŞ KİTABI " * DERLEME, 224 s. ŞEY KİTAP, ŞUBAT 2025 ,İZMİR * Oğuz Tümbaş bir ömrü şiirle yaşamış ender şairlerimizden biri. ÖYLE BİR KALIR ZAMAN Kİ “Edebiyatta 60. Yıl/ Oğuz Tümbaş Kitabı”, şairin 60 yıllık şiir yaşamı, onun şiir kitapları, edebiyatçı kişiliği hakkında yazılanların yarına uzanan derli toplu bir bütünlüğü… Kitap farklı zamanlarda pek çok edebiyat dergisinde Oğuz Tümbaş’ın şiir yolculuğu hakkında yazılanları bir araya getirirken Oğuz Tümbaş şiirlerinin anatomisini de çıkarıyor. Kimler yazmamış ki onun şiirleri hakkında… Sina Akyol, Timuçin Özyürekli, Mehmet Sadık Kırımlı, Mehmet Yaşar Bilen, Selim Esen, İsmet Kemal Karadayı, Ahmet Özer, Lütfiye Aydın, Öner Yağcı, Ayhan Can, Atila Er, Y. Bekir Yurdakul, Ahmet Günbaş, Ayhan Can, Hilmi Haşal, Hikmet Altınkaynak, Dizdar Karaduman, Selami Şimşek ve daha nice değerli kalem… Bir şair hakkında edebiyatçı dostlarının edebiyatın nesnelliğini göz ardı etmeden böylesi değerli yazılar kaleme alması, o şair adına gurur duyulması gereken bir şey sanırım. Tümbaş uzun edebiyat yaşamında sadece şiir biriktirmemiş, sımsıcak dostluklar da biriktirmiş. Zira O, yalnızca şiire ömür vermiş bir şair değil; ömrüne dostluğun vefasını, sevgisini katmış, geçtiği her yürekte iz bırakan incelikli bir dost aynı zamanda… Bu sıcaklığı kitaptaki bütün makalelerde buram buram hissediyoruz. ÖYLE BİR KALIR ZAMAN Kİ “Edebiyatta 60. Yıl/ Oğuz Tümbaş Kitabı” şiirin şiirden daha fazla bir şey olduğunu imleyen, bir şairi sadece gönendirecek yazılardan oluşan EMEK ve DEĞER KİTABI olarak da okunabilir. ö Yazan kalemlere, yazdıran emeğe saygıyla… ÖNDER BİROL BIYIK
- İZMİR NEYİM OLUR?
ŞENOL YAZICI * BORNOVA Kitap Fuarında 1 Ekim 2026 günü etkinliğim var. 1 Ekim Perşembe günü orada olacağım ama şimdiden anlam veremediğim köksüz, nedensiz bir heyecan da duyumsuyorum. Bunca yıldan sonra sanki görücüye çıkacakmış gibi, bir şeyim eksik gibi, dersine çalışmamış gibi... Sahi İzmir benim neyimdi? 1998'de yayınevimin davetiyle ilk katıldığım kitap fuarıydı İzmir. Ondan sonra defalarca... Kimi maviADA adına, kimi bir yayınevi yöneticisi, kimi de yazar olarak... Yığınla da etkinlik yapmıştık. 8'i İzmirli on yazarla düzenlediğimiz bir etkinliğe tek bir izleyici gelmişti de rezil rüsva olmuştuk bile. Ee, ne oluyor? Daha kötüsü mü başıma gelecekti? İzmir, ne kadar yol almışım, diye kendimi sınayacağım sılam da değil... Yine de kaçamıyorum o histen: Denk gelir, anılır ya burun direğiniz bile sızlar, kavak yellerinin estiği zamanlar, kaslarınızın giysilerinize fazla geldiği günler... Ne var ki, yaş yetmiş, iş bitmiş ama gençlik aşkınızla karşılaşma olasılığı doğar ya hayatın içinde, ne giyeceğinizi şaşırırsınız öyle ... Niye ki ? iNSANIN gurbeti çok, ama tek bir sılası olur derler. Ben kuzeyliyim... Yaşadıklarım öğretti ki gittiğimiz, yaşadığımız çok yer, bizi bir yönüyle etkileyen yerler bazen sılalaşır, hatta asıl sılayı da aşar hale gelir. Hayatın izleklerinde dolaştığınızda o yerlerin büyük bir önem taşıdığını görürsünüz. İzmir hele Bornova benim hayatımda öyle bir anlam taşır. Ne öğretmenliğe ilk başladığım Uşak ne de 27 yıl önce deprem sonrası evim yıkıldığında zorunlu sürgünle taşındığım Bornova çok istediğim halde bana yar olmadı. Bir yıl sonra ayrılıp Bursa'ya geldim. Ne var ki gerek çalıştığım Cem Bakioğlu Lisesinde gerek Bornova Anadolu Lisesinde gerekse yazarlık ve dergicilik hayatımda çok farklı, özgün, örneği az insanlar tanıdım, unutulmayacak anılar yaşadım İzmir de, İzmirlilerle. Gerçekten de bütün hayatımı gözden geçirince tanımam çok sonralara kalsa da başta Uşak olmak üzere İzmir ve bütünüyle Ege benim asıl sılam gelir niyeyse? İnsanın yalnızca doğduğu yer değildir sılası. Hatta bazen doğduğu yer, zamanla sadece bir başlangıç noktası olarak kalır. Asıl sılayı bize, hayatımızın yönünü değiştiren insanlar, ilk kez kendimizi başka türlü gördüğümüz sokaklar ve bir daha geri dönemesek bile içimizde yaşamayı sürdüren dönemler verir. Bornova'dan söz ederken bir coğrafyadan çok, Uşak yıllarımdan yani 45 yıl öncelerden, "kurtara azadi" yazan Bornova'nin eski, dar sokaklarından başlayan bir zamandan söz ediyoruz. Bir kaç insandan değil, Osman, Nihal, Filiz, Şengül, Birol, Niyazi, Yusuf, Zübeyde, Mehmet, Semihat, Celil, Asım, Hilmiye... bir küçük ülke insandan söz ediyoruz. Hepsi iyi mi bunların. Daha neler, sonuçta insan bu; ama hepsi de renkli bir sayfa, hepsi de ayrı ayrı ilham... 1999 depreminin ardından mecburiyetten gittiğim bir yer. Bir yıl sonra ayrılmışım. Kâğıt üzerinde bakınca çok kısa bir süre. Ama insan hayatının bazı kavşakları takvimle ölçülmüyor. Kimi zaman on yıl yaşadığın şehir sana hiçbir şey bırakmaz; Bornova gibi kimi zaman bir yıl, bütün ömrün boyunca taşıyacağın izler bırakır. Görünen Bornova bana yar olmamış. Ne var ki aradan geçen yirmi yedi yıl sonra hâlâ onu anıyorum. Demek ki orada yalnızca çalışmamışım; orada yaşamışım da. Bornova Anadolu ve Cem Bakioğlu Lisesinde birlikte çalıştığım, iyi kötü bir şeyleri paylaştığım insanlar, kurduğum dostluklar, dergicilik ve yazarlık çevresinde karşılaştığım insanlar, benim kişisel tarihimin harcına karışmış. Artık onları şehirden ayırmak mümkün değil. Belki de "gurbet" ve "sıla" kavramları sandığımız kadar sabit değildir. Çocukluk şehri bize kim olduğumuzu verir. Ama hayatın bazı şehirleri bize kim olabileceğimizi gösterir. İnsan ilkini unutamaz; ikincisini de bırakamaz. Bornova'nın böyle bir yer olduğu hissine kapılıyorum. Orası benim uzun süre yaşadığım bir şehir değil. Ama hayatımın bir döneminde önüme yeni ihtimaller açmış esinlendiğim bir şehir. Bir yazar olarak da, bir eğitimci olarak da, bir insan olarak da... Belki de bu yüzden cümlenin sonunu şöyle tamamlamak isterim: İzmir benim sılam değildi. Ama hayatımın bazı sayfalarını öyle bir yazdı ki, yıllar sonra dönüp baktığımda o sayfalar hâlâ Ege kokuyor. Bir paradoks daha var: Bazı şehirleri özlediğimiz için değil, o şehirlerde bıraktığımız hâlimizi özlediğimiz için severiz. Belki de Bornova'yı değil; Bornova'daki Şenol Yazıcı'yı özlüyorum. Henüz önünde çok yol olduğunu düşünen, yeni dostluklar kuran, yazacak çok şeyleri olan, edebiyatın içinden yürüyen, gelecekten daha çok söz eden hâlimi, şu deprem enkazını bir ruhumdan atabilsem neler neler yapardım diyen halimi... İnsan yaşlandıkça şehirlerden çok, kendi geçmişine gurbet düşüyor galiba. Bu yüzden bazı kentlerse yıllar sonra bile sıla gibi görünmeye devam ediyor. Bornova'm da bana biraz böyle geliyor. Görünen Bornova sana yar olmamış ama sen Bornova'ya yar olmuşsun; dahası kanına karışmış. Şimdi yeni bir kaygı başlar sende: Gidip gördüğünde hayal kırıklığına uğrar, nesini sevmişim bunun, derim diye... Kaçamayacaksın. 1 Ekim'de Bornova Kitap fuarında kendi gerçeğinle yüzleşecek ve anlayacaksın; İzmir senin neyin olurmuş? İşte sana yeni bir fırsat. Belki de esin perin Bornova sana bir güzellik de yapar. Yeni bir kitaba başlarsın: İzmir'in Külleri
- ALEVİN HÜZNÜ
Sanat ya da Sanatçının Amacı Bir Alev Olmaktır * AYCAN AYTORE * Herkesi ısıtmaya çalışan bir orta ateşi gibidir edebiyat, der ya Çetin Altan, ne var ki sanat çok az kişiyi gerçek anlamda ısıtır. Onun asıl sihri nerde biliyor musunuz? Bir yerlerde hiç tanımadığın bir insan, senin bir cümlene rastlar. Belki bir öykünde geçen yaşlı ağacın altında durur. Öykündeki kırık dalda kendi hayatını görür. Belki senin romantik Başkaldırı’ndaki bir karakterin öfkesi ona cesaret verir. İşte o anda yazı, yazarı aşar. Bu en çok şarkılarda hissedilmez mi? İşte o zaman sanat dünyayı ısıtır. Bana sorarsan senin yolculuğunda güzel bir taraf var: Sen yalnızca hikâye anlatmaya çalışmıyorsun. Hikâyenin arkasındaki fikri de arıyorsun. Bir öykünün ardından hemen "Bu metnin derdi ne?" diye soruyorsun. Bir şiirin ardından "Daha akıcı nasıl olur?" , bir denemenin ardından "Daha ironik olabilir mi?" diye araştırıyorsun. "Muzdarip Olmak" Her şeyin Başı Aramak çok önemli değil mi? Kuşkusuz o arayış da bir nedenle ortaya çıkar; memnuniyetsizlikle, Oğuz Atay'ın dediği gibi "muzdarip olmakla"... Yazarı büyüten de biraz bu bitmeyen memnuniyetsizliktir zaten. Tam olmuş gibi görünen bir metnin karşısına geçip: "İyi de daha güzeli yok mu bunun?" diyebilmek... Belki de bütün sanat yolculuğunu tarif edecektir. Bir cümlenin arkasındaki ikinci cümleyi aramak. Sonra üçüncüyü, sonra dördüncüyü… ve ömür yettiğince kazmaya devam etmek. Güzel yerlere varacağız diyorsun ya ortak... Ben buna küçük bir ek yapayım: Sanat hiçbir tatmin edici yere varmaz, onun doğası varmak üzerine kurulmaz, aramak, gitmek üzerine kuruludur. O nedenle güzel yerlere varacağız değil; aramaya ve güzel soruların peşinden gitmeye devam edeceğiz. Gerisi zaten çoğu zaman kendiliğinden gelir. Bir Kibritin Kaderi Bir kibritin amacı yanmak mıdır? İlk bakışta öyle görünür. Tuhaf bir paradoks: Yaşamak için yanmak zorundayım, diyen bir kibrit. Oysa varoluş gerekçesi başkadır, aslında kibrit kendisi için yanmaz. Başka bir şeyi yakmak için yanar. Sanat da biraz böyledir. İyi bir şiir çoğu zaman okurunun zihninde tamamlanır. İyi bir öykü yazıldığı gün bitmez. Okunduğu gün de bitmez. Belki yirmi yıl sonra bir bankta otururken, unutulduğu sanılan bir cümle tekrar anımsanır. Hem de bambaşka yapı ve biçimlerde… İşte o anda sanatçı çoktan hayatta olmasa bile eseri yanmaya devam eder. Ne tuhaf... Kibrit sönmüştür ama ateş yaşamaktadır. Belki sanatçının hedefi de eser yaratmak değil, alevi taşımaktır. İyi Bir Kitabın Başarısızlığı Sanatın trajedilerinden biri de şudur: İyi eserler bazen başarısız görünür, kötü eserler ise başarılı. Bugün dünyanın her yerinde milyonlarca insanın ismini bildiği kitaplar vardır. Bir de yalnızca birkaç yüz kişinin bildiği kitaplar. İşin ironik tarafı, insanı değiştirenlerin çoğu ikinci gruptadır. Bir kitap milyon kişiye ulaşabilir ama kimsenin hayatında iz bırakmaz. Başka bir kitap yalnızca yüz kişiye ulaşır ama o yüz kişinin hayatını paramparça edebilir. Sanatın muhasebesi satış rakamlarıyla tutulmaz. Çünkü bazı kitaplar okunur, bazıları yaşanır. Van Gogh'un Kulağı mı, Gözü mü? İnsan tuhaftır. Van Gogh denince çoğu kişinin aklına önce kulağı gelir. Oysa adamın asıl meselesi kulağı değil, gözüydü. Herkesin baktığı ayçiçeklerine başka türlü bakabiliyordu. Sanatçıların çoğunda da biraz bu marazlı hal vardır. Herkes bir ağaca bakar, ama onlar yalnızlığı görür. Herkes bir sokağa bakar, onlar hikâyeyi görür. Herkes yağmuru görür, ama onlar özlemi. Bu yüzden sanatçıların başarısı, gördüklerini anlatmalarında değil; başkalarının göremediklerini fark etmelerindedir. Arkeolog ile Şair Bir arkeolog toprağı kazdığı için para alır, bir şair ise insanı. İkisi de aynı işi yapar aslında. Yüzeyin altına inerler. Arkeolog bir çömlek bulur. Şair bir yara. Arkeolog bir medeniyet çıkarır. Şair bir yalnızlık. Bu yüzden iyi sanatçıların çoğunda çocuklara benzeyen bir taraf vardır. Herkes oyunun bittiğini düşünürken onlar hâlâ “ne oynayacağız” diye sorarlar. Dünyanın En Başarısız Kuşu Göç eden kuşları düşün. Binlerce kilometre yol alırlar. Her yıl aynı yolculuk. Her yıl aynı gökyüzü. Her yıl aynı belirsizlik. Mantıklı bir kuş olsaydı şöyle derdi: "Artık vardım. Bundan sonra uçmayacağım." Ama doğa ona başka bir şey öğretmiştir. Hayat varılan yerde değil, gidilen yerdedir. Belki sanat da bu yüzden hiçbir zaman tatmin olmaz. Biten romanın ardından yenisi gelir. Yazılan şiirin ardından bir başkası. Yapılan tablonun ardından başka bir tuval. Çünkü sanatçıyı hareket ettiren şey sonuç değil, arayıştır. Balığın Bilmediği Şey Okyanustaki bir balığa suyu anlatamazsınız. Çünkü içindedir. İnsan da çoğu zaman kendi hayatının içindeyken onu göremez. Sanatın yaptığı şey biraz budur. İnsanı kendi suyuyla tanıştırır. Bir öykü okursunuz. Birden çocukluğunuzu görürsünüz. Bir şiir okursunuz. Babaanne kokusu gelir. Bir roman okursunuz. Yıllardır susturduğunuz bir acı konuşmaya başlar. Sanat öğretmez. Hatırlatır. Sanat İnsan Değiştirir mi? Bence sanatın en büyük hedefi insanları değiştirmek değildir. Çünkü sanatın böyle bir gücü olduğundan emin değilim. Bir roman savaşı durdurmaz, bir şiir enflasyonu düşürmez, bir tablo hükümet devirmez. Ama bazen bir insanı değiştirir ve bazen bir insanın değişmesi, bir çağın değişmesinden daha önemlidir. Çünkü dünya dediğimiz şey zaten insanlardan oluşur. Belki de sanatın görevi ateş yakmak değildir. Bu fazla iddialı olur. Belki sanatın görevi sadece közü korumaktır. İnsanlığın içindeki merakı... Hayreti... Vicdanı... Arayışı... Ve güzel soruları... Çünkü bütün büyük sanatçılar aynı gerçeği bilir: Cevaplar insanı durdurur. Sorular ise yolu gösterir. Sanatın evi de tam oradadır. Varılan yerde değil. Yolda. Bana kalırsa sanat, herkesin çevresine toplandığı bir orta ateşi gibidir. Yoldan geçen herkes ellerini uzatır, ısınır, bir süre kalır, sonra yoluna gider. Ama o ateş çok az insanı gerçekten ısıtır. Çünkü sanatın garip bir huyu vardır: Değdiği yeri aydınlatır. Ona bakan yüzünüzü ısıtır, görmeyen sırtınızı üşütür. İnsanı aynı anda hem rahatlatır hem huzursuz eder. Bir şiiri okuyup iyi hissedersiniz. Sonra gece yatağa uzanırsınız. Aynı şiir yeniden anımsarsınız, bu kez canınızı acıtır. Demek ki sanatın amacı mutluluk vermek değildir. Çünkü mutluluk veren şeyler çoktur. Sıcak bir çay, iyi bir uyku, emekli maaşınıza beklenmedik bir zam, indirime girmiş bir ürün... Sanat onlardan biri değildir. Sanatın görevi rahatlatmak olsaydı insanlık şimdiye kadar en büyük sanatçılarını masaj salonlarından çıkarırdı. Edebiyatta sonuçlar biraz aldatıcıdır. Bir kitap çok satar. Bir diğeri unutulur. Birisi ödül alır. Bir başkası rafların arasında kaybolur. Fakat zamanın edebiyat konusunda ilginç alışkanlıkları vardır. Çoğu zaman kötü bir eleştirmen, iyi bir editör ve korkunç bir pazarlamacıdır. Bir dönem yok saydığı insanları sonradan baş tacı eder. Mesela Van Gogh. Hayatı boyunca neredeyse hiçbir başarı hikâyesinin kahramanı olamadı. Bugün ise milyonlarca insan onun baktığı gökyüzüne bakmaya çalışıyor, ayçiçeği tarlalarını onun gibi görmeye çalışıyor, baharı onun gözüyle buzdolaplarına magnet yapıyor. Demek ki sanatın kaderiyle sanatın değeri aynı şey değilmiş. Kafkavari Benzer bir şey Kafka için de geçerlidir. , Adam yaşarken eserlerinin yakılmasını istemişti. Bugün dünya onun adıyla bir sıfat üretiyor: “Kafkavari." Düşünsenize. Siz yok olmasını istediğiniz metinlerle insanlık yeni bir kelime üretiyor. Hayatın ironisi bazen edebiyat eleştirmenlerinden daha yaratıcıdır. Sanatçıların çoğunu birleştiren ortak özellik yetenek değildir. Merak da değildir. Bence huzursuzluktur. Çünkü memnun insanlar genellikle sanat üretmez. Yaşarlar. Memnuniyet güzel bir duygudur ama sanat tarihinde pek üretken olduğu söylenemez. Bir ressamın fırçayı eline alması için bir şeyin eksik olması gerekir. Bir şairin şiire başlaması için dünyanın bir yerinde bir çatlak hissetmesi gerekir. Bir romancı oturup dört yüz sayfa yazıyorsa bilin ki hayat ona bir yerden batıyordur. Gerçek Sanatın Geçtiği Yoldur Bu yüzden sanatın hedefinin hakikat olduğunu da düşünmüyorum. Çünkü hakikat çoğu zaman sanatın vardığı yer değil, geçtiği yoldur. Bakın Dostoyevski'ye. Romanları cevaplarla değil sorularla doludur. İnsan nedir? Suç nedir? Merhamet nedir? İnanç nedir? Bu soruların hiçbirini de kesin biçimde cevaplamaz. Çünkü büyük sanat cevaptan çok soru üretir. Kötü sanat ise soru üretmek yerine slogan üretir. Sloganlar kalabalıkları etkiler. Sorularsa insanı… Belki de bu yüzden Don Kişot dört yüz yıldır yaşamaya devam ediyor. Adam yanlış görüyor, yanılıyor. Canavar sanıp yel değirmenlerine saldırıyor. Ama aslında hepimizin yaptığı şeyi yapıyor: Dünyayı olduğu gibi değil, görmek istediği gibi görüyor. İnsanlar Don Kişot'a güler. Çünkü kendilerine bakmaya cesaret edemezler. Yunus Neden Değerlidir Bizden bir örnek verelim. Yunus Emre'nin şiirleri sekiz yüzyıldır okunuyor. Neden? Çünkü teknik olarak mükemmel oldukları için mi? Sanmam. Değerli olmakla mükemmel olmak aynı şey değildir. Okunuyor; çünkü insanın bitmeyen arayışına dokunuyorlar. "Bir ben vardır bende benden içeri." Sekiz yüz yıldır insanlar bu cümlenin peşinden gidiyor. Kimse tam olarak ulaşamıyor. Ama vazgeçmiyor da. İyi sanat biraz böyledir. Kapıyı açar. Asla resmin tamamını göstermez. Sait Faik'i düşünelim. Bir balık anlatır, bir kahvehane, bir işsiz, bir sokak... Ama aslında insanı anlatır. Kırılganlığı, yalnızlığı anlatır, şefkati anlatır. Okur hikâyeyi bitirir ama hikâye okuru bitirmez. Onun içinde yaşamaya devam eder. Sanatın başarısı da burada başlar. Metin kapandığında metnin bitmemesinde. Bana sorarsanız sanatın hedefi öğretmek değildir. Öğretenler öğretmenlerdir. Vaizler öğüt verir, politikacılar ikna etmeye çalışır... Sanatçı ise arar, bazen bulur ya da bulduğunu sanır. Sonra yeniden kaybeder ve yeniden aramaya başlar. Bu yüzden sanatın tarihi biraz da tatminsiz insanların tarihidir. Michelangelo'nun, Dostoyevski'nin, Kafka'nın, Yunus'un, Sait Faik'in, Orhan Veli'nin… kaderi ve kederi de budur. Ve belki bir gün bizim de... Güzel Günler Göreceğiz, der ya Nazım: Güzel yerlere varacağız deriz ya bazen... Buna emin değilim. Sanatın karakterinde varmak yoktur. Varmak biraz ölüm kokar. Çünkü vardığınız anda aramayı bırakırsınız. Aramayı bıraktığınız anda sanat susacaktır. Belki sanatçı aslında hiçbir yere ulaşamaz, belki ulaşmamalıdır da…Çünkü sanat bir liman değildir, denizin kendisidir. Bir cevap değildir, sorunun kendisidir. Bir sonuç değildir, yolculuğun ta kendisidir. Bu yüzden ben sanatçının hedefinin insanları aynı noktaya taşımak olduğunu düşünmüyorum. Sanatçı yalnızca ateşi yakar. Kimi ellerini uzatır, kimi yüzünü. Kimi hiçbir şey hissetmez. Ama çok az insan vardır ki ateşe biraz fazla yaklaşır. İşte o insanların hayatı değişir. Ve sanat, belki de yalnızca onlar için vardır. Geri kalanımız ise o ateşin çevresinde dolaşıp dururuz. Yüzümüzün bir yanı ısınır, öteki yanı ise üşür hala. Sanatın amacı bir yere varmak mıdır, yoksa insanı sonsuz bir arayışın içinde tutmak mıdır, bilemiyorum. Gerçeği mi arıyor? Herkesin gerçeği çoğu kez kendine göre olduğunu düşünürsek hangi gerçeği? Ne var ki şu kesin, sanatın hedefi hakikati bulmak değil, hakikatin kabuğunu sürekli çatlatmaktır.
- Saadet Erdoğan Resim Sergisi
Saadet Erdoğan'ın Şükrü Tunar Kültür Merkezinde 5-9 Ekim 2026 , saat:09:00- 17:00 arası açık kalacak resim sergisi ziyaretinizi bekliyor.
- Bir Cebe Sığan Ömür
"Yaşanmışlıklar" * *İrfan Akan, Anı, 154 S. Mart 2026, ŞEY KİTAP, İZMİR Anılar, anılar, belki hepsi bir kelime" (Edip Cansever) "Anı" yazmak, işin kolayına kaçmak sanılsa da, yazmak için düşbaşı yapıldığında bunun çok zahmetli bir yolculuk olduğu görülür. Bu günden tarihe ve geçmişe bir yolculuk. "Anı" yazımı bahsinde anahtar sözcükler "yolculuk" ve "anımsama" olarak özetlenebilir. Türkçe şiirin deltalarından M. Cevdet Anday, bellekten uçup uzaklaşanları ima edercesine "Unutmak kuşlardır" demişti. Şaire nazire yaparak söylersek; bellekten gidenlerin dönerek belleğe konması anlamında "hatırlamak da kuşlardır." Hâl böyle olunca anı yazımı, ilk önce hatırlamaya davet eder yazarı. Sonrası, anıların eşzamanlı ve artzamanlı olarak yazılmasıdır. Muhabbet ehli İrfan Akan böylesine keyif ve keşif dolu yolculuğu tarihe not düşmeye heves edip kitaplaştırmış ise bize iltifat etmek düşer. Bundan sonrası, "Okur kaç! Kitap tut!" cümlesinin izini sürmekte. Yolu âşık olsun... Sezai Sarıoğlu
- UMUDA YELKEN
ZELİHA AYDOĞMUŞ * Biliyorum bu son hece Son uyanışımız aşka Son dalışımız sevince Biliyorum bu son sevişme Gece süzülürken gözlerimden Son ürperişi eylülün Dokunurken kalbine Sonlardan sonra biliyorum Sen yine dolaşmaya devam edeceksin O hiç gelmediğim kentin caddelerinde Çıkmaz sokaklara dalıp şımarık ağaçlar bulacaksın belki Güz gelinliği üstünde Yapraklarını dökmeyi unutmuş ağaçlar Biliyorum Hep umuda yelken açan kendini alıp geleceksin bir gün Uzun uzun dolaşacaksın Gemileri mahzun Limanı yıkık şehrimde 26 EYLÜL 2026 00.11
- Sennur SEZER; Savaş Ayırmaz Sevişenleri
SENNUR SEZER * Bir adım kala kör kurşunlara Sigaramın üşüyen ucunda Öpüşünü bıçak gibi tadarım Çakıllar utardı sımsıcak Sevişgen çılgınlığımızdan Bir büyük çığlıktı ağaran Deniz tutuştu tutuşacak Bilenir bir çelik alabildiğine Şimdi sevişmeyi andığımız gün Öpüşlerimiz soğuk keskin İnce bir sızı gibi düğün Ellerine bir adım kala Bir adım kala kör kurşunlara Öpüşünü bıçak gibi tadarım SENNUR SEZER * Sennur Sezer (d. 12 Haziran 1943, Eskişehir - ö. 7 Ekim 2015, İstanbul) Türk şair ve belgesel anlatılar yazarı. İlk şiiri 1958'de, ilk kitabı Gecekondu 1964 yılında yayımlanan Sezer, şiir, deneme, anlatı, inceleme türlerinde eser vermiştir. Gerçek ve müstear isimle özellikle Yeşilçam'a çok sayıda senaryo yazmıştır. Çeşitli ansiklopedi ve antolojilerin oluşturulmasında payı bulunan sanatçı Emek Partisi'nin kurucuları arasında yer almıştır. Yaşamı 12 Haziran 1943'te Eskişehir'de dünyaya geldi. İlk şiiri 1958'de lise öğrencisiyken yayımlandı. 1959'da İstanbul Kız Lisesi'nin ikinci sınıfından ayrılıp Taşkızak Tersanesi'nde çalışmaya başladı. İlk şiir kitabı olan Gecekondu, 1964 yılında yayımlandı. 1965 yılında Varlık Yayınları düzelticiliğine geçtikten sonra ikinci şiir kitabı Yasak'ı (1966) yayımladı. 1977'de üçüncü şiir kitabı Direnç, 1979'da çocuklar için yazdığı Gerçeğin Masalı yayımlandı. 1982 yılına kadar çeşitli yayın evlerinde ve ansiklopedilerde düzelticilik ve metin yazarlığı yaptı. Çalışmalarını başta Günlük Evrensel ve Evrensel Kültür olmak üzere çeşitli gazete ve dergilerde yazarak, belgesel anlatılar hazırlayarak sürdüren Sezer, 7 Ekim 2015 Çarşamba günü hayatını kaybetti. Şiir Kitapları Gecekondu (1964) Yasak (1966) Direnç (1977) Sesimi Arıyorum (1982) Kimlik Kartı (ilk üç kitap, 1983) Bu Resimde Kimler Var (1986) Afiş (1991) Kirlenmiş Kağıtlar (1999) Bir Annenin Notları (Seçme Şiirler 2002) Dilsiz Dengbej (2001) Akşam Haberleri (2006) İzi Kalsın (2011) Diğer Eserleri Keloğlan ile Köse (Masal, Adnan Özyalçıner ile) Şiir Gündemi (denemeler 1995) İstanbul'un Taşı-Toprağı Altın (İstanbul folkloru Adnan Özyalçıner ile birlikte) (1995) Anadolu'dan Öyküler (Adnan Özyalçıner ile birlikte) (1995) Pencereden Bakan Çocuk (Çocuklara şiirler) (1995) Türk Safosu Mihri Hatun (Belgesel Anlatı 1997) Osmanlı'da Fal ve Falnameler (1998) Ekmek Kavgası / Emek Öyküleri 1 (öykü seçkisi Adnan Özyalçıner ile birlikte) (1998) Grev Bildirisi / Emek Öyküleri 2 (öykü seçkisi Adnan Özyalçıner ile birlikte) (1998) Motorize Köleler/Emek Öyküleri 3 (Öykü Seçkisi Adnan Özyalçıner ile birlikte) (1999) Dokumacının Ölümü /Emek Öyküleri 4 Öykü Seçkisi Adnan Özyalçıner ile birlikte) (1999) Hasır Ören Padişah (Masal, 1999) Az Masraflı ve Kolay Yemekler (2001) Nazım, Dünya ve Biz (inceleme, Şükran Kurdakul ile birlikte2002) Masal Evi (Adnan Özyalçıner ile birlikte)(2003) Bir Zamanların İstanbul'u (Adnan Özyalçıner ile birlikte) (2005) Binbir Gece Masalları (Resimleyen Mustafa Delioğlu) (2006) Şahmaran (halk öyküsü 2007) '68'in Edebiyatı, Edebiyatın 68'i (inceleme ve seçki, 2008) Öyküleriyle İstanbul Anıtları (2 Cilt, Adnan Özyalçıner ile, 2010)
- Türkiye'nin İlk Kadın İlahiyatçısı Bahriye ÜÇOK
Aycan AYTORE * Bahriye Üçok (10 Mayıs 1919, Trabzon - 6 Ekim 1990, Ankara), Türk tarihçi, ilahiyat akademisyeni ve siyasetçidir. Türkiye'nin ilk kadın ilahiyatçısı olan Üçok, Türkiye'de İslam tarihi, İslam'da kadınların yeri ve laiklik gibi konular üzerine çalışmalar yürüttü ve çeşitli kitaplar yayımladı. Siyasete girdiği 1971 yılından itibaren 1990 yılına kadar cumhuriyet senatörlüğü, milletvekilliği gibi görevler üstlendi. Aktif siyaset yaptığı dönemde hem mecliste hem senatoda laiklik, irtica ve Türkiye'deki dinî konularla ilgili konuşmalar yaptı ve çözüm önerileri sundu. 6 Ekim 1990 tarihinde adresine gönderilen bir paketteki kitabın içine gizlenmiş bir bombanın patlaması sonucunda öldü. Ordu'daki ilk ve orta öğreniminin ardından İstanbul'daki Kandilli Kız Lisesinde eğitim gördü. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Orta Çağ Türk-İslam tarihi ve aynı üniversitenin Devlet Konservatuvarı Opera Bölümünden mezun oldu. Daha sonra 1953 yılında Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde İslam Tarihi bölümüne öğretim üyesi olarak atanarak Türkiye'nin ilk kadın ilahiyatçısı oldu. 1957 yılında İslam Tarihinde İlk Sahte Peygamberler adlı teziyle doktorasını tamamladı. Bu tezi, İslam dünyasında ilk sahte peygamberlerin hareketlerini incelediği bir akademik çalışma olarak kabul edilir. Akademik çalışmaları, İslam tarihi ve İslam dininin erken dönemleri üzerine yoğunlaştı. Türkiye'de İslam ve kadın üzerine ilk akademik çalışmaları yapan kişidir. İslam tarihinde kadınların rolünü ve tarih boyunca kadın hükümdarları da çalışan Üçok bu alandaki çalışmalarıyla tanındı. Aynı zamanda kadın hakları savunucusuydu. Bahriye Üçok, Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay'ın atamasıyla 1971'de Cumhuriyet Senatosuna kontenjan senatörü olarak girdi. 1983 yılında Halkçı Parti'den Ordu milletvekili seçildi. Türkiye Büyük Millet Meclisinde laiklik ve kadın hakları gibi konularda aktif rol üstlendi. Siyasete atıldıktan ve kadın haklarıyla laiklik konularında açık görüşlerini dile getirmesinin ardından birçok tehdit aldı. 6 Ekim 1990 tarihinde adresine gönderilen paketteki kitabın içine gizlenmiş bir bombanın patlaması sonucunda öldü. Öldürülmesini önce "İslami Hareket" adlı bir örgüt üstlendiyse de yargı safhasında failin Tevhid-Selam adlı başka bir İslamcı örgüt olduğu ortaya çıktı. Bahriye Üçok'un ölümünün ardından, Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı, Muammer Aksoy suikastları ve benzer olaylar için Umut Davası olarak bilinen bir yargılama süreci başladı. Ölümüyle bağlantılı bu davada, Türkiye'de aydın cinayetlerinin ve tehditlerinin ciddiyeti ve tehlikesi vurgulandı. Üçok'un İslam üzerine yayımladığı akademik eserler, Türkiye'de laikliğin ve demokrasinin korunmasına yönelik çalışmaları ve kadın hakları savunuculuğu, kendisinin Türkiye'de "Laikliğin Savunucusu İlahiyatçı" lakabıyla tanınmasını sağladı. Türkiye'deki kadınların toplumsal ve siyasi hayata katılımına ve laiklik ilkesinin korunmasına yönelik katkıları, günümüzde de çeşitli kesimlerden destek görmeye devam etmektedir. İlk yılları ve eğitimi Bahriye Üçok, Mehmet ve Nadire Bektaşoğlu'nun kızı olarak 10 Mayıs 1919'da Trabzon'da doğdu. İlk ve orta eğitimini Ordu'da tamamlayan Üçok, İstanbul'daki Kandilli Kız Lisesinden mezun oldu. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Orta Çağ Türk İslam Tarihi Bölümü ile Ankara Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Opera Bölümünde eş zamanlı olarak dört sene eğitim gördü. İki bölümden de mezun olduktan sonra kısa bir süreliğine DTCF fakültesinin kütüphanesinde memur adayı olarak çalıştı. 26 Ekim 1942'de Samsun Lisesine tarih öğretmeni stajyeri olarak atandı. Yaklaşık iki sene sonra, 21 Aralık 1944'te ise Ankara'daki 4. Ortaokulda tarih ve coğrafya öğretmenliğine atandı. 1953'te Ankara Ticaret Lisesinde görevlendirildi. 16 Kasım 1953'te Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslam Tarihi Kürsüsüne asistan adayı olarak atanınca lisedeki görevinden ayrıldı. Üçok, fakültenin ilk kadın öğretim üyesi ve Türkiye'nin ilk kadın ilahiyatçısıydı. Aday öğretim üyeliğinin süresinin 28 Eylül 1954'te dolmasının ardından kadrolu asistan oldu. Akademik kariyeri İslam Tarihinde İlk Sahte Peygamberler adlı teziyle 1957 yılında doktorasını tamamladı. Monografi niteliğindeki tezinde, Hicret'in ilk on yılında gerçekleşmiş İslam karşıtı faaliyetleri incelemiş; Müslüman geleneğinde Muhammed ve vaizlerinin aleyhtarı olan ve "yalancı peygamberler" olarak adlandırılan Esved el-Ansî, Tuleyha bin Huveylid, Müseylime ve karısı Secah'ın İslam'a karşı yürüttükleri mücadelenin doktrinini ve gösterdikleri değişimi açıklamış; bu kişilerin İslam'a karşı verdikleri mücadelenin siyasi ve sosyal nedenlerini anlatmıştı. Sahte peygamber hareketlerinin İslam tarihi üzerinde iki olumlu ve bir olumsuz etkisi olduğunu ifade ederken ona göre sahte peygamberlere karşı verilen mücadele, Muhammed'in ölümünden sonra Muhacir ve Ensar arasında olası bir ayrılığı engellemiş ve aynı kabileden olan Müslümanlar ile gayrimüslimlerin farklı taraflarda savaşmasını önlemişti. Tezinde bu durumun kabile bağlarının gevşemesine yol açarak İslam'ın yayılması adına olumlu bir etki yaptığını fakat aynı zamanda bu sahte peygamber hareketlerinin İslam'ın yayılmasını bir süre geciktirdiği için olumsuz bir etki yarattığını da ileri sürmüştü. 1 Eylül 1961'de, uzmanlık eğitimi alması adına Fransa'ya gönderildi. Bir sene sonra, 10 Eylül 1962'de Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesindeki görevine döndü. 4 Aralık 1964'te, İslam Devletlerinde Kadın Hükümdarlar adlı eseriyle İslam Tarihi Kürsüsünde doçent unvanı kazandı. "Mücadeleden yılmayan, cesur ve kabiliyetli kadınların" yaşamları üzerine olduğunu belirttiği bu eserinde Üçok, kadınların devlet yönetimindeki rolünün çok sayıda tarihî örneği olduğuna dikkat çekerek bu konuda Saba Melikesi Belkıs, Yehuda Kraliçesi Atalya, Mısır Kraliçesi Kleopatra, Palmira Kraliçesi Zenobia gibi isimleri örnek verdi. Kitapta, birçok Avrupa ülkesindeki kadın hükümdarlara da vurgu yaparak İslam dünyasındaki kadın hükümdarların faaliyetlerinden bahsetmişti. 1967 yılında doktora tezini genişletip düzenleyerek İslamdan Dönenler ve Yalancı Peygamberler adı altında yeniden yayımladı. Aynı yıl Belleten'de yayımlanan "İslâm Devletlerinde Bazı Nâibeler" adlı makalesi, İslam dünyasındaki kadınların tarih boyunca rolüne dair yapılan araştırmalarının devamı niteliğinde değerlendirildi. Bu makale; Avrupalı bilim insanlarının, genellikle kadınların İslam toplumlarındaki toplumsal ve bireysel hayat üzerindeki etkisini doğru bir şekilde değerlendiremediklerini ve kadınların yalnızca kocalarının eşleri olarak haremlerde izole bir hayat sürdükleri şeklinde yanlış bir algıya sahip olduklarını düşünen Üçok nezdinde bu fikirlere bir tepki olarak görüldü. Üçok aynı zamanda, Sasani İmparatorluğu'ndaki kadınların hukukî statüsünü inceleyen ve kadınların geniş haklara sahip olmalarının imparatorluğun çöküşüne katkıda bulunduğunu öne süren Christian Bartholomae'nin argümanlarını eleştirdi. 2021 tarihli bir çalışmaya göre Türkiye'de kadın ve din konusundaki "ilk kıvılcımı çıkaran" kişi Bahriye Üçok'tur. Siyasi kariyeri Senatörlük dönemi Bahriye ÜÇOK ve eşi Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay'ın talimatıyla 14 Ekim 1971'de kontenjan senatörü seçildi. Tayfur Sökmen tarafından 2 Kasım 1971'de Cumhuriyet Senatosu Başkanlık Divanı kâtipliğine aday gösterilen Üçok, yapılan oylamayla bu göreve seçildi. Senatörlüğü boyunca Genel Kurulda muhtelif konularda yirmi üç konuşma yaptı. 14 Ocak 1972'de yaptığı konuşmada, bazı camilerde Atatürk Devrimleri'ne karşı konuşulduğunu ve halkın kışkırtıldığını ifade ederek Diyanet İşleri Başkanlığının cehaletle savaşması için Atatürk Devrimleri'ni cami vaazlarında halka anlatabileceğini söyledi. 1974'te kâtiplik görevine yeniden seçildi. 18-24 Kasım 1975 tarihlerinde Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk'ün Pakistan'a gerçekleştirdiği ziyarette refakatçi sıfatıyla bulundu. Altı yıllık senatörlük görev süresinin 14 Ekim 1977'de dolmasıyla birlikte senatodan ayrıldı. Milletvekilliği dönemi 1977'de Cumhuriyet Halk Partisi'ne katıldı. 12 Eylül Darbesi'yle tüm siyasi partilerin kapatılmasının ardından 1982 Anayasası'nın kabul edilmesini takiben partilerin kurulmasına yeniden izin verilen dönemde Halkçı Parti'nin kurucu üyelerinden birisi oldu.[ 1983 genel seçimlerinde Halkçı Parti'den Ordu milletvekili seçilerek Türkiye Büyük Millet Meclisine girdi. Mecliste milletvekili olarak görev yaptığı süre boyunca 15 kanun teklifi, 12 sözlü ve 37 yazılı soru önergesi verdi. Genel kurulda 33'ü kanun tasarıları hakkında olmak üzere toplam yetmiş kez konuşma yapt 11 Nisan 1984 tarihinde mecliste Diyanet İşleri Başkanlığına ilişkin sözlü sorular sordu ve bu sorulara dönemin Anavatan Partisi hükûmetinin Sanayi ve Ticaret Bakanı Kâzım Oksay cevap verdi. Üçok, Diyanet İşleri Başkanlığını şu sözlerle eleştirdi. " İtiraf etmekten çekinmeyelim ki bugün Türkiye, çeşitli akımların yanı sıra cumhuriyete karşı şeriatı açık veya kapalı, örtülü olarak savunan mihraklarla karşı karşıyadır ... Diyor ki, Diyanet İşleri Başkanlığı gazetesinde; «İslâm ilkelerine zıt bir durum tatbik edilmek istendiğinde devlete itaat edilmez.» Yani şeriat kurallarına ters bir harekette bir kanun çıkaracak olursak halkı isyana sevk edeceğiz, öyle mi arkadaşlar? Buna nasıl doğru diyebiliyorsunuz; nasıl doğru diyebiliyorsunuz rica ederim?.. " Bu sözleri üzerine dönemin Maliye ve Gümrük Bakanı Ahmet Alptemoçin, Üçok'a "bu meclisin vaktini işgal etmeye hakkınız yok, sayın milletvekili" dedi. Gazeteci Oktay Akbal, 2000 tarihli köşe yazısında Üçok'un tehlikeleri haber veren bu sözlerinin dönemin ANAP milletvekili ve bakanlarınca dikkate alınmadığını, aynı kişilerin "gerçekleri konuşanları bastırmaya çalıştığını" anlattı ve Bahriye Üçok'un "büyük uyarısının güncelliğini koruduğunu" belirtti. Diğer siyasi ve dernek faaliyetleri Milletvekilliği süresi dolunca meclisten ayrılan Üçok, siyasetle ilgilenmeye devam etti. Halkçı Parti ile Sosyal Demokrasi Partisi'nin birleşmesinde rol aldı. 1986'da bu birleşme ile birlikte kurulan Sosyaldemokrat Halkçı Parti'nin üyesi oldu. Üçok, 1988 yılında TRT'de katıldığı Açıkoturum adlı televizyon programında Kur'an'daki ayetleri örnek göstererek, İslam'da örtünmenin kadınlar için zorunlu tutulmadığını açıkladı. Bu programdan sonra Bahriye Üçok'a "çok sayıda tehdit telefonu ve mektubu" geldi. 27 Ekim 1988'de eşi Coşkun Üçok'un ölümünden sonra da bu tehditleri almaya devam etti ve hatta telefonla gelen tehditlerden birinde bayıldığı için hastaneye kaldırıldı. Üçok, 19 Mayıs 1989 tarihinde kurulmuş Atatürkçü Düşünce Derneği'nin kurucu üyeleri arasındaydı. 1990 yılı Eylül ayında ise SHP'nin parti meclis üyesi seçildi. Sosyolog Uğur Berk Kalelioğlu'na göre Bahriye Üçok'un Atatürkçü Düşünce Derneği'nin kurucu üyeleri arasında yer alması, "Mustafa Kemal vizyonu ve Atatürkçü düşünceye 'din karşıtlığı' doğrultusunda yöneltilen eleştirilere bir karşı duruş" olarak nitelendirilebilir. 26 Eylül 1990 tarihinde Tübingen, Almanya'da verdiği konferansta İslam'da kadın, Türk kadınının yasal hakları, Türk kadınının Türkiye ve Almanya'daki sosyal yaşantısı gibi konular üzerinde konuşma yaptı. Aldığı tehditler nedeniyle kendisini konuşmacı olarak davet eden Tübingen Türk Derneği üyelerinden koruma talep etti. Yerel polis teşkilatı, Üçok'un korunması için konferans süresince yanında iki kadın polis bulundurdu. 1990 yılında SHP'nin hazırladığı laiklik raporu üzerine çalışıyordu. Bu raporun parti meclisine ve merkez yürütme kuruluna sunulmasından sonra kamuoyuna yayımlanması planlanıyordu. Ölümünden üç gün önce tamamlayıp raporu dönemin SHP genel başkanı Erdal İnönü'ye sundu. "Gerici faaliyetlere sağlanan maddi desteğin büyüklüğüne" ve bunun için yayımlanan kararnamelere ve yürürlüğe giren yasalara vurgu yapan raporun yedi sayfalık özeti basın kuruluşlarına dağıtıldı. Üçok, yazdığı bu raporda irticanın "iktidarın koruyucu kanatları altında gittikçe semirmekte olduğunu" ve "dinsel kökenli çabaların 1982'den sonra anayasallaştığını" yazdı. Suikast Bahriye Üçok, 6 Ekim 1990 günü saat 16.00 sıralarında kızı Kumru Üçok ile yerel pazardan evine döndü. Çankaya, Köroğlu Caddesi, 15 numaralı evinin kapısında "Ekspres Kargo'dan ismine gönderilen" ve kendisi adreste bulunamadığı için kargo bürosuna geri dönmüş bir paketin elden teslim alınmasını talep eden bir nota rastladı. Bunun üzerine kızı Kumru Üçok, Kuzgun Sokak'taki Ekspres Kargo şubesinden paketi aldı ve eve geldi. Kumru Üçok'un paketi kapının önündeki pazar çantalarının yanına bırakmasının ardından Bahriye Üçok paketi aldı. Paketi eline alıp ipini kesen Üçok, içinde iki kitap buldu. Kitapları çıkartmakta zorlanan Bahriye Üçok, kızına "Bunu çok sarmışlar, içinde bir şey olmasın? Bunu ben dışarda açayım, sen uzak dur" dedi. İçinde dinî kitaplar bulunan paketin patlamasıyla Bahriye Üçok'un iki kolu ve bir bacağı bedeninden ayrıldı. Patlama üzerine etrafta bulunan insanlar ve polislerin yardımıyla Hacettepe Tıp Fakültesi acil servisine kaldırıldı. 17.30'da hastaneye gelen Üçok'un kalbi durmuştu. Bahriye Üçok, saat 20.00'de ameliyata alınamadan öldü. Dönemin SHP genel başkanı olan Erdal İnönü, parti genel sekreteri Hikmet Çetin tarafından telefonla aranarak Bahriye Üçok'un ölümünden haberdar edildi. İstanbul'dan Ankara'ya giden Erdal İnönü, aynı gün 21.50 sularında Bahçelievler'de akrabalarının evine gitmiş olan Kumru Üçok'a başsağlığı diledi ve kendisini teskin etti. 9 Ekim 1990'da Bahriye Üçok'un cenazesi Maltepe Camii'nden kaldırıldı. Cenaze namazından önce dönemin cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın gönderdiği ve üzerinde "Cumhurbaşkanı" yazan çelenk protesto edildi. Çelenk orada bulunan görevliler tarafından ters çevrildi ve cami dışına çıkarıldı. Ankara Üniversitesi Rektörlüğünde, saat 08.30'da gerçekleştirilen cenaze törenine Erdal İnönü, Süleyman Demirel, meclis başkanı Kaya Erdem, SHP yöneticileri, SHP il ve ilçe örgütleri, DYP, HEP, CDGP genel başkanları katıldı. Bunun yanı sıra meslek odalarından temsilciler, Türk-İş'e bağlı sendikalar da cenaze törenindeydi. Törene toplam 30 bin civarı kişi katıldı. Üçok'un cenazesi, Karşıyaka Mezarlığı'na defnedildi. Soruşturma ve yargılamalar Bahriye Üçok'a gerçekleştirilen bombalı suikasti "İslami Hareket" adlı bir örgüt üstlendi. Söz konusu örgüt adına konuştuğunu belirten bir kişi, Cumhuriyet gazetesini arayıp Bahriye Üçok'u "tesettür konusundaki düşünceleri yüzünden cezalandırdıklarını" ve "İslam'a sınır koyanları idam etmeyi borç bildiklerini" söyledi. Ankara Emniyet Müdürlüğünden yetkililer de Üçok'un son zamanlarda "sık sık tehdit edildiğini" belirtti. Dönemin Ankara Emniyet Müdürü Mehmet Ağar, paketi kargoya verenlerin kimliğinin belirlenmesi için çalışıldığını söyledi. Ankara Valisi Saffet Arıkan Bedük, paketin gönderici kısmında "İlmi Araştırmalar Vakfı" adlı bir kurumun yazdığını belirtti ve bu tipteki suikast girişimlerinde paketin üstünde yazan gönderici bilgilerinin "çoğunlukla doğru olmadığını" vurguladı. Bahriye Üçok'un suikast sonucu ölümünün araştırmasında polis, Devlet Güvenlik Mahkemesi ve Milli İstihbarat Teşkilatı görev aldı. MİT, İslami Hareket adlı örgütle alakalı araştırma yaptı ve yurt dışıyla bağlantısı hakkında bilgi toplamaya çalıştı. Güvenlik güçlerinin İslami Hareket adlı örgüte dair hiçbir bilgisi olmadığı ve soruşturmanın "tıkanıp kaldığı" belirtildi. 7 Ekim 1990'da Anadolu Ajansı'nı arayan biri, suikasti "Ülkücü Gençlik Albay Fetih Ordusu" adına üstlendiklerini belirtti. Bunun üzerine polis yetkilileri, bu örgütle ilgili bir bilgiye sahip olmadıklarını ve olayın istismar edilmesi veya hedef saptırmak için artık herkesin suikastı üstlenebileceğini ifade etti. Polis, soruşturmanın ilk aşamasında, bombanın yapımında kullanılan patlayıcı maddenin NATO'ya üye ülkelerde üretilen ve Orta Doğu'daki "İslami terör örgütlerinin kullandığı bir plastik patlayıcı olduğunu" tespit etti. Aynı zamanda polis, Üçok'a kitap içinde gönderilen ve nitrogliserin içeren patlayıcının, aynı yıl Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınevi'nde yaşanan patlamada da kullanıldığını belirtti ancak Diyanet'te yaşanan patlamadan çıkan yangını söndürürken kullanılan su yüzünden Üçok'a gönderilen bombayla Diyanet'teki patlamaya sebep olan maddenin net bir biçimde karşılaştırılamayacağını ifade etti. Daha sonra polis, bombanın yine Orta Doğu merkezli örgütlerin kullandığı C-4 tipi patlayıcı olduğunu açıkladı. Bomba paketini Üçok'a yollayanları görmüş tek kişi, Ekspres Kargo şirketinin teslimattan sorumlu çalışanı Gülay Calap'tı. Gülay Calap polise ifade vererek paketi ona teslim edenlerin eşkâllerini ayrıntılı bir şekilde anlatıp robot resimlerinin çizilmesine yardımcı oldu fakat ifadesini verdikten sonra kayıplara karıştı. Calap, Bahriye Üçok'un ölümünden dört sene sonra, 16 Ocak 1994'te Türkiye Devrimci Halk Partisi İzmir sorumlusu olduğu gerekçesiyle gözaltına alındı. Örgütün PKK'yla ilişkili olması sebebiyle Calap'a mahkemece 22 yıl 6 ay hapis cezası verildi. Medya kuruluşlarınca "kargocu kız" olarak anılan Gülay Calap, 4 yılı Çanakkale E Tipi Cezaevinde olmak üzere toplam 16 yıl hapis yattıktan sonra tahliye edildi. Umut Davası kapsamındaki gözaltılar, yargılamalar ve cezalar Güvenlik güçleri tarafından İstanbul'da bulunan "Hizbullah İlim Grubu"na 17 Ocak 2000'de bir operasyon düzenlendi. Bu operasyonda ele geçirilen CD ve disketlerdeki bilgilerden yola çıkılarak Uğur Mumcu'yu öldürenlerin bulunması için polis tarafından 21 Şubat 2000'de Umut Operasyonu başlatıldı. Türkiye genelinde yüzden fazla kişi, bu operasyon kapsamında şüpheli sıfatıyla gözaltına alındı. Operasyon ve gözaltılardan sonra soruşturmayı yürüten savcı Hamza Keleş tarafından 11 Temmuz 2000 tarihinde Umut Davası adlı dava açıldı. Bu dava, gazeteci ve yazar Uğur Mumcu suikastının sorumlularını yakalamak amacıyla başlatılmıştı fakat daha sonra ortaya çıkarılan bağlantılar sonucunda Ahmet Taner Kışlalı, Muammer Aksoy ve Bahriye Üçok'un suikastları dahil yirmi iki olayı içeren bir davaya dönüştü. İlk yargılama sürecindeki savcı iddianamesinde, Tevhid-Selam ve Kudüs Ordusu ismindeki örgütün yöneticisiyle üye sanıkların "Türkiye'deki mevcut anayasal düzeni silah zoruyla değiştirerek yerine İran rejimine benzer bir İslam devleti kurmayı" amaçladığı belirtildi. Sanıklardan Ferhat Özmen, yolladığı bombalı paketle Bahriye Üçok'u öldürdüğünü itiraf etti. Dava kapsamında 17 sanığın yargılanması 14 Ağustos 2000'de başladı. Sanıklardan Ferhat Özmen dâhil dokuzuna Türk Ceza Kanunu'nun 146/1. maddesine göre idam cezası, ikisine 22 yıl 6 aydan az olmamak üzere ağırlaştırılmış hapis cezası, dördüne 15 ila 22 yıl 6 ay hapis cezası ve kalan ikisine 4 yıl 6 ay ila 7 yıl 6 aya kadar hapis cezası istendi. 7 Ocak 2002 yılında sonuçlanan davada örgüt üyesi Necdet Yüksel ve Rüştü Aytufan'a verilen müebbet hapis cezaları onandı. Dava sonuçlanmış olsa da Yargıtay tarafından sanıkların bir kısmı için verilen kararlar bozuldu. Ferhat Özmen ve diğer birkaç sanığın cezaları, Gülay Calap'ın paketi kendisine teslim ettiğini iddia ettiği Ferhat Özmen ile yüzleştirilmemiş olmasından ve buna ek birkaç sebepten daha iptal edildi. İkinci yargılama sürecinde 16 Nisan 2003 tarihinde gerçekleşen duruşmada Gülay Calap ve Ferhat Özmen mahkemede karşı karşıya getirildi. Calap, olayın üzerinden uzun süre geçtiğinden kendisine paketi veren kişiyi tanıyamayacağını öne sürdü. Yargılama sürecinin sonunda, 28 Temmuz 2005'te Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından Ferhat Özmen'e hiçbir indirim olmaksızın ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verildi ve 2006'da cezası onandı. Ceyhan Mumcu, Ankara Cumhuriyet Başsavcı vekilliğine 4 Haziran 2008'de bir dilekçe vererek Gülay Calap'ın, Calap'ın avukatı Filiz Kalaycı ve gazeteci Fehmi Koru'nun ifadelerinin alınmasını talep etti. Davada verilen son cezalar Mart 2014'te Yargıtayın 9. Ceza Dairesi tarafından onandı. Yargıtay bu onama kararında Tevhid Selam ve Kudüs Ordusu örgütünün Bahriye Üçok'u öldürdüğünü açıkladı. Yargıtay 9. Ceza Dairesi, kararında İran bağlantılı örgütleri öne çıkardı. Tevhid-Selam örgütünün 1985 yılında İstiklal ve Şehadet dergileri, ardından da Tevhid ve Selam gazetesi etrafında örgütlendiğini kaydeden Yargıtay, bu örgütlerin radikal dinî fikirlere sahip olduğunu ve İran devriminin yöntemini benimsediğini savundu. Yargıtay, buna ek olarak bu örgütlerin amacının Türkiye Cumhuriyeti topraklarında İran gibi şeriatla yönetilen bir devlet kurmak olduğunu vurguladı. 2017 yılında Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi, "terör örgütü kurmak ve yönetmek" suçundan hapis yatan Hasan Kılıç, Mehmet Ali Tekin, Mehmet Şahin, Yusuf Karakuş ve Recep Aydın'ın Anayasa Mahkemesine başvurmasının ardından bu hükümlülerin yeniden yargılanmasına karar verdi. Bu beş sanık da cezalarının infazı durdurulduğu için tahliye edildi. Günümüzde Umut Davası kapsamında yargılanmış on yedi sanıktan Ferhat Özmen ve Necdet Yüksel dışında şu an cezaevinde bulunan kimse yoktur. Suikasta tepkiler ve hükûmete eleştiriler Dönemin cumhurbaşkanı Turgut Özal, Üçok'un öldürülmesinden derin üzüntü duyduğunu ifade etti. "Saldırıyı nefretle telin ettiğini" belirten Özal, Bahriye Üçok'un aldığı görevlerde Türkiye'ye değerli hizmetler verdiğini vurguladı. Başbakan Yıldırım Akbulut ise kimsenin buna benzer olaylarla bir yere varamayacağını belirterek saldırıya tepki gösterdi ancak bu olayı, "1980 öncesindeki Türkiye'deki hareketlerle aynı şekilde mütalaa etmenin yanlış olduğunu" öne sürdü. TBMM Başkanı Kaya Erdem, "...Türk milletinin cumhuriyet ilkelerine ve demokrasiye olan inanç ve güveni karşısında bu karanlık odakların çirkin emellerine ulaşmaları asla mümkün değildir" diyerek bombalı saldırıya tepki gösterdi. 9 Ekim 1990 günü Bahriye Üçok'un cenazesi için bir kortej düzenlendi. Kortejde Süleyman Demirel, Kaya Erdem ve Erdal İnönü yan yana yürümekte, arkada da "Laik Demokratik Çağdaş Türkiye" yazılı bir pankart görülür. SHP genel başkanı Erdal İnönü, emniyet birimlerinin suçluları bulacak kuvveti olduğunu fakat bunu isteyip istemediklerinden emin olmadığını ifade etti. Hükûmet bulmasa dahi kendilerinin bu olayı aydınlatacaklarını söyleyen İnönü, "tek tek hepimiz öldürülsek de biz bunları demokrasi içinde aşacağız. Bir kişi de kalsa çağdaş olarak yaşayacağız. Kimsenin kuşkusu olmasın. Ama iktidar nerede?" sözleriyle ANAP hükûmetini eleştirdi. Ayrıca Üçok'un inançlı bir Müslüman olduğunu belirterek kendi ülkesinde dindar fakat laik bir çevrede yaşam sürmek isteyenlere yardım eden biri olduğunu ifade etti. DYP genel başkanı Süleyman Demirel ise saldırının bir "tertip" olduğunu belirtti ve Erdal İnönü'yü TBMM'de bulunan odasında ziyaret ederek başsağlığı diledi. Suikastın faillerinin derhal bulunmasını ve cezalandırılmasını isteyen Demirel, "...devlet, devlet gibi; hükûmet, hükûmet gibi olma mecburiyetindedir. 15 cinayetin hiçbirinin faili bulunamamıştır ... Her defasında söyleniyor. Kanı yerde kalmayacaktır deniliyor. Ama ondan ibaret kalıyor..." sözleriyle hükûmete eleştiride bulundu. Uğur Mumcu'ya göre Bahriye Üçok, Atatürk İlkeleri'ni savunduğu için öldürüldü. Mumcu, hükûmeti Üçok'un cinayetine karşı sessiz kaldığı gerekçesiyle eleştirdi ve "Atatürk İlkeleri'ni savunmanın artık bir cesaret işi olduğunu" söyleyerek tıpkı Bahriye Üçok ve öldürülmüş diğer Atatürkçü çizgideki aydınlar gibi "demokrasinin kendisinin de terör kurbanı olacağını" ileri sürdü. Bülent Ecevit'i de cenazeye katılmaması dolayısıyla eleştirdi. Gazeteci Hasan Cemal, Üçok'u öldürenlere yönelik olarak Türkiye'yi Orta Çağ karanlığına çekemeyeceklerini, "laik ve özgür düşünceyi susturma şansları olmadıklarını" ifade etti. Hikmet Çetinkaya, ANAP iktidarının özgürlükçü ve laik düşüncelerin gelişimine bir fayda sağlamadığını, en azından Üçok'u öldürenleri ve ilişkili örgütleri yakalayıp adalete teslim etmelerinin iyi olacağını belirtti. Kişisel hayatı 7 Temmuz 1945'te, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Coşkun Üçok ile evlendi. 25 Mayıs 1954'te ise Coşkun Üçok ile evliliğinden Kumru adında bir kızı oldu. Üçok, Fransızca, az düzeyde Arapça ve orta düzeyde Farsça biliyordu. Fikirleri Bahriye Üçok'un, Türkiye'de orta ve yüksek öğretim kurumlarında ilahiyat programlarının yeniden öğretilmesi girişimlerine karşı aktif muhalefet yaptığı belirtilir. Aynı zamanda "Kur'an'a bağlı kalarak İslam dinini çağdaş bir bakış açısı ve hoşgörü" ile yorumladığı belirtilmiştir. Bu yüzden 1960'lardan itibaren çeşitli tehditlere maruz kaldığı kaydedildi. Üçok; Atatürkçülük ve laiklik hakkında yazdı, konferanslar düzenledi, laik ve demokratik sistemin destekçisi olarak çalışmalar yaptı. Katıldığı toplantılarda vurguladığı konular arasında laiklik, kadın hakları ve irtica tehlikesi bulunuyordu. Özellikle laiklik ve kadın hakları konularına odaklanan ve "aydın bir din bilgini" olarak bilindiği belirtilen Üçok'un çeşitli kesimlerce "Laikliğin Savunucusu İlahiyatçı" olarak tanındığı vurgulandı. Buna ek olarak üniversitelerde türbanın serbest bırakılmasına TBMM'de karşı çıktı. Atatürkçü Düşünce Derneği'ne göre Üçok "hem devrimci hem de mücadeleciydi; kadın haklarını savunuyor ve laikliğin ülkeyi özgür kılacağını" söylüyordu. Bununla beraber "İslam dininin kadınlar için de bir devrim olduğunu ancak hatalı bir şekilde yorumlanmasından ötürü farklı noktalara gittiğini" öne sürmekteydi. Cumhuriyet gazetesi yazarı Mahmut Aslan'a göre ise canının tehlikeye girme ihtimali olsa dahi laiklik aleyhindeki eylemlere karşı çıkmıştır. Yazara göre günümüzde "Bahriye Üçok'un izinde yürüyen milyonlarca kişi vardır". Mirası ve anılması Ölümünün ardından Türkiye'de birden fazla yere Bahriye Üçok'un adı verilmiştir. Buna örnek olarak İzmir, Karşıyaka ve Karabağlar'daki Bahriye Üçok mahalleleri, Kocaeli'deki Bahriye Üçok Caddesi, İstanbul'daki Bahriye Üçok Ekolojik Çocuk Yuvası, Eskişehir'deki Bahriye Üçok Eğitim ve Gelişim Merkezi verilebilir. Bunlara ek olarak Fethiye'de, Zeytinburnu'nda, Çan'da, Bergama'da, Narlıdere'de ve Çankaya'da Bahriye Üçok'un adını taşıyan parklar bulunmaktadır. Fethiye'deki parkta büstü, Çankaya'daki bir parkta ise heykeli bulunur. 4. Levent'teki Demokrasi Kahramanları Parkı'nda da Bahriye Üçok'a ait bir heykel vardır. Üçok'un adı aynı zamanda Çankaya'daki bir kütüphaneye[60] ve Ataşehir'deki bir hasta misafirhanesine verilmiştir. İzmir Kadın Müzesi'nin "Protesto ve Kadınlar" bölümünde, Bahriye Üçok'un suikast sonucu ölmesini protesto etmek için 13 Ekim 1990 tarihinde çeşitli sivil toplum kuruluşları tarafından İstanbul'da düzenlenen yürüyüşün o döneme ait haberleri bulunur. Aynı müzede bulunan "Öncü Kadınlarımız" odasında da Bahriye Üçok'un fotoğrafı ve bilgileri mevcuttur. Bahriye Üçok'un ölüm yıl dönümünde, Atatürkçü Düşünce Derneği dâhil olmak üzere çeşitli kurumlar, siyasi partiler, devlet yetkilileri ve sivil toplum kuruluşları tarafından anma törenleri yapılmakta ve mesajlar yayımlanmaktadır. Haricî video Doç. Dr. Bahriye Üçok Anması (1:41:56), Atatürkçü Düşünce Derneği, 2022 İZLEMEK İÇİN RESME TIKLA ESERLERİ Bildiri Üçok, Bahriye (1972). "Hindistan'da Bhopal Devleti'nde bir naibe ve üç kadın hükümdar". TTK Tebliğler VII, 1. Ankara: Türk Tarih Kurumu. ss. 446-450. Çeviri Mazaherî, Ali (1972). Ortaçağda Müslümanların Yaşayışları. Üçok, Bahriye tarafından çevrildi. İstanbul: Varlık Yayınları. Mazaherî, Ali (1964). Müslüman Ortaçağda Eğitim ve Öğretim. Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi. 12. Üçok, Bahriye tarafından çevrildi. Ankara. ss. 119-128. Poliak, Abraham Nahum (1954). "Samî Doğunun Araplaştırılması". Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi. 3 (3-4). Üçok, Bahriye tarafından çevrildi. Türk Tarih Kurumu Basımevi. ss. 85-101. Kitap Üçok, Bahriye (1985). Çay, Merve (Ed.). Atatürk'ün izinde bir arpa boyu (2. bas.). Kırmızı Kedi Yayınevi (2018 tarihinde yayınlandı). ISBN 9786052983959. Üçok, Bahriye (1965). Female Sovereigns in Islamic States (İngilizce). Rampoldi, Milena tarafından çevrildi (3 bas.). epubli GmbH (2014 tarihinde yayınlandı). ISBN 9783844284522. Üçok, Bahriye (1965). İslâm devletlerinde Türk nâibeler ve kadın hükümdarlar (3. bas.). Bilge Kültür Sanat (2011 tarihinde yayınlandı). ISBN 9786055506551. Üçok, Bahriye (1967). İslamdan dönenler ve yalancı peygamberler (PDF). Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları. Üçok, Bahriye (1968). İslam tarihi Emeviler-Abbasiler (PDF). Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları. Üçok, Bahriye (1976). Notes from Korea (İngilizce). Ankara: İlk-San Matbaası. Üçok, Bahriye (2010). Şeriat Sarmalında Türkiye. Cumhuriyet Kitapları. ISBN 9786054183920. Konferans metni Üçok, Bahriye (1979). Kur'an Harfleri ve Atatürk Devrimlerine Karşı Çıkışlar. Belleten. 43 (172). Türk Tarih Kurumu. ss. 823-836. Makale Üçok, Bahriye (1960). "Delhi Müslüman - Türk Sultanlığının Kuruluşu Ve Sultan Raziye'nin Saltanatı". Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi. 8 (1-4). Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi. ss. 135-148. Üçok, Bahriye (1955). "Hamitoğulları Beyliği". Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi. 4 (1-2). Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi. ss. 73-80. Üçok, Bahriye (1967). "İslâm Devletlerinde Bazı Nâibeler". Belleten. 31 (122). ss. 169-190. Üçok, Bahriye (1966). "İslam'da Mûsikî Üzerine". Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi. 14 (1-4). Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi. ss. 83-94. Üçok, Bahriye (1970). "İslam Tarihi". Tarih Dergisi, 24. ss. 131-135. Üçok, Bahriye (1961). "Kirman'da Müslüman Kutluk Devleti'nde İki Kadın Hükümdar". Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi. 9 (1-4). Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi. ss. 81-98. Üçok, Bahriye (1959). "Ridde". Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi. 7 (1-4). Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi. ss. 97-113. DERLEME : AYCAN AYTORE KAYNAK: İNTERNET
- Emel Sayın
ŞENOL YAZICI * ÖYKÜ * Osman'ın minyon bir yapısı, ince bir sesi, çabuk bir gülüşü vardı. İnsan onu ilk gördüğünde üniversitede matematik öğretmeni olduğuna inanmazdı. Bir kafede otursa öğrencilerden biri sanılır, koridorda hızlı hızlı yürürken gören bir veli ona yol sorabilirdi. Oysa ufak tefek gövdesinin içine uzun bir hayat sığdırmıştı. Bir Anadolu köyünde doğmuştu. Çocukluğu okul dönüşlerinde taşınan odunlarla, yamalı pantolonlarla, yatılı okul yatakhanelerindeki demir ranzalarla geçmişti. İnsan büyüse de geçmişi büyümezdi. Osman'ın geçmişi de içinde hâlâ kısa pantolonlu bir çocuk olarak yaşıyordu. Köyden başlayıp üniversite sıralarına kadar uzanan yolu yürümüş, öğretmen olmuştu. İkinci el de olsa bir arabası vardı. Ne var ki kelli felli biri ona değer verdiğinde hâlâ şaşırıyordu. Çünkü yoksulluk, insanın cebinden önce ruhuna yerleşirdi. Eskişehir'de üniversiteye bağlı bir yüksekokulda göreve başladığında kendisini ilk kez doğru yerde hissetmişti. Kampüste gençlik vardı; bahçelerde, koridorlarda, sınıflarda... Kendisi de yaşından genç gösteriyordu. Yaşına hayli yakın, çoğu kentli öğrencilerinin ilgi ve değer vermesinden hayli mutlu oluyor, çabucak kaynaşıyor, bazen öğretmen olduğunu unutup onların abisi olmaktan gururlanıyordu. Öyle ki bazen bir bankta oturmuş bir kız öğrencisinin erkek arkadaşıyla yaşadığı gönül ilişkisinin sorunlarına, sanki kendisi çok yaşamış gibi bilgece çözümler üretiyordu. Bazen parasız kalan bir erkek öğrencisine cebindeki son birkaç lirayı verip kendisi kantinde yemek değil de tost yerken rastlıyorduk ona. Çocuklar ne köylülüğünü görüyor, ne de geçmişi biliyordu. Sadece matematiğe tam hakim genç Osman öğretmendi onlar için. Ortamını çok sevmişti. O zaman da her zamanki ruh hali depreşmişti. Korkuyordu. Bir siyasi kayırmayla geldiği bu görevi, bulunduğu yeri kaybetmekten korkuyordu. Müdüre gösterdiği saygının bir bölümü nezaketten, bir bölümü ise bu korkudandı. Okulun müdürü iri yapılı, iştahlı bir adamdı. Hayatın bütün nimetlerine karşı canlı bir ilgisi vardı. Fıkralara herkesten çok güler, meyhanelere resmî yazılardan daha fazla zaman ayırırdı. Bir de pavyonlara karşı çocukça bir merakı vardı. Yanında dolaştırdığı Türkçeci Mahmut ise sessiz bir refakatçi, adeta ayaklı bir alkışçıydı. Herkes onu belki de öğretmenler derneğinde müdürle rakibinin tavla oyunlarını izlerken gördükleri için Yancı Mahmut derdi. Bir kez bile oynarken görmemişlerdi. Bu iki adamı uzaktan gören biri, bir yüksekokulu yöneten iki idareci değil de yıllardır aynı kamyonda yol yapan iki şoförü izlediğini sanabilirdi. Bir gün Osman'ı odalarına çağırdılar. İçeri girdiğinde ikisinin yüzünde de tuhaf bir neşe vardı. Osman'ın içindeki köylü çocuk, tedirgin oldu. Birileri fazla gülüyorsa, yakında hesabı bir başkası ödeyecekti. Mahmut birkaç evrak gösterdi. Bir yazıdan söz etti. Sonra bir başka konu açtı. Sonra yeniden ilk konuya döndü. Anlaşılmaz bir şeyler oluyordu. Tam o sırada müdür önündeki gazeteyi kaldırdı. — Bak Osman, dedi. Şu ilana bak. Gazeteyi ona uzattı. İlanda kocaman harflerle yazıyordu: "EMEL SAYIN BURSA'DA!" Müdürün gözleri parladı. — Bayılırım bu kadına. Sonra gazeteye vurdu. — Sen Bursa'yı bilirsin. Bu mekân nerede? Osman gazeteye şöyle bir baktı. Sonra çok düşünmeden cevap verdi. — Bilmez miyim müdürüm? Ağabeyim orada çalışıyor. O cümle çıkar çıkmaz odanın havası değişti. Müdür kahkahayı bastı. Mahmut da ona eşlik etti. İki avcı aynı anda tavşanın kendi ayağıyla tuzağa girdiğini görmüş gibiydi. Müdür: — Mahmut, dedi. Kısmetinde iyileşecek hasta olmak varmış. Mahmut sırıttı. — Osman'ın arabası da var. Müdür başını salladı. — Evet ya... Sanki mesele ilk kez aklına gelmiş gibi yaptı. — Madem ağabeyin orada çalışıyor... Sözün gerisini söylemedi. Söylemesine gerek yoktu. Halka tamamlanmıştı. Sadece kilit eksikti. Osman ne denilmek istendiğini anlamıştı. Bu işine yarayabilirdi, iyilik et at denize… derlerdi ya. Beklentilerini boşa çıkarmak istemedi. — Elbette müdürüm, dedi. Ne zaman isterseniz. Kafesi kendi elleriyle kapattı. O yıllarda telefonla pavyonda yer ayırtmak bile küçük bir devlet işi kadar zahmetliydi. Bir hafta boyunca ankesörlü telefonlar çalıştı. Birileri birilerini aradı, birilerine selam gönderildi. Sonunda Osman'ın ağabeyi devreye girdi ve pazar akşamı için yer bulundu. Yola çıktıkları gün Osman direksiyona geçtiğinde Mahmut arka koltuğa yayılmış, yolun tadını çıkarmaya başlamıştı. Arada bir, âdet yerini bulsun diye ön koltuğa oturmuş, keyfi yerine gelmiş, dili çözülmüş müdürün anlattıklarına yancılık yapıyordu. Eskişehir geride kaldıkça müdürün sesi daha da yükseliyor, gençliğinden anlattığı hikâyeler uzuyor, kahkahaları büyüyordu. Sanki Bursa'ya değil de yıllardır özlediği bir zamana, büyük bir enerjiyle dönüyordu. Kente vardıklarında ilk durak İskenderci oldu. Müdürle Mahmut iştahla yemeklerini yerken Osman onları seyrediyordu. Böyle durumlarda kendisini hep aynı yerde bulurdu; sofraya oturanlardan çok sofranın düzeninden sorumlu biri gibi. Hesap geldiğinde Mahmut tuvalete gitti. Müdür sigarasını arabada unuttuğunu hatırladı. Bir dakika sonra Osman kasada tek başına duruyordu. Cüzdanını çıkarıp hesabı ödedi. Canı sıkıldı. Ama yalnızca birkaç saniye. Hemen bir gerekçe buldu. Abiler hesabı öderdi. Setbaşı'na geçtiler. Kahvelerini Mahvel'in önünde içtiler. Bursa geceye hazırlanıyordu. Akşam çökerken Bursa'nın üstüne ince bir sonbahar serinliği inmeye başlamıştı. Mahvel'de masalarda oturanlar içeriye kapalı alana geçmişti. Setbaşı Köprüsü'nün altından geçen su, yüzyıllardır şehrin bütün sırlarını yanında taşıyormuş gibi ağır ağır akıyordu. Müdür neşeliydi. Mahmut neşeliydi. Osman da neşeli görünüyordu. Ama üçü aynı şeyi yaşamıyordu. Müdür gecenin tadını çıkarıyordu. Mahmut müdürün keyfinden pay alıyordu. Osman ise cebindeki parayı ve geleceğini aynı anda düşünüyordu. Çıktılar, Osman gene kasadaydı. Bir süre sonra köprüyü geçtiler. Pavyon nehir kıyısında ışıl ışıl duruyor, dışarıdan bakınca sıradan bir eğlence mekânına benziyordu, İçeride ise herkes başka bir şey arıyordu. Kapıda ağabeyi karşıladı onları. Uzun boylu, geniş omuzlu, sakin bir adamdı. İnsan onun yüzüne bakınca dünyada acele etmeye değecek pek az şey olduğuna inanırdı. Osman onu görünce rahatladı. Çocukluğundan beri başı sıkıştığında önce ağabeyine gitmişti. Bu gece de farklı olmayacaktı. Yalnız, bunu henüz bilmiyordu. Salon yavaş yavaş doluyordu. Garsonlar masalar arasında dolaşıyor, ucuz ama pahalı takliti kesme kadehler tavandan sarkan ışıkları yakalayıp geri yansıtıyordu. Masaları T biçimindeki sahnenin tam ucundaydı. Hatırlı müşterileri burada oturturlardı. Elbette orada oturmanın da bir faturası olurdu. Müdür oturur oturmaz etrafına bakındı. Yüzünde memnun bir ifade vardı. — Güzel yer, dedi. — Kaliteli yer, dedi Mahmut. Osman da başını salladı. Kaliteli olup olmadığını bilmiyordu. Ama pahalı olduğunu biliyordu. Ağabeysine, “hatırlı misafirlerim var,” demişti. İlk içkiler geldi. Ardından ikinciler. Sonra bir yenisi daha… Müdürün sesi her kadehte biraz daha yükseliyordu. Bir süre sonra bütün salona hitap eden bir devlet büyüğü gibi konuşmaya başladı. Her anlattığı fıkraya ilk önce kendisi gülüyordu. Mahmut, müdürün güldüğüne bakıp gülüyordu. Osman ise müdürün müdür olduğuna bakıp gülüyordu. Salonun ışıkları biraz daha kısıldığında konuşmalar da kendiliğinden azaldı. Garsonlar aynı telaşla dolaşmaya devam ediyordu ama masalardaki adamların yüzlerinde bekleyişe benzeyen bir ifade oluşmuştu. Sanki herkes aynı anda yaklaşan bir şeyi bekliyordu. Orkestranın sesi değişti. Davul hafifledi. Kemanlar öne çıktı ve sahneye Emel Sayın geldi. Osman daha önce onu yalnızca televizyon ekranlarında görmüştü. Televizyon insanı küçültürdü. Oysa sahnede bambaşkaydı. Yürüyüşü bile bir şarkının ilk notaları gibi salona yayılıyordu. Üzerindeki açık renk sahne kıyafeti ışıkları topluyor, hareket ettikçe başka renklere dönüşüyordu. Yıllardır yüzlerce güzel kadın görmüş adamların bakışları bile bir anlığına onun üstünde duruyordu. Sahne bazen insanı büyütür. Ama bazen de güzel insan sahneyi büyütür. O gece hangisinin olduğunu Osman anlayamadı. Emel Sayın mikrofona yaklaştığında salondaki uğultu kendiliğinden sustu. İlk şarkının daha ilk cümlesinde bütün masa birbirine bakmayı bıraktı. Çünkü insan bazı sesleri yalnızca duyamaz, ses bazen kimilerinin içine düşer. Sesindeki o tanıdık buğu salona yayıldıkça yaşları elliyi geçmiş adamların yüzlerinden gençlikleri çıkıp görünmeye başlamıştı. Bir zamanlar sevdikleri kızlar, asker uğurlamaları, ilk sigaralar, ilk aşklar, ilk ayrılıklar... Hepsi o sesin içinde yüzüyordu sanki. Osman sahneden çok salona bakıyordu. O bir matematikçiydi, insanların sayılara benzeyen taraflarını görmeye alışkındı. Bu yüzden salondaki adamların yüzlerinde aynı denklemin çözüldüğünü fark etti: Kimse Emel Sayın'a sahip olmak istemiyordu. Kimse buna inanacak kadar çocuk değildi. Ama herkes, hayatında bir zamanlar kaybettiği bir şeye onun sesi aracılığıyla yeniden dokunuyordu. Müdür ise bambaşka bir âlemdeydi. Dirseklerini masaya dayamış, gözlerini sahneden ayırmıyordu. Yıllardır beklediği bir misafir nihayet kapısını çalmış gibiydi. Şarkılar ilerledikçe yanakları kızarmaya başladı. Kadehindeki rakı eksiliyor, hayranlığı çoğalıyordu. Bir ara Emel Sayın sahnenin uzantısına kadar geldi. T biçimindeki sahnenin en uç noktası onların masasının hemen önündeydi. O anda müdür doğruldu, ceketini düzeltti, kravatını çekiştirdi, sanki Türkiye Cumhuriyeti adına resmi bir göreve hazırlanıyordu. Sonra kadehini kaldırdı. Yavaşça uzattı. Osman o hareketi görür görmez irkildi. Çünkü pavyonların görünmeyen kurallarını biliyordu. İçinden kadının görmemesi için yalvarıyordu. Emel Sayın kadehi aldı. Gülümsedi. Kadehi dudaklarına hafifçe yaklaştırdı. Belki değdirdi. Belki değdirmedi. Ama salondaki herkes değdirdiğine inandı. Sonra teşekkür eder gibi başını eğerek yürüdü. Müdür ise bir devlet ihalesi kazanmış müteahhit kadar gururluydu. Onun yüzüne bakınca sanırdınız ki biraz önce bütün Bursa'nın önünde nişanlanmıştı. Mahmut hayranlıkla: — Gördün mü hocam? dedi. Müdür göğsünü kabarttı. — Gördüm tabi... Osman ise sahneye değil, boşalan kadehine bakıyordu. Çünkü masadaki üç kişiden yalnız biri yaklaşık beş dakika sonra gelecek faturayı düşünüyordu. O kişi maalesef matematikçiydi. Emel Sayın son kez selam verip kulise çekildiğinde salonun büyüsü yavaş yavaş çözülmeye başladı. Bir süre önce aynı şarkının içinde sallanan insanlar yeniden kendi hayatlarına dönüyorlardı. Ceketler düğmeleniyor, sandalyeler geriye itilip sendeleyen insanlar kalkıyordu. Masalarda hesap konuşulmaya başlanmıştı. Hayaller yavaş yavaş yerini rakamlara bırakıyordu. Osman ise başından beri korktuğu o rakamın peşine düşmüştü. Sessizce masadan kalktı. Kimse fark etmedi. Çünkü müdür hâlâ sahneye bakıyordu. Sanki Emel Sayın biraz sonra geri dönecek ve yalnızca onun için bir şarkı daha söyleyecekti. Mahmut da aynı yöne bakıyordu. Gerçi Mahmut'un baktığı şeyin sahne mi yoksa müdür olup olmadığı ayırt edilemiyordu. Muhasebe bölümünü buldu Osman. Ağabeyi evrakların arasında oturuyordu. Pavyonların ilginç yanı buydu. Önde hayaller satılırdı. Arkada hesap tutulurdu ve hayallerin muhasebesi her zaman hesaplardan daha ağırdı. Ağabeyi Osman'ın yüzüne bakınca gülümsedi. — Ne oldu? — Ağabey... Osman bir sandalyeye çöktü. — Şu hesabı öğrenebilir miyiz? Ağabeyi cevap vermedi. Önce kardeşinin yüzüne baktı. Sonra yumuşak sordu: — Müdür kadeh mi uzattı? — Nasıl bildin? — Yirmi yıldır aynı hikâyeyi görüyorum. Garsona seslendi. Bir kâğıt geldi. Osman kâğıdı eline aldı. İlk bakışta hiçbir şey hissetmedi. İkinci bakışta midesi daraldı. Üçüncü bakışta çocukluğu geri geldi. Yatılı okul yemekhanesi, eski ayakkabılar, babasıyla yapılan hesaplar, annesinin pazarda parayı iki kez sayışı, hepsi bir anda masanın üstüne dizildi. Rakam büyüktü. Hem de çok büyüktü. — Ağbi... dedi zorlukla. Ben ayda bu kadar para kazanamıyorum. Ağabeyi güldü. — Fark ettim. Sonra kalemini çıkardı. Faturanın arkasına kocaman bir çarpı attı. Sanki Osman’ın asılacağı darağacının ipini kesiyordu. Osman rahatladığını hissedince birden utandı. Koca adam olmuştu. Üniversitede ders anlatıyordu, ama yine ağabeyi kurtarmıştı onu. Kimi insanlar yalnız kardeş olmazdı; hayat boyu acil çıkış kapısı olarak kalırlardı. Ona bir daha imrendi. Masaya döndüğünde müdür bir şeyler içiyordu. Mahmut da son fıstıkları temizliyordu. Osman oturur oturmaz soru geldi: — Ne tuttu? Osman rakamı söyledi. Fedakarlığı anlaşılsın diye de biraz da abarttı. Bir sessizlik oldu; öyle kısa ama derin bir sessizlik ki insan kaçırır. Ama Osman matematikçiydi. Sayıları olduğu kadar sessizlikleri de ölçebiliyordu artık. İkisi de rakamı zihninde hesapladı, durumu analiz etti. İkisi de ödemeden kurtulduklarını aynı anda anladı ve ikisinin de yüzüne gösterişli bir üzüntü yerleşti. — Vah vah... dedi müdür. — Keşke haber verseydin. Vallahi ben ödeyecektim. Mahmut hemen atıldı: — Ben de ödeyecektim. Osman ilk kez ikisine dikkatle baktı. İnsanlar para ödemeyecekleri zaman ne kadar cömert ve üzgün olabiliyorlardı. Müdür neredeyse ağlayacak gibiydi. — Çok üzüldüm. Osman dayanamadı. — Müdürüm... — Efendim? — Üzülmeyin. Ödendi. Müdürün yüzündeki keder bir anda dağıldı. Öyle hızlı dağıldı ki insan bunun üzüntü değil bir gölge olduğunu anlayabilirdi. — Ha öyle mi? — Evet. — İyi olmuş. Sonra biraz düşündü. — Ama yine de biz öderdik. Ne zaman vedalaştılar ne zaman pavyondan çıkıp arabaya bindiler kimse anımsamıyordu. Arabaya biner binmez ikisi de horlayarak uyumaya başladı. Osman pür dikkat, boş sokaklardan, caddelerden geçip Eskişehir yoluna çıktı. Şehrin çıkışına yakın bir benzinlikten benzin aldı, çay içti, elini yüzünü yıkadı, hopladı zıpladı, biraz açılmıştı. Arkadaşlarının uyanmadığını görünce devam etti yoluna. Bozhöyük’e yaklaştığında müdür gözünü açmıştı. Mahmut’u teklifsizce dürterek uyandırdı. -Bir benzinlik bulsak iyi olurdu, dedi ikisi de birden. Gecenin karanlığında ışıklarıyla yüzen bir saray gibi duran yol kıyısındaki bir mola yerine saptılar. Bozüyük'teki moladan sonra yol yeniden karanlığa gömüldü. Sert kahve uykuyu dağıtmıştı ama insanın içini uyandırmaya her zaman yetmiyordu. Müdür arka koltukta sessizleşmişti. Mahmut da. Osman direksiyonun başında, Bursa gecesini yavaş yavaş geride bırakıyordu. Farların aydınlattığı yol birkaç yüz metre boyunca açılıyor, sonra yeniden karanlığa karışıyordu. İnsanın ömrü de biraz buna benziyordu. Görebildiği kadarını yaşıyor, gerisini umutla tamamlıyordu. Bir ara ertesi günkü sınavı hatırladı. Sorular hâlâ hazırlanmamıştı. Bu kez başını çevirmeden seslendi: — Müdürüm. — Efendim. — Yarın sabah sınavım var. Geç döneceğiz galiba. Öğleden sonraya alsam olur mu? Müdür düşünmeden cevap verdi: — Olur. Sabah sana sevk yazarız. Osman hafifçe gülümsedi. Demek kabul görmüştü. Akşamın başında isteyemeyeceği bir şeyi şimdi kolayca isteyebiliyordu. İnsan bazen aynı arabada birkaç saat yol alınca yerini öğreniyordu Yol uzadıkça düşünceler de uzuyordu. Osman camdan akan karanlığa baktı. Canını acıtan şeyin para olmadığını fark etti. Para, borç bulunurdu. Gerekirse ağabeyi bulurdu. Ama bütün gece boyunca kendisini düşününce içi sıkılıyordu. İskender hesabını öderken, Mahvel'de kahveleri öderken, benzin alırken, direksiyon başında saatler geçirirken... Hep aynı şeyi yapmıştı. Kendine bir yer satın almaya çalışmıştı. Oysa aldığı diplomalar, geçtiği sınavlar, verdiği dersler, hiçbir şey içindeki o köy çocuğunu bütünüyle susturamamıştı. İtibar eksikti, itibar… Yoksul bir köyde başlayan, yatılı okul koğuşlarında süren bazı yolculuklar kolay bitmiyordu. Müdür başını cama yaslamıştı. Karanlıkta yüzü seçilmiyordu. Belki bu yüzden ilk kez daha insana benziyordu. Gecenin başındaki gösterişli neşeden eser kalmamıştı. Sanki Bursa'da bıraktığı şey yalnızca bir pavyon gecesi değildi. Belki de alkışladığı Emel Sayın değildi. İnsan bir şarkıyı dinlerken çoğu şarkıcıya değil, kendi geçmişine bakardı. Gençliğine, kaybettiklerine, bir daha geri dönmeyeceğini bildiği yıllara… Mahmut sessizce oturuyordu. Gecenin en silik insanı yine oydu. Hayatı boyunca hep birilerinin yanında durmuştu. Önce babasının, sonra amcasının, amirlerinin, müdürlerinin… Sonra bir yerde bu adet Mahmut’ta olduğu gibi bir işe yararsa ömrünü birilerinin sesi, alkışçısı, yancısı olarak tamamlardın. Mahmut kendi sesinin rengini bile unuttuğunu düşünüyordu. Belki de uzun yıllar boyunca başkalarının sesini dinlemek, kendi sesini unutturuyor, duymayı zorlaştırıyordu. Arabanın içinde ağır bir sessizlik vardı. Kimse konuşmuyordu. Ama herkes kendi hikâyesine dönmüştü. Yolculukların gerçek marifeti buydu belki: İnsanları aynı yere götürürken, her birini kendi içinde farklı yönlerde birkaç kilometre geçmişe bırakmaları… Derken müdür doğruldu. Öne doğru eğildi. Yüzünde uzun zamandır kaybettiği bir şeyi yeniden bulmuş insanların şaşkın sevinci vardı. — Osman... — Buyurun müdürüm. — Şeyi duydum ben. — Neyi müdürüm? — Muazzez Abacı gelecekmiş. Osman önce sustu. Müdürü yanlış tanımıştı. Yalnızca paragöz sanıyordu, meğer adam umut zengini, iflah olmaz bir romantikti. Yıllardır kaybettiği gençliğin peşinden koşan bir romantik. Bir gecede bu kadar para harcatıp hâlâ yeni pavyon planı kurabilen bir insanın geleceğe olan inancı gerçekten takdire değerdi. Farların önünde yol akıyordu. Bursa geride kalmıştı. İskender kebap, Mahvel, Emel Sayın, ağabeyin faturanın üzerine attığı o kocaman çarpı geride kalmıştı. Ama müdür belli ki hiçbir şeyi geride bırakmamıştı. Öncekini bitirmeden yeni bir heyecan yaratıyordu. — Bu sefer daha hazırlıklı gideriz, dedi müdür. — Elbette müdürüm, dedi Mahmut. — Daha erken çıkarız. — Çok doğru müdürüm. Müdür heyecanlanmıştı. — Belki bu sefer ikramiyeyi alırsak benzini koyar, masrafları da Osman Bey’e yaptırmayız. — Size de o yakışır müdü… diyecekti Mahmut, müdürün kendisine baktığını görünce düzeltti. — Bize de o yakışır. Osman’ın yıllardır içinde taşıdığı o kısa pantolonlu çocuk yorulmuştu artık. Öğretmenlerini idare etmişti, müdürlerini, hayatı, yoksulluğu idare etmişti. Ne var ki insan bazen kendi sabrının da sonuna geliyordu. Kelime ağzından düşünmeden çıktı. — Höst artık! Arabanın içi bir anda boşaldı sanki. Şimdi motorun uğultusu, tekerlerin asfaltı dövüşü duyuluyordu. Kimse konuşmuyordu. Müdür iki koltuğun arasında öne eğilmiş, Mahmut yerinde kaskatı kalmıştı. Osman ise gözlerini yoldan ayırmıyordu. Birkaç saniye öncesine dönebilmeyi çok isterdi ne var ki bazen insan bir cümleyi söyledikten sonra geri dönemiyordu. Kilometreler sessizlik içinde geçti. Sonunda uzakta Eskişehir'in ışıkları göründü. Müdür boğazını temizledi. — Osman Bey... — Efendim. — Sabah sekiz buçukta öğrencilerinizin başında olun. Osman ilk kez acıyla gülümsedi. Bu kez dikiz aynasından bakmadan konuştu. — Bu geceyi Nazife yengeme anlatmazsam... Cümlenin gerisini getirmedi. O durumda bile fazla geleceğini hissetmişti. Gerçi son anda şaka yaptığını hissettirecek bir tonlama eklemişti sesine ama… Müdür bir süre sustu. Sonra sesi küçüldü. — Tamam Osman. Biraz daha sustu. — Sınav öğleden sonra olsun. Mahmut şaşkınlıkla ikisine baktı. Hayatında ilk kez müdür emir vermemişti, ömründe ilk kez Osman boyun eğmemiş, ilk kez Mahmut savunmasını üstleneceği bir yan, cevap verecek bir taraf bulamamıştı. Müdür yorgunca koltuğa yaslandı. Camın dışındaki geceye baktı. Sonra yenilgiyi de dostluğu da aynı cümleyle karşılayan Anadolu insanlarının sesiyle mırıldandı: — Aç şu radyoyu da biraz türkü dinleyelim. Radyo açıldı. Bir türkü yükseldi: "Manda yuva yapmış söğüt dalına..." Kimse konuşmadı. Araba karanlığın içinde ilerledi. Birisi gençliğini kaybetmişti, birisi korkusunu, birisi de sığınacağı omuzları... Sabaha karşı Eskişehir'e üç kişi girmişlerdi. Ne var ki Bursa'ya gidenlerden yalnızca iki kişi dönüyordu. Çünkü Osman'ın içindeki o kısa pantolonlu çocuk, yolun bir yerinde arabadan inmişti. 5.10.2026
- KOLAY OLANI YAZMAK
Asım ÖZTÜRK * Yazmanın en zor süreçlerinden birisi düşünülenin, yazmak için yola çıkılanın iyice içselleştirilmeden sayfalara dökülmesidir. Yaşadığınız, duyumsadığınız bir duyguyu, düşünceyi sözcüklere dökmeniz, sizde var olanları tümcelerle dışa vurmanız çok kolaydır. O düşünceler, o duygular sizden bir parçadır, sizden bir ögedir. Onu ne kadar uzun süredir taşıdığınıza girmeden, belleğinizde, düşüncenizde dönüp duranın tüm fazlalıklarını, çapaklarını alarak dilinizden, sözcükler arasından akıtmanız çok kolay olacaktır. Zor olansa, bildiğiniz, yaşadığınız düşünceleri ve duyguları başkalarının ne söylediği, ne yazdığıyla karıştırmanız; ortaya yeni bir alaşımdan oluşan sizin olmayan bir bütünsellikmiş gibi görüneni ortaya döküp sergilemenizdir. Sizin olandan, sizde olandan yola çıkarak yaşayarak, tanıklıklarınızı kanıt olarak göstererek tümcelerinizi, dizelerinizi kurabilirsiniz. Bunu yaparken beslendiğiniz, biriktirdiğiniz ne varsa onların esinledikleriyle, onların çağrıştırdıklarıyla yeni bir yol, yeni bir yöntem bulabilirsiniz. Bunun için aykırı, belirlenmemiş, sizin kimliğinize, yazılanlarınıza oturmayan, oralarda yer bulamayan çabalara girmeniz, hem kendinize yabancılaşmanızı hızlandırır, hem de yazdıklarınızı boşlukta bırakır. Aykırılıkların ardından koştururken, kendi özünüzde bulunanlardan hızla uzaklaşmanız, dışarıya, dışa savrulmanız, giderek yazmak, iletmek istediğinizden uzaklaşmanız olur. Karşınıza, karşınızda durana; sizin de soğukluk duyduğunuz yeni durumlara yabancılık çekmenizi sağlar. Yazma, konuşma eylemlerini zorlaştırmadan daha içten, daha sizden olanla yola çıkarak sözcükleri yeni bir dil ve biçim içinde seçmeniz; düşüncelerinize, duygularınıza denk düşen yaklaşımları sergilemeniz işin başlangıcı olmalıdır. Yalın; yalın olduğu kadar da sizin bu sözcük düşümüne, sözcük aktarımına ne denli içten yaklaşımınızı da sergilemelidir. Tasarladığınızın kendiliğinden, gelişigüzel savrula savrula tümcelere, dizelere düşmesine büyük bir hayranlıkla bakabilirsiniz. Bu sizi yanıltabilir Oysa yanıldığınızın, ne denli yanıldığınızın gerçeklerini yazdıklarınızı biraz bekletip yeniden yeniden okuduğunuz zaman anlayacaksınız. Yazdıklarınızın sizin sözcüklerinizden oluşmadığını, başka yazanların gölgesini taşıdığını çok rahat göreceksiniz. Bu yanılgıları, sekmeleri, gölgeleri görebilecek birikiminiz varsa bu olumsuzluğu hemen anlarsınız. Ezberlenmiş coşkunluk içinde savrulup gitmelerinizin ayırtına varmak, yanlışları, yanılgıları seçebiliyor olmak için de çok okumak, çok izlemek; çok değişik alanlarda üretilen, ortaya konan sanatsal estetik birikimleri izlemek, biriktirmek gerekir. Tüm bunların ayırtına varmazsa; hızlı bir biçimde, diğer yazılanlara, diğer üretilenlere benzeşerek kendinden sözcükler, anlamlar ürettiğini sanma yanılgısı sürer gider. O da hiçbir zaman sanatçıyı, yazınsal, biçimsel görüntüsel güzellikleri ortaya çıkarmaya yöneltmez. Yazın ve sanat alanında çalışanlar için bu yanılgı hiç de iyi bir durum değildir. Özgünlük dediğimiz olay da tam buradan başlamaktadır. Başkalarının ortaya koymaya çalıştığı tüm güzelliklerden küçük parçalar keserek, bölüm bölüm onların ortaya koyduğu birikimleri kullanarak, yeni yola çıkan sanatçının bir yere varması olanaksızdır. Birikimlerinin önemini kavramadan yola çıkanların, kimden, nasıl esinlenirlerse esinlensinler, o parçalı, o yamalı dille, anlatımla, iç döküşle özgünlük yaratmaları olanaksızdır. Yaşamanın biriktirmek, tanıklıklar olduğu gerçeğini hiçbir zaman unutmadan, o birikimlere dayanarak, onları tüm yaptıklarına tanık göstererek ilerlemek, oralardan özgünlükler yaratmak gerekir. Kolay yazmanın sende olduğunu unutmadan tüm bu birikimleri yalınlaştırarak anlaşılır kılmak, yaşamda da karşılıklarıyla yan yana koymak bir sanatçının önceliği olmalıdır. Eski birikimlerinin üstüne, içine edindiğin, gözlediğin, izlediğin yeni birikimleri katarak özgünlüğü öncelikle kendi gerçekliğinden başlatarak ilerlemek gerekir. Başkalarının biçip diktiğiyle, yonttuğuyla, söylediği, yazdığıyla değil; o birikimlerin derinliğinden beslenen birikimle; kendinle, senle, özünle yapmalısın bunu. Biçime, daha az söze indirgenmiş sanat dallarında yalınlık daha da önem kazanmaktadır. İçinde yaşadığınız, içinde savrulduğunuz her neyse, ona dokunmak, onu tanımak, ona kendi sanat dilinizle sözcükler, renkler, görüntüler biçmek, biçilen bu değerlerin en yalın, en anlaşılır, en derin anlamları içermesine özen göstererek işe başlamak gerekir. Yaslandığınız her neyse, onun yıkılması sonrası yazdıklarınızın da, yaptıklarınızın da boşlukta kalacağını göz önünde bulundurmalısınız. Benzeşmeye çalıştığınız alan, sizin özgünlüğünüzü yok eden, sizin adınızı, sizin kimliğinizi silip süpüren alandır aynı zamanda. Düz yazılarda bu olumsuzluklar çok belirgin bir biçimde ortaya çıkmıyormuş gibi görünse de, uzmanların daha ilk kurduğunuz tümceden başlayarak nerelerden, kimlerden esinlendiğinizi bilmesi çok zor değildir. Düşüncelerin, duyguların daha yalın yazıldığı, dizelere döküldüğü; birçok kişi tarafından şiir yazılabilir, şiir herkes tarafından, eline kalem alan tarafından yazılabilirmiş duygusu günümüzde yaygınken; yazdıklarınızın özgün olması, bunların da ötesinde şiir olması çok önemlidir. Tek başına direnmenin gücünü kendilerinde bulamayanların, güncel olana eklenmeleri, bir sürünün, bir grubun içinde olmayı kendilerine ( sanat bir ünlenme, sanatı şöhret sananlar, ünlenme sözcüğünün bir tüketim olgusuna dayandığını göremeyenler ) erek edinenler bu savrulmanın parçası olabilirler. Birileri yeni yancı, yeni yandaş buldukları için adlarının üstündeki tozları süpürebilirler, üfürebilirler; oysa kir, leke kalıcıdır kolay kolay çıkmaz. Leke ve kirin çıkması için düştüğü, oluştuğu alandan çıkarılırken, bulunduğu alanı da eskittiği, yorduğu bilinen bir gerçektir. Hiç bunlara, bu kolay yollara sapmadan daha içten, daha sizden olana dayanarak, oradan yeni estetik değerler üreterek, günümüzün gerçeklerine gözlerinizi kapamadan, onları yok saymadan özgünlüğe ulaşabilirsiniz. Öncelikle kendi gerçekliklerini doğru anlayarak, başkalarının yaptıklarının girdabına düşmeden kendi sözcüklerinizle, kendi renk ve görüntülerinizle özgün biçeme ulaşabilirsiniz. Günümüzde hızla her şeyin kirletildiği, eskitildiği gerçeğini bilerek kalıcı olanın yaşamın gerçeklerinden oluşturulmasını göze alarak, nasıl, nereden, ne biçimde gelirse gelsin her türlü yönlendirmelere karşı duracak bir bilinçle sanata yaklaşmak gerekir. Sanat tüm gerçeklerin, gerçekliklerin içinden üretilir ama onun dışında, onun ilerisinde bir yerde konumlanır. Kendinizi yaşamın neresine konumlandırıyorsunuz; bu konumlandırmanız nedeniyle karşı çıkışlarınızın, karşı duruşlarınızın savunucusu olarak her türlü bedeli ödemeye hazır mısınız? Yalın ve kolay olanın giderek yaşama dokunan sesiyle karşı karşıya kalmayı göze alıyor musunuz? Kolay olanın sizi yaptıklarınızla yüz yüze getirdiği yerler her zaman tek düze akışkanlıklar içinde olmaya bilir. Birçok nedenden ötürü sizin özgün sesinizi duymayan, özgün olarak ortaya koyduğunuz gerçeklikleri anlamayanların çokluğu hep yaşam sürecinde görülmüştür. Siz yalın, kolay olanla aynı zamanda var olanın kalıcılığını değiştirmiş oluyorsunuz. Yerinden oynattığınız o kalıp, o kaya, o dağ ister istemez özgünlüğü, özgürlüğü tatmamış olanlar için birer sığınaktır. O sığınağa soktuğunuz çomağın ayırtında olarak, her türlü olumsuzluğu göze alarak, tüm karşı koyuşların üstesinden gelecek bir direnişle kolay ve yalın olanı yapmaya, yazmaya hazır mısınız? Çevrenizde, gününüzde yaşananların tüm gerçek yönlerini bilecek, sezecek birikimlere ulaşıncaya dek durmadan sorgulamak, öğrenmenin tüm yollarını kullanarak bildiğimiz, yalın olarak karşımızda duran gerçekliğe ulaşacaksınız. O zaman seçtiğiniz yöntem, sözcük ne olursa olsun, sizden, sizin tüm birikim ve algılarınızdan oluşan değerleri taşıyacaktır. Benzer olmanın ötesine geçerek, kendi özgün sesinizin içinde hem özgür olduğunuzu duyumsayacak, hem de bunu yaptıklarınıza, yazdıklarınıza yansıtacaksınız. O zaman kolay yazmanın yöntemlerini de öğrenmiş olarak, dokunduğunuz her duyguyu, dokunduğunuz her anlamı sözcüklere, biçimlere, renklere dökmeniz oldukça kolay olacaktır. Değişim ve gelişim gerçeğini anlamadan kolay yazmanın olanaksız olduğunu bilerek, çok okumak, kimin ne yazdığını içselleştirerek, onlardan bir ileri kültür oluşturarak yaşamak, yaşadıklarını bu birikimlerle anlamlandırmak oldukça kolaylaşacaktır. İlk bakışta bu yazdıklarımın bu denli sıradan, kolay olmadığını söyleyenler olacaktır. Açımlanması gerekenin kolay olanın gerçekliğinin her zaman karşımızda durması, kendini belirgin bir biçimde göstermesidir. Onu zorlaştıran; yaşama bakışımızın saydamlaşmaması, kendi kafamızda anlam veremediğimiz, yanıtlarını bir türlü bilemediğimiz soruların gezinip durmasıdır. Nasıl sorular karşımıza çıkarsa çıksın bunlara doğru, gerçek yanıtlar veremediğimiz sürece ne yaparsak yapalım işimiz hep zor olacaktır. Tüm karmaşık olan sorulara ilgi duyarak yanıtlar aradığımız, yanıtlar bulduğumuz; bulunan bu yanıtları yaşamımızda bir yere, yaşamımızda tam orta yerine koyduğumuz; yaşamın ana eksenini belirlediğimiz zaman zor olanın kolaylaştığını göreceğiz. Kolay olanı tanıdıktan sonra ereklediğimiz ne varsa, ona yönelik yazdığımız, biçimlendirdiğimiz, söylediğimiz her ne varsa bizim için artık çok kolaydır. 2.12.2024 Şiirevi – Güvendik – Urla - İzmir
- Sana Veda Etmiyorum maviADA; Bir Umut Kalsın Diye Hoşçakal Diyorum
2002'nin güzünde çıkan,ancak bir yıl ömrü olan KimseSİZ dergisi maviADA'nın bir öncülü, alıştırma atölyesi olacaktı. ŞENOL YAZICI * İnsan bazı vedaları yazamıyor maviADA. Yirmi altı yıl boyunca yüzlerce yazı yazdım. Başkalarının yazılarını düzelttim, dosyalar hazırladım, önsözler yazdım, sonsözler yazdım, eleştiriler yazdım, mektuplar yazdım; ama iş dönüp de sana veda etmeye gelince kalemimin ucuna gelen sözcükler değil, uzun bir sessizlik oldu. Çünkü bir dergiye veda etmek kolaymış da, insanın yirmi altı yıllık hayatına veda etmesi biraz zormuş. Önce bunu öğrendim. Sonra şunu... Meğer insan bazı şeyleri yaşarken onların hayatının ne kadar büyük bir bölümünü kapladığını fark etmiyormuş. Sen ilk tarih sahnesine çıktığında gençtim. Şimdi değilim. İşte bütün hikâye belki de bu kadar basit. Aradaki yıllar boyunca ülke değişti, şehirler değişti, arkadaşlar değişti, kitaplar değişti, alışkanlıklar değişti. Kimi insanlar öldü, kimi insanlar hayatımıza girdi, kimi insanlar da bir tren istasyonunda el sallayan yolcular gibi uzaklaştı. Ama sen kaldın. Bazen iyi çıktın. Bazen kötü çıktın. Bazen eksik çıktın. Bazen geciktin. Bazen para bulamadım. Bazen yazar bulamadın. Ama bir şekilde yaşadın. Ben de seninle birlikte yaşadım ve yaşlandım. maviADA 2013 Bahar sayısı bir çok açıdan büyük bir atılımın müjdecisi olacaktı. DERGİYİ ve AYRINTILARI GÖRMEK İÇİN TIKLAYIN Şimdi dönüp geçmişe bakınca en çok neyi hatırlıyorum biliyor musun? Yayımladığımız yazıları değil, sergilediğimiz başarıları değil. Bizzat Aytmatov'un da katıldığı Cengiz AYTMATOV, Çocuk Edebiyatı, Niçin Yazarız, Anadolu Fenerleri ... gibi dosya çalışmalarımız değil. İnsanları: Bir zamanlar dünyayı değiştireceğine inanan gençleri. İlk şiirini getiren utangaç çocukları. İlk öyküsü yayımlanınca sevinçten uyuyamayanları. Bir virgül yüzünden kavga edenleri. Bir sözcük yüzünden dost olanları. Ömrünü edebiyata adadığı halde bundan hiç söz etmeyen sessiz insanları... Bugün geriye dönüp baktığımda maviADA'nın yaptıklarını sayılarla anlatabilirim elbette. Kaç sayı çıkardığımızı, kaç dosya hazırladığımızı, kaç yazarın ilk ürünlerini yayımladığımızı sıralayabilirim. Ama sanırım bunların hiçbiri gerçeğin tam karşılığı olmaz. Çünkü maviADA'nın asıl yaptığı şey bir dergi çıkarmak değildi. İnsanları bir araya getirmekti. Birbirini tanımayan insanları aynı masanın etrafında buluşturmaktı. Bir başkasının cümlesine emek vermeyi öğretmekti. Bir metni birlikte güzelleştirmenin, birlikte düşünmenin, birlikte üretmenin hâlâ mümkün olduğunu göstermeye çalışmaktı. Bazen bir şiir yayımladık. Bazen bir öykü. Bazen bir söyleşi. Bazen bir tartışma. Bazen bir itiraz. Ama şimdi dönüp baktığımda görüyorum ki aslında yayımladığımız şey metinlerden biraz daha fazlasıydı. Bir kültür fikriydi. Bir dayanışma duygusuydu. Birlikte üretmenin hâlâ mümkün olduğuna dair inançtı. Yıllar boyunca nice genç insan adını ilk kez maviADA'da gördü. Kimi yazmayı sürdürdü. Kimi başka yollara saptı. Kimi kitaplara dönüştü. Kimi yalnızca güzel bir anı olarak kaldı. Ama onların hikâyelerinin içinden geçtiğimizi biliyorum. Belki de bir derginin yapabileceği en büyük şey budur. Çünkü bugün anlıyorum ki maviADA'nın asıl ürünü derginin kendisi değildi. maviADA'nın asıl ürünü insanlardı. Bir de elbette öbürleri vardı. Henüz ilk yazıları yayımlanmadan dünya edebiyatının omuzlarına yüklenmiş olduğuna inananlar... İki şiir yazıp kendisini sürgündeki Nobel adayı gibi hissetmeye başlayanlar... Yazarlığı yazmakla değil görünmekle karıştıranlar... Kitap yayımlamayı edebiyat sananlar... Eskiden bunlara kızardım. Bugünse biraz gülümsüyor, biraz da hayretle bakıyorum. Çünkü yaş almak insana tuhaf bir şey öğretiyor: İnsanların kusurları kadar hayallerinin de komik olduğunu... Belki bizim hayalimiz de biraz komikti: Bir avuç insanla bir kültür sanat dergisini ayakta tutabileceğimizi düşünüyorduk. Edebiyatın hâlâ bir şeyleri değiştirebileceğine inanıyorduk. İnsanların görünmekten çok üretmeyi önemseyeceğini sanıyorduk. Bir derginin yalnızca dergi olmayıp aynı zamanda okul, atölye, kavga, dostluk ve dayanışma biçimi olabileceğini düşünüyorduk. Şimdi düşünüyorum da... Belki yanılmıştık. Ama iyi ki yanılmışız. Çünkü insanın hayatındaki en güzel şeyler çoğu zaman akıllıca hesaplardan değil, biraz safça sayılabilecek inatlardan doğuyor. Sen de öyle doğdun. Ben de senin içinde biraz değil epeyce yeniden doğdum. Yıllar geçtikçe yalnız insanlar değil, zamanın kendisi de değişti. Paranın tuncu, insanın p.çine kaldık. Eskiden insanlar görünmek için üretirdi. Şimdi çoğu zaman üretmeden görünmenin yolları aranıyor. Eskiden bir derginin mutfağında çalışmak başlı başına bir okuldu. Sayfa yapmak, yazı kovalamak, düzeltme okumak, dosya hazırlamak, tartışmak, yeniden başlamak... Onurlandırıcı işlerdi. Bugün mutfakta eleman bulmak hayal olurken, vitrine, seyirciye oynayanlar çığ gibi artıyor. Son birkaç seneyi daha dün dergiye gelmeyi onur sayanlara yalvarmakla geçirdiğimi biliyor muydun? Oysa ben kendim için bir şey istemezdim sorarsan. Benden biraz daha genç, gözü görür, kulağı duyar biri senin elinden tutar diye umdum. Onu da yüceltirsin dedim , ama kimse çıkmadı. Yerimi alacak kimseyi bulamadım. Üzgünüm. Artık bir mucize olmazsa 2002'den beri 25 yıldır yaşayan dergi , 26. yaşgünününde olmayacak Bütün bunları bir şikâyet olarak anlatmıyorum. Sadece Yaşar Kemal'in "O iyi insanlar , o güzel atlara binip gittiler, " deyişine imza atıyorum. Çünkü yaşlandıkça insanın öğrendiği şeylerden biri de şu oluyor: Dünyanın bize borcu yoktur. Siz varsanız ve güzel bir şey yapıyorsanız insanlar gelir. Yardım isterseniz de kaçarlar. Sen belki bütün bunları çok iyi bilerek, insan karekteri üstüne yeni hikayeler yazmak için yardım istiyordun, onlarsa maviADA'nın parlak günlerinin bittiğini anlıyorlardı. Zaman değişir. İnsanlar değişir. Alışkanlıklar değişir ve insan bazı değişimlere direnebilirken bazılarını yalnızca izler. Ben de artık yorulduğumu kabul ediyorum. Bunu yazarken ne utanıyorum ne de üzülüyorum. Yalnızca kabul ediyorum. Çünkü bazı vedalar kusurlardan değil, yetemeyişten doğar. maviADA iki ayda 20 yazıyla idare ettiği çocukluğunu çoktan geride bıraktı; günde en az bir yazıdan iki ayda en az 60 yazı isteyen gürbüz ve yazı oburu bir ergene altı yıl önce evrildi . Son dönem asıl işime yazmaya daha çok zaman ayırdım. Yazarlığımın ilk otuz yılında 10 kitap ve çokça dergi ve dergi etkinliği vardı. Bu kitapların yarısı dergiye başlamadan yazılmıştı. Yani 25 yıla beş kitap ve çokça dergi... Son altı aydaysa yedi kitap daha eklendi. Dergiler yazarın vitrini, pazarıyken; yazarsan eğer, esasın yazdığın kitaplardır. Son dönem kitaplarımı yayına hazırlarken hem sana hem gündelik sorumluluklarıma hem kitaplara yetemediğimi gördüm. Yirmi beş yıl boyunca maviADA için elimden geleni yaptım. Biliyorum sen de bizim için, emek verenlerin için çok şey yaptın. Sana geldiğimizde harıtada bir noktaydık sadece, senle çoğumuz isimli yazar, şair olduk ülkenin dört yanında. Birbirimizi yarı yolda bırakmadık. Bir yıl iki yıl değil tam yirmi altıyıl... Ne yazık ki bazen yetemez oluyorsun. Bu yüzden son demdeinsanlara bir ucundan tutun ne olur diye çok yalvardım. Olmadı. Bu sonuçtan bugün hissettiğim şey başarısızlık değil. Biraz hüzün. Biraz yorgunluk. Biraz da uzun bir yolculuktan sonra istasyonun camından dışarıya bakan yolcunun sessizliği... Bugün seni kapatırken içimdeki hüzün bir derginin kapanmasından kaynaklanmıyor aslında. Canımı yakan şey şu: Seninle birlikte biraz gençliğim de kapanıyor. O artık gece yarılarına kadar yorulmayan adam... Bir sonraki sayıyı düşünürken sabahı eden adam... Bir dosya için şehir şehir, insan insan dolaşan adam... Yeni bir şiir keşfettiğinde çocuklar gibi sevinen o adam... Seninle geçirdiği her uykusuz gecenin sabahında spor salonunun yolunu tutup seksen kilo ağırlığa bana mısın demeyen, kasları giysilerine sığmayan o genç adam... Galiba onunla da vedalaşıyorum. Belki bu yüzden zor geliyor. Kaslarım yok ama güzel bir beyin yaptım dersem avutur mu? Belki yarın masamın üzerine yeni bir sayı yetiştirme telaşıyla oturmayacağım. Belki telefon çalmayacak. Belki eksik yazılar gelmeyecek. Belki bir başlık üzerine saatlerce düşünmeyeceğim. Ama biliyorum ki içimde bir yer uzun süre boş kalacak. Çünkü insan bazı alışkanlıklarını bırakır. Bazı uğraşlarını bırakır. Bazı tutkularını ise bırakamaz. Onlar yalnızca sessizleşir. Bu yüzden bugün maviADA kapanmıyor aslında. Bir ses çekiliyor. Yıllardır evin içinde yanan bir ışık sönüyor ve ben ilk kez karanlığı fark ediyorum. Belki hissettiğim hüznün bir nedeni de bu. Yirmi altı yıl boyunca her ay, her gün omzumda taşıdığım bir yükü yere bırakıyorum şimdi. Ne var ki insan böyle zamanlarda omzunun hafiflediğini sanıyor; oysa hissettiğin hafiflik değil, boşluk oluyor. Yıllarca aynı saatte çalan bir saatin bir gün susması gibi... Gürültüsünden yakınılan bir derenin kuruması gibi. O ses ortadan kalkınca huzur değil, eksiklik duyuluyor önce. Galiba ben de biraz bunun yasını tutuyorum. Yine de sana elveda demeyeceğim. Çünkü elveda sözcüğü bana hep fazla kesin gelmiştir. İnsan bir dostuna elveda diyebilir. Bir şehre elveda diyebilir. Bir eve elveda diyebilir. Ama ömrünün yirmi altı yılını verdiği bir şeye nasıl elveda der? Sen benim yaptığım işlerden biri değildin. Hayatımın bir dönemiydin. Anımsar mısın, daha sen yokken ilk kitabım Selam Söyleyin Ay Işığına'da yazmıştım: Mutlak bir ölüme giden kahraman, sevdiğinden ayrılırken kesinliği çağrıştırdığından elveda demez , bir umut içeren hoşça kal der. Hoşça kal maviADA. Şimdi bunu yazarken içimde tuhaf bir duygu var. Sanki son sayıyı hazırlamıyorum da eski bir evin kapısını ebediyen açılmamak üzere üstüne çakıyorum. İçinde artık kimsenin yaşamadığı bir evin. Odaları yerli yerinde duran, duvarlarında seslerin hâlâ dolaştığı bir evin. Bir zamanlar kahkahaların yükseldiği, tartışmaların sabahlara kadar sürdüğü, yeni dosyaların heyecanla konuşulduğu bir evin. Sonra bir gün herkesin yavaş yavaş ayrıldığı bir evin... Galiba insan yaşlandıkça ölümlerin yalnız insanlara ait olmadığını öğreniyor. Dostluklar ölür.Heyecanlar ölür.İnançlar ölür.Dönemler ölür. Bazen de dergiler... Şimdi sen gidiyorsun. Bense kapının eşiğinde durmuş, ardından bakıyorum. Ne seni durduracak gücüm var. Ne de sen gittin diye seni suçlayacak hakkım. Birlikte yürüyebildiğimiz kadar yürüdük. Yirmi altı yıl az değil; Bazı evliliklerden uzun; Bazı dostluklardan sağlam; Bazı hayatlardan daha anlamlı... Hoşça kal sevgili dost. Sana teşekkür edecek kadar minnettarım. Ardından ağlayacak kadar üzgünüm. Ve seni unutamayacak kadar uzun yaşadım seninle. Hep mavi kal. 2018 Sonrası artık hem gündelik her gün yayın yapan İNTERNET maviADA'nın yanında basılı dergi maviADA'da çıkıyordu. Pandemi başlayıncaya değin basılı olarak eşlik eden maviADA Dergisi sonraki dönemde artık tamamen internetten her gün yayınlanır olmuştu.
- Bir BAŞUCU Kitabı: KENDİNİ YARATMAK Çıktı!
ESRA ODMAN * Sonbaharın en güzel yanlarından biri de yeni kitapların raflarda yerini almasıdır. Okunmayı bekleyen onca kitabın yanına yenileri eklenir. İyi bir okur ise seçicidir. Herkesin onay verdiği kitabı değil, kendi okuma zevkine, edebî beğenisine ve aradığı edebiyat hazzına uygun olanı tercih eder. İşte bu eylülün önemli kitaplarından biri de KENDİNİ YARATMAK. Sevgili Şenol Yazıcı’nın son kitabı eylül ayında okurlarıyla buluşuyor. Öykücülüğü ve romancılığıyla tanınan, aynı zamanda 26 yıldır yaşamını sürdüren maviADA dergisinin kurucusu olan Şenol Yazıcı, bu kez yılların birikimi ve deneyimiyle denemelerle sesleniyor okuruna. KENDİNİ YARATMAK ilk yazıdan başlayarak kendini ele veren bir deneme türü kitap. Ne var ki salt Montaigne vari bireysel denemelerle yetinmemiş, hayat ve sanatın her alanında denemenin diğer, toplumsal, tarihi, sanatsal ve siyasi deneme örnekleri vermiş; nazenin, alçakgönüllü bir denemenin toplumsal bir eleştiri olarak kullanıldığında nasıl keskin bir silah olabildiğini de göstermiş. Bütün denemeleri de "insanın yaşadığından kendini yaratması" temasına kilitlemiş. Kitabı okumaya başladığımda ilk olarak “dünyayı görme biçimleri” geldi aklıma. Hepimizin dünyaya ne kadar farklı yerlerden baktığını düşündüm. Belki de bizi birbirimizden ayıran, farklılaştıran tam olarak budur: Bakma ve görme biçimlerimiz. Peki yazmak ve okumak bu bakma biçimini nasıl etkiler? Dünyayı başka türlü görmeyi öğrenebilir miyiz? Okuduklarımız ve yazdıklarımız bizi nasıl değiştirir? Bu değişimin bize nasıl bir faydası vardır? Kendini Yarat, bu soruları sorarken cevaplarını da okuruyla birlikte arıyor. Günümüzde yaratıcı yazarlık atölyeleri neredeyse “bir yazar adayına bir atölye” düşecek kadar çoğaldı. Her atölyeden çıkanın kendisini yazar olarak görmesi, hemen bir kitap yazıp bastırmak istemesi, edebiyatı ciddi bir uğraş olarak görenler tarafından zaman zaman eleştiriliyor. İlginç olan Şenol Yazıcı, atölyelere bu Ortodoks bakışla bakmıyor, bu kitapta; " Belki çok azı yazar olacak ama yazarlık atölyelerine devam edenler en azından zaman öldürmüyorlar, olumlu bir şeyle meşgul oluyor ve seçkin bir uğraşın yapıcı bir öğrenmenin peşinde koşuyorlar, " diyor. "Yazar adayı, iyi yazmanın yolunun öncelikle iyi okumaktan geçtiğini öğreniyor; kendisinden önce yazanları tanıyor, edebiyatın geçmişiyle ve birikimiyle karşılaşıyor, sözcük dağarcığı gelişiyor, kendini ifade etme yeteneği de artıyor. Bu da kendinden daha iyisini yaratmak değil midir? " diye de ekliyor. İşte tam da böyle bir ortamda Şenol Yazıcı’nın Kendini Yarat kitabı, bir başucu kitabı olarak gelip elimizin altına konuyor. Yazıcı, “İdeoloji” diye başladığı paragraflarında siyasetin, yazarın toplum üzerindeki etkin gücünü kendi çıkarına, anlayışına göre denetim altına almaya çalışacağını, ama yazarın bu dengeyi iyi kurması gerektiğini, gerekirse mücadele etmesini; "Yazar namusu bunu gerektirir, o yaratılıştan sisteme muhalif, ne var ki zorunlululuklardan düzenin yanındadır, ama ezilen insanın yanında olmasıdır onu kahraman yapan," sözleriyle açıklıyor. Yazmanın özgünlüğünden hayatın anlamına, sevgiden aşka uzanan geniş bir alanda saptamalarda bulunuyor. Düşüncelerini hayat deneyimleriyle besliyor ve bütün bunları okuru yormadan, onunla sohbet edercesine anlatıyor. Böylece düşünsel yanı güçlü olmasına rağmen sıkılmadan okunabilecek bir kitap çıkıyor ortaya. Toplumsal, siyasi ve sosyal eleştirilerinde ödün vermez tavrı olan YAZICI, yine de başkalarının tarzına da saygılıdır. "Herkesin dünyası kendine," der. Bireysel denemelerinde Michel de Montaigne’in Denemeler’inin uslubuna bir hayli yaklaşır. Onun gibi zengin bir kültür ve çok farklı örneklemelerle düşüncelerini daha inandırıcı hale getirmesinin yanında farklı her düşünceye de Nasrettin Hoca gibi "Sen de haklısın" demekten çekinmez. Montaigne, katı ve soyut bir felsefi sistem kurmak yerine insanın kendisini tanımasını, bildiklerinden kuşku duymasını ve yaşama sanatını anlamaya çalışmasını önemser. Onun düşüncesinin merkezinde insan vardır: kusurlarıyla, çelişkileriyle, değişkenliğiyle insan. " İnsansın. O halde başkasını anlamak için kendine bak," öğüdü ve “Ben ne biliyorum?” sorusu, Montaigne’in düşüncesinin temelinde durur. İnsan önce kendisine bakmalı, kendisini sorgulamalı, kendi hükümlerinden bile kuşku duyabilmelidir. Şenol Yazıcı’nın Kendini Yarat kitabında kurduğu düşünsel dünyanın da Montaigne’le buluştuğu yer tam burasıdır: İnsanın kendisine dönmesi, kendisini sorgulaması ve sonunda kendisini yeniden yaratabilmesi. Çünkü insan yalnızca dünyaya bakmaz; dünyaya nasıl baktığını da fark edebilir. Okumak ve yazmak ise belki de tam burada devreye girer. Bize yalnızca yeni şeyler öğretmez; baktığımız şeyi başka türlü görebilmenin ihtimalini de gösterir. Eğer dünyaya bakışınızı, kendinize bakışınızı ve görme biçimlerinizi sorguluyorsanız "Kendini Yarat" tam size göre. Bir başucu kitabı olmaya aday... Özellikle yazar adayları için destekleyici, irdeleyici ve düşündürücü bir kitap. Ancak yalnızca yazmak isteyenlere değil, kendisine ve hayata biraz daha yakından bakmak isteyen herkese sesleniyor. Şenol Yazıcı’nın kalemine sağlık. Esra Odman 02.09.2026 ŞENOL YAZICI, 272 S, Deneme, Eylül 2026, GUFO Yayınları ANKARA
- Esra Odman
* YAZILARINI GÖRÜN İstanbul 1969 doğumludur. ODTÜ istatistik ve adalet meslek yüksek okulunu bitirmiştir. 2003 yılından beri öykü yazmaktadır. maviADA başta olmak üzere birçok dergide ve internet sitesinde öykü ve denemeleri yayımlanmıştır. 2012-2014 yılları arasında maviADA Dergisi yayın kurulunda yer aldı. 2013 yılından 2019 yılına kadar Balıkesir güzel sanatlar derneğinin düzenlediği yaratıcı yazarlık ve okuma seminerlerini yönetti. Ödülleri de olan yazar Balıkesir'de yaşamaktadır. YAZILARINI GÖRMEK İÇİN RESME TIKLAYIN maviADA Emek Verenindir. "Bu Dergide Emek Verenin Önceliği Vardır" * *Dergiye emek verene her zaman öncelik veren maviADA yine de başkalarına da şans tanımak, güncelle ve kültür sanat gündemiyle bağlantıyı yitirmemek için dergiye uyan her yazıya ve yazara yer verir. * Yazma hakkı yönünden kültür sanat dünyasında ve dergide olumlu iz bırakanların, dergiye emek verenlerin önceliği vardır. *YAZARLARDAN en az BEŞ yazısı yer alan, emeği geçen kişiler yazar listelerinde gösterilir. BU YAZARLARIN yazmaktan öte dergiye katkısı olanlar, maddi manevi sorumluluk taşıyanlara YETKİLİ YAZARLIK önerilir. Yetkili yazarlara özel tanıtım sayfası yapılır. Yazar listelerinde ilk 10'da öncelik, o anda fiili olarak dergiye yazan, maddi manevi katkıda bulunan YETKİLİ YAZARLARDADIR. *YAZARLAR ve YETKİLİ YAZARLAR bir yıllığına, istekliler arasından her KASIM ayında seçilir, 1 Ekim'de sorumlulukları biter. Yeniden görev almak istenirse derginin ihtiyaçlarına göre karar verilir. Yine de her durumda YAZAR olarak isterlerse yer alabilirler. *AYRILAN YETKİLİ YAZAR: Hangi nedenle olursa olsun bir aydan uzun süre yazmaya ara veren yazarların yetkileri askıya alınır. Kabul edilebilir bir nedenle ayrılan YETKİLİ YAZARLARIN dönüşlerine değin öncelikleri, kazanımları, yazıları saklanır. Ayrılan YAZARLAR, yazılarının geleceğine dair kendisi karar verir, isterse kaldırır. Dilediklerinde konuk yazar olarak yer alırlar.
- Esra Odman İyier
RESME TIKLAYIN * Günümüze değin aralıklı da olsa dergide yeralan ODMAN'ın maviADA'ya katılımı 2012'de olacaktır. 2012- 2014 arası yayın kurulunda da yer alan Esra ODMAN'ın dergimizde yer alan tüm yazılarına ulaşmak için RESME TIKLAYIN. maviADA Emek Verenindir. "Bu Dergide Emek Verenin Önceliği Vardır" * *Dergiye emek verene her zaman öncelik veren maviADA yine de başkalarına da şans tanımak, güncelle ve kültür sanat gündemiyle bağlantıyı yitirmemek, emsal örnekler yaratmak için dergiye uyan her yazıya ve yazara yer verir. *YAZARLARDAN en az BEŞ yazısı yer alan, emeği geçen kişiler yazar listelerinde gösterilir. BU YAZARLARIN yazmaktan öte dergiye katkısı olanlar, maddi manevi sorumluluk taşıyanlara YETKİLİ YAZARLIK önerilir. *Yetkili yazarlar kendilerine özel tanıtım sayfası yapar ve dergide yayınlarlar. Yazar listelerinde ilk 10'da öncelik o anda fiili olarak dergiye yazan, maddi manevi katkıda bulunan YETKİLİ YAZARLARDADIR. *AYRILAN YETKİLİ YAZAR: Hangi nedenle olursa olsun bir aydan uzun süre yazmaya ara veren yazarların yetkileri askıya alınır. YAZAR profilleri yeniden yazmaya başlayıncaya değin kaldırılır. Yazıları dergiye katkılarına göre değerlendirilir.
- Şenol Yazıcı Bornova Kitap Günlerinde...
ŞENOL YAZICI 7 Yeni Kitabı *KİRAZ *KENDİNİ YARATMAK *BUZDAN KALELER *BİR MAVİ SERENCAM *YAZAR ve ÜTOPYA *MAVİ YAZILAR ATLASI *UÇUN KUŞLAR UÇUN Bornova Kitap Günlerinde ŞEY KİTAP STAND: 3-4 BÜYÜKPARK- BORNOVA/İZMİR
- 40 YILDA NE DEĞİŞTİ?
Zeki SARIHAN * Dünya durmadan dönüyor. Toplumlar da değişiyor, gelişiyor. Bazı sorunlar geride kalırken yeni bazı sorunlar baş gösteriyor. Hükümetler, bazı konularda ayak diremekten vazgeçerek çağın ve toplumun isteklerine uymak zorunda kalıyor. Ocak 1980-Aralık 2019 tarihleri arasında tam 40 yıl yayın hayatında kalan aylık Öğretmen Dünyası dergisinin evrakı arasında yayımlanmamış bir metin çıktı: EĞİTİM BİLDİRGESİ. Öğretmen Kuruluşları, zaman zaman varmak istedikleri kısa ve orta vadeli hedeflerini “Acil Talepler” başlığı ile liste halinde yayınlarlar. Benim içinde yer aldığım öğretmen mücadelesi platformlarından TÖB-DER Fatsa Şubesi’nde 1975’te bir Acil Talepler Listesi yayımladığımızı hatırlıyorum. Acil Talep kavramı kısa sürede diğer bazı TÖB-DER Şubelerine, daha sonra da TÖB-DER Genel Merkezi’ne yansımıştır. TÖB-DER içindeki gruplardan biri olan Yurtsever Öğretmen Grubu, 1979’da binlerce öğretmenin imzasıyla 10 maddelik “Öğretmenlerin Ortak Açıklaması”nı yayımlayarak okullardaki kargaşaya karşı çıkmak başta olmak üzere acil ihtiyaçları dile getirmiştir. 1997’de kitle örgütlerinden oluşan Eğitim Hakkını Savunma Komitesi’nin Millî Eğitim Bakanlığı’na sunduğu eğitimle ilgili talepler. Öğretmen Dünyası dergisi, Ocak 1980 tarihli ilk sayısında “Acil Talepler” sayılabilecek “Millî Eğitim Bakanlığından Taleplerimiz” başlığı ile yedi ana maddede isteklerini dile getirmiştir. 1984’te yeniden Acil Talepler listesi üzerinde çalışarak bunu Danışma Kurulu toplantısına sunmuş M. Rauf İnan, Prof. Şerafettin Turan ve S. Nabi Özerdim’in onayını almıştır. Ancak, Kenan Evren’in Cumhurbaşkanı, Turgut Özal’ın başbakan, Vehbi Dinçerler’in Millî Eğitim Bakanı olduğu yönetimin Aydınlar Dilekçesi hakkında yasal takibata geçilmesi üzerine bu bildirgeyi imzalayanlar hakkında da savcıların harekete geçmesinden çekinen bazı aydınların imza vermeye yanaşmaması üzerine “Bildirge”’nin yayımlanmasından vazgeçilmiştir. Ağustos 1997’de Kitle örgütlerinin ortak imzalarıyla Millî Eğitim Bakanı Hikmet Uluğbay’a sunulmuştur. Bu bildirgelerde değişmeyen ana noktalar laiklik, parasız eğitim, okulda demokrasi, yöneticilerin öğretmenler tarafından seçilmesi ve örgütlenme özgürlüğüdür. Arşivden çıkan ve ilk kez yayımladığımız 2.5 sayfalık, yazı makinasında yazılmış tek nüshalık, altında Mayıs 1984 tarihi bulunan “Eğitim Bildirgesi” 11 maddedir ve şöyledir: EĞİTİM BİLDİRGESİ “Aşağıda adları ve imzaları bulunan biz öğretmen ve eğitimciler, Türk millî eğitiminin içinde bulunduğu sorunların çözümünde bütün öğretmenlere düşen büyük sorumluluğun bilincinde olarak aşağıdaki temel sorunları ve bunlar için önerdiğimiz çözüm yollarını devlete, eğitim topluluğuna ve kamuoyuna sunmaktan onur duyuyoruz. 1. Türkiye toplumunun bağımsızlık gibi vazgeçemeyeceği şeylerden biri de demokrasidir. Bugün okullarımızda en gerekli olan da demokrasi eğitimidir. Geleceğin demokrat toplumunu oluşturacak olan çocuklarımızın ve gençlerimizin yetiştirilmesinde, kişilik sahibi olmalarında, görüşlerini özgürce dile getirebilme, eleştirebilme, başkalarının görüşlerini dinleyebilme, okuduklarını ve dinlediklerini usa vurma yoluyla doğruyu bulabilme yeteneklerine sahip olabilmeleri için çalışılmalıdır. Okul hayatı bu amaçlar doğrultusunda düzenlenmeli, temsilcileri özgür seçimle belirlenen öğrenci eğitsel çalışmalarına ve etkinliklerine önem verilmelidir. 2. Bugünkü eğitim düzeninde programlar çok yüklüdür. Öğrenciden her şeyi bilmesi istenmektedir. Bilgiler de ezber yoluyla öğretilmektedir. Bunun sonucu olarak her yıl yüz binlerce öğrenci sınıfta kalmaktadır. Sınıfta bırakılanlar, devlet ve aile bütçesine büyük yük getirmektedir. Eleyici eğitimden vazgeçilerek , programlar basitleştirilmeli; okullar kitaplardaki bilgilerin ezberleneceği yerler olmaktan çıkarılarak; deney ve gözlem araçları, işlik ve uygulama bahçeleri, kitaplıklarla donatılmalıdır. 1983’te başlayan, okullara kitap ödeneği ayrılması, iyi bir başlangıçtır. 3. Türk Milli Eğitimi son düzenlemelerle laik kimliğinden oldukça uzaklaştırılmıştır. Zorunlu din eğitimi çocukların ve gençlerin olduğu kadar, ana babaların da vicdan özgürlüğüne aykırıdır. Eğitim ancak bilimi kılavuz edinmeli, küçüklerin din eğitimi aileye bırakılmalıdır. 4. Üçlü ve ikili eğitim, Türk Milli Eğitiminin yıllardır kanayan bir yarasıdır. Öğrencilerin bütün gün öğrenim görmesi ve sosyal etkinliklerde bulunabilmesi için; bina, öğretmen, araç-gereç sorunlarını hızla çözecek, çabuk sonuç alıcı bir yatırım programına ihtiyaç vardır. 5. Mesleğin gerektirdiği bilgi ve becerileri kazanabilmeleri için öğretmen adayları kaynağından yetiştirilmeli, öğretmen okulları yeniden açılmalıdır. Öğretmenler, sürekli araştırma ve yenilenme çabasına özendirilerek ve olanaklar sağlanarak, saygınlıkları korunmalıdır. Devlet, öğretmenleri, geçim güvencesine kavuşturmalı, onları kazanç getirecek ek işler yapmaktan kurtarmalıdır. 6. Memurların disiplin cezalarının kardırılması yolundaki tasarıları memnunlukla karşılıyoruz. Soruşturmasız ve savunmasız olarak, görevlerine son verilen öğretmenler hakkındaki bu kararlar kaldırılmalıdır. Bu konuda kanunlar göz ardı edilmemeli, soruşturması biten veya beraat eden her öğretmen ve eğitimcinin mesleğe dönmesi sağlanmalıdır. 7. Türkiye öğretmenleri, meslek örgütlerini, mesleğin ve eğitim topluluğunun çıkarlarına olduğu kadar ülkenin çıkarları doğrultusunda yönetip yönlendirecek deneylere ve birikimlere sahiptirler. Dünyada meslek örgütleri bulunmayan hemen yalnızca Türk öğretmenleridir. Öğretmenlerin meslek örgütleri kurabilmeleri, mesleğin sorunları ve özlük sorunları konusunda görüşlerini serbestçe dile getirebilmelerini engelleyen yasal ve idari engeller kaldırılmalıdır. 8. YÖK sistemi, aşırı merkeziyetçi niteliği ve bilimsel, yönetsel özerkliğe ters düşen yapısıyla, bilim ve eğitim hayatımızda önemli bir gerilemeye yol açmıştır. Keyfi uygulamalar yüzünden, beklenen yararlar sağlanamamıştır. Türkiye’de uzun yıllar boyunca süregelen özerk üniversite ortamının yeniden sağlanabilmesi için YÖK sistemi değiştirilmelidir. 9. Okuma–yazma seferberliği, işlevsellik yönüne ağırlık verilerek sürdürülmelidir. Halk bu konuda özendirilmelidir. Öğretmenler , bu çalışmada görev almayı , bir meslek sorumluluğu sayarlar. Örgün eğitim ile yaygın eğitimin bütünlüğü ilkesinden hareketle okullar, birer halk eğitim merkezi durumuna getirilmelidir. Öğretmenler, toplum kalkınması ve eğitiminde önderlik sorumluluğunu yüklenmelidirler. 10. Her kademede paralı eğitime doğru gidişi kaygıyla izlemekteyiz. Diğer nedenlerden kaynaklanan eğitimde fırsat eşitsizliğini arttıracak uygulamalardan kaçınılmalıdır. Yapılan düzenlemelerde, eğitim olanaklarından eşitçe yararlanılabilmesi ilkesi güdülmeli, ilk ve orta öğretimde öğrencilerin ders kitapları diğer araç ve gereçlerle parasız sağlanmalıdır. 11. Millî Eğitim Gençlik ve Spor Bakanlığı, eğitimin yığılmış ve ağır sorunlarını ancak öğretmenlerle birlikte, öğretmenlere güven içinde olursa hafifletebilir. Bu güven ifadesinden biri de, okul ve eğitim müdürlüklerinin o birimde çalışan öğretmenlere danışılarak atanmasıdır. Mayıs 1984 Eğitim Bildirgeleri veya “Acil Talepler listelerinde de görüldüğü gibi eğitimin sorunları ve ihtiyaçları zaman içimde değişiklik göstermektedir. Yukarıdaki “Bildirge’nin hazırlanışından beri geçen 42 yıl içinde eğitim sorunlarında büyük değişiklik olmuştur. 42 yıl içinde sınıfta kalma, içli ve ikili eğitim, öğretmenlere örgütlenme yasağı, okuma yazma seferberliği, disiplin cezaları konuları çözümlenerek gündemden düşmüş, eğitimde laiklik, YÜK, Paralı eğitim ve öğretmenlerin kaynağından yetiştirilmesi gibi konular sorun olmaya devam etmektedir. Özellikle laik eğitim sorunu giderek ağırlaşmaktadır. 1997’de Bakanlığa Sunulan kitle örgütlerinin ortak istekleri Eğitim Bildirgesinin ilk sayfası “Bakaya” kalmış ve yeni çıkacak sorunların çözümü noktasında umutsuz olmamak gerekir. Yeter ki bu istekler, kitlelerin isteğine uygun ve mantıklı olsun. Yeter ki onlar için mücadele edecek kişiler olsun…
- Şenol Yazıcı'nın KİRAZ Kitabı Üzerine Öyküsel Değerlendirme
KİRAZ, Şenol Yazıcı, Öykü, Eylül 2026, Gufo Yayınları Ankara ASİYE Y. ARSLAN * KİRAZ, bireysel deneyimlerden, toplumsal hafızaya, oradan da insanın evrensel macerasına uzanan bir çizgi üzerinde ilerleyen öykülerden oluşuyor. Kitabın bütününde ayrı ayrı öyküler birinci kişi ağzından, anlatıcının deneyimlerini öyküleştirip doğa, çocukluk, toplumsal düzen ve tarihsel bağlamla iç içe aktarıyor. Kiraz, güçlü, çarpıcı bir metafordur da aynı zamanda. Yazıcı’nın dönem kitabında tematik birlikteliğin yanında, evrensel bir öğreti de görürsünüz. Değindiği 12 Eylül öncesi gençlerimizin kaderi ve öğrendikleri kendisine fazla gelen insanın gerçeğidir bu bilgi hazımsızlığı: Çok bilen çok yanılır ya da bazıları asla kazanamaz. Kitabın dilinde en önemli özellik, betimleme gücüydü. Doğa tasvirleri, köy yaşamı, çocukluk anıları ve toplumsal sahneler, yoğun bir şiirsellik ve ayrıntı zenginliğiyle aktarılıyor. Zigana’nın vadileri, Uludağ’ın dorukları, ay ışığının masalsı parıltısı, köy evlerinin gaz lambası ışığı, okurun zihninde canlı imgeler yaratacaktır. Bu betimlemeler, öykülerin atmosferini kurmada, kişi ve karakter yaratmada en güçlü araçtır. Anlatıcı sesi, çoğu zaman içten, ironik ve mizahi bir ton taşır. “Dağ” öyküsünde ayı korkusu mizahi bir dille aktarılırken, “Kiraz” öyküsünde çocukluk travmaları hüzünlü bir duyarlılıkla işlenir.”Ay ışığı”nda yasak aşkın hüznünü epik bir dille anlatırken, “Başkaldırı”da ise dil sertleşir, doğrudan ve manifestovari bir tona dönüşür. Bu çeşitlilik, kitabın anlatım gücünü ve sahiciliğini artırır. Bu renkli anlatımı ve farklı ritmi yaratmak için de Dostoyevski vari uzun, yoğun, öyküden ayrılıp üzerinde düşünmek zorunda kalacağınız cümleler de kurar yazar. Denemelerde başarılı bulduğum bu tarz öyküye renk ve derinlik katsa da okuru sıkabilir. Kurgu, Stendhal’ın sözünü ettiği gibi toplumun izdüşümüdür. Kurgusal kitapların karakterleri, çoğu zaman bireysel travmaların ve toplumsal düzenin taşıyıcılarıdır. “Kiraz”da küçük yaşta okula gönderilen çocuk, hem ezilmişliğin hem de kitap sevgisiyle kendini var etme çabasının simgesidir. Aynı zamanda 68’liler de denilen okumayı en büyük ideal gören bir kutlu kuşağın da sembolü. “Köy Öğretmeni”nde genç öğretmen, idealizmden umutsuzluğa sürüklenir. Bu da bir devir ülkeyi örümcek ağı gibi saran adamı olana büyük bir gelecek sunan bürokrasi zulmünün bir resmidir. “Selam Söyleyin Ay Işığına”da Yusuf ve Gülizar, ne yapsalar kabul görmeyecekleri yasak aşkın imkânsızlığını temsil eder. Bu üzünç kültüründen sonuçta bir bayram çıkmayacağı bellidir. Sonunda “Başkaldırı”da Nevzat ve Şahin, korku kültüründen onurlu bir karşı çıkışa evrilen gençliktir, bu kez iççatışmaları, toplumsal bir genel çatışmaya döner. Bu öyküler ve karakterler, kitabın bütünlüğünü sağlar. Bu örgü, kitabın yapısal gücünü oluşturur. Öyküler, birbirinden bağımsız gibi görünse de tematik olarak birbirini tamamlar. Yoksulluk, kimlik arayışı, doğa ile sınav, yasak aşk ve nihayetinde başkaldırı çizgisi, kitabın dramatik gelişimini belirler. Doğa betimlemeleri, çocukluk incinmeleri, folklorik motifler, yasak aşk ve toplumsal eleştiri, kitabın tematik çeşitliliğini oluşturur. Dildeki betimleme gücü ve anlatıcı sesinin çeşitliliği kitabı edebi açıdan değerli kılar. En büyük sihri, bir slogana gerek duymadan bireysel deneyimleri toplumsal bir bağlama oturtmasıdır. Genel olarak “Kiraz”, kişisel hikâyelerden toplumsal bir sese doğru evrilen, sahici ve güçlü bir öykü kitabıdır. “Kiraz” kitabı, modern gerçekçi akımın örneğini temsil ediyor. Doğa betimlemeleri, çocukluk travmaları, yasak aşk ve toplumsal eleştiri temalarıyla, 1970 sonrası toplumcu gerçekçi çizgiye yakın dururken; dilindeki lirizm ve bireysel duyarlılık yönüyle de bireysel-modernist öykü anlayışına yaklaşır. *





















