top of page

İnanalım Soğuk Mevsimin Başlangıcına



ree



Furuğ FERRUHZAD

*

(5 Ocak 1935 - 13 Şubat 1967)

*

ve bu benim

yalnız bir kadın

soğuk bir mevsimin eşiğinde,

yeryüzünün kirlenmiş varlığını anlamanın

başlangıcında

ve gökyüzünün yalın ve hüzünlü umutsuzluğu

ve bu beton ellerin güçsüzlüğü


zaman geçti

zaman geçti ve saat dört kez çaldı

dört kez çaldı

bugün aralık ayının yirmi biridir

ben mevsimlerin gizini biliyorum

ve anların sözlerini anlıyorum

kurtarıcı mezarda uyumuştur

ve toprak, ağırlayan toprak,

dinginliğe bir belirtidir.


zaman akıp geçti ve saat dört kez çaldı


sokakta rüzgâr esiyor

sokakta rüzgâr esiyor

ve ben çiçeklerin çiftleşmesini düşünüyorum

cılız, kansız saplarıyla goncaları,

ve bu veremli yorgun zamanı

ve bir adam ıslak ağaçların yanından geçiyor

damarlarının mavi urganı

ölü yılanlar gibi boynunun iki yanından

yukarı süzülmüştür

ve allak bullak şakaklarında o kanlı heceyi

yineliyorlar

-selam

-selam

ve ben çiçeklerin çiftleşmesini düşünüyorum


soğuk bir mevsimin eşiğinde

aynaların ağıtı topluluğunda

ve uçuk renkli deneyimlerin yaslı toplantısında

ve suskunluğun bilgisiyle döllenmiş bu günbatımında


gitmekte olan o kimseye böyle

dayançlı

ağır

başıboş

nasıl dur emri verilebilir.

o adama nasıl diri olmadığı söylenebilir, hiçbir

zaman diri olmadığı.


sokakta rüzgâr esiyor

inzivanın tekil kargaları

sıkıntının yaşlı bahçelerinde dönüyorlar

ve merdivenin boyu

ne kadar kısa


onlar bir yüreğin tüm saflığını

kendileriyle masallar sarayına götürdüler

ve şimdi artık

nasıl birisi dansa kalkacak

ve çocukluk saçlarını

akan sulara dökecek

ve sonunda koparıp kokladığı elmayı

ayakları altında ezecek?


sevgili, ey biricik sevgili

ne de çok kara bulut var güneşin konukluğunu

bekleyen.

uçuş düşlediğin bir yolda bir gün

o kuş belirdi

sanki yeşil hayal çizgilerindendi

esintinin şehvetinde soluyan taze yapraklar

sanki

pencerenin lekesiz belleğinde yanan o mor yalaz

lambanın masum düşüncesinden başka bir şey

değildi.


sokakta rüzgâr esiyor

bu yıkımın başlangıcıdır

senin ellerinin yıkıldığı gün de rüzgâr esiyordu

sevgili yıldızlar

kartondan yapılı sevgili yıldızlar

gökyüzünde, yalan esmeye başlayınca

artık yenik peygamberlerin surelerine nasıl

sığınılabilir?

biz binlerce bin yıllık ölüler gibi birbirimize

varırız ve o zaman

güneş cesetlerimizin boşa gitmişliğini yargılayacak.


ben üşüyorum

ben üşüyorum ve sanki hiçbir zaman ısınmayacağım

sevgili, ey biricik sevgili, "o şarap meğer kaç yıllıkmış?"

bak burada

zaman nasıl da ağır

ve balıklar nasıl da benim etlerimi kemiriyorlar

neden beni hep deniz diplerinde tutuyorsun?


ben üşüyorum ve sedef küpelerden nefret ediyorum

ben üşüyorum ve biliyorum

yabanıl bir gelinciğin tüm kızıl evhamlarından

birkaç damla kandan başka

hiçbir şey arda kalmayacak.

çizgileri bırakacağım

sayı saymasını da bırakacağım

ve sınırlı geometrik biçimler arasından

enginin duyumsal düzlemlerine sığınacağım

ben çıplağım, çıplağım, çıplak

sevgi sözcükleri arasındaki duraksamalar gibi çıplak

ve aşktandır tüm yaralarım benim

aşktan, aşktan, aşktan.

ben bu başıboş adayı

okyanusun devriminden geçirmişim

ve dağ patlamasından.

ve paramparça olmak o birleşik varlığın giziydi

en değersiz zerresinden güneş doğdu.


selam ey masum gece!


selam ey gece, ey çöl kurtlarının gözlerini

inanın ve güvenin kemiksi oyluklarına dönüştüren!

ve senin pınarının kıyısında, söğütlerin ruhları

baltaların sevecen ruhlarını kokluyorlar

ben düşüncelerin, sözlerin ve seslerin aldırmazlık

dünyasından geliyorum

ve bu dünya yılan yuvasına benziyor

ve bu dünya

öyle insanların ayak sesleriyle doludur ki

seni öpüyorken

kafalarında seni asacakları urganı örüyorlar.


selam ey masum gece!


pencereyle görmek arasında

her zaman bir aralık var.


niçin bakmadım?

bir adam ıslak ağaçların yanından geçtiği zamanki

gibi...


niçin bakmadım?

annem o gece ağlamıştı sanırım

benim acıya ulaştığımı ve dölün biçimlendiği gece

benim akasya başaklarına gelin olduğum gece

İsfahan'ın mavi çini tınlamasıyla dolduğu gece

ve benim yarı yanım olan kimse, benim dölümün

içine dönmüştü

ve ben onu aynada görüyordum

ayna gibi duru ve aydınlıktı

ve ansızın çağırdı beni

ve ben akasya başaklarının gelini oldum.

annem o gece ağlamıştı sanırım.


bu tıkalı küçük pencereye nasıl da boş bir aydınlık

uğradı

niçin bakmadım?

tüm mutluluk anları biliyorlardı

senin ellerinin yıkılacağını

ve ben bakmadım

ta ki saatin penceresi

açıldı ve o özgün kanarya dört kez öttü

dört kez öttü

ve ben o küçük kadınla karşılaştım

gözleri, simurgların boş yuvaları gibiydi

baldırlarının kımıltısında giderken sanki

benim görkemli düşümün kızlığını

kendisiyle götürüyordu gecenin yatağına.


acaba saçlarımı yeniden

rüzgârda tarayacak mıyım?

acaba bahçelere menekşe ekecek miyim

ve sardunyaları

pencere ardındaki gökyüzüne koyacak mıyım?

dans edecek miyim yeniden bardaklar üstünde?

kapı zili acaba beni

yeniden sesin bekleyişine doğru götürecek mi?


"bitti artık" dedim anneme

"hep düşünmeden önce olur olanlar

gazeteye başsağlığı ilanı vermeliyiz" dedim


boş insan

güvenle dolu, boş insan

bak dişleri nasıl

çiğnerken marş söylüyor

ve gözleri nasıl

yırtıyor dikizlerken

ve o nasıl ıslak ağaçların yanından geçiyor

dayançlı,

ağır,

başı boş.


saat dörtte,

damarlarının mavi urganı

ölü yılanlar gibi iki yanından boynunun

yukarı süzülmüş oldukları an

ve allak bullak şakaklarında o kanlı heceyi

yineliyorken

-selam

-selam

sen asla o dört su lalesini

kokladın mı hiç?...


zaman geçti

zaman geçti ve gece akasyanın çıplak dallarına düştü

gece pencere camlarının ardında kayıyor

ve soğuk diliyle

geçmiş günün artıklarını içine çekiyor.


ben nereden geliyorum?

ben nereden geliyorum?

böyle bulaşmışım gecenin kokusuna?

mezarımın toprağı tazedir hâlâ

o iki genç yeşil elin mezarını söylüyorum...


ne de sevecendin ey sevgili, ey biricik sevgili!

ne de sevecendin yalan söylerken

ne de sevecendin aynaların göz kapaklarını kapatırken

ve avizeleri

tel saplarından koparırken

ve acımasız karanlıkta beni aşk ovalarına götürürken

ta ki susuzluk yangınının uzantısı olan o şaşkın

buğu uyku çimenliğine oturdu

ve o karton yıldızlar

sonsuzun çevresinde dönerlerdi.

sözü neden sesli söylediler?

bakışı neden görüşmenin evinde konuk ettiler

neden okşayışı

kızoğlankız saçların arına götürdüler?

bak burada nasıl

sözle konuşanın

bakışla okşayanın

ve okşayışla ürkmekten dinginleşen canı

sanı direklerinde

çarmıha gerilmiştir.

ve gerçeğin beş harfi olan

senin beş parmağının dalı

onun yanaklarında nasıl iz bırakmıştır!


suskunluk nedir, nedir, nedir ey biricik sevgili?

suskunluk nedir söylenmemiş sözlerden başka

ben susuyorum fakat serçelerin dili

doğa şöleninin akan sözcüklerinin yaşam dilidir

serçelerin dili yani; bahar. yaprak. bahar.

serçelerin dili yani; meltem. koku. meltem.

serçelerin dili fabrikada ölüyor.


bu kimdir, bu sonsuzluğun caddesi üstünde

birlik anına doğru yürüyen

ve her zamanki saatini

matematiğin eksiltmeler ve ayırmalar mantığıyla

kuran

bu kimdir bu, horozların ötüşünü

gündüzün yüreğinin başlangıcı diye bilmeyen

kahvaltı kokusu başlangıcı diye bilen

kimdir bu, başında aşk tacı taşıyan

ve gelinlik giysileri içinde çürüyen.


demek sonunda güneş

aynı zamanda

umutsuz kutuplarının ikisine birden ışımadı.

sen mavi çini tınlamasından boşaldın.


ve ben öyle doluyum ki sesimin üzerinde namaz

kılıyorlar...


mutlu cenazeler

üzgün cenazeler

suskun düşünür cenazeler

güleryüzlü, güzel giysili, obur cenazeler

belirli saatlerin duraklarında

ve geçici ışıkların kuşkulu zemininde

ve boşunalığın çürük meyvalarını satın alma

şehvetinde...

ah,

kavşaklarda ne insanlar var olayları merak ediyorlar

ve bu, dur düdüklerinin sesi

zamanın dişlisi altında bir adamın ezilmesi

gerektiği, gerektiği, gerektiği bir anda

ıslak ağaçların yanından geçen adam...


ben nereden geliyorum.


"bitti artık" dedim anneme,

"hep düşünmeden önce olur olanlar

gazeteye başsağlığı ilanı vermeliyiz" dedim


selam sana ey yalnızlığın garipliği,

odayı sana bırakıyorum

kara bulutlar her zaman çünkü

arınmanın yeni ayetlerinin peygamberleridir

ve bir mumun tanıklığında

apaydın bir giz var onu

o sonuncu ve o en uzun yalaz iyi biliyor


inanalım

soğuk mevsimin başlangıcına inanalım

düş bahçelerinin yıkıntılarına inanalım

işsiz devrik oraklara

ve tutsak tanelere.

bak nasıl da kar yağıyor.


belki de gerçek o iki genç eldi, o iki genç el

durmadan yağan karın altında gömülmüş olan

ve bir dahaki yıl, bahar

pencerenin arkasındaki gökyüzüyle seviştiğinde

ve teninde fışkırdıklarında

uçarı yeşil saplı fıskiyeler,

çiçek açacak olan o iki genç el

sevgili, ey biricik sevgili


inanalım soğuk mevsimin başlangıcına.



Furuğ FERRUHZAD



Çeviri: Haşim HÜSREVŞAHİ

Yorumlar


bottom of page