top of page

Kim Olmak Zorunda Değilsin




Merve Senem TOLGA

*

Bir gün, insanın içine bir cümle düşer: “Sen kimsin?”

Küçük bir soru gibi görünür ama ömrü ikiye böler. Çünkü o an, insan bir kelimeyle değil, bir sessizlikle yüzleşir.

Kimlik denilen şey, aslında sorunun yankısıdır: her “ben” deyişinde biraz daha bulanıklaşan, biraz daha çoğalan, biraz daha uzaklaşan bir yankı.

İsimler verilir, roller biçilir, sıfatlar yüklenir ama insanın derininde hep aynı belirsizlik kalır:

Kim olmak istendiğini değil, kimin olunduğunu bilmeden yaşamak.


Belki de asıl mesele, bir kimlik bulmak değil, onun ağırlığını taşıyabilmektir.

Çünkü kimlik, bir giysi değildir; bazen tenin altına işleyen bir yara gibi kalır.

Her sabah uyandığında insan, kendi adına uyanır ama o adın içinde kaybolur.

Ve bir yerlerde, çok derinlerde bir ses fısıldar:

“Kim olmak zorunda değilsin.”


Bir ses yankılanır, sanki tüm çağların içinden: Sen kimsin?

Sorunun kendisi bir dağdır; yanıtıysa sürekli kayan bir taş. İnsan bu taşın altında yaşar çoğu zaman, kendi adının ağırlığıyla.

Çünkü “kim olduğunu bilmek” demek, tüm maskelerin soyulması, sahte seslerin susturulması, varlığın çıplak hâline dokunmak demektir.

Ve o çıplaklık, korkutucudur.


Kierkegaard’ın söylediği gibi, kimlik Tanrı karşısında yalnız kalmaktır.

Kaygının ortasında “ben” diyebilmektir.

Ama bu “ben”, huzur değil; sarsıntıdır.

Çünkü her özgürlük, bir yükle birlikte gelir.

Seçim, insanın kendine ettiği en derin çağrıdır.

Kaçıldıkça büyüyen bir yankıdır kimlik.


Nietzsche, “Kendin ol!” derken bile bir zincir kırılıyordu:

O zincirin adı “zorundalık”tı.

Çünkü insan, başkalarının gözünde tanımlandıkça kendi anlamını yitirir.

Kimlik, bir unvandan çok bir isyandır aslında.

Yıkmayı, yeniden yapmayı, her gün biraz daha değişmeyi göze alanların halidir.

Olmak değil, oluş halidir.

Ve oluş, hiçbir kalıba sığmaz.


Heidegger’in “dünyaya fırlatılmış varlığı” gibi, kimlik de bir açıklaması olmayan varoluşun kenarında bekler.

İnsan, neden burada olduğunu bilmeden buradadır.

Ve kimliğini tam da bu bilinmezliğin ortasında yaratır.

Kimlik, bir yanıt değil; bilinçli bir sorudur.

İnsanın kendine verdiği en derin yankı.


Sartre’ın “özgürlüğe mahkûm” insanı, kimliğini taşırken sürekli karar vermek zorundadır.

Ama işte burada yeni bir kırılma doğar:

Kim olmak zorunda değilsin.

Çünkü kimlik, toplumsal bir beklentiye dönüşür bazen , doğru olmaya, güçlü görünmeye, tanımlanmaya, sürekli varlık göstermeye zorlar.

Ve insan, var olmaktan çok, “olmak zorunda” kalır.


Camus’nün absürd dünyasında, anlam arayışı bir direniştir.

Sisyphos taşı tepeye çıkarırken kim olduğunu değil, neden sürdürdüğünü sorar.

O taş, kimliğin metaforudur belki de, her sabah yeniden kaldırılan, her gece yeniden düşen.

Ama asıl anlam, taşın düşmesindedir.


Çünkü düşüşte bile bir varoluş sürer:

Bir kez daha başlamak, bir kez daha denemek, bir kez daha yaşamak.


Simone de Beauvoir, kimliğin en politik yüzünü gösterir.

“Kadın doğulmaz, kadın olunur” derken, insanın da doğduğu haliyle değil, seçtiği haliyle yaşadığını söyler.

Ama bazen de hiçbir şeyi “olmak” istememek, en sahici varoluş biçimidir.

Kimliğin sessiz reddi, insanın kendi sesine dönüşüdür.

Etiketlerden sıyrıldığında insan, nihayet kendi varlığının çıplak müziğini duyar.


Rollo May’e göre kimlik cesarettir , ama her cesaretin merkezinde korku vardır.

Olmak korkusu, olmamak korkusu, yetersizlik korkusu...

Ve belki de asıl cesaret, bu korkuların ortasında sadece var kalabilmektir.

Kimsin sorusuna değil, “buradayım” demeye cesaret etmektir.


Dostoyevski’nin karakterleri, yeraltında bile kimliklerini arar.

İnsanın içinde hem Tanrı’nın ışığı hem de kendi karanlığı vardır.

Kimlik, bu iki uç arasındaki ince ipte yürümektir.

Suçlulukla, vicdanla, arayışla, umutla.

Kendinden kaçamaz insan, ama kendini affetmeyi öğrenebilir.


Frankl’ın dediği gibi, anlam kaybolsa bile insan anlam arama özgürlüğünü korur.

Kimlik, tam da o özgürlükte doğar:

Kaybolmanın, yönsüzlüğün, acının ortasında bile “bir neden” aramakta.

Ve bazen o neden, sadece şu cümledir:

Kim olmak zorunda değilsin.


Belki de insanın en özgür hali, hiçbir şeye dönüşmemeye karar verdiği andır.

Hiçbir tanımın içine sığmamak, hiçbir kelimenin kılıfına girmemek, hiçbir yüzün ardına saklanmamak.

Çünkü kimlik, tamamlanmış bir varlık değil; bir arayışın sürekli hâlidir.

İnsan, her gün biraz çözülür, biraz yeniden kurulur.

Her gün, “ben kimim?” sorusunun altında biraz daha insana dönüşür.


Ve günün sonunda, belki de yalnızca bir şey bilinir:

Var olmak, bir unvan değil: bir tanıklık biçimidir.

Adını unutsan bile yaşarsın.

Seni tanımlayan kelimeler solsa da nefesin sürer.

Çünkü kimlik, bir tanım değil, bir direniştir.


Ve bazen, bütün felsefelerin ötesinde, insanın yüreğinde yankılanan o sade hakikat kalır:

Kim olmak zorunda değilsin.

Yorumlar


bottom of page