top of page

Arama Sonucu

maviADA'ya DÖN

Boş arama ile 4488 sonuç bulundu

  • Sanatın Gerekliliği

    Nurten B. AKSOY * Olanaksızı İste, Kendini Yarat İnsanoğlu yeryüzünde hayat bulmaya başladığı andan itibaren yaratıcılık onun yaşamının vazgeçilmez bir parçası olmuştur. Doğanın sınırlayıcı ve belirleyici baskısı altında yaşayan insan, medeni özellikler göstermeye başladığı anda; yani henüz açlık, hastalık ve soğukla boğuştuğu bu ilkel dönemde, yaratıcılığını öncelikle doğaya karşı başa çıkma yöntemi olarak kullanmış. Bu bağlamda insanın, ait olmaya çabaladığı yeryüzünde, kendine bir yer arayışının sonucu olarak karşımıza çıkan yaratıcılık, onun sadece maddeyi şekillendirdiği bir etkinlikle sınırlı kalmamış; yapabilirliğini hissettiği andan itibaren bu özelliğini sanatsal olana yönlendirmiş. Ve böylece atalarımızın alet yaparak ortaya çıkardığı yaratıcılık genetik bir miras olarak bizlere kadar ulaşmış. Sanatsal bağlamda üretenin sanatçı; üretilenin de sanat eseri olarak değerlendirilme ölçütleri bizim konumuzun dışında. Benim anlatmak istediğim, sanat eseri üretmenin ilahi bir gücün bahşedilmesinin bir sonucu değil, aksine her insanın doğasında var olan bir potansiyelin yani YARATICILIĞIN sonucu olduğudur. İnsanla yaşıt bir kavram olan YARATICILIĞI en genel anlamıyla “Bir şeyi ortaya çıkarmaya iten göreceli beceri” olarak tanımlayabiliriz. Zaten bu konuda yapılan araştırmalar da, yaratıcılığın hem doğuştan gelen hem de sonradan geliştirilebilen, öğrenilebilen ve hayata geçirilebilen boyutlarının olduğunu ortaya koymuş. Sanatı ise “yaratıcılığın somutlaşmış şekli ya da temel olarak duyguların yaratıcı ifadesi veya dışa vurumu” diye tanımlayabiliriz. Bu tanımın içine resim, müzik, heykel, fotoğraf, seramik, mimari, edebiyat, tiyatro gibi pek çok kavramı sığdırabiliriz. Sanat ile insan arasındaki ilişkiye gelince; kendimizi tanımayı reddettiğimiz her an, kendimizi sevemediğimiz anlar yaratmaya devam ederiz. Çoğu kez, şunu ya da bunu bilmemekten, can sıkıntısından yakınır, ne yapacağımızı bilemeyiz. İşte böyle anlarda kitaplar, kurslar ve içimizdeki yaratıcı yönümüz bize ışık tutar. Yaratıcılık, bizi tatmin eden her şey olabilir. Bir pasta pişirmekten tutun da bir bahçe tasarlamaya, nakış işlemeye, yazmaya, boya ya da resim yapmaya kadar, her şey olabilir. Peki kendimizdeki yaratıcılığı keşfedip, karar verdiğimizde ne olacak? İşte burası en önemli püf noktası; ön yargılarımızı, başkaları ne düşünürlerimizi, ya yapamazsamları ve kendimizi sevmemizi engelleyen her şeyi bir kenara bırakmamız ve kendi kendimizin hata yapmasına izin vermemiz gerekiyor. Örneğin çok güzel başlayan bir işe, uğraşa büyük umutlarla girdik, ama istediğimiz sonucu alamadık; olabilir… hemen pes mi edeceğiz. Elbet hayır, denemeye devam edeceğiz. Diyelim ki her şey istediğimiz gibi gitti ve sonunda başarılı olduk. Ve bir gün belki hiç ummadığımız bir anda, alkışlarla karşılaştığımız o anda bazı şeyler değişmiş, kendi yaratıcılığımızı fark etmiş oluruz. Kim bilir belki de içimizdeki sanatçı böylece ortaya çıkar. Öyleyse geçmişten ya da günümüzden; uzağımızda, yakınımızda gördüğümüz ve duyduğumuz pek çok kişiyi örnek alıp işe başlamalıyız. Hepimiz sanat tarihine damgasını vurmuş, ölmez eserler bırakmış pek çok sanatçıyı ve eserlerini, bir Picasso’yu, Hemingway’i, Ara Güler’i, Nazım Hikmet’i, Fazıl Say’ı yakın zamanda yitirdiğimiz Yıldız Kenter’i ve daha nicelerini tanıyor ve biliyoruz. Aynı zamanda sanat tarihinde yerini almış pek çok büyük sanatçının olanaksızlıklar içinde, kimi zaman dinin, kimi zaman toplumun, kimi zaman da siyasetin baskısıyla karşılaştığı zorlukları ve bunlarla mücadelelerini, yaşadıklarını da biliyoruz. Ama onlar asla pes etmemişler, ne olursa olsun üretmeye, yaratmaya devam etmişler. Onlar eserleriyle yaşıyorlar ve sonsuza kadar da yaşayacaklar. Kim bilir belki biz de kişisel tarihimize yaptıklarımızla damga vururuz… Şimdi bu anlattıklarımın ışığında “Olanaksızı iste, kendini yarat” sloganının somutlaşmış, adı çok duyulmuş ya da duyulmamış ama çoğu kez yürüdüğü yolda yalnız kalmış birkaç isimden bahsedeceğim. Öncelikle bu sloganın en somut örneği olarak tanınmış ressam Frida Kahlo’dan anmak istiyorum. Çünkü o, yaşamındaki tüm olumsuzluklara rağmen hayata küsmemiş ve o zorlukları, içindeki sanatçıyı ortaya çıkarmasına engel olarak görmemiş. Yani olanaksızı istemeyi ve kendini yeniden yaratmayı öğrenmiş. “Uçacak kanatlarım varken ayağa ihtiyacım yok” yok diyerek yaşama kafa tutmuş adeta. Onun kendini uçuracağını düşündüğü kanatları resimdi. 1907 yılında Meksika’nın güneyinde dünyaya gelen Frida 6 yaşında çocuk felci geçirir ve bir bacağı daha ince kalır. Bu yüzden hep uzun etekler giyen Kahlo’ya, "Tahta Bacak Frida" adını takarlar. Frida, kendisi gibi kronik hastalık yüzünden hayatı boyunca acı çeken babasına çok yakındı. Bu yüzden doktor olmaya karar veren sanatçı, tarihinde hiç kız öğrenci almayan Mexico City'de Ulusal Hazırlık okulunun Tıp Eğitimi bölümüne ilk kabul edilen kız öğrenci olur. 1925 yılının 17 Eylül’ünde okuldan dönen Frida’nın bindiği otobüs bir tramvayla çarpışır. Çok sayıda insanın hayatını kaybettiği kazada Frida da ağır şekilde yaralanır. Sayısız kırık çıkığın yanı sıra karnından girip omurgalarını zedeleyerek dışarı çıkan demir bir çubukla hastaneye götürüldüğünde doktorlar yaşama şansının düşük olduğunu söylerler. Ama Frida çocuk felcinden sonra bunu da atlatır, ikinci kez ölümden döner. Acılar içerisinde kıvranmasına rağmen bunu yansıtmayan Frida uzun süre boyunca doktor, hastane, ilaç, yatak ve korselerle iç içe yaşar. Tam 32 kez ameliyat olan Frida, komada geçirdiği birkaç haftadan sonra uyandığında, resim yapmak için babasından ekipman satın almasını ister. Babası, Frida'nın yatarak çizebileceği özel bir düzenek kurar, yatağının üstüne de büyük bir ayna yerleştirir. Frida'nın kazadan sonra çizdiği ilk resim, 'Otobüs' adlı tablo olur. Sonraları kendisine yaşama gücü verip iyileşmesini sağlayan şeyin resim yapmak olduğunu söyler hep. Oyalanmak için başladığı bu resim ilgisi, umarsız genç kızdan dünya çapında bir dev yaratmıştır. * AFİFE JALE “Beni acıyarak değil, düşünerek severek, kucaklayarak hatırlayın. Tiyatro varsa ben varım!” diye haykıran, toplum hayatında bir ilk olandı; yani kendi deyişiyle “ilk ateşi yakan, ilk türküyü söyleyen, ilk aşkı ya da direnişi başlatan”dı ve bunun bedelini çok ağır ödedi Afife Jale. Çünkü ilkler yol boyu bu bedeli öderler. Afife Jale kimdir diyenlere ve onun nasıl bir hayat yaşadığını merak edenlere kısaca şöyle anlatayım Afife Jale’yi… 1902 yılında İstanbul’da dünyaya gelen Afife Jale, Türk kadının en güçlü sesidir. İlk kadın Türk tiyatro oyuncusu olan sanatçı, 1902’de orta halli bir ailenin kızı olarak İstanbul’un Kadıköy semtinde dünyaya gelir. Afife’nin çocukluk düşlerinde hep tiyatro vardır. İstanbul Kız Sanayi Mektebi’nde (Selçuk Kız Teknik ve Meslek Lisesi) okurken de aklı tiyatrodadır. Tiyatro sevgisiyle 1918’de, Türk ve Müslüman kadınlarının sahneye çıkmasının yasak olduğu bir dönemde Dârülbedâyi’de (Şehir Tiyatroları) Müslüman kadınların, sadece kadınlara özel gösterilerde yer alacağı şartıyla açtığı sınava girer. Sınava giren birkaç kız arkadaşıyla birlikte, stajyer kadrosuna alınırlar. Ancak arkadaşları nasılsa sahneye çıkamayacakları düşüncesiyle bir müddet sonra istifa ederler. Oysa Afife inatla direnir, bir yılı aşkın bir süre boyunca bütün provalara katılır, kendini sahneye hazırlar; ama bir türlü sahneye çıkamaz. 1920 yılında Hüseyin Suat’ın sahneye koyduğu “Yamalar” adlı oyunda “Emel” rolünü oynayan Eliza Binemeciyan adlı yabancı bir oyuncunun yurt dışına kaçması ile onun yerine bir kadın oyuncu aranmaya başlanır ve sınav düzenlenir. İşte Afife bu sınavı kazanarak “Jale” takma ismi ile sahnede ilk kez yer alır. Gösterdiği üstün performans ile izleyenleri etkileyen sanatçıya, büyük alkış ve çiçeklerle destek verilir. Fakat sanatçının mutluluğu kısa sürer. Şehir Tiyatrosu polis tarafından baskına uğrar. Sanatçı o esnada “Tatlı Sır” adlı oyunda rolünü icra etmektedir. Polisi gören Ermeni bir oyuncu sanatçıyı bahçeye kaçırarak polisin elinden kurtarır. Fakat bu baskınlar bir türlü son bulmaz. “Odalık” adlı oyunda rolünü sahneleyen sanatçı, tekrar baskına uğrar ve yine makine odasına kaçırılarak polisin elinden kurtarılır. Bu olaylardan sonra Dahiliye Nezareti (İçişleri Bakanlığı) devreye girer ve Müslüman Türk kadının sahnede rol almasını yasaklar. Sanatçı ilk baskınlardan kurtulsa da son baskında yakalanarak polisler tarafından götürülür. “Dinini milliyetini unutan sen misin?” diye hırpalanır. Bu arada babası da sanatçıyı “kötü kadın” oldun diyerek evlatlıktan reddeder. Bütün bunlar yaşanırken Afife bir yandan da şiddetli baş ağrılarından muzdariptir. Artık sahnede, “Jale” adını kullanan Afife, sanatı için baba evini terk eder. Dahiliye nezaretinin bir buyruğu ile belediye, 27 Şubat 1921 günü 204 sayılı bildiriyi Darülbedayi Yönetim Kurulu’na gönderir. Bildiride, Müslüman kadınların kesinlikle sahneye çıkamayacakları yazıyordur. Bu bildiri üzerine Afife’nin, Darülbedayideki ücretli görevine de son verilir… Artık hayat Afife için çok zorlaşmıştır. Güvencesiz ve parasızdır ama tiyatro onun için bir tutkudur ve gözü tiyatrodan başka bir şey görmez. Uğrunda evini, babasını, yakınlarını kaybettiği tiyatro, Afife Jale’nin yüzüne kapılarını örtmektedir. Şehir Tiyatrolarından ayrılan Afife, bir müddet özel tiyatro guruplarıyla Anadolu turnelerine çıksa da bir şekilde devrin yöneticileri tarafından hep kovalanır ve hep kaçmak zorunda kalır. Nihayet 1923 yılında Mustafa Kemal Atatürk, Türk kadınının sahneye çıkma yasağını ortadan kaldırır ve Afife Jale özgür bir şekilde oyunculuğunu yapmaya başlar. Turnelere çıkan sanatçı, birçok tiyatro sahnesinde rol alır. Fakat sanatçı, yaşadığı baş ağrıları ve sıkıntılı günler yüzünden doktor tavsiyesiyle, ağrılarını durdurmak için kullandığı morfine bağımlı hale gelmiştir. Böylece tiyatroyu bırakmak zorunda kalır. Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ne yatırılarak, tedavi görür. Bir müddet sonra da Balıklı Rum Hastanesi’nde 24 Temmuz 1941’de henüz 39 yaşındayken sessiz sedasız ve yalnız başına çeker gider, hayata veda eder. Afife Jale ile Selahattin Pınar 1928 yılında “Bir bahar akşamı” rastlaşırlar Kadıköy’deki Kuşdili Çayırı’nda düzenlenen Hafız Burhan konserinde… Uzun zamandır saz salonlarının en sevilen besteci ve icracılarından biri olan Selahattin Pınar, Hafız Burhan’ın arkasında tambur çalmaktadır. Afife Jale ise konseri izlemeye gelmiştir. İkisi de 26 yaşındadır ve görür görmez birbirlerine aşık olup “Daha önceleri neredeydiniz?” diyerek evlenmeye karar verirler. Her ikisi de gençliklerini acılar içinde geçirmişlerdir. Evlenince hayat boyu özledikleri her şeyi birlikte yapmaya, mutlu olmaya çalışırlar. Selahattin Pınar, o güzel bestelerini çalar, Afife de dinler, dinler… Ancak bu güzel ve mutlu günler uzun sürmez. Afife, tiyatrosuz yaşayamıyordur ve tiyatronun boşluğunu daha önce tedavi amaçlı kullanmaya başladığı uyuşturucularla doldurur. Suriyeli bir eczacı onu morfine alıştırmıştır. Selahattin Pınar, bir gün eşinin öğle uykusu için çekildiği odasının anahtar deliğinden içeri baktığında, onun damarına morfin şırınga ettiğini görür ve yıkılır. Ama Pınar, eşine öfkeden çok, merhamet duymaktadır… Onu hayata döndürebilmek için çırpınmaya başlar. Bu gidişi geri çevirebilmek için çok uğraşırlar ama olmaz bir türlü olmaz! Bir ara Selahattin Pınar, kendisi de morfin tuzağına düşer gibi olur. Bunun üzerine Afife, “Terk et beni!” diye yalvarır ona, “Yoksa sen de mahvolacaksın, bırak beni gideyim!” der. Pınar, 6 ay sonra içi kan ağlayarak Afife Jale’yi terk eder. Artık ikisi için de en kötü yıllar başlamıştır. Afife, kimsesiz ve beş parasız, tenha parklarda yatıp kalkar, aş evlerinde karnını doyururken ayrıldığı eşinin kendisinin ardından yazdığı şarkıları taş plaktan dinleyip ağlar. Afife Jale, kimsesizliğin, terk edilmişliğin, yoksulluğun son durağı olan Balıklı Rum Hastanesi’nde, bir deri bir kemik veda eder hayata… Ölümü, gazetelere haber bile olmaz. Cenazesine sadece dört kişi katılır. Mezar yeri de mektupları ve fotoğraflarıyla birlikte kaybolup gider, unutulur… Ama bütün bunlara karşın onun zorlu ve mücadeleci yaşamı adının sanat tarihe geçmesine vesile olur. Sanatın insan yaşamını nasıl değiştirip renklendirdiğine ve anlam kattığına günümüzden de bir iki örnek vereyim. Anadolu’nun çeşitli yörelerindeki köy kadınlarının tiyatro aşkını anlatayım sizlere. * KÖY KADINLARININ TİYATRO AŞKI İzmir-Seferihisar'ın Ulamış Mahallesi'nde 4 yıl önce (2016) Seferihisar Belediyesi Tiyatro Topluluğu (SEFTİT) eğitmeni Vedat Murat Güzel öncülüğünde kurulan Ulamış Köy Tiyatrosu, 25 kişilik ekibiyle oyunlarda dekorundan müziğine her detayı ortaklaşa yapıyorlar örneğin. Kurulduğu yıl sergiledikleri 'Yaşamın İçinden' isimli oyunla büyük ilgi gören ve Türkiye'nin çeşitli illerini gezen ekip, köy halkına da tiyatroyu tanıtmış. 25 kişilik ekibin 20'sini oluşturan köy kadınlarının kimisi evde çocuklarına bakıyor, kimisi bahçesinde sebze meyve üretimi yapıyor, kimisi ise yetiştirdikleri sebze ve meyveler ile evlerinde yaptıkları lezzetli ürünleri pazarda satıyor. Çoğu hayatında hiç tiyatro izlememiş olan kadınlar, günlük işlerini yapmanın yanı sıra köy tiyatrosuna dahil olarak hem kendi yeteneklerini keşfediyor hem de özgüven kazanarak çevrelerine örnek oluyorlar. Müziğinden, dekoruna oyunun tüm detaylarında birlikte çalışan ekipte aynı zamanda 10 yaşından 74 yaşındaki oyuncuya kadar birçok yaş grubundaki köylü kadınlar hem eğleniyor hem de birbirine destek oluyor. Kimisi eşiyle birlikte, kimisi kızı ve torunuyla aynı sahneyi paylaşan köylüler bir şekilde sanata dokunmuş olmanın mutluluğunu yaşıyor. 'Tiyatroya gidip her şeyi unutuyorum' Kızı ve torunuyla aynı sahnede oynayan 70 yaşındaki Ayşe Duruk, “Kızım benden önce başlamıştı, ben de başladım ve tiyatroda kaldım. Sağlığım el verdiğince de devam edeceğim. Benim arkamdan torunum da geliyor, biz üç kuşak tiyatrodayız. Sahnede mutlu oluyorum, en azından evde oturup da nerem ağrıyor diye kendimi dinleyeceğime, tiyatroya gidip her şeyi unutuyorum. Gençlerle genç oluyorum, yaşamayı ve insanları seviyorum. İlk oyunumda İstanbul'a gitmiştik, sözüme başladım bitiremeden alkışı aldım. Bazıları nerede diksiyon dersi aldığımı soruyor, sesimi dublaj sananlar oluyor. Tiyatrodaki herkesin Ayşe Teyzesiyim” diyor. Ayşe Duruk'un torunu 13 yaşındaki Ayşegül Duruk ise, “2 yıldır tiyatroya gidiyorum, tiyatroyu çok seviyorum. Sahneye çıkınca heyecanlanıyorum. Tiyatroyu devam ettirip eğitim almak istiyorum” diyor. Evde yaptığı tarhana, erişte, salça, sarma, börek ve tatlıları pazarda satarak geçimini sağlayan Meltem Esenli (42) ise, “Daha önce hiç tiyatro izlememiştim, fakat derslere gelmeye başladıktan sonra ne kadar sevdiğimi fark ettim. Çok severek yapıyorum, bir sürü yeri gezdik ve ödüller kazandık” diye anlatıyor tiyatro macerasını. 'Bırakmaya niyetim yok' Tiyatro ekibinin en yaşlı üyesi olan 74 yaşındaki Yüksel Çiftçi ise; “Kışın zeytin toplarım, yazın bahçemde patlıcan, biber, bamya, kavun, börülce yetiştiriyorum. Zeytinyağı yapıyoruz. Tiyatroda kendime geldim, Allah ömür verdiği sürece bırakmaya niyetim yok. Eşimin amcasının kızı, yeğenim, hep beraber gidiyoruz. Daha önce hiç tiyatro izlememiştim, ilgim yoktu. Sahnede olmak çok hoşuma gidiyor, alkışları duyunca çok heyecanlanıyorum ve cesaretleniyorum. Kızım, oğlum, torunlarım hepsi beni izlemeye geliyor. Oğlum Sudan'da yaşıyor, ona neler yaptığımı anlatıyorum, o da beni çok destekliyor” diyor. **** Bütün bu örneklerden sonra birkaç cümleyle de kendimden örmek vermek isterim. Hepiniz bilirsiniz, bizim çocukluğumuzda annelerimizin kabul günleri olurdu; henüz altın günlerinin ya da oyun günlerinin olmadığı dönemler, onlarca çeşit pasta, börek ve yiyeceğin yapılmadığı, annelerin dertleşip sohbet etmek için toplandığı, anne kurabiyesi ile bir çeşit böreğin çayla birlikte ikram edildiği mütevazı kabul günleri. Mahalledeki bütün teyzeler örgülerini dantellerini alıp gelir, okuldan çıkan çocuklar da akşamüstü dahil olurlardı bu günlere. Keyifli, eğlenceli, sıcacık samimi günlerdi bu kabul günleri ve nedense o günlerde eve gelen yaramaz misafir çocuklarını oyalama görevi hep bana düşerdi, çoğuyla aynı yaşta olmama rağmen. Bana biçilen bu rolü büyük bir heyecanla benimser, çokbilmiş bir edayla misafir çocukları etrafıma oturtup başlardım onlara masallar ya da hayali öyküler anlatmaya. Evin içine huzurlu bir sessizlik çöker, misafir anneler gülümseyerek çaylarını yudumlardı. Demek ki bazı meslekler insanın alnına kâl u belâda yazılıyor. Oysa ben o zamanlar ne öğretmen olmayı ne de üniversitede okumayı hayal ederdim. O yıllarda adet olduğu üzere liseyi bitirecek, hanım hanımcık bir genç kız olarak evde oturup, hayırlı bir kısmet bekleyecektim. Ama nasip işte... Ortaokul, lise derken kendimi üniversiteden mezun olurken bulmuş, farkında bile olmadan çiçeği burnunda bir öğretmen olmuştum. Belki öğretmenlikle sanatın ne ilgisi var diyeceksiniz, ama ben öğretmenliğin “İnsan yetiştirme sanatı” olduğuna inanmışımdır hep. Bir doktor, bir mimar, bir falanca yetiştirmek değil kastım. Anlatmak istediğim, yüreği sevgi dolu bireyler kazandırmak topluma. Bunu başardığınızda da eserinizi gururla seyretmek. Şimdi dönüp ardıma baktığımda bunu başardığıma inanıyorum… Ve yılların birikimini emeklilik günlerimde yazarak değerlendiriyorum. Nurten Bengi Aksoy

  • Karantina Günlükleri-1

    Nurten B. AKSOY * Virüs Geldi Böyle Oldu Birkaç günlük yalancı baharın ardından kış geri geldi. Yağmur yağıyor dışarda çisil çisil, bıçak gibi esen rüzgar kapkara bulutları dolaştırıyor tepemizde yine. Tam artık bahar geldi, bunca şehidin, bunca depremin, bunca sıkıntının ardından belki daha aydınlık günlere kavuşuruz derken olmuyor, bir türlü çıkamıyoruz aydınlığa. Bahardan umudu kesip, "eh yağmur rahmettir, arkası aydınlık olur" diyorum ama yok, nafile bir türlü nur inmiyor üzerimize. Mehmet Akif'in dediği gibi; "Nûr istiyoruz... Sen bize yangın veriyorsun! 'Yandık! 'diyoruz... Boğmaya kan gönderiyorsun!" Günlerdir olanları izliyorum ve belki de biz bunları hak ediyoruz diye düşünüyorum. Her gece "yarın belki güzel bir güne uyanırım" diye dua edip beklerken her sabah yalana, kine, öfkeye, kargaşaya , felakete uyanıyoruz... Malum, şimdi de bir hastalık ya da başka bir deyişle virüs musallat oldu başımıza. Onunla yatıyor, onunla kalkıyoruz, her ne kadar bu garibim virüs gözle görülmese de adı her yerde. Televizyonu açıyoruz orda, sosyal medyaya göz atıyoruz orda, gazete okuyoruz orda... Önlemler, tavsiyeler, bilgiler... Ne ararsak karşımıza çıkıyor. Sanırsınız ki hepimiz birer tıp uzmanıyız. Özellikle sosyal medya tiryakileri ve felaket tellalları sürekli felaket senaryoları paylaşmaktan ve insanlara korku salmaktan nasıl bir zevk alıyorlar aklım almıyor. Yok efendim İtalyan doktor mektup yazmış da, orada yaşlıları tecrit ediyorlarmış da, insanlar acı çekerek ve boğularak bir başlarına ölüyormuş da... Falanca şehirde hastalık yayılmış, bir semt karantinaya alınmış ve buna benzer henüz doğrulanmamış bilgiler Korona'dan daha hızlı yayılıyor ve bana göre mikroptan daha tehlikeli. Şunu unutmayalım ki moral bozukluğu ve ruhsal çöküntü de en az hastalık kadar tehlikeli. Hani şair; "Ölmek kaderde var, bize ürküntü vermiyor; Lâkin vatandan ayrılışın ıztırabı zor." (Yahya Kemal) (ya da benim deyişimle sevdiklerinden  ayrılışın ıztırabı zor) demiş ya Yahya Kemal "EYLÜL SONU" şiirinde, bunu unutmamamız lazım, yani "korkunun ecele faydası yok." şöyle ya da böyle öleceğiz, ama en azından huzurlu yaşayalım, somut bilgiler dışında birbirimizin huzurunu kaçırmayalım bari. Hem uzak ve yakın Dünya tarihine bir göz attığımızda en tehlikeli ve öldürücü virüsün İNSANOĞLU olduğunu görmüyor muyuz? 1 ve 2. Dünya Savaşlarında ölen milyonların, yakın geçmişimizdeki Irak, Suriye, Libya savaşlarında ölen yüz binlerin, terör olaylarında hayatını kaybedenlerin, soğuk denizlerde can veren mültecilerin sebebi hep insanoğlu değil mi? Belki Korona'dan da binlerce insan ölecek, ama biliyoruz ki sonunda aşısı bulunacak ve bu bela sona erecek, bir başka salgına kadar... Ama ne yazık ki insanoğlunun içindeki kinin, öfkenin, vahşetin, bencilliğin, şiddetin aşısı yok. Şu günlerde hiç olmazsa biz de bu vahşi yanımızı karantinaya alalım, yangına körükle gitmeyelim. Yağmur yağmaya devam ediyor... İçime içime yağıyor, kapkara bulutlar yüreğimin üstüne çöreklenmiş kalkmıyor... İnsanlar panik içinde marketlere, pazarlara koşuyor, yarın nasıl bir güne uyanacağını bilemeden... Ve o büyük şairi, Mehmet Akif'i bir kez daha rahmetle anıyorum: "Nûr istiyoruz... Sen bize yangın veriyorsun! 'Yandık! 'diyoruz... Boğmaya kan gönderiyorsun!" ***** Malum dün İstanbul'da hava tıpkı ruhlarımız gibi kapkaraydı. Bir yandan zehir gibi soğuk hava, bir yandan durmadan yağan yağmur, bir yandan devamlı duyduğumuz kötü haberler içimizdeki tüm umutları paramparça etmişti. Benim gibi her gün sokağa çıkmaya alışık biri tüm gününü evde geçirince varın düşünün halimi. Vaktiyle yaşlanıp da sokağa çıkamayacağım günleri düşünerek illa da giriş katı olsun, oturduğum yerden hiç olmazsa sokağı görebileyim, diye aldığım evimin penceresinin önünde çakılıp kaldım. Elleri kolları poşetlerle dolu evlerine koşuşturanları izledim akşama kadar. Ve bu ruh haliyle huzursuz bir gece geçirdim. Ama bugün sabah kalkıp da perdelerimi açtığımda bahçemdeki yaşlı erik ağacının bembeyaz çiçeklerle gelin gibi donandığını görünce, hele buna bulutların arasından süzülen güneş ışıkları da eklenince ruhum aydınlanıverdi. Birden çok sevdiğim bir söz geldi aklıma: "Her kışın bir baharı, her gecenin de bir sabahı vardır..." diyen. Bu da geçer elbet dedim kendi kendime. Bizler çok zor günler görmüş bir neslin çocuklarıyız. Lise yıllarında kolera salgınlarını, Kıbrıs harekatındaki karartma gecelerini yaşamış, darbe günlerinde sabahın köründe kapımızı çalan eli tüfekli askerlerin sesleriyle uyanmış, sıkıyönetimlerin sokağa çıkma yasaklarıyla evlerimizde hapis kalmış; gaz, margarin, tüp kuyruklarında beklemiş bir nesiliz. Korona'dan mı korkacağız, dedim kendi kendime. Alırız önlemlerimizi, yıkarız ellerimizi, süreriz kolonyalarımızı, kitaplarımızı okuyarak otururuz evimizde... İşte bu ruh haliyle önce yıllardır buzdolabında unuttuğum Rebul kolonyasını çıkardım masanın üstüne koydum. Her ne kadar birkaç gündür çekirge sürüsü gibi marketleri talan edenleri şaşkınlıkla seyretsem de bugün mutfağı yoklayınca, bir sokağa çıkma yasağı ihtimaline karşı çarşıya gidip biraz alışveriş yapmaya karar verdim, hem de sokakların hal-i pür melalini görmek istedim. Malum yaşımız 60'ı biraz geçti, yani Korona'nın ilk hedeflerinden biri de benim. Belki genç gibi giyinirsem Korona'yı şaşırtırım diye düşündüm 😊 en renkli kabanımı giyip, en şık şalımı da yüzümü örtecek şekilde bağlayarak düştüm yollara. Önce gribe karşı önleyici birkaç ilaç aldım eczaneden ve çarşıya gitmek için Bahariye'ye doğru yürümeye başladım. Aman Allahım Kadıköy'ün sokakları gençliğimin sokaklarına dönmüştü. Yollarda itişip kakışarak yürüyen, bağırarak üstüme gelen, çöplerini, sigara izmaritlerini yollara atan insanlar yok olmuştu. İnsanlar gayet mazlum ve mahzun yürüyorlardı yollarda. Her gün yüzlerce insanın fotoğraf çekmek için tepesine çıktıkları Kadıköy'ün meşhur Boğası bile yapayalnız kalmıştı. Buz gibi esen rüzgar yüzüme yüzüme eserken Necip Fazıl'ın dizeleri takıldı dilime: "Sokaktayım, kimsesiz bir sokak ortasında; Yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum. Yolumun karanlığa saplanan noktasında, Sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum. Kara gökler kül rengi bulutlarla kapanık; Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar. İn cin uykuda, yalnız iki yoldaş uyanık; Biri benim, biri de serseri kaldırımlar..." Çarşıya doğru yürüdüm, şimdi benim de gidip bir marketi talan etmem gerekiyor... ***** "BU DA GEÇER YA HÛ" Yıllar önce Antalya'da merkezden hayli uzak bir kasabadaki TRT lojmanlarında yaşadığımız için pek çok ihtiyaç maddesini, özellikle de ani gelecek misafirler için kuru yiyecek ve benzeri şeyleri evde hep fazladan bulundururdum. O alışkanlığım hala devam ettiğinden evimde her zaman yedek yiyeceklerim bulunur. Ama bu sefer gelecek olan misafir değil Korona... Mademki günlerdir herkes bir şeyler almak için marketleri talan ediyor, ben de kusur kalmayayım dedim. İlk girdiğim büyük market öylesine kalabalıktı ki değil bir şey, nefes bile almak mümkün olmadığından kaçarcasına ayrıldım oradan. En iyisi alışverişi bizim bakkal amcadan yapmak, diyerek yoluma devam ettim. Günün her saatinde cıvıl cıvıl olan Kadıköy çarşısı ve rıhtımı sanki bir ölüm sessizliğine bürünmüştü. Sadece gökyüzünde süzülen martıların çığlıkları vardı her yerde, iskeleye dizilmiş vapur ve motorları görünce yine Yahya Kemal'in dizeleri geldi dilimin ucuna: "Artık Demir almak günü gelmişse zamandan Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol..." Acaba "Demir almak günü gerçekten geldi mi, yoksa bu vapurlar meçhule mi gidiyor" gibi soruları kafamdan atarak bizim bakkala vardım. Benimki de laf işte, bir kişilik alışverişten hiç talan mı olur? Birer kilo meyve, mercimek, bulgur ve pirinç alıp, eve gelir gelmez hemen tv'yi açarak haberlere daldım. Yine virüs, yine ölüm, yine karantina haberleri vardı tüm kanallarda. Kafe, çay bahçesi, park ve benzeri yerlerin kapatıldığını öğrendim. İçim sızladı; şimdi garson, tezgahtar vb. yüzlerce insan işsiz kalacak, belki de evlerine götürecek ekmek bile alamayacaklar... Ama bu çay bahçelerinin kapatılması benim gibi çay tiryakilerini galiba olumlu etkileyecek, hemen her akşamüstü Moda'da ya da rıhtımda içtiğim çay paralarını biriktirip zengin olabilirim 😊 biraz da bardağın dolu tarafına bakalım, değil mi 🤗 Bilmiyorum bu günler ne kadar sürer, ekonomik sıkıntıların yanı sıra yaşayacağımız antisosyal hayat ruh halimizi nasıl etkiler? Korona'dan ölmesem bile 60 metrekarelik evimde bir odadan bir odaya gezerken ruh halim ne olur, bilmiyorum. Ama buna pabuç bırakacak değilim; daha okunacak onlarca kitabım, yazılacak yüzlerce satırım var. Haaa bir de penceremin önünde yüzümü güldüren rengarenk çiçeklerim ve kedilerin mamasına ortak olan bembeyaz martılarım var... en iyisi "BU DA GEÇER YA HÛ" deyip enseyi karartmamak...

  • Karantina Günlükleri-3

    Nurten B. AKSOY * Evim Evim Çok zor günler yaşıyoruz, yüreğimiz daralıyor, içimiz kararıyor, umutlarımızı yitirmek üzereyiz ama unutmayalım ki bahar geldi. Bugün 21 Mart yani Nevruz... Bir başka deyişle umut mevsimi, tabiat ananın yeniden dirilişi bir anlamda... "Öyleyse tabiat anayı örnek alalım yeniden dirilmek için" diyecektim, ama biz maşallah toplum olarak ölmek için gayret ediyoruz. Dışarı çıkmayın diyorlar, bir kulağımızdan girip diğerinden çıkıyor. Millet asker uğurluyor davul, zurna, halayla; sahiller dolmuş taşmış; mangallar, piknikler... Ohhh gel keyfim gel... Kim korkar hain Korona'dan... Hele bugün güneş sıcacık yüzünü gösterip de hava da ısınınca genci, yaşlısı, çoluğu çocuğu vurdu kendini sokaklara. Günlerdir penceremden izlediğim ıssız sokaklar bugün birden cıvıl cıvıl oluverdi. Ve bunun faturası akşam saatlerinde maalesef biz 65'liklere kesildi. KORONA Günlükleri birden bire MAPUS Günlüklerine döndü... Artık ne kadar süreceği belli olmayan mapusluk günlerim başladı. Allahtan biraz stokçuluk yaptığım için yeme içme konusunda sıkıntım yok, akşamdan beri eş dost telefonla arayıp "Allah kurtarsın, bir ihtiyacın var mı" diye soruyorlar sağ olsunlar. Şimdilik bir ihtiyacım yok, ama olur da şeytana uyup firar etmeye filan kalkarsam ne olur, diye kara kara düşünmeye başladım. Sonra ailedeki avukatlar geldi aklıma, ama daha bi şey yapmadan, bendeki potansiyeli fark eden avukatım; "sakın ola ki yasağı delmeye kalkıp başımıza iş açma" diye uyarınca tüm umutlarım suya düştü. Biraz düşündüm de hani olur da başıma bir iş gelirse diye, tayyörümü giyer, takarım kravatımı, pardon fularımı, "İyi hal indirimi" alıp, yırtarım. N'olcak ki demokrasilerde çare tükenmez nasılsa. 😂😂 Şimdi kendime bir program yapmam lazım, önce bir iki mapusane türküsü ezberlemeliyim, sonra da şişlenme tehlikesine karşı önlem almalıyım. Görüş günleri ne zaman henüz bilmiyorum, ama yarın 155'i arayıp temiz çamaşır filan isteyebilirim... Neyse, bu kadar zevzeklik bu akşamlık yeter sanırım. Ama ne tuhaf bir ülke olduğumuza takılıyor hep aklım. Bir yandan hapishanelerdeki bilmem kaç bin kişiyi dışarı salma kararı al, ondan sonra tut, biz garibanları eve hapset... Ne diyeyim bu uğursuz virüs sadece bizim evde oturmamızla yok olacaksa, kaderimize razı olur, otururuz... Niyeyse bu gece de Ziya Paşa'nın dizeleri takıldı dilime: "Eyvah bu bâzîçede bizler yine yandık, Zîra ki ziyan ortada bilmem ne kazandık." (Eyvah bu oyunda yine bizler yandık, Çünkü kayıp ortada, bilmem biz ne kazandık.) 21.03.2020 **** Evde Tek Başına Bugün "evde tek başına" faslının üçüncü gününü doldurdum. Şimdiki genç anneler pek bilmezler ama bizim kuşak iyi bilir. Bizler anne olduğumuzda "kırkımız çıkmadan" bizi sokağa salmazlardı. Aman "nazar değer, aman mikrop kaparsın, al basar" gibi bahanelerle büyüklerimiz bizi korumaya alırdı, biz de kuzu kuzu otururduk bebeğimizle baş başa. Yani bu ev hapisleri bizi yıldıramaz, kırkımız çıkana kadar otururuz, bizler alışığız da beylere Allah sabırlar versin. Şu kendi küçük, korkusu büyük virüsü günlerdir kötülüyoruz, ama biraz da Pollyannacılık oynayıp iyi taraflarına bakalım değil mi? Benim kendi adıma sevindiğim en güzel yanı, çok uzun zamandır ara verdiğim yazılarıma yeniden ve severek başlamam oldu. Bir müddettir üstüme çöken ketumluktan kurtuldum, arşivimden kullandığım yazılarıma yenilerini eklemeye başladım. Tabii KORONA bu iyiliği sırf bana yapmadı, sosyal medyada son günlerde izlediğimiz videolar, şarkılar, yazılar bunun en güzel kanıtı. Bir başka güzel yanı da bir süredir ölü toprağı serpilmiş Facebook hazretlerinin yeniden eski cıvıl cıvıl günlerine dönmesi; hesabını kapayanların, sessizliğe gömülenlerin hepsi yeniden ortaya çıktılar. Yani sokaklarda biten sosyal hayat sanal alemde coşkuyla sürüyor. Bunları yazarken lise yıllarım geldi aklıma. Biz İstanbul'da yaşayan 65'likler 1970 yılında yaşanan Kolera salgınını iyi hatırlar. 1970 yılında yıllar sonra ilk öğretmenliğimi yaptığım Sağmalcılar semtinde, kirli su borularının yanlışlıkla içme suyu borularına bağlanmasıyla patlayan Kolera salgını bütün şehre yayılmış ve büyük korku yaratmıştı. O günün kısıtlı koşullarında içme sularımızı kaynatır, sebze ve meyvelerimizi sabunlu sularla yıkar olmuştuk. Okulda tuvalete gitmez, su bile içmezdik. O günün imkanları bugünün çok gerisinde olsa da Koleranın aşısı vardı, bütün İstanbul aşılanmıştı. Liseyi okuduğum Cibali Kız Lisesine çok yakın olan Hıfzıssıha merkezi harıl harıl çalışıyordu. Sağlık ekipleri sırayla okullara gidip öğrencileri, öğretmenleri ve bütün personeli aşılıyordu. Aşıdan çok korkan ben, her gün heyecanla sağlık ekibinin okula gelmesini gözler olmuştum. Nihayet o gün edebiyat dersimizde kapı çalınmış, beyaz elbiseli, beyaz kepli hemşireler dalıvermişti sınıfa. Nereye kaçıp, saklanacağımı düşünürken, sürekli sıranın en arkasına kaçan bana gelmişti sıra. Öğretmenimize sıkı sıkı sarılıp, gözlerimi kapamıştım. Ve bütün sınıfın kahkahalarla "oldu da bitti" maşallah çığlıklarıyla ağlayarak aşımı olmuştum. Aşı faslı biter bitmez bizi evlerimize yollamışlar bir ya da iki gün de tatil yapmışlardı. O aşı beni nasıl da sarsmış ve etkilemişti; kolum sancılarla davul gibi şişmiş, ateşim çıkmış, o iki gün yatak döşek hasta yatmıştım. Alınan temizlik önlemleri ve aşılarla salgın kontrol altına alınmış, ne yazık ki elli kişinin ölümüne sebep olan salgın Allahtan tüm ülkeye yayılmadan önlenmişti. İşin ilginç yanı bu hastalığın kötü anısı nedeniyle salgının çıktığı Sağmalcılar semtinin adı daha sonra Bayrampaşa olarak değiştirilmişti. Şimdi o günlere dönüp baktığımda yine de güzel günlermiş diye düşünüyorum. En azından o zamanlar "sizin sağlığınızı düşünüyoruz" deyip yaşlıları ayrıştıranlar yoktu. Evet, bir salgın vardı, ama genci yaşlısı bütün İstanbullular hastalığı aynı şiddette yaşamış, sadece hastalar izole edilerek karantinaya alınmış ve el ele vererek birlikte yenilmişti salgın. Şimdiki gibi yaşlılara potansiyel suçlu gibi davranıp, kendileri sokaklarda fellik fellik gezenler yoktu. Şimdi de yasak ya herkese uygulanmalı ya da kaç gündür yapıldığı gibi "şu kadar yaşlı öldü, ölenlerin hepsi yaşlı" gibi laflarla yaşlıların gönülleri yaralanmamalıydı... Neyse ki. Bu akşam sayın bakan; "şu kadar yaşlı hasta" lafını bırakıp "insanımız" sözcüğünü kullandı... Ne demiş Cahit Sıtkı: "Neylersin ölüm herkesin başında, Uyudun uyanamadın olacak. Kim bilir nerde, nasıl, kaç yaşında Bir namazlık saltanatın olacak, Taht misâli o musalla taşında..." Sağlıklı günlere ulaşmak dileğiyle 🤗😍 24.03.2020.

  • Karantina Günlükleri-4

    Nurten B. AKSOY * BOŞ SOKAKLAR Bugün 'evde tek başına'nın altıncı günü. Hava; insanların hastalığa aldırmadan sahillere, ormanlara koştuğu cumartesi pazar günkü gibi değil. Kaç gündür İstanbul yağmurlu, puslu ve çok soğuk; allahtan öyle, en azından sokağa "aş ermiyor" insan. İhtimaller de ortadan kalkınca evde oyalanacak ve yapacak çok şey bulunuyor. Örneğin kitaplığımı düzenledim bugün, daha önce okuyup da aklımda güzel iz bırakmış bir kaç kitabımı tekrar okumak üzere bir kenara ayırdım, hatta okumaya başladım bile... Jean C. Garange'nin "Sisle Gelen Yolcu" romanını da yazarın diğer kitapları gibi daha önce okumuştum, ama konusunu unutmuşum. Şimdi kitabın her sayfasını okudukça, o sayfayı hatırlıyorum sadece. Demek ki yedi yüz sayfalık kitabı tekrar okuyacağım. Bu da ev hapsinin bir kısmını doldurdum anlamına geliyor. Bazen yeni kitaplar, bazen eskiler... Aslında benim günlük yaşamımda değişen bir şey yok, Korona'dan önce de böyleydim; ev işleriyle, yazma ve okumayla geçirirdim günlerimi. Şimdiden farklı olarak yaptığım tek şey ise her gün akşamüstü çıktığım 2-3 saatlik geziler ve bazen de çektiğim fotoğrafları çekememem. Yani bu günlerde, akşamüstü oldu mu içim başlıyor kıpırdanmaya; hava kararmaya başlayınca metalci gençler gibi siyahlarımı giyip, atkımla yüzümü kapatıp, elimde bir çöp torbasıyla ve bir hırsız edasıyla çıkıyorum evden. Her yer bomboş, arada bir geçen arabaların sesiyle irkilsem de istifimi hiç bozmuyorum. Hemen yan sokaktan yürüyüp karşı sokağa geçiyorum. Zikzaklar çizerek evimin etrafındaki bütün boş sokaklarda yürüyüp yarım saat içinde evime dönüyorum. Bu arada ekmek, su gibi ihtiyaçlarımı da almış oluyorum. Tabii bu cesaretimde mahallemizin bakkalının ve manavının; "hocam siz daha gençsiniz, en fazla elli beş filansınızdır, size yasak yok ki" demelerinin büyük etkisi var. 😊 Bizim mahalle Kadıköy'ün en eski ve şirin mahallelerinden biri. Bu semtteki yolların hemen hepsi bir şekilde denize çıkar. İşte ben de o sokaklardan gizlice bakıyorum denize. Tıpkı sevdiğine uzaktan, hüzünlü gözlerle bakan bir âşık gibi ve biliyorum ki bu hasret çok sürmeyecek inşallah. 🙏 Bu arada Yeldeğirmeni, yani bizim mahalle tam bir eski İstanbul semti. Arnavut kaldırımı döşeli daracık yokuşlu sokakları, Korona'dan önce gençlerin doldurduğu cıvıl cıvıl kafeleri ve ailenizin bir ferdi gibi her daim güler yüzlü ve yardımsever esnafıyla sıcacık bir semt. Ama şimdilerde boş sokakları, kapalı dükkan ve kafeleriyle adeta bir hayalet şehir. Issız sokaklar artık martıların, kedilerin ve köpeklerin. Bizim yerimize onlar dolaşıyorlar keyifle... "Sanma ki derdim güneşten ötürü; Ne çıkar bahar geldiyse? Bademler çiçek açtıysa? Ucunda ölüm yok ya. Hoş, olsa da korkacak mıyım zaten Güneşle gelecek ölümden Ben ki her nisan bir yaş daha genç, Her bahar biraz daha aşığım; Korkar mıyım? Ah, dostum, derdim başka…" Evet şimdilerde hepimizin derdi Orhan Veli'nin dediği gibi ne bahar ne de aşk... Varsa yoksa Corona... ***** KABAKULAK Bir hafta on gündür her akşam sinirlerimiz gerilmiş bir vaziyette ve heyecanla televizyonlarımızın başına geçip bu sinsi virüsün nasıl yayıldığı, kaç kişinin hastalandığı ve öldüğü haberlerini izliyoruz. Sürekli sokağa çıkma yasağının ilan edilmesini bekliyoruz endişeyle. Bu akşam da gergin bir vaziyette sayın CB'nin ulusa seslenişini izlerken eskilere gittim, çocukluk günlerim geldi aklıma. Sanırım 1961 yılıydı, 27 Mayıs ihtilali olmuş, dönemin başbakanı ve arkadaşlarının Yassıada'da yargılanmaları başlamıştı. Çok küçüktüm; her akşam belli bir saatte aile büyüklerinin radyo başında toplanarak endişeyle o duruşmaları dinlediklerini hatırlıyorum. Olayın ne olduğunu kavrayamasam da evdekilerin yüz ifadelerinden kötü bir şeyler olduğunu anlar, köşeme çekilirdim ben de sessizce. Bu akşam da haberleri izlerken aynı duyguları yaşayıp eski günleri hatırladım... Büyüdükçe ihtilalin ne olduğunu öğrendim, gençlik yıllarımız 12 Martların, 12 Eylüllerin ruhumuzda açtığı yaralarla geçmişti, hatta ahir ömrümde bir de salâlarla, dualarla desteklenen darbeleri de görmek nasip olmuştu. Şimdilerde her gece okunan salâları duydukça hep ölümler geliyor aklıma ve ister istemez ürperiyorum. Neyse efendim bu karamsar konuları bir kenara bırakıp, sizleri biraz gülümsetebilmek için, ortaokuldayken sebep olduğum salgın hastalığı anlatayım. Orta son sınıftaydım ve oldukça başarılı bir öğrenciydim. Bizim nesil iyi bilir, o yıllarda ilkokul, ortaokul ve liseyi bitirirken çok başarılı da olsanız, mutlaka mezuniyet sınavına girmeniz gerekirdi. İşte o yıl bizim de mezuniyet sınavımız vardı ve harı harıl ders çalışıyorduk. Bir gün okuldan çıkıp eve gittiğimde müthiş bir kulak ve boğaz ağrısının eşlik ettiği yüksek ateşle hastalandım. Grip veya soğuk algınlığına yakalandığımı varsayan hacıannemin verdiği aspirin ve ıhlamuru içirerek yattım. Ertesi sabah okula gitmek için kalkıp yüzümü yıkamak için banyoya girdiğimde aynadaki aksimi tanıyamadım. Yanaklarım, kulaklarımın altından boğazıma kadar şişmiş, "ay yüzlü" bir dilbere dönmüştüm. Ağrım da iyice artmıştı. Hacıannem hemen aile doktorumuza telefon edip halimi anlatmış ve Dr. Varujan'ı eve çağırmıştı. Beni bir güzel muayene eden doktor amca gülümseyerek "KABAKULAK" olduğumu ve hastalığı yaymamak için, bir anlamda beni karantinaya alamış, üç hafta okula gitmemem gerektiğini söylemişti. Canımın çok yanıp hiçbir şey yiyememe mi yanayım, sınav öncesi okula gidemeyip derslerimden geri kaldığıma mı yanayım, bilemiyor, ateşler içinde yanıyordum. Ertesi sabah, aynı evde yaşadığımız yeğenlerim Belgin ve Ömer'in de benimle aynı kaderi paylaştığını, yani kabakulağı onlara da bulaştırdığımı öğrendim. Aslında bu habere biraz sevinmiştim, çünkü bu hastalık günlerini tek başıma tecritte değil, aile boyu hep birlikte geçirecektik. Ailem raporumu okula götürmüş, hasta olduğum haber verilmişti. Arkadaşlarımı, öğretmenlerimi çok özlemiştim, ama o günün koşullarında kimseden haber alamıyor, hiçbir arkadaşımın gelip hatırımı sormamasına da çok bozuluyordum. Demek ki çok sevilen ve aranan bir arkadaş değilmişim diye için için üzülüyordum. Neyse raporum bitip heyecanla okula gittiğimde pek çok arkadaşımın okulda olmadığını görmüştüm. Nerede olduklarını sorduğumda da 35 kişilik sınıfımızda 20 arkadaşımın kabakulak olduğunu öğrenmiştim. Yani ben hiç bilmeden hastalığı neredeyse bütün sınıfa bulaştırmıştım. Benden sonra arkadaşlarım bir kaç gün arayla okula dönmüşler, birbirimize kavuşmuş ve çok gülmüştük. Tabii sevgili öğretmenlerimizin büyük bir gayretle yaptıkları telafi dersleriyle eksiklerimizi tamamlamış ve girdiğimiz sınavlardan başarıyla çıkarak ortaokuldan mezun olmuştuk... Sağlıklı günlere kavuşmak dileğiyle... 🙏😊

  • Karantina Günlükleri-5

    Nurten B. AKSOY * YASAK SOKAKLAR Hani bir şarkı vardır, hatırlarsınız: "Saymadım kaç yıl oldu..." diye başlayan. Bugünlerde bir kaç değişiklikle dilime takılı, söyleyip duruyorum. "Saymadım kaç gün oldu, biz evlerde kalalı..." diye. Evet, evlerimizde kapalı kaldığımız şu günlerde tarihsiz zamanlar yaşıyoruz. Ayın kaçı, hangi gündeyim, hatta hangi ayda, hangi mevsimdeyim farkında bile değilim. Bunda havaların da büyük etkisi var tabii, günlerdir İstanbul'da havalar kara kışı aratmayacak kıvamda. Yağmur, soğuk, fırtına ne ararsanız var. Bir yanım o güneşli bahar günlerinin gelmesini beklerken, bir yanım; "yok yok havalar açmasın, böyle devam etsin" diyor. Yasakların, kuralların evde tutamadığı insanlar hiç olmazsa hava kötü olunca evde oturuyor. Karanlık günleri hiç sevmeyen ben "allahım bu havalar biraz daha böyle devam etsin" diye dua eder oldum. Her zamanki gibi penceremin önünde boş sokağı seyrediyorum, insanlar azalınca meydan kuşlara, kedilere ve köpeklere kaldı adeta. Martıların biri iniyor, biri kalkıyor sokakta, kargalar da onları takip ediyor sanki... Hüzünlü bir sessizlik hakim her tarafta. İşte böyle boş sokaktaki kuşları seyrederken yıllar öncesinin nüfus sayım günleri geldi aklıma... Milenyum çocukları bilmese de bizim nesil iyi bilir eski nüfus sayımlarını. Beş yılda bir yapılan bu sayımlarda nüfusun doğru tespiti için sabah yediden akşama kadar sokağa çıkma yasağı ilan edilirdi. Tabii beş yılda yapıldığı ve sadece bir gün olduğu için bir eğlenceye dönerdi o günler. Bütün aile bir arada olur, yemeli içmeli, eğlenceli bir güne dönüşürdü sayım günleri. Ev halkı temiz pak giyinir, heyecanla sayım memurunu beklerdik. Hatta onlara ikramlarda bile bulunurduk. Sayım faslı bitince evdeki küçük çocuklar zincirlerinden boşanmışçasına sokağa oyun oynamaya çıkarlardı. Öğretmenler ve devlet memurları görevlendirilirdi bu sayımlarda. Ben de öğretmenlik yıllarımda birkaç kez görevlendirilmiştim. Aklımda kalan ilk görevim 1980 yılında henüz çiçeği burnunda bir öğretmenken yaptığım sayımdı. Sağmalcılar Lisesine yeni atanmıştım. 12 Eylül öncesi dönemdi, ülkede sıkıyönetim vardı ve her yer toz dumandı. Kavgalar, cinayetler, tutuklamalarla dolu günler. Sağmalcılar semti ise o günkü İstanbul'un cezaeviyle ünlü, ulaşılması zor bir taşra semtiydi. Burada genellikle Batı Trakyalı Türk ailelerle Doğulu Kürt aileler derme çatma gecekondularda ve çok zor koşullarda yaşarlardı. İşte o sayımda bana görev olarak, okula yakın böyle bir mahallede, saymam için yirmi ev verilmişti. İlk kez böyle bir iş yapacağım için çok heyecanlıydım. O gün erkenden kalkıp giyinmiştim, sokağa çıkma yasağı olduğu için ve evim de okula hayli uzak olduğundan sabah jandarmalar biz görevli öğretmenleri evlerimizden alıp okula götürmüştü. Okuldan gerekli belgeleri aldıktan sonra yine jandarma eşliğinde sayım yapacağımız adreslere gitmiştik. Nasıl olsa sayacağım topu topu yirmi ev, öğlene kadar işimi bitirip eve dönerim diye düşünüyordum, ama me gezer? Girdiğim iki göz odalı, derme çatma ve yoksulluk kokan evler tıklım tıklım insan doluydu. Anne, baba, büyük anne, büyük baba ve en az beş altı çocuktan oluşan aileler saymakla bitmiyordu. Onlara sorduğum onlarca sorunun çoğuna cevap veremiyor, bir kısmı Türkçe bile bilmiyordu. O yokluk ve sefalet içimi çok acıtmıştı ve 3-4 saatte bitiririm diye düşündüğüm işimin bitmesi akşamı bulmuştu. O sayımda ülke nüfusu kaç çıkmıştı hatırlamıyorum ama sıkıyönetim koşullarında ve kapıda bekleyen eli tüfekli jandarmalar eşliğinde yaptığım görevi ve orada gördüğüm yoksulluğu hiç unutmadım. Daha sonraki yıllarda da Fatsa'da, Antalya'da sayımlarda görev aldım, ama o günlerden aklımda pek bir şey kalmadı ve sanırım 2005'ten sonra sayımların bilgisayar kanalıyla yapılmasıyla sokağa çıkma yasağı da bir daha yaşanmadı. Sokağa çıkma yasağının kısmi uygulandığı şu zor günlerde ise hiçbirimiz yarınımızdan emin değiliz. Bu hastalık ne kadar sürer, kaç can daha alır, nasıl önlenir bilmiyoruz. Ama en azından başımızı sokacağımız evlerimiz, yiyecek bir lokma ekmeğimiz ve bizler için sokaklarda, hastanelerde çalışan fedakar insanlarımız var. Öyleyse umutsuzluğa kapılmaya gerek yok. Belki bir başka şarkıda denildiği gibi bu yıl "Baharı görmeden yaz gelip geçecek" ama biz unuttuğumuz değerlerimizi; sağlığın, bilimin, dayanışmanın ne kadar önemli ve değerli olduğunu yeniden hatırlayacağız... Sağlıklı, aydınlık ve güzel günlere... 🍀🌺🤗

  • Karantina Günlükleri-6

    Nurten B. AKSOY * Hani "Bir musibet bin nasihatten evladır" diye bir söz vardır ya, bu c korona belası da bize günlük çekişmelerin, koşuşturmaların, teknoloji çılgınlığının ve bencilliğin unutturduğu bazı özelliklerimizi yeniden hatırlatıyor. Aslında özümüzde var olan yardımlaşma, dayanışma, saygı ve sevgi gibi unuttuğumuz bazı duygular bu vesileyle yeniden tomurcuklanmaya başladı sanki. Kim bilir bu hastalık geçtiğinde belki de o özlediğimiz eski insani günlerimize kavuşuruz, o tomurcuklar çiçeğe, meyveye dönüşür... Bu duygularla hatırladığım bir anımı paylaşmak istedim sizlerle... Hepinize iyi okumalar 🤗 TEK TAŞ YÜZÜK Yedi tepeli şehrin bir tepesinden, sahiline doğru inen dik bir yokuşun tam orta yerinde, Arnavut kaldırımı döşeli daracık bir sokak. Evlerin arasına gerilmiş elektrik tellerine asılı solgun ışıklı lambalar aydınlatıyor karanlık ve uzun kış gecelerini. Sokağın iki yanına karşılıklı dizilmiş, birbirine yaslanarak ayakta durmaya çalışan, yaşama direnen ahşap ve kagir evler. En fazla iki ya da üç katlı evlerin teraslarında tâ bahçeden yukarı uzanan sarı yeşil yaprakların sarıp sarmaladığı çardaklar. Yaz mevsiminin sonuna doğru korukluktan çıkıp üzüme dönüşen salkımlar süslerdi bu çardakları ve altında oturmanın keyfini... Sokağa adını veren tarihi bir hamam var burada, Merdivenli Hamam... Ama sokağın adı niyeyse Köşklü Hamam Sokağı. Mütevazı insanların oturduğu şirin mi şirin bir sokak, bir de aynı adı taşıyan minik bir çıkmaz sokağı var, Hamam Çıkmazı denilen. Zenginlerin oturduğu bir yer değildi, ama gönlü zengin insanlar yaşardı bu sokakta. Orta halli memur ve esnaf aileleri, kocası ölmüş yaşlı teyzeler ve pansiyon olarak kiraya verilen ahşap evlerin odalarında oturan üniversite öğrencileri. Yetmişli yıllar, arabaların geçmediği sokakta şen kahkahalar atan çocukların sesine karışan, eşeklere yüklenmiş küfelerde meyve ve sebze satan satıcıların sesi... Sabahları "gasteeeee, yazıyor yazıyor" diye bağırarak geçen gazeteci çocuğun sesi ve askısında yoğurt satan yoğurtçunun "Silivri, kaymaaaaakk" diyen sesleri... Bu renk ve ses cümbüşüyle hem âsude hem cıvıl cıvıl bir sokak. Bu sokakta oturanlar evlerinin kapılarını kapamaz, perdelerini örtmezlerdi. Günün her saatinde birbirlerinin hatırını sorar, yaşlı olanları ziyaret eder, bir şeye ihtiyaçları olup olmadığını bakarlardı. Soğuk kış günlerinde dumanı tüten bir tas çorba, belki de duaların en makbulüne vesile olurdu. İşte bu sokağın çıkmazında iki katlı, yıkılmaya yüz tutmuş küçük ahşap bir ev; Münire teyzenin evi… Belki doksanlı yaşlarında, bir zamanlar sarayda “gözde” olarak yaşamış bir “Saraylı İstanbul hanımefendisi”. Minicik, zayıf ve çoluğu çocuğu olmayan yalnız bir kadın... Sadece çoluğu çocuğu değil, kimsesi yoktu Münire teyzenin. Yalnız yaşardı o kocaman evinde, çok zengin olduğu söylenirdi ama o yoksul bir hayat yaşardı niyeyse. Ortaokula gittiğim yıllardı. İmkanların, alışkanlıkların bugünkünden çok farklı olduğu günler. Sokağımızın adı "Köşklü Hamamdı" ama o hamama sık sık gidecek parası yoktu insanların. Evlerin çoğunda banyo bile yoktu. İlkel odun sobalarıyla ısıtılan minik odacıklarda, o sobalarda ısıtılan sularla ancak haftada bir kez banyo yapılırdı. Mahallenin genç kızlığa adım atmış diğer çocukları gibi ben de zaman zaman sokağımızın bu yaşlı teyzelerini ziyaret eder, onlarla sohbet edip anılarını dinlerdim. En çok da Münire teyzeye üzülür ve ona giderdim. İşte yine böyle bir ziyaret, bizim evdeki banyo gününe denk gelmişti ve ben de Münire teyzeyi bize götürüp odun sobasıyla ısınan o küçücük sözde banyomuzda bir güzel yıkamıştım. Nasıl sevinmiş, nasıl mutlu olmuştu yaşlı kadıncağız. Sonra on beş günde bir tekrarlamaya başlamıştık bu banyo faslını. Her seferinde bana teşekkür ve dualar eden Münire teyze, bir seferinde beni yanına çağırıp avucuma bohçasından çıkardığı bir şey sıkıştırmıştı gülümseyerek. Avucumu açıp baktığımda gözlerime inanamamıştım. Elimde pırıl pırıl parlayan elmas taşlı bir yüzük duruyordu. Çok şaşırmıştım, tüm itirazlarıma karşın o güzel yüzüğü benim parmağıma takmış ve teşekkür etmişti yaşlı kadın. Hem çok utanmış hem de çok sevinmiştim. O günden bu güne. yıllardır saklıyor ve büyük bir sevgiyle takıyorum o yüzüğü parmağıma. Her elime alışımda Münire teyzeyi anıyorum ve düşünüyorum; günümüzde de gönlü böylesi zengin insanlar var mı diye…

  • Bayram Gelmiş Neyime

    Nurten B. AKSOY * çocuk gönlümde eski bayramların özlemi mutlu muyduk, mutsuz muyduk bilemiyorum... hüzünleri saklardık mendillerin içine, şeker yerine ne o buruk lezzeti ne de o mendilleri şimdi bulamıyorum... (n.b.a) Çok değil daha birkaç ay önce girdiğimiz yeni yıl, iki ve sıfır rakamlarından oluşan sevimli tarihiyle bile bizleri mutlu etmeye yetmişti. Yeni bir yıl yeni umutlar demekti; her yıl olduğu gibi kış bitecek, rengarenk çiçekleriyle bahar gelecek, sonra da sıcacık yaz günlerine kavuşup gezmelere gidecektik. Şenol Yazıcı sıkça der ya; "Kul düşünür, kader gülermiş" diye, mart ayının bir başka deyişle baharın tam da ortasında hiç beklenmedik bir misafir geliverdi ülkemize, hem de ne geliş. Tüm dünyayı saran ve binlerce insanın canını alan corona gribi bir kabus gibi çöktü üstümüze. Bir yandan ölümler, bir yandan karantinalar, bir yandan yasaklar derken bu hengame içinde bir sürü de bayram yaşadık. Önce 23 Nisan'ı, sonra 1 Mayıs'ı birkaç gün önce de 19 Mayıs'ı bayraklarla süslediğimiz balkonlarımızdan, pencerelerimizden coşkuyla söylediğimiz marşlar eşliğinde kutladık ev hapsindeyken. Şimdi bir başka bayramı karşılamaya hazırlanıyoruz. Bugün arefe, yani ramazan/şeker bayramı öncesi. Gece saatler 12'yi gösterdiğinde tüm ülke evlerimize kapandık, bayramın bitişine kadar tam dört gün ev hapsindeyiz. Yalnızlar daha bir yalnız, kimsesizler daha bir kimsesiz, çocuklar daha bir mahzun yaşayacaklar/ yaşayacağız bayramı. Yüreğim buruk, bayram sevinci yok içimde, hatta o meşhur türküdeki gibi "Bayram gelmiş neyime..." diyesim geliyor. Ve böylesi bir bayram arifesinde kendimle baş başa bir yolculuğa yelken açarken, TV'de çalan "Ayrılık yaman kelime" şarkısı eşlik ediyor bana. İstanbul'un eski, mütevazı semtlerinden birinde iki katlı, terasındaki çardağı, bahçesindeki kömürlüğü, pencerelerinin önündeki teneke saksılarda açan rengarenk sardunyalarıyla şirin mi şirin bir ev ve bu evde yaşayan mutlu insanlar... İşte yola koyuldum, şimdi bu eve, hatırını soracağım, özlemle sarılıp koklayacağım sevdiklerimin yanına gidiyorum. İnsanların henüz "köşe dönmeyi" bilmedikleri, birbirlerini Türk-Kürt, Alevi-Sünni diye ayırmadıkları, alınteriyle kazandıkları helal lokmalarını huzurla yedikleri yıllar... Çocukların bir rugan pabuçla, bir basma elbiseyle en büyük mutluluğu yaşadığı günler ve o günleri yaşayan biz mutlu çocuklar... Bayramlar bir başka gelir, bir başka yaşanırdı o zamanlar. Günler öncesinden şehri terk edip, tatile kaçmak yerine ziyaret edilip hatırı sorulacak akrabalar, büyükler düşünülürdü. Şimdiki gibi temizliğe birileri gelmezdi, evin anneleri kendisine yardım eden çocuklarıyla yaparlardı bayram temizliklerini güle oynaya. Pek marifetli anneler baklavalar açarken, o kadar da becerikli olmayanlar revani ya da kalburabastıyla yetinirlerdi bizim evdeki gibi. Bayram biz çocuklar için büyük mutluluktu o yıllarda. Çünkü bizler şimdiki çocuklar gibi her istediğinde yeni giysiler alınan, bir dediği iki edilmeyen, ceplerindeki bol harçlıklarla hemen her gün dışarıda yemek yiyen, hiçbir şeyi beğenmeyen şanslı (!) çocuklardan değildik. Bayram bizler için yeni giysi, bol harçlık ve doyuncaya kadar, o çok da sık yiyemediğimiz yemeklerden yemekti. Nasıl sevinmezdik ki bayramın geldiğine... Oysa şimdilerde bayram denilince; okudukları özel okullara servislerle gidip, ceplerindeki asgari ücret (!) kadar harçlıklarıyla gidecekleri tatil köylerinin hayalini kuran bazı çocuklarla; savaş haykırışları ve silahların gölgesinde ya ölen, ya babasız kalıp annelerinin göğsüne saklanan ya da yırtık giysileriyle ağlayan aç çocukların acı çığlıkları geliyor aklıma... Ve keşke diyorum, o gittiğim yolculuktan hiç dönmesem, mümkün olsa da o günlerde kalsam, o günleri sevdiklerimle tekrar tekrar yaşasam... Ama heyhat ki heyhat... Evet, bugün yine arife; evlerde ne temizlik ne tatlı yapma telaşı var. Ne de çocukların bayram sevinci. Şimdilerde dillerde ve gönüllerde bu korona musibetinden bir an önce kurtulmak için edilen dualar var... Hepimiz için, tüm çocukların güldüğü; ve onların yüzlerindeki tebessümle de hepimizin ruhunun ferahladığı bayramlara kavuşmak umuduyla... Bayramınız kutlu olsun...

  • Olur mu Böyle Olur mu

    Nurten B. AKSOY * Bugün 27 Mayıs, yağmurlu, hatta kışı aratmayacak bir ilkyaz günü... Zihnim bahar sözcüğüne takılmışken aklıma karanlık bahar günleri geliyor; şimdi "bahar hiç karanlık olur mu" dediğinizi duyar gibi oluyorum. Ama bizim kuşağımız galiba baharlarını hep toz duman içinde yaşadı... Yıl 1960, güzel bir bahar sabahı, günlerden 27 Mayıs, tam 61 yıl öncesi... Küçük bir kız çocuğu; taş evlerin, daracık sokakların, abbaraların olduğu küçük şehrinden kalkıp bir koca şehre, Şehr-i İstanbul'a geleli daha 2-3 ay olmuş. Hiç bilmediği bu şehrin topraklarına vermiş babasını gelir gelmez. Annesi ve kardeşleriyle hayata tutunmaya çalışıyorlar. Zeytinburnu'nda bahçe içinde iki göz odası olan bir evde kalıyorlar. Bu küçük kız ürkek, çekingen ve biraz da korkak. Bilmediği bu şehirde kimseyi tanımıyor, hiç arkadaşı yok... Annesi iş yaparken o da bahçe kapısının önüne çıkıp etrafı seyrediyor şaşkınca. İşte o 27 Mayıs sabahı, o küçük kız her zamanki gibi kapının önüne çıktığında garip bir şeyler olduğunu fark ediyor. Sokağın iki ucunda kocaman, toprak renkli, önünde namluları, tekerlek yerlerinde de tekerleğe benzemeyen enli zincirleri olan iki aracın yolu kestiğini görüyor, araçların üstünde de elinde tüfekleriyle duran askerleri... Gidip yakından bakmak istiyor, ama askerler kesiyor önünü, geri yolluyorlar onu, çünkü sokağa çıkma yasağı var. Bahçe kapısının basamağına oturup korkulu gözlerle etrafını izliyor küçük kız. Sonra kol kola girmiş, yakalarında minik fotoğraflar takılı olan (Turan Emeksiz) ablalar ve abiler geçiyor sokaktan, avaz avaz bir marş söylüyorlar; "Olur mu böyle olur mu/ Kardeş kardeşi vurur mu/ Kahrolası diktatörler/ Bu dünya size kalır mı" diye yürürken bir yandan da yumruklarını havaya kaldırıp askerlere selam veriyorlar. Ortalıkta olağanüstü bir şeyler var ama gerginlik yok, insanlar birbirine gülümseyerek bakıyor. Fakat o küçük kız, sonradan adının "tank" olduğunu öğrendiği o koca arabalardan çok korkuyor ve ağlayarak kaçıyor içeriye. Evet tarihin 27 Mayıs'a döndüğünü görünce birden bu anılar geçti gözlerimin önünden bir film şeridi gibi. O günlerde çok küçüktüm ama bir şeylerin yolunda gitmediğinin farkındaydım. Sonraki günlerde, bu sefer de her gece, büyüklerin sessizce ve üzüntüyle dinledikleri Yassıada duruşmaları başlamıştı. O saat geldiğinde herkes işini gücünü bırakır ve pür dikkat, radyo başında saatler süren o duruşmaları dinlerdi. Ben bir şey anlamazdım ama insanların bu kadar üzgün olmalarından kötü bir şeyler olduğunu hisseder, sessizce otururdum bir köşede. Ta ki lise yıllarına gelip de kan gövdeyi götürmeye başlayınca bir şeyleri okumaya, öğrenmeye, algılamaya başlamıştım. 12 Mart 1971 ve ardından 12 Eylül 1980… Gençlik yıllarımızın unutamadığımız en kötü günlerinin, yaşanan en acı olayların tarih arası… Demokrasinin sekteye uğratılıp ANAYASA'nın rafa kaldırıldığı, askerlerin sözüm ona ülkeye HUZUR getireceğiz diyerek "dediğim dedik" zihniyetleriyle ülkeyi kasıp kavurduğu, haksız ölüm fermanlarıyla yitip giden canların acısının yürekleri dağladığı yıllar... Evet bizler İHTİLAL çocuklarıydık, adı konulmuş ya da konulmamış çok ihtilal (darbe) yaşadık. Hatta ustaca sahnelenen darbe tiyatroları bile izledik... Tanklar kimi zaman şehirlerin sokaklarında gövde gösterisi yaptı, kimi zaman köprülere çıktı... Çok zaman geçti o günlerden bu günlere. Bir şeyler değişti mi, evet değişti... Renkler, yüzler ve şekiller değişti sadece... Şöyle bir baktığımda çevreme tankları görmüyorum, ama meydanlarda bekleyen TOMA'larımız, AKREP'lerimiz var artık. Demokrasiyi katleden şapkalı komutanlarımız da yok şimdilerde çok şükür; ama "destan yazdırılan" şanlı polislerimiz var artık. Demokrasi raflarda değil şimdilerde (!) ama sadece sözlerde ne yazık ki... İnsanların söz söyleme, insanca yaşama haklarına el konmuş, hatta canlarına bile... İnsanlar ölüyor sokaklarda "kaza" kurşunlarıyla ya da "kader" diyerek kazalarda, orda, burda, şurda... Sağ kalanların da canlarına okunuyor bir şekilde ne yazık ki... Ve benim kulaklarımda hala o marş çınlıyor: "Olur mu böyle olur mu Kardeş kardeşi vurur mu Kahrolası diktatörler Bu dünya size kalır mı"

  • Bursa'da Zaman

    Nurten B. AKSOY * *Bursa'da bir eski cami avlusu, Küçük şadırvanda şakırdayan su; Orhan zamanından kalma bir duvar... Onunla bir yaşta ihtiyar çınar Eliyor dört yana sakin bir günü. Bir rüyadan arta kalmanın hüznü İçinde gülüyor bana derinden. Yüzlerce çeşmenin serinliğinden Ovanın yeşili göğün mavisi Ve mimarîlerin en ilâhisi. **** Kar ve kayak deyince aklımıza ilk gelen yerlerden ve ülkemizin en bilinen kayak merkezlerinden biri olan Uludağ ve Bursa; aslında her mevsimde gezilebilecek en güzel şehirlerden biri. Kendilerine özgü sıfatlarla anılan bazı şehirler vardır ya, işte Bursa da her ne kadar son yıllarda hızla betonlaşmaya esir olsa da kendisine "yeşil" sıfatının en yakıştığı şehir. Birkaç yıl önce bu günlerde yeğenimle birlikte bu güzel şehre üç günlük bir kaçamak yapmıştık. Yaz mevsiminin başladığı ve pandemi nedeniyle uzun bir karantinadan çıktığımız şu günlerden sonra dilerseniz Bursa'yı bir de beraber gezelim. Şehrin ismiyle ilgili pek çok söylence var. Bunlardan biri şöyle: Hazreti Süleyman bir gün Uludağ'ın tepesine gelir. Bir de ne görsün; bir yeşili var ki bakmaya, bir suyu var ki içmeye, bin türlü meyvesi var ki tatmaya doyum olmaz. Vezirine döner ''Cennet burası'' der. Kulağı ağır işiten vezir padişahın bu sözünü 'Cennet Bursa' diye anlar. Hemen mimarlara emir verilir, kısa süre içinde bu cennet yöreye bir şehir kuruverirler. O günden sonra da bu yörenin adı ''Bursa” olur. Bu söylence yanı tabi ki... Hz. Süleyman nerde, Uludağ nerde? Tarihsel olaraksa antik adı 'Prusa' olan Bursa şehri, MÖ. 7. yüzyılda şehre yerleşen ve MÖ. 327'de bağımsız bir krallık haline gelen Bithynialılar tarafından MÖ. 2.yüzyılda kurulmuştur. MÖ 185'te, Kartaca'nın yetiştirdiği büyük generallerden Hannibal'ın Kral I. Prusias'a, Prusias ve Olympus kentinin kurulmasını örgütlediği bilinmektedir. Prusias adı zamanla Prusa, sonra da Bursa'ya dönüşmüştür. 88 yılında Pontus Kralı Bithynia'ya saldırarak yenilgiye uğratmış ve bölge tamamen Roma egemenliğine girmiştir. 6 Nisan 1326'da Osman Bey'in oğlu Orhan Bey tarafından fethedilmiş, 1335 yılında başkent Bursa'ya taşınmış ve kent hızla büyümüştür. Şehirde ilk görülecek yer tabii ki kent merkezindeki tarihi Ulu Cami. Padişah I. Bayezid tarafından 1396-1400 yılları arasında yaptırılan ve şehrin sembollerinden olan 20 kubbeli cami, Türkiye’nin iç cemaat yeri en geniş camisidir. Tarihi içinde pek çok yangın ve depremle zarar gören cami, yapılan restorasyon çalışmalarıyla bugünkü halini almış. Bir rivayete göre caminin yapımı sırasında nakit zorluğu çekilip inşaat yarım kalınca Hıristiyan ve Musevi cemaatler camiye maddi katkıda bulunmuşlar. Bunun üzerine Müslümanlar da şükranlarını belirtmek için Yahudiliğin sembolü olan Davut’un Yıldızı ile Haç işaretlerinin oyulduğu taşları caminin pencerelerinden birinin üzerinde kullanmışlar. Aslında bununla anlatılmak istenen Osmanlının bütün dinlere gösterdiği höşgörülü yaklaşımı olmalı. Ulu Cami’nin yapımıyla ilgili bir başka söylence ise şöyle; Gölge Oyununun baş karakterleri olan Karagöz ile Hacivat’ın da caminin yapımında çalışmalarıdır. Osmanlı Devleti’nin dördüncü hükümdarı olan Yıldırım Bayezid 1396-1399 yılları arasında mimar Ali Neccar’a devletin 100. yılına yetişmesi için bir cami yapmasını emreder. Cami inşaatında, rivâyete göre Kambur Bali lâkaplı demirci ustası Karagöz ile Hacı Cavcav lâkaplı duvar ustası Hacivat da çalışmaktadır. Tüm işçiler inşaatta var güçleriyle çalışırken Karagöz ve Hacivat, çalışmaktan daha çok birbiriyle sürekli atışırlar. Ama bu atışmalar o kadar eğlenceli olur ki işçiler, hatta civardaki halk bile inşaatın yanına gelip onları seyre dalar. Tabi ki bu oyalanmalar sebebiyle inşaat gecikir. Padişah, caminin hâlâ bitmediğini, hatta yarısının bile yapılamadığını görünce çok hiddetlenir. Hemen sorumluların bulunmasını ister. Padişahın fermanıyla Karagöz ile Hacivat’ın kellesi hemen oracıkta vurulur. Karagöz ve Hacivat'ı çok seven ve onların yokluğuna alışamayan Şeyh Küşteri, ölümlerinin ardından bu iki temaşa ustasının kurutulmuş deriden kuklalarını yapar ve perde arkasından oynatmaya başlar. Halk, bu oyunları pek sever. Böylece Karagöz ile Hacivat, Türk temaşa sanatındaki efsanevî yerini alır ve Bursa'nın sembollerinden olurlar Ortasındaki şadırvanı, duvarlarındaki çok değerli hatları, çinileri, bahçesindeki ulu çınarlarıyla görkemli bir siluet çizen caminin içinde düşlediğimiz o manevi ve mistik havayı bulmamız pek mümkün olmadı. Çünkü cami, burayı hissederek görmek isteyenlerden çok ellerindeki telefon ve selfi çubuklarıyla kendilerini göstermek isteyen şaşkın ve saygısız bir kalabalığın istilasına uğramış ne yazık ki... Ulu Cami’den çıkınca hemen yanı başındaki tarihi Kapalıçarşı'yı, Taş Hanı ve ipekleriyle meşhur Koza Hanı gezebilirsiniz. O kalabalık ve kargaşanın ortasında tarihi bulmak zor ama zarif Bursa ipeğinden yapılmış şallar biraz da olsa hayal kırıklığınızı hafifletebilir. Bursa’da gezilecek yerlerin başında gelen bir başka tarihi mekan ise Uludağ'ın kuzey eteklerinde kurulmuş olan Cumalıkızık Köyü. Konumlarından dolayı ‘kızık’ denilen, Uludağ'ın dik etekleri ve vadileri arasındaki köylerden biri olan bu şirin köy bir vakıf köyü olarak kurulmuş. Cumalıkızık’ta tarihi doku çok iyi korunmuş ve böylece Osmanlı Devleti'nin erken döneminin kırsal kesim sivil mimari örnekleri günümüze ulaşmayı başarmış. Bu özelliğinden dolayı da Unesco tarafından Bursa ile birlikte "Dünya Tarih Mirası" listesine alınmış burası. Moloz taş, ağaç ve kerpiçten genelde üç katlı rengarenk boyalı evleri, kaldırımsız, taş döşeli, çok dar sokakları ile yaklaşık 800 yıllık olan köy buram buram tarih kokuyor, ama yine sokakları dolduran ve ellerindeki telefonlardan başka dünyaları olmayan ve buraya sadece "köy kahvaltısı" etmek için gelen bir kalabalık o kokuyu hissetmenize engel oluyor. Bir panayır yerine benzetilen Cumalıkızık köyünden sonra daha sakin olan Yeşil semtine gidiyoruz. Bu semt eskilerin deyimiyle tam anlamıyla "ismiyle müsemma" yani ulu çınarların gölgesinde sessiz, sakin ve YEMYEŞİL bir semt. Semti taçlandıran da Yeşil Cami ve Külliyesi ile Yeşil Türbe. Yeşil Caminin muhteşem mimarisiyle birleşen sessizlik özlediğiniz manevi havayı bulabileceğiniz en doğru mekan. Bu arada yaşadığım bir olayı da anlatmadan geçemeyeceğim. Yeşil Camide huşu içinde dua ve ziyaretimizi yaparken içeriye Japon ya da Koreli olduklarını tahmin ettiğim bir turist gurubun girişine şahit oldum. 20-25 kişiden oluşan gurup bir kelebek kafilesi kadar sessiz ve nahif bir şekilde, parmaklarının uçlarına basarak içeri girdiler. Bir duvarın dibine oturarak adeta fısıltıyla konuşan rehberlerini dinlediler, selfi filan yapmadan sadece caminin fotoğraflarını çektiler ve büyük bir saygıyla arka arka yürüyerek camiden çıktılar. O insanları izlerken gözlerimin yaşardığını, boğazıma bir yumruğun oturduğunu hissettim. Ve yüksek sesle konuşan, cami içinde çığlıklar atarak koşuşturan çocuklarına sahip çıkmayan, türbelerdeki kabirlerin başında bile selfi çeken bizim insanlarımız geldi gözlerimin önüne. Bir eğitimci olarak, biz öğretmenlerin, anne-babaların görevlerini yapmadıklarını düşünerek kahroldum. Aradığımız huzuru bu güzel camide ve semtte bulmanın mutluluğuyla artık Bursalıların ısrarla görmemizi tavsiye ettiği ANIT ÇINARA gidebiliriz. Uludağ'ın zirvesine yakın bir yamaçtaki İnkaya Köyünde bulunan, her biri ağaç gövdesi kalınlığındaki heybetli dallarıyla Bursa'yı adeta kucaklayan çınarın boyu 35 metre, çevresi ise 9.2 metre. Her bir dalının kalınlığı bile 3-4 metreyi bulan 600 yıllık bu ulu ağaç bir anlamda Türk tarihinin en görkemli tanığı olmanın yanında ta Osmanlılar zamanında dikilip bugüne ulaşan ''En diri çınar'' özelliğini de taşıyor. Muhteşem gün batımı manzarası ve akşam serinliğinde yudumladığınız çayların tadı ve mutluluğuyla döndüğünüz otelimizin şifalı termal sularındaki keyifle günü sonlandırdık. Bursa'nın şifalı kaplıcalarının merkezi olan Çekirge semtindeki en önemli tarihi mekan Murat HÜDAVENDİGAR Cami ve türbesi. Bu cami 1. Kosova Savaşında şehit düşen Sultan 1. Murat adına oğlu Yıldırım Bayezit tarafından yaptırılmış. Hem caminin hem çevresinin güzelliği ve sakinliği aradığınız huzuru ve mistik havayı bulduğumuz ender yerlerden biriydi. Bu arada Yine Çekirge’de yol üstünde kabri bulunan, asıl adı Vesilet’ün Necat olan ve Hz. Muhammed’in yaşamının anlatıldığı, herkesçe bilinen adıyla Mevlid'in yazarı Süleyman Çelebi'nin de Bursalı olduğunu söylemeden geçmeyelim. Aslında Bursa’nın görülüp gezilecek daha pek çok yeri var ama 2-3 günlük bir gezide Uludağ'a bile çıkamadan ancak bu kadar yeri görmeye vakit bulabildik. Otobüsle geldiğimiz Bursa'dan dönüşte, hem farklı bir yoldan dönmek hem de Mudanya'yı görmek istediğimiz için Mudanya Feribotunu tercih ettik. Bursa'nın sahil ilçesi olan Mudanya, mavi ile yeşilin kucaklaştığı şirin bir ilçe. Aynı zamanda Mudanya Mütarekesi’nin de imzalandığı tarihi bir yer. Her ne kadar vakit geç olduğu için Mudanya Mütareke Evini gezemesek de yerine gelmişken kısaca Mudanya Mütarekesini de şöyle bir hatırlayalım. Kurtuluş Savaşımızın son halkası olan Büyük Taarruz’un zaferle sona ermesinin ardından İtilaf Devletleri, TBMM’ye mütareke çağrısında bulunur ve görüşmeler, Mustafa Kemal Paşa'nın önerisiyle .3 Ekim 1922 tarihinde Mudanya’da başlar. Görüşmelere, TBMM Hükümeti adına İsmet İnönü katılır. Antlaşmayla Ankara Hükümeti istediğini elde ederek ve tek kurşun atmadan İstanbul, Boğazlar ve Doğu Trakya’yı işgalden kurtarır. Bu tarihi antlaşmayla, Milli Mücadele’nin askeri safhası sona erer Askeri zaferin ardından TBMM de siyasi bir zafer de kazanmış olur. Denizin kokusu ve martıların görüntüsüyle feribot saatini beklerken Bursa'da yaşayan değerli arkadaşım, yazar Şenol Yazıcı'yla karşılaşmamız ve kısa da olsa sohbet etmemiz bu güzel gezinin bir başka güzelliği ve sürprizi oldu bizim için. *İsterdim bu eski yerde seninle Baş başa uyumak son uykumuzu, Bu hayâl içinde... Ve ufkumuzu Çepçevre kaplasın bu ziya, bu renk, Havayı dolduran uhrevî âhenk.. Bir ilâh uykusu olur elbette Ölüm bu tılsımlı ebediyette, Belki de rüyâsı bu cedlerin, Beyaz bahçesinde su seslerinin. * Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Bursa'da Zaman şiiri Mayıs 2016

  • Lois ARAGON

    Mutlu Aşk Yoktur * İnsan her şeyi elinde tutamaz hiç bir zaman Ne gücünü ne güçsüzlüğünü ne de yüreğini Ve açtım derken kollarını bir haç olur gölgesi Ve sarıldım derken mutluluğuna parçalar o şeyi Hayatı garip ve acı dolu bir ayrılıktır her an Mutlu aşk yoktur Hayatı bu silahsız askerlere benzer Bir başka kader için giyinip kuşanan Ne yarar var onlara sabah erken kalkmaktan Onlar ki akşamları aylak kararsız insan Söyle bunları Hayatım ve bunca gözyaşı yeter Mutlu aşk yoktur Güzel aşkım tatlı aşkım kanayan yaram benim İçimde taşırım seni yaralı bir kuş gibi Ve onlar bilmeden izler geçiyorken bizleri Ardımdan tekrarlayıp ördüğüm sözcükleri Ve hemen can verdiler iri gözlerin için Mutlu aşk yoktur Vakit çok geç artık hayatı öğrenmeye Yüreklerimiz birlikte ağlasın sabaha dek En küçük şarkı için nice mutsuzluk gerek Bir ürperişi nice pişmanlıkla ödemek Nice hıçkırık gerek bir gitar ezgisine Mutlu aşk yoktur Bir tek aşk yoktur acıya gark etmesin Bir tek aşk yoktur kalpte açmasın yara Bir tek aşk yoktur iz bırakmasın insanda Ve senden daha fazla değil vatan aşkı da Bir tek aşk yok yaşayan gözyaşı dökmeksizin Mutlu aşk yoktur ama Böyledir ikimizin aşkı da * Louis ARAGON -VİDEO'dan ZÜLFÜ LİVANELİ'nin sesinden MUTLU AŞK YOKTUR şarkısını dinleyin. - Louis ARAGON * ( 3 Ekim 1897, Paɾis - ö. 24 Aralık 1982, Paris) Siyasal eylemci ve komünist şair, romancı ve deneme yazarı. Çağdaş Fransız ozanlarının en önemlilerinden biri olarak bilinir. Türkçede Livanelli'nin de şarkısını yaptığı Mutlu Aşk Yoktur adıyla çevɾilen şiiɾiyle tanınıɾ. Önceleɾi, Dada akımının öncüleɾi aɾasında sayılıyoɾdu, sonɾadan Andɾé Bɾeton ve Philippe Soupault ile biɾlikte bu yüzyılın en önemli şiiɾ akımı olan Süɾɾealizm'in kuɾuculaɾından biɾi oldu. Şiiɾ, ɾoman, eleştiɾi, deneme, çeviɾi olaɾak 61 kitaρ yayımladı. Aragon'un ünü, II. Dünya Savaşı'nda gizli karşı koyma hareketiyle daha bir büyümüştür. Le Paysan de Paris adlı romanı, gerçeküstücülüğün en güzel örneklerinden biri olarak gösterilmektedir. Charles d'Orléans'dan, Victor Hugo'ya değin uzayan bir şiir ςizgisini sürdürür Aragon. Açık yazan ozanlardandır, birçok şiirleri bu yüzden şarkı haline getirilmiştir. Aragon romancı olarak da ün yaρmıştır, çağdaş romanında önemli bir yer tutar. Le Paysan de Paris adlı romanı, gerçeküstücülüğün en güzel örneklerinden biri olarak gösterilmektedir. Birkaç çevirisi de vardır. 24 Aralık 1982'de Paris'te ölmüştür. “Ölüler savunmasızdır, kitaplarımız bizi savunacak ,”diyen Aragon, 24 Aralık 1982' de öldüğünde vasiyeti üzerine sevdiği kadın Elsa’nın yanına gömülmüştür. ARAGON'un Hayatında ELSA''nın Rolü 1896 Moskova doğumlu bir Rus olan Elsa, ilk eşinden 1920 yılında ayrılıp Paris’te yaşamaya başlar. 1937'de yayınlanan İyi Akşamlar Thérèse adlı romanıyla kendinden söz ettirmeye başladı. Alman işgali sırasında, 1943'te yayınlanan Beyaz At, büyük beğeniyle karşılandı ve Elsa Triolet'yi yaygın bir üne kavuşturdu. 1928 yılında, tanıştıklarından sonra geri kalan yaşamı boyunca hep kendisi için şiirler yazacak olan, Louis Aragon ile tanışır. Birbirlerine aşık olurlar, özellikle Aragon Elsa’nın gözlerine vurulur. 1939 yılında evlenirler. Elsa, Aragon'u Fransız Komünist Partisi'ne girmesi konusunda etkiledi. Triolet ve Aragon Fransız anti-faşist hareketinde görev aldı. Elsa Triolet 1944 yılında Fransız edebiyatının en önemli ödülü olan Goncourt ödülünü kazandı. Bu ödülü kazanan ilk kadın oldu. İkili, Fransız yurtseverlerinin Nazilere karşı İkinci Dünya Savaşı boyunca yapmış olduğu direniş hareketi sırasında, Fransa’nın güneyinde kimliklerini gizleyerek etkin bir şekilde mücadeleye katılırlar. Elsa'nın Gözleri ... öyle derin ki gözlerin içmeye eğildim de bütün güneşleri orada gördüm , orada bütün ümitsizlikleri bekleyen ölüm öyle derin ki her şeyi unuttum içlerinde, ............... Dünyaya ezberlettiği şiirlerde anlattığı Elsa'dır, Elsa Triolet. Evlenirler . Lois, dillere destan olan bir aşkın kahramanı yapar Elsa'yı... -Lois Aragon, Elsa Triolet, Andre Breton, Paul Eluard, Maria Benz- "Ne zaman ki bir kadını, "dişi'' değil, ''kişi'' olarak görürsek işte o zaman uygar ve medeni bir toplum oluruz," diyecek kadar aşkın bir dünya görüşüne sahip Aragon, en büyük acısını da onca değer verdiği sevgilisi Elsa eliyle yaşayacaktır. 16 Haziran 1970 günü Elsa ölünce, ondan 12 yıl sonra ölecek olan Aragon’u zor günler bekler. Bir gün karıştırdığı çekmecelerden birinde Elsa'nın bir listesini bulur. Elsa’nın birlikte olduğu ve olmayı düşündüğü kalabalık bir sevgililer listesini görünce tüm dünyası yıkılır. 24 Aralık 1982'de ölür. * DERLEME, DÜZENLEME: Şenol YAZICI

  • Cengiz Aytmatov

    Nurten B. AKSOY * Ünlü Kırgız edebiyatçı, gazeteci, çevirmen, diplomat ve siyasetçi. Türk dünyasının en ünlü yazarlarından, dünya edebiyatında tartışılmaz bir yere sahip kitaplarıyla Türk kültür zenginliğini bütün dünyaya tanıtan Cengiz Aytmatov’u anlatacağız bugünkü yazımızda. 12 Aralık 1928 tarihinde Kuzeybatı Kırgızistan’daki Talas eyaletinin Şeker köyünde doğar Cengiz Aytmayov. Babası Torekul Aytmatov, Sovyet Kırgızistan’ında seçkin bir devlet adamıyken 1937’de tutuklanır ve 1938’de kurşuna dizilir. Bir Tatar kızı olan annesi ise tiyatro aktristidir. Kırgızistan’a, dağlık yörelere Ekim devriminin daha yeni ulaştığı, sistemin yeni yeni yerleşmeye başladığı yıllara rastlar Cengiz Aytmatov’un çocukluğu. Bu dönemde geçmişe bağlı yaşlı kuşağın yanında, yeni düzene ayak uydurmaya çalışan genç kuşak da toplumdaki yerlerini alır ve genç Aytmatov da kolhoz tarlalarında çalışır. Çevresini, doğayı, insanları o yıllarda tanımaya başlayan yazarın gençliği sıkıntılı bir döneme rastlar. O dönemde bir yandan yeni yerleşmeye başlayan siyasî sistemle, bir yandan da savaşla mücadele etmek zorunda kalır; çünkü İkinci Dünya Savaşının SSCB üzerindeki etkileri gençleri de etkilemiş, yetişkinler savaşta olduklarından, gençlere büyük iş düşmüştür. On dört yaşında köyündeki parti sekreterliğine girer, burada tarım makinelerinin sayımı ve vergi tahsildarlığı gibi işlerde çalışır. Daha sonra Kazakistan’daki Cambul veterinerlik teknik okulunda, ardından da tarım enstitüsünde okur. Zooteknisyen olarak bütün Kazakistan’ı dolaşır. Ardından Maksim Gorki Edebiyat Enstitüsü’ne geçer ve 1956-1958 yılları arasında Moskova’da okur. Aynı zamanda da bir gazeteci olarak sürekli gözlem yapar. Yazarlığa 1952′ de başlayan Aytmatov, 1959’da Kırgız Pravdası gazetesinde muhabir olur. Daha sonra Povesti Gori Stepey (Dağlar ve Steplerden Masallar) adlı öykü kitabıyla büyük ün kazanır. Bu eseri, 1963’te Lenin Ödülü’ne lâyık görülünce en genç Lenin Ödüllü yazar olur. Eserlerini, Kırgızca ve Rusça olarak kaleme alan Aytmatov, eserlerinin çoğunda tema olarak aşk, dostluk, savaş döneminin acıları ve kahramanlıkları ile Kırgız gençliğinin gelenek ve göreneklerine bağlılığını işler. Aytmatov, milletinin tarih boyunca kazandığı sosyal, kültürel, ahlaki, edebi, askeri yani bütün maddi ve manevi zenginliğini eserlerine yansıtmış; yaşadığı coğrafyanın insanının tarih içinde kazandığı değerlerini, acılarını, kahramanlıklarını, tecrübelerini yazıya döküp ölümsüzleştirmiştir. Halkının içine düştüğü zor durumları eserlerinde en güzel şekilde anlatan Cengiz Aytmatov eserlerinde kendi ifadesi ile ‘tipik insanı’ ortaya koymaya çalışmış bir yazardır. Hikayelerinde milli hafızaya ait efsane, destan, masal ve türküler ile bunların oluştuğu şartları ve insanları kullanırken, Kırgız Türk kültürünü psikolojisiyle, duyuş ve anlayış tarzıyla, maddi ve manevi zenginliğiyle yeniden hatırlatmaya çalışmıştır. Yine hikayelerinde halkının değerlerini, dertlerini, varsa onun içindeki çürümeyi anlatan yazarın en önemli özelliği; özüne bağlılık, kendinden, halkından, coğrafyasından haberdar olma ve bunları dile getirmesidir. Eserleri Türkçenin yanı sıra 150’den fazla dile tercüme edilerek milyonlarca baskıya ulaşan Aytmatov, 1958’de Kırgız Yazarlar Birliği Prezidyumu üyeliğine, 1962’de de Kırgız Sinematografi İşçileri Birliği Birinci Sekreterliğine getirilir. Yazarlığının yanı sıra politikaya da atılan Aytmatov, Kırgızistan Meclisinde Talas Bölgesi Milletvekilliğinin yanı sıra Kırgızistan’ın Benelux Devletleri Büyükelçiliğini de yapmış, uluslararası diyalog çalışmalarıyla da tanınmıştır. İkinci Dünya Savaşı sonrası yazarları arasında yer alan Aytmatov’un kendini kanıtlamasını sağlayan kitabı Cemile olur; Louis Aragon Cemile’yi “dünyanın en güzel aşk hikâyesi” olarak tanımlamıştır. Cengiz Aytmatov, “Dişi Kurdun Rüyaları” ve “Elveda Gülsarı” romanlarında, yalnız insanların değil, hayvanların da psikolojisini başarıyla anlatmıştır Romanlarında kurt ve at gibi hayvanlara yer vermiş, onlara insani özellikler atfetmiş ve bunda da başarılı olmuş dünyadaki sayılı yazarlardan biridir. Türk sinemasının başyapıtlarından biri sayılan; yönetmenliğini Atıf Yılmaz’ın yaptığı, başrollerinde Kadir İnanır ve Türkân Şoray’ın oynadığı, 1977 tarihli “Selvi Boylum Al Yazmalım” filmi, Cengiz Aytmatov’un aynı adlı romanından uyarlanmıştır. Ünlü Kırgız Yazar Cengiz Aytmatov, böbrek yetmezliği sonucu tedavi gördüğü Almanya’nın Nürnberg kentindeki hastanede 10 Haziran 2008 günü, ardında onlarca eser bırakarak yaşama veda etmiştir. Büyük yazarı saygıyla anıyoruz…

  • Nazım Hikmet'ten kardeşine Mektuplar

    Nurten B. AKSOY * Aziz Nesin’in dediği gibi, dünyanın en iyi tanıdığı üç Türk’ten biri olan, Edebiyatımızın en büyük isimlerinden Nazım Hikmet’in yaşamının büyük kısmı takipler, soruşturmalar, asılsız suçlamalarla geçer. Bu suçlamalar nedeniyle 1933-1934 ve 1938-1950 yılları arasında tam 13 yılını hapiste geçirir. 1928 yılında çıkan genel af ile Moskova’dan Türkiye’ye dönüş yapan Nazım Hikmet, Resimli Ay dergisinde çalışmaya başlar. Bir sinemada müdürlük yapan babasının da yardımıyla kıt kanaat geçinmeye çalışırlar. Ancak 1932 yılında Nazım Hikmet’in babasının beklenmedik ölümü ile Nazımların ucu başına zor denk gelen geçimleri daha da zorlaşır. Bu nedenle tutumlu olmaları, ele güne karşı küçük düşmemeleri gerekir. “Düşman kazanmak hüner değildir. Kazandığın düşmana bir saniyecik bile boynun eğri olmayacak, ipin ucu onların eline geçti mi, ilmiğini boynunda bil.” der, Nazım o günlerde. Oturdukları evden ayrılıp arazisi olan bir ev tutamaya karar verirler Hayvan besleyip, sebze yetiştirerek, aralarında iş bölümü yapacak, her birinin de üretkenliği olacaktır. Nazım, kız kardeşinin kocası Seyda’ya bir mektup yollayarak onu da yanlarına çağırır. Mektupta şöyle der: “Evladım Seyda; vaziyet malum. Bu vaziyet dahilinde her birimizin azami maddi, manevi fedakarlıklar yapmamız, maddi ve manevi sıkıntılara katlanmamız lazım. Artık bizim için bir zaman eğlence filan yasak. Bir papelin yüz papel kadar ehemmiyeti var kardeşim… Şefkati bize geldi. Sana burada 120 lira maaşla bir iş bulmuş. Bu hususta sana da yazacaktı. Zaten askerliğin yakın. Binaenaleyh buraya gelirsen çok iyi olur… Âzami tasarruf yapmaya mecburuz kardeşim…” Aradıkları evi Erenköy’de bulurlar. Mithat Paşa’ya ait olan bu köşkün on dört dönüm arazisi vardır. Tam Nazım’ın arzuladığı nitelikte kirası da ucuzdur, sadece 50 lira… Göz alabildiğince uzanan yemyeşil bir alandaki parsellenmiş arazinin bir bölümü çamlık, diğer bölümü bağ ve sebzeliktir. Yedi odalı olan köşk ise gayet kullanışlıdır… Hemen kiralayıp odaları paylaşırlar. Altı yedi kişilerdir, Piraye de yanlarındadır. Henüz Nazım’la evli değillerdir ama evleneceklerdir. Eli kolu sıvayıp işe girişirler Önce hep birlikte köşkü temizleyip bahçeye çeki düzen verirler. Ağaçların tümünü ilaçlarlar. Aralarında iş bölümü yaparlar. Mevcut paralarını ortaya koyup, ortaklaşa bir bütçe hazırlarlar. Giderler tek elden ve buradan yapılacaktır. İki koyun, otuz-kırk kadar tavuk satın alırlar. Sağılır inek de almaya karar verirler, bunların sayısını giderayak çoğaltacaklardır. Dam ve kümes tamamlanır. Uygun parsellere sebze fideleri dikilir. Asmalar yeniden elden geçirilir… Arzulu bir uğraş başlar. Gündüz çalışılır, geceleri çardağın altında fikir, sanat tartışmaları düzenlenir. Gökyüzü ışıklı, hava ılıktır. Çam, çimen, toprak kokusuyla dolu uçsuz bucaksız bir ormanın içinde gibidir… Ne yazık ki üretime dayalı bu mutlu yaşam uzun sürmez. Bir gün polisler çıkagelir bağa. Her yanı didik didik ararlar, “Kolhoz kurdunuz değil mi” diyerek. Nazım’ı alıp götürürler. 1932 yılının son aylarına rastlayan tutuklamalar başlar. Nazım’la birlikte birçok kişi tutuklanır. Tutuklama nedeni; İstanbul’un caddelere bakan bazı duvarlarına yapıştırılan ihtilal bildirileridir. Bu arada bazı iş yerlerinde de Nazım’ın eserleri ele geçmiştir. Oysa o sıralarda Nazım’ın kitapları serbest satılmaktadır ve hiçbir eseri için herhangi bir tutuklama kararı yoktur… Bu tutuklamalar üstüne Nazım’ın düşmanları saflarını sıklaştırırlar. Mahkeme kararlarını etkileyebilmek için kalemlerinin uçlarını yalan, dolan ve iftiranın kara mürekkebine daldırıp daldırıp çıkarırlar. İsimsiz, imzasız bildiriler dağıtırlar. Nazımların idamını isterler. Bu tutukluluk günlerinde Nazım’ın kardeşi Samiye’ye İstanbul ve Bursa hapishanesinden yolladığı mektuplar mahkemenin gidişatını, istenilen ve verilen cezayı; şairin özel durumunu tüm çıplaklığıyla yansıtır. İşte o mektuplardan birkaçı… “Samuşum, Bu ayın 27’sinde mahkememiz başlıyor. Müstantik bey (sorgu hakimi) de kararnamesinde benim idam meselesini ileri sürüyor. Fakat kararnameyi çürütmek mahkemede güç olmayacak sanırım. Çünkü hiç alakadar olmadığım, bana ait olmayan suçlarla itham olunuyorum. Bu hususta Piraye’ye ayrıntılı bilgi verdim, ondan sorabilirsin. Şevket Süreyya ile Süreyya Paşa’yı, Karl Marks’ın eserleriyle benim üslubumu birbirine karıştırmışlar! Fikir hareketleri mecmualarını aldım. Teşekkürler… Nazım” “Samiyem, Bursa’ya geleli bir hafta oluyor. Rahatım iyicedir. Burası bir hayli rutubetli olmasına rağmen çok şükür siyatik ağrılarım fazlalaşmadı. Bizim mahkeme için Bursa sorgu hakimliği de İstanbul’daki gibi adem-i selahiyet (yetkisizlik) kararı verdi. Şimdi mahkememizin İstanbul’da mı yoksa Bursa’da mı olacağına Temyiz Mahkemesi karar verecek. Tekrar İstanbul’a gelmemiz ihtimali var demektir. Ağabeyin Nazım Hikmet” 7 Haziran 1933 “Samuşçuğum, Bugün ikinci mahkemeden geldim. İki gündür sabahlı akşamlı mahkeme devam ediyor. Açıkça kanaatimi söylememi istersen, ben mahkemenin gidişatından hiç memnun değilim. Ömrümde bu kadar kanunsuz koşullar içinde cereyan eden bir mahkeme görmedim. Hani bu böyle giderse encamımız hayrola… Avukat cumartesi günü geliyor ve cumartesi günkü mahkememize çıkacak. Herhalde on beş yirmi güne kadar mahkeme bitecek… Bak mesela zabıt tutulmuyor, gıyapta şahit dinleniyor, hatta mahkemenin gizli olması talebini bile ne savcılık resmen bizim önümüzde istedi, ne de bu hususta bizim fikrimiz soruldu. Daha neler de neler…… Ağabeyin Nazım Hikmet” 28 İkinci Teşrin (Kasım) “Biricik kardeşim, Dün müdafaaya gittik. İrfan Emin de bulundu. Güzel bir müdafaa yaptı. Karar ayın 31’ine yani Çarşamba gününe kaldı. Çarşamba günü dananın kuyruğu kopuyor demektir. Savcı cezamın dört seneden itibaren verilmesini istedi. İdam talebinin bu suretle yersizliği meydana çıkmış oldu. Hem bu seferki iddianamede vaktiyle aleyhimde delil olarak ileri sürülmüş olan şeylerin birçoklarının çürüklüğü meydana çıktığından işim çok hafifledi. Masumluğum ve suçsuzluğum ortaya çıkıyor. Biz müdafaada gayet haklı olarak beraatımızı istedik. Beraat eder, çarşamba günü, tam bu mektubu yazdığımdan 5 gün sonra hürriyetime kavuşurum inşallah… Ağabeyin Nazım “Canım Kardeşim, Sana bu mektubu Bursa’dan yazıyorum yine. Fakat bu sefer demir parmaklıkların ardından değil, hudutsuz masmavi bir gök altında. Eve telefon etmişsin, bana telefon etsin demişsin. Fakat metelik olmadığı için telefon edemedim. Mektup yazmak için yine Bursa’ya gelmeyi ve kararı öğrenip sana öyle yazmayı istedim. Lakin maalesef karar yarın veriliyor. Sanırsam dört seneyi tasdik edecekler, işte o kadar… Hepinizi öyle göresim geldi ki hasret tak etti cana artık… Nazım”

  • Hopa'dan Ardahan'a Bir Yol Öyküsü

    Yaz mevsimi, uzun kış günlerinde özlediğimiz, tatil hayalleri kurduğumuz en güzel mevsim... Eskiden orta halli memur ya da esnaf aileleri dişinden tırnağından arttırdığı 3-5 kuruşla mütevazı bir tatil beldesinde, bir deniz kasabasında ya da ailesinin köyüne giderek tatil yapardı. Bu tatilin süresi de en fazla 15-20 günü geçmezdi. Oysa günümüzde öyle mi? Hepimizi bir tatil furyası sarmış gidiyor; daha kış günlerinden planlar, tur şirketlerinden rezervasyonlar yapıp, o güzel günlerin özlemi ve hayaliyle bekleyip duruyoruz. Sosyal medyanın da katkısıyla bazen bir yarışa, hatta gösteriye bile dönüşüyor bu tatiller. Gezdiğimiz, gördüğümüz, yaşadığımızla yetinmeyip yediğimizi içtiğimizi de paylaşıveriyoruz bazen. Sonra da o karanlık ve soğuk kış günlerinde o anılarla ısınmaya çalışıyoruz... Şimdi ben de bu furyaya katılıp geçen yaz mevsiminde gezdiğim yerleri, gördüklerimi ve izlenimlerimi anlatmak istiyorum sizlere. Malum, zaman zaman cehennemde yaşadığımız hissini vermeye çalışsa da birileri, ülkemizin her yeri cennetten bir köşe. Benim bu yılki tatil planımda da bu köşelerden biri, yemyeşil Doğu Karadeniz illeri ve yaylaları vardı. Tabii bu bölgeyi seçmemdeki en önemli etken de Hopa'da yapılacak bir düğüne davet edilmemdi. Yağmurlu ve serin bir İstanbul sabahında Atatürk hava limanından Batum'a doğru yola çıkıp Hopa'ya geldik. Çünkü Hopa'ya en yakın hava limanı Batum havalimanıydı. Tulumla çalınan ezgiler eşliğinde horonlarla coşulan, çok eğlenceli, yöresel bir düğünün ertesi günü küçük bir aile gurubuyla. Kaçkar dağlarına doğru yola vurduk kendimizi. İlk durağımız Artvin'in Borçka ilçesinde, Kaçkar dağlarının 1480 metrelik zirvesindeki Karagöl'dü. Sürekli inip kalkan sis perdesi ve yağmur eşliğinde çıktığımız zirvede bizi Karagöl değil, beyaz bir dumanla kaplanmış HAYAL (!) göl karşıladı. Bir doğa harikası olan göl, sisler içinde yüzen birkaç kayık ve kıyısındaki rengarenk çiçeklerle yine de çok güzeldi. Oradan ayrılıp yine sisler arasından geçerek bir vadiye, Maçahel Vadisine vardık... Bu vadi, üç tarafı Karaçal dağları, bir tarafı Gürcistan sınırı ile çevrelenmiş ve doğal olarak izole olmuş bir vadi. Vadiyi oluşturan dağların yamaçlarında ise on ikisi Gürcü, altısı Türk köyü olan on sekiz köy var. Bu minik dağ köyleri, camisi ve kilisesi birbirine bakan, ezan seslerine çan seslerinin karıştığı, çay bahçeleri arasındaki şirin köyler. İşte bu köylerden birine Camili köyüne gittik önce. Bu köyün girişinde TEMA vakfına ait, misafirhane olarak kullanılan, şirin, ahşap bir bina var, Burada yöreye ait şifalı ballar da satılıyor. Camili havzası sert iklimi, kışın altı ay karla kaplı olması ve eski Gürcistan sınırında bulunması gibi stratejik bir noktada olması nedeniyle izole bir yaşama sahip olmuş hep ve böylece doğasını korumuş bir bölge. Eğitim seviyesi oldukça yüksek ve bilinçli olan yöre halkı buradaki köy evlerini pansiyon ve restoran olarak düzenlemişler. Yöresel eşyalarla özgünlüğünü koruyan bu evlerde, yaptıkları yöresel yemeklerle bir anlamda hem para kazanıyorlar hem de turizme katkıda bulunuyorlar. İşte o evlerden biri olan İremit Pansiyonda mola verdik. Bu pansiyon, dik bir yamaçtaki ahşap bir köy evi. Kanaviçe işli örtülerle süslenmiş sedirler, temmuz ayında çıtır çıtır yanan bir odun sobası karşılıyor sizi önce burada. Yöreye ait turşu kavurması, mıhlama, pancar çorbası ve benzeri yöresel yemeklerin yanında mis kokulu mısır ekmeği ve çay sunuyorlar gelen misafirlere. Başı dumanlı dağlar ve yemyeşil yamaçlar insana bir başka âlemdeymiş hissi veriyor. Yemeklerimizi yiyip, yayla havasında dinlendikten sonra sevimli ve güler yüzlü ev sahipleriyle vedalaşarak, sisler arasındaki Borçka yaylalarından Hopa'ya doğru yol alıyoruz. Ertesi gün başlayacak esas gezimize hazırlanmak ve dinlenmek üzere misafir olduğumuz eve dönüyoruz.... ARTVİN'DEN ARDAHAN'A Asıl uzun gezimiz Hopa'ya gelişimizin üçüncü günü başladı. On üç kişiden oluşan gurubumuz ve Hopalı şoförümüzle yola çıktık. Güzergahımız; Artvin, Şavşat, Kars, Ardahan üzerinden Gürcistan'ın başkenti Tiflis, daha sonra Batum ve tekrar Hopa'ydı. Bugün hava daha güneşli ve ılıktı, en önemlisi sis yoktu yollarda. Sahilden, çay bahçelerinde çay toplayanları izleyerek çam ve ladin ağaçlarıyla kaplı dağlara doğru sarmaya başladık. İlk durağımız olan ve Çoruh nehrinin ikiye böldüğü Artvin, çok dik yamaçlar üzerine kurulmuş, yokuşlardan oluşan bir şehir. 3900 metreye kadar yükselen dağlar, içinde krater göllerinin olduğu balta girmemiş ormanlarla çevrili. Flora zenginliği, kendine özgü mimarisi, tarihi kilisesi, kalesi ve festivalleriyle ünlü Artvin'de bir de 22 metrelik boyuyla Türkiye'nin en büyük Atatürk heykeli var. Şehrin en hakim tepesi olan Ata Tepedeki heykel adeta şehri kucaklamış gibi görünüyor. Tarihte genellikle Çoruh veya Livane olarak adlandırılan şehir 1956 yılında Artvin adını almış. Zamanımızın kısıtlı olması nedeniyle sadece panoramik bir şehir gezisi ve öğlen yemeği ile yetindiğimiz Artvin'den Şavşat'a doğru yola çıktık, ancak sırada önce Meşeli köyündeki bir başka Karagöl vardı. Sanırım ülkemizde Karagöl adıyla bilinen pek çok göl var ve bunlardan ikisi Artvin il sınırları içinde. Bir gün önce gidip de sis nedeniyle göremediğimiz Borçka Karagöl'den sonra Şavşat Karagöl'ü görmek için sabırsızlanıyorduk. Meşeli köyü ve Sahara Milli Parkı içindeki Karagöl tam bir doğa harikası. Çok da büyük olmayan gölde sazan balığı ve bildiğimiz kırmızı renkli akvaryum balıkları yaşıyormuş. Mavi ile yeşilin ahenkli görüntüsüne gölün kenarındaki rengarenk çiçekler de eşlik ediyor. Bu milli park alanında küçük bir tesis var ama çok da bakımlı bir yer değil, özellikle tuvaletleri çok kötü... Burada biraz dinlenip çayımızı içtikten sonra Şavşat'a doğru yola çıktık. Artvin'in bu ilçesi tam bir doğa harikası ve aynı zamanda Cittaslow (Sakin şehir) listesinde yer alan Türkiye’nin en sakin şehirlerinden biri. Büyük şehirlerin boğuculuğuna inat geleneksel yaşam biçimlerini ısrarla koruyan bu sakin şehirde hız değil, tam bir yavaşlık, sükûnet ve huzur hakim. T ürkiye’nin en kuzeydoğusundaki ilçelerden biri olan Şavşat, 2015 yılında Cittaslow kapsamına alınmış ve Türkiye’nin "Sakin Şehir" unvanını kazanmış onuncu bölgesi. Yeşil doğasının güzelliğiyle bilinen, dağlık ve engebeli bir arazi üzerine yayılmış bulunan Şavşat İlçesinin dört yanı yüksek dağlarla çevrili. Akarsu bakımından zengin olan ilçede Karagöl'den başka çok sayıda buzul gölü de bulunmakta. Şavşat ilçe merkezinde biraz oyalandıktan sonra. gece konaklayacağımız, bungalovlardan oluşan Laşet'e geldik. Göz alabildiğine uzanan yeşillikler ve çam ağaçları arasına kondurulmuş tek katlı, tahtadan yapılmış, verandalı evlerimize yerleşip alabalıktan oluşan yemeklerimizi yedikten sonra, sessizliğin, sakinliğin, dolunayın ve kuş cıvıltılarının süslediği gecede huzurlu bir uykuya daldık. Artvin en doğudaki illerimizden biri olduğundan güneş burada çok erken, saat dört sularında doğuyor, yani gün çok erken başlıyor buralarda. Sabah uyandığımızda bahçede dolaşan kaz seslerine köpek havlamaları eşlik ediyordu. Çevrede küçük bir tur attıktan sonra kahvaltımızı edip tekrar yola koyulduk. Şimdi sırada Kars ve Ani Harabeleri vardı... KARS - ANİ HARABELERİ Gürcistan'a gitmek üzere çıktığımız yolculuğumuzun bugün ikinci günü... Laşet'te yaptığımız sabah kahvaltısından sonra Şavşat'ın doyulmaz yeşilliği ve sakinliğini ardımızda bırakıp erkenden yola koyulduk, çünkü önümüzde hayli uzun bir yolumuz vardı. Şoförümüzün küçük bilgilendirmeleri, cd'de çalan Karadeniz ezgileri eşliğinde sabah mahmurluğumuzu üzerimizden atarak Doğu Karadeniz dağlarını aşıp Doğu Anadolu'ya, serhat şehrimiz Kars'a doğru gitmeye başladık. Kars'a gitmemizin nedeni tarihi Ani harabelerini görmekti aslında, ama oraya ulaşmamız için de önce Şavşat-Ardahan yolundaki 2470 metre yüksekliğindeki Çam Belini aşmamız gerekiyordu. Derin vadiler ve sarp dağları tırmanarak Çam Beline varıp zirvede biraz nefeslendik. Burada itiraf etmem gereken bir şeyi söylemeden geçemeyeceğim; hani "Yiğidi öldür, hakkını yeme" derler ya "Yol yaptık" diyenler çok da haksız değillerdi. Geçekten on gün boyunca süren seyahatim boyunca özellikle şehirlerin doğası katledilip her yer betonlaşmıştı, ama yollar da güzeldi hani... Yol boyunca bir sağımıza bir solumuza geçerek bize eşlik eden Aras nehri ve temmuz ayında olmamıza rağmen geç bir baharı yaşayan bölgenin yeşillikleri arasına serpilmiş sarı, mor, kırmızı, pembe çiçekler bizi hiç yalnız bırakmadı. Uzaktan görünen Ermenistan sınırı ve çok geniş bir alana yayılmış ören yeri bize Ani Harabelerine geldiğimizi müjdeliyordu. Kars'ın güneydoğusunda, şehir merkezinden 42 kilometre uzaklıktaki Ocaklı Köyü sınırları içinde bulunan Ani Ören Yeri, yerleşim ve savunmaya çok elverişli topoğrafyası nedeniyle tarih öncesi dönemlerden itibaren çeşitli kültürlere ev sahipliği yapmış bir alan. Ani’nin hemen yanından geçen Arpaçay’ın öbür yamacı ise Ermenistan. Arpaçay Kanyonu’nun sert yamaçlarının tepesindeki Ani'nin, bu haliyle hem doğal bir savunması hem de görkemli bir tahtı var. Ortaçağ döneminde önemli bir ticaret yolu olan İpek Yolunun Kafkaslardan Anadolu’ya ilk giriş noktasında kurulmuş olan kent, bu dönemde büyük bir gelişme göstererek bölgenin politik, kültürel ve ekonomik merkezi konumuna gelmesini sağlamış. Ani, büyük oranda ayakta kalmış olan etkileyici surları, dini ve sivil mimarlık örnekleri ve şehir planlaması ile Ortaçağ kentinin bir özeti niteliğinde. Ani’de tarih boyunca süren çok kültürlülük buradaki dini ve sivil mimarinin biçimlenmesinde de etkili olmuş. Ateşgede Tapınağı, çeşitli plandaki kiliseler ve Selçuklu Dönemine ait cami gibi farklı dinlere ait yapıları bir arada bulunduran Ani, çok kültürlü yapıya sahip bir ticaret kenti olarak Ortaçağ Dönemi mimarlık ve şehircilik tarihi içinde de özel bir konuma sahipmiş. Bu arada ören yerindeki taşlık zemine ve hayli sıcak havaya karşın volkanik taşlar arasından fışkıran beyaz çiçekler ayrı bir güzellik katmış buraya. Adını İran, Eti ve Roma tanrılarından aldığı söylenen antik şehir, milattan önce bir kale kenti olarak kurulmuş. 10. Yüzyılda Bagratoğulları sülalesinden gelen Ermeni hükümdarlara başkentlik yapan Ani, kendisini zapt eden kavimler tarafından defalarca yenilenmiş ve askeri amaçla kullanılmış, 1064 yılına kadar Bizans’ın yönetiminde kalan şehir bu tarihte Selçukluların eline geçmiş. Güneşin kızgın ışıkları altında yaptığımız bu kültürel geziden sonra hem Kars'ın merkezini görmek hem de bir şeyler yemek amacıyla tekrar yola koyulduk, Yaklaşık bir saat sonra yöreye sürekli tur yapan şoförümüz Kadir beyin yönlendirmesiyle yöresel Kars yemekleri yapan bir lokantaya geldik. Güler yüzlü insanların hizmet ettiği bu mekanda tavsiye edilen baş yemek "kaz etiydi" tabii. Bize hayli ilginç gelen lezzetli yöresel yemekler ve kaz etiyle karnımızı doyurduktan sonra kısa bir şehir turuna çıktık. Kısa diyorum çünkü amacımız hava kararmadan Türkgözü sınır kapısına varıp Gürcistan'a geçmekti. Otobüsümüze binmeden önce Gürcistan'a gideceğimizi duyan şoförümüz Kadir beyin ahbabı olan polisler, yanımızda hiçbir ilaç olmaması gerektiğini, yoksa Gürcülerin sınırda hayli zorluk çıkardığını söyleyerek bizi uyardılar. Biz de yanımızdaki ağrı kesici vb ilaçlarımızı, garibimize gitse de, karakolun ecza kutusuna koymaları için polis memurlarına bıraktık. SSCB döneminin mimari yapısının çok yaygın olduğu Kars'ta, kalın kesme taşlarla yapılmış 2-3 katlı eski binalar şehre gizemli bir hava vermiş. Şehirde sadece 40 yıl hüküm sürmüş olmalarına karşın Rusların izleri her tarafta görülebiliyor. Kars kalesi, Ebul Hasan Harakani Türbesi, Çar Nikola'nın av köşkü, Havariler Kilisesi ve Gazi Ahmet Muhtar Paşa köşkü geçerken şöyle bir görebildiğimiz yerler. Kars'ı daha ayrıntılı gezip görmeyi bir başka zamana bırakarak Gürcistan'a varabilmek için Ardahan Posof'a doğru yola koyulduk. Ardahan'a doğru yol alırken Allahüekber dağlarından doğup, bütün Gürcistan'ı geçerek Azerbaycan'dan sonra Hazar Denizine dökülen Kura nehri ya da bizdeki adıyla Kuruçay uzun yolculuğumuz sırasında bizi hiç yalnız bırakmadı, yanı başımızda bize eşlik ederek bazen sakin bazen coşkun akıp durdu... Saat 17'ye geldiğinde biz de Türkgözü sınır kapısına varmıştık ve hayli yorulmuştuk. Ama Tiflis'teki otelimize varabilmek için daha 3-4 saatlik yolumuz vardı. Ardahan-Posof'taki Türkgözü sınır kapısından oldukça rahat bir şekilde Gürcistan'a giriş yaptık. Gürcistan'a girişte pasaport, vize filan gerekmiyor, kimlik kartlarınızla girebiliyorsunuz ülkeye. Ama ben biraz havalı olsun diye yanıma yeşil pasaportumu almıştım ve bunun faydasını da gördüm. Diğer yolculara bazı kişisel sorular soran ve hayli kaba olan görevliler sanırım yeşil rengin cazibesinden bana pek bir şey sormadılar. İlaçlarımızı da Kars'ta bıraktığımız için sınır kapısından rahatlıkla geçerek otobüsümüze binip tekrar yola koyulduk. Vakit hayli ilerlemiş güneş dağların arkasına inmeye başlamıştı... Gelecek yazı Gürcistan yolculuğu... https://www.adadergi.com/post/2020/07/24/merhaba-g%C3%BCrci-stan

  • Merhaba Gürcistan

    Nurten B. AKSOY * Geçen yazımda size anlatmaya başladığım yolculuğun güzergahını Türkgözü sınır kapısından girerek Tiflis, Gori ve Batum’u gezip, Sarp Sınır kapısından Gürcistan’a veda etmek şeklinde belirlemiştik. Gürcistan'ı ve bu ülkeyle ilgili izlenimlerimi de bu yazımda anlatmaya çalışacağım... Türkgözü sınır kapısı oldukça düzenli, tenha ve küçük bir yer. Kibar ama çok da sempatik olmayan Gürcü görevlilerin sorularını aştıktan sonra gezimize başlıyoruz. Gürcistan’a girdiğinizde ülkemizdeki duble yol saltanatı bitiyor. Neredeyse Tiflis’e kadar tek gidiş-gelişten oluşan dar kasaba yollarından geçmemiz gerekiyor. Yolların iki kenarında yemyeşil bahçeler içinde iki katlı, Rus mimarisinin etkisinin göze çarptığı şirin taş evler sıralanıyor. Yol boyu fütursuzca yollarda yayılarak yürüyen hayvan sürüleri ile karşılaşmanız da olası. Bizim Doğu sınırımıza yakın olan bu kasabalarda soğuktan donmaması için doğal gaz borularının yer altında değil yerden iki metre kadar yüksekte döşenmiş olması dikkatimizi çekiyor. Evlerin arasında ise bizim köy mescitlerine benzeyen minik kiliseler göze çarpıyor. Yaklaşık üç, üç buçuk saatlik bir yolculuktan sonra Tiflis’e varıyoruz GÜRCÜLERİN ANASI KARTLİS DEDA Kaynağını ülkemizdeki Allahüekber dağlarından alıp Azerbaycan ve Gürcistan’ı geçerek Hazar Denizi’ne dökülen Kura nehrinin ikiye böldüğü Tiflis 5. yüzyılda kurulmuş; sokakları, binaları, kiliseleri ile oldukça eski ve tarih kokan bir şehir. Özellikle Orta Çağ ve Sovyet mimarisinin etkisi şehrin her tarafında göze çarpıyor. Nehrin iki yakasındaki tepelerin üstüne kurulmuş eski Tiflis’e girerken ilk olarak şehre hakim bir noktada bulunan Tiflis Kalesi ile Gürcülerin Anası olarak adlandırılan Kartlis Deda’nın heykeli göze çarpıyor. Kentin sembolü olan bu anıtsal heykel Tiflis’in kuruluşunun 1500. Yıldönümü olan 1958 yılında Gürcü heykeltıraş Elguca Amaşukeli tarafından yapılarak Sololaki Tepesine dikilmiş. Alüminyumdan yapılmış olan Kartlis Deda heykeli yirmi metre yüksekliğinde ve Gürcü milli kıyafetleri giymiş bir kadın figürü. Gürcü ulusal karakterini en iyi sembolize ettiği kabul edilen heykelin bir elinde, dost olarak gelenlere şarap sunmak için büyük bir kâse, diğer elinde ise düşman olarak gelenlere karşı kullanmak üzere bir kılıç bulunmakta. Altın Kubbeli Katedral Sameba Şehirde rehberlerin sizi öncelikle götürdüğü yerlerin başında Sameba Katedrali geliyor. Çünkü bu katedral her ne kadar tarihi gibi gözükse de aslında Gürcistan’ın bağımsızlığını ilan etmesinden sonra yapımına başlanan ve 2004 yılında tamamlanan dünyanın en büyük kutsal mekanlarından biri. Bir anlamda Rus mimarisine kafa tutan Gürcistan-Ortodoks Kilisesinin ülkedeki en büyük katedrali. Tabandan tavana yüksekliği 100 metre olan ve çok geniş bir bahçe içinde bulunan bu çok görkemli katedralde söylendiğine göre aynı anda 15.000 kişi ibadet edebiliyormuş. Tiflis’in hemen her yerinden görülen, halkın birlik ve bütünlüğünün sembollerinden biri olarak nitelenen bu katedral, kubbesinin altın kaplama olmasıyla da dikkati çekiyor. Büyük kısmı Hıristıyan-Ortodoks olan Gürcistan’daki kilise ziyaretimizde halkın oldukça dindar olduğunu fark ettik. Günün her saatinde kiliselerin içinde ve bahçelerinde ellerindeki kitaplardan dualar okuyan, mum diken, ikonalara ya da duvarlara dokunan, hatta buralarda dolaşan rahiplerin ellerine sarılan insanlar görmek mümkün. Gördüğümüz kadarıyla bu ülkenin insanları oldukça dindar olmasının yanı sıra mutsuz, asık yüzlü ve yoksul. Hemen her yerde avuç açan dilencilere rastlıyorsunuz. Turistler dışında şık ve düzgün giyimli kimse yok gibi bu şehirde. Bunun sebebini rehberimize sorduğumda; Tiflis’te halkın çok yoksul ve yaşam koşullarının çok zor olduğunu öğreniyoruz. Aslında bir Türkolog olan rehberimiz, kendisinin de yaşamını sürdürmek için rehberlik dışında pek çok iş yaptığını söylüyor. Öznel bir değerlendirme olan bu gözlemimizi Tiflis’le ilgili okuyacağınız yazıların çoğunda görebilirsiniz. Pek çok kilise ve anıtın olduğu Tiflis’te Kura nehrinin hemen kenarındaki falezlerin üstünden şehre kuş bakışı bakan ve atı ile halkını selamlayan Kral Vakhtang Gorgasali’nin heykeli ile hemen yanı başında 12. Yüzyılda yapılmış olan Metekhi Kilisesi görülüyor. Nehrin kenarındaki falezlerin üstüne sıralanmış küçük şirin evler ise Amasra evlerini anımsatıyor insana. Sovyet izlerini hala taşıyan Tiflis’te yeni yapılmış pek çok görkemli bina da var. Örneğin şehrin ortasından geçen Kura Nehrinin üzerine yapılmış olan, özellikle gece ışıklandırmayla çok güzel görünen Barış Köprüsü ve yanı başındaki sanat merkezi modern Gürcistan’ın birer simgesi. Şayet Gürcistan’ın Anasını yakından görmek, botanik bahçesini gezmek ve şehre bir de tepeden bakmak isterseniz Metheki Kilisesinin yanından teleferiğe binip Solalaki Tepesine çıkabilirsiniz. Teleferikten indiğinizde elinde rengarenk papağanlar, yırtıcı kuşlar ya da maymunlar tutan kadın ve erkekler karşılıyor turistleri ve sizden belli bir ücret karşılığı o hayvanlarla fotoğraf çektirmenizi öneriyorlar. Buradaki şık restoranlarda şehri tepeden bakarken bir çeşit pide olan Gürcülerin milli yemeği haçapuri ile tatlı olarak yine mayalı hamurla yapılan ponçik ve armut suyuyla karnınızı doyurabilirsiniz. Bir de bizim güzelim mantımıza hiç benzemeyen, içindeki kişnişin aromasıyla tadı ağırlaşmış Gürcü mantısı Khınkali’yi deneyebilirsiniz. Yemeden içmeden söz etmişken özellikle Gürcülerin şaraplarının da çok ünlü olduğunu söyleyebiliriz. Solalaki Tepesinden ister teleferikle isterseniz yürüyerek inebilirsiniz. Eğer yürüyerek inmek isterseniz dik yokuşlu dar sokaklardan geçerken içinde St. Nicholas Kilisesi’nin bulunduğu Narikala Kalesini gezebilirsiniz. Ya da yanından geçip Tiflis şehrine adını veren sülfürlü sıcak sularıyla ünlü tarihi hamamlar bölgesine inebilir, dilerseniz bu şifalı sularda yıkanabilirsiniz. Ayrıca bu hamamlar bölgesinin girişinde 1895 yılında yapılmış, Tiflis’in en eski ve tek camisi olan Şah Abbas Camisini de ziyaret edebilirsiniz. Sülfür hamamlarının arkasına doğru giden uzun-ince yolda şarap ya da kahve içerek nefesleneceğiniz, hediyelik eşyaların satıldığı küçük serin mekanlar var. Üstünde minik köprülerin bulunduğu dere yatağına benzeyen bu vadide kayalar üzerine yapılmış eski evleri izlerken, yolun sonunda birden karşınıza şehrin ortasında gizlenmiş gibi duran Abanotubani Şelalesi çıkıyor. Yaklaşık 30 metre yüksekten akan şelale (belki yaz mevsiminden dolayı suları az olsa da) görülmeye değer yerler arasında. Tiflis’in en önemli ve eski caddesi olan Rustavelli Bulvarına girmeden, daha önceleri Erivan ve Lenin Meydanı diye anılan, Gürcistan’ın bağımsızlığını kazanması ile de Özgürlük Meydanı adını alan oldukça büyük meydanın ortasında atının sırtındaki St. George heykeli çıkıyor karşımıza. Yaklaşık iki km uzunluğundaki Rustavelli Bulvarı Tiflis’in en önemli bulvarı. Parlamento binası, Ulusal Opera binası, Gürcistan Ulusal Müzesi, Tiflis Bilimler Akademisi gibi birçok sanat ve kültür merkezinin bulunduğu bu caddeye adını veren Gürcü şair Şota Rustaveli’nin heykelini de burada görebilirsiniz. Uzun bir gezi ile daha ayrıntılı gezilebilecek Tiflis’te son görülecek yerlerden biri de bit pazarı. Sovyetler Birliği’nin dağılması ve Gürcistan’ın bağımsızlığını kazanmasının ardından ekonomik ve sosyal düzenin değişmesiyle ülkenin en büyük sorunlarından biri haline gelen işsizlik ve geçim sıkıntısı, halkın bir kesimini ellerindeki eşyaları bu pazara getirip satmak zorunda bırakmış. SSCB’nin dağılmasından sonra Samsun’a kadar bütün Karadeniz sahillerinde gördüğümüz Rus pazarlarının benzeri bu bit pazarı “Suhoy Most”(Kuru Köprü) adı verilen bir köprü üzerinde kuruluyor. İlk açıldığı günden bugüne 20 yılı aşkın bir zaman geçmiş olmasına rağmen hala ellerindeki birkaç parça eşyayı satmaya çalışanlarla, bu eşyalar arasında işine yarar bir şey bulmak için dolaşan yerli ve yabancı alıcıları ağırlayan bu pazarın yanında bir de resim sanatçılarının tablolarını sergileyip sattıkları bir bölüm daha var. Söz konusu pazarda 1900’lü yıllardan SSCB dönemine ve günümüze ait madalyalardan ev eşyalarına kadar aklınıza gelebilecek her çeşit eşyayı bulmak mümkün. 20. YÜZYILA DAMGASINI VURAN ZALİM DİKTATÖR ve GORİ Gürcistan'ın başkenti Tiflis’ten Batum’a doğru uzanan yolculuğumuza devam ediyoruz. İkinci gün ilk durağımız Sovyetler Birliğinin ünlü lideri Stalin’in doğduğu şehir olan Gori ve ardından günü birlik turlarla bile gidip görebileceğimiz kapı komşumuz Batum. Turistik anlamda görülecek çok fazla yeri olmayan Gori'yi özel kılan en önemli şey, ünlü Rus lider Stalin’in bu şehirde doğmuş bir Gürcü olması. 1878 yılında fakir bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Stalin alkolik bir babanın zulmüyle büyümüş. Bu nedenle acımasız kişiliğini babasından aldığı söyleniyor. Orta öğrenimi sırasında Lenin‘in eserleriyle tanışarak devrimci biri olmaya karar veren Stalin, gençliğinde uzun yıllar grev, protesto, illegal parti, propaganda, örgütlenme vb faaliyetler içerisinde yer aldığı için kendisine Rusça’da “çelik” anlamına gelen Stalin takma adı verilmiş. “Ekim Devrimi” ile iktidara gelen ve 1924’te Lenin’in ölümü üzerine Komünist Partisinin ve ülkenin başına geçen, Sovyetler Birliği’nin 20. Yüzyıla damgasını vurmuş, zalim diktatörü olarak nitelendirilen Stalin’in, iktidarı döneminde sayısı kesin olmamakla birlikte izlediği politikalar yüzünden 25 milyon kişinin doğrudan ya da dolaylı olarak ölümüne sebep olduğunu yazıyor kaynaklar. Bu kadar ön bilgiden sonra 2. Dünya Savaşının ardından 1953’te ölen Stalin’in anılarını yaşatmak için Gori’de kurulan Müzeyi gezebiliriz. Rus mimarisinin izlerini taşıyan görkemli belediye binasının olduğu Chavchavadze Caddesini geçerek vardığımız geniş meydanda, oldukça büyük bir araziye kurulmuş Stalin Müzesinin bahçesine girdiğimizde ilk olarak korumaya alındığı için ziyarete kapalı, küçük ve mütevazı, tek katlı bir ev olan Stalin’in doğduğu ev karşılıyor bizi. Esas müze ise evin hemen arkasında yer alıyor. 1951 yılında ulusal müze olarak açılan bina, Stalin’in ölümünden sonra onun hayatının anlatıldığı bir müzeye dönüştürülmüş. Altı bloktan oluşan ve Stalin’in ofis mobilyaları, fotoğrafları, makaleleri, belgeleri, kişisel eşyaları, aldığı hediyelerin sergilendiği müzede insana Stalin’in mezarı hissini veren bir de anıt oda var. Müzeyi gezerken Türkçe bilgi veren bir Gürcü kadın rehberin söylediği objektif sözler çok ilgimizi çekiyor. Stalin’le ilgili olarak şöyle diyor rehber ziyaretçilere; “Büyük liderlerin başarılarının ardında, yaptıkları iyi şeyler kadar hatalar da vardır. Stalin çok kan dökmüş ama aynı zamanda da ülkesine çok hizmet etmiş bir lider. Onu hatasıyla ve sevabıyla göstermek istiyoruz burada.” Ayrıca Stalin’in ölümünden sonra yüz ölçüleri alınarak balmumundan on iki adet yapılmış masklardan biri de müzedeki anıt odada sergileniyor. Müzeyi gezip dışarı çıktığımızda bahçede Stalin’in özel yeşil vagonunu görüyoruz. 1941 yılından sonra Stalin’in kullanmaya başladığı ve Yalta, Tahran konferanslarına gittiği 83 ton ağırlığındaki bu yeşil vagonun içinde tuvalet, mutfak, çalışma odası, konferans odası gibi bölümler bulunan ve 1985 yılında Gori’ye getirilen vagonu da gezebiliyorsunuz. Gori’de müzenin dışında gezilebilecek başka bir yer olmadığı için Batum’a doğru yola çıkıyoruz. ESTETİKLİ YAŞLI ŞEHİR-BATUM Gori ile Batum arası yaklaşık 300 km’lik bir mesafe, ancak yolda yoğun bir trafiğe neden olan Türk plakalı sayısız tır ve tur aracı nedeniyle yol hayli uzun sürüyor. Yolumuzun üstündeki eski Rusya’nın sanayi şehri olan Kutaisi, Komünizm döneminden kalma terk edilmiş fabrikaları, şehrin ortasından geçen demiryolu, hala kullanılan eski trenleri, siyah giysileriyle yol kenarında bir şeyler satmaya çalışan yaşlı kadınlarıyla eski Rus filmlerini anımsatıyor insana. Aslında Gürcistan’ın ikinci büyük şehri olan Kutaisi geçmişle bağlarını henüz koparamadığından daha gizemli görünüyor. Batum’a yaklaştıkça bir yandan Çoruh nehrinin yeşil suları yola eşlik ederken bir yandan da insanların denize girdiği küçük sahil kasabaları görünmeye başlıyor. Yolun iki yanında sıralanmış biraz daha bakımlı, bahçeli iki katlı taş evler ile evlerin önünde otlayıp yolda serbestçe gezinen domuzlar, keçiler ve inekleri görebiliyorsunuz. Köy yollarını andıran yollardan sonra, birden genişleyen yollar ve modern tüneller Batum’a geldiğimizin habercisi. Gürcistan’ın özerk cumhuriyeti Acara’nın başkenti olan Karadeniz kıyısındaki bu liman kenti özellikle eğlenceyi ve doğayı sevenlerin çok rağbet ettikleri bir kent. Batum’a girerken ilk gördüğümüz SSCB döneminden kalma tek tip, bloklar şeklindeki sıvaları dökülmüş eski apartmanlar. Daha sonra Rus mimarisinin izlerini taşıyan görkemli binalar ve Gürcistan’ın özerkliğine kavuşmasından sonra yapılan aşırı gösterişli yeni binalar, oteller, avm’ler… Kısaca şehir, geçmişteki güzelliğinin izlerini hala taşıyan, ama gözde olmak için orasına burasına estetik yaptırmış geçkin bir kadını anımsatıyor insana. Burada her yer ışıl ışıl, Tiflis’in aksine herkes çok süslü ve gösterişli. Üstelik şehirde o kadar çok Türk ismi taşıyan mağaza, işletme, dükkan var ki insan hiç yabancılık çekmiyor. Mavi ile yeşilin iç içe geçtiği bu güzel ve küçük Karadeniz şehrini gezmek için aslında bir gün yeterli. Şehrin en önemli bulvarı olan Batum Bulvarı, sahile paralel uzanan manolya ve palmiye ağaçlarıyla süslü ışıl ışıl bir cadde. Dinlenebileceğiniz kafelerin ve tarihi eserlerin yer aldığı Avrupa, Piazza ve Tiyatro meydanlarıyla bu meydanlardaki heykeller şehrin en güzel yanları. Heykel deyince Batum’un aslında bir heykeller şehri olduğunu söyleyebiliriz. Tiyatro Meydanında bir çeşmenin üstünde duran deniz tanrısı Poseidon Heykeli şehrin en görkemli heykeli. Bunun dışında Avrupa Meydanında gökyüzüne doğru yükselen ve şehrin hemen her yerinden görülen Medea heykeli (Altın Post) David Khmaladze tarafından yapılmış ve bir milyon Gürcü lirasına (lari) mal olmuş pahalı bir heykel. Ayrıca Gürcülerin ünlü yazarlarının ve tarihi kişilerinin heykellerini de şehrin çeşitli yerlerinde görmek mümkün. Şehrin en ilgi çeken heykellerinden bir diğeri ise Batum Limanının yakınında bulunan ve hüzünlü bir aşk öyküsünü sembolize eden Ali-Nino Heykeli. Aşk Heykeli diye de bilinen, 7 metre yükseklikteki bu metal heykel, heykeltıraş Tamara Kvesitadze’nin imzasını taşıyor. Birbirlerine tutkuyla bağlı olan Gürcü kız Nino ile Azeri genç Ali’nin aşkını temsil eden heykeldeki kadın ile erkek figürü onar dakikalık periyotlarla iç içe geçerek şekil değiştiriyor. Batum’un katedrali sayılan Virgin Mary kilisesi 19. yüzyılda inşa edilmiş oldukça görkemli ve güzel bir yapı. Neo-Gotik tarzda inşa edilmiş kubbeleri ve pek çok dini sahneyi anlatan büyük renkli vitray camlarıyla ilgi çeken katedral Batum’un en büyük ana kilisesi. Ayrıca Osmanlı Döneminde burada yaşayan Rumların padişaha hediye olarak yaptıkları ve padişahın da çanlarının asla çalınmaması kaydıyla izin verdiği ve ancak Osmanlı’nın Batum’u kaybetmesinden sonra çanlarının çalınmaya başladığı St. Nicholas Kilisesi ise şehrin ana kiliselerinden biri olarak halen ibadete açık. Şehir merkezine 9 km uzaklıktaki Batum Botanik Parkı kapladığı 108,7 hektarlık alanıyla dünyanın en büyük botanik bahçelerinden biri sayılıyor. Rus Botanikçi Andrey Nikolayevich Krasnov (1862-1914) parkın kurucularından. İçerisinde 5000’den fazla bitki türü barındıran Batum Botanik Parkında Kafkasya’ya özgü yarı tropik bitkilerin yanı sıra Uzak Doğu, Yeni Zelanda, Amerika, Avustralya ve Akdeniz gibi dünyanın dört bucağında yetişen bitkilerin sergilendiği bölümler de var. 1200 gül türünün yer aldığı parkta iki binden fazla ağaç ve odunsu bitki bulunuyor. Şehir merkezinin sahilini baştan başa kaplayan park ise çok kısa bir sürede tamamlandığı için Miracle yani Mucize Park diye adlandırılmış. Batum siluetinin önemli simgeleri sayılan; İzmir Saat Kulesinin benzeri olan Chacha Kulesi, Alfabe Kulesi, Ali-Nino Heykeli ve kocaman bir dönme dolap bu parkın içindeki en ilginç yapılar. Ayrıca deniz seviyesinden 250 m yüksekliğindeki Anuria Dağında bulunan Argo Eğlence Merkezi’ni şehre bağlayan ve Batum’u tepeden izleyebileceğiniz bir de teleferikleri var Batumluların. Doğu Karadeniz illerinden gerek alış-veriş, gerek gezmek-eğlenmek, gerekse kumar oynamak için günübirlik Batum’a gelen Türkler nedeniyle burada gezerken hiç yabancılık çekmiyorsunuz. Türkgözü Sınır kapısından başlayıp Tiflis, Gori ve Batum’u gezerek tanıtmaya çalıştığımız kısa Gürcistan yolculuğumuzu Sarp Sınır Kapısından çıkarak tamamlıyoruz. Buradan ayrılmadan önce dikkatimizi çeken iki noktaya da değinmeden geçmeyelim. Birincisi; Ortak Pazar ülkelerinden getirilmiş çok ucuza satılan ikinci el lüks araçların oluşturduğu hayli karışık ve yoğun bir trafiğe sahip olan Tiflis ve Batum’da fazla trafik ışığı yok. Buna karşın sürücüler, karşıdan karşıya geçmek isteyen yayalara karşı son derece sabırlı ve saygılı. Her koşulda yayaların geçiş üstünlüğü var ve araçlar siz karşıdan karşıya geçmek istediğinizde hemen durup yol veriyorlar. İkincisi ise Gürcistan’ın görebildiğimiz her yerinde polis merkezlerinin şeffaf olması, yani binaların camları tamamen perdesiz ve içeriyi rahatlıkla görebiliyorsunuz. Bir başka yolculukta buluşmak dileğiyle…

  • Cahit Külebi

    Nurten B. AKSOY * Aydın bir saz şairi içtenliği, bir Karacaoğlan rahatlığı ve temiz bir dil ile zaman zaman kötümser, güvensiz; ama kendi türküsünü söyleyen Cahit Külebi 2 Ocak 1917’de Tokat’ın Zile ilçesinde dünyaya gelir. Asıl adı Mahmut Cahit’tir. Erzurumlu bir ailenin çocuğu olan şair, babasının aile adı olan “Gullebiler”den esinlenerek Külebi soyadını alır. İlk ve orta öğrenimini Tokat, Sivas ve Bursadaki çeşitli okullarda tamamlar. HİKAYE Senin dudakların pembe Ellerin beyaz, Al tut ellerimi bebek Tut biraz! Benim doğduğum köylerde Ceviz ağaçları yoktu, Ben bu yüzden serinliğe hasretim Okşa biraz! Benim doğduğum köylerde Buğday tarlaları yoktu, Dağıt saçlarını bebek Savur biraz! Benim doğduğum köyleri Akşamları eşkıyalar basardı. Ben bu yüzden yalnızlığı hiç sevmem Konuş biraz! Benim doğduğum köylerde Şimal rüzgarları eserdi, Ve bu yüzden dudaklarım çatlaktır Öp biraz! Sen Türkiye gibi aydınlık ve güzelsin! Benim doğduğum köyler de güzeldi, Sen de anlat doğduğun yerleri, Anlat biraz! 1936’da Çapa Yüksek Öğretmen Okulunu birincilikle kazanır. İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü ile Yüksek Öğretmen Okulunda, zamanın ünlü edebiyatçılarından güçlü bir eğitim alır. 1940 yılında üniversiteden mezun olan Külebi, askerlik görevinden sonra 1942’de Süheyla hanım ile evlenir ve bu evlilikten iki oğlu olur. Başta Antalya ve Ankara olmak üzere pek çok ildeki okullarda edebiyat öğretmenliği yapar. MASALDAKİ YALNIZLIK Ben yalnızlığı Gökte uçar gördüm. Ben yalnızlığı Garip naçar gördüm. Ben yalnızlığı Gelir geçer gördüm. 1960-1964 yılları arasında İsviçre Bölgesi Öğrenci Müfettişliği ve Kültür Ateşeliğine atanarak yurt dışına gönderilir. 1964’te yurda dönen Cahit Külebi, çeşitli devlet görevlerinde bulunduktan sonra 1973 yılında emekli olur. Emekli olduktan sonra 1983 yılına kadar Türk Dil Kurumunda çalışan şair, 12 Eylül’den sonra bu görevinden istifa eder ve siyasi bir partinin kurucuları arasında yer alır. İlk şiirleri “Nazmi Cahit” takma ismiyle Sivas Erkek Lisesinin Toplantı adlı dergisinde yayımlanan şair, böbrek yetmezliği nedeniyle 20 Haziran 1997 tarihinde Ankara’da vefat eder. UMUT Yorgunsun uzaklardan gelmişsin Yitirmişsin ne varsa birer birer. Bir sağlık, bir sevinç, bir umut Onlar da nerdeyse gitti gider. Dost bildiğin insanların yüzleri Aynalar gibi kapkara. Suyu mu çekilmiş bulutların Dönmüşsün kuruyan ırmaklara. Taşlara düşen saat gibi Ne artı ne eksi. Bir sağlık, bir sevinç, Bir umut… Hikaye hepsi… Halk şiirinden, türkülerden yararlanarak çağdaş bir şiir oluşturan Cahit Külebi, şiirlerinde konu olarak “yurt sevgisini, insan ve doğa sevgisini” işler. Ayrıca çocukluk ve gençlik yıllarını yaşadığı Niksar, Tokat ve Sivas yörelerinden anılarında kalan izlenimleri de şiirlerinde aktarır. 1940-1950 yılları arasını kapsayan “Garip şiiri” akımına Orhan Veli‘yi çok sevmesine rağmen katılmaz, şiire kendine özgü bir yorum getirir. Ölçü olarak serbest şiiri kullanmakla birlikte espriye dayanan, gündelik hayatın basit avareliklerini konu edinen Garip şiirinden farklı bir serbest şiir tarzı geliştirir. SEVDA BAHÇESİ Bir gül mahzun durur bahçede Yaprakları yorgun. Sen pembe güllerin en pembesi Hasta solgun. Bir gül taze durur bahçede Yaprakları diri. Sen beyaz güllerin en beyazı Sabahlar kadar iri. Bir gül baygın durur bahçede Yaprakları serin. Sen sarı güllerin en sarısı Yağmur gibisin. Pembe gül hülyandır açılmış, Beyaz gül yanakların, Sarı gül dağınık saçlarındır, Ve mahzun kalbim ateş gibi Yanan dudaklarındır. Bir saz şairi içtenliği ve rahatlığı içinde, türkü tadında serbest şiirler yazar. Zaman zaman kötümser, güvensiz bir kişiliğin söylemlerinden sızan temalara girmiş olsa da duru, sade bir Türkçe kullanarak ahenk ve ritme önem veren bir serbest şiir oluşturur. Şiirlerinde lirizme ve coşkuya değer veren şair, kimi zaman romantik duygularla memleket sevgisini dile getiren güzel şiirler yazar. Behçet Necatigil onu; “Yurt köşelerinin manzarasını ve insan gerçeklerini, modern bir biçim ve yeni bir romantizmle yaşatıp, anılarla güçlü, içten bir duyarlıkla anlatan şair” diye anlatır. SİVAS YOLLARINDA Sivas yollarında geceleri Katar katar kağnılar gider Tekerleri meşeden. Ağız dil vermeyen köylüler Odun mu, tuz mu, hasta mı götürürler? Ağır ağır kağnılar gider Sivas yollarında geceleri. Ne yıldızlar kaynaşır gökyüzünde, Ne sevdayla dolar taşar gönüller Bir rüzgar eser ki, bıçak gibi El ayak şişer. Sivas yollarında geceleri Ağır ağır kağnılar gider. Kamyonlar gelir geçer, kamyonlar gider Toz duman içinde, Şavkı vurur yollara, Arabalar dağılır şoförler söğer, Sivas yollarında geceleri Katar katar kağnılar gider. Doğduğu yer olan Zile’nin o zamanki sihirli havasından büyük ölçüde etkilenen Külebi sanata tutkusunun başlayışını şöyle anlatır: "Zile’de bir akşam babam bana üç kitap getirdi. İhtimal o yaşımdan hatırladığım tek gün olan o aydınlık gecede edebiyatı sevmişimdir. Belki de her akşam, yassı kalesinden tellallar çağıran, sokaklarında yaz boyunca yük yük üzüm, alaca mısırlar, tenteneli uzun kavunlar taşınan, sabahlara kadar büyük leğenlerde pekmez kaynatılan, bu yüzden kışa kadar sokakları sıcak üzüm kokan ve geceleri uzaktan “Şu Zile’den gece de geçtim görmedim aman” diye türküler duyulan Zile bana sanatı sevdirdi. Babam kitapları getirmişti ama okuma bilmiyordum." Edebiyat profesörü Mehmet Kaplan öğrencisi Külebi’yi; “Ben ona inanıyorum ki Anadolu’yu, çocuklukları bu topraklarla karışmış, şehre geldikten sonra yüksek kültür edinmekle beraber ilk yaşantılarını kaybetmemiş sanatkârlar anlatabilirler. Cahit Külebi de bunu başaran nadir şairlerden biridir.” diye anlatmıştır. Biz de 20 Haziran 1997'de yaşama veda eden şairimizi saygıyla anıyoruz...

  • Benim CVim: Kendime Başvuru Belgesi

    Merhaba, Yazın dünyanıza duyduğum ilgi ve saygıyla, üzerinde uzun zamandır çalıştığım denemelerimi ve şiirlerimi değerlendirmeniz için paylaşmak istedim. Metinlerimde varoluş, içsel deneyim ve çağdaş edebiyatın sınırları arasında dolaşan bir anlatım dili kurmaya çalışıyorum. Vaktinizi ayırdığınız ve okumayı kabul ettiğiniz için şimdiden teşekkür ederim. Merve Senem TOLGA (Yalnızca Senem) * Merve Senem TOLGA “İçime kabul edilmek için başvuruyorum.” Adım yok. Ya da çok var. Bazen sabah kalkınca eski bir taş gibi hissediyorum, bazen su gibi… şekilsiz, ama her şeye uyabilen. Ama çoğu gün, olduğum şeye bir isim bulamıyorum. İşte belki de bu yüzden yazıyorum. Kelimelerin üzerine basarak kendimi bulmaya çalışıyorum; bazen kayboluyorum, bazen buluyorum. Bu döngünün içinde kendi anlamımı yaratmaya uğraşıyorum. Kendimi anlamak için adımlara, isimlere ihtiyacım yok artık; sessizliğin dilini öğrenmeye başladım. Eğitimim? Zor bir müfredatı var. Deneyimle sınav yapıyor, aynayla geri bildirim veriyor, sessizlikle öğretiyor. Anlam bulma dersinde birkaç kez kaldım, ama hâlâ sınıftayım, çıkmadım. “Kimim ben?”in ileri düzey seminerindeyim şu sıralar. Hocalarım: Camus, Rollo May, Nietzsche, Kierkegaard, Sartre, Simone de Beauvoir, Dostoyevski, Virginia Woolf, Erich Fromm ve gecenin üçündeki ben. Bazen notlarımı kontrol etmek için gecenin sessizliğine başvuruyorum. Gece bana doğruları fısıldıyor ama sabah unutuyorum. Her unutmanın ardından, yeniden öğreniyorum kendimi. İş tecrübem? Kendimi taşımak… Her sabah uyanıp bu zihni, bu bedeni, bu bilinmezliği tekrar omuzlamak. İçimde susturulamayan bir analizci var. Olayları, insanları, kendimi durmaksızın yorumlayan biri. İnsanların söylediklerini değil, söylemediklerini dinleyerek geçirdim yıllarımı. Bir gözdeki kırılmayı, bir suskunluktaki haykırışı çözümledim. Ama kendi gözümdeki buğuya gelince, beceremedim. Yine de deniyorum. Ve evet, bir başarı olarak eklemeliyim: Yaşadım. Birden fazla kere, bilerek, isteyerek. Dibine kadar hissederek. Kaçabilecekken kaldım. Yok sayabilecekken baktım. Yok olabilecekken yaşamayı seçtim. Bunun bir iş tecrübesi olduğunu kimse yazmaz belki, ama ben yazıyorum. Çünkü yaşamak bazen çalışmaktan daha çok güç ister. Çünkü var olmak, varlığının ağırlığını taşımaktır bazen. Bazen kendimi taşımak dünyanın en ağır yükü gibi gelir; yine de her sabah onu tekrar sırtlanırım. Yeteneklerim? Derin düşünürüm. Sığ sularda yüzemem. Gerekirse dibine inerim o karanlık suyun, orada ne varsa görmek için. Belki bir taş, belki ben. Soru sormak benim için bir refleks gibi. Cevaplardan önce sorular ilgimi çeker. Çünkü cevaplar genelde süslüdür, ama sorular çıplaktır. Hissetmek gibi bir yetim var, ama bazen lanet gibi. Gereğinden bile fazla. Bir kelimenin tonundan bir iç çatışmayı çözebilirim ama kendi içimdeki çarpışmaları hâlâ ayıramıyorum. Anlam ararım. Bulamasam da yazıya dökerim, böylece onları gerçeğe benzetirim. Yalnız kalabilirim. Kimsesizlikte kaybolmak değil bu; sessizliği dinleyebilecek kadar kalabilmek. Yalnızlığın içine girip, kendimle oturabilecek cesaretim var. Ve sessizliğin sesinde kendimi bulabilecek kadar derine inebilirim. Zayıf yönlerim? Kendime karşı merhametsizim bazen. Bir başkasına göstereceğim anlayışı, kendimden esirgiyorum. Aşırı düşünürüm. Düşüncelerim bazen beni düşünmekten alıkoyar. Duygularımı anlatmakta zorlanırım. O yüzden çoğunu ya yazıya ya sessizliğe hapsederim. Anlamadığımı anlamadan, anlayan gibi davranabilirim. Sonra içimde bir kırılma olur, “Ben kimim?” sorusu tekrar başlar. Bir döngünün içinde tekrar tekrar yitip gidiyorum. Kendime sabır göstermeyi öğrenmek en zor dersim. Psikolojik altyapım? Varoluşsal yorgunluk zaman zaman uğrar. Hayat, anlamını unuttuğum bir dil gibi gelir. Sanki herkes konuşuyor ama ben artık çeviremiyorum. Hafif sisli bir depresyon; ne ağlatır ne güldürür, ama her şeyin üzerine gri bir örtü çeker. Sosyal anksiyete değil belki ama sosyal düşünme: “Ne söyledim?”, “Nasıl anlaşıldım?”, “Neden böyle hissettim?” Kimlik… Parçalardan oluşuyorum. Ama hangisi gerçek? Belki hepsi, belki hiçbiri. Bazen kendime yabancılaşıyorum, bazen tanıdık geliyorum ama çoğunlukla ortada bir yerde, bilinmez bir hâlde duruyorum. Parçalarımı birleştirecek gücü bulamıyorum bazen, ama hâlâ bir bütün olma umudum var. Referanslarım? Gecenin 3'ünde yazdığım ama kimseye yollamadığım yazılar. Yıllardır dinlediğim bir şarkı listesi. (Hedonutopia ağırlıklı) Kalbimin kırıldığı hâlde kimseyi suçlamadığım anlar. Yine de insanlara inancımı kaybetmediğim anlar. Ve evet… sevgiye inancım. Bunca karmaşaya, bunca yıkıma rağmen, hâlâ bir bakışın içime dokunabileceğine, bir sesin beni olduğu yerden kaldırabileceğine, bir ruhun başka bir ruha zarifçe yaklaşabileceğine inanıyorum. Sevgi, her şey yolundayken değil, her şey dağılmışken bile orada kalabilmek bence. Ve içimde hâlâ küçük de olsa bir umut: “Bir gün, biri anlayacak. Belki de ben anlayacağım.” Hedefim? Kendime ulaşmak. Koşarak değil, acıta acıta değil, kabullenerek. Eksiklerimi görüp, tamamlanmak zorunda olmadığımı fark etmek. Bir bütün olmaya çalışmak yerine, kırık parçalarımı anlamlı bir şekilde dizmek. Ve bir sabah, hiçbir şey mükemmel değilken, kendime şöyle diyebilmek: “İyi ki varsın. Eksik ya da fazla ama yine de gerçek.”

  • DERİSİ YÜZÜLEN SEYYİT NESİMİ

    Niyazi UYAR * Asıl adı: Seyyid Ali İmâdüddin’dir! Türk halk edebiyatında üç Nesimi vardır. Biri yakın zamanda Sivas Madımak’ta katledilen Nesimi Çimen, diğeri 17. Yy’da yaşayan Kul Nesimi ve 14 Yy.’ın son çeyreği ile 15.Yy’ın ilk çeyreğinde yaşayan Seyyit Nesimi. Benim üzerinde duracağım, 14. Yy. Da yaşayan ve inandığı dava uğruna derisi yüzülen Seyyit Nesimi. Seyyit Nesimi'nin yaşamına dair yeterli bilgi yok, olanlar da menkibelere dayanıyor. Beni düşünceleri uğruna bedel ödeyen insanlar öteden beri çok etkiler. Mesela Hallac-ı Mansur’dur, Pir Sultan Abdal’dır, Seyyit Nesimi’dir, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarıdır, Uğur Mumcu’dur, Bahriye Üçok’tur, Turan Dursun’dur… İşte beni elime kalem alıp yazmaya mecbur eden bu insanlara duyduğum saygıdır, kişiliklerine olan hayranlığımdır. Hal böyle olunca duygularım öne çıkacaktır, o nedenle taraf olursam hoşgörün. Nesimi ile bilgi aktarımı yaparken, Hurufilik ile ilgili birkaç cümle yazmadan geçemeyeceğim. Hurufilik: Harfleri ilahi bir iz olarak gören anlayıştır. Hurufiler, insan yüzünü bir kitap gibi okuyup Tanrı’nın insanda tecelli ettiğine inanan düşüncenin adıdır. Buradan hareketle, insana bakmak Tanrı’ya bakmak demektir. Buna dair Nesimi şöyle der : “Kevn ü mekândır, âyetim zâta gider bidâyetim, Sen bu nişân ile beni bil ki nişâne sığmazam!” (Bütün varlıklar ve mekan benim delilimdir. Başlangıcım varlık sahibi olan Zâtla başlar. Sen beni bu işaretle tanı, ama bil ki ben bu işarete de sığmam) Seyit Nesimi, tutucu din kurallarına karşı olmuş, mistik felsefi bir düşünceyle Tanrı’nın insanın yüzünde zuhur ettiğine inanmıştır. Ona sebep insan yüzü kutsaldır, onda Tanrı’yı görürüz, bu sebeple insana kötü davranmak, Tanrı’ya isyan etmek demektir. Nesimi’nin inancı odur ki, Tanrı, önce Adem’de, sonra insanda, nihayet kendinde tecelli ettiğine inanır. Bu anlayış, Hallacı Mansur’un Enel Hak(Ben Tanrı’yım) Hurufilikteki karşılığıdır. Nesimi peygamber soyundan geldiği için ona “seyyit" denilir Buna dair Nesimi: Gerçi bugün Nesîmî’yem, Haşimî’yem, Kureyşi’yem, Bundan uludur âyetüm, âyet ü şâna sığmazam.’’ (Bugün adım Nesîmî diye anılıyor ama ben aslında Haşimi kabilesinin, Kureyş sülalesindenim. Benim varlığım (âyetim) görüntülere ve şana şöhrete sığmaz ki.)  Nesîmi, seyyit olmaktan çok Hz. Peygamber’e duyduğu sevgi ve bağlılıktan dolayı söyledikleri kabul görür. Seyyit Nesimi ile Kul Nesimi öteden beri karıştırıla gelmektedir. Seyyit Nesimi’nin asıl adı Seyyit Ali İmadüddin’dir . Kul Nesimi’nin asıl adı: Ali’dir . Bu iki Hurufi şairin  karıştırılmasının sebebi,  Kul Nesimi’nin şiirlerinde "NESİMİ"  mahlasını kullanmasıdır. Ona sebep Kul Nesimi’nin birçok şiiri Seyyit Nesimi’ye mal edilmiş. Şiirlerin hangisi, hangi Nesimi'ye ait olduğu bilgi gerektiren bir durumdur. Mesela: Kul Nesimi'nin şiirleri, 17.Yy. Türkçesinin dil özelliklerini taşırken, Seyyit Nesimi'nin şiirleri 14. Yy. dil özelliklerini taşır. Seyyit Nesimi, yalnızca derisi yüzülmüş bir şair değil düşüncesinin, inancının ve insan onurunun bedelini en ağır şekilde ödeyenlerden biridir. Onun hakkında sınırlı bilgi bulunması, etkisinin sınırlı olduğu anlamına gelmez. Aksine, izlerinin menkıbelere karışacak kadar derine işlemiş olması bile, çağının ruhunu nasıl sarstığının göstergesidir. Nesimi ile ilgili çarpıcı bir menkıbe: Derisinin yüzülmesi sırasında dönemin müftüsü “Bu öyle bir kâfirdir ki kazara pis kanı insanın bir uzvuna temas etse orasını kesmek lâzım gelir.” diyerek onu lanetlemiş. Ancak kan kendi parmağına sıçrar. Bunun üzerine Nesîmî şöyle seslenir: ‘‘Zahida bir parmağın kessen dönüp halktan kaçar. Gör bu miskin aşığı serpa sayarlar ağlamazdığında, halktan bir kişinin parmağını kesmesini söylemesi üzerine yıkamakla yetinmiş. Bir başka menkıbe: Nesimî, yüzülen derisini yerden almış, bir post gibi sırtına vurup yürümüş; hiç kimse peşine takılamamış; derisi sırtında, Halep'in on iki kapısından çıkıp "sır olmuş." Her kapıda bu­nu gören kapıcılar ve halk, sonradan bir araya geldiklerinde, Nesimî'nin kendi bulundukları kapıdan çıktığını iddia etmişlerse de, sonunda on iki kapıdan birden çıktığı anlaşılmış. Nesimi’nin Hurufi düşünce içindeki yeri, insan yüzünü Tanrı’nın aynası olarak gören o büyük cesaretin tezahürüdür. Onun için insan kutsaldır; insana bakmak Tanrı’ya bakmaktır. Bu bakış, dönemin siyasal-dinsel otoriteleri tarafından tehdit olarak algılanmış, sonuçta Nesimi’nin bedeni lime lime edilmiştir; fakat düşüncesi kesinlikle lime lime edilememiştir. Bugün Hallac’ın “En-el Hak” çığlığı nasıl dillerdeyse, Nesimi’nin “âyete sığmam” haykırışı da yüzyıllar sonra hâlâ yankılanmaktadır . Onu yazmak zordur, belki eksik kalır, belki tam anlaşılmaz; ama Nesimi’yi anlamaya çalışmak bile insanı insan eden o adımların ilkidir. O yüzden bu satırlar, iddialı bir akademik çalışma değil bedel ödeyen insanlara duyulan bir saygının, bir vefanın ifadesidir.  Nesimi, diri diri derisi yüzülerek öldürüldü; ama ne fikri ne de şiiri öldürülebildi. Bu yüce insanların inandıkları dava uğruna ölümü göze almaları çok erdemli bir davranıştır. N esimilerin, Hallacı Mansurların, Pir Sultanların, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının, Bahriye Üçokların, Turan Dursunların… anıları önünde saygı ile eğiliyorum, ruhları şad olsun… Nesimi hakkında yazmak nereden aklıma geldi, onu da söyleyeyim. Nesimi hakkında yazmak zor iştir biliyorum; çünkü onun hayatına dair bilgiler hem azdır hem menkıbelerin arasında kaybolmuştur. Bununla birlikte beni öteden beri etkileyen ortak bir damar vardır: Düşüncesi uğruna bedel ödeyen insanlara, Nesimilere... duruşuna duyduğum saygı ve hayranlık beni kalemi elime almaya mecbur bıraktı.  Bu yüzden -dediğim gibi- ortaya çıkacak metnin akademik iddiası yoktur, bu daha çok bir vefa borcudur. Nesimi üzerine yazılmış yazıları, çekilmiş videoları ve filmi izledikten sonra zihnimde biriken düşünceler ete kemiğe büründü. Böylece bu satırlar doğdu.   Seyit Nesimi, 14. yüzyılın sonu ile 15. yüzyılın başında yaşamış Hurufi bir düşünürdür. Doğduğu yer kesin belli değildir.  Şirvan diyen vardır, Şiraz diyen vardır; Tebriz diyenler de az değildir. Irak’ta “Nesim” diye bir yerden söz edenler olsa da araştırmacılar böyle bir yer olmadığını belirtir. Osmanlı tezkirecisi Âşık Çelebi ise onun Diyarbakır’da doğduğunu yazar. Bu bilgi karmaşası boşuna değildir, hem dönemin siyasi yapısı hem Nesimi’nin muhalif kişiliği onun hakkında kayıt tutulmasını zorlaştırmıştır. Nesimi iyi eğitimli bir insandır. İ lk derslerini alim olan babasından, sonra Naimî’den ve Hurufiliğin kurucusu Fazlullah Esterabâdî’den almıştır . Esterabâdî öldürüldükten sonra Hurufi topluluğunun başına geçen Nesimi’dir. Esterabâdî’nin onu damat olarak seçmesi, aralarındaki güveni ve ilmi yakınlığı da gösterir. Nesimi düşüncesini taşımak için diyar diyar dolaşır; şiirini, inancını, insan ve Tanrı hakkındaki görüşlerini anlatmak için geniş bir coğrafyada yolculuk eder.   SONUÇ: Seyyit Nesimi, derisi yüzülen bir şair olmanın çok ötesindedir. O, insanı kutsal gören, Tanrı’nın insanda tecelli ettiğini söyleyecek kadar cesur, düşüncesi uğruna canını ortaya koymuş bir bilgedir. Y aşamına dair bilgiler az olabilir ama bıraktığı iz derindir. Onu öldürenler düşüncesini de yok edeceklerini sandılar; olmadı. Hallâc’ı susturamadıkları gibi onu da susturamadılar. Nesimi derisi yüzüldüğü gün ölmedi, sözü yüzülmedi. Aksine çoğaldı. Dilden dile, gönülden gönüle aktı. Bugün hâlâ adını anmamız, şiirlerini hatırlamamız bundandır. Bu satırları yazmak istememin nedeni de tam olarak budur: Bir insanın inandığı düşünce uğruna neleri göze alabileceğini, hakikatin her çağda bedel istediğini ve bu bedeli ödeyenlerin asla unutulmadığını hatırlamak. Nesimi bize hâlâ bir şey söylüyor. Belki de mesele, bu çağda onu duymaya cesaretimiz olup olmadığıdır. Seyyit Nesimi’den birkaç beyit 1-Bende iki cihan sığar, ben bu cihana sığmam,Ben mekândan münezzeh bir cevherim, mekâna sığmam. Zatımda Hak görünür, edindiğim sır gizli değildir,Latif bedenime bakan bilir ki, ben can nuruna bile sığmam. … 2-Güzellik ondur, dokuzu yüzedir,Biri kalmış — o da sende vardır. Sen o kalan bir olmazsan,Başka bir güzeli aramaya değer mi? … 3-Ne yere sığarım ne göğe — Dıştan konuşan da benim,“Enel-Hakk” sırrını açan da benim, Hak olanın tecellisi de benim. Âşık olan benim, maşuk olan benim; Dost benim, yar benim,Cana nefes veren benim; Gizli hazinenin sırrı da benim.     Ekim, kasım, aralık 2025 /SAlihli

  • Bir Erkek Adıyla Ünlenen Bir Kadın Yazar; GEORGE ELİOT

    George Eliot (d. 22 Kasım 1819, Nuneaton - ö. 22 Aralık 1880, Londra) George Eliot takma adıyla yazan Mary Anne ya da Marian Evans, Victoria döneminin en ünlü İngiliz yazarlarındandır. Hayatı George Eliot yaşamının ilk 21 yılını İngiltere'nin Warwickshire yöresinde bir çiftlikte geçirdi. Bu yıllar insanları ve çevreyi yakından tanımasına yardımcı oldu. Annesinin ölümünden sonra büyük bir malikânenin kâhyası olan babasına bakmak zorunda kaldığı için okuldan ayrıldı. Din, ahlak ve siyaset konusunda katı bir tutumu olmayan, özgür düşünceli bir çevreye katılması yeni düşünceler edinmesine yol açtı. Babasının 1849'da ölümünün üzerine önce İsviçre'ye gitti, daha sonra Londra'da yerleşerek Westminster Review dergisinde çalışmaya başladı. Aydın bir kadın olan George Eliot, o dönemin önde gelen düşünür ve yazarlarıyla dost oldu. Bunlar arasında çok yönlü bir insan olan gazeteci George Henry Lewes ile olan dostluğu yaşamına ayrı bir anlam kattı. Lewes onu roman yazmaya özendirdi ve ilişkileri Lewes ölünceye kadar yaklaşık 25 yıl uyum ve mutluluk içinde sürdü. Edebiyat yaşamına eleştirmen ve çevirmen olarak başlayan George Eliot'un yayımlanan ilk öyküleri Scenes of Clerical Life'dır (1852; "Din Adamının Yaşamından Sahneler") 1859'da yayımlanan ilk romanı Adam Bede'de gözlenen, günlük yaşamı gerçekçi ayrıntılarla yansıtma yeteneği bundan sonraki yapıtlarının da başlıca özelliği oldu. 1860'ta Kıyıdaki Değirmen (The Mill on the Floss), bundan bir yıl sonra da tarihsel bir roman olan Romole yayımlandı. Bunları Silas Marner(1861), Felix Holt the Radical ("Radikal Felix Holt") ve bir başyapıt olan Middlemarch (1871-72) izledi. Bu roman birkaç konunun iç içe geçtiği, toprak sahiplerinden köylülere, meyhanecilerden işçilere kadar kişilerinin büyük bir gerçeklikle betimlendiği ve çağdaş düşüncelerin yer aldığı güçlü bir yapıttır. George Eliot yazmaktaki amacının "tozlu sokaklardan ve tarlalardan gelen etten kemikten insanların" yaşamlarının yansıtmak olduğunu söylemiştir. Lewes 1878'de öldükten sonra John Walter Cross'la evlenen George Eliot, bundan kısa bir süre sonra hastalanarak öldü. Gerçekçi bir yazar olan George Eliot çağdaş romanın en belirleyici özelliklerinden olan psikolojik çözümlemenin öncüsüdür. Eserleri Romanlar Adam Bede, 1859 The Mill on the Floss, 1860 Silas Marner, 1861 Romola, 1863 Felix Holt, the Radical, 1866 Middlemarch, 1871-1872 Daniel Deronda, 1876 Şiirler The Spanish Gypsy (dramatik bir şiir) 1868 Agatha, 1869 Armgart, 1871 Stradivarius, 1873 The Legend of Jubal, 1874 Arion, 1874 A Minor Prophet, 1874 A College Breakfast Party, 1879 The Death of Moses, 1879 From a London Drawing Room, Count That Day Lost, ? Diğer çalışmaları "The Life of Jesus Critically Examined" David Strauss tarafından yazılan eserin tercümesi, 1846 "The Essence of Christianity" Ludwig Feuerbachtarafından yazılan eserin tercümesi, 1854 Scenes of Clerical Life, 1858 The Sad Fortunes of the Rev. Amos Barton Mr Gilfil's Love Story Janet's Repentance The Lifted Veil, 1859 Brother Jacob, 1864 Impressions of Theophrastus Such, 1879

  • İKİ YÜZLÜ İSTANBUL

    Nurten B. AKSOY * Günlerden bir gün; hava hayli ılık, ama bir o kadar da puslu ve sisli. Karşı yakayı özlediğim için kıtalar arası bir yolculuk yaptım; yani önce Asya'dan Avrupa'ya gittim, akşam da Avrupa'dan tekrar Asya'ya avdet ettim. İki yakası bir türlü bir araya gelmeyen; daha doğrusu hem denizin altından hem üstünden köprülerle, tünellerle bir araya getirilmeye çalışılan zavallı İstanbul'umun aslında göğsündeki bütün düğmelerin kopuk olduğunu, o bir araya getirilmeye çalışılan iki yakanın parça parça olduğunu gördüm hüzünle. İçim cız etti, adeta benim de yüreğim parçalandı. Beni tanıyanlar bu şehirde doğmamama rağmen İstanbul sevdamı bilirler, ama bugün hep Tevfik Fikret'i ve onun meşhur "Sis" şiirini düşündüm yolculuğum boyunca. Özellikle “Ey bin kocadan arta kalmış bîve-i bâkir" dizesi takıldı dilime... Evet İstanbul bin kocadan arta kalmış gibi yaşlı, harap, bitkin; ama bir o kadar da el değmemişçesine bakir hâlâ… Uzun zamandır ziyaret etmediğim, karşı yakanın bir ucunda sevdiğim bir yakınımı ziyaret etmek üzere sabah erkenden evden çıktım. Oraya gitmenin en kolay yolu ise, toplu taşımanın bir garabet örneği olan metrobüstü. Niye mi garabet dedim, açıklayayım; binmesi ayrı dert, inmesi ayrı dert olan bir garip taşıt bu. Ayrıca başka vasıtalarda son derece kibar olan yolcuların bu metrobüste nedense vahşileşip kabalaştığına kaç kez şahit olduğumdan, metrobüsle yolculuk kâbus gibi geliyor bana, ama çare yok, bindim ve gittim. Ziyaretimi tamamladıktan sonra dönüş yoluna geçtim, iş çıkış saatinde tekrar o metrobüse binmeyi göze alamadığım için; tramvay, vapur, otobüs gibi tüm toplu taşıma araçlarına ardı ardına binerek evime vasıl oldum. Eve geldiğimde savaştan çıkmış kadar yorgun ve bitkindim, ama yorgunluğumun büyük kısmı ruh yorgunluğuydu... Meğerse İstanbul, sevdiğini aldatan bir âşık gibi iki yüzlüymüş, ben onun hep güzel yüzüne bakmışım ya da öyle görmek istemişim onu... Örneğin Avcılar'dan Eminönü'ne gelene kadar ne harap hâneler, ne virâneler gördüm. Yüzleri koca granit mermerlerle kaplanmış birer garabet örneği olan koca koca otellerin, plazaların o güzelim tarihi camilerimizi, çeşmelerimizi nasıl perdeleyip örttüğünü gördüm. “Taşı toprağı altın" diye İstanbul'a koşan yurdum insanının nasıl da eğitimsiz, yoksul ve bir o kadar kendinden bî-haber olduğunu gördüm. Ekmek parası kazanma uğruna; parçalanan, yok olan ülkelerinden (SSCB) bir umutla İstanbul'a gelip, feleğin sillesini yemiş zavallı kadınları gördüm... Saygıdan, nezaketten, eğitimden nasibini alamamış üniversiteli gençleri gördüm, elindeki yüklerle ayakta durmaya mecali kalmamış emekçi işçileri gördüm... Velhasıl ben, şimdiye kadar belki de hep baktığım, ama görmediğim şeyleri gördüm. Ve bu gördüklerim, sevdalım İstanbul'un öteki yüzüydü. Bu yüz, onu hoyratça sevenler tarafından, belki de aslında hiç sevmeyen, sırf kendi çıkarları için, falçatalarla onu parça parça edenler tarafından bu hale getirilmişti. Üzüldüm, çok üzüldüm, içim acıdı, yorgun düştüm... Keşke, dedim Tevfik Fikret gibi ben de: " Milyonla barındırdığın cesetler arasında temiz ve parlak çıkacak kaç alın vardır? Örtün, evet, ey felâket sahnesi… Örtün artık ey şehir; Örtün ve sonsuz uyu, ey dünyanın koca kahpesi!" diyebilseydim... (Milyonla barındırdığın ecsâd arasından Kaç nâsiye vardır çıkacak pâk ü dırahşân? Örtün, evet, ey hâile... Örtün, evet, ey şehir; Örtün, ve müebbed uyu, ey fâcire-yî dehr!..) Fotoğraflar: Nurten B. AKSOY

  • Zaman Makinası ve Geçmişe Yolculuk

    Nurten B. AKSOY * İstanbul Boğazı'nın güneyinden batısına doğru uzanan, boynuz şeklindeki yapısından dolayı İlk Çağ’da Khrysokeras yani Altın Boynuz olarak anılan ve Avrupalıların “Golden Horn” olarak bildikleri Haliç semti İstanbul'un en sevdiğim köşelerinden biri. Ve bir yol arkadaşı bulduğumda gitmekten hiç yüksünmediğim buram buram tarih kokan bir semt. Hatırlar mısınız bilmem, 1980'li yıllarda çok ses getiren, çok sevilen bir film vardı, dizi halinde çekilen. Steven Spielberg'in yönettiği, bir delikanlının kazara tam otuz yıl geriye, yani 1985 yılından 1955 yılına gitmesinin anlatıldığı GELECEĞE DÖNÜŞ filmi. Filmde çılgın profesör Brown ile Marty ismindeki delikanlı bir zaman makinesiyle geçmişe yolculuk yapıyorlardı. Çok güzel ve eğlenceli bir filmdi. Bugün ben de yol arkadaşlarımla geçmişe bir yolculuk yapayım istedim. Gerçi zaman makinesine binmedik ama daracık ve dik yokuşlu eski İstanbul sokaklarında gerilere, çok gerilere gittik. Kadıköy vapurundan Eminönü'nde indikten sonra Haliç kıyısından yürüyerek Fener'e geldik. Fener’in o kimi yenilenmiş, kimi yıkılmaya yüz tutmuş evleriyle dolu daracık yollarına saptığınızda sanki bir film platosunun içinde buluyorsunuz kendinizi… Eski, yıkık dökük, virane evler; o evlerin arasına gerilmiş iplerde uçuşan rengarenk çamaşırlar, eli yüzü kir içinde koşuşturan çocuklar ve tüm o sokaklara sinmiş yoksulluk ve yoksunluğa karşın gülümseyen yüzler, ışıldayan bakışlar… Fener'de ziyaret ettiğimiz ilk mekan 17. Yüzyıldan kalma Dimitri Kantemiroğlu'nun eviydi. Boğdanlı olan Dimitri Kantemiroğlu 14 yaşına geldiğinde Osmanlı Devleti babasını Boğdan beyliğine atar. Geleneğe uyularak genç Dimitri de 1687 yılında rehin olarak İstanbul’a gönderilir. Öğrenimini İstanbul’da sürdüren Dimitri, Rum Ortodoks Patrikhanesindeki akademide antik Yunan ve Latin kültürüyle Bizans ağırlıklı Ortodoks kültürünü, Enderunda ise Osmanlıca, Farsça ve Arapça dillerini öğrenir. Osmanlı siyaset ve kültür çevreleriyle yakın ilişki kurar. Çocukluğunda başlayan müzik ilgisi İstanbul'da da devam eder Dimitri Kantemir'in, Türk müziğine merak sarar. Padişah II.Ahmet zamanında Enderuna öğrenci olarak alınır.Yaptığı besteleri ve oluşturduğu nota sistemiyle Türk müziğine büyük katkıda bulunur. Padişah da bu hizmetlerinden dolayı kendisine Fener'de koca bir saray bağışlar. İşte bu sarayın bahçesinde biraz nefeslenip kahvelerimizi içtikten sonra, ikinci durağımıza, buranın hemen üstünde bir kartal edasıyla Haliç'e ve Fener'e tepeden bakan "Kırmızı Mektebe" doğru tırmanmaya başladık. İstanbul'un en güzel yerlerinden birinde yer alan bu okul, gerek mimari yapısı, gerekse tarihsel değeri ile İstanbul’un en görkemli binalarından biri. İstanbul’da faaliyet gösteren çok az sayıdaki Rum eğitim kurumundan biri olan bu okul, 1881'de mimar Dimadis tarafından, Fransa’dan getirtilen kırmızı ateş tuğlalarından yaptırıldığı için halk arasında “Kırmızı Mektep” diye de anılıyor. Okulun tarihi ise ta Fatih Sultan dönemine dayanıyor. Okulun önüne geldiğimizde tırmandığımız merdivenlerden, çevredeki tarihi binalardan ve muhteşem Haliç manzarasından nefesimiz kesildi ama daha görecek yerlerimiz vardı. Zaman makinesiyle Kanuni Dönemine gidecek; onun, babası Yavuz Sultan Selim için yaptırdığı camiyi ziyaret edecektik.Yokuşu biraz daha tırmanmamız gerekiyordu. Yokuşun sonuna geldiğimizde bir sokak ismi dikkatimizi çekti. Levhada "İsmail Ağa Sokağı" yazıyordu. Birden içinde yaşadığımız şu sıkıntılı günlerde çok duyduğumuz cemaatlerden birinin yaşadığı mahalleye geldiğimizi fark ettik. Zaman makinemiz karanlık bir dehlize girmişti sanki, bir başka boyuta geçmiştik. Sokakta kara çarşaflı, hatta peçeli kadınlar, genç kızlar arzı endam ederken, başları sarıklı, cübbeli, sakallı adamlar fütursuzca dolaşıyordu. Sokakta oynayan küçücük kız çocuklarının bile başları örtülü, erkek çocukların başları takkeli ve sarıklıydı. Çeşit çeşit sarıkların, şalvarların, cübbelerin satıldığı onlarca dükkan vardı mahallede ve sokakların bir kısmının adları yine 1,2,3 rakamlarının eklendiği İsmail Ağa Sokağı idi. Neredeyse bizden başka normal kıyafetli kimsenin olmadığı sokakta, üstünde "Kur'an Kursu" yazan çok çok büyük bir bina dikkatimizi çekti. Kim bilir kaç bin öğrenci barınıyordu burada. Cemaat ve tarikatlardan bunca yüreğimizin yandığı şu günlerde bu manzarayı görmek, bu dehlizin içinden geçmek bütün neşemizi bir anda söndürdü ne yazık ki... Son durağımız olarak geldiğimiz Yavuz Selim Caminin görkemli yapısı ve o güzelim Haliç manzarasını görecek halimiz bile kalmadı. Aslında bu son satırlarda anlattıklarımla kimsenin inancını, dinini sorgulamak niyetinde değilim, ama İstanbul gibi bir şehrin göbeğinde, dini ve inancı böylesi çağ dışı görüntülerle yaşayıp, "Hz. Muhammed'in yaşam tarzını ve sünnetini" yerine getirdiklerini savunanların, çağın bütün teknolojik olanaklarını kullanmaları da son derece ironik geldi bana. Umarım yaşananlardan ders alınır da yeni KANDIRILMALAR ve ALDATILMALAR, ardından da AF DİLEMELER yaşamayız... Aydınlık günlere kavuşmamız dileğiyle...

bottom of page