
Arama Sonucu
maviADA'ya DÖN
Boş arama ile 4771 sonuç bulundu
- Biraz Sevda Biraz Kavga
Naim Özsezikli * Niyazi UYAR Türanlatı Liman Yayınları Mayıs 2026 Ankara * Öğretmenim Niyazi Uyar´ın son kitabını alırken kısa öyküler veya günlük hayata dair yazılardan bir seçki olacağını düşünmüştüm. Bu kitap tamamen beni yanılttı diyebilirim. Kitap yazar Niyazi Uyar´ın hayat hikayesinin bir kısmını içerirken aralara konuyla ilgili çok güzel şiirler serpiştirilmiş. Biraz Sevda Biraz Kavga da Niyazi Uyar çocukluğundan itibaren yokluk içinde okumak için yaptığı fedakarlıkları, yaşadığı zorlukları, sınırsız azmini, siyasi görüşü uğruna boyun eğmeden mücadele ettiğini, her zaman demokrasi ve hoşgörü temasıyla hareket ettiğini, din, dil, ırk, sosyal sınıf gözetmeksizin herkesi hoşgörüyla kucakladığını, başarıya giden yolda asla ve asla dürüstlüğünü kaybetmeden, katakulli yapmadan ilerlediğini anlatıyor. O kadar imkansızlık içinde yetişen değerli bir öğretmenin bu ülkeye binlerce öğrenci yetiştirdiğini onları özenle insanca şekillendirdiğini bir düşünsenize... Niyazi Uyar'ın şimdiki zamanda ailesinin durumu olsa yabancı dil eğitimi verilen bir kolejde okusa acaba neler olurdu? Kitapta aynı zamanda bir şekilde öteki olmanın zorluklarından da bahsedilmiş. Bana sorarsanız Niyazi Uyar öğretmenimin tüm hayatını içeren bir kitap yazmasını şiddetle tavsiye ederim. Gerçi 80'ler sonrasını yazmak için Niyazi öğretmenimin eminim hazırlıkları var. Kitaplarını zorunlu olarak yakmanın onun gibi bir aydın için acısını bir düşünsenize. Hiç unutmuyorum asker olduğum yıllarda okumayı çok sevdiğim için hafta sonu çarşı izinlerinde kendime kitaplar, dergiler almıştım. 90lı yılların sonunda bile bilmeden aktüel dergi olan Nokta dergisini aldığım için nizamiye de beni sorguya çektiler. Sonra baktılar ki düz siyasi kimliksiz okuyucuyum beni kendi halime bıraktılar... Naim Özsezikli
- Ali Suavi
Ali Suavi (8 Aralık 1839, İstanbul – 20 Mayıs 1878, İstanbul) Osmanlı düşünür ve yazardır. Türkçülük fikrinin ilk eylemcisi olarak kabul edilir. II. Abdülhamit’e karşı düzenlediği başarısız darbe girişimi ile bilinen tarihî bir kişiliktir. Bu olaydan ötürü kendisine "Sarıklı İhtilalci" denilmiştir. Osmanlı Devleti'nin siyasi ve sosyal sıkıntılarına çözüm bulmak için kafa yormuş, İslam’ı referans olarak almış ve Türkçü-Turancı görüşler öne sürmüş bir kişiydi. Sultan Abdülaziz döneminde Genç Osmanlılar ile birlikte Paris ve Londra’da bulundu, Hükûmet aleyhine yazılar yazdı, gazete çıkardı. Abdülhamit döneminde yurda döndü, bir süre Galatasaray Sultanisi müdürlüğü yaptı. Bu görevden alındıktan sonra işsiz olduğu sırada örgütlediği birkaç yüz kişi ile Çırağan Sarayı’nı basarak V. Murat’ı tahta geçirmek istedi, bu girişimi sırasında Yedi Sekiz Hasan Paşa tarafından başına aldığı sopa darbesiyle öldü. Hayatı 1839 yılında İstanbul'da kâğıt tüccarı Çankırılı Hüseyin Ağa’nın oğlu olarak dünyaya geldi. İlköğrenimini Davutpaşa'daki rüştiyede yaptıktan sonra Şehzadebaşı Camii'nin medrese ve okulunda din ve genel kültür dersleri aldı. 1856 yılında henüz 17 yaşındayken babasıyla Mekke'ye gidip hacı oldu. Memuriyet hayatına İstanbul'da bir askerlik şubesinde kâtip olarak başladı. Üç yıl kadar bu görevde bulunduktan sonra, öğretmen seçimi için yapılan sınavı kazandı ve “muallimi evvel” oldu. 1858'de Simav’daki rüşdiye ve Kurşunlu Medresesinde hocalık yaptıktan sonra Bursa’daki rüşdiyeye öğretmen olarak atandı. Batılı tarzda bir okulda öğretmenlik yapmasına rağmen sarıklı idi. Öğretmenlik görevinin yanı sıra Bursa Ulu Cami'de vaazlar veriyordu. 1864-1866 yıllarında Rumeli'de idari görevler aldı ve Filibe'de bir rüşdiyede öğretmenlik yaptı. Bu arada Yeşiloğlu Camii'nde verdiği saray karşıtı vaazlar ve diğer nedenlerle bölgenin mülki idare amiri tarihçi Ali Bey’le arası açıldı ve görevinden azledildi; 1866 yılında İstanbul'a döndü. Hacı Ali Suavi Efendi, İstanbul'da Şehzadebaşı Camii’nde vaazları ile ün kazandı. 1867 yılı Ocak ayından itibaren Muhbir adlı gazetede yazılarını yayımlayarak gazetecilik hayatına başladı. Eğitim alanında yazılara ağırlık verdi. Şehzadebaşı Camii'nde verdiği vaazlar ve Muhbir gazetesinin 32. sayısında yayınlanan siyasi makalesi nedeniyle bir gece ansızın tutuklanıp Kastamonu’ya sürüldü. Avrupa’ya Kaçışı Padişah Abdülaziz’in bir fermanı ile Mısır hidivi olması engellenen ve haksızlığa uğradığı düşüncesiyle Abdülaziz'e düşman olan Mısır prensi Mustafa Fazıl Paşa, siyasi görüşleri nedeniyle İstanbul'daki görevlerinden alınıp Anadolu illerine atanmış olan Tanzimat Dönemi edebiyatçıları Namık Kemal ve Ziya Paşa ile birlikte Ali Suavi’yi Paris’e davet etti. Üçü, Türkiye'den kaçarak Marsilya'da buluştu; 30 Mayıs 1867'de birlikte Paris'e gittiler. Ali Suavi, 1867'de diplomatik ziyaret için Abdülaziz'in Paris'e gelmesi üzerine Fransız polisinin isteğiyle, Namık Kemal ve Ziya Paşa ile birlikte ülkeyi terk etti; Londra’ya gitti. 31 Ağustos 1867’de Kavalalı Hanedanı'ndan Mustafa Fazıl Paşa'nın maddi desteğiyle Londra’da "Muhbir" gazetesinin ilk sayısını çıkardı. Osmanlı topraklarında dağıtılan gazete, 50 sayı yayımlandı. Ali Suavi'nin sert üslubu, Osmanlı hükûmeti ile barışmak isteyen Mustafa Fazıl Paşa'yı memnun etmeyince gazete Kasım 1868’de maddi güçlükler nedeniyle kapandı. Ali Suavi yazılarını Namık Kemal ve Ziya Paşa'nın Londra'da çıkardığı Hürriyet gazetesinde yayımlamayı sürdürdü. Londra'da tanıştığı bir İngiliz hanım ile evlenen Ali Suavi'nin diğer Genç Osmanlılar ile arası yaşam tarzları ve çeşitli fikirleri nedeniyle açıldı. 1869'da Fransa'ya geçerek "Ulum" adlı gazeteyi çıkardı ve bu gazetede Türkçülük akımına öncülük etti. 1870-1871'de gerçekleşen Fransa-Prusya Savaşı sonucu Paris Almanlar tarafından kuşatılınca Ulum'u 25. sayıda kapatmak zorunda kaldı. İstanbul’a Dönüşü 1872 yılında Genç Osmanlılar'ın büyük bölümü Abdülaziz'in doğum günü nedeniyle çıkan genel aftan yararlanarak yurda döndüyse de Ali Suavi'ye İstanbul dışında bir ile gitmesi şartı getirildiğinden Paris'te kaldı. 1876'da II. Abdülhamit'in tahta çıkmasından sonra verilen izinle İstanbul'a dönebildi. Ali Suavi Kadıköy Eski sadrazam Mithat Paşa aleyhine yazıları ile Abdülhamit'in gözüne giren Ali Suavi, Yıldız Sarayı Kütüphanesi Müdürü olarak görevlendirildi. Artık muhafazakâr ve saltanatçı bir çizgideydi. 1 Şubat 1877'de Galatasaray Sultanisi müdürlüğüne getirildi. Kendisinden daha liberal ve batı yanlısı düşüncelere sahip olan Maarif Nazırı Münif Paşa ile anlaşamadı ve 28 Ekim 1877'de görevden alındı. Bu olaydan sonra Abdülhamit yönetiminin şiddetli bir karşıtı oldu. Çırağan Baskını 20 Mayıs 1878 günü V. Murat'ı tekrar tahta çıkarmak için yüz elli kadar Rumeli göçmeniyle Çırağan Sarayı'nı bastı. Olay yerine yetişen Beşiktaş karakol komutanı Yedi Sekiz Hasan Paşa tarafından başına sopa darbeleriyle vurularak öldürüldü. Yıldız Sarayı civarında bir yere defnedildi. Eşi, olayla ilgili belgeleri yaktıktan sonra Londra'ya kaçtı. Görüşleri Ali Suavi, İngiliz parlamentarizmine benzeyen bir meşrutiyet arzusunu daimi olarak dile getiriyordu. Fransız filozoflarından büyük oranda etkilenmişti. Paris'te kısa bir süre La République adında bir gazete çıkartmıştı. Bu gazetede halk topluluklarının bir araya gelerek taleplerini hükûmete özgürce sunabilecekleri bir sistem tasvir etmişti. Klasik medrese tahsili görmemiş olan Suavi, Genç Osmanlılar arasında yazılarında dini konulara en çok yer veren yazardı. Dinde reform yapmak gerektiğini, hutbenin her milletin kendi dilinde okunmasını ısrarla savunmuştur. Suavi'nin bu fikirleri daha sonra Cemaleddin Efgani tarafından geliştirilecektir. Kendi ifadesine göre Ali Suavi'nin kaleme aldığı kitaplarının sayısı 127'dir. Çoğu basılmamış, bir kısmı kaybolmuş, arandığı halde bulunamamıştır. Bugün 14 kitabı ile tercüme ettiği 4 eseri mevcuttur. Eserleri Taharriyat-ı Suavi alâ Tarih-i Türk Kamus-ül-Ulum vel-Maarif Ali Paşa'nın Siyaseti Hukuk-üş-Şevari Hive Hanlığı (bakınız: Hive Hanlığı) Gazete (muhbir)
- HONORE de BALZAC
Honoré de Balzac (Asıl ismi Honore Balssa; 20 Mayıs 1799, Tours - 18 Ağustos 1850), Fransız yazar. Hayatı Asıl adı Honoré Balssa'dır. Ancak ismini Balzac olarak değiştirmiş ve De ön takısını eklemiştir. Köy kökenli bir ailenin çocuğudur. Babası tüccardır. 6 yıl Vendome'da College des Oratoriens'te öğrenim gördü. Napolyon'un devrilmesinden sonra ailesi Paris'e taşındı. Burada 2 yıl daha okula gitti. 3 yıl bir avukatın yanında çalıştı. Ama küçük yaşlardan beri edebiyata gösterdiği eğilim ağır bastı. Trajedi türünü denediği 1819'da yazılmış "Cromwell" başarı kazanamayınca romana yöneldi. Para kazanmak için tarihsel, mizahi ve gotik romanlar yazdı. Bunları değişik adlarla yazdı. Basımcılık, yayıncılık, hatta dökümcülük yaptı. Başarılı olamayınca tekrar edebiyata döndü. Edebiyat hayatında çok başarılı eserler sundu. Birçok ülkede satılan romanları ve kitapları çok büyük ilgi gördü ve tepkileri üstüne topladı. Edebiyatta başarılı olan Balzac hayatının sonuna kadar edebiyatla uğraştı. Edebiyat kariyeri 1829'da yazdığı "Les Chouans" isimli tarihi roman tanınmasını sağladı. Bu eser Türkçeye (Köylü İsyanı 1974 ve Şu Anlar 1977 olarak) çevrildi. 1824-1834 arasında yayıncılarından aldığı parayla bohem bir yaşam sürdü. 1829-1831 arasında yergici gazetelere yazılar yazdı. 1830'lardan sonra bir toplum tarihi yazmak amacıyla, eski ve yeni romanlarını üç bölüm altında toplamaya karar verdi. Örf ve âdet incelemeleri, felsefi incelemeler ve çözümleyici incelemeler. Bu tasarı 1834-1837 arasında 12 cilt olarak gerçekleşti. 1840'ta bu yapıtların hepsine Dante'yi anımsatan bir başlık koydu: "İnsanlık Komedisi". 1842-1848 arasında 17 ciltlik bir baskı yapıldı. 1869-1876 arasında da 24 cilt olarak yayınlandı. Eserlerinde aynı kahramanlara tekrar tekrar yer verme düşüncesini geliştirdi. Bunu gerçekçiliğin baş romanı kabul edilen ve 1834'te yayınlanan "Goriot Baba"da uyguladı. 1836 ve 1837'de İtalya gezisine çıktı. 1828'de Versailles yakınlarında pahalı bir ev yaptırdı. Borç sorunu nedeniyle Passy'de bir eve yerleşti (Bugün Balzac Müzesi). Para kazanmak için tiyatroda başarısız denemeler yaptı. Edebiyatçılar Derneği başkanı olarak yazar haklarıyla ilgili girişimlerde bulundu. 1847'de Polonya'da sevgilisi Eveline Hanska'nın şatosunda kaldı. 1850'de Eveline ile evlendi Paris'e döndüler. Birkaç ay sonra yaşamını yitirdi. Geride 85’i tamamlanmış, 50’si taslak halinde eser bıraktı. Romanda gerçekçilik ve doğalcılık akımlarının yaratıcısı olarak kabul edilir. Mantıksal bir sıra izleyen olayların her şeyi gören bir gözlemcinin ağzından anlatıldığı, kahramanların tutarlı bir biçimde sunulduğu, kuralları belli "klasik roman tekniğini" Balzac'ın kurduğu benimsenir. Olağanüstü bir gözlem yeteneği ve güçlü bir hafızası vardı. Kendisini başka insanların yerine koyup onların duygularını paylaşmayı biliyordu. Eserlerinde nedenselliği ve arka plan ile karakterler arasındaki ilişkiyi açıklamakta ustadır. Bütün bu özellikleriyle "romanın Shakespeare'i sayılır. 1789'la başlayan ve uzun bir süreç alan Fransız Devrimi sırasında gelişen toplumsal değişimi anlatan; çatışmaları, iyiyi kötüyü ortaya koyan, Cumhuriyetçiler ve Kraliyetçiler'in 1830'da ülkeyi bırakıp gitmek zorunda kalan X. Charles'e dek yaptıkları kanlı kansız tüm çekişmeyi özellikle göz önüne seren, bireylerin bu çatışmadaki ulu düşüncelerin altında aslında kendi çıkarlarını nice korumaya çalıştıklarını betimleyen; sevgi, güç gibi evrensel konuları tüm çıplaklığı ve eleştirel bir yaklaşımla inceleyen; günümüz okuruna sıkıcı gelebilecek ama öncelikle Fransa ve demokrasiyi algılayabilmekte yardımcı olması bakımından tüm dünya için önemli bir Roman yazardır. Fransız Devrimi'nin geçmişsel belgesidir kitapları. İnsanlık Güldürüsü, yazarın 1830'da kendi yapıtlarını toplamaya başladığı bir üst yapıttır. Şu anda emin değiliz ama belki de 1830'da Kraliyetçiler'in yenilgisini perçinleyen sürgünden sonra devrimdeki ulu düşüncelerin bir yalan olduğunu düşünerek böyle bir yola gitti. Eserleri -Başlıca eserleri- Les Chouans (1828; Köylü İsyanı, 1974) La Peau de chagrin (1830; Tılsımlı Deri, 1940, 1968) Le Chef-d'œuvre inconnu (1831; Mahvolan Şaheser, 1944/Bilinmeyen Şaheser, 1945) Le Colonel Chabert (1832; Kolonel Şabert, 1938/ Albay Chabert, 1944, 1974) Le Médecin de campagne (1832; Köy Hekimi, 1942, 1979) Eugénie Grandet (1833; Eugénie Grandet, 1938, 1991) Histoire des Treize, comprenant: Ferragus, 1833 La Duchesse de Langeais, 1833, 1839 La Fille aux yeux d'or, 1835 La Recherche de l'absolu (1834; Mutlak Peşinde, 1945, 1965) Le Père Goriot, (1835; Goriot Baba; 1943, 1991) Le Lys dans la vallée (1835; Vadideki Zambak, 1941, 1990) La Vieille Fille (1836;) César Birotteau (1837; César Birotteau, 1945, 1990) La Maison Nucingen (1838; Nucingen Bankası, 1950) Les Secrets de la princesse de Cadignan (1839) Béatrix (1839) Illusions perdues (I, 1837; II, 1839; III, 1843; Sönmüş Hayaller, 1949) Albert Savarus (1842) La Rabouilleuse (1842) Modeste Mignon (1844; Modeste Mignon, 1947) La Cousine Bette (1846; Bette Abla, 1977) Le Cousin Pons (1847) Splendeurs et misères des courtisanes (1838-1847; Kibar Fahişelerin İhtişamı ve Sefaleti, 1946/Kibar Fahişeler, 1972, 1990) Ursule Mirouët (1841; Ursule Mirouët, 1849) Türkçeye çevrilmiş diğer eserler Tours Papazı (1949) Otuz Yaşındaki Kadın (1963) Vandetta (1943) Tefeci Gobseck (1947-1961) Kırmızı Han (1946) Terör Devrinde (1979) Lois Lambert (1946) Bir Havva Kızı (1970) Onüçlerin Romanı (1945) Altın Gözlü Kız (1943) Kötü Kadınların Parlayış, Düşüşü (1981) Köy Papazı (1952) Karanlık Bir İş (1947) Esrarlı Bir Vaka (1949-1964) İki Gelinin Hatıraları (Mémoires de deux jeunes Mariées) (Letters of Two Brides) (1940 - 1983) Köylüler (1845, 1976-1985) Gizli Başyapıt (Le Chef-d'oeuvre İnconnu) (2007 Samih Rıfat) Evde Kalmış Kız (La Vieille Fille) (2008 Yaşar Avunç)
- Nihat Sami Banarlı
*** Nihad Sâmi Banarlı, (d. 1907 - Fatih, İstanbul - ö. 13 Ağustos 1974, İstanbul), Türk edebiyat tarihçisi, yazar, şair ve edebiyat öğretmenidir. Biyografi 1907 yılında İstanbul Fatih'te dünyaya gelen Banarlı, Trabzon Milletvekili, şair Ömer Hilmi'nin torunu, vali ve şair İlyas Sami ile Nadire Hanım'ın oğludur. Soyadını babasının ve annesinin mezarlarının bulunduğu Tekirdağ'ın Banarlı köyünden almıştır. Banarlı, ilk ve orta öğrenimini İstanbul'da yaptı. İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu'ndan 1927 yılında, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nden ise 1929'da mezun oldu. Daha sonra 1929-1934 yılları arasında Edirne Lisesi ile Kız ve Erkek Öğretmen Okulu'nda edebiyat öğretmenliği yaptı. 1947 yılına kadar ise sırayla İstanbul'da Kabataş, Galatasaray, Boğaziçi, Şişli Terakki ve Işık liselerinde öğretmenlik yaptı. 1947-1969 yılları arasında Eğitim Enstitüsü (1947-1967) ile Yüksek Öğretmen Okulu'nda edebiyat öğretmenliği, İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü'nde İslami Türk Edebiyatı Tarihi öğretmenliklerinde bulundu. 1969 yılında kendi isteği ile emekliye ayrıldı. Öğretmenlik yaparken birçok kuruluşta ek görevlerde bulundu. 1948 yılından itibaren Hürriyet Gazetesi'nin Edebi Sohbetler sütununda devamlı yazılar yazdı. 1953 yılında kurulan İstanbul Fetih Cemiyeti'ne girdi. Bu kuruluşa bağlı olan İstanbul Enstitüsü'nde müdür oldu. 1958 yılında Yahya Kemal Enstitüsü yayın işlerini yürüttü. Türkiye Cumhuriyeti Millî Eğitim Bakanlığı 1000 Temel Eser ve Çağdaş Türk Yazarları komisyonlarına üye ve başkan seçildi. 1971 yılında kurulan Kubbealtı Akademisi Kültür ve Sanat Vakfı'na Edebiyat Kolu Başkanı ve Akademi Dergisi müdürü oldu. 13 Ağustos 1974'te 67 yaşındayken İstanbul'da öldü. Mezarı Rumelihisarı'da Aşiyan Mezarlığı'ndadır. Eserleri Cumhuriyet devri yazarlarındandır. Yazı hayatına orta okulda iken başlamıștır. Sanat eserleri arasında hece ve aruz vezinleri ile şiirler, oyunlar, hikâyeler ve denemeleri bulunur. Öğretmenliğe başladığının ilk yıllarında Altı Ok, Orhun, Ötüken ve Atsız dergilerinde makale ve şiirleri yayımlanmıştır. Ülkü, Yahya Kemâl Mecmuası, Hayat Tarih Mecmuası, Meydan, Kubbealtı Akademi Mecmuası adlı dergilerde ve Hürriyet, Akşam ve Yeni Sabah gazetelerinde çok sayıda yazı, makale ve edebî sohbetleri yayımlanmıştır. En iyi bilinen eserleri Türkçenin Sırları, liseler için yazmış olduğu edebiyat kitabı ve Resimli Türk Edebiyatı Tarihi adlı eserlerdir. Bibliyografya Oyunlar Kızıl Çağlayan (1933), manzum millî piyes Bir Yuvanın Şarkısı (1933), manzum millî piyes Sular Kararırken Yabancı Dumanlı Dağlar Son Vazife Bir Mâbed Yıkıldı Istırap Yarışı Roman Bir Güzelliğin Romanı (Hürriyet Gazetesi'nde tefrika) Edebiyat tarihi araştırmaları Dâstân-ı Tevârih-i Mülûk-ı Âli Osman ve Cemşid-ü Hurşid Mesnevisi, (1933, Ahmedî'nin Osmanlı tarihine dair manzum eserinin neşri) Resimli Türk Edebiyatı Tarihi (1948; 1975- 79), 2 Cilt Diğer eserleri Edebî Bilgiler (1940) Türkçenin Sırları (1940) Metinlerle Edebî Bilgiler (1950) Metinlerle Türk Edebiyatı Tarihi I, II, III, (1951-1954) Metinlerle Türk ve Batı Edebiyatı, I, II, III(1955-1960) Yahya Kemal Yaşarken (1959) Yahya Kemal’in Hâtıraları (1960) Şiir ve Edebiyat Sohbetleri Tarih ve Tasavvuf Sohbetleri Namık Kemal ve Türk Osmanlı Milliyetçiliği Büyük Nazireler Mevlid ve Mevlid'de Milli Çizgiler Başlangıçtan Tanzimata Kadar Türk Edebiyatı Tarihi Fatih'in Zafer Sırları
- Türkiye'nin Doğum Günü 19 Mayıs Gençlik Bayramı Kutlu Olsun
En Güzel Atatürk Resimleriyle / Kurtuluş Savaşı öncesi Anadolu işgal edilir, Osmanlı'ya onursuz bir anlaşma dayatılır ve bardağı taşıran damla da İzmir'in işgali olur. 15 Mayıs 1919'da padişahla görüşen Mustafa Kemal, 9. Ordu Müfettişi göreviyle, Bandırma Vapuruyla emrindeki 18 erle Samsun'a doğru yola çıkar. "15 Mayıs 1919 tarihindeki bu görüşmeden sonra kendisi için hazırlanan ve onu Samsun'a götürecek olan Bandırma Vapurunun kaptanı İsmail Hakkı Bey'i makamına çağırtarak yolculuk hakkında bilgi almış ve ertesi gün öğleüzeri hareket edeceklerini bildirmiştir. Yolculuk günü vapur, Sirkeci Garı açıklarında İngilizler tarafından aramaya ve kontrole tabi tutulmuş[15] ve Mustafa Kemal, Beşiktaş İskelesi'nden motor ile Kız Kulesi açıklarında vapura binmiştir. Vapur hareket etmeden önce Rauf Bey Mustafa Kemal'e vapurun işgal kuvvetlerine mensup bir torpido tarafından takip edileceğini ve batırılacağını haber aldığını belirtmiş fakat o, yolculuğun planlandığı gibi süreceğini söylemiştir.[12] Vapur, Mustafa Kemal ve 18 askerle beraber 16 Mayıs 1919 tarihinde öğleüzeri İstanbul'dan Samsun'a doğru yola çıkmıştır. Rauf Bey'in belirttiği İngiliz gemisi, Bandırma Vapuru'nu izlemeye başlamış ancak Karadeniz'e açıldıktan sonra fırtınalı havada izlerini kaybetmiştir. Mustafa Kemal, İsmail Hakkı Bey'e karaya yakın bir rota izlemesini ve düşman saldırısı halinde gemiyi en yakın sahile oturtmasını emretmiştir.[16] Sert havada, dalgalı bir denizde yol alan gemi 17 Mayıs günü gece saat 23.00 civarında İnebolu Limanı'na girmiş,[17] 18 Mayıs 1919 tarihinde öğleüzeri 12.00'de de Sinop Limanı'na yanaşmıştır.[12] Üsteğmen Hikmet Bey sandal ile kıyıya çıkmış ve yolda olduklarını Samsun Tümen Komutanlığına telgraf ile bildirmiştir. Bandırma Vapuru, bu telgraftan bir gün sonra da 19 Mayıs 1919'da Samsun'a varmıştır.[5]" 19 Mayıs'ın Tarihçesi Atatürk'ün Kurtuluş Savaşı'nı başlatmak üzere Samsun'a çıktığı ve Milli Mücadeleyi başlattığı 19 Mayıs, tarihin farklı dönemlerinde çeşitli isimlerle anılmış ve kutlanmıştır: İlk olarak 1926 yılında Samsun'da 'Gazi Günü' adıyla kutlanan 19 Mayıs, 1935 yılında 'Atatürk Günü' adını alarak resmi bir nitelik kazanmıştır. Bu kutlama, Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün öncülüğünde Fenerbahçe Stadı'nda gerçekleştirilmiş ve Beşiktaş, Galatasaray, Fenerbahçe gibi kulüplerin sporcularının katılımıyla bir spor bayramına dönüşmüştür. Bu coşkulu bayramın bir spor bayramı olarak kutlanmasının ardından düzenlenen Spor Kongresi'nde Beşiktaş Kurucu Üyesi Ahmet Fetgeri Aşeni, 'Atatürk Günü'nün gençlere armağan edilmesi yönünde bir öneri sunmuştur. Bu öneri, Atatürk'ün de onayıyla kabul edilmiş ve '19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı' adıyla yasalaşmıştır. 1938 yılında yürürlüğe giren bir kanunla bu bayramın adı 'Gençlik ve Spor Bayramı' olarak değiştirilmiştir. Atatürk'ün doğumunun yüzüncü yılında, 1981 yılında, Kenan Evren liderliğindeki Milli Güvenlik Konseyi tarafından çıkarılan bir kanunla bu yıl 'Atatürk Yılı' olarak kabul edilmiş ve 19 Mayıs kutlamaları kapsamında bayramın adı resmi olarak 'Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı' olarak değiştirilmiştir. -1939 Yılı 19 Maysı Bayramı- Son olarak, 2012 yılında TRT 1, logosunu Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı'na ithafen değiştirmiştir. Bu değişiklikler ve gelişmeler, 19 Mayıs'ın Türkiye tarihindeki önemini ve değerini vurgular niteliktedir. -19 Mayıs Bayramında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Öğrencilerinin performansı- 19 Mayıs Neden Kutlanıyor? 19 Mayıs, Mustafa Kemal Atatürk'ün sembolik doğum günü olarak kabul edilmektedir. Tüm yurtta coşkuyla kutlanan bu özel günde, Atatürk'ün milli mücadeleyi ve kurtuluş savaşını başlatmak amacıyla Samsun'a ayak bastığı tarih olan 19 Mayıs'ta kutlanmaktadır. Bugün onu anmak, onun bize emaneti olan bu vatana yakışır gençler olmak onun emanetine sahip çıkmaktır. Atatürk'ün İçimizi Ürperten Sözleri * ''Ey Türk Gençliği! Birinci vazifen Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyeti'ni, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir..'' "Gençler! Cesaretimizi kuvvetlendiren ve devam ettiren sizlersiniz. Ey yükselen yeni nesil, istikbal sizsiniz. Cumhuriyeti biz kurduk, onu yüceltecek ve yaşatacak sizlersiniz." "Milletin bağrından temiz bir kuşak yetişiyor. Bu eseri ona bırakacağım ve gözüm arkamda kalmayacak!" "Gençler! Benim gelecekteki emellerimi gerçekleştirmeyi üstlenen gençler! Bir gün bu memleketi sizin gibi beni anlamış bir gençliğe bırakacağımdan dolayı çok memnun ve mesudum. Buna gerçekten sevinmekteyim. Fakat beraber yaşadığımız sürece benim hedefime yürümenizi hepinizden istemek, geçerli bir hakkım olarak tanınmalıdır." "Sporcunun zeki, çevik ve ahlaklısını severim." "Sizler, yeni Türkiye’nin geç evlatları, yorulsanız da beni izleyeceksiniz. Dinlenmemek üzere yürümeye karar verenler asla ve asla yorulmazlar. Türk gençliği amaca, bizim yüksek ülkümüze durmadan, yorulmadan yürüyecektir." "Küçük hanımlar, küçük beyler! Sizler hepiniz geleceğin bir gülü, yıldızı ve ikbal ışığısınız. Memleketi asıl ışığa boğacak olan sizsiniz. Kendinizin ne kadar önemli, değerli olduğunu düşünerek, ona göre çalışınız. Sizlerden çok şey bekliyoruz." DERLEME: Aycan AYTORE KAYNAK. İNTERNET 19.05.2024
- ZİYA PAŞA
* Ziyâ Paşa, doğum adıyla Abdülhamid Ziyâeddin (1829, İstanbul - 17 Mayıs 1880, Adana), Tanzimat devri devlet ve fikir adamı, gazeteci ve şairdir. Osmanlı İmparatorluğu'nda 19. yüzyılın en önemli devlet adamlarından birisidir ve Tanzimat edebiyatının en fazla eser veren yazarlarındandır. Şinasi ve Namık Kemal ile birlikte “Batılılaşma” kavramını ilk defa ortaya atan Osmanlı aydınları arasında yer alır. Sultan Abdülaziz döneminde Avrupa'ya kaçarak Jön Türkler'e katıldı. Çıkardığı gazete aracılığıyla devrin hükûmetini eleştirdi. Yurda döndükten sonra vali olarak hizmet verdi ve görev yeri olan Adana'da öldü. Terc-i Bend şiiri ile ilk defa edebiyat alanında ün sağlamıştır. "Âyinesi iştir kişinin lafa bakılmaz / Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde" ve "Nush ile yola gelmeyeni etmeli tekdir / Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir" gibi kimi beyitleri darb-ı mesel olmuştur. Adana'da 1950'li yıllarda ana cadde işlevi kazanan işlek yol, adını Ziyâ Paşa'dan alır. Hayatı 1829 yılında İstanbul'da dünyaya geldi. Babası, Galata Gümrüğü'nde kâtiplik yapan Erzurum'un İspir ilçesinin Kerab köyünden Feridüddin Efendi, annesi Itır Hanım'dır. Asıl adı "Abdülhamid Ziyâeddin'"dir. Öğrenimine İstanbul Kandilli'de başladı. Süleymaniye yakınlarındaki "Mekteb-i Ulum-i Edebiyye"ye devam etti. Arapça ve Farsça öğrendi. Bir süre Sadaret Mektub-i Kalemi'nde katip olarak çalıştı. Bu sırada devam ettiği Arapça ve Farsça dersler ile klasik edebiyatta ustalığını ilerletti; devrin şair ve alimlerinin bir araya geldiği Lebib Efendi Konağı’ndaki toplantılara katıldı. Şairlikte ve Sadaret Kalemi’ndeki başarılarını takdir eden Sadrazam Mustafa Reşit Paşa'nın aracılığıyla 1855'te sarayda Mâbeyn-i Hümâyun Katipliği'ne atandı. Bu sırada Fransızca öğrendi. Molière'in Tartuffe adlı eserini “Tartüf yahut Riyanın Encamı” adı ile çevirerek Türk edebiyatının ilk manzum tercüme piyesini ortaya koydu Louis Viardot’un “Endülüs Tarihi”, Cheruel ve Lavelle adlı yazarların “Engizisyon Tarihi” adlı eserlerini Fransızcadan Türkçeye çevirdi. Bir yandan da Hersekli Arif Hikmet Bey’in Laleli’deki evinde düzenlenen Encümen-i Şuara Topluluğu toplantılarına katıldı. 1859’da Mustafa Reşit Paşa'nın ölümünden sonra sadrazam olan Mehmet Emin Ali Paşa ile anlaşamadığından yeni görevlere atanarak saraydan uzaklaştırıldı. Bu sırada yazdığı “Terci-i Bend” şiiri ile ilk defa edebiyat alanında ün sağladı. 132 beyit uzunluğunda, divan tarzında bir eser olan bu şiirde kainat ve dünyayı yeni bir bakışla kavrama çabası görülür ve devrin hükümeti üstü örtük olarak eleştirilir. Saraydan uzaklaştırıldıktan sonra önce Atina elçiliğinde görevlendirilen Ziyâ Paşa, 1861'de Kıbrıs Mutasarrıfı oldu ve "Paşa" unvanını aldı; Kıbrıs'ta sıtmaya yakalandığı gibi bir çocuğunu ve babasını orada kaybetti; 1863'te Amasya, 1865'te Canik Mutasarrıfı oldu; 1866'da İstanbul'a dönebildi; Kıbrıs dönüşü hasta olan eşini de kaybetti. Yönetime muhalif olan İttihak-ı Hamiyet Cemiyeti'nin (sonraki adıyla Yeni Osmanlılar) üyesi olan Ziyâ Paşa, Diyarbekirli Filip Efendi'nin çıkardığı "Muhbir" gazetesindeki hükûmeti eleştiren yazılar yayımlaması yüzünden Nisan 1867'de yeniden Kıbrıs'a atandı. Avrupa’ya kaçışı Kısa bir süre önce saraya küskün olarak Paris'e yerleşen Osmanlı devlet adamı ve Mısır prensi Mustafa Fâzıl Paşa, İstanbul'a gönderdiği bir adamı vasıtasıyla Ziyâ Paşa'yı ve birkaç ay önce Erzurum’a vali muavini olarak atanan ancak gitmeyen Namık Kemal’i Paris’e davet etti; onlara geçimlerini sağlayacak kadar para tahsis edeceğini bildirdi. İki şair, Avrupa’ya gidip Mustafa Fâzıl Paşa’nın koruyuculuğunda kalemleri ile hükümete muhalefet etme teklifini kabul ettiler. Kendilerine gerekli gördükleri kimseleri de beraberinde getirebilecekleri bildirilmişti. Ali Suavi ile Agah Efendi’yi de davete karar verdiler. Mithat Paşa’yı gidişlerinden haberdar ettikten sonra birlikte Fransız Büyükelçiliğinin yardımı ile ülkeden kaçarak İtalya’nın Messina Limanına gittiler. Avrupa yılları Ziyâ Paşa, Namık Kemal ve Messina’da buluştukları Suavi Efendi, 30 Mayıs 1867’de Paris’e vardı. Mustafa Fâzıl Paşa’yı konağında ziyâret ettiler. Yaşça büyüklüğü nedeniyle Ziyâ Paşa grubun lideri durumundaydı. Avrupa hayatı Paris’te başlayan Ziyâ Paşa, kısa bir süre sonra Paris sergisi için şehre Osmanlı Sultanı Abdülaziz’in gelecek olması nedeniyle geçici olarak ülkeden ayrılmayı uygun buldu. 30 Haziran 1867’de Namık Kemal, Âgâh Bey ve Suavi Bey birlikte Londra’ya gitti. Ziyâ Paşa, Abdülaziz’in Avrupa seyahatinin devamında Londra’ya gelmesi üzerine Brighton’a çekildi ancak Sultan’a “Ziyâ Paşa’nın Arzuhali” adlı dilekçe şeklinde yazılmış eserini sundu. Eser, sadrazam Ali Paşa aleyhine yazılmış siyasi tenkit ve hicivdir. Yeni Osmanlılar Cemiyeti, Abdülaziz’in seyahatinden sonra çalışma programını oluşturdular; bu programa göre Namık Kemal ve Ziyâ Paşa’nın "Hürriyet" adlı bir gazete çıkarması kararlaştırıldı. Hürriyet'in ilk sayısı, 29 Ağustos 1868’de çıktı. Bu ilk sayıda Ziyâ Bey’in Osmanlı kabinesini yeren bir yazısı yayımlandı. Yazı, Abdülaziz ile barışıp İstanbul’a dönmüş olan Mustafa Fâzıl Paşa’nın istediğinden çok daha ağır bir makale idi; Mustafa Fâzıl Paşa bu nedenle Yeni Osmanlılar Cemiyeti'nin tahsisatlarını kesmekle tehdit etti. Yeni Osmanlılar Cemiyeti'nin eleştilerine engel olmak için Hariciye Nazırı Fuat Paşa da daha önce Londra elçisine bir yazı göndererek bu yayınların İngiliz hükümeti ile anlaşarak durdurulmasını istemişti. Bu nedenle Ziyâ Paşa İngiltere’de soruşturmaya uğradı ve kefaletle serbest kalabildi. Mustafa Fâzıl Paşa’nın yardımlarının gittikçe azalması üzerine Mısır Hidivi İsmail’in desteğini kabul eden Yeni Osmanlılar, bu destek ile gazeteyi çıkarmayı sürdürdüler. Namık Kemal’in yönetiminde çıkarılan gazetede zaman zaman Namık Kemal ve Ziyâ Paşa’nın birbirine zıt fikirler içeren makaleleri yayımlandı. Ziyâ Paşa’ya göre ülkenin içinde bulunduğu kötü durumun sebebi vezirlerin suistimali, Namık Kemal’e göre ise sistemin bozukluğu idi. Ziyâ Paşa yazılarında açıkça Ali Paşa hükümetine hücum ediyordu. Bu durum, Ali Paşa ile anlaşamayan Mısır Hıdivi’ni memnun ediyordu. Ancak Namık Kemal Mısır Hidivi aleyhine polemik yürütüyordu. Aralarındaki anlaşmazlık, Namık Kemal’in Mustafa Fâzıl Paşa’nın isteğine uyarak 6 Eylül 1869’da gazeteden ayrılmasına yol açtı. Öfkeye kapılan Ziyâ Paşa, elindeki toplu parayı Mustafa Fâzıl Paşa’ya geri gönderip Cenevre’ye çekildi. Hidiv İsmail’in kendisiyle temas kurup destek sağlaması üzerine 13 Eylül 1869’dan itibaren gazete Cenevre’de Ziyâ Paşa yönetiminde çıkmaya başladı. Ziyâ Paşa bir süre sonra Londra’ya geçti ve burada da Hürriyet'i yayımlamayı sürdürdü. Gazetenin 78. sayısında Ali Suavi’nin “Ali Paşa Muhakemesi” başlıklı makalesinde bulunan “Ali Paşa’nın öldürülmesi gerektiği” yolundaki ifadeler nedeniyle[10] İngiliz makamları tarafından tutuklanan Ziyâ Paşa, kefalet ile serbest kalınca Fransa'ya kaçtı. 1870 yılı Nisan ayında İsviçre'ye geçti ve yeni bir matbaa kuramayınca Hürriyet'i 89. sayıdan itibaren taş basması olarak çıkardı. Gazete, son sayısını 29 Mayıs 1870'te yayımladıktan sonra kapandı. Hürriyet'in kapanmasından sonra yeni bir gazete çıkarmak isteyen ancak bunu başaramayan[8] Ziya Paşa'nın İstanbul'a dönmesine sadrazam Ali Paşa'nın ölümünden (8 Ağustos 1871) sonra izin çıktı. İstanbul yılları İstanbul'a döndükten sonra 1872-1876 arasında çeşitli memuriyetliklerde görevlendirildi. Bir süre geçim sıkıntısı çekti. Abdülaziz'in tahttan indirilmesi ve yerine II. Abdülhamit'in tahta çıkarılmasından sonra kurulan Anayasa Komisyonunda yer aldı. Bu sırada Maarif Müsteşarlığı görevinde idi ancak müsteşarlığın işlerinden ziyâde anayasa hazırlıkları ile uğraştı.[8] Anayasanın 23 Aralık 1876'da ilan edilmesinden sonra Genç Osmanlılar'ı tutuklama ve sürgünlerle çevresinden uzaklaştıran padişah Abdülhamit, Ziyâ Paşa'yı İstanbul'dan uzaklaştırmak için vezir rütbesi ile Suriye'ye vali olarak gönderdi. Valilikleri Üç buçuk ay süren Suriye valiliğinden sonra Konya'da bir yıl valilik yapan ve eğitimle ilgili çalışmalar gerçekleştiren Ziyâ Paşa, son olarak 1878 yılında Adana'ya vali olarak atandı. Adana'da eğitim ve kültür alanında faaliyet gösterdi. Bursa valisi Ahmet Vefik Paşa’yı örnek alarak bir tiyatro binası inşa ettirdi, temsil vermek üzere İstanbul’dan bir tiyatro heyeti getirtti ve Fransızcadan piyes tercüme etti. İmarla ilgili faaliyetlerde bulundu; Gülek nahiyesinde bir rüştüye açtı. Ölümü 2 yıla yakın valilik yaptığı Adana’da 17 Mayıs 1880’de sirozdan hayatını kaybetti. Büyük bir cenaze töreninin ardından Adana Ulu Camii yanına defnedildi. 1881 yılında Adana valisi Abidin Paşa tarafından Ziyâ Paşa için türbe yaptırıldı. Türbenin etrafı 1960'larda park haline gelmiştir. Çocukları İki evlilik yapmış olan Ziyâ Paşa'nın ilk evliliğinden Hayali Bey, Seniha Hanım, Vahid Ziya Bey adlı üç çocuğu olmuştur; ikinci evliliğini Saadet Hanım ile yapmıştır. Eserlerinin özellikleri Tanzimat çağı yazarları arasında Namık Kemal ve Abdülhak Hamit Tarhan’dan sonra en çok eser verenlerden birisi Ziyâ Paşa’dır. Daha çok şiir tarzında eser verdi. Eserlerinde baskıcı yönetime karşı özgürlükleri ve meşrutiyeti savundu. Batılılaşma yanlısı, yenilikçi Tanzimat edebiyatının öncüleri arasında yer aldı. Namık Kemal ve Şinasi ile birlikte yeni Türk edebiyatının temellerini attı. Türk edebiyatının kendi geleneğine sahip çıkmasını istedi, şiir ve yazı dilinin halkın dili olması gerektiğini savundu. Şiirlerinde divan şiir biçimlerini kullandı ama içerikte hak, adalet, uygarlık, hürriyet gibi temaları işledi. "Terci-i Bend" ve "Terkîb-i Bend" isimli iki şiirinde ise insanın yargısı ve gerçeği kavramanın olanaksızlığı, Tanrı'nın mutlak egemenliği gibi metafizik konular üzerinde durdu. Bu iki ünlü manzume, başlıbaşına bir eser olarak pek çok defa basıldı.[3] 1874-1875'te Arap, Fars ve Türk şairlerin şiirlerini “Harâbât” adlı 3 ciltlik ansiklopedide topladı. Antoloji için yazdığı manzum önsöz, “Mukaddeime-i Harabat”, ayrı bir eser olarak da basılmıştır.[3] Bu önsözde divan edebiyatını övmesi, Namık Kemal ile aralarının bozulmasına sebep olmuş; Namık Kemal karşılık olarak "Tahrib-i Harâbât" adlı manzumeyi kaleme almıştır. Ziya Paşa'nın manzum eserlerleri önce damadı Hamdi Paşa tarafından “Eş’ar-ı Ziya” adıyla, daha sonra Süleyman Nazif tarafından ”Külliyat-ı Ziya Paşa” adı altında birer ciltte toplandı. Ali Paşa’yı hicvetmek için yazdığı “Zafername” adlı bir manzumesi de vardır. Ziya Paşa, şiir dışında siyasi konular üzerine küçük kitaplar kaleme aldı. “Rüya”, “Veraset-i Saltanat-ı Seniyye”, “Ziya Paşa’nın Arzuhali” bu eserlerdendir. Gazetelerde yazdığı makaleler arasında Hürriyet’in 7 Eylül 1868 tarihli 11. sayısında yayımladığı “Şiir ve İnşâ” başlıklı makalesi çok meşhur olmuştur. Bu makalesinde şiirde halk şiirinden faydalanmak ve halkın anlayabileceği dili kullanmak gerektiğini söyler. Engizisyon Tarihi ve Endülüs Tarihi adlı iki Fransızca tarih kitabını Türkçeye kazandırdı; Molière’in Tartüffe eserini Türkçeye çevirerek Türk edebiyatının ilk manzum piyesini ortaya koydu. Jean-Jacques Rousseau’dan yaptığı "Emile" tercümesi yayınlanmış eserleri arasında yer aldı. Ziyâ Paşa, "Âyinesi iştir kişinin lafa bakılmaz Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde" şeklindeki deyimleşen beyitin de yazarıdır. Eserleri Zafername (1869, düzyazı şiir) Rüya (1868, Londra) Veraset Mektupları (1868, Londra)) Eş'ar-ı Ziya (ölümünden sonra şiir, 1880) Külliyat-ı Ziya Paşa (şiir)
- NURULLAH ATAÇ
* O dönem öyleydi, yelkeninizi şişirecek bir rüzgarınız yoksa ağzınızla kuş tutsanız harıtada bir nokta olmaktan öteye geçemeyebilirdiniz. Rüzgar işlevini o dönem devlet görüyordu. O dönem devleti de varolan bir parti temsil ediyordu. Nurullah ATAÇ da o rüzgarı ardına alan bir partili aydın, entellektüeldi. ve yazardı. Bugüne değin yaşamasını ise ilgi ve yeteneklerine borçlu yazardı. Fuat Köprülü'yü, Mehmet Kaplan'ı, öğretmen okulundan, hatta ders kitaplarından bilirdim. Bu değerli edebiyatçılarımız aynı zamanda bir siyasi anlayışın bayrağı idiler, tıpkı Necip Fazıl Kısakürek gibi... Ne var ki sonuçta aydındılar ve vardılar. Şimdi 50 yıl sonra ne kadar tuhaf geliyor, o zamanlar sağın da entelektüelleri, aydınları vardı demek ki. Ne diyorsunuz siz, görünen bizi olduran, baskın, geleneksel kültür de onların aktardıklarıydı aslında. Kimsenin farketmediği bunlar sağın ya da solun aydını değildi aslında, hepsi de o zamanın tek partisi CHP çatısı altında olan yetenekli insanlardı. Ne yapacaksın, az gelişmiş ulusların kaderi, demek ki aydın, entellektüel de biraz devlet desteği istiyor. Atatürk'ün "sizi birer kıvılcım olarak gönderiyoruz, ama bir alev topu olarak geri döneceksiniz," demesi burada tam anlamını buluyor. Aydın kendine emek veren büyüklerinin sözünü dinlemeli diye de düşünülebilir. İyi de Atatürk, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu bir devlet adamı, yani onun güdülediği TC'nin mefkuresi, ideali; zaten uğruna kan dökülmüş, devlet kuruluş yasaları, yani olması gereken... Daha dün ortaya çıkmış, öbürüsü günü görüp görmeyeceği meçhul bir siyasi partinin kendiyle menkul anlayışı değil ki... İlk öğrenci hareketleri başladığında çevremdeki sözüne itibar edilen çok CHP'linin "sallandıracaksın bir kaç tane, bak nasıl adam olurlar," ürperten deyişlerini kulağımın dibinde dün gibi anımsarım. Uzun süren bir iktidarla birlikte güç zehirlenmesine uğramış, durmuş, donmuş, statükocu bir anlayışları vardı ve bu anlayış önce 68 kuşağını, sonra da Ecevit'i yaratacak, bu da CHP'yi solcu yapacaktı. Bu kadar basit... Doğal olarak da diğer partiler de bu konumlanmaya uygun birer mevzi almak zorundaydı. Sağı solu, ilerisi gerisi... Böylece herbir parti liderinin anlayış ve yeteneğine göre kendini olduracak ya da yok olacaktı. Ne var ki bu partilerin tabanı,olayı o denli basit göremeyecekti. Bu oluşuma partilerin, bir grubun menfaat çatışması değil de ulusal beka sorunu gibi algılayan sıra halk da birbirine girecek, 80 öncesindeki gibi 5000 genci ölü verecekti. Demokrasinin nimeti... Düşünebiliyor musunuz, Benden bir kuşak öncesi herkes CHP'liydi. Hayat tuhaftır, karşıtlarına ömrünü borçlu olursun bazen. O zamanlar solun böyle adamları çok yoktu ya da olanlara göz açtırmıyorlardı. Nazım'dan, Sabahattin Ali'den bu yana her yerde ve her koşulda farklı bakanlar, aykırı insanlar, vatan haini gösterilip aleyhlerindeki yoğun olumsuz propaganda ile yerilmeleri gelenekselleşmiş, artık itibarları maya tutmaz olmuştu. Ta Yavuz'un Şah İsmail'le kavgasından bu yana kolayımıza geldiğinden mi, meşrebimize uyduğunu gördüğümüzden mi, yoksa insanın kanından mı bilmem, ama benimsediğimiz; bükemediğin eli önce karalayacak, sonra ısıracaksın deyişine uygun davranmış, yerin dibine sokmuştuk var olan anlayışın rakibi ve doğal hasmı solu. Dirilişini kanlı ölümlere borçlu olacağı kimin aklına gelirdi? Deniz Gezmişlerin ve çağdaşı diğer devrimci çocukların canlarını feda ederek Türk soluna ilk kazanımları, inkar edilemeyecek netlikte, şakasız, samimi yurtseverlik yargısı olacaktı. Bu onlar ve arkalarından gidenler için her türlü küçültücü yakıştırmanın tutmayacağı muhteşem bir zırhtı. Oysa onlardan çok önceleri bir eleştirmen aydın safları yara yara hızla yol alıyordu. Herkesin yerden yere çaldığı Orhan Veli'yi ilk arkalayan o olacak ve Garip Şiirine ivme kazandıracak kadar da edebiyatta güç ve nüfuz sahibiydi de. Çünkü öncelikle CHP itibarının şişirdiği bir yelkeni olan ATAÇ'tı o. CHP de hoş bugünkü CHP değil, hatta 60'lı yılların "ortanın solu" bile değil... Bütün partileri bütün anlayışları doğuracak olan bir ana kovan aslında... Necip Fazıl oradan geliyor, Mehmet Kaplan da, daha sonra idamla yargılanacakla iktidardan düşürülen Fuat Köprülü de... Atatürk'ün muhteşem zaferi ve kuruluş günlerinin ihtişamlı günleriyle birlikte kazandığı yükselişi hala koruyan, ta 70'li yılların Ecevit'ine kadar itibarı kendinden menkul; Kurtuluş Savaşı gazisi ilerici olduğu sanılan, aslında çürüyen su gibi bir kenarda akışkanlığını yitirmiş, renksiz, kimliksiz ama akmayan, kokmayan ama 1950 yıllara değin, ülkenin tek siyasal gücü olmayı başarmış CHP'nin de tuttuğu bir yazardı ATAÇ. Ankara'ya ilk geldiğim yıllarda Türk Dil Kurumu çevresinden de tanıdığım, henüz yazarlıkları tescillenmemiş Emin Özdemir ve Adnan Binyazar gibi eğitimcilerden ilk duymuştum ATAÇ!ı. Aynen sağcıların Mehmet Kaplan'dan söz edişleri gibi biraz da kutsallık katarak anlattıkları ATAÇ'ı belki bu denli siyaset, CHP kokmasından dolayı belki biraz da bundan uzun yıllar sevemedim. Ne var ki sonraki yıllar da CHP'nın evrimini iyice anladığımda klasik partili anlayışından çok öte, bildiğimiz o devir CHP'den çok daha ilerde büyük bir dilci, öngörülü bir aydın olduğunu çok düşünecek önyargımdan kurtulup takdir edecektim. Ya o zamanlar particilik bu kadar değildi ya da ATAÇ'ın yeteneklerini Demokrat Parti de takdir etmiş olmalı ki, 1957'e değin Bayar'ın Cumhurbaşkanlığı Çevirmeni olarak çalışacaktı. " Şenol YAZICI * Nurullah Ataç, 1898'de İstanbul'da dünyaya geldi. 1957'de Ankara'da hayatını kaybeden deneme eleştiri ve çeviri yazarı Nurullah Ataç, Hammer'in Osmanlı Tarihi'ni dilimize çeviren Ata Bey'in oğludur. Galatasaray Lisesi'ni bitirdi. Bir süre Edebiyat Fakültesine devam etti. (1922) İlk görevi Nişantaşı lisesinde Fransızca öğretmenliğidir. Ticaret Bakanlığında çalıştı. (1925-26); İstanbul, Ankara ve Adana liselerinde Fransızca, Gazi Eğitim Enstitüsü'nde Batı Edebiyatı öğretmenliklerinde bulundu. Emekliye ayrılıncaya kadar Cumhurbaşkanlığı çevirmeni olarak çalıştı (1957) 1957 Yılının 17 Mayısında öldü. 1955 yılında gut ve şeker hastalığı ortaya çıkmıştı. Eşinin 1955 yılında ölümünün ardından karaciğer ve böbrek rahatsızlıkları başladı. 17 Mayıs 1957 yılında İstanbul Numune Hastanesi'nde hayatını kaybetti. YAZDIKLARI Her ne kadar asıl ününü eleştiri ve günceleriyle yapmışsa da şiir ve tiyatro üzerine yazıları da olan ATAÇ, yazı yaşamına tiyatro eleştirisi ile başlamıştır. İlk yazısı 1921’de Dergâh’ta yayımlanan “Türk Tiyatrosunda İlk Göz Ağrısı” adlı tiyatro eleştirisidir. Ataç, tiyatro eleştirisi ile ilgili yazılarını Dergâh ve Akşam dışında Hâkimiyet-i Milliye, Milliyet, Son Posta, Haber-Akşam Postası, Ulus, Son Havadis gazetelerinde ve Hayat, Darülbedayi (Türk Tiyatrosu), Yeni Adam, Ülkü dergilerinde yayımlamıştır. Bu gazete ve dergilerde 1921-1957 yılları arasında tiyatro hakkında yaklaşık 125 yazısı bulunmaktadır ve bu yazıları kitaplarına girmemiştir. Türk Dil Kurumu yayın kurulu başkanlığı da yapan ATAÇ, ilk şiirlerini de yine Dergah'ta yayınlanmıştır. Melâl Perisi* Nurullah Ataç Bağrıma bir gece çöktü ağlama, Bir garip hayâlet girdi rüyâma, Dedi: “Sen âşıksın artık akşama: Çünkü ben gönlüne keder getirdim. “Duyurmadan geçer sevginin günü, Neşe bu cihânın dönmez sürgünü,, Al armağanımı ve yar göğsünü:, Yarası kapanmaz hançer getirdim. Beni gördün, artık çıkmam aklından, Titreyerek kaçar sana yaklaşan, Al kanlar fışkırır elini sıksan: Her yanı dikenli güller getirdim. Bahâra erişip düşme emele, Derdini yavaşça geceye söyle, Başını eğip de şarkımı dinle: Hicrân illerinden haber getirdim.” * “Nurullah’ın Dergâh’da neşrettiği şiirler arasında hiç olmazsa bir tanesi vardır ki, -‘Yarası kapanmaz hançer getirdim’ mısrası bulunan şiirden bahsediyorum- devrin hece şiirleri arasında belki en güzellerinden biridir.”(A. H. Tanpınar, “Nurullah Ataç İçin”, Edebiyat Üzerine Makaleler, İstanbul: M.E.B., 1969, s. 465). ANLAYIŞI Cumhuriyet döneminin başlıca eleştirmenlerinden biri sayılır. Yeni yetişen gençleri sanat uğraşlarında uyarıcı, özendirici yazılarıyla desteklemesi, doğu ve batı edebiyatları hakkındaki derin ve köklü bilgisi, sanatçı kişiliği ile çevresini geniş ölçüde etkileyen Ataç, usta bir deneme yazarıdır. Ele aldığı konuları, her yönüyle tartışan ve en doğru yargıya varmaya çalışan, ama kesin yargıdan sürekli olarak kaçınan yazı dilimizde yeni bir söyleşi uslûbu yaratan yazardır. TÜRKÇEYE BAKIŞI Türk dilinin yabancı sözcüklerden arınması için bilinçli bir savaş verdi. Hayatının son yıllarında aşırı öz Türkçe ile yazdığı yazılarında bile dil zevkinden uzaklaşmadığı, düşünce dokusunu bozmadığı görülür. Eleştirilerinde çoğu kez öznel kalmasına karşın eserler ve yazarlar üzerindeki görüşleri daima ilgiyle izlenip değerlendirildi. Fransızcayı ve Türkçeyi çok iyi bildiği için yaptığı çevirileri de zevkle okunmaktadır. Dil devrimi ve dilde yalınlaşmanın savunucularındandır. Türkçedeki yabancı sözcükleri kullanmamış, dille düşünce arasında dolaysız bir ilişki olduğunu, somut düşünme geleneğinin doğabilmesi için kavramların saydam, hangi kökten geldiklerinin anlaşılır olması gerektiğini vurgulamıştır. Bu yol da, Ataç'a göre: Latince, Grekçe, Farsça, İngilizce, Arapça gibi yabancı dillerin eğitimini zorunlu kılmakla başarılamayacağına göre, bunlardan alınan sözcüklerin Türkçeleştirilmesinden geçer: Uydurma dil dediler mi, bir şey söylediklerini sanıyorlar. Söyleyim ben size; Bu uydurma sözünü, Türkçecilik akımına karşı bir silah diye kullanmaya kalkanlardan ne dediğini bilen, şöyle gerçekten düşünerek konuşan bir tek kişi tanımıyorum. Evet, uyduracağız, bizim yaptığımız, uydurduğumuz kelimeler de yavaş yavaş halka işleyecek, eski Arapça, Farsça kelimelerin işlediği gibi. Onların yerini tutacak.[8] Bazı yazılarında arı Türkçe kullandığı için anlaşılmaz olarak eleştirilmiştir. Onu eleştirenler arasında Attilâ İlhan, Halit Fahri Ozansoy gibi isimler vardır.[3] Divan Edebiyatı geleneğini iyi bildiği anlaşılır, kişisel olarak zevk aldığını da belirtir, ancak zamanını doldurmuş bir edebiyat olduğu görüşündedir. Yazı diliyle konuşma dili arasındaki uçurumu kapatma çabasının bir parçası olarak özgün Türkçeyi ve devrik cümleyi kullanmasıyla döneminin yazarlarını da, daha sonraki kuşakları da etkilemiştir. Oysaki ben, öz Türkçe için nice kazançları teptim, rahatımı kaçırdım, üzdüm kendimi, adımı deliye çıkarttım. Hepsi de ne dediklerini bilmez, kafalarına düşüncenin gölgesi bile girmemiş birer alıktır bana deli diyenler. Öz Türkçeye özenişim de duygularımın etkisiyle değildir. Latince, Yunanca öğretilmeyen bir ülkede tek doğru yolun, tek usul (akla uygun) yolun öz dile gitmek olduğunu düşüncemle anladım da onun için o yolu buldum.[9] Kaynak: VİKİPEDİ * KISACA: Ataç, Türk edebiyatında izlenimci eleştirinin ilk örneklerini vermiştir. Dilde yalınlaşma ve tasfiyecilik devriminin savunucularındandır. SON YAZISI: ATAÇ'ı ölümünden beş gün önce 12 Mayıs 1957'de Ulus gazetesinde yayınlanan “Günce” başlıklı son yazısı ile analım. “Usumuzu Beğenmek- Usları satağa (pazara) çıkaranlar, hepimiz gene kendimizinkini beğenir, onu alırmışız, öyle derler. Sanmıyorum bunun doğru olduğunu. Bütün kişiler gibi ben de az çok beğenirim kendimi, çok kimselerinkine değişmem usumu. Ancak bu, kimseninkine değişmem demek değildir. Geçmişte olsun, günümüzde olsun, usça, anlayışça, benden çok üstün kişiler bulunduğunu bilirim. Neden benzemek istemeyeyim, neden imrenmeyeyim onlara? Usları satağa çıkarsalar, Stendhalin’kini neden almayayım? İyi bir soruşturma konusu olur bu: ‘Usları satağa çıkarsalar, kiminkini almak isterdiniz?’ Gelgelelim çok kimseler işi beylik lakırdılara dökerler, öyle olunca da tadı kalmaz. Emin Ali Paşa da deliksiz bir uyku uyuyabilmek için, Kızlar Ağasının usunu istermiş. Öylesi de olur, o da kötü değildir. Yatmak- Bugün üçüncü gündür yatıyorum, üşütmüşüm, sayrılandım, onun için. Çok sıkılıyorum. Oysa ben yatmayı severim, günün uzun bir bölümünü yatakta geçiririm, yazılarımı çoğu yatakta yazarım. Gücün yatmak gerekince, dayanamıyorum, kalkmak, dolaşmak geliyor içimden. Galip’in üyçüğünü söylüyorum kendi kendime: ‘Ab-ı hayat-ı sohbet-i ahbaptan cüda. Mahileriz ki lücce-i deryaya hasretiz.’ Bu üyçüğü andım da usuma geldi: Geçenlerde alığın biri, ‘Siz, aruzla yazılmış şiirleri sevmezsiniz değil mi?’ gibi bir söz söyledi. Söyleyişinden belliydi, o yırları yalnız sevmediğim değil, bilmediğim kanısındaydı. Öz Türkçeden yanayım, öz Türkçe yazıyorum ya, bilemem, sevemem eski dili, divan ozanlarının dilini! Hani Baki’ye, Nefi’ye, Arapça, Farsça tilcikler kullandıkları için çıkışanlar vardır, ben de onlar gibi düşünüp onlar gibi söyleyeceğim… Gençlerimizin çoğu böyle beylik düşüncelerle yetindikleri için alık oluyor. Beylik düşünceler onları alıklığa, alıklık da beylik düşüncelere götürüyor. Son. 11 Mayıs Cumartesi- Sayrılar evine düştüm. Bu kez önemliye benziyor. Öldürür mü, öldürmez mi? Orasını bilemem ya. İstanbul’a gidecektim, sağınlar (hekimler) bırakmıyor. Bir süre yazı yazamayacağız. Ben de yazamayacağım. Kavafoğlu da yazamayacak. Ayrılamaz benim yanımdan. Kim bilir? Ola ki son yazdığım çizeklerdir bunlar. Öyleyse ne yapalım? Bunca yıl yaşadım, yeter bana.” -İNONÜ ve ATAÇ- ESERLERİ: Nurullah Ataç başlıca eserleri: 1. Günlerin Getirdiği (1943-57-67). 2. Karalama Def- teri (1952-62-67). 3. Sözden Söze (1952). 4. Ararken (1954) 5. Diyelim (1954). 6. Söz Arasında (1957). 7. Okuruma Mektuplar (1958). 8. Günce (1960-1971-72). 9. Prospero ile Caliban (1961). Çevirilerinden birkaçı: 1. Epidicus (Plautustan, 1947). 2. Genç Wertherin Istırapları (Goet. he'den 1930). 3. Kızıl ile Kara (Stendhal'den 1. cilt. 1941- 42-46-66-71) 4. Masallar (Aisopos'tan, 1945 1949 66 74) 5. Seçme Yazılar (Lucianos'tan 3 cilt 1944 - 49) 6. İki Yeni Gelinin Hatıraları (Balzac'tan, 1940-44-54- 6670) 7. Tehlikeli Alakalar (De Laclos'dan, 1944-57- 6069) 8. Madame Bovary (Flober'den, 1967) DERLEME: Şenol YAZICI KAYNAK: İNTERNET
- Türk Kadın Tarihi İçin Örnek Olan Bir Efsane Kadın Türkan Saylan
* Türkan Saylan (13 Aralık 1935, İstanbul - 18 Mayıs 2009, İstanbul), Türk tıp doktoru, akademisyen, yazar, aktivist ve insan hakları savunucusudur. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği, Cüzzamla Savaş Derneği ve Vakfı ve Kardelen projesi ile yaşam, sağlık ve eğitim gibi birçok alanda hem yerel hem uluslararası arenada müthiş başarılara imza atan, binlerce insana umut ışığı olan Prof. Dr. Türkan Saylan… Cüzzamın araştırılması ve tedavisi üzerine yaptığı çalışmalarla tanındı; uzun yıllar İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Anabilim Dalı'nda görev yaptı. Türkiye'de cüzzam ile mücadelede öncü rol üstlendi; Lepra Araştırma ve Uygulama Merkezi'nin kurulmasına öncülük etti ve Dünya Sağlık Örgütü ile ortak projeler yürüttü. 1989'da kurucuları arasında yer aldığı Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği'nin (ÇYDD) başkanlığını üstlenerek özellikle kız çocuklarının eğitimine ve toplumsal yaşamda eşit koşullarda yer almasına yönelik projeler geliştirdi. Eğitimde fırsat eşitliğini savundu, laiklik ve kadın hakları konularında kamuoyunda etkin bir figür oldu. Çalışmaları nedeniyle birçok ulusal ve uluslararası ödüle layık görülen Saylan, yaşamının son yıllarında kansere karşı mücadele etti ve 2009'da vefatına kadar ÇYDD başkanlığını sürdürdü. Ölümünün ardından adına çeşitli anma etkinlikleri düzenlendi ve eğitim alanında projeler hayata geçirildi. Hayatı 13 Aralık 1935'te İstanbul'da doğdu. Cumhuriyet döneminin ilk müteahhitlerinden Fasih Galip Bey ile (evlendikten sonra Leyla adını alan) İsviçreli Lilimina Reimann'ın beş çocuğunun en büyüğüdür. 1944-1946 yıllarında Kandilli İlkokulu ve 1946-1953 yıllarında Kandilli Kız Lisesi'nde okudu. 1963'te İstanbul Tıp Fakültesi'ni bitirdi. 1964-1968 yılları arasında SSK Nişantaşı Hastanesi'nden Deri ve Zührevi Hastalıklar Uzmanlığını aldı. 1968 yılında İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Anabilim Dalı'nda Başasistanlığa başladı. 1971'de İngiliz Kültür Heyeti'nin bursuyla İngiltere'de ileri eğitim gördü, 1974'te Fransa'da ve 1976'da İngiltere'de kısa süreli çalışmalar yaptı, 1972'de doçent, 1977'de profesör oldu. 1982-1987 yılları arasında İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Anabilim Dalı Başkanlığını, 1981-2001 yılları arasında İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Lepra Araştırma ve Uygulama Merkezi Müdürlüğü'nü yürüttü. 1990'da oluşturulan "İÜ Kadın Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi"nin kuruluşunda görev aldı ve 1996'ya kadar müdür yardımcılığı ile Kadın Sağlığı derslerinin koordinatörlüğünü yaptı. Dermatoloji Kliniği öğretim üyesi olarak 2002 yılı sonuna kadar çalıştı ve 13 Aralık 2002'de emekli oldu. 1976 yılında lepra (cüzzam) çalışmalarına başladı, Cüzzamla Savaş Derneği ve Vakfı'nı kurdu. 1986'da kendisine Hindistan'da "Uluslararası Gandhi Ödülü" verildi. 2006 yılına kadar Dünya Sağlık Örgütü'nün lepra konusunda danışmanlığını yapmıştır. Uluslararası Lepra Birliği'nin (ILU) kurucu üyesi ve başkan yardımcısıdır. Avrupa Dermato Veneroloji Akademisi'nin ve Uluslararası Lepra Derneği'nin üyesidir. Dermatopatoloji Laboratuvarının, Behçet Hastalığı ve Cinsel İlişkiyle Bulaşan Hastalıklar Polikliniklerinin kurulmasında yer aldı. 1981-2002 yılları arasında 21 yıl gönüllü olarak Sağlık Bakanlığı İstanbul Lepra Hastanesi Başhekimliğini yaptı. 1957'de evlendi ve bu evlilikten iki oğlu oldu. Biri grafiker diğeri hekim iki oğlundan iki torunu vardır. Ömrünün son 17 yılı boyunca meme kanseri hastası olan Saylan, 18 Mayıs 2009 tarihinde saat 04.45'te öldü. Öldüğünde gönüllü kuruluş olarak ÇYDD'nin Genel Başkanlığını, TÜRKÇAĞ ve KANKEV Vakfı Başkanlığı ile Cüzzamla Savaş Derneği ve Vakfı Başkanlığını sürdürmekteydi. Etkinlikleri 1989 yılında, "Atatürk ilke ve devrimlerini korumak, geliştirmek, çağdaş eğitim yoluyla çağdaş insan ve çağdaş topluma ulaşmak"[5] amacı ile oluşturulan Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği'nin (ÇYDD) kurucularındandır ve uzun bir süre Genel Başkanlığını yürütmüştür. Bunun yanı sıra, 14 Nisan 2007 Ankara-Tandoğan ve 29 Nisan 2007 İstanbul-Çağlayan Cumhuriyet Mitinglerinin organizasyonunda ve icrasında bulunmuştur. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği'nin dışında farklı sivil toplum kuruluşlarında da çeşitli görevlerde bulunmuş, örneğin 1990'da oluşan "Öğretim Üyeleri Derneği"ni kurmuş ve ilk dönem II. Başkanlığını yapmıştır. Ayrıca 1995'te, mezun olduğu lise için oluşturulan Kandilli Kız Lisesi Kültür ve Eğitim Vakfı'nın (KANKEV) ve yine 1995'te kurulan Türkiye Çağdaş Yaşamı Destekleme Vakfı'nın (TÜRKÇAĞ) kurucusu ve başkanıydı. Ergenekon Operasyonu dahilinde 13 Nisan 2009'da, oturduğu ev ve başkanlık ettiği ÇYDD'nin çeşitli merkezlerinde aramalar yapılmış, bazı ÇYDD yöneticileri göz altına alınmış, birçok bilgisayar ve belgeye el konulmuştur. Diğer görevleri ve başarıları 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel tarafından 31 Mart 2000 tarihinde Sosyal Hizmetler Danışma Kurulu üyeliğine seçilmiştir. 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından Üniversitelerarası Kurul kontenjanından 2 Şubat 2001'de YÖK üyeliğiyle görevlendirilmiş 13 Aralık 2002'de üniversitelerdeki görevlerinden yaş haddinden ötürü emekli olduğu için ayrılmıştır. Mart 2003'te ise Bakanlar Kurulu kontenjanından YÖK üyeliğine getirilmiş ve bu görev Mart 2007'de bitmiştir. 2003-2004 arasında Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu üyeliği ve İstanbul İl İnsan Hakları Kurulu üyeliklerinde bulunmuştur. Ödülleri 1996'da İstanbul Üniversitesi kendisine "Atatürk İlke ve Devrimleri" ödülünü vermiştir. İngiltere dermatologlarının derneği olan Dowling Kulübü (1978) ve "Kuzey Amerika Klinik Dermatoloji Derneği" (1996) tarafından onur üyesi seçilmiştir. Bugüne kadar çok sayıda ödüle layık görülmüştür. "Atatürk İlke ve Devrimleri Ödülü" İstanbul Üniversitesi (1996), "Ülkemizde Yılın Kadını Ödülü" (1990), "Melvin Jones Ödülü" (1991), "Atatürkçü Düşünceye Hizmet Ödülü" İncirli Lions (1996), "Kuvayi Milliye Ödülü" Haliç Rotary (1997), "Fahrettin Kerim Gökay Ödülü" Türk Lions Vakfı (1997), "Türkiye Ziraatçiler Birliği Dayanışma Ödülü" (1998), "75. Yıl Ödülü" Türk Kadınlar Birliği Şişli Şb. (1998), "Uğur Mumcu – Muammer Aksoy Ödülü" ADD İstanbul Şubesi (1999), "Bornova Anadolu Lisesi Eğitim Vakfı - Beyaz Yaşam Ödülü" (2000), "Rıfat Ilgaz Kültür Merkezi Onur" Ödülü" (2000), İtalya "Foyer des Artistes Kurumu Ödülü" (2001), Cüzzamlı Hastalara verdiği uzun süreli hizmet ve getirdiği bakış açısı nedeniyle "Hasta ve Hasta Yakını Hakları Derneği 2001 Yılı Ödülü", "Atatürk Ödülü" Amerika / Atatürk Topluluğu (2001), "Sanat Kurumu Onur Ödülü" (2002), "Atatürk / Çağdaşlık Ödülü" Dünya Atatürkçü Kuruluşları (10 Kasım 2003), "Üstün Hizmet Ödülü" Yıldız Teknik Üniversitesi (2004), Eğitime yaptığı katkılar nedeniyle "Eğitim Ödülü" TED Koleji, "Kendinden once hizmet" ilkesine örnek davranışı nedeniyle "100. Yıl Mesleki Başarı Ödülü" Rotary Kulübü, "İnsan Hakları Ödülü" İzmir Karşıyaka Belediyesi (2004), "Türkiye'nin En İyi Eğitimcisi" Ödülü - Tempo Dergisi (2004), Kültür Üniversitesi'nin İstanbul genelindeki üniversitelerin öğrenci ve öğretim üyeleri arasında yaptığı anket sonucunda "Yılın En Yürekli Kadını Ödülü" (2004), "Puduhepa Ödülü" - Adana Kütür Sanat Derneği (2005), "Meslek Hizmetleri Ödülü" Ankara Emek Rotary Kulübü (Ekim 2005), "Toplumsal Barış Ödülü" Barış Radyo, "İnsan Hakları, Demokrasi, Barış ve Dayanışma Ödülü", Sosyal Demokrasi Vakfı İnsan Hakları Demokrasi Barış ve Dayanışma Ödülü (2005), "İyi Kalpli Ol Ödülü" Türk Kalp Vakfı (2006), "Yılın Başarılı İş Kadınları Ödülü" Dünya Gazetesi (2006), "ÇEK Eğitim Ödülü", Çağdaş Eğitim Kooperatifi (2006), Vehbi Koç Ödülü (2009),[7] Kabataşlılar Derneği Ahmet Taner Kışlalı "Aydın İnsan" Onur Ödülü (2009). Yayımları Türkan Saylan'ın Zincirlikuyu Mezarlığı'nda bulunan mezarı, İstanbul Türkan Saylan'ın Zincirlikuyu Mezarlığı'nda bulunan mezarı, İstanbul Türkan Saylan'ın Zincirlikuyu Mezarlığı'nda bulunan mezarı, İstanbul 2005 yılı itibarı ile, toplam 440 yayımı bulunmaktadır. Bunların 50'si yabancı dergilerde yayımlanmış tıbbi çalışmaları, 204'ü tıbbi, sosyal ve siyasal içerikli gazete makaleleri, 186'sı ise Türkçe tıbbi dergilerde ve kongre kitaplarında yayımlanmış araştırma, derleme ve olgu bildirimleridir. 2'si kitap, 3'ü seminer kitabı olmak üzere 5 yayımı editör grubunda yer almıştır. 1. Basamak Sağlık Hizmetlerinde Deri ve Zührevi Hastalıklar El Kitabı adlı ve 5 baskı yapan ders kitabı, makalelerini içeren ve üç baskı yapan Cumhuriyetin Bireyi Olmak, çocukluk yaşamını anlatan ve 4 baskı yapan "AT KIZ", son yazılarının toplandığı ve 2003'te yayımlanan Cumhuriyetin Bireyi Olmak II, 2004'te Mehmet Zaman Saçlıoğlu'nca kaleme alınıp T. İş Bankası'nca bastırılan, yaşamının öyküsünü içeren ve altı baskı yapan Güneş Umuttan Şimdi Doğar, 2006'da yayımlanan Cumhuriyet Radyo'da konuklarıyla yaptığı söyleşilerden oluşan "Geçmişten Geleceğe Radyo Cumhuriyet'te Çağdaş İnsan Söyleşileri" olmak üzere altı kitabı yayımlanmıştır. 2005'te Cumhuriyetin Bireyi Olmak I ve II, son dönem yazıları da eklenerek genişletilmiş ve birleştirilmiş baskı şeklinde yayımlanmıştır. Zehra İpşiroğlu'nun Türkan Saylan'la yaptığı, uzun zaman dilimini içine alan bir söyleşiyi kapsayan kitap Yapıcılığın Gücü 2006'da yayımlanmıştır. Mirası ve popüler kültüre etkileri Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği tarafından 2010 yılından itibaren adına Türkân Saylan Sanat ve Bilim Ödülleri verilmektedir. Ayşe Kulin'in yazdığı Tek ve Tek Başına: Türkan adlı Saylan'ın hayatının konu edildiği roman 31 Ekim 2009'da yayımlandı. Senaryosu bu kitaptan uyarlanan Türkan adlı televizyon dizisi Kanal D'de 2010 yılında yayınlanmaya başladı ve 14 Nisan 2011'de final yaptı Filmi ise 19 Mayıs 2011'de gösterime girdi. Gazeteci Özlem Özdemir'in, Saylan'ın 88. doğum gününe armağan olarak senaryosunu yazdığı Türkan: Bir Bilim Kadınının Öyküsü adlı belgesel filmin ilk gösterimi 13 Aralık 2023'te Maltepe Türkan Saylan Kültür Merkezi'nde gerçekleşti.
- Memduh Şevket Esendal
29 Mart 1883'de başlayıp 17 Mayıs 1952'de sonlanan 69 yıllık dolu dolu bir yaşam ve değerli bir edebiyatçımız; Memduh Şevket Esendal... Çocukluğunda babasını yitirdiği için pek çok zorlukla mücadele ederek çalışmış, ailesinin geçimini sağlamıştır. Çorlu' da savaş yıllarında dünyaya gelmesinden doğan şartlar ve maddi sıkıntılar nedeniyle doğru dürüst bir eğitim hayatı olmamıştır. Sanatçı onca zorlu dönemden geçerken pes etmek yerine, gelecekteki hayatında yolunu ışıtmakta oldukça etkili olacak olan yabancı dilleri, yani Arapça, Farsça ve Fransızcayı kendi çabaları ile öğrenmiştir. Yaşamı süresince gümrük memurluğu, coğrafya öğretmenliği, parti müfettişliği, çeşitli elçilikler ve bir kaç dönem milletvekilliği görevlerinde yer almıştır. 1945' ten 1952 yılına kadar olan ömrünün son yıllarında kendini tamamen yazmaya adamış olan sanatçı, edebi yaşamında şiir yazmaya ilgi duymamış ve yazmamıştır. Buna karşın O'na Türk Edebiyat tarihinin mihenk taşı olma özelliğini kazandıran ve yaklaşık on iki takma adla yazdığı yazıları, roman ve öyküleri yayınlanmış, çeşitli ödüller almıştır. Cahit Külebi, yazarın kaleme aldığı tiyatro oyunlarının olduğundan bile bahsetmiştir. Yazılarını kaleme alış tarzından birçok yazarın etkilendiği ve ülkemizde modern öykücülükte başı çektiği bilinen Esendal, ilk öykülerinde Maupassant tarzı diye bilinen, sağlam bir olaya dayanan türü benimseyerek yazmıştır. İlerleyen süreçte ise edebiyatta Çehov tarzı öykücülük denen tarzda, yani hayatın içinden belli bir zaman dilimini mercek altına alarak yazılarını kaleme almaya devam etmiştir. Bu sebeptendir ki sanatçı, Çehov tarzı öykücülüğün ülkemizdeki ilk temsilcisi olarak bilinmektedir. Sevgi dolu ve sıcakkanlı kişiliği yazım diline de yansıyan Memduh Şevket Esendal, öykülerinde olay üzerinde durmaktansa olayın iç yüzünü irdelemeyi yeğlemiştir. Zaman zaman da olsa yergi ve mizah yazıları kaleme aldığı bilinmektedir. Yazarın yazım dili oldukça akıcı, herkesin kolayca anlayabileceği yalın bir dildir. Yani sanatçı edebiyatsız edebiyat yapmayı ilke edinmenin yanı sıra, halk için halk dilinde yazmayı başarmış değerli bir edebiyatçıdır da aynı zamanda. Kahramanlarını çoğunlukla İstanbul Aksaray'ın orta tabakasını oluşturan halkın arasından seçen Esendal, yapıtlarında gereksiz süslemelerden kaçınmakla birlikte, yaşamların aksayan yanlarını ele almıştır. Yani tam manası ile insanlara ayna tutma görevini öykülerinde nesnel bir dil kullanarak yerine getirmiştir. Bununla yetinmeyip toplumdaki eksiklikleri irdelerken, psikolojik ve ruhsal boyutuna da değinerek öykülerine farklı bir lezzet katmıştır. Yazım dilinin içtenliğinin yanında, roman, öykü ve yazılarındaki canlılığı bizlere, O'nun dile getirdiği şu sözler en iyi biçimde açıklayacaktır diye düşünüyorum; '' Ben insanlara yaşamak için ümit ve neşe veren yazılardan hoşlanırım. ''... Şu yaşadığımız çağda ve pek çok sebeple geçirdiğimiz zorlu süreçte, böylesi değerli yazarların, bu tip yazılarına ne çok ihtiyacımız var değil mi? Hele de hayat öyküsüne bakıldığında, şartlarının onca zorluğuna, yaşadığı yıllara denk gelen büyük savaşlara ve getirdiği yoksunluklara rağmen bu denli umutvar oluşu, övgüye layık bir hal değil de nedir! Ölüm yıldönümünde kendisini saygıyla anıyoruz... ÖYKÜLERİ * OTLAKÇI MENDİL ALTINDA HAVA PARASI TEMİZ SEVGİLİLER VEYSEL ÇAVUŞ KELEPİR EV ONA YAKIŞTI İHTİYAR ÇİLİNGİR BİR KUCAK ÇİÇEK BİZİM NESİBE GÖDELİ MEHMET GÖNÜL KAÇANI KOVALAR GÜLLÜCE BAĞLARI YOLUNDA SÜHAN KÜLASTISI ROMANLARI AYAŞLI VE KİRACILARI VASSAF BEY MİRAS * 16.05.2020, maviADA
- Salihli Endüstri Meslek Lisesinde Tiyatro
Niyazi UYAR* Endüstri meslek liselerinin toplumun hafızasında her zaman iyi izler bıraktığını söyleyemeyiz; genel algı maalesef bu yönde. Ancak bunun ne kadar yanlış bir algı olduğunu şimdi anlatacaklarımla göreceksiniz. YÖNETMEN KIZI İLE KOSTÜMCÜ ANNE 13 Mayıs günü, İMKB Salihli Endüstri Meslek Lisesi’nde Turgut Özakman’ın "Ah Şu Gençler" adlı eserinin sahneleneceğini öğrendim. Bu oyunu daha önce Türkiye’nin en köklü okullarından biri olan Bornova Anadolu Lisesi (BAL) öğrencilerinden de büyük bir keyifle izlemiştim. İçimdeki merak ve heyecanla okulun konferans salonunda yerimi aldım. Öğrencilerden oluşan karşılama komitesi beni çok sıcak karşıladı. Siyah pantolon, beyaz gömlek ve Atatürk portreli kravatlarıyla o pırıl pırıl tablo, daha kapıda insanın ruhunu avucuna alıyordu. Tespitlerim şöyle: Müzik ve Kostüm: Seçilen müzikler son derece yerindeydi. Her sahne için özenle hazırlanan kostümlerde ciddi bir emek olduğu, dikkatli her gözün fark edebileceği kadar aşikârdı. Oyunculuk: Otuz kişilik dev kadro rollerini hatasız oynadı. Bir izleyici olarak aksayan tek bir ana bile rastlamadım. Disiplinli tavırları takdire şayandı. Kurgu: Oyun iki bölümden oluşuyordu. İlk bölümde anne ve babaların, ikinci bölümde ise gençlerin kendilerini sorguladıkları sahneler başarıyla dramatize edildi. Yönetim ve Emek: Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni Özden Özmen’in tam 17 yıldır bu okulda tiyatro çalıştırdığını öğrendim. Özden Hanım, çalıştırıcılıktan yönetmenliğe hakkıyla terfi etmiş. Gösteri sonundaki konuşması da bu yetkinliğini bir kez daha teyit etti. Bir Aile Dayanışması: 17 yıldır yönetmen Özden Özmen'le kostümleri hazırlayan anne Nimet Özmen'in anne-kız olduğunu öğrenmek ise günün en güzel sürprizlerinden biriydi. Bu dayanışma 17 yıldır devam edip gidiyormuş. Özden Özmen'le, Nimet Özmen Türk Milli Eğitimi için harika bir rol model oluşturmuşlar. 37 Türk Milli Eğitimine emek vermiş biri için bu örnekleme çok değerliydi. Dilerim böyle güzelliklere vesile olmaya devam ederler... Puan Tablosu: Yazımın başında belirttiğim gibi; hem BAL ekibine hem de İMKB Salihli Endüstri Meslek Lisesi ekibine gönül rahatlığıyla 100 tam puan veriyorum. Salon ve Yönetim: Salonun akustiği bu tür temsiller için gayet uygun. Emekli bir eğitimci olarak gururlandım. Öğretmenlerine özgür bir çalışma ortamı sunan okul yönetimine de bir yurttaş olarak teşekkürlerimi sunarım. Küçük Bir Not: Oyundaki tek olumsuzluk klimaların gürültüsüydü. İnanıyorum ki okul yönetimi gelecek yıl bu konuyu da çözecektir. Güzelliklerin artarak çoğalması dileğiyle, emeği geçen herkesi kutluyorum.
- Tatar Çölü: Varoluşun En Uzun Bekleyişi
M. Senem TOLGA * Tatar Çölü, Dino Buzzati'nin 1940 yılında yayımlanan önemli bir romanıdır. Romanın ana karakteri genç teğmen Giovanni Drogo, Tatar Çölü'ndeki Bastiani Kalesi'ne atanır. Kalesi, çölün kıyısında yer alır ve Drogo'nun beklenmedik olaylarla dolu bir deneyim yaşamasına neden olacak değişimlerin simgesidir. Roman, insanın beklentilerine kavuşamaması, umutsuzluk ve yalnızlık gibi temaları ele alır. Tatar Çölü, modernist edebiyatın en önemli eserlerinden biri olarak kabul edilir. Dino Buzzati’nin Tatar Çölü romanı, hayatı boyunca anlam arayışıyla nefes almış her insanın içine dokunan bir sessizlik taşır. Benim için bu kitap, yalnızca bir roman değil; bir ruhun yavaşça çözülüşünü izlemek gibiydi. O kadar sade, o kadar sessiz bir metin ki, okurken kendimi Drogo’nun sessizliğine karışmış hissettim. Her sayfa, insanın içindeki o görünmez bekleyişin yankısıydı. Genç Teğmen Giovanni Drogo’nun Bastiani Kalesi’ne tayini, görünürde bir yükseliştir ama aslında bir teslimiyettir. O kale, dışarıdan bakıldığında bir görev yeri, içeriden bakıldığında insanın kendi zihninin taş duvarları gibidir. Drogo, oraya bir idealin peşinde gider; büyük bir savaş, bir kahramanlık, bir anlam bekler. Ama Buzzati, anlamı erteleyerek anlatır. Ne Tatarlar gelir, ne de hayat gerçekten başlar. Zaman, orada bir düşmana değil, insana karşı işler. Drogo’nun “Belki yarın bir şey olur” diye kendi kendine söylediği cümle, romanın bütün varoluşsal tembelliğini ve umudun tuzağını özetler. Okudukça anladım ki Tatar Çölü bir “olay” romanı değil, bir “varoluş” romanıdır. Her sabah aynı nöbet, aynı manzara, aynı sessizlik… ama o tekrarların içinde insanın çözülüşü gizlidir. Drogo’nun umutla beklediği savaş, aslında onun içindeki boşluğu örten bir bahanedir. Kale, bir anlam arayışının mezarlığına dönüşür. Yıllar geçer; Drogo’nun gençliği, hayalleri, aşk ihtimali bile Bastiani’nin duvarlarında solup gider. Bir sahnede, pencereden dışarı bakarken “Çöl her zamanki gibiydi, hareketsiz, sessiz ve boş” der Buzzati. Bu tek cümle, hem romanın hem de insanın iç dünyasının tablosudur. Bastiani Kalesi bana kendi rutinlerimi düşündürdü. Alışkanlıkların güvenine sığınıp özgürlüğü unutmayı, hep “bir gün” diyerek bugünü ertelemeyi… Buzzati, insana bunu tokat gibi hatırlatıyor: Zaman geçiyor. Ama insan o geçişi duymayacak kadar sessizleştiğinde, artık bekleyen bile kendisi değildir. Drogo bir noktadan sonra gitme fırsatını da reddeder. Askerî izin çıkar ama dönmez. Çünkü kale artık onun kimliğidir. “İnsan bir yere alıştı mı, zincirlerini bile özler olur.” der gibi bir ruh vardır her satırda. Romanın dili yalın ama çok derin. Buzzati kelimeleri birer taş gibi dizer; az konuşur ama her cümlesi yankı bırakır. Beni en çok etkileyen şey, hiçbir şeyin “dramatik” olmaması. Çünkü hayat da çoğu zaman öyle: Büyük patlamalarla değil, küçük sessizliklerle değişiyor. Drogo’nun ölümü bile bir sönüş gibi , fark edilmeden, sessizce, neredeyse zarif bir şekilde. Romanın sonunda, yıllar sonra kaleden uzak, yalnız bir handa ölüm döşeğinde olan Drogo, artık bekleyecek hiçbir şey kalmadığında içten bir huzurla şunu hisseder: “Artık savaş zamanı geldi, ama onun için çok geç.” Varoluşçuluk bu romanda felsefe değil, dokudur. Camus’nün Yabancısındaki kayıtsızlık, Kafka’nın Şatosundaki erişilemeyen amaç burada insanın tenine temas eder. Drogo, ne tamamen kahramandır ne de kurban; o sadece insanın kendisidir , umutla bekleyen, anlam bulamayınca yine de beklemeye devam eden bir bilinç. Buzzati’nin dünyasında insanın tek düşmanı kendisidir: Zamanı harcayan kendi sabrı, anlamı unutturan kendi umudu. Romanın sonuna geldiğimde Buzzati bana şunu fısıldadı: Bazen hiçbir şey olmaması, zaten her şeyin çoktan olmuş olduğudur. Ve beklemek, yaşamın en yavaş biçimidir. Tatar Çölü benim için bir içsel deneyim oldu. Her satırında zamanın ne kadar sessiz bir şekilde geçtiğini, anlam arayışının bazen bir tutsaklığa dönüştüğünü hissettim. Buzzati bana şunu öğretti: insan bazen umutla değil, alışkanlıkla yaşar. Ve o alışkanlık, farkına varmadan hayatı elinden alır. Belki de hepimizin içinde bir Bastiani Kalesi var. Kimi oradan kaçmaya çalışıyor, kimi duvarlarını yeniden boyuyor. Ama hepimiz, bir yerlerde kendi Tatar Çölümüzü izliyoruz bir mucize beklerken, çoktan geçmiş bir hayatın tozuna karışarak.
- İlk Kurşun ve Gazeteci Hasan Tahsin
-15 Mayıs 1919 Emperyalist işgalci kuvvetlere karşı İzmir'de ilk kurşun * Şair Nevzat Çelik şiirinde; “Pencerenizden dışarı baktığınızda güneşini saklamıyorsa GÖKYÜZÜ sizden kıyılarınızdan çekilip gitmiyorsa DENİZ terk eden sevgililer gibi ıslak utancından kanatlarını çatılarınıza bırakıp kaçışmıyorsa KUŞLAR Ve apak karınlarındaki dinamit yaralarını sofralarınızdan saklıyorsa BALIKLAR ve korku sarısı yüzlerinize birer tokat gibi inmiyorsa ŞAFAKLAR birileri yaşadığınız günlerin DİYETİNİ ödediği içindir...” der. İşte bizler için, bu günler için diyet ödeyenlerden birisi, Emperyalist işgalci devletlere karşı özgürlük ve bağımsızlığın ilk kurşunlarından birisini atan, özgürlük ateşini yakan genç bir gazeteci “Hasan Tahsin” veya diğer adı ile “Osman Nevres’i, Özgürlük ve Bağımsızlık Mücadelesinin ilk kurşununu attığı 15 Mayıs 1919 tarihinden 102 yıl sonra sevgi ve saygı ile anıyoruz. Peki Hasan Tahsin kimdir? 1888 yılında Selanik’te doğmuştur. Gerçek adı Osman Nevres’tir. İlk, orta ve lise eğitimini Selanik’te Fevziye Mektebi’nde bitirdikten sonra İstanbul’a gelmiştir. II. Meşrutiyet’in ilanı üzerine İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne girmiş ve Talat Paşa’nın sivil muhafızları arasında yer almıştır. Eğitimini tamamlamak üzere Avrupa’ya giden Osman Nevres, Paris’te Sorbonne Üniversitesi’nde Siyasal Bilimler bölümünde öğrenimini sürdürmüştür. Paris’te okuduğu dönemde, Trablusgarp'ı işgal etmiş olan İtalya'yı protesto etmek için, Mısırlı öğrenci lideri Şeyh Dayef ile mitingler organize etmiştir. Kendisine burs sağlayan İttihat ve Terakki Cemiyeti adına Paris'te görev yapan Hasan Tahsin, Teşkilat-ı Mahsusa adına da vazifeler üstlenmiştir. İstanbul'a döndükten sonra, Osmanlı Devleti aleyhine Balkanları karıştıran İngiliz istihbarat teşkilatı adına çalışan Buxton kardeşlerin bu faaliyetlerini önlemekle görevlendirilmiştir. Buxton kardeşlere Bükreş'te bir tünelde suikast düzenleyen Hasan Tahsin, 10 yıl hapis cezasına mahkûm edilmiştir. 1916 yılında Almanya'nın Balkanlara girmesi nedeniyle serbest kalarak İstanbul'a dönmüştür. Yurda döndükten sonra, verem tedavisi için İsviçre'ye gitmek zorunda kalınca, tanınmamak için pasaportuna Hasan Tahsin'i yazdırmış daha sonra hep bu adı kullanmıştır.. Aydoğan Yavaşlı tarafından kaleme alınan, "Ben Hasan Tahsin (İzmirli Çocuk)" isimli kitapta ise bu olay şöyle anlatılmaktadır: 1914 yılı başları, Osman Nevres İstanbul’a döner. Hacı Adil Bey bir gün onu çağırır. Şişli’de bir apartman dairesinde görüşürler. Eşref Bey, Hacı Adil Bey ve Osman Nevres kalır odada, ötekiler dışarı çıkar. Eşref Bey Teşkilat-ı Mahsusa’nın reisi olarak tanıştırılır. Teşkilat-ı Mahsusa ile tanışması böyle olur. Osman Nevres, Hasan Tahsin adını Teşkilat-ı Mahsusa’ya girmesiyle alır. Çünkü yeni bir kimlik ile birtakım çalışmalar yapacağı söylenir. “Adınız Hasan Tahsin. Bükreş’e gideceksiniz ve… Balkan ülkelerini bize karşı kışkırtan bu iki belayı bir biçimde zararsız hale getireceksiniz.” 1918 ‘de yurda dönmüş ve İzmir’de İttihatçı arkadaşlarıyla birlikte Osmanlı Sulh ve Selamet Cemiyeti’nin yayın organı olarak 6 Mayıs 1919 tarihine kadar “Hukuk-ı Beşer” isimli gazeteyi çıkarmış ve başyazarlığını yapmıştır. İzmir’in işgalinden bir gün önce, düşmana karşı koyma ve vatanı savunma hareketi için toplanan ve Redd-i İlhak Beyannamesi’ni hazırlayan vatansever aydınlar arasında Hasan Tahsin de yer almıştır. 15 Mayıs 1919’da Yunan kuvvetleri İzmir’i işgal ederken Kordon boyunda işgal askerlerinin üzerine ateş açmış, Yunan bayrağını taşıyan süvarinin ölümüne, bazılarının da yaralanmasına sebep olmuştur. Bu sırada işgal kuvvetleri askerleri tarafından kurşun yağmuruna tutularak şehit olmuştur. Döneminin başarılı gazeteci ve yazarlarından biri olan Hasan Tahsin, ülkemizin işgal altında olduğu milli mücadele döneminde, halkının zaferi için çalışmış ve bu yolda şehit düşmüştür. Hasan Tahsin’i bu denli önemli kılan şey ilk kurşunu atarak milli mücadeleyi başlatmasının yanı sıra, 31 yaşında yüzlerce kişilik işgalci emperyalist Yunan taburuna karşı özgürlük ve bağımsızlık uğruna korkusuzca karşı çıkmasıdır. Bu cesaret onu milyonlarca insana sevdirmiş direnişi özgürlük fitilini ateşlemiştir. Bu olaydan 4 gün sonra Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk Samsun’a çıkarak özgürlük mücadelesini başlatmış ülkenin her yerinden kadın erkek çoluk çocuk yaşlı genç herkesin katılımı ile ülke bağımsızlık mücadelesi vermiş 9 Eylül 1922 tarihinde İzmir’in Kurtuluşu ile bağımsızlık mücadelesi başarı ile sona ermiştir. Emperyalist işgalci devletlere karşı İlk Kurşunu atarak bağımsızlık ve özgürlük mücadelesini başlatan gazeteci Hasan Tahsin’in adı birçok yerde yaşatılmaktadır. Mavi göklerinde güvercinlerin barış, martıların özgürlük türküleri söylediği İzmir Konak Meydanı’nda, İzmir Gazeteciler Cemiyeti ve İzmirlilerin katkısı ile 1974 yılında anısına” İlk Kurşun” anıtı dikilmiştir. Anıt, işgale karşı direnişinin simgesi niteliğindedir. Yüksek bir podyum üzerinde granit kaidede Hasan Tahsin bir elinde bayrak diğer elinde silahı ile tasvir edilir. Kaidesi Mimar Harmi Hotan, anıt heykeltıraş Turgut Pura tarafından yapılmıştır. Mermer kaplı kaidenin iki yanında Kurtuluş Savaşı'nda halkın verdiği mücadeleyi anlatan sahneler yer almaktadır. İzmir Gazeteciler Cemiyeti tarafından her yıl 15 Mayıs’ta anma toplantıları düzenlenmekte ve adına çeşitli dallarda ödüller verilmektedir. Tarih biat edenleri değil direnenleri yazmaktadır. Anısı karşısında saygı ile eğiliyoruz. 15.05.2021, maviADA Dergisi KAYNAKLAR: 1.Selahaddin TANSEL:Mondros’tan Mudanya’ya Kadar Cilt :1 M. E. B. Yayınları İstanbul,1991 2.Nurhan TAÇALAN:Ege’de Kurtuluş Savaşı Başlarken 3.Türk ve Dünya Ünlüleri Ansiklopedisi 4.Türk Ansiklopedisi: “Hasan Tahsin” maddesi 5.Şevket Süreyya AYDEMİR:Tek Adam Cilt :2 6. Wikipedia Hasan Tahsin , İlk Kurşun 7. Şafak Türküsü, Nevzat Çelik Sayfa 92 - Alan Yayıncılık
- RAUF MUTLUAY
ŞİİR YAĞMURLARI İkidebir kulak veriyordum yağmura Gorki'nin Ana'sından kaldırıp kaldırıp başımı... Bayağı hoşuma da gitmişti ilkin İri iri damlalar Elli mumluk elektriğinde bahçenin Vurdukça betonların üstüne üstüne, Işıltılı bir koşuşmadır gidiyordu... Yine de bir eksiği vardı, ama ne?.. Kokusu yoktu, kokusu! Toprağı yoktu, Yaprağı yoktu. Bir işe yaradığı yoktu! Mübarek, yarı karanlık bir hapisane avlusuna yağan Tam bir yarı-aydın yağmuruydu. * Edebiyat araştırmacısı (D. 1925, Eskişehir - Ö. 14 Mayıs 1995, İstanbul). İlk ve ortaokulu Kütahya’da okudu. 1939’da İstanbul’a gitti. İstanbul Erkek Lisesi (1942), İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu öğrencisi olarak okuduğu İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü (1947) mezunu. Edebiyat öğretmeni olarak Antalya, Kastamonu, Edirne, İstanbul Fatih Kız, Atatürk Erkek ve Levent liselerinde çalıştı. Emekli olduktan (1974) sonra danışmanlık yaptığı Gerçek Yayınevinin “100 Soruda” dizisine yardımcı edebiyat kitapları, antoloji ve incelemeler hazırladı. İÜ Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Enstitüsü ile Devlet Tatbiki Sanatlar Yüksek Okulunda dersler verdi. İstanbul Arkeoloji Müzesi Kitaplığında, çeşitli yayınevi ve ansiklopedilerde çalıştı. İlk yazısı “Bir Selam”, Gün dergisinde (1946) çıkan bir hikâyedir. Kitap tanıtma yazıları ve eleştirileri 1958 yılından itibaren Hür Vatan, Dünya, Kim, Yön, Cumhuriyet, Dostluk, Varlık, Türk Dili, Yeni Ufuklar, Papirüs, Yeditepe, Milliyet Sanat vd. dergi ve gazetelerde yayımlandı. 1969-78 yılları arasında Cumhuriyet gazetesinde “Kitaplar” ve “Edebiyat Sohbetleri” üst başlıklarıyla düzenli olarak haftalık yazılar yazdı. “Mutluay, ocak ayı içinde ölen şair ve yazarları anmak için doğum-ölüm günleri çizelgesini açtığında kendisini çok etkilemiş, yetişmesinde büyük katkısı olmuş kimi edebiyat değerlerine rastladığını belirtir ‘Talih Olan Hocalar’ adlı denemesinde. Yazının başında belirttiğim gibi kendisi de öyle ‘talih olan hoca’lardan biriydi. Mutluay’a yol açmış son hoca Tanpınar’dır. (…) “Mutluay kısa denemelerinde zaman zaman temel kuramsal sorunlara değinip geçer. Ayrıntılı çözümlemeler ne yazık ki hiçbir yazıda yer almaz. (…) “Fethi Naci Dönüp Baktığımda başlığı altında yayımladığı anılarında bir yazıyı Mutluay’a ayırır. Mutluay’ı tek sözcükle tanımlar Naci: Dürüst! Çalışkan, saygılı, vefalı sözcükleri de geçerlidir ama, Naci’ye göre dürüst sözcüğü tek başına pek yakışır Mutluay’ın hayat karşısındaki duruşuna. Mutluay’ı artık pek anımsayan ve hatta okuyan yoksa bunun nedenini açıklamada Naci’nin anılarına başvurabiliriz: “Terörün tırmandırıldığı 1979 yazında bir bomba atıldı Rauf’un evine; o sırada evde olan küçük oğul (Emre), bu bombayı tutup sokağa fırlatınca anlaşıldı bombanın tahrip gücü! (...) 1979’daki bomba, Rauf’un yaşamını allak bullak etti. İlişkilerini daralttı. İçine kapandı. Yazı yazmaz oldu. Kendini unutturmaya çalışıyordu. Unutturdu da. Edebiyat okurlarının bellekleri pek güçlü değildir. Ve unutmaya hazırdırlar. Kimi insanların ‘tek’ ölümü olmuyor; 1979, Rauf’un ‘ilk’ ölüm yılı oldu. (Dönüp Baktığımda, Adam Yayınları, 3. baskı, 1999, s. 164) “Sonraki yıllarda Mutluay ansiklopedi çalışmalarına katılır, gazete ve dergilerde aralıklarla yazılar kaleme alır. Naci, onun ölümünden çok ölüm koşullarına, yoğun yalnızlık, bırakılmışlık ve küskünlüğüne, bir de maddî sıkıntılarına yazıklanır ve elli yıllık arkadaşı için sözü şöyle noktalar: “Edip’i, Rauf’u düşünüyorum, Külebi’nin bir dizesi geliyor aklıma: ‘Bir ben kaldım buralarda...’” (Ali Galip Yener) ESERLERİ: İNCELEME-DERLEME: 100 Soruda Türk Edebiyatı (1970), 100 Soruda 19. Yüzyıl Türk Edebiyatı (1970), 100 Soruda Edebiyat Bilgileri (1972), Türk Halk Şiiri Antolojisi (1972), 100 Soruda Çağdaş Türk Edebiyatı (1973), 50 Yılın Türk Edebiyatı (1973), Tanzimattan Günümüze Kadar Türk Şiiri (1973). DENEME: Pas Demiri Yiyor (1974), Bende Yaşayanlar (1977), Yaz Dersleri (1985-88 yılları arasında yayımlanmış denemeleri, 1997), Sebiller Su Vermiyor (1969-78 arası Cumhuriyet gazetesinde çıkan yazıları, 2002).
- BİRAZ SEVDA BİRAZ KAVGA 3. BASKISIYLA DÜŞ YOLCULUĞU
maviADA * DERGİMİZ yazarlarından Niyazi Uyar’ın yedinci kitabı BİRAZ SEVDA BİRAZ KAVGA okurlarına kavuştu. Biyografik bir roman olan eserde her koşulda geri adım atmadan mücadele vardır. Bu eser direnmenin insan olarak dayanmanın öteki adıdır. Bu eser Niyazi Uyar’ın edebi ve insani portresinin adıdır. Bu eserde yalnızca yazarın mücadelesi değil Anadolu insanın, köy çocuklarının hayatla olan kavgaları vardır. Bu eser, köy çocuklarının cumhuriyetle birey katarına ulaştıklarının hikayeleriyle yüklüdür. Bu eserde vefa vardır, yazarı motive eden, yazara kol kanat geren öğretmenlere minnet dolu sözler vardır. Öte yandan, eğitimin “e”sinden bir haber eğitimcilere(!) sitemler vardır. * Yazarın ilk göz ağrım dediği 2002 yılında basılan “DÜŞ YOLCULUĞU” Adlı eseri de 3. Baskısıyla yeniden okurlarıyla buluştu. Bu eser, duygusal, destanımsı anlatılardan oluşan yazarın benim kıymetlim dediği ve en keyifle yazdığını söylediği öykülerden oluşan eserdir. "DÜŞ YOLCULUĞU,” yaşamın içindeki derin mücadeleler ile toplumsal temaların harmanlandığı samimi bir anlatıdır. İlk kez 2002 yılında okurla buluşan ve şimdi genişletilmiş 3. baskısıyla yeniden raflarda yerini aldı. Yazar bu eser için: "Düş Yolculuğu, gözlemlerimle şekillenen sevdalı öyküleri bir araya getirirken, gerçekçi ve estetik bir anlayışıyla kaleme alınmış hem geçmişin izlerini hem de insana dair umut dolu anlatım vardır…"
- Şenol Yazıcı'nınYeni Kitaplarıyla İmza Günü BUGÜN
ŞENOL YAZICI yeni çıkan başta II. Baskısını yapan *YAZAR ve ÜTOPYA, *UÇUN KUŞLAR UÇUN, *BİR MAVİ SERANCAM * MAVİ YAZILAR ATLASI KİTAPLARINI BUGÜN İMZALIYOR. * İMZA GÜNÜ 16 Mayıs 2026 Cumartesi, Saat 14:00-16:00 BURSA NİLÜFER EMEKLİ ÖĞRETMENLER DERNEĞİ maviADA Dergisi, "Bir Yazar Yaratmak" başlığıyla etkinlikler düzenliyor, yazarlarından Şenol Yazıcı kitaplarını imzalıyor.
- 1764
“Bir kitabı okuduğumda bütün bedenim hiçbir ateşin ısıtamayacağı kadar üşürse bilirim ki o, şiirdir.” Emily Dickinson * En hüzünlü ses en tatlı ses En çılgın ses büyüyen, - Kuşların sesidir baharda, Gece hoş bir tat bırakıp giderken. Mart'la Nisan arasındaki çizgi- O büyük sihirli sınır Ötesinde Yaz, nefes alsa duyulur Yakınlıkta, kararsızlıklar yaşamaktadır. Bir zamanlar bizimle eyleşen Dostları hatırlatır bir bir, Ki ayrılığın kara büyüsüyle büyüyen Hasretleri artık insafsızca derindir. Yasını tuttuğumuz ne varsa Hatıra gelir yeniden, Ötmesin isteriz kuşlar Sussun isteriz bu siren. Bir kulak deşebilir bir kalbi Bir mızrak kadar kıvrak, Keşke kalbe bu kadar tehlikeli Bir şekilde yakın olmasaydı kulak. Emily Dickinson * (10 Aralık 1830'da 15 Mayıs 1886, Massachusetts, Amherst) Emily Dickinson, Amerikan şiirinin en özgün ve etkileyici isimlerinden biri olarak, yaşamı boyunca yalnızlık içinde kalmış ama derin ve sembolik şiirleriyle edebiyatta kalıcı bir iz bırakmıştır. Hayatı ve Kişiliği Emily Dickinson, 10 Aralık 1830'da Massachusetts, Amherst’te doğdu ve 15 Mayıs 1886'da aynı şehirde yaşamını yitirdi. Zengin bir aileye mensup olmasına rağmen, çoğu hayatını evinde ve aile çevresinde geçirdi. Sosyal hayattan uzak, içine kapanık bir yaşam sürdü. Bu içe dönüklük, şiirlerinde bireysel gözlemler ve yoğun psikolojik derinlik olarak yansımıştır. Eğitimini Amherst Akademisi'nde tamamladı ve özellikle İngiliz edebiyatı ile ilgilendi. Çok zengin bir dede ve baskın bir babanın gölgesinde büyüdü. Arkadaşları onu ziyarete geldiğinde onlarla görüşmediği ya da kapı arkasından konuşarak görüştüğü söylenir. Ancak ev içerisinde mutlu, yemek yapan, mahallenin çocuklarına pencereden sepetle şeker sarkıtan bir kadındı Dickinson. Sevdikleriyle daha çok mektuplaşarak iletişim kurdu. Toplumdan kaçma nedeni; bunun insanı en çok özgürleştiren davranış olduğunu düşünmesiydi. “Yaşananların bir daha asla geri gelmeyecek olması hayatı tatlı kılar.” (“That it will never come again is what makes life so sweet.”) Dickinson tercih ettiği münzevi hayatında hiç evlenmedi. Yazılı bazı kaynaklarda en son 1862 yılından sonra tamamen eve kapanarak kendisini yazmaya adadığı ve bu şekilde 24 yıl yaşadığı belirtiliyor. Şiirleri çok tartışılsa da Amerikan'ın en çok okunan şairlerinden oldu. Yazdığı 2000 kadar şiirinin sadece bir kaçının basılmasına izin veren Dickinson, kendisi öldükten sonra tüm şiirlerinin yakılmasını istedi. Ancak bu isteği gerçekleştirilemedi. Kızkardeşi Lavinia kardeşinin isteğini yerine getirmek için bazı şiirlerini yaktı ancak yakmadıkları aynı mahallede yaşayan Mabel Loom tarafından bulunup basıldı.
- SAPPHO
Erken çağdan bir SAAPHO tasviri, M.Ö 450 yılları SAPPHO (MÖ. 6. yüzyıl) Eski Yunan Edebiyatının en büyük lirik sanatçılarındandı. Şiirlerinde daha çok aşk temasını işlemiştir. Bu kadın sanatçı, lirik şiirin kurucusu olarak da kabul edilir. Lirik şiir, bireysel duygulara odaklı müzik eşliğinde okunan şiirdir. Sappho’nun şiirlerinden geriye bazı küçük parçalar kalmıştır. Sappho, Antik Yunan’ın en büyük lirik şairlerinden biri olarak aşkı, tutkuyu ve kadın deneyimini benzersiz bir içtenlikle dile getirmiştir. Onun parçalı halde günümüze ulaşan şiirleri, yalın dili ve güçlü imgeleriyle hâlâ çağdaş bir yankı uyandırır. Sappho’nun Yaşamı Doğum ve ölüm: MÖ 630 civarında Lesbos Adası’nda doğmuş, MÖ 570 civarında ölmüştür. Ailesi: Aristokrat bir aileden geldiği, üç erkek kardeşi olduğu ve Cleïs adında bir kız çocuğu bulunduğu düşünülmektedir. Sürgün: MÖ 600 dolaylarında Sicilya’ya sürgün edilmiştir. Efsanevi son: Bir söylenceye göre, karşılıksız aşk yaşadığı Phaon yüzünden Lefkada kayalıklarından atlayarak intihar etmiştir. Şiirleri ve Temaları Lirik şiir: Müzik eşliğinde söylenmek üzere yazılmıştır; bireysel duygulara odaklanır. Ana temalar: Aşk, kadınlar arası dostluk, doğa güzellikleri, aile ve din. Dil ve üslup: Yalın, doğrudan, imgelerle zengin; Aiol lehçesinde yazılmıştır. Eserler: Yaklaşık 10.000 dize yazdığı düşünülse de günümüze yalnızca parçalar ulaşmıştır. Tam olarak korunan tek şiiri “Afrodit’e Yakarış”tır. Şiir Örnekleri Sappho’nun şiirleri çoğunlukla fragmanlar halinde günümüze gelmiştir. İşte kısa bir örnek: Bana yeniden yardım et, tanrıça, Aşkın kanatlı gücüyle Kalbimi yatıştır, Afrodit. Bu dizeler, onun aşkı hem kutsal hem de kişisel bir deneyim olarak gördüğünü gösterir. Sanatına Dair Yorum Kadın sesi: Antik Yunan’da kadınların sesi çoğunlukla susturulurken, Sappho kendi duygularını ve kadın deneyimini cesurca dile getirmiştir. Edebi miras: “Onuncu Müz” olarak anılmış, Dokuz Lirik Şair arasında yer almıştır. Etkisi: İngilizcedeki sapphic ve lesbian sözcükleri onun adı ve yaşadığı ada Lesbos’tan türemiştir. Sanatsal yenilik: Şiirlerinde bireysel duyguların ön plana çıkması, lirik şiirin doruğunu temsil eder. Değerlendirme Sappho’nun şiirleri, bireysel duyguların evrensel bir dile dönüşebileceğini kanıtlar. Onun sanatındaki samimiyet, duygusal derinlik ve estetik zarafet, yalnızca kadınlar için değil, tüm insanlık için kalıcı bir yankı uyandırır. Bugün bile Sappho, aşkın ve bireysel ifadenin en güçlü şairlerinden biri olarak kabul edilmektedir. Sappho (yaklaşık MÖ 630 – MÖ 570), Lesbos adasındaki Erosos ya da Midilli (Mytilene) kentinde yaşamış Antik Yunan şairidir. Sappho, müzik eşliğinde söylenmek üzere yazılan lirik şiirleriyle tanınır. Antik Çağ'da en büyük lirik şairlerden biri olarak kabul edilmiştir; kendisine "Onuncu Müz" ve "Kadın Şair" gibi ünvanlar verilmiştir. Şiirlerinin büyük kısmı günümüze ulaşmamıştır; elde kalanlar ise çoğunlukla parçalar hâlindedir. Sadece Afrodit’e Yakarış (Ode to Aphrodite) başlıklı şiirinin tam metni korunmuştur. Lirik şiirlerinin yanısıra, antik dönem yorumcuları onun "elegi" ve "yambik" şiirler de yazdığını belirtmiştir. Sappho'ya atfedilmiş üç epigram günümüze ulaşsa da, bunların aslında aynı donemde onun tarzında yazılmış taklitler olduğu düşünülmektedir. Sappho'nun yaşamı hakkında çok az bilgi vardır. Lesboslu varlıklı bir aileye mensuptur; ancak anne ve babasının adları kesin değildir. Antik kaynaklara göre üç erkek kardeşi vardır: Charaxos, Larichos ve Eurygios. 2014'te keşfedilen Kardeşler Şiiri (Brothers Poem) adlı parçada Charaxos ve Larichos'un adları geçmektedir. Ayrıca Cleïs adında bir kız çocuğu olduğu düşünülmektedir; bu isim Sappho'nun 98 ve 132 numaralı şiir parçalarında geçer. MÖ 600 dolaylarında 'Sicilyaya sürgün edilmiştir ve MÖ 570 civarına kadar şiir yazmaya devam etmiş olabileceği düşünülmektedir. Bir efsaneye göre, karşılıksız aşk yaşadığı Phaon adlı bir sandalcı yüzünden Lefkada kayalıklarından atlayarak intihar etmiştir. Sappho oldukça üretken bir şairdi; yaklaşık 10.000 dize yazdığı düşünülmektedir. Antik dönemde en çok aşk temalı şiirleriyle tanınsa da, günümüze ulaşan metinlerde aile ve din gibi temalar da yer '''almaktadır. Şiirlerini hem bireysel hem de koro degerlendirimi için yazmış olabileceği düşünülmektedir. En çok bilinen ve en iyi korunmuş parçalar kişisel duyguları konu alır ve muhtemelen bireysel olarak seslendirilmek üzere yazılmıştır. Şiirleri; yalın dili, canlı imgeleri ve doğrudanlığıyla öne çıkar. Şiirlerini hangi bağlamda yazdığı uzun süredir akademik tartışma konusudur; en çok kabul gören yorumlar, onun eğitimsel ya da dinsel bir işlev üstlendiği ya da sempozyumlar(eğlence ve şiir toplantıları) için yazdığı yönündedir. Sappho Şiirlerinden Örnekler 1 Söyleyin herkese En güzel türküleri çağıracağım bugün dostlarım için 2 Biz tadını çıkaracağız Beğenmeyen varsa uğursuzluk eksilmesin başından! 3 Durup yatağımın başında Yaldızlı çarıklarıyla birden uyandırdı beni tan 4 Sordum kendime Sappho, dedim, elinden ne vermek gelir her şeyi olan Aphrodite gibi birine? 67Başa beladır varlık, erdem olmayınca yanında. 74 Önce ay battı sonra da yedi yıldızı Ülkerin Gece yarısı, akıyor çağ, yalnızım yatağımda 97Dizlerimi çözen acı tatlı varlık baş edilmez Eros, sarsalar beni 100Çok daha tatlı sesi lir sesinden 101Musalar uğrağı bu evde ağıt yakmak olmaz, yakışmaz bize. 104 Gelmiyor elimden mekik dokumak anacığım Yeniğim bir oğlanın özlemine Afrodit yüzünden 121Tan dağıtır, sen bir araya getirirsin akşam yıldızı, Kuzuları, keçileri, her şeyi, ayırırsın ama anayla kızı 132Ne bal ne bal arısı dilerim 141 Güzel bir kızım var, sevdiceğim Kleisim altın çiçeklere benzeyenim benim değişmem onu tüm Lidya’ya güzel Lesbos’a bile 15 Öldü genç Adonis, vah ne edelim Kyteralı, dövünün kızlar yırtın üstünüzü başınızı vah Adonis 154-155 Güzel bir düş alış verişti Andoromeda’nınki neden kınamaktasın Safo, cömert Afrodit’i? 160 ERKEK Söyleyemiyorum istediğimi utancım önlüyor beni KADIN Özlemin soyluya güzele olsa kötü şeylere oynamasa dilin örtmezdi utanç gözlerini söylerdin hakça yakışığını 161dostça dur karşımda gözlerimin önüne ser güzelliğini 172iki kat olsun bu gecenin uzunluğu. 14Sessizlik içindeydi gökler Ambrosia hazır bekliyordu şarap testisinde. Hermes doldurup şarabı tas tas sunuyordu tanrıların eline 19Kim çiçek takınırsa ona yaklaşır mutlu Üç Güzel: unutma, süssüz bir başa bakmaz kimseler 23 Yumuşak çimenleri ezen incecik ayakları gibi Giritli kızların se 37 Gel, Kıbrıslı Ece! Aşkınla karıştırdığın nektarı doldur altın kupalarımıza. 38 (Aphrodite’ye Yakarış) Geleceğin varsa, şimdi gel, kurtar beni kuşkudan, ne diliyorsa gönlüm yerine getir, sende katıl benimle savaşa. 41denizcilerdir, diyor, yeryüzünde göze en güzel görünen şey; bense kişi kimi seviyorsa, diyorum odur en güzel. 77Ne garip! En iyi davrandıklarım bugün en çok incitenler beni 88 Tanrı çocuğu altın; ne kurt kemirebilir altını, ne güve; insan yüreğinden çok daha dayanıklı
- 0lgun Aşk Bir Direniştir.
Konuşacak bir şeyiniz ve paylaşacak birkaç anınız olması değerlidir. ŞENOL YAZICI * Edebiyat, gençlik aşklarını anlatmaya bayılır: ilk bakış, ilk öpüşme, ilk ihanet. Oysa olgunluk aşkı, edebiyatın en az işlediği ama belki de en sahici alanıdır. Edebi metinlerde bu eksiklik ironik bir biçimde görünür: Kırk yaşından sonra aşkın “emekliliğe ayrıldığı” söylenir, ama tam da o yaşlarda aşkın en derin biçimleri yaşanır. AŞKın ilgi, dostluk, yoldaşlık duyguları geç dönemde ortaya çıkar, genç aşkın doğasına aykırı olsa da bir geçiş döneminin de ender işaretlerindendir. Olgunluk aşkı, gençlikteki fırtınadan farklıdır. Artık hormonların değil, zamanın ağırlığı vardır. Artık coşku çağı bitmiş, hikmet çağı başlamıştır. Birlikte yaşanmış yılların, kayıpların, hüznün, yalnızlıkların içinden doğan bir sevgi. Sermaye, aşkı kırk yaşında emekli ederken, olgunluk aşkı, toplumsal klişelere meydan okur: “Aşk ölür mü?” sorusuna verilen en güçlü cevaptır. Bu aşk, gösterişli değildir. Çoğu zaman balkonda içilen bir çay, birlikte dinlenen bir şarkı, bir bakışın içindeki bilgeliktir. ironiyle söyleyelim: aşk tek başına yapılamaz; ötekini ister. Olgunlukta bu öteki, artık bir beden değil, bir hayat arkadaşıdır. Birlikte yaşanmış zamanın yükü, aşkı daha kırılgan ama daha sahici kılar. Edebiyat, gençlik aşkını dramatize ederken olgunluk aşkını çoğu kez görmezden gelir. Oysa olgunluk aşkı, insanın en büyük direnişidir: yaşlanmaya, kayıplara, yalnızlığa karşı bir direniş. Aşk basit bir içgüdüden doğar ama insan onu etik ve estetikle kutsallaştırır. Olgunlukta bu kutsallık daha da belirginleşir: aşk, artık sadece çoğalma değil, birlikte yaşlanma, birlikte direnme halidir. Olgunluk aşkı aynı zamanda ironiktir. Gençlikteki gibi “sonsuz” değildir; zamanın sınırlılığını bilir. Ama tam da bu sınırlılık, ona derinlik ve bilgelik kazandırır. Bir bakış, bir dokunuş, bir an, artık sonsuzluk kadar değerlidir... Gençlik aşklarının çoğu hatalarla yaşanır, bir düş kırıklığıyla biter; ama olgunluk aşkı, düş kırıklıklarını da içine alarak bilgelikle sürer. Sonuçta olgunluk aşkı, edebiyatın en az işlediği ama en çok ihtiyaç duyduğu temadır. Çünkü aşkın en sahici hali, gençliğin fırtınasında değil, olgunluğun hüznünde ve bilgeliklerinde yaşanır. İroniyle söyleyelim: aşkın yaşı yoktur, ama insanın yaşı vardır ve belki de aşk, en çok kırkından sonra başlar. En çok o yaştan sonra Cahit Sıtkı diyesi taşın sertliğini daha çok fark edersiniz. * Olgunlukta aşk, hormonların değil, zamanın ağırlığının ürünüdür. Bu da ona bir felsefik derinlik katar. “En güzel deniz: henüz gidilmemiş olanıdır. En güzel çocuk: henüz büyümedi. En güzel günlerimiz: henüz yaşamadıklarımız…” der Nazım Hikmet. Olgunluk aşkı, işte tam da bu “henüz”ün bilincidir. Geçmişin yükünü taşırken geleceğin ihtimalini hâlâ içinde saklar. Gençlikte aşk “sonsuz” diye bağırır; olgunlukta aşk, zamanın sınırlılığını bilir. Ama tam da bu sınırlılık, ona derinlik kazandırır. Ataol Behramoğlu’nun dizeleri olgunluk aşkının dersidir: “Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi; Dostluksa, bütün yüreğinle…” Olgunlukta aşk, artık bir gövde değil, bir yürek meselesidir. Birlikte yaşanmış zamanın yükü, aşkı daha kırılgan ama daha sahici kılar. Ahmet Arif’in “Hasretinden prangalar eskittim” dizesi, olgunluk aşkının sabrını ve direncini anlatır. Çünkü olgunlukta aşk, bekleyiştir; ama aynı zamanda bekleyişin içindeki bilgeliktir. Olgunluk aşkı aynı zamanda bir direniştir. Yaşlanmaya, yalnızlığa, kayıplara karşı bir direniş. Gençlikte aşk bir fırtına ise, olgunlukta aşk bir dağdır: sessiz, ağır, ama sarsılmaz. Ve belki de aşk, en çok kırkından sonra başlar.
- 53. Salihli Şiir İkindilerinin Ardından
Niyazi UYAR* Salihli halkını şiirle, sanatla buluşturan 53. Salihli Şiir İkindilerini ikinci sefer izleme şansına sahip oldum. Bu etkinliğin gerçekleşmesine vesile olan Manisa Büyükşehir Belediye Başkanı Besim Dutlulu’ya, Salihli Belediye Başkanı Mazlum Nurlu’ya Salihli’de oturan bir yurttaş olarak teşekkür ederim. Şunu açık yüreklilikle ifade edelim: Bu tür kültürel faaliyetlerin hayat bulmasının ancak aydın, demokrat bir anlayışla olduğunu görmek beni mutlu ediyor. Sonra etkinlikte görev alan şairlerimize, emek veren herkese bir tekmil gönülden teşekkürler. 52. Salihli Şiir İkindileri’nin ardından yazdığım ve maviAda Dergisi’nde yayınlanan yazımda aksayan yerleri dile getirmiştim. O yazımda işaret ettiğim yerlerden birinin giderilmiş olması memnuniyet verici: Öte yandan Zafer Keskiner Tiyatro Binası’nda Atatürk’ün resminin altındaki Atatürk’e ait sözdeki hem yazım yanlışı hem anlatım bozukluğu giderilmiş, parantez içinde bunu da ifade etmek lazım. Peki neydi o Şiir İkindileri’ne dair söylediğim yanlışlık? Etkinlik öncesi, Salihli’nin sanatsever halkı tiyatro binasının önünde bekletilmesi, etkinliğe az bir süre kala da kapıların açılması. Kapıların açılmasıyla birlikte ortaya çıkan manzara… Ne mutlu o çirkinlik giderilmiş. “Çirkinlik” diyorum, bu sözcüğü bilerek seçtim: Çirkinlikti çünkü. Şimdi etkinliğin ardından neler gördük kalemimin özgür anlatımıyla okuyanları baş başa bırakarak başlayayım: 1-52. Şiir İkindilerine dair demiştim ki, “şairler hiç değilse, okudukları bir iki şiiri ezbere okusa daha harika olmaz mı?” Ne yazık ki şairler, şiirlerini kitaptan veya kâğıttan okudular. 2-Program sunucusunun cılız sesi salonun arkasından iyi duyulmadı. Bu sebeple birkaç kez izleyenler “SES” diye uyardılar. Program koordinatörünün hem koordine etmek hem sunmak diye bir mecburiyeti olmasa gerek. Bu görev, sesi daha mikrofonik olan birine verilemez mi? 3-Program sunucusunun Salihli Belediye Başkanını kürsüye çağırırken kullandığı ifade şöyleydi: “ Sayın Mazlum Nurlu’yu birkaç cümle söylemesi için…” Sayın Mazlum Nurlu’nun birkaç cümle konuşma yapması için çağırmak 175 bin nüfuslu Salihli’nin seçilmiş belediye başkanı için kullanılacak bir ifade olmasa gerek. Kaldı ki, yanımda oturan bir kadın da hayretini gizleyemeyerek dedi ki: “Allah Allah, hayret bir şey!” Yani birkaç cümleden fazla konuşma… 4- İspanyol Şair İsabel Martin Salınes, etkinlikte iz bırakan şairlerden biriydi. İsabel Martin hem şiirini okudu kendi dilinde hem de gitarı ile İspanyolca iki şarkı söylemesi çok değerliydi. 5- Etkinlikte iz bırakan bir başka şair: İranlı Mojtaba Nahani. Nahani 53. SALİHLİ ŞİİR İKİNDİLERİNE katılmayacağını çektiği bir videoyu etkinliğe ulaştırarak mealen şöyle diyordu. “İnsanlığın yüzkarası Amerikan Emperyalizminin ve onun jandarması İsrail’in ülkemi bombalaması, çoluk çocuk demeden katlederken, onları burada bırakıp yurtdışına çıkmam doğru olmaz!" İranlı Şair bir de kısa bir şiirini de seslendirip Salihli halkının gönlünü feth etti. Mojtaba Nahani’nin bu yurtsever konuşması, Salihli halkınca coşkuyla alkışlandı. Bu ara ülkesi işgal edilirken, Suriyelilerin ülkelerini terk etmelerine, İran halkının verdiği yurtseverlik örneği bununla sınırlı kalmadı, "İran halkının sergilediği bu yurtsever duruş, basında yer alan 'yurt dışındaki İranlıların ülkelerine geri dönmesi' haberleriyle de desteklendi!" 6- 53. Dionysos Şiir Ödülü Şükrü Erbaş’a, Dionysos Sanata Emek Ödülü de yazar Ayşe Kulin’e verilmiş. İki edebiyatçıyı da kutlayarak, nice güzelliklere ulaşmalarını diliyorum. 53. Şiir İkindilerinin Dionysos Şiir Ödülünün ve Dionysos Sanata Emek ödüllerinin bu sanatçılara verilmesi hangi seçici kurul tarafından belirlenmiş, buna dair ne kapsamlı bir dergi olarak hazırlanan İZ DERGİ’DE ne de program esnasında bilgilendirilme yapılmadı. Bu ödülü bu değerli sanatçılarımıza layık gören jüri kimlerden oluşmaktadır? Bunu ifade ederken şunun altını önemle çizmek isterim: HEM AYŞE KULİN HEN ŞÜKRÜ ERBAŞ TÜRK EDEBİYATININ DEĞERLERİNDENDİR. 7- Şairler şiirlerini ezbere okursa bambaşka bir atmosfer olur dedim ya. Şükrü Erbaş’ın şiirini adı Eylül olan lise sınıflarında okuduğunu tahmin ettiğim kızımız, okumadı, adeta yaşattı. Bu kızımız da etkinliğin iz bırakanlarındandı. 8- 175 bin nüfuslu Salihli’den 53. Şiir İkindileri'ne yalnızca Ahmet Balkı’nın çağrılı olmasını, olumlu addederken, yerel manada başka şair var mıdır diye ciddi bir araştırma yapılmış mıdır? Bu durum Salihli’nin sanatsever insanlarına yapılan bir haksızlıktır. Buna kim karar vermektedir, "tek kişi mi " karar vermektedir, bunun bir komitesi var mıdır? Varsa bir kurul, bir heyet de işlerini eksik yaptığını söylemek bir yurttaş olarak hakkımızdır, diye düşüyorum. 9- Etkinliğin TANITIM DERGİSİ İZ DERGİ Kitap formatında hazırlanmış, güzel bir çalışma emeği geçenlere teşekkürler. 10- Etkinlik öncesi Ressam Mustafa Ali Kasap’ın Efe Kadınlar Resim Sergisi’ni de ziyaret etme şansı yakaladım. Birkaç ziyaret edilerek bu güzelliğin tekrar tekrar farkına varılır: Çok güzel eserler. Tablolar etkileyici, renklerin, çizgilerin karakterleri... Yolun açık olsun Mustafa Ali Kasap, hayal dünyanızın hakikat olması dileğiyle başarılar dilerim… 11- 53. Salihli Şiir İkindileri’ne katılacak sanatçıların adları İZ DERGİ’DE şöyle sıralanmış: Mojtaba Nahani, İsabel Martin Salines, Ferruh Tunç, Hüseyin Köse, Aygün Eroğlu, Özgür Zeybek, Mustafa Ali Kasap, Dengin Ceyhan, Marian Llie, Akif Kurtuluş, Nisa Leyla, Neval Savak, Bircan Çelik, Ahmet Balkı, Fatih Kayhan, Y. Bekir Yudakul… 12- Nice Şiir ikindilerinde görüşmek dileğiyle, en samimi selam ve sevgilerimi sunarım…
- Alphonse Daudet ve Değirmenimden Mektuplar
Hayatı Louis Marie Alphonse Daudet, 13 Mayıs 1840 – 16 Aralık 1897) Fransız bir romancıydı. Alphonse Daudet, Nimes'de bir tüccar ailenin çocuğuydu. Oldukça avare bir gençlik döneminden sonra ailenin iflâsı üzerine on beş yaşında öğrenimini yarıda bırakmak zorunda kaldı. Paris'te kendi halinde bir gazeteci olan ağabeyi Ernest'in yanına gitti. Ertesi yıl (1858), yayımladığı bir şiir derlemesi olan Aşık Kadınlar, onu edebiyat çevrelerine tanıttı. Asıl başarıya, güneydeki gençliğinin ve başkente gelişinin hikâyesi olan Küçük Şey (1868) ve özellikle Provence yöresini sade bir dille canlandıran eğlendirici masallar derlemesi olan Değirmenimden Mektuplar (1869) ile kavuştu. Taraskon'lu Tartarin, Tartarin Alpler'de, Taraskon Savunması ve Taraskon Limanı ile, Daudet muziplik ve canlılık dolu bir küçük taşra dünyası yaratmıştır. Böylelikle, karikatüre yakın gülünç bir güney folklorunun doğmasına katkıda bulunmuş oldu. DEĞİRMENİMDEN MEKTUPLAR Değirmenimden Mektuplar, dünya klasikleri arasında önemli bir yere sahiptir. Kitap, ünlü Fransız yazar Alphonse Daudet’nin Provence’taki eski bir değirmende yazdığı ve her birinde bir öykünün anlatıldığı mektuplardan oluşur. Değirmenimden Mektuplar’da yer alan bazı bölümler, hâlâ dünya edebiyatının en çok bilinen öyküleri arasında yer alır. Şehrin kalabalığından ve insanlardan kaçan, huzuru sığındığı doğada arayan yazar, gözlemlerini aktardığı öykülerden oluşan eseri için, “Bu kitap, yazdıklarım arasında benim en çok sevdiğimdir” demiştir.























