top of page

Sanatın Gerekliliği

Güncelleme tarihi: 22 Oca 2021


“Olanaksızı İste, Kendini Yarat”


İnsanoğlu yeryüzünde hayat bulmaya başladığı andan itibaren yaratıcılık onun yaşamının vazgeçilmez bir parçası olmuştur. Doğanın sınırlayıcı ve belirleyici baskısı altında yaşayan insan, medeni özellikler göstermeye başladığı anda; yani henüz açlık, hastalık ve soğukla boğuştuğu bu ilkel dönemde, yaratıcılığını öncelikle doğaya karşı başa çıkma yöntemi olarak kullanmış. Bu bağlamda insanın, ait olmaya çabaladığı yeryüzünde, kendine bir yer arayışının sonucu olarak karşımıza çıkan yaratıcılık, onun sadece maddeyi şekillendirdiği bir etkinlikle sınırlı kalmamış; yapabilirliğini hissettiği andan itibaren bu özelliğini sanatsal olana yönlendirmiş. Ve böylece atalarımızın alet yaparak ortaya çıkardığı yaratıcılık genetik bir miras olarak bizlere kadar ulaşmış. Sanatsal bağlamda üretenin sanatçı; üretilenin de sanat eseri olarak değerlendirilme ölçütleri bizim konumuzun dışında. Benim anlatmak istediğim, sanat eseri üretmenin ilahi bir gücün bahşedilmesinin bir sonucu değil, aksine her insanın doğasında var olan bir potansiyelin yani YARATICILIĞIN sonucu olduğudur.


İnsanla yaşıt bir kavram olan YARATICILIĞI en genel anlamıyla “Bir şeyi ortaya çıkarmaya iten göreceli beceri” olarak tanımlayabiliriz. Zaten bu konuda yapılan araştırmalar da, yaratıcılığın hem doğuştan gelen hem de sonradan geliştirilebilen, öğrenilebilen ve hayata geçirilebilen boyutlarının olduğunu ortaya koymuş.


Sanatı ise “yaratıcılığın somutlaşmış şekli ya da temel olarak duyguların yaratıcı ifadesi veya dışa vurumu” diye tanımlayabiliriz. Bu tanımın içine resim, müzik, heykel, fotoğraf, seramik, mimari, edebiyat, tiyatro gibi pek çok kavramı sığdırabiliriz.


Sanat ile insan arasındaki ilişkiye gelince; kendimizi tanımayı reddettiğimiz her an, kendimizi sevemediğimiz anlar yaratmaya devam ederiz. Çoğu kez, şunu ya da bunu bilmemekten, can sıkıntısından yakınır, ne yapacağımızı bilemeyiz. İşte böyle anlarda kitaplar, kurslar ve içimizdeki yaratıcı yönümüz bize ışık tutar. Yaratıcılık, bizi tatmin eden her şey olabilir. Bir pasta pişirmekten tutun da bir bahçe tasarlamaya, nakış işlemeye, yazmaya, boya ya da resim yapmaya kadar, her şey olabilir.


Peki kendimizdeki yaratıcılığı keşfedip, karar verdiğimizde ne olacak? İşte burası en önemli püf noktası; ön yargılarımızı, başkaları ne düşünürlerimizi, ya yapamazsamları ve kendimizi sevmemizi engelleyen her şeyi bir kenara bırakmamız ve kendi kendimizin hata yapmasına izin vermemiz gerekiyor. Örneğin çok güzel başlayan bir işe, uğraşa büyük umutlarla girdik, ama istediğimiz sonucu alamadık; olabilir… hemen pes mi edeceğiz. Elbet hayır, denemeye devam edeceğiz.


Diyelim ki her şey istediğimiz gibi gitti ve sonunda başarılı olduk. Ve bir gün belki hiç ummadığımız bir anda, alkışlarla karşılaştığımız o anda bazı şeyler değişmiş, kendi yaratıcılığımızı fark etmiş oluruz. Kim bilir belki de içimizdeki sanatçı böylece ortaya çıkar. Öyleyse geçmişten ya da günümüzden; uzağımızda, yakınımızda gördüğümüz ve duyduğumuz pek çok kişiyi örnek alıp işe başlamalıyız.


Hepimiz sanat tarihine damgasını vurmuş, ölmez eserler bırakmış pek çok sanatçıyı ve eserlerini, bir Picasso’yu, Hemingway’i, Ara Güler’i, Nazım Hikmet’i, Fazıl Say’ı yakın zamanda yitirdiğimiz Yıldız Kenter’i ve daha nicelerini tanıyor ve biliyoruz. Aynı zamanda sanat tarihinde yerini almış pek çok büyük sanatçının olanaksızlıklar içinde, kimi zaman dinin, kimi zaman toplumun, kimi zaman da siyasetin baskısıyla karşılaştığı zorlukları ve bunlarla mücadelelerini, yaşadıklarını da biliyoruz. Ama onlar asla pes etmemişler, ne olursa olsun üretmeye, yaratmaya devam etmişler. Onlar eserleriyle yaşıyorlar ve sonsuza kadar da yaşayacaklar. Kim bilir belki biz de kişisel tarihimize yaptıklarımızla damga vururuz…


Şimdi bu anlattıklarımın ışığında “Olanaksızı iste, kendini yarat” sloganının somutlaşmış, adı çok duyulmuş ya da duyulmamış ama çoğu kez yürüdüğü yolda yalnız kalmış birkaç isimden bahsedeceğim. Öncelikle bu sloganın en somut örneği olarak tanınmış ressam Frida Kahlo’dan anmak istiyorum. Çünkü o, yaşamındaki tüm olumsuzluklara rağmen hayata küsmemiş ve o zorlukları, içindeki sanatçıyı ortaya çıkarmasına engel olarak görmemiş. Yani olanaksızı istemeyi ve kendini yeniden yaratmayı öğrenmiş. “Uçacak kanatlarım varken ayağa ihtiyacım yok” yok diyerek yaşama kafa tutmuş adeta. Onun kendini uçuracağını düşündüğü kanatları resimdi.

1907 yılında Meksika’nın güneyinde dünyaya gelen Frida 6 yaşında çocuk felci geçirir ve bir bacağı daha ince kalır. Bu yüzden hep uzun etekler giyen Kahlo’ya, "Tahta Bacak Frida" adını takarlar. Frida, kendisi gibi kronik hastalık yüzünden hayatı boyunca acı çeken babasına çok yakındı. Bu yüzden doktor olmaya karar veren sanatçı, tarihinde hiç kız öğrenci almayan Mexico City'de Ulusal Hazırlık okulunun Tıp Eğitimi bölümüne ilk kabul edilen kız öğrenci olur.


1925 yılının 17 Eylül’ünde okuldan dönen Frida’nın bindiği otobüs bir tramvayla çarpışır. Çok sayıda insanın hayatını kaybettiği kazada Frida da ağır şekilde yaralanır. Sayısız kırık çıkığın yanı sıra karnından girip omurgalarını zedeleyerek dışarı çıkan demir bir çubukla hastaneye götürüldüğünde doktorlar yaşama şansının düşük olduğunu söylerler. Ama Frida çocuk felcinden sonra bunu da atlatır, ikinci kez ölümden döner. Acılar içerisinde kıvranmasına rağmen bunu yansıtmayan Frida uzun süre boyunca doktor, hastane, ilaç, yatak ve korselerle iç içe yaşar. Tam 32 kez ameliyat olan Frida, komada geçirdiği birkaç haftadan sonra uyandığında, resim yapmak için babasından ekipman satın almasını ister. Babası, Frida'nın yatarak çizebileceği özel bir düzenek kurar, yatağının üstüne de büyük bir ayna yerleştirir. Frida'nın kazadan sonra çizdiği ilk resim, 'Otobüs' adlı tablo olur. Sonraları kendisine yaşama gücü verip iyileşmesini sağlayan şeyin resim yapmak olduğunu söyler hep. Oyalanmak için başladığı bu resim ilgisi, umarsız genç kızdan dünya çapında bir dev yaratmıştır.


* AFİFE JALE


“Beni acıyarak değil, düşünerek severek, kucaklayarak hatırlayın. Tiyatro varsa ben varım!” diye haykıran, toplum hayatında bir ilk olandı; yani kendi deyişiyle “ilk ateşi yakan, ilk türküyü söyleyen, ilk aşkı ya da direnişi başlatan”dı ve bunun bedelini çok ağır ödedi Afife Jale. Çünkü ilkler yol boyu bu bedeli öderler. Afife Jale kimdir diyenlere ve onun nasıl bir hayat yaşadığını merak edenlere kısaca şöyle anlatayım Afife Jale’yi…


1902 yılında İstanbul’da dünyaya gelen Afife Jale, Türk kadının en güçlü sesidir. İlk kadın Türk tiyatro oyuncusu olan sanatçı, 1902’de orta halli bir ailenin kızı olarak İstanbul’un Kadıköy semtinde dünyaya gelir. Afife’nin çocukluk düşlerinde hep tiyatro vardır. İstanbul Kız Sanayi Mektebi’nde (Selçuk Kız Teknik ve Meslek Lisesi) okurken de aklı tiyatrodadır. Tiyatro sevgisiyle 1918’de, Türk ve Müslüman kadınlarının sahneye çıkmasının yasak olduğu bir dönemde Dârülbedâyi’de (Şehir Tiyatroları) Müslüman kadınların, sadece kadınlara özel gösterilerde yer alacağı şartıyla açtığı sınava girer. Sınava giren birkaç kız arkadaşıyla birlikte, stajyer kadrosuna alınırlar. Ancak arkadaşları nasılsa sahneye çıkamayacakları düşüncesiyle bir müddet sonra istifa ederler. Oysa Afife inatla direnir, bir yılı aşkın bir süre boyunca bütün provalara katılır, kendini sahneye hazırlar; ama bir türlü sahneye çıkamaz.


1920 yılında Hüseyin Suat’ın sahneye koyduğu “Yamalar” adlı oyunda “Emel” rolünü oynayan Eliza Binemeciyan adlı yabancı bir oyuncunun yurt dışına kaçması ile onun yerine bir kadın oyuncu aranmaya başlanır ve sınav düzenlenir. İşte Afife bu sınavı kazanarak “Jale” takma ismi ile sahnede ilk kez yer alır. Gösterdiği üstün performans ile izleyenleri etkileyen sanatçıya, büyük alkış ve çiçeklerle destek verilir. Fakat sanatçının mutluluğu kısa sürer. Şehir Tiyatrosu polis tarafından baskına uğrar. Sanatçı o esnada “Tatlı Sır” adlı oyunda rolünü icra etmektedir. Polisi gören Ermeni bir oyuncu sanatçıyı bahçeye kaçırarak polisin elinden kurtarır. Fakat bu baskınlar bir türlü son bulmaz. “Odalık” adlı oyunda rolünü sahneleyen sanatçı, tekrar baskına uğrar ve yine makine odasına kaçırılarak polisin elinden kurtarılır.


Bu olaylardan sonra Dahiliye Nezareti (İçişleri Bakanlığı) devreye girer ve Müslüman Türk kadının sahnede rol almasını yasaklar. Sanatçı ilk baskınlardan kurtulsa da son baskında yakalanarak polisler tarafından götürülür. “Dinini milliyetini unutan sen misin?” diye hırpalanır. Bu arada babası da sanatçıyı “kötü kadın” oldun diyerek evlatlıktan reddeder. Bütün bunlar yaşanırken Afife bir yandan da şiddetli baş ağrılarından muzdariptir. Artık sahnede, “Jale” adını kullanan Afife, sanatı için baba evini terk eder. Dahiliye nezaretinin bir buyruğu ile belediye, 27 Şubat 1921 günü 204 sayılı bildiriyi Darülbedayi Yönetim Kurulu’na gönderir. Bildiride, Müslüman kadınların kesinlikle sahneye çıkamayacakları yazıyordur. Bu bildiri üzerine Afife’nin, Darülbedayideki ücretli görevine de son verilir… Artık hayat Afife için çok zorlaşmıştır. Güvencesiz ve parasızdır ama tiyatro onun için bir tutkudur ve gözü tiyatrodan başka bir şey görmez. Uğrunda evini, babasını, yakınlarını kaybettiği tiyatro, Afife Jale’nin yüzüne kapılarını örtmektedir.


Şehir Tiyatrolarından ayrılan Afife, bir müddet özel tiyatro guruplarıyla Anadolu turnelerine çıksa da bir şekilde devrin yöneticileri tarafından hep kovalanır ve hep kaçmak zorunda kalır.


Nihayet 1923 yılında Mustafa Kemal Atatürk, Türk kadınının sahneye çıkma yasağını ortadan kaldırır ve Afife Jale özgür bir şekilde oyunculuğunu yapmaya başlar. Turnelere çıkan sanatçı, birçok tiyatro sahnesinde rol alır. Fakat sanatçı, yaşadığı baş ağrıları ve sıkıntılı günler yüzünden doktor tavsiyesiyle, ağrılarını durdurmak için kullandığı morfine bağımlı hale gelmiştir. Böylece tiyatroyu bırakmak zorunda kalır. Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ne yatırılarak, tedavi görür. Bir müddet sonra da Balıklı Rum Hastanesi’nde 24 Temmuz 1941’de henüz 39 yaşındayken sessiz sedasız ve yalnız başına çeker gider, hayata veda eder.


Afife Jale ile Selahattin Pınar 1928 yılında “Bir bahar akşamı” rastlaşırlar Kadıköy’deki Kuşdili Çayırı’nda düzenlenen Hafız Burhan konserinde… Uzun zamandır saz salonlarının en sevilen besteci ve icracılarından biri olan Selahattin Pınar, Hafız Burhan’ın arkasında tambur çalmaktadır. Afife Jale ise konseri izlemeye gelmiştir. İkisi de 26 yaşındadır ve görür görmez birbirlerine aşık olup “Daha önceleri neredeydiniz?” diyerek evlenmeye karar verirler.


Her ikisi de gençliklerini acılar içinde geçirmişlerdir. Evlenince hayat boyu özledikleri her şeyi birlikte yapmaya, mutlu olmaya çalışırlar. Selahattin Pınar, o güzel bestelerini çalar, Afife de dinler, dinler… Ancak bu güzel ve mutlu günler uzun sürmez. Afife, tiyatrosuz yaşayamıyordur ve tiyatronun boşluğunu daha önce tedavi amaçlı kullanmaya başladığı uyuşturucularla doldurur. Suriyeli bir eczacı onu morfine alıştırmıştır. Selahattin Pınar, bir gün eşinin öğle uykusu için çekildiği odasının anahtar deliğinden içeri baktığında, onun damarına morfin şırınga ettiğini görür ve yıkılır. Ama Pınar, eşine öfkeden çok, merhamet duymaktadır… Onu hayata döndürebilmek için çırpınmaya başlar.


Bu gidişi geri çevirebilmek için çok uğraşırlar ama olmaz bir türlü olmaz! Bir ara Selahattin Pınar, kendisi de morfin tuzağına düşer gibi olur. Bunun üzerine Afife, “Terk et beni!” diye yalvarır ona, “Yoksa sen de mahvolacaksın, bırak beni gideyim!” der. Pınar, 6 ay sonra içi kan ağlayarak Afife Jale’yi terk eder. Artık ikisi için de en kötü yıllar başlamıştır. Afife, kimsesiz ve beş parasız, tenha parklarda yatıp kalkar, aş evlerinde karnını doyururken ayrıldığı eşinin kendisinin ardından yazdığı şarkıları taş plaktan dinleyip ağlar.


Afife Jale, kimsesizliğin, terk edilmişliğin, yoksulluğun son durağı olan Balıklı Rum Hastanesi’nde, bir deri bir kemik veda eder hayata… Ölümü, gazetelere haber bile olmaz. Cenazesine sadece dört kişi katılır. Mezar yeri de mektupları ve fotoğraflarıyla birlikte kaybolup gider, unutulur… Ama bütün bunlara karşın onun zorlu ve mücadeleci yaşamı adının sanat tarihe geçmesine vesile olur.

Sanatın insan yaşamını nasıl değiştirip renklendirdiğine ve anlam kattığına günümüzden de bir iki örnek vereyim. Anadolu’nun çeşitli yörelerindeki köy kadınlarının tiyatro aşkını anlatayım sizlere.


* KÖY KADINLARININ TİYATRO AŞKI


İzmir-Seferihisar'ın Ulamış Mahallesi'nde 4 yıl önce (2016) Seferihisar Belediyesi Tiyatro Topluluğu (SEFTİT) eğitmeni Vedat Murat Güzel öncülüğünde kurulan Ulamış Köy Tiyatrosu, 25 kişilik ekibiyle oyunlarda dekorundan müziğine her detayı ortaklaşa yapıyorlar örneğin. Kurulduğu yıl sergiledikleri 'Yaşamın İçinden' isimli oyunla büyük ilgi gören ve Türkiye'nin çeşitli illerini gezen ekip, köy halkına da tiyatroyu tanıtmış. 25 kişilik ekibin 20'sini oluşturan köy kadınlarının kimisi evde çocuklarına bakıyor, kimisi bahçesinde sebze meyve üretimi yapıyor, kimisi ise yetiştirdikleri sebze ve meyveler ile evlerinde yaptıkları lezzetli ürünleri pazarda satıyor.

Çoğu hayatında hiç tiyatro izlememiş olan kadınlar, günlük işlerini yapmanın yanı sıra köy tiyatrosuna dahil olarak hem kendi yeteneklerini keşfediyor hem de özgüven kazanarak çevrelerine örnek oluyorlar. Müziğinden, dekoruna oyunun tüm detaylarında birlikte çalışan ekipte aynı zamanda 10 yaşından 74 yaşındaki oyuncuya kadar birçok yaş grubundaki köylü kadınlar hem eğleniyor hem de birbirine destek oluyor. Kimisi eşiyle birlikte, kimisi kızı ve torunuyla aynı sahneyi paylaşan köylüler bir şekilde sanata dokunmuş olmanın mutluluğunu yaşıyor.


'Tiyatroya gidip her şeyi unutuyorum'


Kızı ve torunuyla aynı sahnede oynayan 70 yaşındaki Ayşe Duruk, “Kızım benden önce başlamıştı, ben de başladım ve tiyatroda kaldım. Sağlığım el verdiğince de devam edeceğim. Benim arkamdan torunum da geliyor, biz üç kuşak tiyatrodayız. Sahnede mutlu oluyorum, en azından evde oturup da nerem ağrıyor diye kendimi dinleyeceğime, tiyatroya gidip her şeyi unutuyorum. Gençlerle genç oluyorum, yaşamayı ve insanları seviyorum. İlk oyunumda İstanbul'a gitmiştik, sözüme başladım bitiremeden alkışı aldım. Bazıları nerede diksiyon dersi aldığımı soruyor, sesimi dublaj sananlar oluyor. Tiyatrodaki herkesin Ayşe Teyzesiyim” diyor.


Ayşe Duruk'un torunu 13 yaşındaki Ayşegül Duruk ise, “2 yıldır tiyatroya gidiyorum, tiyatroyu çok seviyorum. Sahneye çıkınca heyecanlanıyorum. Tiyatroyu devam ettirip eğitim almak istiyorum” diyor. Evde yaptığı tarhana, erişte, salça, sarma, börek ve tatlıları pazarda satarak geçimini sağlayan Meltem Esenli (42) ise, “Daha önce hiç tiyatro izlememiştim, fakat derslere gelmeye başladıktan sonra ne kadar sevdiğimi fark ettim. Çok severek yapıyorum, bir sürü yeri gezdik ve ödüller kazandık” diye anlatıyor tiyatro macerasını.


'Bırakmaya niyetim yok'


Tiyatro ekibinin en yaşlı üyesi olan 74 yaşındaki Yüksel Çiftçi ise; “Kışın zeytin toplarım, yazın bahçemde patlıcan, biber, bamya, kavun, börülce yetiştiriyorum. Zeytinyağı yapıyoruz. Tiyatroda kendime geldim, Allah ömür verdiği sürece bırakmaya niyetim yok. Eşimin amcasının kızı, yeğenim, hep beraber gidiyoruz. Daha önce hiç tiyatro izlememiştim, ilgim yoktu. Sahnede olmak çok hoşuma gidiyor, alkışları duyunca çok heyecanlanıyorum ve cesaretleniyorum. Kızım, oğlum, torunlarım hepsi beni izlemeye geliyor. Oğlum Sudan'da yaşıyor, ona neler yaptığımı anlatıyorum, o da beni çok destekliyor” diyor.


****

Bütün bu örneklerden sonra birkaç cümleyle de kendimden örmek vermek isterim. Hepiniz bilirsiniz, bizim çocukluğumuzda annelerimizin kabul günleri olurdu; henüz altın günlerinin ya da oyun günlerinin olmadığı dönemler, onlarca çeşit pasta, börek ve yiyeceğin yapılmadığı, annelerin dertleşip sohbet etmek için toplandığı, anne kurabiyesi ile bir çeşit böreğin çayla birlikte ikram edildiği mütevazı kabul günleri.


Mahalledeki bütün teyzeler örgülerini dantellerini alıp gelir, okuldan çıkan çocuklar da akşamüstü dahil olurlardı bu günlere. Keyifli, eğlenceli, sıcacık samimi günlerdi bu kabul günleri ve nedense o günlerde eve gelen yaramaz misafir çocuklarını oyalama görevi hep bana düşerdi, çoğuyla aynı yaşta olmama rağmen. Bana biçilen bu rolü büyük bir heyecanla benimser, çokbilmiş bir edayla misafir çocukları etrafıma oturtup başlardım onlara masallar ya da hayali öyküler anlatmaya. Evin içine huzurlu bir sessizlik çöker, misafir anneler gülümseyerek çaylarını yudumlardı.


Demek ki bazı meslekler insanın alnına kâl u belâda yazılıyor. Oysa ben o zamanlar ne öğretmen olmayı ne de üniversitede okumayı hayal ederdim. O yıllarda adet olduğu üzere liseyi bitirecek, hanım hanımcık bir genç kız olarak evde oturup, hayırlı bir kısmet bekleyecektim. Ama nasip işte... Ortaokul, lise derken kendimi üniversiteden mezun olurken bulmuş, farkında bile olmadan çiçeği burnunda bir öğretmen olmuştum.

Belki öğretmenlikle sanatın ne ilgisi var diyeceksiniz, ama ben öğretmenliğin “İnsan yetiştirme sanatı” olduğuna inanmışımdır hep. Bir doktor, bir mimar, bir falanca yetiştirmek değil kastım. Anlatmak istediğim, yüreği sevgi dolu bireyler kazandırmak topluma. Bunu başardığınızda da eserinizi gururla seyretmek. Şimdi dönüp ardıma baktığımda bunu başardığıma inanıyorum… Ve yılların birikimini emeklilik günlerimde yazarak değerlendiriyorum.


Nurten Bengi Aksoy