Karantina Günlükleri

En son güncellendiği tarih: 5 Ara 2020

Virüs Geldi Böyle Oldu

Birkaç günlük yalancı baharın ardından kış geri geldi. Yağmur yağıyor dışarda çisil çisil, bıçak gibi esen rüzgar kapkara bulutları dolaştırıyor tepemizde yine. Tam artık bahar geldi, bunca şehidin, bunca depremin, bunca sıkıntının ardından belki daha aydınlık günlere kavuşuruz derken olmuyor, bir türlü çıkamıyoruz aydınlığa.

Bahardan umudu kesip, "eh yağmur rahmettir, arkası aydınlık olur "diyorum ama yok, nafile bir türlü nur inmiyor üzerimize. Mehmet Akif'in dediği gibi;


"Nûr istiyoruz... Sen bize yangın veriyorsun! 'Yandık! 'diyoruz... Boğmaya kan gönderiyorsun!"


Günlerdir olanları izliyorum ve belki de biz bunları hak ediyoruz diye düşünüyorum. Her gece "yarın belki güzel bir güne uyanırım" diye dua edip beklerken her sabah yalana, kine, öfkeye, kargaşaya , felakete uyanıyoruz...

Malum, şimdi de bir hastalık ya da başka bir deyişle virüs musallat oldu başımıza. Onunla yatıyor, onunla kalkıyoruz, her ne kadar bu garibim virüs gözle görülmese de adı her yerde. Televizyonu açıyoruz orda, sosyal medyaya göz atıyoruz orda, gazete okuyoruz orda... Önlemler, tavsiyeler, bilgiler... ne ararsak karşımıza çıkıyor. Sanırsınız ki hepimiz birer tıp uzmanıyız.

Özellikle sosyal medya tiryakileri ve felaket tellalları sürekli felaket senaryoları paylaşmaktan ve insanlara korku salmaktan nasıl bir zevk alıyorlar aklım almıyor. Yok efendim İtalyan doktor mektup yazmış da, orada yaşlıları tecrit ediyorlarmış da, insanlar acı çekerek ve boğularak bir başlarına ölüyormuş da... Falanca şehirde hastalık yayılmış, bir semt karantinaya alınmış ve buna benzer henüz doğrulanmamış bilgiler coronadan daha hızlı yayılıyor ve bana göre mikroptan daha tehlikeli.

Şunu unutmayalım ki moral bozukluğu ve ruhsal çöküntü de en az hastalık kadar tehlikeli. Hani şair;


"Ölmek kaderde var, bize ürküntü vermiyor; Lâkin vatandan (ya da benim deyişimle sevdiklerinden) ayrılışın ıztırabı zor." (Yahya Kemal)


demiş ya "EYLÜL SONU" şiirinde, bunu unutmamamız lazım, yani "korkunun ecele faydası yok." şöyle ya da böyle öleceğiz, ama en azından huzurlu yaşayalım, somut bilgiler dışında birbirimizin huzurunu kaçırmayalım bari.

Hem uzak ve yakın Dünya tarihine bir göz attığımızda en tehlikeli ve öldürücü virüsün İNSANOĞLU olduğunu görmüyor muyuz? 1 ve 2. Dünya Savaşlarında ölen milyonların, yakın geçmişimizdeki Irak, Suriye, Libya savaşlarında ölen yüz binlerin, terör olaylarında hayatını kaybedenlerin, soğuk denizlerde can veren mültecilerin sebebi hep insanoğlu değil mi?

Belki Corona'dan da binlerce insan ölecek, ama biliyoruz ki sonunda aşısı bulunacak ve bu bela sona erecek, bir başka salgına kadar...Ama ne yazık ki insanoğlunun içindeki kinin, öfkenin, vahşetin, bencilliğin, şiddetin aşısı yok. Şu günlerde hiç olmazsa biz de bu vahşi yanımızı karantinaya alalım, yangına körükle gitmeyelim.

Yağmur yağmaya devam ediyor...İçime içime yağıyor, kapkara bulutlar yüreğimin üstüne çöreklenmiş kalkmıyor...insanlar panik içinde marketlere, pazarlara koşuyor, yarın nasıl bir güne uyanacağını bilemeden... Ve o büyük şairi, Mehmet Akif'i rahmetle anıyorum bir daha:


"Nûr istiyoruz... Sen bize yangın veriyorsun! 'Yandık! 'diyoruz... Boğmaya kan gönderiyorsun!"


*****

Malum dün İstanbul'da hava tıpkı ruhlarımız gibi kapkaraydı. Bir yandan zehir gibi soğuk hava, bir yandan durmadan yağan yağmur, bir yandan devamlı duyduğumuz kötü haberler içimizdeki tüm umutları paramparça etmişti.

Benim gibi her gün sokağa çıkmaya alışık biri tüm gününü evde geçirince varın düşünün halimi. Vaktiyle yaşlanıp da sokağa çıkamayacağım günleri düşünerek illa da giriş katı olsun, oturduğum yerden hiç olmazsa sokağı görebileyim diye aldığım evimin penceresinin önünde çakılıp kaldım. Elleri kolları poşetlerle dolu evlerine koşuşturanları izledim akşama kadar. Ve bu ruh haliyle huzursuz bir gece geçirdim.


Ama bugün sabah kalkıp da perdelerimi açtığımda bahçemdeki yaşlı erik ağacının bembeyaz çiçeklerle gelin gibi donandığını görünce, hele buna bulutların arasından süzülen güneş ışıkları da eklenince ruhum aydınlanıverdi. Birden çok sevdiğim bir söz geldi aklıma: "Her kışın bir baharı, her gecenin de bir sabahı vardır..." diyen. Bu da geçer elbet dedim kendi kendime.


Bizler çok zor günler görmüş bir neslin çocuklarıyız. Lise yıllarında kolera salgınlarını, Kıbrıs harekatındaki karartma gecelerini yaşamış, darbe günlerinde sabahın köründe kapımızı çalan eli tüfekli askerlerin sesleriyle uyanmış, sıkıyönetimlerin sokağa çıkma yasaklarıyla evlerimizde hapis kalmış; gaz, margarin, tüp kuyruklarında beklemiş bir nesiliz. Corona'dan mı korkacağız, dedim kendi kendime. Alırız önlemlerimizi, yıkarız ellerimizi, süreriz kolonyalarımızı, kitaplarımızı okuyarak otururuz evimizde...


İşte bu ruh haliyle önce yıllardır buzdolabında unuttuğum Rebul kolonyasını çıkardım masanın üstüne koydum. Her ne kadar birkaç gündür çekirge sürüsü gibi marketleri talan edenleri şaşkınlıkla seyretsem de bugün mutfağı yoklayınca, bir sokağa çıkma yasağı ihtimaline karşı çarşıya gidip biraz alışveriş yapmaya karar verdim, hem de sokakların hal-i pür melalini görmek istedim.


Malum yaşımız 60'ı biraz geçti, yani Corona'nın ilk hedeflerinden biri de benim. Belki genç gibi giyinirsem Corona'yı şaşırtırım diye düşündüm 😊 en renkli kabanımı giyip, en şık şalımı da yüzümü örtecek şekilde bağlayarak düştüm yollara. Önce gribe karşı önleyici birkaç ilaç aldım eczaneden ve çarşıya gitmek için Bahariye'ye doğru yürümeye başladım. Aman allahım Kadıköy'ün sokakları gençliğimin sokaklarına dönmüştü. Yollarda itişip kakışarak yürüyen, bağırarak üstüme gelen, çöplerini, sigara izmaritlerini yollara atan insanlar yok olmuştu. İnsanlar gayet mazlum ve mahzun yürüyorlardı yollarda. Her gün yüzlerce insanın fotoğraf çekmek için tepesine çıktıkları Kadıköy'ün meşhur Boğası bile yapayalnız kalmıştı.

Buz gibi esen rüzgar yüzüme yüzüme eserken Necip Fazıl'ın dizeleri takıldı dilime:


"Sokaktayım, kimsesiz bir sokak ortasında; Yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum. Yolumun karanlığa saplanan noktasında, Sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum.


Kara gökler kül rengi bulutlarla kapanık; Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar. İn cin uykuda, yalnız iki yoldaş uyanık; Biri benim, biri de serseri kaldırımlar..."


Çarşıya doğru yürüdüm, şimdi benim de gidip bir marketi talan etmem gerekiyor...


*****

Yıllar önce Antalya'da merkezden hayli uzak bir kasabadaki TRT lojmanlarında yaşadığımız için pek çok ihtiyaç maddesini, özellikle de ani gelecek misafirler için kuru yiyecek ve benzeri şeyler evde hep fazladan bulunurdu. O alışkanlığım hala devam ettiğinden evimde her zaman yedek yiyeceklerim bulunur. Ama bu sefer gelecek olan misafir değil Corona... Mademki günlerdir herkes bir şeyler almak için marketleri talan ediyor, ben de kusur kalmayayım dedim.

İlk girdiğim büyük market öylesine kalabalıktı ki değil bir şey, nefes bile almak mümkün olmadığından kaçarcasına ayrıldım ordan. En iyisi alışverişi bizim bakkal amcadan yapmak, diyerek yoluma devam ettim. Günün her saatinde cıvıl cıvıl olan Kadıköy çarşısı ve rıhtımı sanki bir ölüm sessizliğine bürünmüştü. Sadece gökyüzünde süzülen martıların çığlıkları vardı her yerde, iskeleye dizilmiş vapur ve motorları görünce yine Yahya Kemal'in dizeleri geldi dilimin ucuna:

"Artık Demir almak günü gelmişse zamandan Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan

Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol..."


Acaba "Demir almak günü gerçekten geldi mi, yoksa bu vapurlar meçhule mi gidiyor" gibi soruları kafamdan atarak bizim bakkala vardım. Benimki de laf işte, bir kişilik alışverişten hiç talan mı olur? Birer kilo meyve, mercimek, bulgur ve pirinç alıp, eve gelir gelmez hemen tv'yi açarak haberlere daldım. Yine virüs, yine ölüm, yine karantina haberleri vardı tüm kanallarda. Cafe, çay bahçesi, park ve benzeri yerlerin kapatıldığını öğrendim.

İçim sızladı; şimdi garson, tezgahtar vb. yüzlerce insan işsiz kalacak, belki de evlerine götürecek ekmek bile alamayacaklar...

Ama bu çay bahçelerinin kapatılması benim gibi çay tiryakilerini galiba olumlu etkileyecek, hemen her akşamüstü Moda'da ya da rıhtımda içtiğim çay paralarını biriktirip zengin olabilirim 😊 biraz da bardağın dolu tarafına bakalım, değil mi 🤗


Bilmiyorum bu günler ne kadar sürer, ekonomik sıkıntıların yanı sıra yaşayacağımız antisosyal hayat ruh halimizi nasıl etkiler? Corona'dan ölmesem bile 60 metrekarelik evimde bir odadan bir odaya gezerken ruh halim ne olur, bilmiyorum. Ama buna pabuç bırakacak değilim; daha okunacak onlarca kitabım, yazılacak yüzlerce satırım var. Haaa bir de penceremin önünde yüzümü güldüren rengarenk çiçeklerim ve kedilerin mamasına ortak olan bembeyaz martılarım var... en iyisi "BU DA GEÇER YA HÛ" deyip enseyi karartmamak...

14 görüntüleme0 yorum
1s0l.gif

ŞAKASIZ;

artık

KIŞ!..

mavi

ADA

2002

Hayat ve Sanat

Emek veren herkesin ADAsı

861536d39876bb9d5a5ca0fa97dddfb8.gif

<?php include_once("analyticstracking.php") ?>

© 2018 maviADA