top of page

Arama Sonucu

maviADA'ya DÖN

Boş arama ile 4491 sonuç bulundu

  • İYİLER ve KÖTÜLER

    Nurten B. AKSOY * Gelin tanış olalım İşi kolay kılalım Sevelim sevilelim Dünya kimse kalmaz ..... (Yunus Emre) Günlerdir, aylardır, yıllardır büyük acılar yaşıyoruz toplum olarak; içimiz yanıyor, çaresiziz, elimiz kolumuz bağlı sanki, bu yaşadıklarımız ilk değil ve korkum odur ki son da olmayacak... Yarım asrı geçen ömrümde hatırladığım öylesine acı dolu günler gördük ki galiba yüreklerimiz nasır tuttu; merhameti, sevmeyi, saymayı, birliği, beraberliği unutturdular topluma. Korku ve nefret dolu gözlerle bakıyoruz herkese, her şeye... Şimdi bir tek umudumuz var elimizde gelecek güzel günlere dair; ama onu da yitirmemiz için bazıları el birliğiyle gayret ediyor sanki. Oysa eskiden böyle miydik biz. Sadece İYİLER ve KÖTÜLER vardı bize öğretilen. İnsanlar sevgiyle büyütülürse iyi olurdu, kötülüğün tohumu ise sevgisizlikti. Bu yüzden insanları diline, dinine, rengine ya da ırkına göre ayırmazdık biz, herkesi sever, kucaklardık. İnsanları "pis Yahudiler, Ermeni dölleri, katil Kürtler, kahrolası Rumlar, sarhoşlar, ayyaşlar, Aleviler, dinsizler, illet, zillet..." ve bunlara benzer sıfatlarla anmazdık. Çünkü biz DÜNYA denilen bu yerkürenin üstünde, bizim payımıza düşen topraklarda, yan yana evlerde, komşu köylerde, kardeş şehirlerde birlikte yaşardık. Evet, SEVGİ gönül işidir, herkesi sevmesini bekleyemeyiz insanoğlundan; ama nefret etmeden birbirimize katlanmayı öğrenebiliriz en azından. Dokuz yaşında bir çocuğun, yetmiş yaşında bir annenin, gencecik insanların ölümüne sevinmemeyi öğrenebiliriz en azından. Şehit olan askerimize, polisimize üzüldüğümüz kadar olmasa da en azından "oh oldu" dememeyi öğrenebiliriz. Aynı fikirden, aynı görüşten olmasak da İYİ olmayı deneyebiliriz, karşımızdaki KÖTÜLERE inat. Bilirsiniz, gün batımı hüznü hatırlatır, ama bir anlamda da umuttur. O gökyüzünü kaplayan kara bulutların altında yitip giden güneş, aslında yepyeni bir günün, karanlığın arkasından gelecek aydınlığın habercisidir çünkü. Ben biliyorum ki bu kara bulutlar mutlaka bir gün, hem de çok yakında bir gün, batan güneşle birlikte karanlığa karışacak. GÜNEŞ pırıl pırıl doğacak yeniden; kardeşliğin, barışın, dostluğun aydınlığına... Ve iyiler kazanacak, sevgi kazanacak, adalet kazanacak...

  • Lambaya Püf De

    Nurten B. AKSOY * Bugün evde temizlik yaparken büfenin üstünde artık bir işe yaramayan, ama aksesuar olarak bir köşede duran ve annemden hatıra olduğu için atmaya kıyamadığım gaz lambasına takıldı gözüm, camları ya da eskiden denildiği gibi "şişeleri" tozlandığı için tozlarını almak üzere elime aldım. Şişeleri parlatmaya çalışırken o eski masallardaki "lamba cini" çıkar mı diye bekledim ama gelen giden olmadı... Cin yerine geçmişin sisleri sardı çevremi ve beni çocukluğuma alıp götürdü... 1960'ların çocukları, bir başka deyişle genç Cumhuriyetin çocukları yani bizler, yoklukların da çocuklarıydık aynı zamanda. Evlerimizde elektrik vardı, vardı; ama sık sık kesilirdi, bu yüzden de odalarımızın duvarlarında ya gaz lambaları asılı dururdu hep ya da tabaklara yapıştırılmış beyaz mumlar... 1960'lı yıllar Orta Anadolu'nun ücra köşesindeki bir kasabadan bir Avrupa şehrine gelmiştik. Artık Konya'da değil İstanbul'da yaşıyordum; ama bizim gibi memur ailelerinin yaşamında pek de bir şey değişmemişti. Evlerimizde sadece bir odada soba yanar, hepimiz onun etrafında toplanır otururduk, oturmadığımız odaların ışıklarını hep kapalı tutardık aile bütçesine katkı olsun diye. Enerji tasarrufu yapmak adına sık sık elektrik kesintileri yaşanırdı o yıllarda, ödevlerimizi yapmak için gaz lambalarını yakardık hemen, o lambanın titrek ışığı ve etrafa yaydığı gaz kokusunun eşliğinde çalışmaya çalışırdık (!) Eğer lambanın fitili eskidiyse is yapardı lambalar ve şişeleri siyaha keserdi, ışığı iyice azalırdı... O ışık azaldıkça bizi de uyku basardı... O yıllarda dersini yapmayan tembel öğrencilerin en büyük mazereti "öğretmenim elektrikler kesikti, çalışamadım" sözleriydi. Tabii bu mazeret o kadar çok kullanılır olmuştu ki öğrenciler arasında inandırıcılığını yitirmiş ve alay konusu olmaya başlamıştı. Sonra 1970’li yıllar geldi… Gençliğe doğru yol aldığımız, başımızda kavak yellerinin estiği yıllar. Bir şarkı vardı dillerde o yıllarda. Barış Manço'nun söylediği ve çok sevilen, plakları binlerce satan; ama sözleri müstehcen (!) bulunduğu için radyoda çalınması yasak olan bir şarkı "Lambaya püf de, hoh deme oh de..." Demek ki biz yıllardır hep yasaklar ülkesinde yaşamışız ve 21. Yüzyılda hala yaşıyoruz... Derken yıllardır yılan hikayesine dönen Kıbrıs olayları ve 20 Temmuz 1974'te Türk Silahlı Kuvvetlerinin başkent Lefkoşa'ya girmesiyle başlayan karartma günleri... Pencerelerimize kalın battaniyeler, siyah kalın perdeler takar, en düşük voltlu lambaları yakardık savaş uçaklarına hedef olmamak için, sokak lambaları da yakılmazdı. Şehirler, karanlık bastı mı hayalet şehirlere dönüşürdü... Yıllar yıllar geçti aradan, 20.Yüzyıldan 21.Yüzyıla geldik yani "çağ atladık". Artık ne elektrik kesintisi var, ne de enerji tasarrufu; evler, gökdelenler, avm'ler, her yer ışıl ışıl. Ama ülkemin ufukları çok da aydınlık değil, sanki lambanın şişesi iyice islenmiş, etrafı gaz kokusu gibi kötü kokular sarmış. Önümüzü göremiyoruz, uyku basıyor ama uyanmamız lazım, yapılacak çok işimiz var... "Lambaya püf deme" zamanı mı geldi diye düşünürken, bir şangırtıyla kendime geldim. Bir de baktım ki elimdeki lambanın şişesi yere düşmüş ve kırılmış... Her şerde bir HAYIR vardır diyerek gülümsedim kendi kendime... Artık ne "püf" diyeceğimiz lambalar ne de kırılacak şişeler var, şimdilerde bir tıkla söndürebileceğimiz tasarrufsuz (!) ve gereksiz yere yanan ampulleri söndürmeye yarayan düğmeler var sadece. Ve bize düşen; bu aydınlatmayan, camları kapkara olmuş gereksiz ampulleri söndürmek... Hele ortalığı aydınlatacak güneş ışıkları parlıyorsa...

  • Buralardan Bir Anne Geçti

    Nurten B. AKSOY * Anneliği Yaşayan ve Yaşatan Tüm Annelere * Günümüzde “üvey anne, üvey baba, üvey evlat” kavramına toplumun bakışı hayli değişse de çocukluğumuzda okuduğumuz, dinlediğimiz ya da izlediğimiz kötü üvey anne veya üvey baba öyküleri iz bırakmıştır çoğumuzun yüreğinde. İster istemez duyduklarımızın etkisiyle onlara hep öfkeyle, önyargıyla belki de nefretle baktık yıllarca. İşte bu kötü algıyı değiştirecek sıcacık bir üvey anne-kız öyküsünü bir Anneler Gününde sizlerle paylaşmak istedim… Yüreği anne sevgisiyle dolu tüm annelerin günü kutlu olsun… **** Bizler 60’lı-70’li yılların çocukları, Kemalettin Tuğcu'nun yazdığı acıklı öykülerdeki üvey annelerin yaptıklarını okurken gözyaşları içinde hep lanetlerdik onları. Çevremizdeki üvey anneleri izler, gözlerdik merakla; çocuklarına nasıl davranıyorlar, ayırım yapıyorlar mı diye. Hep eleştirilecek bir şeyler arardık, hep kusur bulurduk o annelerde. Ben de büyürken ister istemez aynı duyguları taşıdım ve hep "zavallı çocuk" diye acıdım o çocuklara. Bir gün kendimin de bir "üvey anne" olacağını nereden bilebilirdim ki? İnsanlar genellikle evlendikten sonra anne olurken, ben daha evlendiğim gün anne olmuştum, hem de on yaşında bir çocuğun annesi. Henüz genç bir kızken öğretmen arkadaşlarımdan çocuklu-dul erkeklerle evlenenler olmuştu. Bense o zaman onları yadırgamış, belki de farkında olmadan kınamıştım. Oysa birkaç yıl sonra eşim bana evlenme teklif ettiğinde, eşinden ayrılmış dul bir adamdı. Bir kız çocuğu olduğunu söylediğinde nedendir bilmem, ağzım dilim bağlanmış, çocuğunu hiç problem etmemiştim. Evliliğimizin ilk aylarında babaannesi ile kalan ve bana “abla” diyen eşimin kızı, yani üvey kızım, bir müddet sonra bizim yanımıza yerleşti. Bu arada üç yıl arayla oğullarımız dünyaya geldi. Kızımız ilk kardeşi doğduğunda onu hayli kıskansa da zamanla kardeşlerini çok sevdi, âdeta onlara ikinci bir anne oldu, tabii onlar da ablalarını çok sevdiler. Oğullarım bana anne dedikçe kızım da farkında olmadan bana “anne” demeye başladı. Bizim ilişkimize gelince; birbirimizi tanımaya çalışırken zaman zaman hırçınlaşıp çatışsak da birbirimizi anlamaya ve sevmeye çalışıyorduk. Zaman içinde üvey kızımın benim için oğullarımdan hiçbir farkı olmadığının ayrımına vardım; ama çevremiz hatta en yakınlarımız bile hep bizi, daha doğrusu beni izliyorlardı merakla. Biz kızımla birbirimize bağlandıkça onlar aramızı açmaya çalışıyorlardı niyeyse. Liseye başladığında kızımın üstelik bir de öğretmeni olmuştum ve aynı şeyleri zaman zaman okulda da yaşamaya başlamıştık. Kızıma iyi davransam "Bak çocuğuna farklı davranıyor" diyorlardı; sert davrandığımda da "Eee, tabi üvey anne, ne olacak" deniyordu. Yani üvey anne olduğum için ne İsa'ya ne de Musa'ya yaranabiliyordum. Derken yıllar geçti; çocuklar büyüdü, kızım üniversiteye gitmeye başladı ve o uğursuz yıl geldi... Babamızı aniden yitirdik ve hepimiz yetim kaldık. Ama bu acı kayıp kızımla beni ve kardeşlerini daha çok bağladı birbirimize, sevgimiz daha bir çoğaldı, pekişti. Yıllar sonra kızım evlendi, anne oldu, hem de mükemmel bir anne. İki tane dünya güzeli yavrusu var şimdilerde, yani benim torunlarım. Kırk yıla yakın, geçen bu zaman diliminde aramızı açmaya çalışanlar hiç ama hiç başarılı olamadılar çok şükür. Biz artık hem anne-kız hem de çok iyi iki arkadaş ve dert ortağıyız. Şimdi ayrı şehirlerdeyiz, aramızda mesafeler var; ama ne çıkar, sevgimiz öylesine büyük ve sağlam ki... Kızımın sıkıntılı bir döneminde onu görmek için iki üç günlüğüne yanına gitmiştim. Döndükten birkaç gün sonra mailimde bulduğum, aşağıdaki mektup belki de ondan aldığım en güzel hediyeydi… Buralardan Bir Anne Geçti Hayat bazen insanı öyle dibe vuruyor ki hiçbir gücün onu bir daha yukarı çıkaramayacağına inanıyor insan. Eğer hâlâ nefes alıyorsan, öyle zamanlarda bile yaşama dair bir umudun var demektir. Benim halim işte bu umutsuzluk ve dibe vurmuşluk hali. Uzun zaman içime dönüp baktığımda hiçbir ışık, heyecan ve umut bulamadım. Bitkin, bezgin, bıkkın ve bu durumu anlatabilecek ne kadar kelime varsa hepsinin etkisi yüreğimi çevrelemiş, sıkıyordu. Hep bir kaçış ve kurtuluş yolu arıyordum; ama insan kendisinden nasıl kaçıp kurtulabilir ki? İhtiyacım olanlar; bir samimi kucaklama, sırtımın sıvazlanması, beni kendime getirecek birkaç söz, gözüme içtenlikle bakılması, yanaklarımdan süzülen gözyaşlarımın silinmesi gibi şeylerdi aslında. Tüm bunlar için eşimin verdiği desteği asla göz ardı edemem. Hatta hayatımın hala sürüyor olmasının sebebi onun desteği, çocuklarımın sevgisi ve bana olan ihtiyaçlarıydı. İşte böylesi sıkıntılı günlerimde bana gelen bir büyük destek de bir annedendi. O beni doğurmadı. Sadece anne nasıl olunur, evlada neler yapılabilir iyi biliyordu ve bu bilgiyi beceriye dönüştürdü. Bana zaman ayırdı, benim için çaba harcadı. Sevgi emek ister ya hani, işte bana onu verdi. İnsanlar, “Doğuran anne ve bakan anneyi" tartışadursun, ben gerçek annenin “Anneliği hissettirebilen” olduğunu öğrendim. Beni görmeye geldiğinde birlikte geçirdiğimiz sayılı günlere rağmen, o günleri dolu dolu yaşattı bana bu anne. Birlikte geçirdiğimiz son akşamda, ona omuzlarına alsın diye bir şal verdim. O gece kullandı ve ertesi gün kaldığı odada bıraktı gitti şalı. Odayı toparlarken şalı elime alınca kokusu burnuma geldi, içime çeke çeke kokladım ben de. “İşte!” dedim, “Mis gibi anne kokuyor.” Bu kokunun bana hissettirdiği şey gerçek anneliğin ne olduğuydu. Onu bana gönderdiği için Rabbime şükürler, bana geldiği içinse o anneye teşekkürler olsun… Dilerim ki; Allah tüm annesizlerin yüreğini avutsun. Artık başladığım cümleyi tamamlayabilirim… Buralardan bir anne geçti, bana kokusu kaldı…” Kızın Elif Kaynak: “İmza: Ben” Kitabı

  • BÜTÜN ÜMİDİM GENÇLİKTEDİR

    Nurten B. AKSOY * Bandırma Vapuru Ben Bandırma Vapuru Esme rüzgar esme halim perişan Mustafa Kemali'm güvertede Ben Karadeniz'de dalgalarla boğuşan Küçük köhne bir tekne Baştan ayağa dek iman dolu Bu hasretlik daha ne kadar uzar Uçmak isterim Samsun'a doğru Bakışlarım kararır gözlerim dolar 19 Mayıs 1919 tarihi, yok edilmeye çalışılan bir toplumun, ulus olmaya yönelik olarak alın yazısını değiştiren, geleceğine ışık tutan ve tam bağımsızlığını kazanma yolunda atılan milli mücadelenin başladığı tarihtir. Ulusal Kurtuluş Savaşımızın tarihini ve Atatürk’ün Türk Milleti için yaptıklarını hepimiz biliyoruz aslında. Ama bazı şeyleri bilmek yetmez, özellikle bazı dönemlerde onları hep canlı tutmak, yaşamak ve yaşatmak gerekir. Ben Bandırma Vapuru Karadeniz'de küçük köhne bir tekne Yağma yağmur esme rüzgar Yolumu bekler Anadolu Gümüş dere durmaz akar. Mustafa Kemal'im güvertede Dayamış alnını ufka bakar. Atatürk’ün en önemli yönlerinden biri de gençliğe verdiği değerdir. Ülkenin geleceğini oluşturan “gençlik” kavramı, Atatürk’te en güzel anlamını bulmuş, en yüce değer yargısına erişmiştir. Atatürk daha Millî Mücadelenin başından itibaren köhnemiş fikirlere, milleti geriye götürmek isteyenlere karşı, tek çarenin gençlikte ve genç fikirlerde olduğunu görmüş, çağdaş zihniyetle yetişecek kuşakların, gelecekte eserini daha da geliştireceğini, onu her türlü tehlikeden koruyarak ebediyen yaşatacağını hissetmişti. Ben Bandırma Vapuru Var git başımdan Karadeniz Bu gece efkarım var N'oldu ey gönül n'oldu Gümüş dere durmaz ağlar Kan ağlar altmış üç ilimiz Kan ağlar Anadolu Onun içindir ki Atatürk, Türkiye Cumhuriyetini kurduktan ve büyük inkılâplarını başardıktan sonra, Millî Mücadele’yi başlatmak üzere Samsun’da Anadolu topraklarına ayak bastığı 19 Mayıs tarihini “Gençlik ve Spor Bayramı” olarak Türk gençliğine armağan etmiştir. 19 Mayıs’ı Türk Gençliğine armağan eden Atatürk, Türkiye Cumhuriyetinin korunmasını da onlara bırakmıştır. O; Türk gençliğinin geleceğe ışık saçan bilgi ve beceriyle donatılmış, milli gururlu, aydınlık fikirli, ruhen ve bedenen sağlıklı, neşeli, atılgan, ahlaklı, yurtsever, sportmen ve yarına ümit verecek şekilde yetişmesini istemiş ve bunu her fırsatta dile getirmiştir. Ben Bandırma Vapuru Mustafa Kemal'im güvertede Kaputuna bürünmüş Bakışlarında kararlılık, saçlarında rüzgar Yıldızlar geçiyor alnından Uzak zaferlerin şavkı vurmuş yüzüne. Türk gençliğinin büyük vatan sevgisini bilen Atatürk’ün bütün ümidi hep gençlikte olmuştur. Bir geçit töreninde gençleri gördükten sonra, o akşam sofrada Cumhuriyetin düşebileceği tehlikelerden bahsedenlere: "Mustafa Kemaller yirmi yaşındadır" demişti. O her gençte kendini görürdü. “Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır.” derken geleceğin gençlerinin yapacağı büyük işlerde Atatürk’ün batmayan bir güneş gibi ışık saçan düşüncelerini rehber edeceğine inanıyordu. Ben Bandırma Vapuru Duyarım sesler gelir Anadolu'dan Samsun'a doğru Bir şey var gecenin içinde Rüzgarlarla karanlıklarla dağılan Bir şey var gecenin içinde Mustafa Kemal'in sevinciyle ağaran. (Mesut Tarcan) Onun izinde ve ışığında yürüyen tüm gençlerin bayramı kutlu olsun…

  • Bir Moda Sevdası

    Nurten B. AKSOY * Moda ıssız ve sessiz, Moda soğuk ve karanlık... Bir ben varım masalarda Bir de yapayalnızlık... Moda; Anadolu yakasının, belki de İstanbul'un en güzel köşelerinden biri. Ve benim en çok huzur bulduğum, en sevdiğim "kûşe-i uzlet". Bir başka deyişle kendimle baş başa kalabildiğim, kendimi dinleyip içimdeki sese kulak verebildiğim cennetten bir köşe... Çok eski zamanlarda buralara gelip yerleşenler, karşı sahillerin güzelliğini göremeyip buraya yerleştikleri için, Moda'nın da içinde bulunduğu bu diyarlara "Körler Ülkesi-Khalkedon" demiş birileri. Oysa buralarda oturup karşı yakanın güzelliğini seyretmek için kör olmaya gerek yok. Gün batımının en güzel izlendiği köşedir Moda. Her mevsim bir başka görsel şölen sunar bakmasını bilen gözlere. Günün akşama kavuşma saatleri yaklaştığında güneş tatlı bir telaşa düşer. Rüzgarlarla savrulan bulutlar kimi zaman güneşin üstünü kaplayıp onunla bir gün batımı valsine başladığında renkler de dolanır birbirine. Sarı, pembe, mor kırmızı kurdeleler savrulurken gökyüzüne, martıların kanatlarına takılıp ışık ışık akar denize doğru. Kadıköy rıhtımından denizi takip ederek deniz otobüsü iskelesi yönüne doğru yürüdüğünüzde gelirsiniz Moda sahillerine. Tarihi Yarımada'nın üzerine kurulmuş Ayasofya, Sultanahmet Camisi ve Topkapı Sarayı tüm ihtişamıyla karşı sahilden göz kırpar güneşi kucaklarken. Mavinin yeşille birleştiği yamaçları süsleyen akasya ve çınar ağaçlarının altında nefeslenirken salkım salkım bahar kokuları yayılır her yana. Osmanlı'da Batılılaşmanın başladığı Tanzimat Dönemi'nde özellikle Avrupa'dan gelen yabancıların ve azınlıkların bu semte yerleşmeleri moda olduğundan, semte de MODA denmiş. Denize inen dar sokaklarını süsleyen tarihi taş evleriyle, zamana kafa tutan tarihi köşklerinin yanı sıra, son yıllarda ardı ardına açılan mekanlarıyla günümüzde de İstanbul'un en gözde, en moda semti MODA. Özellikle hafta sonları şehrin en uzak semtlerinden gelenlerle yerli ve yabancı turistler doldurur Moda'nın sokaklarını. Bulduğum her fırsatta kitabımı alıp koştuğum, koyu yeşil gölgelerinde tavşan kanı çayımı yudumladığım salaş çay bahçesi sadece yaz ve bahar aylarında değil, soğuk ve puslu kış günlerinde de ayrı bir güzeldir. Gençleri, ihtiyar delikanlıları, sanatçıları, sevimli kedileri ve köpekleriyle bir başka alemdir bu diyar. Kışın griye çalan gökyüzünde bir başka kanat çırpar martılar Moda sahillerinde. Bir zamanlar bu sahillerde dolaşmış, bu semtte yaşamış Barış Manço, Haldun Taner, Faruk Nafiz Çamlıbel, Reşat Nuri Gültekin, Ömer Seyfettin, Ahmet Haşim gibi sanatçıların ruhlarıyla kol kola gezerler sanki. Bugün de sokaklarında dolaşırken bir sanatçıyla karşılaşmanız işten bile değildir. İstanbul'da yaşayıp da hâlâ Moda'yı görmediyseniz ya da başka bir şehirden İstanbul'a gezmeye geldiyseniz, hafta içi bir gün mutlaka Moda'ya uğrayın. Eski Moda iskelesinde ya da benim gibi Moda Çay Bahçesinde kara kargaların, beyaz kanatlı martıların eşliğinde bir bardak çay için. Eğer çay dokunuyorsa Ali Ustanın meşhur dondurmasının tadına bir bakın derim. Fotoğraflar: Nurten Bengi Aksoy

  • Ah İSTANBUL

    Nurten Bengi AKSOY * Dün 29 Mayıs'tı, İstanbul'un Fethinin 570. yıldönümüydü, bir İstanbul sevdalısı olarak bu gün vesilesiyle duygularımı, hayal kırıklıklarımı ve içimde kabaran öfkemi dile getirmek istedim... Asırlarca imparatorluklara başkentlik yapmış, nice hükümdarların rüyalarını süslemiş, dünyanın göz bebeği olmuş, ama belki de en kadersiz , en zulmedilen şehirdir İstanbul... Kurulduğundan bu yana doğal afetlere, saldırılara, işgallere, savaşlara maruz kalmasına karşın hep direnen ve yaşamaya devam eden; şairlerin, yazarların gizemli şehridir İstanbul... Şiirlere, şarkılara ve daha nice sanat eserine ilham kaynağı olmuş; deniziyle, tepesiyle, erguvanlarıyla ve her gün bağrına saplanan hançerlerle yaşamaya devam eden, yedi düvelin göz diktiği şehr-i İstanbul'dur bu yedi tepeli şehir... Küçücük bir yarımadada, yedi tepe üstüne kurulmuş bu kutsal şehir artık kabına sığamıyor. Birer mezar taşını andıran gökdelenleriyle, beton dökülüp genişletilen sahilleriyle, yok edilen ormanları ve su kaynaklarıyla, ülkenin ve dünyanın dört bir yanından akın akın gelen çaresiz(mi) insanlarıyla, katledilmeye çalışılan tarihiyle sürekli ihanete uğrayan, Tevfik Fikret'in deyişiyle "Bin kocadan arta kalan dul bir kızdır" artık bu zavallı şehir. Belki de o koca FATİH uğruna karadan gemiler yürüttüğü bu güzel şehrin bugünkü halini görseydi, şehri yeniden fethetmeye kalkardı.... Bütün bunlara rağmen İstanbul yine de bir sevda, hem de kara bir sevda…Ne kadar kızsak da sevmekten vazgeçemeyeceğimiz bir sevgili. Uzaktayken hasretiyle yanıp tutuştuğumuz, içinde yaşarken hep yerden yere vurduğumuz, asırlardır adına methiyeler düzülen, huysuz ama bir o kadar da güzel sevgili… Fotoğraflar: Nurten Bengi AKSOY

  • Hasretinden Prangalar Eskiten Bir Şair Ahmed Arif

    Nurten B. AKSOY * ADİLOŞ BEBE Doğdun, Üç gün aç tuttuk Üç gün meme vermedik sana Adiloş Bebem, Hasta düşmeyesin diye, Töremiz böyle diye, Saldır şimdi memeye, Saldır da büyü... Bunlar, Engerekler ve çıyanlardır, Bunlar, Aşımıza, ekmeğimize Göz koyanlardır, Tanı bunları, Tanı da büyü... Bu, namustur Künyemize kazınmış, Bu da sabır, Ağulardan süzülmüş. Sarıl bunlara Sarıl da büyü... Doğup büyüdüğü toprakları, Anadolu insanının acılı yaşamını dile getirdiği en güzel dizeleriyle tanıdık ilk Ahmed Arif'i gençlik yıllarımızda, ders kitaplarında yer almayan şiirlerini dilden dile, kulaktan kulağa mektuplardan öğrendik. Anadolu’nun şairidir Ahmed Arif; hasretin, sevdanın, dağların, umudun ve halkın şairdir. “Emekliliğimden sonra Ankara’daki mütevazı evime çekildim. Gösteriş ve gürültüden uzak durmuşumdur hep, çünkü ben Doğuluyum. Az gelişmiş değil sömürülmek için kasıtlı olarak geri bırakılmış bir ülkenin aşiret töreleriyle yetişmiş bir çocuğuyum. 1983’te anam Arife Önal’ı kaybettim. Okumamıştı ama… Pardon, okumamış yanlış oldu, okutulmamıştı; ama şirin bir kadındı. Bir keresinde komşularıyla toplanmışlar muhabbet ediyorlar. Komşu kadınlar sürekli oğullarıyla övünüyorlarmış ‘Benim oğlum İzmir’e gitti doktor oldu, benim oğlum İstanbul’a gitti mühendis oldu, büyük oğlum Bursa’ya gitti mimar oldu.’ diye. Anam altta kalır mı, o da ‘Benim oğlum da Ankara’ya gitti komünist oldu.’ demiş. Garip anam ne bilsin, komünistliği de doktorluk, mühendislik gibi bir meslek zannediyor.” Nasıl severim bir bilsen. Köroğlu’yu, Karayılan'ı, Meçhul Askeri… Sonra Pir Sultan’ı ve Bedrettin’i. Sonra kalem yazmaz, Bir nice sevda… Bir bilsen, Onlar beni nasıl severdi. “Anlatılanlara göre, 1927 Nisan ayının 21. gününde doğmuşum, Diyarbakır’da, yazlık ve kışlık odalarıyla, geniş avlusuyla, bahçesiyle dönemin tipik Diyarbakır evlerinden birinde. Asıl adım Ahmed Önal, öz anamın adı Sayre, Kürt’tür. İki yaşındayken kaybettim onu, kardeşimin doğumu sırasında. Beni büyüten, emziren, yedirip içiren, eğiten Arife anamdır. Babam; Kerküklü Arif Hikmet, Kürt değildir. Rivayete göre, babamın büyük babası Rumeli’den göçmüş buralara. Bu üçünü de çok severim, hayatta laf söyletmem onlara.” İlkokulu Diyarbakır Siverek İlkokulu’nda, ortaokulu da Urfa’da okur. Liseyi ise yatılı olarak Afyon Lisesinde. "Bütün okul hayatımda tanıdığım en yetenekli, en yiğit, en mert, en bilgili adamlar o lisedeydi işte o yıllar. Yıl 1943 olmalı… Taş çatlasa 16–17 yaşındayım. Durmadan şiir yazıyorum. Bir dergi ‘Seçme Şiirler Demeti’ adıyla kuşe kâğıda basılıyor. Bir sayfanın sol başında Neyzen Tevfik, sağ başında Ahmed Arif. Ben Neyzen Tevfik’in torunu yaşındayım tabii o zaman, hatta daha da küçük. Bir de 10 lira geliyor bana dergiden, telif hakkı. Düşünün babam bana ayda 5 lira gönderebiliyor. O yüzden 10 lira büyük paraydı o zaman için.” diye anlatır o günleri şair. Gözlerim maviliğin ruhudur. Fecirlerin tebessümü içer. Berraklığında ilah çocukları uyur Ve emer sükutu beyaz gölgeler... Ahmed Arif 1951’de tutuklanır. Çok acılar çektikten sonra serbest kalır. Fakat 1952’de yeniden tutuklanır, yargılanır. İki yıl hapis ve sekiz ay da Urfa’da kamu gözetimi altında bulundurulma cezasına çarptırılır. 1955’te tahliye olur, cezaları bittikten sonra Ankara’ya döner ama sürekli polis gözetiminde olduğundan eğitimine devam edemez, çeşitli dergilerde yazılar yazar, değişik işlerde çalışır. Haberin var mı taş duvar? Demir kapı, kör pencere, Yastığım, ranzam, zincirim, Uğrunda ölümlere gidip geldiğim Zulamdaki mahzun resim. Görüşmecim yeşil soğan göndermiş Karanfil kokuyor cıgaram Dağlarına bahar gelmiş memleketimin. 1967’de Aynur Hanım ile evlenir ve 1972’de oğlu Finta dünyaya gelir. Evladına Filinta adını koyması pek çok şeyi anlatır. Bir söyleşide şöyle anlatır sevincini “Yaşamımda en büyük sevinci baba olduğum gün duydum. İnanır mısınız tam iki yıl oğlumun nüfus kağıdını cebimde taşıdım. Cebimdeki sanki dünyanın en zengin cüzdanıydı. Oğlum olmuştu. Oğlum, dünyanın en güzel güvercini… Dünyanın en güçlü silahı.” Terk etmedi sevdan beni, Aç kaldım, susuz kaldım, Hayın, karanlıktı gece, Can garip, can suskun, Can paramparça… Ve ellerim kelepçede, Tütünsüz, uykusuz kaldım, Terk etmedi sevdan beni… Yıllar içinde altmış kez basılan "Hasretinden Prangalar Eskittim” Ahmed Arif’in tek kitabıdır, şöyle anlatır şair kitabının öyküsünü: “Bunu anlatmak doğru mu bilmiyorum. Çok kişisel, çok duygusal bir şey, artık anı olmuş. Kitabımın adını ben ‘Dört Yanım Puşt Zulası’ koymuştum, ama kardeşim buna engel oldu. Bana ‘Kitabına böyle bir ad koymaya hakkın yok, seni 15 yaşındaki çocuklar, kızlar taparcasına seviyorlar. Sen bununla ola ki burjuvazinin tuzaklarını söylüyorsun. Ama şu da var, o çocuklara saygı duymalısın. Hatta bu adı bir şiirine bile verme, mısra olarak kalsın.’ Düşündüm, kardeşime hak verdim. Madem öyle, kitabımın adı ‘Hasretinden Prangalar Eskittim’ olsun dedim. “Sabah gözlerimi sana açarım, akşam uykularımı senden alırım. Nereye, ne yana dönsem karşımda mutluluğun o harikulade baş dönmesini bulurum. Böyleyken gene de şükretmem halime; hergelelik, açgözlülük eder, seni üzerim. Aklıma gelmez ki seni usandırır, sana gına getiririm. Sana dert, sana ağırlık sana sıkıntı olurum, nemsin be? Sevgili, dost, yâr, arkadaş… Hepsi. En çok da en ilk de Leylâ’sın bana. Bir umudum, dünya gözüm, dikili ağacımsın. Uçan kuşum, akan suyumsun. Seni anlatabilmek seni… Ben cehennem çarklarından kurtuldum. Üşüyorum kapama gözlerini…” diye seslendiği Leyla Erbil'le Diyarbakır’a sürgüne gitmeden önce Ankara’da arkadaş toplantılarında tanışırlar. Leyla Erbil yirmi üç, Ahmet Arif ise yirmi yedi yaşındadır. Deli divane aşık olur Leyla'ya Ahmed Arif. Yazdığı yüzlerce mektupta anlatır bu aşkını; ama hiçbir zaman bu aşkına karşılık bulamaz. Leyla Erbil dostluk sınırını hiçbir zaman aşmaz, bu aşka karşılık vermez. Leylim – leylim dünyamızın yarısı Al yeşil bahar, Yarısı kar olanda Gene kavim kardaş, can cana düşman, Gene yedi boğum akrep, Sarı engerek, Alnımızın aklığında puşt işi zulüm Ve canım yarı geceler Çift kanat kapılarına karşı darağaçları, Mapusanede çeşme Yandan akar olanda, Gelmiş yoklamış ecel Kaburgam arasından. Yoklasın hele… Bin yıl, bahar içre ömrünü sürsün Seni doğuran ana… Şiirlerinde hep ezilen insandan yana olan ve ezilenlerin kardeşliğine vurgu yapan şair Ankara'da yalnız yaşadığı evinde 2 Haziran 1991 tarihinde geçirdiği kalp krizi sonucu yaşamını yitirir. Geriye “Hasretinden Prangalar Eskittim” kitabı, çok sevdiği oğlu Filinta ve Leylasına yazdığı, sonradan kitaplaştırılan mektupları kalır. S eni anlatabilmek seni. İyi çocuklara, kahramanlara. Seni anlatabilmek seni, Namussuza, halden bilmeze, Kahpe yalana. Art arda kaç zemheri, Kurt uyur, kuş uyur, zindan uyurdu Dışarda gürül gürül akan bir dünya… Bir ben uyumadım, Kaç leylim bahar, Hasretinden prangalar eskittim. Saçlarına kan gülleri takayım, Bir o yana Bir bu yana… Seni bağırabilsem seni, Dipsiz kuyulara. Akan yıldıza. Bir kibrit çöpüne varana. Okyanusun en ıssız dalgasına Düşmüş bir kibrit çöpüne. Yitirmiş tılsımını ilk sevmelerin, Yitirmiş öpücükleri, Payı yok, apansız inen akşamdan, Bir kadeh, bir cıgara, dalıp gidene, Seni anlatabilsem seni… Yokluğun, cehennemin öbür adıdır Üşüyorum, kapama gözlerini…

  • Bana Bir Sözcük Ver

    Şenol YAZICI * Bana Bir Sözcük Ver Sen gittikçe ıssızlaşır dört yanım. Zifir zindan bir gece kesilirim, Yıldızlarım korkar, kapar gözlerini... Üşür çocuklarım. Hani ağlamak bentleri zorlayan bir sudur, Bir kıl ustura dolaşır boğazında, ağlayamazsın... Bana bir sözcük ver ödünç; Seni anlatsın. Sen öyle dur yalnızlığım; Sen anam, mihenk taşım, O n sekizimdeki suretime takılmış, topal çerçiden kalma, kenarı kırık ve de çilli, boy aynamsın. Issızlaştıkça dört yanım, bir ağlama tutar, Çözülüp çözülmemekte sınanmamsın... Bir sözcük ver bana ödünç; Sensizliği anlatsın.

  • CELLADINA ÂŞIK OLMA MESELESİ

    Zeki Sarıhan * Hükümetin öncülük ettiği yeni Kürt Açılımı, düşe kalka devam ediyor. Bu açılım, DEM Parti ile CHP’nin arasında gerginliğe de neden oldu. CHP Genel Başkanı Özgür Özel, Başkanları hapiste, birçok belediyesine kayyım atanmış olan ve bunun gibi daha birçok baskı altında bulunan DEM Partililerin, nasıl olup da AKP’nin yeni anayasa yapma ve Erdoğan’ın yeniden cumhurbaşkanı seçilme planlarına alet olduğunu eleştirmek için “Celladınıza âşık mı oldunuz?” diye bir suçlamada bulundu. Bunun üzerine, Kürtlerin asıl cellatlarının CHP olduğu konusunda hem DEM’den hem Erdoğan’dan cevap geldi. “Celladın kim olduğunu merak ediyorsan CHP tarihini oku, aynaya bak” diyordu Erdoğan. DEM Parti, AKP ile Kürt sorunu dışındaki konularda iş birliği yapmadığını, yapmayacağını açıkladı, Özel de Celladına âşık olanla DEM’i kast etmediğini söyleyerek onunla köprüleri atmak istemediğini anlatmış oldu. Cellattan ne kast ediliyor Cellat sözcüğü, bir insanı boğarak, asarak, vurarak ve benzeri yollarla öldüren kişi demek ise de bu tartışmada zalim, gaddar, yasakçı, başkalarının haklarını inkâr eden kuvvet sahipleri anlamlarına da kullanılmış oldu. Sahi, Kürtlerin cellatları var mıdır ve bunlar hangi hükümetlerdir? Yüz yıllık tarih gözden geçirilirse, çok kan aktığına, çok köy yakıldığına, cezaevlerinde pek çok insanlık dışı muameleler yapıldığına göre cellatlığa birçok örnek verilebilir. Bu olaylar, kalkışma ve bastırma hareketleri olarak nerdeyse aralıksız sürmüştür, halen de hapishaneler siyasi mahkûmlarla veya terör hükümlüleriyle doludur. Buna karşılık, Kürt cephesine Şeyh Sait, Seyit Rıza, Koçgiri, Başbağlar gibi olaylardan sorumlu olanlar vardır ve zaten PKK ve “Kurucu önderi” Abdullah Öcalan “Bebek Katili” gibi sıfatlarla anılmaktadır. Devlet ve Kürtler, katil olarak birbirlerini göstermektedir. Barışı Kurmak İçin Kürtlerle Türklerin arasındaki sorunları çözmek ve iki halk arasındaki barışı ve kardeşliği gerçekleştirmek için geçmişi orta etmenin bir faydası yoktur. Kürtlerin Kürt olmaktan kaynaklanan haklarını vermeye yanaşmayanlar o zehirli dili kullanmaya devam ediyor. Doğrusu Hükümet Cephesi, Öcalan’dan ve DEM’den aldıklarına karşılık ne vereceğini açıklamakta pek ketum davranıyor ve bir şey vermeyi devletin veya (Türklerin) şanına yediremiyor gibi. Öz eleştiri diye bir kavram var Türkiye’de siyasilerin ve partilerin hiç yaklaşmadıkları bir kavram var: Kendilerinin geçmişte yaptıkları hataları kabul ederek arınmak. Özgür Özel, Tek Parti döneminde Kürtlere “kötü davranıldığını” inkâr etmeyerek bunda yalnız CHP’lilerin değil, o zaman CHP içinde bulunup sonradan Demokrat Parti, Millet Partisi gibi başka partiler kuranların dahli olduğunu söyledi ki çok doğrudur. Kürtlerin uzun yıllar inkârı, Türk burjuvazisinin ve onların iktidarına ortak olan ağaların ortak politikası idi. Ne var ki, herkes yemiş içmiş, hesabı ödemek CHP’ye kalmıştır. Gene de gerçeği bu kadarcık dile getirmekle yetinmek yerine esaslı bir özeleştiri yapmak CHP’yi hem Kürtlerin hem gerçeğin yanında güçlendirirdi. Siyaset hâlâ, böyle açık sözlü bir özeleştiri beklemeye devam ediyor. Okuldan Başlamak Gerek Öğretmenlik, özellikle Türkçe öğretmenliği, öğrencilerde devrimci bir kültür oluşturulması için sayısız fırsatlar sunar. Bu nedenle lise ve ortaokullarda dersine girdiğim sınıflarda, okuma alışkanlığı kazandırmak, gazete ve kitap okuyabilecek, serbestçe söz söyleyebilecek bir yeni insan tipi oluşturmak için özeleştiri konusunu da zaman zaman gündeme alıyordum. Beklendiği gibi öğrencilerimiz de siyasetçilerimiz gibi sınıf karşısında hatalarını itiraf etmede pek hazır olmuyorlar. Onlardaki bu tutukluğun önünü açmak için önce sözle ve yazılı beni eleştirmelerini ister, eleştirileri arasında hak verdiklerimi itiraf ettiğim gibi, onların değinmedikleri bazı hatalarımı da itiraf ederdim. (Öğrencilerimin yazılı olarak beni eleştirdikleri metinlerden “Öğretmeni Eleştirin” kitabını da yayımladım.) Öğrencilerim, bundan sonra açılırlardı. Keşke bütün okullarda öğrencilere eleştiri ve özeleştiri kültürü aşılansa. Belki toplumda bir yer edindikleri zaman uygularlar… Benim “Cellat”larım Darağacındaki ipimi çeken anlamında değilse de bana büyük haksızlıklar yapan, mesleğimi icra etmekten beni alıkoyan, diyar diyar gezdiren ve mapuslarda çürütmeye çalışan cellatlarım oldu. Bir kez valilik emrine, iki kez bakanlık emrine alındım. İki kez sürüldüm, bir kez okuldan atıldım, Üç kez tutuklandım ve ömrümün üç yıldan fazlası demir parmaklıklar arasında geçti. Kademe ilerlemem durduruldu. Birçok kez soruşturma geçirdim. 25 yıl üzerinden emekli olduğum mesleğimin yedi yılını öğrencilerimden uzakta geçirdim. Gene de öldürmeyen Allah öldürmüyor! Halkın zulümlere direnişinin verdiği meyvelerle, bağımsız yargının varlığı ile bütün bu suçlamalar ve kararlar hükümsüz kaldı. Benim gibi on binlerce insana bu haksızlıkları yapanlar, işkence hanelerde insanları sakat bırakanlar, aileleri perişan edenler şimdi nerde? Bunların hesabını kim verecek?

  • Bir Bayram öncesinde Geçmişe Yolculuk

    Nurten B. AKSOY * Bir zamanlar "Ah, nerede o eski günler, eski bayramlar" diyen büyüklerimize buruk bir gülümsemeyle bakar "Ne varmış canım bu eskilerde, ne bitmez bir özlemmiş bu böyle" diyerek sitem ederdim içimden. Ama bu yıl bırakın o eski bayramları geçen yılki bayramı bile arar olduk. Neredeyse altı aydır ülkemizin üstüne bir kabus gibi çöken deprem felaketi, ardından esen seçim fırtınası, yaşanan hayal kırıklıkları ve yıllardır süren ekonomik koşulların yarattığı yoksulluk nedeniyle ne bayramın geldiğinin farkındayız ne de yaşadığımızın. Bir yandan ölümler, bir yandan yokluklar, bir yandan pahalılık derken bayram sevincini bile yaşayamaz olduk. İşte böyle düşünceler içinde kendimle baş başa bir yolculuğa yelken açarken Tv'de çalan "Ayrılık yaman kelime" şarkısı da eşlik ediyor bir yandan bana... Çok uzaklara, çok eskilere yol alıyorum... İstanbul'un mütevazı semtlerinden birinde iki katlı, terasındaki çardağı, bahçesindeki kömürlüğü, pencerelerinin önündeki teneke saksılarda açan rengarenk çiçekleriyle şirin mi şirin bir ev... Ve bu evde yaşayan mutlu insanlar... İşte yola koyuldum, bu eve, hatırını soracağım, özlemle sarılıp koklayacağım sevdiklerimin yanına gidiyorum. İnsanların henüz "köşe dönmeyi" bilmedikleri, alın teriyle kazandıkları helal lokmalarını huzurla yedikleri yıllar... Çocukların bir rugan pabuçla, bir basma elbiseyle en büyük mutluluğu yaşadıkları günler... Ve o günleri yaşayan biz mutlu çocuklar... Bayramlar bir başka gelir, bir başka yaşanırdı o zamanlar. Günler öncesinden şehri terk edip, tatile kaçma planları değil, ziyaret edilip hatırları sorulacak akrabalar, büyükler düşünülürdü. Şimdiki gibi temizliğe birileri gelmezdi, evin anneleri kendisine yardım eden çocuklarıyla yaparlardı bayram temizliklerini güle oynaya. Pek bir marifetli anneler baklavalar açarken, o kadar da becerikli olmayanlar revani ya da kalbura bastıyla yetinirlerdi bizim evdeki gibi. Günümüzde pek çoğumuzun sorguladığı kurban kesme ibadeti, çok eskilere dayanan bir inanç, bir gelenekti ama büyük bir saygıyla ve gerçekten inanarak yapılırdı o zamanlar. Kurban edilecek hayvan iki üç gün önceden alınır, adeta evde misafir edilir, severek okşayarak beslenirdi ve bayram sabahı tertemiz ve bembeyaz bir yemeniyle gözleri bağlanır dualar ve göz yaşlarıyla kurban edilirdi. İnsanlar o yıllarda kurban kesmeyi dini bir vecibe olarak yerine getirirken, aynı zamanda kısıtlı geliri olan aileler özellikle çoluk çocuklarına hiç olmazsa bir iki hafta bolca et yedirme imkanı bulmuş olmanın huzurunu da duyarlardı. Bayramı doya doya yaşadığım o çocukluk günlerinden bu günlere köprülerin altından çok sular geçti ve artık ben de o eskiye özlem duyulan yaşlara geldim, geçmişi özlüyorum, hem de çok özlüyorum, hele de bu yıl... Çocukluğumun o riyasız, içten, sımsıcak insanlarını özlüyorum. Bir rugan pabucun heyecanıyla beklenen bayram sabahlarını özlüyorum. Evet, özellikle de o bayram sabahlarını ve öncesindeki bayram hazırlıklarını özlüyorum. Ama olsun varsın, biz yine de umudumuzu yitirmeyip gelecek güzel günleri bekleyelim. Her şeye rağmen sevdiklerimizle yaşayacağımız mutlu bayramlar için hep birlikte dua edelim...

  • Al Yalnızlığını Gel-Aziz Nesin

    Nurten Bengi AKSOY * "Hayatım süresince boyum kadar kitap yazdım ama beni sevmeyenler buna da mazeret bulup ‘onun zaten boyu kısaydı’ dediler…" Diye sitem eden Mehmet Nusret Nesin ya da bilinen adıyla Aziz Nesin… Mizah, kısa öykü, tiyatro ve şiir dallarında pek çok yapıtı bulunan yazarımızı ölüm yıldönümünde analım istedik. Aziz Nesin, 20 Aralık 1915’te İstanbul Heybeliada’da dünyaya gelir. Babası Abdülaziz Bey Giresun’un Şebinkarahisar ilçesine bağlı Ocaktaşı köyünden göçerek İstanbul’a yerleşir ve bahçıvanlık yaparak geçimlerini sağlar. Aziz Nesin, ilk ve orta okulu İstanbul’un çeşitli okullarında okuduktan sonra 1935’te Kuleli Askeri Lisesini, 1937’de Ankara’da Harp Okulunu bitirip asteğmen olur. Son olarak 1939’da Askeri Fen Okulunu bitirir. Bu dönemde bir yandan da Güzel Sanatlar Akademisi Süsleme Bölümü’ne devam eder Bir röportajında bu eğitimin, hayatına ‘Fikri takip’ dedikleri şeyi getirdiğini ifade eder Acının Duvarı Aşılınca Kendisi çatlamadan Toprağı çatlatamaz tohum Aşmışım sınırını mutsuzluğun Ayrımsayamıyorum bile öyle mutsuzum Acısını artık duyamıyorum Ki kendim öyle bir acı olmuşum Nasıl görmezse göz kendini Kendimi arıyor bulamıyorum. Nesin, Ankara Harp Okulunu bitirmesinin ardından asteğmen rütbesiyle orduya katılır. Yurdun çeşitli yerlerinde görev yaptıktan sonra üsteğmen rütbesindeyken “görev ve yetkisini kötüye kullandığı” suçlamasıyla askerlikten uzaklaştırılır. Askerlikten uzaklaştırılmasının ardından bir süre bakkallık, muhasebecilik gibi işler yapar. 1945 yılında Sedat Simavi’nin çıkardığı “Yedigün” dergisine girer; daha sonra Karagöz gazetesinde de yapacağı gibi redaktörlük ve yazarlık yapar. Aynı yıllarda profesyonel olarak oyun yazarlığına ve Tan Gazetesi’nde de köşe yazarlığına başlar. 1946’da Sabahattin Ali ile birlikte Marko Paşa mizah gazetesini çıkarırlar. Çıktığında büyük ses getiren dergi dönemin politikacılarını ve tiplemelerini sözünü esirgemeden eleştirir, tüm baskıların ve defalarca kapatılmasının getirdiği zor koşullara karşın hedeflediği satış rakamlarına ulaşır. Kendime Öğüt Uslanma hiç hep deli kal Büyüme sakın çocuk kal Es deli deli böyle kal Son harmanında sevdanın Tüken toz toz savrula kal Suçüstü bulmalı ölüm Ölürken de sevdalı kal… İkinci kitabı Azizname’yi 1948’de çıkarır. Taşlamalardan oluşan bu kitap yüzünden hakkında İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesinde dava açılır. Dört ay tutuklu olarak süren dava sonunda mahkumiyet almaz; ancak 1949 yılında İngiltere Prensesi II. Elizabeth, İran Şahı Rıza Pehlevi, Mısır Kralı I. Faruk birlikte Ankara'daki elçilikleri aracılığıyla Türkiye Dışişleri Bakanlığı’na resmen başvurarak, bir yazısında kendilerini aşağıladığı iddiasıyla aleyhine dava açınca 6 ay hapse mahkûm edilir. 1952’de İstanbul’da Levent’te bir dükkân kiralar ve Oluş Kitabevini açar; 1953’te Beyoğlu’nda bir ortağıyla Paradi Fotoğraf Stüdyosunu kurar. 1954’te Akbaba dergisinde takma adlarla öyküler yazmaya başlar. 1955’te 6-7 Eylül faciası olarak tarihimize geçen, İstanbul'daki azınlıkların ev ve dükkanlarının korkunç yıkımına suçlu aranmaya başlanır. Dönemin iktidarı olayların bir “Komünist komplosu” olduğunu öne sürerek, aralarında Aziz Nesin’in de olduğu, sol görüşe yakın pek çok kişiyi tutuklatır. Aziz Nesin hiçbir gerekçe olmaksızın 9 ay cezaevinde yatar. Boşuna Sen yoksun Boşuna yağıyor yağmur Birlikte ıslanmayacağız ki... Boşuna bu nehir Çırpınıp pırpırlanması Kıyısında oturup göremeyeceğiz ki… Uzar uzar gider Boşuna yorulur yollar Birlikte yürüyemeyeceğiz ki… Özlemler de ayrılıklar da boşuna Öyle uzaklardayız Birlikte ağlayamayacağız ki... Seviyorum seni boşuna… Boşuna yaşıyorum Yaşamı bölüşemeyeceğiz ki… “Dolmuş” (1955); “Yeni Gazete” (1957), Akşam (1958), “Tanin” (1960), “Günaydın” (1969), Aydınlık (1993) gibi dergi ve gazetelerde yayımlanan gülmece öyküleri, röportajlar ve fıkralarla Çağdaş Türk Edebiyatı’nın tanınmış ve en verimli kalemlerinden biri durumuna gelir. 1956 yılında İtalya’da yapılan ve 22 ülkenin katıldığı Uluslararası Gülmece Yarışmasında birincilik ödülü olan Altın Palmiyeyi ‘Kazan Töreni’ adlı öyküsüyle kazanır. Ertesi yıl aynı ödülü ‘Fil Hamdi’ adlı öyküsüyle ikinci kez alır. İlk ödülünü 1960 yılında devlet hazinesine bağışlar. İlk kez 1965 yılında -ancak 50 yaşındayken bu hakkı elde edebilmişti- bir pasaport alabilir. Berlin ve Weimar'daki Antifaşist Yazarlar Toplantısına davetli olarak katılır. Altı ay süren bu ilk yurt dışı gezisinde, Polonya, Sovyetler Birliği, Romanya ve Bulgaristan’a gider. Konser Şimdiden duyuyorum Her şey birdenbire olacak Şuramda bir kılcal damar Ya da beynimde bir sinir ucu O anda bir yerlere atılmış eski bir kemanın Yalnızlıktan gerilmiş bir teli kopacak Ya da terk edilmiş bozuk bir piyanodan Tek notalık si minörden bir ses çıkacak Karanlıkta ve yalnızken dinlemeli Bu konser modası geçmiş adamın Yaşamı boyunca sunmak isteyip de Veremediği ilk ve son konser olacak Aziz Nesin’i İstanbul’dan bir yere süreceklerdir, karakola çağırıp “Böyle böyle süreceğiz seni, nereyi istersin… İzmir’i mi Bursa’yı mı?” diye sorarlar. Nesin de “İzmir’i hiç görmedim, madem sürüyorsunuz oraya sürün” der. Sonra tebligat gelir… Bir bakar ki Bursa’ya sürülmüş. Meğer yanlışlıkla istediği yere sürmeyelim diye çağırmışlar karakola. 1972’de Nesin Vakfı’nı kuran yazarımız, vakfa her yıl belirli sayıda alınan kimsesiz ve yoksul çocuğun bakım ve eğitimlerini üstlenir. Kitaplarının tüm gelirini de vakfa bırakır. 1983’te Amerika Birleşik Devletlerinde Indiana Üniversitesi’nin düzenlediği uluslararası toplantıya çağrılan Nesin, pasaportu 12 Eylül idaresince geri alındığı için bu toplantıya katılamaz. 1989’da Demokrasi Kurultayının toplanmasında etkin görev alır ve oluşturulan Demokrasi İzleme Komitesinin iki başkanından biri olur. Aynı yıl Sovyet Çocuk Fonunun ilk kez verilen “Tolstoy Altın Madalyası”na değer görülür. 67. Yaş Benim doğduğum gün Günler uzamaya başlar Öyle bir öleceğim ki Geceler uzamaya başlayacak Ve öyle bir öleceğim ki Günlerle gecelerden başka Hiç kimse öldüğümü anlamayacak 19 Mart 1990’da Ankara Sanat Kurumunda 75. yaşını kutlayan Nesin, 2 Temmuz 1993’te Pir Sultan Abdal etkinliklerine katılmak üzere Sivas’a gider. 35 kişinin yaşamını yitirdiği Madımak Oteli Katliamından sağ kurtulur. Aziz Nesin, söyleşi ve imza günü için gittiği Çeşme Alaçatı’da, geçirdiği kalp kriziyle hayatını kaybeder. Cenazesi 7 Temmuz 1995’te vasiyeti gereği hiçbir tören yapılmaksızın ve yeri belli olmayacak şekilde Çatalcadaki Nesin Vakfının bahçesine gömülür. Ardında 80 yıllık mücadele, sayısız başarı ve Nesin Vakfını bırakır. Arkadaşım Badem Ağacı Sen ağaçların aptalı Ben insanların Seni kandırır havalar Beni sevdalar Bir ılıman hava esmeye görsün Düşünmeden gelecek kara kış Açarsın çiçeklerini Bense hayra yorarım gördüğüm düşü Bir güler yüz bir tatlı söz Açarım yüreğimi hemen Yemişe durmadan çarpar seni karayel Beni kara sevda Hem de bilerek kandırıldığımızı Kaçıncı kez bağlanmışız bir olmaza Ko desinler bize şaşkın Sonu gelmese de hiç bir aşkın Açalım yine de çiçeklerimizi Senden yanayım arkadaşım Havanı bulunca aç çiçeklerini Nasıl açıyorsam yüreğimi Belki bu kez kış olmaz Bakarsın sevdan düş olmaz Nasıl vermişsem kendimi son sevdama Vur kendini sen de bu güzel havaya... Aziz Nesin’in yakın dostu Ataol Behramoğlu anlatıyor: “Kadınları sevdiği muhakkak… Aziz Nesin, çevresindeki bütün kalabalıklara rağmen yalnız, çok yalnız bir insandı bence. Ömrünce tek aşkı, ölümsüz bir aşkı, ‘o hepimizin sevgilisidir’ dediği Yetmiş Yaşım Merhabadaki Tülsü’yü aradığına ve ömrünce içinde bir aile yuvası özlemi taşıdığına inanıyorum” der. Cimriliğin de, “çapkınlık” gibi sadece bir yakıştırma olduğuna inanan Behramoğlu, Nesin’e “cimri” diyenlere, biriktirdiği şeyleri kendisi için değil, başkaları -özellikle vakıftaki çocukları- için harcayan Nesin’in tutumluluğunu örnek almalarını önerir.

  • Hayat Kurtaran Argo Cümle

    Nurten B. AKSOY * İkinci Dünya Savaşı öncesinde İstanbul-Bakırköy'de yaşayan Ermeni Doktor Peştemalcıyan, ailesiyle birlikte Türkiye’den Almanya’ya göç edip Berlin’de bir halı ve kilim mağazası açar. Savaş başlayıncaya kadar işleri yolunda giden baba Peştemalcıyan, zaman içinde işleri oğlu Aram Peştemalcıyan’a bırakır. İkinci Dünya Savaşının başlamasıyla zorlu günler de başlar, her geçen gün bir öncekini aratmaktadır. Savaş bütün hızıyla sürerken 1943 yılının sonlarına doğru savaşın gidişatı ve Almanların daha fazla savaşacak gücünün kalmadığı ortaya çıkar. 1944 yılının Ocak ayında Oder Irmağını geçerek önce Budapeşte’ye giren Kızıl Ordu, 25 Nisan 1945'te Berlin’i de kuşatır ve kısa sürede işgal eder. Kentin merkezindeki bir yeraltı sığınağında kalan Hitler savaşın kaybedildiğini anlayınca 30 Nisan’da intihar eder. Savaş nedeniyle zaten yakılıp yıkılan kent, Batı’dan müttefik orduları gelene kadar Sovyet askerlerinin yağma ve talanına bırakılır. Daha sonra Batılı müttefiklerin de katılacağı işgal güçleri askerlerinin, kızlara ve kadınlara tecavüzü sıradanlaşır, inanılmaz boyutlara ulaşır. Rus İşgal Komutanlığı, yayınladığı bir bildiriyle her yerin Rus askerlerine açık tutulmasını kesin olarak emreder. Savaşın tüm acımasızlığıyla sürdüğü bu günlerde Peştemalcıyan ailesi de mecburen emre uyar. Halı mağazalarının kapılarını açarak Rus askerlerinin yağmaya gelmesini endişe ile bekleyen ailenin bu bekleyişi fazla uzun sürmez. Ve bir sabah Peştemalcıyan Halı-Kilim Mağazasından içeriye gürültü ve patırtı ile kılıksız, vahşi görünüşlü, Moğol tipli ve silahlı iki asker; yüksek sesle bağıra çağıra girer. Askerlerden biri halılarla ilgilenirken, diğeri genç kızlarını da aralarına alarak hareketsiz ve endişeli bir şekilde olup biteni takip eden Peştemalcıyan ailesine yönelir. Etrafa şöyle bir göz atıyormuş gibi yaptıktan sonra genç kıza doğru yaklaşır ve elini uzatır... Aram Peştemalcıyan gayrı ihtiyari ve seri bir hareketle askeri bileğinden sıkıca yakalar. Çekik gözlü asker bu ani tepki üzerine tabancasını çekerek, Peştemalcıyan’ın şakağına dayar. Aram Peştemalcıyan, adeta taş kesilmiş gibi bakan karısına dönerek “Şimdi b..u yedik” der. İşte ne olduysa o an olur. Bu sözleri işitince irkilen asker silahını indirerek “Ne dedung, ne dedung?” diye sorar. Baba Peştemalcıyan olayın şoku içinde, ister istemez söylediği sözleri tekrarlamak zorunda kalır: “Simdi b..u yedik”. O anda sanki bir mucize olur, asker ani bir hareketle silahını indirerek, yıllar sonra bir dostunu görmüş biri gibi büyük bir sevinçle Peştemalcıyan’ın boynuna sarılır. Peştemalcıyan şok üstüne şok yaşamaktadır. Olayı kavramaya çalışır ve askerin Kırgız ağzıyla; “Miz gan gardaşız, min sinig gardaşınam” yani “Biz kan kardeşiyiz, ben senin kardeşinim” derken sevinçten çılgına dönmesini hayretler içinde seyreder. Askerler ise karşılarında Türkçe konuşanları görünce büyük şaşkınlık yaşarlar. Mağazayı basanlar, Rus ordusundaki Kırgız askerlerdir ve Aram’ın Türkçe konuştuğunu duyunca “kan kardeşliği” durumu ortaya çıkmıştır. Olay anlaşılıp şok atlatılınca Peştemalcıyan ailesi rahat bir nefes alır. Askerler özür dilerler, çaylar içilir, konuşmalar uzar ve iki asker sonraki günlerde mağazaya gönüllü bekçilik yaparlar. Farklı milletlerden oluşan Sovyet Ordusundaki bu iki Kırgız asker de 945’te Sovyetlerin Nazi Almanya’sına karşı zaferinin tescili anlamına gelen Sovyet bayrağını Almanya’nın başkenti Berlin’e diken Sovyet askerlerinden biri olan Dağıstanlı Abdülhakim İsmailov gibi Sovyet ordusu ile Berlin’e kadar gelen askerlerdendir. Nihayet savaş biter, sıkıntılı günler geride kalır. Peştemalcıyan ailesi bir gün Berlin’deki mağazalarını gezen bir Türk gazeteciyle tanışırlar ve gazeteciyi evlerine davet ederler. Yaşadıkları olayı büyük bir heyecanla ve yeniden yaşıyormuşçasına tekrar tekrar anlatırlar. Hayatlarını kurtaran sihirli cümlenin Peştemalcıyan ailesi için neler ifade ettiğini, hayatta kalmalarına sebep olan bu sözleri bir hattata yazdırıp evlerinin en güzel yerine asmak istediklerini ve bu anı her zaman hatırlamak istediklerini söylerler. Gazeteci, onlara bu konuda yardımcı olabileceğini söyler ve Türkiye’ye dönüşünde verdiği sözü yerine getirmek üzere hattat ve mücellit Emin Barın’ın atölyesine gider. Emin Barın kendisinden yazılması istenen cümleyi duyunca şaşırır. Zira ilk defa böyle ilginç bir taleple karşılaşmaktadır. Hemen “Yazarım” diyemez, düşünmek için zaman ister. Ancak kendisinin de Almanya’da cilt eğitimi gördüğü sıralarda yaşadığı savaş günlerini hatırlayınca işi kabul eder. Bir hafta sonra yeniden gelen gazeteciye ibareyi yazabileceğini söyleyerek “celi sülüs” levhayı hazırlar ve levha Almanya’ya doğru yola çıkar. Emin Barın, dostlarına daha sonraları “Hadise o kadar ilgi çekiciydi ki gazeteci dostumdan dinleyince teklifi kabul etmek zorunda kaldım” der. Levha, Peştemalcıyan ailesinin artık dostu olan gazeteci tarafından Berlin’e götürülür ve 17 Temmuz 1966 tarihli Yeni Gazete'ye de “Levhaya Bir Ailenin Hayatını Kurtaran Argo Cümle Yazıldı” başlığıyla haber olur. Kaynak: #Tarih Dergisi Sinan Çuluk

  • Unutulmaz Şarkıların Unutulmaz Öyküleri

    Nurten B. AKSOY * Şarkılar vardır neşeli, kıpır kıpır; şarkılar vardır hüzünlü, göz yaşı dolu. Bazen aşkla, bazen acıyla söylenmiş sözler ya da bestelenmiş ezgiler, bir de öyküsünü biliyorsak daha bir derinden etkiler insanı… İşte Türk Sanat Müziğinin unutulmaz şarkılarından bazılarının öyküleri... Ada sahillerinde bekliyorum Ada sahillerinde bekliyorum Her zaman yollarını gözlüyorum Yârim seni seviyor istiyorum Beni şâd et Şadiyem başın için *** Nerede o mis gibi leylaklar Sararıp solmak üzre yapraklar Bana mesken olunca topraklar Beni şâd et Şadiyem başın için Hep neşeli ortamlarda el çırparak söylenen bu türküde aslında Suat Bey ve Şadiye Hanımın hüzünlü aşkı anlatılır… Şadiye zengin bir ailenin kızıdır. Suat ise fakir bir gençtir. Kader ikisini bir yaz Ada’da buluşturur ve birbirlerine âşık olurlar. Fakat babası, kızını Suat Beye vermek istemez. Kış geldiğinde Şadiye ve ailesi Ada’dan ayrılır. Suat ise Ada’da kalır ve sahilde hep Şadiye’nin ona geleceği günü bekler. Bu arada mektuplarla haberleşmeye devam ederler. Fırtınalı bir akşam Suat bu özleme dayanamaz ve kendini denizin azgın sularına bırakır. Ertesi sabah, fırtına nedeni ile gelemeyen tekneden Suat’a bir mektup gelir, bu Şadiye’nin mektubudur. Mektupta Şadiye “Suat, babamı nihayet evlenmemize ikna ettim, gelip beni ailemden isteyebilirsiniz.” yazıyordur. Bir Bahar Akşamı Rastladım Size Bir bahar akşamı rastladım size Sevinçli bir telaş içindeydiniz Derinden bakınca gözlerinize Neden başınızı öne eğdiniz? *** İçimde uyanan eski bir arzu Dedi ki yıllardır aradığın bu Şimdi soruyorum büküp boynumu Daha önceleri neredeydiniz? Fuat Edip, gençliğinde rüyasında çok güzel bir kız görür ve o kıza gönlünü kaptırır. Yıllarca o kızı bulma hayaliyle yanıp tutuşur. Ailesinin baskısıyla Fuat bey istemediği bir evlilik yapar. Bir bahar akşamı Fuat Edip’in yolu, Çamlıca Kız Lisesinin önünden geçer. Okulun dağıldığı sırada şairimizin gözüne bir kız ilişir. Bu kız, yıllar önce rüyasında gördüğü kızdır. Şair, adeta donakalır, kendinden geçer. Onun bu halini fark eden öğrenci de utanarak boynunu eğer. Fuat Edip, artık yaşlanmış haliyle kıza bakar kalır, artık her şey için çok geçtir. Âdeta beyninden vurulmuş bir halde yoluna devam ederken şu mısralar dökülür dudaklarından: “Bir bahar akşamı rastladım size.” (Beste: Selâhattin Pınar) Gençliğe Veda Elveda, elveda gençliğim / elveda, ey hatıralar Elveda mesut günlerim, ümit dolu sayfalar. Yine mevsimler dönecek, yine yapraklar düşecek Giden gençliğimiz geri gelmeyecek. **** Ellerim semaya doğru yalvardım yıllarca Dursun zaman dönmesin mevsimler Tanrım, tanrım, bana ümit ver, heyhat… Elveda, elveda, elveda ah, elveda. Yıldırım Gürses bir akşam geç vakit evine dönerken sokakta yaşayan yaşlı bir adama rastlar. Üstünde kendisini ısıtacak bir giysisi bile bulunmayan bu yaşlı adam, çöplerden yaktığı ateşle ısınmaya çalışmaktadır. Yaşlı adamın yüzündeki çizgileri, o an savrulan bir çınar yaprağındaki çizgilere benzeten sanatçı, gençliğin insanın elinden nasıl da hızla kayıp gittiğini ve zamanın asla geri gelmeyecek bir kıymet olduğunu fark eder. İşte bu duygularla bu dizeleri yazar ve daha sonra da besteler. Ağlar Gezerim Sahili Ağlar gezerim sahili sanki benimlesin Ayda yüzün, geceyi öpen sularda sesin Bilmek istemem, şimdi nerede, nasıl, kiminlesin Dünya gözümde değil, çünkü sen gönlümdesin Selim Aru her sabah Samatya sahilinde yürüyüşe çıkar ve bu yürüyüşler sırasında her gün karşılaştığı çok güzel bir genç kız dikkatini çeker. Önceleri tazeliğine hayran olduğu bu kız daha sonraları hayallerini süslemeye başlar şairin. Günler akıp giderken bir delikanlı belirir kızın yanında Selim Aru, bu delikanlıyı için için kıskanır, yanlarından geçerken Rumca konuştuklarını ve kızın adının Eleni olduğunu öğrenir, Selim Aru buna rağmen her gün kızı görebilmek için sahildeki yürüyüşlerine devam eder ama bir süre sonra Eleni görünmez. Bir gün, bir hafta, bir ay… Aynı şekilde kızı görebilmek için sahile gider ama nafile, artık o güzel kız yoktur. (Beste: Alâeddin Yavaşça) Ben Gamlı Hazan Ben gamlı hazan, sense bahar, dinle de vazgeç Sen kendine kendin gibi bir taze bahar seç Olmaz meleğim böyle bir aşk, bende vakit geç Sen kendine kendin gibi bir taze bahar seç Şarkının bestecisi Melahat Pars, söz yazarı Sıtkı Angınbaş’tan musîki dersleri almaktadır. Birlikte geçirdikleri vakitler arttıkça Melahat Hanım’ın gönlü Sıtkı Bey’e doğru engellenemez biçimde kayar. Bir müddet sonra hocası bu ilginin farkına varır; ancak aralarında büyük yaş farkı vardır ve bu aşkın imkansızlığını daha sonra Melahat Pars’ın bestelediği dizelerle dile getirir Sıtkı Bey… Unutturamaz Seni Hiçbir Şey Unutturamaz seni hiçbir şey, unutulsam da ben Her yerde sen, her şeyde sen, bilmem ki nasıl söylesem Bir sisli hazan kesilir ruhum eğer görmezsem Her yerde sen, her şeyde sen, bilmem ki nasıl söylesem Müzehher Özerinç ile Ekrem Güyer Ankara Radyosu’nda çalışırken tanışırlar. Arkadaşlıkları önce aşka, sonra da evliliğe dönüşür. Ekrem Güyer bir gün udunun tellerine vururken sadece sevdiği kadını düşünür ve onun için bu besteyi hazırlar. Unutmadım Seni Ben Unutmadım seni ben unutmadım, Her zaman kalbimdesin Aylar, yıllar geçti, söyle sen nerdesin Anlaşıldı, sen geri dönülmeyen yerdesin Unutmadım, unutamadım seni ben, Her zaman bendesin Müzehher Güyer ve Ekrem Güyer’in birlikteliği ne yazık ki çok uzun sürmez, geçirdiği mide kanaması sonunda Ekrem Güyer hayata gözlerini yumar. Müzehher oğlu Metin ile yalnız kalmıştır. Ayaklarının üstünde durmaya çalışır ama sevdiği eşini unutamaz. Günlerden bir gün Müzehher Hanım radyo evinin koridorunda elinde bir kâğıtla beklerken bestekâr Şekip Ayhan Özışık ile karşılaşır. Konuşurlar, elindeki kâğıtta o unutulmayan ve unutulmayacak aşkının güftesi vardır… Bir Kendi Gibi Zâlimi Sevmiş Bir kendi gibi zâlimi sevmiş yanıyormuş Duydum ki beni şimdi vefâsız anıyormuş Kalbim gibi feryâd ediyor sızlanıyormuş Duydum ki beni şimdi vefâsız anıyormuş Üç evlilik yaşayan ve bu evliliklerinde hiç mutlu olmayan Lemi Atlı, üçüncü eşinin kendisini terk edip gitmesinden sonra çok acı çeker ve eşinin evlendiği kişi ile mutlu olmadığını duyunca da bu şarkıyı besteler… Nereden Sevdim O Zâlim Kadını Nereden sevdim o zâlim kadını Bana zehretti hayatın tadını Sormayın söylemem asla adını Bana zehretti hayatın tadını Bir bahar akşamı İstanbul Kuşdili çayırında Hafız Burhan konserinde rastlaştılar Selahattin Pınar ile tiyatro sanatçısı Afife Jale. İkisi de 25 yaşındadır, çok severler birbirlerini ve evlenirler. Ancak Afife, önceleri tedavi olmak için başladığı morfine alışmıştır, bu kötü alışkanlığından kurtulması için çok mücadele ederler ama olmaz… Afife’nin ısrarı ile ayrılırlar sonunda ve ikisi için de kötü günler başlar. Afife Jale 39 yaşında yoksul ve kimsesiz hayata veda ederken Selahattin Pınar da acılar içinde yaşayacaktır. Aylar geçiyor Aylar geçiyor sen bana hâlâ geleceksin Yetmez mi bu hasret daha yıllarca mı sürsün Hülyalarımın membaı bir taze çiçeksin Bekletme yazıktır, sen de solar sen de çürürsün Atıfet Hanım, Taksim’de bulunan Panorama Gazinosu’nda kadınlar matinesine gider. O gün Selâhattin Pınar da tambur ile Münir Nurettin Selçuk‘a eşlik etmektedir. Selâhattin Pınar, Atıfet Hanım ile göz göze gelir ve hayran olur… Üstat, yıldırım aşka tutulmuş olacak ki Atıfet hanıma hemen o gün evlenme teklif eder. Arkadaşlıklarının ilerlemesine rağmen, Selâhattin Pınar’ın 37, Atıfet Hanımın ise 19 yaşında olması nedeniyle, kızın ailesi evlenmelerine razı olmaz. Bunun üzerine Selâhattin Pınar, kendi yöntemine başvurur ve Burhan Bey’in şiirini Rast makamında besteleyerek Atıfet Hanım’a gönderir. Bu şarkıyı dinleyen Atıfet Hanım, bohçasını topladığı gibi Selâhattin Pınar’a kaçar. Evlenirler ve Selâhattin Pınar ölene kadar beraber yaşarlar. Kimseyi Böyle Perişan Etme Kimseyi böyle perişan etme Allah’ım yeter. Uyku tutmaz, bir ümit yok, gelmiyor hiçbir haber Ağlamaktan gözlerim etrafı artık görmüyor Hazreti Yakup’a döndürdü beni hükmü kader 1970’li yıllar, devrin en popüler ruh doktoru Rahmi Duman’ın 15 yaşındaki oğlu, 12 Mart olayına neden olan karışık günlerde yasa dışı bir örgüt tarafından fidye için kaçırılır. O dönemin oldukça hatırı sayılır miktarı olan 250 bin lira ister kaçıranlar. Rahmi Duman parayı zorlukla denkleştirir ve fidyeyi öder, oğlunu kurtarır. Oğlunun rehin tutulduğu günlerde bir baba olarak yaşadığı kaygı ve acıyı ifade ettiği güfteyi bestekâr Alâeddin Yavaşça’ya bestelemesi için verir ve ortaya bu eser çıkar. Bir babanın evlat sevgisini, hasretini ve acısını çok dokunaklı anlatan bir şarkı çıkar ortaya… Beni Kör Kuyularda Merdivensiz Bıraktın Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın, Denizler ortasında bak yelkensiz bıraktın, Öylesine yıktın ki bütün inançlarımı; Beni bensiz bıraktın; beni sensiz bıraktın Aşk ve ayrılık denince akla ilk gelen şairlerdendir Ümit Yaşar Oğuzcan. Melankoli dolu ruhu ve bunları satırlara döktüğü şiirleriyle tanınan Oğuzcan’ın şiirlerinde, aslında yaşadıklarının etkisi çok büyüktür. Çünkü Oğuzcan, 24 kez intihar etmeye teşebbüs edecek kadar karamsar bir ruh haline sahiptir. Baba Oğuzcan’ın bu hayatı büyük oğlu Vedat Oğuzcan’ı olumsuz yönde etkiler. Babasının hayata bakış açısı, Vedat Oğuzcan’ın da aklında “intihar” fikrini dolaştırır. Babasının başarısız intihar girişimlerinin aksine, Vedat Oğuzcan ilk girişiminde Galata Kulesi’nden atlar ve 17 yaşında hayatını kaybeder. Hayatını şiirlerine yansıtan yazar da bu acısını yine dizelere dökerek yenmeye çalışır. (Beste: Münir Nurettin Selçuk) Körfezdeki Dalgın Suya Bir Bak Göreceksin Körfezdeki dalgın suya bir bak göreceksin Geçmiş gecelerden biri durmakta derinde Mehtâb iri güller ve senin en güzel aksin Velhasıl o rûya duruyor yerli yerinde Yahya Kemal, Nazım Hikmet‘in annesi ressam Celile Hanımla büyük aşk yaşamış; ancak hem Nazım’ın karşı çıkması hem de şairin evlenmek istememesi nedeniyle Celile Hanım, Yahya Kemal’i ve İstanbul’u terk ederek Avrupa’ya gitmiştir. Şairin bu dizeleri Celile Hanımın hasretiyle yazdığı söylenir… (Beste: Osman Nihat Akın) Olmaz İlaç Sine-i Sad Pâreme Olmaz ilaç sine-i sad pâreme Çare bulunmaz bilirim yâreme Baksa tabibân-ı cihan çâreme Çâre bulunmaz bilirim yâreme Kastediyor tîr-i müjen canıma Gözleri en son girecek kanıma Şerh edemem halimi canânıma Çare bulunmaz bilirim yâreme Çok iyi bir müzik adamı olan Hacı Arif Bey, padişah Abdülmecit zamanında saraydaki cariyelere müzik dersi vermektedir. Cariyelerden Zülf-i Nigâr isimli Çerkez güzeline gönlünü kaptırır ve dedikoduların ayyuka çıkması üzerine padişahın fermanıyla evlenirler. İlk çocuklarının doğumundan sonra ağır bir hastalığa yakalanan karısının acısıyla da bu şarkıyı besteler Hacı Arif Bey, daha niceleri gibi… Makber Her yer karanlık pür nûr o mevki mağrip mi yoksa makber mi ya Râb Ya habgâh-ı dilber mi ya Râb Rüya değil bu, ayniyle vâki Kabri çiçekten bir türbe olmuş Dönmüş o türbe bir hacle-gâhe Bir hacle-gâhe dönmüşse türben Aç koynunu aç mâşukanım ben Makber Abdülhâk Hamit’in ilk eşinin ölümünün ardından yazdığı mersiye tarzındaki şiirinin adıdır. Bu şarkının sözleri ise yine Abdülhâk Hamit’in yazdığı bir oyundan alıntıdır. Abdülhâk Hamit, verem olan ilk eşi Fatma Hanımın Bombay’da görevliyken hastalığının artması üzerine İstanbul’a dönmek üzere yola çıkar; ama eşi kurtulamaz ve Beyrut’ta ölür, eşini orada toprağa veren şair yasa boğulur. Altı ay boyunca karanlık bir bodrum katında yaşar, altı ay sonra o bodrum katından çıktığında Gülhane Parkı’na gidip ahaliye “Makber” şiirini okur… Şiiri dinleyenler susar kalır ve gözyaşlarına boğulur. Fotoğraflar: Nurten Bengi Aksoy

  • Tiyatro Varsa Ben Varım-Afife Jale

    Nurten B. AKSOY * "Beni de alın koynunuza ne olur hatıralar Dolanıp kalayım bir an boynunuza hatıralar" Selahattin Pınar “Beni acıyarak değil, düşünerek severek, kucaklayarak hatırlayın. Tiyatro varsa ben varım!” diye haykıran, toplum hayatında bir ilk olandı; yani kendi deyişiyle “ilk ateşi yakan”,” ilk türküyü söyleyen”, ”ilk aşkı ya da direnişi başlatan”dı ve bunun bedelini çok ağır ödedi Afife Jale. Çünkü ilkler yol boyu bu bedeli öderler… 1902 yılında İstanbul’da dünyaya gelen Afife Jale, Türk kadının en güçlü sesidir. İlk kadın Türk tiyatro oyuncusu olan sanatçı, 1902’de orta halli bir ailenin kızı olarak İstanbul’un Kadıköy semtinde dünyaya gelir. Doktor Sait Paşa’nın torunu olan Afife’nin babası Hidayet bey, annesi ise Methiye hanımdır. Afife’nin çocukluk düşlerinde hep tiyatro vardır. İstanbul Kız Sanayi Mektebi’nde (Selçuk Kız Teknik ve Meslek Lisesi) okurken de aklı tiyatrodadır. Tiyatro sevgisiyle 1918’de, Türk ve Müslüman kadınlarının sahneye çıkmasının yasak olduğu bir dönemde Dârülbedâyi’de (Şehir Tiyatroları) açılan sınava girer. Sınava girdiği birkaç kız arkadaşıyla birlikte, stajyer kadrosuna alınırlar. Ancak arkadaşları nasılsa sahneye çıkamayacakları düşüncesiyle bir müddet sonra istifa ederler. Oysa Afife inatla direnir, bir yılı aşkın bir süre boyunca bütün provalara katılır, kendini sahneye hazırlar; ama bir türlü sahneye çıkamaz. 1920 yılında Hüseyin Suat’ın sahneye koyduğu “Yamalar” adlı oyunda “Emel” rolünü oynayan Eliza Binemeciyan adlı yabancı bir oyuncunun yurt dışına kaçması ile onun yerine bir bayan oyuncu aranmaya başlanır ve sınav düzenlenir. İşte Afife bu sınavı kazanarak “Jale” takma ismi ile sahnede ilk kez yer alır. Gösterdiği üstün performans ile izleyenleri etkileyen sanatçıya, büyük alkış ve çiçeklerle destek verilir. Fakat sanatçının mutluluğu kısa sürer Şehir Tiyatrosu polis tarafından baskına uğrar. Sanatçı o esnada “Tatlı Sır” adlı oyunda rolünü icra etmektedir. Polisi gören Ermeni bir oyuncu sanatçıyı bahçeye kaçırarak polisin elinden kurtarır. Fakat bu baskınlar bir türlü son bulmaz. “Odalık” adlı oyunda rolünü sahneleyen sanatçı, tekrar baskına uğrar ve yine makine odasına kaçırılarak polisin elinden kurtarılır. Bu olaylardan sonra Dahiliye Nezareti (İçişleri Bakanlığı) devreye girer ve Müslüman Türk kadının sahnede rol almasını yasaklar. Sanatçı ilk baskınlardan kurtulsa da son baskında yakalanarak polisler tarafından götürülür. “Dinini milliyetini unutan sen misin?” diye hırpalanır. Bu arada babası da sanatçıyı “kötü kadın” oldun diyerek evlatlıktan reddeder. Bütün bunlar yaşanırken Afife bir yandan da şiddetli baş ağrılarından muzdariptir. Artık sahnede, “Jale” adını kullanan Afife, sanatı için baba evini terk eder. Dahiliye nezaretinin bir buyruğu ile belediye, 27 Şubat 1921 günü 204 sayılı bildiriyi Darülbedayi Yönetim Kurulu’na gönderir. Bildiride, Müslüman kadınların kesinlikle sahneye çıkamayacakları yazıyordur. Bu bildiri üzerine Afife’nin, Darülbedayideki ücretli görevine de son verilir… Artık hayat Afife için çok zorlaşmıştır. Güvencesiz ve parasızdır ama tiyatro onun için bir tutkudur ve gözü tiyatrodan başka bir şey görmez. Nihayet 1923 yılında Mustafa Kemal Atatürk, Türk kadınının sahneye çıkma yasağını ortadan kaldırır ve Afife Jale özgür bir şekilde oyunculuğunu yapmaya başlar. Turnelere çıkan sanatçı, birçok tiyatro sahnesinde rol alır. Fakat sanatçı, yaşadığı ağrılar ve sıkıntılı günler neticesinde doktor tavsiyesiyle, ağrılarını durdurmak için kullandığı morfine bağımlı hale gelir ve tiyatroyu bırakmak zorunda kalır. Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ne yatırılarak, tedavi görür. Bir müddet sonra da Balıklı Rum Hastanesi’nde 24 Temmuz 1941’de henüz 39 yaşındayken sessiz sedasız çeker gider, hayata veda eder. Afife Jale ilk sahneye çıktığı o tarihi geceyi, altı yıl sonra Refik Ahmet Sevengil’e şöyle anlatır: Hayatımda mesut olduğum ilk gece… Sanatın ruhuma verdiği güzel sarhoşluk içindeyim. O piyeste (Yamalar) güzel bir sahne vardır; ağlama sahnesi… Orada taşkın bir saadetle gerçekten ağladım… Alkış, alkış, alkış… Perde kapandı; açıldı, bana çiçekler getirdiler. Perde tekrar kapandı. Muharrir (Hüseyin Suat Bey) kuliste bekliyormuş; ben çıkarken durdu, alnımdan öptü: “Bizim sahnemize bir sanat fedaisi lazımdı; sen işte o fedaisin” dedi. Afife Jale ile Selahattin Pınar “Bir bahar akşamı”, rastlaşırlar Kadıköydeki Kuşdili Çayırı’nda düzenlenen Hafız Burhan konserinde… Uzun zamandır saz salonlarının en sevilen besteci ve icracılarından biri olan Selahattin Pınar, Hafız Burhan’ın arkasında tambur çalmaktadır. Afife Jale ise konseri izlemeye gelmiştir. İkisi de 25 yaşındadır ve görür görmez birbirlerine aşık olup “Daha önceleri neredeydiniz?” derler ve evlenmeye karar verirler. Her ikisi de gençliklerini acılar içinde geçirmişlerdir. Evlenince hayat boyu özledikleri her şeyi birlikte yapmaya, mutlu olmaya çalışırlar. Selahattin Pınar, o güzel bestelerini çalar, Afife de dinler, dinler… Ancak bu güzel ve mutlu günler uzun sürmez. Afife, tiyatrosuz yaşayamıyordur ve tiyatronun boşluğunu daha önce tedavi amaçlı kullanmaya başladığı uyuşturucularla doldurur. Suriyeli bir eczacı onu morfine alıştırmıştır. Selahattin Pınar, bir gün eşinin öğle uykusu için çekildiği odasının anahtar deliğinden içeri baktığında, onun damarına morfin şırınga ettiğini görür ve çöker. Ama Pınar, eşine öfkeden çok, merhamet duymaktadır… Onu hayata döndürebilmek için çırpınmaya başlar… Bu gidişi geri çevirebilmek için çok uğraşırlar ama olmaz bir türlü olmaz! Bir ara Selahattin Pınar, kendisi de morfin tuzağına düşer gibi olur. Bunun üzerine Afife, “Terk et beni!” diye yalvarır ona, “Yoksa sen de mahvolacaksın, bırak beni gideyim!” der. Pınar, 6 ay sonra içi kan ağlayarak Afife Jale’yi terk eder. Artık ikisi için de en kötü yıllar başlamıştır. Afife, kimsesiz ve beş parasız, tenha parklarda yatıp kalkar, aş evlerinde karnını doyururken ayrıldığı eşinin kendisinin ardından yazdığı şarkıları taş plaktan dinleyip ağlar. Afife Jale, kimsesizliğin, terk edilmişliğin, yoksulluğun son durağı olan Balıklı Rum Hastanesi’nde, bir deri bir kemik olarak 24 Temmuz 1941 tarihinde veda eder hayata… Ölümü, gazetelere haber bile olmaz. Cenazesine sadece dört kişi katılır. Mezar yeri de mektupları ve fotoğraflarıyla birlikte kaybolup gider, unutulur… Selahattin Pınar, Afife’nin ölümünün ardından paralar kendini. Pek çok ölümsüz, hicran dolu besteye imza atar. Son katıldığı radyo programında “Hatıralar” şarkısını seslendirir: Beni de alın koynunuza ne olur hatıralar Dolanıp kalayım bir an boynunuza hatıralar Afife Jale, Türk Tiyatro Tarihi’ne adını bir kadın olarak, çok genç yaşta kazımış bir sanatçıdır. 1997’den beri adına düzenlenen Afife Jale ödülleri her sene genç, yaşlı, kadın, erkek oyuncular tarafından gururla taşınmaktadır. Ama ne ismini taşıyan heykelcikler ne de kendisinden sonra gelecek nice Müslüman kadına açtığı yoldur “Afife Jale” adına asıl görkemi katan. O, bir devrin başıyla, geçmişin kesiştiği yerde, kendine olan güveni ve cesaretiyle tutkusunun peşinden giden kadın olarak, “unutulmayanlar” listesinde baş sıralarda olacaktır hep… Ölüm yıldönümünde anısına saygıyla...

  • Şiirimizin Uç Beyi İLHAN BERK

    Nurten B. AKSOY * Şiirleri ve yaşantısı ile şiirin en ucunda duran, anlamı tamamen şiirden atan ve Behçet Necatigil’in deyişiyle “Şiirimizin Uç Beyi” bir şairi, İlhan Berk’i anlatacağız yaşam öyküsü ve şiirleriyle… “Duru göllere” benzettiği annesi İlhan Berk için çok önemlidir, ona göre “anne demek hayat demektir” ve annesiz hayatı düşünemez. Babasını ise “çok döllü, kaba” olarak tanımlar, babasını çok hatırlamadığını söyler. Ama aynı zamanda çocukluk demek “baba” demektir onun için. Yani İlhan Berk’in hatırlayabildiği bir çocukluğu da hiç olmamıştır; “babam olmadı, ben baba nedir bilmiyorum demek yerine çocukluğum olmadı benim” der. Orta öğrenimini doğduğu şehirde tamamlayan şairimizin şiire ilk ilgisi ortaokul yıllarında başlar. Aşık olduğu bir kıza şiirler yazar sürekli. O sıralarda bir yandan da dergileri takip eder ve Muhit Dergisi’nde yayınlanan Necip Fazıl’ın “Kaldırımlar” şiirine hayran olur ve şiirden çok etkilenir. Öğrencilik yıllarında bol bol kitaplığa gider ve okur, okur, okur… Bir Kıyı Kahvesinde Adaçaylarımızı söylemiş miydik? Üç kişi bir köşede oturmuş ağ yamıyordu. Kimimiz aznif oynuyor, cıgara üstüne cıgara Yakıyordu kimimiz. Sanki dünya durmuştu Öyle dalmış gitmiştik. Kendi kendimizdik. Bir sürü kırlangıç dışarda camlara vuruyordu. Birden bir ses, yüzüne karışmış bıyıkları, Deniz çekildi, dedi. Hepimize tutup Denizde gezdirdiği gözlerini. Büyük Bir boşluk bırakıp sonra da arkasında Kalktı. Biz işte o zaman gördük onu Ve çekilen denizi. O zaman çıktık kendimizden. Dışarıda bir dilim ekmek gibiydi g ök İhan Berk, ilk şiirlerini 1935 yılında Manisa Halkevi’nin dergisi Uyanış'ta yayımlamaya başlar. 19 yaşındayken “Güneşi Yakanların Selâmı” adıyla kitaplaştırdığı bu şiirlerinde “hece vezni” kullanır ve o dönemin şiir anlayışına özgü bir karamsarlık taşır hep. Balıkesir Necatibey İlköğretmen Okulunu ve Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Fransızca Bölümü’nü bitirdikten sonra çeşitli şehirlerde öğretmenlik yapmaya başlar. Ama kafasında iyi bir öğretmen olup olmadığına dair soru işaretleri vardır sürekli. Genelde de iyi bir öğretmen olmadığını düşünür ve istifa eder. 1940’lara doğru Yeni Edebiyat anlayışı içinde yer alır. Uyanı, Ses, Yığın, Yeryüzü, Kaynak gibi dergilerde yazar yıllar boyu. Türk şiirinin en deneyci şairlerinden biri olan İlhan Berk, sürekli yatak değiştirerek, ama kendi kurallarına hep bağlı kalarak şiirini günümüze kadar eskitmeden getirmeyi başarmış bir şairdir. 1956 yılından itibaren on üç yıl boyunca Ankara’da Ziraat Bankasının Yayın Bürosu’nda çevirmenlik yapar ve modern dünya şiirinin iki büyük şairi sayılan Arthur Rimbaud ve Ezra Pound’un şiirlerini çevirerek kitaplaştırır. Bundan sonra kendini tamamen yazıya verir. “Kül” adlı kitabıyla 1979 yılında Türk Dil Kurumu ve “İstanbul” kitabı ile de 1980 yılında Behçet Necatigil Şiir Ödüllerini kazanır. Güneşi Yakanların Selâmı Bir zevk duyulmaz oldu, buranın rüzgarlarından Hayat soldu bir günün enginlerinde yine. Selam! Sonsuzların yorgun gönüllerine Selam: Güneşi içen çocukların diyarından! … Bir ateş yakalım ki geçmesin hatta bir an Ve sussun kurtlar, kuşlar bir gök gürültüsüyle; Bir ateş yakalım ki tutuşsun gökler bile Ve güneş içilsin o gün, kızıl çanaklardan! … Varsın eskisin sesim, kaybetsin ahengini Geceler kıskanmasın aydınlığa süsünü. Donatsın sonsuzluklar gibi gurubun rengini Söylesin ve uzaklar baharın türküsünü… Neler neler beklenmez nihayetsiz bir yerden Güneşi içelim mor şafaklar gecesinden. Selam! Sonsuzluklara, hasretli gönüllerden, Selam, güneşi, göğü yakanlar bahçesinden! … Ressamca şiir yazar, şairce resim yapar İlhan Berk… Resimleri sorulduğunda; “Benim tavrım bir ressam tavrı değil, bir şair tavrı. Şiirle bir ilgi kurmaya kalkarsak, şiir gibi bir ‘anlık’tan söz etmeliyim: Bir yaprak düşer gibi düşer bir dize bende; resim de öyle” der… Hayatında şiirle resim hep iç içedir, buna bağlı olarak da şiirlerinde sadece anlam değil, sözcükler ve harflerle oluşturduğu görselliğin de peşinde koşmuştur sanatçı. Yaşamını şiire adayan İlhan Berk, on dokuz yaşında başladığı şiir hayatını ve yazarak doldurduğu yaşamını büyük bir usta olarak doksan yaşında tamamlamış 2008 yılı Ağustos ayında Bodrum’da yaşama veda etmiştir. Ayhan Bozkurt’un anılarından dinleyelim şairimizi: “İlhan Berk Seyyah”. Ben böyle demeyi tercih ederim Türkçe şiirin bu büyük ustasının ismini. Sokağa adımını atar atmaz şiir başlardı onun için. Nesnelerin dünyasından şiir çıkarırdı. Sadece nesnelerin demeyelim, canlıların, bitkilerin dünyasını da ekleyelim. Bir seyyahtı o… Bir şiir değil, birçok şiir çıkarırdı gördüğü nesnelerden. Bakın bir şiirinde şöyle diyor: “Bak­tım bir kaplumbağa suya uzanamıyordu suyu biraz öne çektim” Yağmurlu bir sabah Bodrumdaki evinde buluştuk… “Hoş geldin” dedi gökyüzüne bakarak; “yağmur getirdin gelirken…” Sohbetimize başlamadan önce beni çalışma odasına oturttu: “Sana yarım saat zaman, ben çıkıyorum, ne yaparsan yap” dedi ve çıktı odadan. Oturdum masaya, yeni bir şiire başlıyor olacak, yazılı kağıtlar duruyordu. Bir de “Dün dağlarda dolaştım evde yoktum” isimli kitabı. İlhan Berk, resim yapardı. Abartmıyorum masanın üzerinde belki de yüzlerce kara kalem çizgi çalışmaları duruyordu. Bir sanatçının çalışma odası ne kadar enteresan olur, bilemem ama İlhan Berk’in odası şiir gibiydi… Yarım saat sonra çıktım odadan. Salonda beni bekliyordu. “Hazır mısın?” dedi. Ben oturacağımızı düşünürken o, dışarı çıkacağımızı söyledi. Çıktık. Yürümeye başladık. Bodrum’un yüksek yerlerinde yürüyoruz. Dinlenme yok, ben sorumu soruyorum, o yanıtlıyor. Şiir ve şairi konuşuyoruz… Cehennemden bahsediyor, acılardan söz ediyor. İçimde Bodrum’un, denizin, doğanın kokusu var. O, acıları ve kahrı anlatıyor. Yorulmuşum yürümekten… Söze giriyorum, espri olsun, bir parça gülümseyelim istiyorum. “Biz de…” diyorum, yürüdüğümüzü kastederek “Şey gibi oldu, dün dağlarda dolaştım evde yoktum hesabı olduk.” Üstüne gülüyorum bir de… O an sessizliği fark ediyorum. Ortam buz gibi oluyor. “Ben espri olsun diye…” Sözüm yarım kalıyor. “Seni saygıya davet ediyorum!” diyor sert bir ses tonuyla, “Saygısızlık etme.” Susuyorum, gözlerim doluyor… Bir süre sessizce yürüyoruz. Yağmur çok az yağıyor artık. “Yağmur dinmek üzere” diyor; “şuradaki kafeye oturalım.” Peki, diyorum, oturalım… Zaten sırılsıklam olmuşum ağlamaktan… 29.08.2020 maviADA Sayfasında ziyaretçi; 311, beğeni 7 , yorum 0, İnternette : 296 ziyaretçi

  • Zafer Bayramımız Kutlu Olsun

    Nurten Bengi Aksoy * 1922 yılında, 26 Ağustos’ta başlayıp 30 Ağustos’ta Dumlupınar’da Mustafa Kemal’in başkomutanlığında zaferle sonuçlanan Başkomutanlık Meydan Muharebesi, (İşgal birliklerinin ülke sınırlarını terk etmesi daha sonra gerçekleşse de) sembolik olarak ülke topraklarının geri alındığı en büyük zaferdir. Zafer Bayramı olarak kutlanan bu günü Nazım Hikmet’in Kurtuluş Savaşı Destanı olarak yazdığı büyük eserinden, özellikle Büyük Taarruzun anlatıldığı bölümden aldığımız dizelerle anmak istedik. ZAFER BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN… **** KUVÂYİ MİLLİYE DESTANINDA Kocatepe yanık ve ihtiyar bir bayırdır, ne ağaç, ne kuş sesi, ne toprak kokusu vardır. Gündüz güneşin, gece yıldızların altında kayalardır. Ve şimdi gece olduğu için ve dünya karanlıkta daha bizim, daha yakın, daha küçük kaldığı için ve bu vakitlerde topraktan ve yürekten evimize, aşkımıza ve kendimize dair sesler geldiği için kayalıklarda şayak kalpaklı nöbetçi okşayarak gülümseyen bıyığını seyrediyordu Kocatepe’den dünyanın en yıldızlı karanlığını. Düşman üç saatlik yerdedir ve Hıdırlık Tepesi olmasa Afyonkarahisar şehrinin ışıkları gözükecek. Kuzeydoğuda Güzelim Dağları ve dağlarda tek tek ateşler yanıyor. Ovada Akarçay bir pırıltı halinde ve şayak kalpaklı nöbetçinin hayalinde şimdi yalnız suların yaptığı bir yolculuk var Dağlarda tek tek ateşler yanıyordu. Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki şayak kalpaklı adam nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden güzel, rahat günlere inanıyordu… Ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında, Birdenbire beş adım sağında onu gördü. Paşalar onun arkasındaydılar. O, saati sordu. Paşalar: ‘üç’ dediler. Sarışın bir kurda benziyordu. Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı. Yürüdü uçurumun başına kadar, eğildi, durdu. Bıraksalar ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak Kocatepe’den Afyon Ovası’na atlayacaktı. Dağlar aydınlanıyor. Bir yerlerde bir şeyler yanıyor. Gün ağardı ağaracak. Kokusu tütmeğe başladı: Anadolu toprağı uyanıyor. Ve bu anda, kalbi bir şahan gibi göklere salıp ve pırıltılar görüp ve çok uzak çok uzak bir yerlere çağıran sesler duyarak bir müthiş ve mukaddes mâcereda, ön safta, en ön sırada, şahlanıp ölesi geliyordu insanın. Sonra. Sonra, 30 Ağustos’ta düşman kuvâ-yı külliyesi imha ve esir olundu. Esirler arasında General Trikopis, Alaturka sopa yemiş bir temiz ve sırmaları kopuk Frenk uşağı… Ali Onbaşı bir şimşek hızıyla düşündü Ve şu türküyü duydu. “Dörtnala gelip Uzak Asya’dan Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket bizim. Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak ve ipek bir halıya benzeyen toprak, bu cehennem, bu cennet bizim. Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın, yok edin insanın insana kulluğunu, bu dâvet bizim…” “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine, bu hasret bizim” Sonra. Sonra, 9 Eylülde İzmir’e girdik ve Kayserili bir nefer yanan şehrin kızıltısı içinden gelip öfkeden, sevinçten, ümitten ağlaya ağlaya, Güneyden Kuzeye, Doğudan Batıya, Türk halkıyla beraber seyretti İzmir rıhtımından Akdeniz’i… *** Kurtuluş Savaşı Destanı’nı (Kuvâ-yı Milliye Destanı) Nazım Hikmet uzun araştırmaları sonucunda 1939-1941 yılları arasında cezaevindeyken yazmıştır. Destanı yazarken yararlandığı en önemli kaynak Atatürk’ün “Nutuk” isimli eseri olmuştur. Destanda anlatılan olaylar gerçekten yaşanmış olaylardır ve her bir karakter, halkın içinden çıkmış gerçek kahramanlardır. Şair, pek bilinmeyen, kıyıda köşede kalmış isimlerinden yani halktan bir destan yaratmayı tercih etmiş ve bunda da başarılı olmuştur. Şairin destanı yazarken, dayısı ve Atatürk’ün silah arkadaşı General Ali Fuat Cebesoy’un anılarından, belge ve kaynaklarından yararlandığı da bilinir.

  • ADIM SONBAHAR

    Nurten B. ASOY * "Yine hazan mevsimi geldi / Yine yapraklar rüzgarların peşi sıra gidecek..." şarkısının sözleri gibi hazan mevsimi gelip çattı işte. Sonbaharın ilk ayı eylül, yani hazan mevsiminin başlangıcı. Evet günler kısaldı, gittikçe daha da kısalacak, yaz günlerinin o kavurucu sıcakları geçecek yavaş yavaş. Önümüzdeki günlerde bunaldığımız bu havaları özlemeye başlarız; gri beyaz bulutlar gökyüzünde dans etmeye başlar, yağmurlar mazgalları tıkalı sokakları, caddeleri doldurur yine... Uzun zamandır sararmaya başlayan yapraklar rüzgarların peşi sıra dört bir yana savrulur gider... çünkü bir ayrılış, bir veda mevsimidir sonbahar... Şöyle bir düşündüm de eskiden hazan mevsimini bu kadar sever miydim, yoksa yıllar ilerledikçe mi bazı şeyleri farklı algılamaya başladım. Hani "Günler kısaldı, Çamlıca'nın ihtiyarları / Bir bir hatırlamakta geçen sonbaharları" demiş ya üstat Yahya Kemal, belki ben de o yüzden Çamlıca'nın ihtiyarları gibi geçmiş sonbaharları hatırlamaya başladım. Çocukken, gençken ya da yoğun çalıştığım yıllarda mevsimler pek bir şey ifade etmezdi benim için. Sonbahar, okulların açıldığı, tatilin bittiği mevsim olduğundan pek de sevmezdim onu, çünkü yaza veda demekti sonbahar. Kış ile ilkbahar ise zaten okulda geçtiğinden hiç önemli değildi, nasılsa günler hep koşturarak geçiyordu. hem hayatın bunca hay huyu arasında bırakın mevsimleri, yaşadığım günleri bile fark edemezdim o zamanlar... Oysa şimdi unumu eleyip eleğimi astığımdan mıdır nedir her şeyi daha farklı algılar oldum. Artık her anın, her günün, her mevsimin farklı bir anlamı var benim için, şöyle bir hesap yaptığımda elimde kalan anların gittikçe tükendiğini görüyorum. Belki de onun için her şeyi, her nefeste, her adımda dolu dolu yaşamak istiyorum. Artık sonbahar en sevdiğim mevsim; uçuşan bulutlarıyla, esen rüzgarlarıyla, serin nefesiyle, savrulan yapraklarıyla eşsiz bir güzellik sunuyor ruhuma ve huzur veriyor. Tam seyrana çıkıp salınma mevsimi; ama ah şu pahalılık olmasa... Aslında sonbaharın diğer adı hazan mevsimi, yani hüzün dolu, ayrılık dolu bir yaprak dökümü zamanı... Çünkü doğa eylülle birlikte yavaş yavaş güzelliklerinden sıyrılıp bir başka giysiye bürünüyor. Sarının her tonu var bu giyside, hatta toprak rengi bile var. Ama olsun bülbüller daha hazin şakısa, martılar yorgun yorgun kanat çırpsa, ağaçlar yitip giden yapraklarının ardından mahzun mahzun baksa da sonbahar yine de bir başka güzel... Her haliyle, her şeyiyle, her anıyla bir başka güzel sonbahar benim için... Aslında kısaca sonbahar ben, ben sonbaharım... Her ne kadar bu yıl sonbaharın tadını çıkaramayacak, bir dostumla dökülen yaprakların altında yirmi beş lira olan çayımı yudumlarken sohbet edemeyecek olsam da çare yok, geçmiş sonbaharların anılarıyla avunacağım artık... Fotoğraflar: Nurten B. AKSOY

  • Eylül'ün Yüzkarası

    Nurten B. AKSOY * Pek çok kültür ve medeniyetin beşiği olmuş, birçok dini bağrında besleyip büyütmüş doğduğum gizemli şehir Mardin'le ilgili silik birkaç anıdan ve Süryani komşularımızdan başka bir şey hatırlamam, ama hiç kimseyi ve hiçbir inancı ötekileştirmeyen engin hümanizmasını anımsarım. Öte yandan neredeyse ömrümün yarısını geçirdiğim İstanbul'un her köşesinde, her taşında anılarım vardır, özellikle çocukluğumun geçtiği Kumkapı ve Beyazıt'ta. 1960'lı yıllar... Bir yokuşun orta yerinde Soğanağa Mahallesi, yokuşu tırmanırsanız Beyazıt'a, o koca İstanbul Üniversitesi'nin önüne çıkarsınız. Yokuşu inerseniz deniziyle, balıkçılarıyla, meyhaneleriyle, kiliseleriyle ünlü Kumkapı karşılar sizi. Şimdilerde dünyanın dört bucağından gelmiş gariban insanların yaşadığı bu bölge, o yıllarda İstanbul'un en seçkin semtlerinden sayılırdı. İnsanları sıcak kanlı, orta halli ve kültürlü insanlardı... Komşular birbirlerini çok sever ve sayardı. Mahallemizde Ermeni, Rum, Yahudi, Kürt komşularımız vardı; ama kimse kimsenin diniyle, milliyetiyle uğraşmaz; sımsıcak, insancıl ilişkiler içinde geçerdi hayat. Birbirimizin bayramlarını birlikte kutlar; acıyı da sevinci de paylaşırdık. İşte Ermeni, Rum dostlarımı ilk bu çocukluk yıllarımda, bu mahallede tanıdım. Aile doktorumuz işinin ehli, sevecen ve sevimli bir Ermeni doktordu. Evde biri hastalandığında telefon edip haber verirdik, o koca çantasını kaptığı gibi gelirdi. Muayenesini yaptıktan sonra yanında taşıdığı ilaçlardan da verir, içimizi rahatlatır, ücretini alır giderdi; ama son derece mütevazı bir ücret. Bir başka unutamadığım iyi insan ortaokulu okuduğum Gedikpaşa Ortaokulu'nun karşısındaki küçücük kırtasiye dükkanının sahibi Ermeni Agop abiydi. Neredeyse bütün okul ihtiyaçlarımızı ondan alırdık, paramız olmasa da yetmese de her istediğimizi verirdi; güler yüzlü, sevecen bir ağabeydi bizler için. Çok genç yaşta freni patlayan bir aracın dükkanına girmesi sonucu ölmüştü de öz ağabeyimiz ölmüş gibi bütün okul yas tutmuş, ne çok üzülmüş, ağlamıştık ardından. Komşumuz Eğinli Kürt Hatice teyzelerin evindeki Bibi (hala) bir başka dünya tatlısı insandı. 1915 yılındaki o menfur olaylar sırasında henüz yeni doğmuş bir bebekken ailesi tehcire katılan şanssız (belki de çok şanslı) bir çocuk. Kendini ölümden kurtarıp, koruyup kollayan bu ailenin bir ferdi olmuş yıllar boyu, ömrünü onlara adamış, bütün mahallenin Ermeni Bibi teyzesi olmuştu. Sonra Kapalıçarşı'daki kuyumcu Artin Usta... Sekiz on yıl önce tanıdığım bir başka Ermeni dost; öğretmen arkadaşım sevgili Mari ve babası sevgili Rober Usta... Geçtiğimiz yıllarda hayata veda eden Rober Usta yetmişli yaşlarında, işinin ehli, koca gönüllü bir insandı. Bir keresinde atölyesine gittiğimde kendi elleriyle özel olarak yaptığı ve benim çok beğendiğim bir yüzüğü zorla vermişti bana, ısrarla yeterli paramın olmadığını, alamayacağımı söylememe rağmen, o sanat eseri yüzüğü "ben senden para mı istiyorum, ne zaman paran olursa o zaman verirsin" diye taktırmıştı parmağıma. Şimdi o yüzüğü parmağıma her takışımda içim ısınıverir, ısrar ettiği için hep minnetle anarım kendisini... Neyse, şimdi durup dururken bütün bunları niye yazıyorsun diye düşünebilirsiniz. Malum bugün 7, dün de 6 Eylül idi. Yani bu toprakların gördüğü belki de en acı, en karanlık günlerden ikisi. Bu kapkara günlerde; ellerinde kazmalarla, sopalarla, baltalarla sokaklara dökülen binlerce cahilin Gayrimüslimlere, özellikle Rum vatandaşlarımıza ait ev ve işyerlerini yakıp yıktığı, insanlara tecavüz ve darp olaylarının yaşandığı günlerin yıldönümü. Atatürk'ün Selanik'teki evinin bombalandığı yalan haberiyle galeyana getirilen cahil ve vandal bir kalabalığın Gayrimüslimlere karşı giriştiği yağma ve kıyım bu toprakların yaşadığı en büyük utançlardan biri olarak tarihin kara sayfalarında yerini almış ne yazık ki... Her ne kadar başımızdakiler toplumu "sizinkiler-bizimkiler" diye yaftalayıp içimize kin ve nefret tohumları ekmeye çalışsalar da biz "iyi insanlar" birbirimizi çok seviyoruz. Dilimiz, inancımız, yaşam tarzımız farklı olsa da fikrimiz ve zikrimiz kötü olmadığı müddetçe de hep seveceğiz... En azından ben "Yaradan'dan ötürü Yaratılanı sevmeyi" kendime düstur edindiğim için seveceğim, Tüm insanlara karşı yapılan kötülükleri lanetleyerek ve o kötü insanlara inat... * Fotoğraf: 6-7 Eylül Olaylarından Bir Görüntü

  • YİNE DE ŞAHLANIYOR AMAN

    Nurten B. AKSOY * Yaz mevsimi bitti, sonbahar geldi, eylül sarhoşluğu filan derken ne takvime bakmışım ne de haftanın hangi gününde olduğumun ayrımındayım. İnsan bazen farkında olmadan zamanın dışına taşıyor demek ki; tıpkı A.H. Tanpınar'ın dediği gibi; "Ne içindeyim zamanın, Ne de büsbütün dışında; Yekpâre geniş bir ânın Parçalanmaz akışında. Bir garip rüyâ rengiyle Uyuşmuş gibi her şekil" Gece saat 12'yi geçti... TV'nin köşesindeki bir tarih çarpıyor gözüme haberleri izlerken; 12 Eylül... Ve bir anda, bir zaman makinesinin içinde 43 yıl öncesine, hatta daha eskilere gidiyorum. Bizim kuşağın çok iyi bildiği o uğursuz günlere, 70'li yıllara yani. Ülkede yaşanan kanlı günler, "yürümekle aşınmayan yollar", kanlı 1 Mayıslar, üniversitelerin önünde patlayan bombalar, yitip giden gencecik canlar, yaşı büyütülerek darağacında sallanan fidanlar, kardeşin kardeşe kırdırıldığı günler... Hepsi bir film şeridi gibi geçiyor gözlerimin önünden. Bütün bu kanlı karmaşa ortamında öğrenci olmak, üniversitede okumak, her şeye karşın mezun olmak ve gencecik bir öğretmen olarak göreve başlamak... Benim gibi tüm arkadaşlarımın da yaşadığı, zihnimizde unutulmaz izler bırakan yıllar... Ve bir sabah "Yine de şahlanıyor aman / Kolbaşının yandım da kır atı" diye bağıran o Davûdi sesle uyanmak. Radyolardan dinlediğimiz "Ordunun yönetime el koyduğu" haberi ile belki de ilk anda derin bir "oh" çekmek... Bir anda bıçakla kesilmişçesine biten terör olayları, demokrasinin yine yeniden sekteye uğraması ve askeri vesayet günlerinin acımasız, can yakan, canlara kıyan uygulamaları... Ve daha niceleri... Sonra bütün bunları yapanların taltif edilmesi, devletin en üst yönetim kademesine gelip cumhurun başı olması. Yıllar yıllar sonrada bu insanların rütbelerinin sökülüp sözüm ona cezalandırılmaları; ama takdir-i ilahi olarak uzun bir süre bir türlü toprağa ve huzura kavuşamamaları. Bütün bunlar geçiyor gözlerimin önünden, zihnimin içinden bir film şeridi gibi ve içimde bir şeyler cız ediyor. O gencecik insanlar neden öldü, o hayatlar niye zindanlarda çürüyüp yok oldu, anaların-babaların canı neden yandı, diye düşünüyorum... Geçen şu 43 yılda neler neler gördük, ne çok darbe yaşadık sivilinden postmodernine... Aslında bütün bu geçen zamanda en büyük darbe yaşamımıza yapıldı, ahlaki değerlerimize, eğitim sistemimize, doğaya, yaşam tarzımıza ve daha nicelerine... Acımadan yüreklerimize darbe vurdular, halen de vuruyorlar. Birbirimizden nefret eder olduk, birbirimizin gözünü oyar, birbirimizi gammazlar olduk. "Rabbena hep banacı" olduk, sahte dindarlar olduk... Aradan geçen bunca yılda başta yöneticiler olmak üzere hiçbir şeyin değişmediğini görüyorum hayretle. Örneğin teknolojide çok hızlı yol alınmasına rağmen o teknolojiyi yerinde ve bilinçli kullanmayı bir türlü öğrenemediğimizi, pek çok şeyde sınıfta kaldığımızı görüyorum. Şimdilerde hepimizin bizden daha akıllı telefonları var, her şeyden anında, bir tıkla haberdar oluyoruz, hepimiz birer klavye silahşoruyuz artık. Oturduğumuz yerden asıyoruz, kesiyoruz, vatan kurtarıyoruz, her konuda ahkam kesiyoruz, icabında yangına körükle gidiyoruz. Ülke göz göre göre istila ediliyor, sahte ve cahil din adamları her yerde karşımıza çıkıp yaşamımıza yön vermeye çalışıyor. Siyasiler koltuk derdinde "Sen kazanamadın, ben kazandım; ben en iyiydim, sen kötüydün" diyerek ülkenin içine düştüğü duruma gözlerini kapamışlar birbirlerinin gözünü oyarken ülkenin de temeline dinamit koyuyorlar. "Millet fakr u zaruret içinde harap ve bitap düşmüş durumda." Ama kimsenin umurunda değil... Zaman değişti, oyuncular değişti; ama oynanan oyun hiç değişmedi. Kirli ve kahpe oyuncular adlarını değiştirip değiştirip yine sahnede yerlerini aldılar. Bir yerlerde yine birilerinin canı yanıyor, analar yine gözyaşı döküyor, çocuklar aç geziyor... Devran değişiyor, yaşananlar değişiyor, cellatlar değişiyor; ama acılar galiba hep can yakarak sürüyor, sürüyor ve sürecek... Yaşadığımız bunca şeyden gördüğüm ve anladığım bir şey var ki bu süreçte bizler sevgiyi unuttuk, barışı unuttuk, bir ve beraber olmayı unuttuk, insan olmayı unuttuk, yaşananlardan ibret almayı unuttuk ne yazık ki...

  • HEPİMİZ SUÇLUYUZ

    Nurten Bengi AKSOY * Seçimiyle, bayramıyla, dolarıyla, avrosuyla uğraşırken koca bir yaz daha rüzgar gibi geçti. Eylül oldu, sonbahar tüm hüzünleri toplayıp geldi ve her zamanki gibi yine okullar açıldı. Ama güzel ülkemin her yanı toz duman, hiçbirimiz yarın ne olacak bilemiyoruz, önümüzü göremiyoruz ya da görmek istemiyoruz... Otuz üç yıl öğretmenlik, bir o kadar yıl da annelik, daha doğrusu ebeveynlik yapmış emekli bir eğitimci olarak benim de eğitim ve öğretimle ilgili bir şeyler söylemek geldi içimden... Belki beni ukalalıkla belki de geri kafalılıkla suçlayacaksınız, ama varsın olsun. Ülke olarak bugün geldiğimiz durumdan başımızdakilerin olduğu kadar ben de suçluyum, sizler de suçlusunuz, hepimiz suçluyuz... Sessiz kaldığımız için, her şeye sadece kendi penceremizden baktığımız için, her şeyi hep biz bildiğimiz için... Şimdi elinizi vicdanınıza koyup düşünün; kaç anne-baba akşam eve gelip işlerini bitirdiğinde ya da boş zamanlarında elindeki telefonla yatıp kalkmak yerine kitap okuyor, kaç anne-baba araba kullanırken telefonuna bakmıyor, kaç baba maç izlerken ya da trafikteyken en sunturlu küfürleri savurmuyor? Hangi anne-baba göstermelik hayvan sevgisinden önce İNSANI SEVMEYİ öğretiyor çocuklarına? Kaçımız evdeki artık, bozuk yemekleri sokaklara koyarak etrafı kirletmenin "hayvan sevgisi" olmadığını anlatıyor, kaçımız yaşadığı her şeyi sosyal medyada paylaşmanın ayıp ve sakıncalı olduğunu söylüyor çocuklarına? Sanırım anne-babalar epey zamandır EN İYİ OLMA yarışındalar. Çocuklarının en iyi eğitimi almaları için ellerinden geleni artlarına koymuyorlar... Oysa iyi ana-baba okulun kapısında beklemekle, çocuğu her yere taşımakla, çocuğun her istediğini koşulsuz yerine getirmekle, her istediğini almakla; "sakın kendini ezdirme, hakkını kimseye yedirme, sadece sen iyi, güzel, çalışkan ol" demekle olmuyor. Çocuklarımız sevmeyi, paylaşmayı, saygıyı, nerede, nasıl davranacaklarını öğrenmeden, ne kendilerine ne de bir başkasına güvenmeden büyüyorlar ne yazık ki... Hepimiz şu anda eğitim ve öğretimin geldiği durumdan şikayetçiyiz. Hepimiz ülkemizin koyu bir karanlığa doğru gitmesinden endişeliyiz. Hepimiz sosyal medyada "Atatürk'e, onun ilkelerinin ve Cumhuriyetin" ipine sarılıyoruz tüm gücümüzle. "Okulun ilk günü çocuklarınızın defterlerine İSTİKLAL MARŞI'mızı ve GENÇLİĞE HİTABE'yi yapıştırın" diyoruz heyecanla. Oysa yıllar önce öğrencilerime "Gençliğe Hitabe'yi ve İstiklal Marşı'nın" tümünü ezberletip anlamını öğretmeye çalıştığımda bırakın öğrencileri, veliler tarafından, hatta bazı öğretmen arkadaşlarım tarafından eleştirilip şikayet edilmiştim; bu kadar uzun şeyleri öğretmeye ne gerek var diye... Montaigne'nin DENEMELER'ini okuttuğumda soruşturma geçirmiştim. Ne yazık ki biz her şeyin değerini onları yitirdiğimizde anlamaya başlıyoruz. İçimizi acıtan bir başka konuysa 23 Nisan, !9 Mayıs, 29 Ekim gibi Milli bayramlarımızın artık okullarda eski coşkusu ve görkemiyle kutlanmaması... Peki biz değil miydik derslerimiz provalar yüzünden geri kalıyor diye feryat eden ya da çocuklarımız yorulmasın diye sahte sağlık raporları alan, bayramlardan bir gün önce tatile kaçan, bayrak törenlerinden önce okula gelip, trafiğe kalmamak adına çocuğunu kaçırırcasına okuldan alıp giden... Biz neye, ne kadar sahip çıktık ki şimdi şikayet ediyoruz... Atatürk, Cumhuriyet ve vatana sahip çıkmak sosyal medyada sürekli Atatürk, bayrak resimleri ve kallavi sözler paylaşıp, herkese de "bunu illa sayfanızda paylaşın" diye direktif vermekle olmuyor. Ahhh ah, çok bilmiş sevgili anne babalar, siz değil miydiniz okula gelip "benim çocuğumun saçına-başına, kılığına kıyafetine karışmayın" diye ahkam kesenler. Şimdi mutlu olun, artık okullarda kimse kimsenin kıyafetine karışmıyor. Ama benim sokaklarda gördüğüm çarşaflı kadınlar, tesettürlü gencecik kızlar kadar, kasıklarını açıkta bırakan, yatakta bile rahat giyilemeyecek kıyafetlerle ortalarda dolaşan yeni yetme kız çocukları da içim sızlatıyor. Henüz 14-15 yaşında saçı başı boyalı, yüzü gözü makyajlı, elinde sigara tüttüren çocuklar hiç mi içinizi acıtmıyor. Anne baba olarak küçücük çocuklarınızı erişkin gibi süsleyip sokağa salarken çok mu mutlu ve modern oluyorsunuz? Çocuklarımızı ne kadar denetleyebiliyoruz, onlara ne kadar örnek olabiliyoruz, diye düşündünüz mü hiç. Ceplerine koyduğumuz dolgun harçlıklarla, şatafatlı telefonlarla, markalı giysilerle gönlümüzü rahatlatmak kolay mı geliyor acaba çoğumuza? Ne yazık ki milli ve manevi duygulardan yoksun kayıp ve cahil bir nesil yetişiyor ve bizler buna bilerek veya bilmeyerek alkış tutuyoruz. Yıllarca Anadolu Lisesi, Fen Lisesi, dershane ve özel okul olmak üzere çeşitli okullarda öğretmenlik yaptım. Ayakkabı boyayarak okuyan öğrencilerim de oldu, annesi-babası bilmem hangi şirketin yönetim kurulunda olan zengin çocuğu öğrencilerim de... Devlet okullarındaki kimi genç öğretmen arkadaşlarım "bu kadar maaşa ancak bu kadar çalışılır" diyerek (elbette haklı olabilirler ama!) hiçbir zaman gerçek öğretmenlik yapmadılar, ellerini taşın altına sokmadılar, özel ders derdine düşüp asli görevlerini ihmal ettiler. Ama şimdi baktığımızda en çok onlar yakınıyor bugünlere gelmemizden. Sorgulanması gereken bir başka şey de ilkokuldan üniversiteye kadar neredeyse her sokakta bakkal dükkan açar gibi açılan özel okullar, "para veriyoruz, istediğimiz her şeyi yaptırırız" diyerek her şeye müdahil olan veliler, onların karşısında eğilip bükülen, şirinlik yarışına çıkan veya çıkmak zorunda bırakılan ve kimsenin zaptedemediği, çığırından çıkmış çocuklar... Şişirilen notlar, her sınavda bütün BİRİNCİLERİ çıkaran okullar ve hiçbir işe yaramayan allı pullu, içi boş diplomalar. Ve çoğu bu tip eğitim kurumlarını bitirip yönetime talip olan kifayetsiz muhterisler... Yıllar önce nice övgülerle çağrılıp ancak 2 yıl çalıştığım bir özel okulda, bir kodaman velinin çocuğuna, karnesinde BEŞ değil de hakkı olan DÖRT'ü verdiğim için "hoca'nım kendi ayağımıza kurşun mu sıkacağız" diyerek işime son vermişlerdi. Diyeceğim o ki bizler en muhafazakarından en modernine, en cahilinden en aydınına kadar, işimize geldiği gibi, yeri geldiğinde hiçbir yanlışa ses çıkarmazken, ucu bize dokunduğunda doğru olan her şeye itiraz eden, ahkam kesen insanlar olduk ve böyle olmaya devam ettiğimiz sürece, yani "bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın" dedikçe karanlıklarda kalmaya mahkumuz... Uzun ve zalimce bir yazı oldu biliyorum, kendimin de "sütten çıkma ak kaşık" olmadığını bildiğim kadar. Ben de insanım ve mutlaka öğretmen olarak da anne olarak da kim bilir ne hatalarım oldu. Ama hep kendimi eğitmeye, hatalarımı törpülemeye çalıştım. Artık okullar açılıyor diye hiçbir heyecan duymuyorum ve böyle bir ortamda öğretmenlik yapmadığıma da şükrediyorum. Ama yeni bir eğitim ve öğretim yılına başlayan tüm öğretmen ve öğrencilere bu yozlaşmış yap-boz eğitim sistemi içinde başarılar ve sabırlar diliyorum... Tüm yaşama şevkimi yitirdiğim ve ülkemden umudumu kestiğim şu günlerde biraz dertleşmek istedim sadece. İnsan yaşlandıkça galiba biraz sivri dilli ve pervasız oluyor. Sürç-i lisan ettimse affola! Not: Bu yazdıklarımdan görevini layıkıyla yapan tüm anne-babaları ve eğitimci dostları tenzih ederim...

bottom of page