Şiirimizin Uç Beyi-İLHAN BERK


Şiirleri ve yaşantısı ile şiirin en ucunda duran, anlamı tamamen şiirden atan ve Behçet Necatigil’in deyişiyle “Şiirimizin Uç Beyi” bir şairi, İlhan Berk’i anlatacağız yaşam öyküsü ve şiirleriyle…


“Duru göllere” benzettiği annesi İlhan Berk için çok önemlidir, ona göre “anne demek hayat demektir” ve annesiz hayatı düşünemez. Babasını ise “çok döllü, kaba” olarak tanımlar, babasını çok hatırlamadığını söyler. Ama aynı zamanda çocukluk demek “baba” demektir onun için. Yani İlhan Berk’in hatırlayabildiği bir çocukluğu da hiç olmamıştır; “babam olmadı, ben baba nedir bilmiyorum demek yerine çocukluğum olmadı benim” der.


Orta öğrenimini doğduğu şehirde tamamlayan şairimizin şiire ilk ilgisi ortaokul yıllarında başlar. Aşık olduğu bir kıza şiirler yazar sürekli. O sıralarda bir yandan da dergileri takip eder ve Muhit Dergisi’nde yayınlanan Necip Fazıl’ın “Kaldırımlar” şiirine hayran olur ve şiirden çok etkilenir. Öğrencilik yıllarında bol bol kitaplığa gider ve okur, okur, okur…


Bir Kıyı Kahvesinde

Adaçaylarımızı söylemiş miydik? Üç kişi bir köşede oturmuş ağ yamıyordu. Kimimiz aznif oynuyor, cıgara üstüne cıgara Yakıyordu kimimiz. Sanki dünya durmuştu Öyle dalmış gitmiştik. Kendi kendimizdik. Bir sürü kırlangıç dışarda camlara vuruyordu. Birden bir ses, yüzüne karışmış bıyıkları, Deniz çekildi, dedi. Hepimize tutup Denizde gezdirdiği gözlerini. Büyük Bir boşluk bırakıp sonra da arkasında Kalktı. Biz işte o zaman gördük onu Ve çekilen denizi. O zaman çıktık kendimizden. Dışarıda bir dilim ekmek gibiydi gök

İhan Berk, ilk şiirlerini 1935 yılında Manisa Halkevi’nin dergisi Uyanış'ta yayımlamaya başlar. 19 yaşındayken “Güneşi Yakanların Selâmı” adıyla kitaplaştırdığı bu şiirlerinde “hece vezni” kullanır ve o dönemin şiir anlayışına özgü bir karamsarlık taşır hep.


Balıkesir Necatibey Ilköğretmen Okulunu ve Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Fransızca Bölümü’nü bitirdikten sonra çeşitli şehirlerde öğretmenlik yapmaya başlar. Ama kafasında iyi bir öğretmen olup olmadığına dair soru işaretleri vardır sürekli. Genelde de iyi bir öğretmen olmadığını düşünür ve istifa eder.


1940’lara doğru Yeni Edebiyat anlayışı içinde yer alır. Uyanı, Ses, Yığın, Yeryüzü, Kaynak gibi dergilerde yazar yıllar boyu. Türk şiirinin en deneyci şairlerinden biri olan İlhan Berk, sürekli yatak değiştirerek, ama kendi kurallarına hep bağlı kalarak şiirini günümüze kadar eskitmeden getirmeyi başarmış bir şairdir.


1956 yılından itibaren on üç yıl boyunca Ankara’da Ziraat Bankasının Yayın Bürosu’nda çevirmenlik yapar ve modern dünya şiirinin iki büyük şairi sayılan Arthur Rimbaud ve Ezra Pound’un şiirlerini çevirerek kitaplaştırır. Bundan sonra kendini tamamen yazıya verir. “Kül” adlı kitabıyla 1979 yılında Türk Dil Kurumu ve “İstanbul” kitabı ile de 1980 yılında Behçet Necatigil Şiir Ödüllerini kazanır.


Güneşi Yakanların Selâmı

Bir zevk duyulmaz oldu, buranın rüzgarlarından Hayat soldu bir günün enginlerinde yine. Selam! Sonsuzların yorgun gönüllerine Selam: Güneşi içen çocukların diyarından! … Bir ateş yakalım ki geçmesin hatta bir an Ve sussun kurtlar, kuşlar bir gök gürültüsüyle; Bir ateş yakalım ki tutuşsun gökler bile Ve güneş içilsin o gün, kızıl çanaklardan! … Varsın eskisin sesim, kaybetsin ahengini Geceler kıskanmasın aydınlığa süsünü. Donatsın sonsuzluklar gibi gurubun rengini Söylesin ve uzaklar baharın türküsünü… Neler neler beklenmez nihayetsiz bir yerden Güneşi içelim mor şafaklar gecesinden. Selam! Sonsuzluklara, hasretli gönüllerden, Selam, güneşi, göğü yakanlar bahçesinden! …

Ressamca şiir yazar, şairce resim yapar İlhan Berk… Resimleri sorulduğunda; “Benim tavrım bir ressam tavrı değil, bir şair tavrı. Şiirle bir ilgi kurmaya kalkarsak, şiir gibi bir ‘anlık’tan söz etmeliyim: Bir yaprak düşer gibi düşer bir dize bende; resim de öyle” der…

Hayatında şiirle resim hep iç içedir, buna bağlı olarak da şiirlerinde sadece anlam değil, sözcükler ve harflerle oluşturduğu görselliğin de peşinde koşmuştur sanatçı.


Yaşamını şiire adayan İlhan Berk, on dokuz yaşında başladığı şiir hayatını ve yazarak doldurduğu yaşamını büyük bir usta olarak doksan yaşında tamamlamış 2008 yılı Ağustos ayında Bodrum’da yaşama veda etmiştir.


Ayhan Bozkurt’un anılarından dinleyelim şairimizi:

“İlhan Berk Seyyah”. Ben böyle demeyi tercih ederim Türkçe şiirin bu büyük ustasının ismini. Sokağa adımını atar atmaz şiir başlardı onun için. Nesnelerin dünyasından şiir çıkarırdı. Sadece nesnelerin demeyelim, canlıların, bitkilerin dünyasını da ekleyelim. Bir seyyahtı o… Bir şiir değil, birçok şiir çıkarırdı gördüğü nesnelerden. Bakın bir şiirinde şöyle diyor: “Bak­tım bir kaplumbağa suya uzanamıyordu suyu biraz öne çektim”


Yağmurlu bir sabah Bodrumdaki evinde buluştuk… “Hoş geldin” dedi gökyüzüne bakarak; “yağmur getirdin gelirken…” Sohbetimize başlamadan önce beni çalışma odasına oturttu: “Sana yarım saat zaman, ben çıkıyorum, ne yaparsan yap” dedi ve çıktı odadan. Oturdum masaya, yeni bir şiire başlıyor olacak, yazılı kağıtlar duruyordu. Bir de “Dün dağlarda dolaştım evde yoktum” isimli kitabı. İlhan Berk, resim yapardı. Abartmıyorum masanın üzerinde belki de yüzlerce kara kalem çizgi çalışmaları duruyordu. Bir sanatçının çalışma odası ne kadar enteresan olur, bilemem ama İlhan Berk’in odası şiir gibiydi…


Yarım saat sonra çıktım odadan. Salonda beni bekliyordu. “Hazır mısın?” dedi. Ben oturacağımızı düşünürken o, dışarı çıkacağımızı söyledi. Çıktık. Yürümeye başladık. Bodrum’un yüksek yerlerinde yürüyoruz. Dinlenme yok, ben sorumu soruyorum, o yanıtlıyor. Şiir ve şairi konuşuyoruz… Cehennemden bahsediyor, acılardan söz ediyor. İçimde Bodrum’un, denizin, doğanın kokusu var. O, acıları ve kahrı anlatıyor. Yorulmuşum yürümekten… Söze giriyorum, espri olsun, bir parça gülümseyelim istiyorum. “Biz de…” diyorum, yürüdüğümüzü kastederek “Şey gibi oldu, dün dağlarda dolaştım evde yoktum hesabı olduk.” Üstüne gülüyorum bir de… O an sessizliği fark ediyorum. Ortam buz gibi oluyor. “Ben espri olsun diye…” Sözüm yarım kalıyor. “Seni saygıya davet ediyorum!” diyor sert bir ses tonuyla, “Saygısızlık etme.”


Susuyorum, gözlerim doluyor… Bir süre sessizce yürüyoruz. Yağmur çok az yağıyor artık. “Yağmur dinmek üzere” diyor; “şuradaki cafeye oturalım.” Peki, diyorum, oturalım… Zaten sırılsıklam olmuşum ağlamaktan…

mavi

ADA

2002

Hayat ve Sanat

Emek veren herkesin ADAsı

<?php include_once("analyticstracking.php") ?>

© 2018 maviADA