top of page

MASALSI AŞKLARI



Niyazi UYAR*


Bir yemek arası, bahçede kitaplarla ilgili sohbet ediyorlardı Sevda Hanım’la Kahraman Bey.

Sevda Hanım: “Hocam, Yüzyıllık Yalnızlık adlı eseri beğeneceğinizi umuyorum, tarzınıza uygun!”


“Yüzyıllık Yalnızlık?”


“Evet hocam, Yüzyıllık Yalnızlık! Kolombiyalı popüler bir yazar Marquez! Onu okumak size çok ilginç gelecek, göreceksiniz. Hele anlatım tarzı, mekân tasvirleri, ruhsal çözümlemeleri ve de olayı sonuca bağlarken kullandığı yöntemler… Bence muhteşem, ihmal etmeyin!”

İhmal etmeyin derken, sözcüklerin etki gücü katlanırken, Kahraman Bey sessiz bir vaziyet almıştı. İlk kez duymuştu çünkü bu ismi. “Hı hı hı…” diyen mırıltılı ifadelerle tasdiklerken bir yandan yudumlamıştı çayını.


“Hocam” sözcüğünü sevmezdi Kahraman Bey, “öğretmenim” derdi. Öğretmenim demek, Cumhuriyet öğretmeni demekti! Hayat Bilgisi dizisinde Perran Kutman’ın canlandırdığı Afet Öğretmen karakterinin öğrencilerine “hoca camide” repliği mıh gibi çakılmıştır beynine. Dilimizin en güzel türemiş sözcüklerinden öğretmen varken neden inatla hoca derler, anlamak mümkün değil!


Marquez’i, Yüzyıllık Yalnızlık’la tanımış, arkasından Benim Hüzünlü Orospularım, Kırmızı Pazartesi, Kolera Günlerinde Aşk... adlı eserlerini okumuş Kahraman Bey. Marquez’in eser adlarının çağrışımı onun masalsı aşklarını anlatmaya vesile olmuş:


“Kovansız Arının Balı.” Sabuncubeli’nin çam ormanları sıktır. Bununla birlikte yabanıl meyveleri hayat iksiridir. Orada arılar özgürdür, başıboştur. Arıların balları, dermansız dertlere dermandır. O da dermansız bir derde yakalanan babasının derdine derman olsun diye kovansız arı balı avına çıkmıştır Sabuncubeli’nde. Çam ormanlarının arasında bitkiler özgür, hayvanlar özgür, tabiat özgürdür. Kahraman Bey, Sabuncubeli’ye yalnız gitmemiş, Ankara yaylasının el gün bilmez Elif’i vardır. Elif sigara aşığı, giyinip kuşanmayı bilmeyen, saçlarına tarak sürmeyen biridir. Dişleri sigara içmekten, fırça yüzü görmediğinden sapsarı sararmıştır. Elif kimseyi sevmez, özellikle erkeklerden nefret eder. Anne babasının kör cehaleti çocuk yaşta evlendirince dünyasını karartmıştır. Bir de kocası, gözünün önünde yakın arkadaşı ile aldatınca, o da büyük küçük bütün erkeklerden nefret etmiştir.


Elif'in yaşama gayesi intikam almaktır. O artık ant içmiş, kendine söz vermiştir: İntikam almaktan ömrü olduğu sürece vazgeçmeyecektir.


Elif çelimsiz, sıska bir kadındır. Göğüs, kalça yukarıdan aşağı bir çizgi gibi düzdür. Gözleri her daim, muhtemeldir bir rahatsızlıktan ötürü çapaklıdır. “Boş zamanlarımda resim çiziyorum,” diyerek ressam sınıfına sokmuştur kendini. “Ben sanatçıyım, benim çizgilerim, rötuşlarım hiçbir ressamda yoktur,” diyerek ataklanması yok mu… Sonra mıy mıy mıy da bir konuşması… Ona dair yazılacakların ana fikridir.


Sıcak bir İzmir günü, Ağaçlı Yol’dan İkinci Sanayi istikametine doğru giderken Kahraman Bey, telefonuna yüklediği senfoni melodili zil çalmaya başlar. Araç kullanırken telefona hiçbir zaman cevap vermezdi Kahraman Bey. Aracını bir kenara çeker, yetişebilirse cevap verir, yetişemezse geri arardı. Ağaçlı Yol durmak için uygun değildir, o sebeple cevap veremedi. Telefonda arkası arkasına üç sefer daha çalınca “Acaba kim arıyor olabilir, Elif olabilir mi?” diye cevapsız soruları sıralar içinden.


Gelen arama ile meşgul olurken Kahraman Bey arabasının süratini iyice düşürür. Ona sebep, yanından hızla geçip giden sürücüler öfkelenmiş, deli deli basarlar klaksona. O, “Bir daha arar mı?” diye merak ederken senfoni melodili telefonun zili tekrar çalmaya başlar. Kahraman Bey de bu ara Stadyum Metro Durağına gelmiştir. Arabayı bir kenara çekip cevap vereyim diye düşünürken telefon susar. Arayan muhtemelen Elif’tir diye düşünür çünkü bu kadar ısrarlı hiçbir arkadaşı aramaz Kahraman Bey’i.


Bornova-Üçyol arasında gidip gelen metro, yedi dakikada bir vıy vıyyy diye hızla gidip gelirken konforlu bir yolculuk sunmaktadır İzmir’in aydınlık yüzlü insanlarına. Yıllardır bilinçli olarak “komünist işi” diye geciktirilen demiryolu taşımacılığı, çağı yakalamamıza vesile olacaktır bundan sonra!


Öteki masalsı âşıklarından Karakısrak’la bir kokteylde yan yana gelmiştir Kahraman Bey. İkisi de kumral tenlidir, ikisi de topluluğun yenisi, yabancısıdır. Aristokrat topluluk bu kumral tenlileri avam bulmuş, aralarına aşılmaz duvar gibi bir çizgi çekmiştir. O çizgi silininceye kadar onlar da önce arkadaş sonra da yar olmuşlar. Kokteyldeki müzisyen hem çalmakta hem söylemektedir. Birden oyun havalarına geçen tek kişilik orkestranın müzisyeni, “Oturmaya değil eğlenmeye, oynamaya geldik, haydi buyurun, buyurun oyuna, haydi oturmak yok, haydi, haydi!” diye sahneye davet eder davetlileri. Kıvrak havalar, bas tiz “castıkı castıkı” kâh ara nağmeli kâh insanı yüreğinden yakalayan duygusal müziklerdir. Bu tek kişilik orkestra; Roman, Ankara, Konya yörelerinden havalarla oynayanları eğlendirirken onları kan ter içinde bırakmıştır.


Müziğe ara verilince salonda derin bir sessizlik olur. Sonra birden önce ağır bir zeybek havası çalmaya başlar, sonra sırasıyla Bergama, Tavas, Muğla zeybekleri çalınır peşi sıra. Alanda dört kişi kalmıştır zeybek oynayan. Aristokrat topluluk oynayanları izlerken oynayanlardan ikisi daha alandan çekilmiş, yalnızca iki kumral tenli kalmıştır. Onlar tanrısal bir ayin sergiler gibi oyunlarıyla büyülemiştir. Kumral tenlilerden Karakısrak Sekişli’nin üstünde lacivert bir pantolon, sırtında mavi bluzu vardır. Mavi bluzu her şeyi maviye çevirmiş, sonra masmavi bir güneş olup gözünü kamaştırıvermiştir Karayağızlı’nın! Karakısrak Sekişli emreden bir sesle “Çökertme!” der.


Salondan çıt çıkmaz, adeta Olimpos Dağı’nda Zeus ile Hera dans eder gibi mitolojik ortam hasıl olmuştur. Karakısrak Sekişli yere doksan derece kollarını açarken Karayağızlı da kartal kanatları havada, sevda yüklü bakışları ondadır. Karakısrak Sekişli döne döne oynarken karadan kızıla çalan gözleri maviye kesip alıvermiştir içine Karayağızlı’yı. Ritim yavaştan hızlıya doğru akıp giderken salonun mavili, pembeli, allı yeşilli ışıkları da maviye kesmiş, masmavi oluverirken herkesi; Karakısrak’ı, Karayağızlı’yı, tekmil izleyenleri alıp götürmüştür diyarlara.


O günden sonra Portakal Kafe, Yeşil Köşk, Hilton Bar… Sayısı belirsiz sefer yan yana, can cana, diz dize, göz göze olmuşlar. El ele, gönül gönüle olmuşlar. Olmuşlar olmasına da iki can iken bir can olmaları imkânsızdır. Onlar yalnızca hayallerinde özgürlüğü yaşarlar doyasıya, ta ki adı İlgün olan bir ayrık otunun dedikodusuyla çalkalana kadar ortalık…


Sırada masalsı aşklarının en kutsalı vardır. Bu aşk çok eskidir, iyice eskimiştir. O aşk, yıllar yıllar öncesine dayanan bir tutkudur, o aşktan öte bir şeydir. Kahraman Bey “aşığım incinmesin, yaralanmasın” diye bir başına omuzlamıştır ütopik aşkını! O âşık, Otman’ın at oynattığı diyarların taze tomurcuğudur. O, bir çocukluğun pembe rüyalarıyla “deniz kıyısı olsun da ne olursa olsun” demiştir ya hani… Kahraman Bey’in bu kutsal aşkı, Tek Gamzeli’nin aşkı, gözlerini para hırsı bürümüş azgın kapitalistlerin doğmamış bebeleri ana karnında zehirlemesi gibi zehirlenmiştir. Otman’ın at oynattığı diyarların bu Tek Gamzeli’si, kutsal aşklarını insan azmanı, çişli sulardan su içmişe tercih etmiştir. İşte buna sebep Kahraman Bey de öfkesini, bedduasını söyler durur çok yıllardan beri. Şöyle bir şiir vücuda getirmişti mesela Kertil Dağları’nda:


“Diyemezsem haklı sevdamı,

Söyleyemezsem sevda türkümü,

Her mevsimi kara kış olsun,

Giyeceği ak gelinliği de al kan olsun!”


Tek Gamzeli’ye dair diyecekleri bitmemiştir. Kahraman Bey, Tek Gamzeli’nin yaşadığı coğrafyayı tanrısal gücüyle değiştirmiş, şehrin üst yanına da bir tepe kondurmuş, tepenin adına da Meşeli Tepe demiş. Kahraman Bey’le Tek Gamzeli, tepenin cins cins meşelerinin altında tutkuyla sarılmışlar hayal denizinde sabah akşam. Tepeye sırtını yaslayan Marmara’nın sahil şehri, mütareke şehridir. Meşeli Tepe, denizin kıyıcığından gökyüzüne doğru yükselip gider. Kahraman Bey noktayı koyup sonuç cümlesini yazmaya hazırlanırken demiş ki kendine:


“Boş ver hayali, yeter,” deyip uyarmış. Sonra da demiş ki: “Ne yapayım onunla nefes alıyorum, onunla yeni umutlara yelken açıp deryalarda ummanlarda yüzüyorum hayal dünyamda. O yaşasın çünkü o, akıp giden bir ırmağın gözesi gibi çünkü onun aşkı benim için kutsal bir aşk,” demiş ve Kahraman Bey yaşam düsturunu belirtip koymuş noktayı. Ez cümle:

“Ben onun umudu ile yaratıyorum güzellikleri ve ben onun umudu ile sarılıyorum güzelliklere, yaşama ve ben onun umudu ile karşılıyorum yeni doğan güneşi!”


Gabriel Garcia Marquez, bir güzelliğe vesile oldun, senin “Hüzünlü Orospuların” onun “Masalsı Aşkları” olarak başka bir donda doğdu! Senin doksanlık kahramanın doğum gününde kendine armağan etmiş ya yeni yetme kızı, fakat bu vaziyet Kahraman Bey’e absürt gelse de “Masalsı Aşkları’na” ilham olup doğuvermiş. Ömürlü olsun!


Gabriel Garcia Marquez, sen Kolombiyalı bir dünya vatandaşı, Kahraman Bey de Türkiyeli, o da bir dünya vatandaşı. Bu dünyada olmasa bile hiç değilse gidenin geri gelmediği diyarda yaşayacaklar savaşsız, sömürüsüz, dil, din ayrımı yapmadan barış içinde…


 

İlgili Yazılar

Hepsini Gör
1940 Şiir ve Şair Savaşları

ŞENOL YAZICI * Bunu resmi tarih yazmaz. Herkes de bilmez. 1940 kuşağı toplumcu şairlerini nasıl bilirsiniz? Cesur, muhteşem, savaşçı ve asla geri çekilmeyen bir ' fedailer mangası...' Büyük savaşın ce

 
 
 

Yorumlar


bottom of page