1940 Şiir ve Şair Savaşları
- Şenol YAZICI
- 6 saat önce
- 5 dakikada okunur
ŞENOL YAZICI
*
Bunu resmi tarih yazmaz. Herkes de bilmez.
1940 kuşağı toplumcu şairlerini nasıl bilirsiniz?
Cesur, muhteşem, savaşçı ve asla geri çekilmeyen bir ' fedailer mangası...'
Büyük savaşın cehennem gibi dünyayı yaktığı, ülkemizi de tehdit ettiği o yıllar, tek başına bu özellikleriyle akla ziyan bir travmatik bir dönemdi. Ardından tek partinin her şeyden suç çıkaran evhamlı anlayışını ve ünlü 141, 142. maddeleri de eklersek bu dönem şairleri hapishanelerin gediklisi ve doğal olarak muhalif oldular.
1940 şiiri ve şairleri bu sancılı dönem nedeniyle özeldir. Bugün onlar muhalif, halkının yanında birer savaşçı kahraman gibi anılır.
Bu kahramanların en azından bir bölümünün yine kendileri gibi muhalif, aykırı, devrimci bir başka grubu, gelenekçilerle el ele vererek yok etmeye çalıştıklarını bilir miydiniz?
Başlarında şiirin aykırı çocuğu Attila İlhan, gelenekçi Yusuf Ziya Ortaç'la Garipleri linç etmeye uğraşırlar.
Nerdeyse de başaracaklardır, devrin "yazar ül azamı" Nurullah Ataç, Garipçilere sahip çıkmasaydı, şiirde dönemin egemen ideolojisisi, azınlık olan başka bir ideolojiyi çiğ çiğ yiyecekti....
Üniversite de çok merak ederdim, durmadan sorardım; bir şiir bir akıma, bir devre göre, bir modele göre nasıl yazılır?
Nasıl ki bir gemi bir önceki gemiye bakarak yapılırsa, daha da kıskanç bir gelenekçi olan edebiyatta yazarın şairin kendini özgür sanması BEN YAPTIM OLDU DEMESİ aslında bir sanrı değil midir?
Ya da büyük cesaret...
O zaman en özgününü, en yeniyi, kullanılmayanı, denenmemişi deneyen ve poetik olan eser değerlidir sözü, neci?
Bu yönüne hiç değinilmez ama klasikle YENİnin bir savaş miladıdır da 1940'lar. Kendi anlayışını evrensel anlayış yapmaya çalışan şiirin o konuyu resmi tarihten sildirmesi gibi... denilebilir.
Ne de demokratik ama...
Aynen 80'ler gibi. Bir farkla ama...
Eco'nun nesnelerle ilişki kuran klasik romanı "GÜLÜN ADI", Kundera'nın yeni tarz "VAROLUŞUN DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ"ile dişe diş kavga vermiş, yenişememiş sonunda "birlikte ve muzaffer" yaşamaya karar vermişlerdi, fark orda.
80 öncesinin Dil Kurumu'nda denk geldiğim yazarlara da sorardım. "Siz şimdi kaç yılının kuşağı oluyorsunuz, hangi akıma göre yazıyorsunuz?" Önce gülerlerdi, şairin çok derdi değildir o der gibi... Sonra alabildiğine ciddileşir, "havaya baksana, bir şiir toplumcu olmaya mecburdur..." derlerdi. Ders kitaplarının dediğini derlerdi;
Sizi katorize etmek için aceleleri yoktur; onların saltanatını zora sokacak bir yanınız varsa tehlikeli sizi yok etmek için her yolu mübah sayaralar, Nazım Hikmet'e yaptıkları gibi, GARİPCİLERE yaptıkları gibi... Yok yaşadığınız günde tehlikeli değilseniz, yani zararsız; SONRADAN BAKARLAR , SİZE RAFLARDAN BİR YER BULURLAR.
O zaman da kimseden beni kandıracak bir yanıt alamazdım.
Az gezinmekte zarar yok 1940'larda...
Sene bilmem ne.
Gencim, o sabah vatan kurtarmak için ayağa kalkmış öldürülen bir arkadaşımın Kurtuluş'tan kaldırılacak cenazesine gitmişim. Öfkelenmişim, ağlamışım, vurgun yemiş dönmüşüm, Siyasal'ın önündeki kahvelerde genç irisi bir hava... ağır mı ağır ...
Duygularımı göz yaşlarımla karışık samanlı bir kağıda dökmüşüm:
"Döğüşenler de var bu havalarda
El, ayak buz kesmiş, yürek cehennem
Ümit, öfkeli ve mahzun
Ümit, sapına kadar namuslu
Dağlara çekilmiş
Kar altındadır.
Şarkılar bilirim çiğ tutmuş
Resimler, heykeller, destanlar
Usta ellerin yapısı
Kolsuz, yarı çıplak Venüs
Trans-nonain sokağı
Garcia Lorca'nın mezarı,
Ve gözbebekleri Pierre Curie'nin
Kar altındadır.
Duvarları katı sabır taşından
Kar altındadır varoşlar,
Hasretim nazlıdır Ankara."* Ahmet Arif
Yazarım, ama önce devrimci ve muhalifim. Şiirler de yazıyorum.
Bir yandan iktidarıyla, muhalefetiyle, nafakamı çıkarma derdiyle, diyerek, çekemeyen arkadaşlarımla dişe diş savaşıyorum.
Öylesine ki, 1940'ta okuryazar mumla ararken Almanya eğitimli bir öğretmen olan ben, kamyon şöförlüğü bile yaptım.
"Çalmadan, çırpmadan, bize ekmeğimizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz bırakmadan yaşamak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmalı idi?” diyerek savaşıyorum, öte yandan 1948'de zuhur edecek ölümüme yürüyorum.
Ne var ki şu günlerde bütün bu sıfatlardan azade aşık bir gencim sadece.
"Ela gözünden akan
Ateşli nazarların
Acaba acımadan
Kimi yakacak yarın?
Dudakların acaba
Kimlerle öpüşecek?
Kimler yarın acaba,
Tuzağına düşecek?" * Sabahattin Ali
Aynı yıllar ama Bir Andız Tarlası; yok sayılan bir şiir GARİP
Yusuf Ziya Ortaç'ın karşı çıkmasını, yani Hececiler'i anlıyorum da Attilla İlhan'a ne oluyordu?
Bize şiiri sıradanlaştırdınız da dediler, bayağılaştırdınız, Divan şiirinin o görkemli tadını da bozdunuz, demediler ama ima ettiler, en başta A.İLHAN...
Oysa derdim sadece;
"Büyük balık küçük balığı yutar demişler
Bok yemişler
Onu sardalyeler düşünsün
Sen balık değilsin ki Ahmet
Mek parmak mek parmak daha
Sonu selamet. "
halkıma moral olmaktı. *OKTAY RIFAT
GARİP şeyler yazıyorsun dediler.
A.İLHAN, Attila İlhan ama o denli de masum değil. Mavicilerle birleşip bir kanaat önderliği vasfı görünce kendinde, Orhan Veli ve arkadaşlarını “bomstiller” yani “boş şairler” olarak nitelendirmiştir. Bu, Garip şiirinin toplumsal gerçeklikten kopuk, yüzeysel olduğunu vurgulamak için kullandığı bir tabirdir.
Ahmet Oktay’ın Mavi dergisinde yazdığı “Orhan Veli eksik bir öncü ve eksik bir şairdi” cümlesini sıkça hatırlatır. İlhan, bu görüşü kendi düşüncelerinin onayı olarak görür.
Garip şiirini, halkın gerçek sorunlarından uzak, küçük burjuva sınıfının gündelik zevklerine hitap eden bir eğlence olarak tanımlar.
A.İLHAN'ın yaktığı bu edebiyat dünyasının linç meşalelerine başkaları da el verir Toplumculardan. Garipçilere herhal Servet i Fünuncular gibi Yeşil Yurt yani Yeni Zelanda yolu görünüyordu ki NURALLAH ATAÇ yetişti GARİPÇİLERİN imdadına.
Bir varmış bir yokmuş, develer tellal, pireler berber ...iken " garip" diye bir akım varmış. Şairanelikten uzak, halkın diliyle imgesiz, söz sanatları; adaktarmaları ve benzetmeler yapmadan, uyak, ölçü kullanmadan şiir yazacaklarmış.
Kıyamet kopmuş; Türk edebiyatının ağır toplarından, başta Attila İlhan, bir tepki bir tepki ...
Oysa bu Nazım Hikmet'in de derdiydi. Garipçilerin gerçekleştirmek istedikleri şairaneliği yıkmak, geniş yığınları olan şiirler yaratmak ölçüsüz, günlük dilin kullanıldığı, doğallık, insanın ve toplumun sorunlarına yönelme gibi Nazım Hikmet listenin başında olmak üzere tüm şairlerin kullandıkları ortak özellikti.
Bir iktidar kavgası, pastadan pay kapma yarişi, muhalefetin de muhalefeti ... değil miydi bu?
Garip akımı coşkulu ve söylev olmaktan uzak üstü kapalı ve yergici bir tavır ile toplumsal sorunlara ağırlık verirken, Nazım Hikmet ve onun tavırlarından etkilenenler coşkulu bir yazın tarzıyla devam etmişlerdir.
Peki has edebiyat hiç kullanılmamış konu ve temalarda, hiç görülmeyen bir biçem ve dille yazmaksa eğer, hangisi daha devrimci sizce?
Geleneğe bağlı olanlar Orhan Veli ve arkadaşlarını şiiri ayağa düşürmekle suçladılar toplumcular ise Garipçileri toplumcu şiiri engelleyen yozlaştırma amacında olan küçük burjuva duyarlılığını geliştirmeye çalışan bir devinim başlatıcı olarak gördüler. Yazın tarihçileri ise Garip Akımını yeni şiirin başlangıcı saydılar.
Garip hareketi şairleri, şiirde her türlü kurala ve önceden belirlenmiş kalıplara karşı çıkıp kuralsızlığı kural edindiler. Şiirlerde toplumsal yergilere yer verip şiirin ölçü, uyak ve dörtlükle ilgisiz olduğunu, özgür yazılması gerektiğini savundular ve şiirin konularını genişlettiler.
Nurullah Ataç tarafından desteklenmeseydi, büyük ihtimalle bir girişim olarak kalırdı. Bütün bu aykırı özellikleriyle şiir gibi görünmeyen ve Türk edebiyatı içinde tepki toplayan Garip hareketi zamanla daha anlaşılır ve sonraki dönemlerin insan halini en güzel örnekleyen YENİ akımını yarattı.
1940 kuşağı toplumcu şairleri bu günahlarına karşın neydiler?
Muhteşem, savaşçı ve asla geri çekilmeyen bir ' fedailer mangası...'
Büyük savaşın cehennem gibi dünyayı yaktığı, ülkemizi de tehdit ettiği o yıllar, tek başına bu özellikleriyle akla ziyan bir travmatik bir dönemdi. Ardından tek partinin her şeyden suç çıkaran evhamlı anlayışını ve ünlü 141, 142. maddeleri de eklersek bu dönem şairleri hapishanelerin gediklisi ve doğal olarak muhalif oldular.
"Bakmayın siz geçinebilmek için takma adla senaryolar, o senaryolardan gelişkin romanlar yazsam da şairim, anadan doğma büyüme şair. Ardılım Sait Faik'in dediği gibi "Kötülüğün göz kırpışını görsem canavar kesilirim."
Ne var ki savaşmaktan yorulduğumda, yani en halisinden insan olduğumda sizin gibiydim. Bir kedi gibi sokulacak anlar bir sıcaklık ararım, hapiste en çok...
"Bir tanem!
Son mektubunda:
"Başım sızlıyor
Yüreğim sersem!"
Diyorsun.
"Seni asarlarsa
Seni kaybedersem,"
Diyorsun,
"yaşayamam!"*Nazım Hikmet
Edebiyatın en şanlı dönemi de olan bu dönemi anlamak elbette bu kadar kolay değil. GARİPçilerin tarihin gösterdiği gibi insan halini anlatacak en güzel şiirleri yazacakları çok net göründüğü halde, niçin yok hükmünde saydıklarını da...

















































Yorumlar