Eylül'ün Yüzkarası

En son güncellendiği tarih: 4 Ara 2020


1950'li yılların ortası, Güneydoğu Anadolu'nun sarı sıcak topraklarında bir şehirde bir kız çocuğu dünyaya gelir. Asırlarca pek çok kültür ve medeniyetin beşiği olmuş, birçok dini bağrında besleyip büyütmüş bu bereketli topraklardaki gizemli şehir Mardin'dir Belki bu toprakların ekmeğini yiyip suyunu içtiği, belki havasını soluduğu için, bu çocuk aklının ermeye başladığı günlerden beri gönlünün kapılarını açmış herkese, kimseyi ayırmamış bir diğerinden, bütün sevgilere yer vermiş yüreğinde.


Sonra yıllar geçmiş, bir rüzgar o küçük kızı alıp bir başka diyara; eski bir payitahta savurmuş... İçinde her medeniyetin her kültürün her dinin yoğrulduğu bir başka şehre, yani İstanbul'a getirmiş...


Bu kız çocuğu, yani ben doğduğum şehirle ilgili silik birkaç anıdan ve Süryani komşularımızdan başka bir şey hatırlamıyorum, ama neredeyse ömrümün yarısını geçirdiğim İstanbul'un her köşesinde, her taşında anılarım var, özellikle çocukluğumun geçtiği Kumkapı ve Beyazıt'ta.


1960'lı yıllar... Bir yokuşun orta yerinde Soğanağa Mahallesi, yokuşu tırmanırsanız Beyazıt'a, o koca İstanbul Üniversitesi'nin önüne çıkarsınız. Yokuşu inerseniz deniziyle, balıkçılarıyla, meyhaneleriyle, kiliseleriyle ünlü Kumkapı karşılar sizi.


Şimdilerde dünyanın dört bucağından gelmiş gariban insanların yaşadığı bu bölge, o yıllarda İstanbul'un en seçkin semtlerinden sayılırdı. İnsanları sıcak kanlı, orta halli ve kültürlü insanlardı... Komşular birbirlerini çok sever, sayarlardı. Mahallemizde Ermeni, Rum, Yahudi, Kürt komşularımız vardı; ama kimse kimsenin diniyle, milliyetiyle uğraşmaz; sımsıcak, insancıl ilişkiler içinde geçerdi hayat. Birbirlerimizin bayramlarını birlikte kutlar; acıyı da sevinci de paylaşırdık.


İşte Ermeni, Rum dostlarımı ilk bu çocukluk yıllarımda, bu mahallede tanıdım. Aile doktorumuz işinin ehli, sevecen ve sevimli bir Ermeni doktordu. Evde biri hastalandığında telefon edip haber verirdik, o koca çantasını kaptığı gibi gelirdi. Muayenesini yaptıktan sonra yanında taşıdığı ilaçlardan da verir, içimizi rahatlatır, ücretini alır giderdi; ama son derece mütevazı bir ücret.


Bir başka unutamadığım iyi insan ortaokulu okuduğum Gedikpaşa Ortaokulu'nun karşısındaki küçücük kırtasiye dükkanının sahibi Ermeni Agop abiydi. Neredeyse bütün okul ihtiyaçlarımızı ondan alırdık, paramız olmasa da yetmese de her istediğimizi verirdi; güler yüzlü, sevecen bir ağabeydi bizler için. Çok genç yaşta freni patlayan bir aracın dükkanına girmesi sonucu ölmüştü de öz ağabeyimiz ölmüş gibi bütün okul yas tutmuş, ne çok üzülmüş, ağlamıştık ardından. Komşumuz Eğinli Kürt Hatice teyzelerin evindeki Bibi (hala) bir başka dünya tatlısı insandı. 1915 yılındaki o menfur olaylar sırasında henüz yeni doğmuş bir bebekken ailesi tehcire katılan şanssız (belki de çok şanslı) bir çocuk. Kendini ölümden kurtarıp, koruyup kollayan bu ailenin bir ferdi olmuş yıllar boyu, ömrünü onlara adamış, bütün mahallenin Ermeni Bibi teyzesi olmuştu.


Sonra Kapalıçarşı'daki kuyumcu Artin Usta...Sekiz on yıl önce tanıdığım bir başka Ermeni dost; öğretmen arkadaşım sevgili Mari ve babası sevgili Rober Usta... Yakın zamanda hayata veda eden Rober Usta yetmişli yaşlarında, işinin ehli, koca gönüllü bir insandı. Bir keresinde atölyesine gittiğimde kendi elleriyle özel olarak yaptığı ve benim çok beğendiğim bir yüzüğü zorla vermişti bana, ısrarla yeterli paramın olmadığını, alamayacağımı söylememe rağmen, o sanat eseri yüzüğü "Ben senden para mı istiyorum, ne zaman paran olursa o zaman verirsin" diye taktırmıştı parmağıma. Şimdi o yüzüğü parmağıma her takışımda içim ısınıverir, ısrar ettiği için hep minnetle anarım kendisini.


Neyse, şimdi durup dururken bütün bunları niye yazıyorsun diye düşünebilirsiniz. Malum bugün 6 yarın da 7 Eylül. Yani bu toprakların gördüğü belki de en acı, en karanlık günlerden ikisi. Bu kapkara günlerde; ellerinde kazmalarla, sopalarla, baltalarla sokaklara dökülen binlerce cahilin gayrimüslimlere, özellikle Rum vatandaşlarımıza ait ev ve işyerlerini yakıp yıktığı, insanlara tecavüz ve darp olaylarının yaşandığı günlerin yıldönümü. Atatürk'ün Selanik'teki evinin bombalandığı yalan haberiyle galeyana getirilen cahil ve vandal bir kalabalığın Gayrimüslimlere karşı giriştiği yağma ve kıyım bu toprakların yaşadığı en büyük utançlardan biri olarak tarihin kara sayfalarında yerini almış ne yazık ki...


Her ne kadar başımızdakiler toplumu "sizinkiler-bizimkiler" diye yaftalayıp içimize kin ve nefret tohumları ekmeye çalışsalar da biz "iyi insanlar" birbirimizi çok seviyoruz. Dilimiz, inancımız, yaşam tarzımız farklı olsa da fikrimiz ve zikrimiz kötü olmadığı müddetçe de hep seveceğiz... En azından ben "Yaradan'dan ötürü Yaratılanı sevmeyi" kendime düstur edindiğim için seveceğim, Tüm insanlara karşı yapılan kötülükleri lanetleyerek ve o kötü insanlara inat...


Fotoğraf: Mardin-Midyat

19 görüntüleme0 yorum
1s0l.gif

ŞAKASIZ;

artık

KIŞ!..

mavi

ADA

2002

Hayat ve Sanat

Emek veren herkesin ADAsı

861536d39876bb9d5a5ca0fa97dddfb8.gif

<?php include_once("analyticstracking.php") ?>

© 2018 maviADA