Pencere

Engin SEVİNÇ
*
“Çepeçevre duvarlar.. sarmışlar her yanımı.. beni saran bu odalar.. gönlüme dar geliyor..”*
Aynada birkaç adam dans ediyor. Buna hayret mi etmeli? Birkaç adam orta yerde yanak yanağa, başlarında kısacık bir ışık kümesi toplanmış ve bunu dağıtmaya yetecek bir vantilatör uzakta sessizce duruyor. Müziğin ritminde bir şey var. Köşedeki bir kadını güldürmeye yetiyor nedense. Masaya dirseklerini dayamış, elleriyle yanaklarını tutmakta. Dudaklarında sevimli bir gülüş belirtisi, dişlerinin beyazlığı da buna dâhil.
Yakup ellerini saçlarında gezdiriyor. Alnı terlemiş biraz. Vantilatörün neden çalıştırılmadığını düşünmüştü az evvel. Birazdan garson gelse kolundan çekip yanaştıracak masaya ve soracak; “Kardeş? Neden çalışmıyor bu vantilatör? Bir sorun mu var?”
Uzun bir sigara istedi canı, içilse de bitmese denilen cinsten. Hele ki şimdi şu müziğin ritminde türlü düşüncelere dalmak ne hoş olur. Oysa ortadaki dans eden adamlar, köşe masadaki yalnız kadının gereksiz gülüşleri ve bir de az evvel fark ettiği barda oturan beyaz önlüklü profesör kılıklı herif sinirlerini bozuyor. Profesör kılıklı herif sürekli sağına soluna bakınmakta, cebinden çıkarıp durduğu küçük deftere bir şeyler karalamakta, sonra da sigarasından içmekteydi. Bu son derece sinir bozucu bir durumdu. Yakup aynaya baktı dikkatle. Adamın yüzü patates tarlasına benziyordu. Tam ortasında yakışıksız bir gözlük ve fazla kaldırılmış kaşlar durmaktaydı. Bir askıda gibiydiler, hareketsiz ve cansız.
Garson yanaştı birden.
“Az evvel beni düşündünüz galiba” diye fısıldadığını işitti Yakup.
“Efendim?”
Adam eğildi yüzüne doğru; “Efendim bir arzunuz var mı dedim?”
“Soğuk şeyler var mı?”
Garson tek tek saydı menüyü. Gülümsedi sonra; “Hangisini arzu edersiniz?”
Yakup’un canı karpuz suyu çekmişti ama şimdi bunu dile getirmek saçma olur düşüncesiyle havuç suyu istedi.
Garson uzaklaşınca yeniden profesör kılıklı herifi aradı gözleri ama adam çoktan gitmişti. Kim bilir nereye?
Sonra kapı açıldı birden. İçeriye iyi giyimli birkaç adam konuşarak girdi. En ücra köşedeki masaya geçtiler. Ayaklarını masaya uzatıp ta oturdular. Yakup tam bir fikre kapılacaktı ki müzik değişti birden:
“Sabahleyin adım adım.. Yolları hep aradım.. Kahrolası çöpçüler.. Aşkımı süpürmüşler..”**
Dışarıda yağmur yağıyor olmalıydı, perdelerin ardında gölge şeritler çizgi halinde yere düşüp duruyordu. Tam bu sırada güzel bir şey aklına geldi Yakup’un. Çocukluğunda yatağında uyumak için olduğu yerden pencereye bakar ve perdeye vuran gölgeleri izlerdi. Dışarıda fırtına varsa bahçedeki ağaç kocaman büyür, dallar pençe pençe cama vururdu. Yakup battaniyeyi çektikçe çekerdi yüzüne. Hele o uğultu yok mu? Sanki kapı aralığından bir kol yavaşça süzülecek ve hafifçe battaniyenin altına girip Yakup’un minik ayaklarını tutacaktı. Ya da cam kırılacak ansızın, ağacın dalları aralayacak perdeyi. Kocaman büyükçe bir göz içeriye girecek. Yakup kendini istediği kadar battaniyenin altına saklasın, göz onu bulur ve..
“Buyurun efendim” diyerek düşüncesini böldü garson. Bir tabak havuç getirmişti. Bırakıp gitti sonra.
“Ben havuç istemedim ki” dedi kendi kendine Yakup. Öfkesi bir kat daha arttı. Elbette doğuştan öfkeli değildi ama olmadık şeylerden nem kapıyor, ansızın öfkelenip sessiz bir kavgaya tutuşuyordu sonra. Buna kendi kavgam diyordu. Tıpkı az önce başlayıp ta bitiremediği düşüncesindeki gibi.
Etrafına bakınmaya başladı. Bir arayıştı bu belki de. Köşe masadaki kadın orada, orta yerdeki dans eden adamlarda duruyor, yeni gelen iyi giyimliler hala aynı şekilde; çatacak ne var? Sanki hiçbir şey yok gibiydi.
Aynaya baktı yeniden. Kendi orada serseri bir halde duruyordu. Masaya yatacaktı yüzü neredeyse. Elini havaya kaldırıp indirdi yavaşça ve bunu aynada izledi. Bakışları boşluktaydı. Ve bir eli sigara tutar gibiydi; son iki parmağı içe doğru bükük, işaret ve orta parmağı yeterince ayrık.
İşte! Sonunda fark edebildi. Tam karşısında, perdenin arkasındaki pencereyi açacaktı. İçerisi çok sıcaktı. Öyle ki alnındaki terler yol bulup üst dudağına düşmüştü bir damlacık. Tuzlu bir tattı bu. Kalktı ayağa ve yavaşça yürümeye başladı. Yürürken yeni şeylerin farkına da vardı. Mesela şuracıkta, kapının bitişiğinde bir televizyon vardı. Tam önündeki koltuklarda olimpiyattan özet görüntüleri izleyen ihtiyarlar oturuyordu.
Acayip bir lokanta burası diye düşündü Yakup. Pencereye birkaç adım daha yaklaştı. Yeniden, bambaşka bir şey gördü. Yaşını belli etmeyen bir adam sırtını duvara dayayarak diz çökmüş, elini burnuna sokmaya çalışıyordu. Bir an için Yakup’la göz göze gelince elini burnundan çıkarıp bacaklarına sildi sırıtarak. İğrendi Yakup. Pencereye vardığında bile midesi kötüydü. Perdeyi açtı sonuna dek. Anlamsız bir karanlıkla karşı karşıyaydı. Pencereyi açmak için elini uzatırken yan masadaki iyi giyimli adamlardan biri;
“Ne yapıyorsun?” diye sordu.
“Gördüğün şeyi. Pencereyi açacağım”
“Sebep?”
Öteki adamlar güldüler hep bir ağızdan.
“İçerisi yeteri kadar sıcak değil mi? Ben yanıyorum” dedi Yakup.
Adam umursamaz bir tavırla; “Beni ilgilendirir mi? Şuna bak, yanmış ta pencereyi açacak utanmaz. Bir kere bu pencereyi açmak yasaklandı, duymadın mı?”
“Kim, neden yapsın ki böyle bir şeyi?” diye hayretle sordu Yakup. Öteki masadan, gülüp duran kadın karıştı lafa;
“Duymuş olmalısınız. Herkes biliyor bunu. Buranın penceresi açılmaz. Böyle söylendi bize”
“Benim neden haberim olmadı?” diye söylendi Yakup. “Ama içerisi çok sıcak hem bu herifler vantilatörü de açmıyor nedense”
Dudak büktü kadın.
“Siz bilirsiniz. Sonuçlarına katlanacaksanız açın. Ama size tavsiyem böyle bir şeye kalkışmayın. Zira emredenler cezalandırır”
Bir an için tırsmıştı Yakup. Neyden ya da kimden olduğunun önemi yoktu. Sadece onu en çok korkutan şey böyle bir şeyden habersiz oluşuydu. Sanki kendi dışındaki herkes bu pencerenin açılmayacağı konusunda hemfikirken kendisine hiçbir şey söylenmemişti. Biraz daha zorlasa suçluluk bile hissedebilirdi. Fakat yine de bir taraftan hayıflanıyordu. Buna hakkı olduğunu düşündü birden çünkü neden söylenmemişti ki kendisine? Alt tarafı bir pencere! Açılsa ne olur açılmasa ne, ama yine de açılmayacaksa da haberi olsundu, en azından böyle basit bir şekilde mahcup hissetmezdi kendini.
“Açsam iyi olacak galiba” dedi etrafındakilere. Kimse oralı olmadı. İstedi ki biri çıksın tamam desin. Ona destek olsun. Böylece her şey daha kolay hallolacaktı.
Pencereyi açtı. İçeriye buz gibi bir hava girdi. Öyle ki Yakup ürpermişti birden. Tam bu sırada lokantanın kapısı açıldı hızlıca. Profesör kılıklı herif girdi içeriye.
“Yakup!” diye bağırdı. Gözlüklerinden pek belli olmasa da biraz sinirli biraz da endişeliydi.
Panikledi birden Yakup. Ne yapacağını şaşırdı. Bir kadına bir iyi giyimli adamlara baktı. Belki “açmasa mıydım?” bakışıydı bu. Orta yerde dans eden adamlar durup çekilmişti kenara. Televizyonda olimpiyattan özet görüntüler izleyen ihtiyarlar tam reklam arası girmişken dönüp baktılar usulca. Yakup şimdi bir odak noktasıydı adeta. Herkesin göz hapsindeydi.
“Bakın açıklayabilirim. Bir kere benim hiçbir şeyden haberim yoktu. Ayrıca içerisi de çok sıcakladı. Yani bir insan ne kadar dayanabilir ki bu sıcağa?”
Profesör kılıklı beyaz önlüklü gözlüklü adam yavaşça Yakup’a doğru yürümeye başladı.
Yakup sıkıntıya düşmüştü. Ya korkuyordu ya da başka bir bulantıydı bu hissettiği. Biri de çıkıp yardım etmiyor ki bakışı atıyordu herkese. Alnı terliyordu, hatta ensesine vuran soğuk havaya rağmen sırtı da.
“Beni bir dinleseniz keşke. Bakın iyi değilim diyorum size”
“Sende bir şey yok” dedi adam. “Tamam, sakin ol. Sakın yapma!”
“Bu pencereyi açmalıydım. Bu bir suçmuş, yeni öğrendim. Pişmanım hatta. Ama dediğim gibi keşke bilgim olsaydı. İnsanlar bilgisi olmadan işlediği suçlardan dolayı affedilebilmeli.”
“Evet, haklısın Yakup. Suçlamıyoruz seni. Sadece bir hata yapmandan korkuyoruz” dedi adam yavaşça yaklaşmaya çalışırken. “Bak burada herkes mutlu. Çünkü o pencere kapalıyken herkes mutludur. Şimdi sen huzuru kaçırmaya kalkacak gibisin.”
“Bu saçmalık. Bir kere ben havuç suyu istemişken önüme bir tabak havuç konuyor. Buna sesimi çıkarmazken beni bu sıcaktan kurtaracak tek çareye başvurmam neden suç olsun?”
Dönüp ardına göz gezdirdi.
“Hem bu pencere kim bilir ne zamandan beri burada öylece kapalı duruyor. Hiçbirimizin de haberi yok oysa. Nereye baktığını bile bilmiyorum” dedi.
Soğuk karanlığa göz gezdirirken yeniden çocukluğu aklına geldi de gece yarısı o fırtına uğultusundan uyuyamayıp son bir çare, bütün cesaretini toplayıp ayağa kalktığı, pencereye doğru yürüdüğü, korkusunu yenmek adına perdeyi yavaşça araladığı ve nihayet pencereyi açtığı anda tam bir hayal kırıklığı yaşadığı demir korkulukla karşılaşma anını hatırladı. Meğerse onu uyutmayan korku boşunaymış. Yine de buna sevinememişti. Çünkü ahmaklığı daha korkutucu gelmişti Yakup’a. Oysa şimdi ne demir korkuluk var ne de onu dışarıdan soyutlayacak, dışarıdan gelebilecek herhangi bir tehlikeye karşı savunacak bir önlemle karşı karşıya. Dışarıdayken bir pencerenin varlığını duyumsamazken, tam içeride en çok ona ihtiyacı olduğunu düşünmesi açıklanabilir bir şey miydi?
“Demir korkuluk olmayışı korkacağım anlamına gelmez” diye düşündü Yakup. Salt bir öfkeyle solumaya başladı. Göğsü hırsla şişip iniyordu.
Çocukluğunda, ağaç kollarının kendini tutup dışarıya çekeceğini hisseder, gözlerini kapayarak daha az acı çekeceğini düşünürdü. Oysaki buna cesaret edebildiği ilk anda demir korkuluğu fark edişi onu fazlasıyla güvende hissettirmişti. Belki de bu korkusunu bildiklerinden anne babası bu korkuluğu yaptırmışlardı. Oysa şimdi görüyordu ki artık korkacak hiçbir şey yok! İşte pencere sırtına bakıyor. İşte orada duruyor içi kim bilir nelerle dolu simsiyah karanlık. Ve bir demir korkuluk bile yok!
Yeniden salona döndüğünde profesör kılıklı adamın arkasında birkaç kişi daha belirmişti. Bunlar da beyaz önlük giyinmiş sevimsiz kişilerdi. Bir tanesinin bıyıkları dişlerine kadar sarkmıştı.
Yakup bir şeyi iyi anlamıştı. Pencere açılmasını yasaklayan kişi profesörün ta kendisiydi ve şimdi karşısında, onu suç işlemiş olmakla itham ediyordu. Ona göre hiçbir hareket yapmaması lazımdı; bu da demek oluyor ki cezalandırılacak. Bu korkunç bir şey! Bu; her şey bir yana, Yakup için olanaksız bir düşünceydi. Bir kat daha artmıştı korkusu. Arkasına baktı göz ucuyla. Aşağıya doğru inen bir merdiven ve bitişiğinde kocaman bir ağaç vardı. Profesöre döndü ve bir süre daha bakıştılar.
“Artık korkacak hiçbir şey yok” dedi.
“Dur, sakın!” diyerek öne atıldı Profesör. Ardındaki adamlar da yaya gerilmiş ok gibi fırladılar oldukları yerden. Ama Yakup hamlesini daha evvelden yapmıştı. Kendini arkaya doğru ve aşağıya, odadan daha başka bir boşluğun içine bırakmıştı. Profesör kılıklı herifin ve ardındaki adamların, köşe masadaki gülüp duran kadının, öte masadaki iyi giyimli adamların, televizyonda yeni başlamış haber bültenini fark etmeden oturan ihtiyarların, orta yerde dans ederken kenara çekilip bekleyen adamların gözleri önünde pencereden atlamıştı.
Sonra zaten müzik kesildi.
*
Not: Ertesi gün gazetelerin üçüncü sayfasında Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde yatmakta olan şizofreni hastası Yakup Yıldırım’ın sebepsiz yere intihar ettiği yazıyordu.
*
*Üsküdar İskelesi, R.G.Ö. isimli bir akıl hastasının şiiri. (bakınız; Dr. Latif Alpkan, Bakırköy Öyküleri)
**Çöpçüler, Erkin Koray’ın seslendirdiği parçanın şiiri iddiaya göre Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi hastalarından 33-B servisinden N.C. tarafından 1963 senesinde kaleme alınmıştır. (bakınız; İnilti, 1963)














































Yorumlar