top of page

Güzün Bilgeliği ve Eksilmeyen İsyan

9 saat önce
4 dakikada okunur


Şenol YAZICI

*

Camus, insanı başkaldırısıyla tanımlıyordu. Haklıydı. İnsanın bir yanı hep itirazdan ibarettir. İnsan, çocukken anne babasına, gençken düzene, yetişkin olunca hayata, yaşlanınca da zamana itiraz eder.

Benim doğamın da başka bir şey olması olası değildi kuşkusuz. 68 Olaylarında yoktum, daha doğrusu kadrolu olmak için yaşım küçüktü, ama gizli bir hayranlıkla izledim, asılanları gördüm; ruhum onlardan beslendi. Ne var ki 70'li yılların bütün fay kırıkları içimden geçti. Beni hep soru, hep merak, hep itiraz yapan da odur asıl...

Ne var ki isyana cesaretim hala yok. Çalışkanlıkla ve zekamla kendimi ispat etmeye uğraşıyorum. Belki biraz da Nietzsche'nin üstinsanını arıyorum hala...


Sonra ilk aşk: Farkında olmadan kendi devrimini yapıyor, karşı cinsle birlikte kendini de keşfediyorsun. En çok da keşfettiğin sınırlarını zorlamaya başlıyorsun.

Aşık olduğum öğretmenimle sigara içiyorum sınıfın birinde. Müdür de bizi basıyor. Okul müdüründen yediğim dayak ilk başkaldırımın bedeli olmakla anlamlanıyor.


Sonra Nietzsche'nin o sözü şiarım oluyor uzun bir zaman: Kendi fevkinde bir adam yaratan ve mahvolanı severim demeye başlıyorum. Başka türlü harıtada bir nokta bile olamayacağım belli... Fuzuli gelmişim bu dünyaya diyorum.


Daha on yedi yaşımda, Sıvas'ın yürüme on saatlik dağında ilkokul öğretmeniyken, kaymakamı dövdün diyerek beni öğretmenlikten atıyorlar. K. Marks'ı tanımıyorum daha ama, Trabzon uzun saçlarıma, İspanyol paçama, ucuz kolyeme bakıp çoktan emin olmuş benim anarşist olduğuma... Artık ben de onlar gibi düşünüyorum, bu kadar uyumsuzluk fazla, sen potansiyel olarak haydutsun diyorum kendime. Haydutluğuma kanıt çok fazla aramıyorum; sen kızları da seversin ya, ahlaksız. ..

İnsanın doğasının bile suç olduğu bu iklim ve coğrafyada şaşkınım; ne yani, erkekleri mi sevseydim, diyemiyorum.


Otuz beşte yolun yarısı ediyormuş. Bunu yazan Cahit Sıtkı'yı severim ama sanırım hesap hatası yapmış. Ben altmışları geçtim, hâlâ yolun neresinde olduğumu anlayabilmiş değilim.


Son zamanlarda, neredeyse hiç hesapta yokken, hani o kendine has sakinliği ve dolambaçsızlığıyla bilinen Erdal İnönü misali, ezberimde olmayan bir dil alışkanlığı peydahlandı içimde: Tanrı'ya şükretmek.


Gençlik haklı olmaya çalışır, olgunluk anlamaya... Şükür de belki tam burada doğar. İstediğini elde ettiğin için değil, başına geleni sonunda anlayabildiğin için.


O'ndan hep alacaklı olduğunu düşünen, hayatın eksik bıraktıklarının faturasını O'na kesmeye meyilli bir ruh için bu şaşırtıcı bir durak... Fakat yol alındıkça anlaşılıyor; o eksik kalan hikayelerde Tanrı'nın hiçbir suçu yoktu. İnsanın genlerine mühürlenmiş o isyan duygusu, en baştan beri kendi ritmini dayatıyordu zaten.


Dünya dediğimiz bu devasa sahne, yenmeye ve yenilmeye kararlı olanların kurduğu hiyerarşik bir dizge üzerine yükseliyor. Üstelik hamuruna bolca adaletsizlik katılarak karılmış bir düzen bu… Küçük balıklar olacak ki, büyük balıklar saltanatını sürdürebilsin; kısa çöpler feda edilecek ki, uzun çöpler mağrurca göğe uzanabilsin. İşin doğası, varoluşun o sert yasası buyken, insanın içindeki isyan hiç eksik olur mu?


Şimdi birileri çıkıp, "Ne yani, bunca yıllık ömrün sonunda o evrensel adaletsizlikleri kabullenmeye, teslim olmaya mı döndün?" diye sorabilir.


Asla. Benim devrimciliğim hiçbir zaman ezberlenmiş iki slogandan ibaret olmadı. Duvara yapıştırılan aykırı bir afişin ardından, nezarette yenilen iki tekmeyle cilalanıp keramete eren, ömrü boyunca o anın intikamını kurgulayan bir "Zapata devrimciliği" de değildi benimki. Aksine, ben var olan tüm ezberleri yıkarak, zihnimin kalıplarını kırarak yürüdüm o yolu. Yani kendimi yaşadıklarımdan oldurarak. Çok arkadaşım türlü nedenlerle döndüğü halde ben dönemedim. Dedim ya benim ki ezber değildi ki kolay unutayım... Dolayısıyla bugün vardığım durak bir başkaldırının yorgun hali, yoksa bir pes ediş hidayeti değil.


Bu durum, belki de içimdeki o düşünen, okuyan ve yazan yanın fısıltısı: Yaşlanmak, aslında olmaktır. Yaşlanmak, her şeyi daha derin görmektir. İşte geldin gidiyorsun, dünyaya bir hayrın dokunsun.


Görmek elbette bir yetenektir ancak bu derinlik, yanlışı öylece sineye çekmek, adaletsizliğe göz yummak demek değildir. Erdem, kötülüğü uysalca kabullenmekten geçmez. Tam da bu yüzden, Sait Faik'in o muazzam deyişiyle; kötülüğün göz kırpışını görünce canavar kesilen bir yan, ruhun kuytularında hep saklı kalır. O benim teslim olmayan, tetikte bekleyen öteki yanımdır.


Benim şükrüm ise bambaşka bir pınardan besleniyor. Tanrı'ya, bana en küçük ayrıntısına kadar yaşlandığımı hissettirdiği, ömrümün o en güzel, en olgun güzüne girdiğimi görme, anlama ve hissetme yetisi verdiği için şükrediyorum. Bana hâlâ haksızlıklara karşı koyacak ya da hayatın getirdiklerini olgunlukla kabullenecek bir irade bahşettiği için... Hatta ve hatta, on sekiz yaşındaki o deli fişek heyecanla olmasa bile, bugün "değecek olanı" bulduğunda uğruna sonuna kadar savaşacak o gözü, o aklı ve o yüreği bende saklı tuttuğu için kendimi çok şanslı sayıyor ve diz çöküyorum.


Tek bir dileğim var; bu farkındalığın, bu diri zihnin son nefesime, ölümümü görünceye değin sürmesi. Çok acı çekersin o zaman diyorsunuz biliyorum. Görmez, anlamaz, duymaz olursan ancak huzur bulursun. Hiç de öyle değil; öğrenmek emek ister. Hem acı da bir öğrenilmesi gereken değil midir?


Doğrudur. Kimi insanlar huzuru bununla buluyor; düşünmemekle. Merak etmemekle. Dünyanın nasıl bir yer olduğunu araştırmamakla. Demans değil bu, bir tür zihinsel emeklilik hali... Ne var ki benim bünyem buna hiç uygun çıkmadı. Beynim, haberim olmadan fazla mesaiye kalıyor.


Etrafımıza bir bakalım. Bırakın yaşlandığını, aslında hiç yaşamadığını bile fark etmeyen onca "arife dangalak böceği" ortalıkta fink atıyor. Üstelik bunu büyük politikacı, saygın yazar ya da dahi şair modlarında, kibirli maskelerin ardına gizlenerek yapıyorlar. Onlar yaşamın teyel yerlerinden haberleri bile olmadan akıp giderken, benim içimde taşıdığım bu farkındalığın ne büyük ne paha biçilemez bir servet olduğunu anlamama ve buna şükretmeme şaşırıyor musunuz?


Şaka yapıyor olmalısınız.

Yorumlar


bottom of page