Tanrı Öldü

...Ve
Üstinsanın Doğum İlanı Verildi
*
ŞENOL YAZICI
*
Nietzsche'nin başına gelenler, biraz da Nasreddin Hoca'nın başına gelenlere benzer. Ortaya bir söz atarsınız, aradan yıl geçer, insanlar sizin söylediğinizle değil, anladıklarıyla, yorumladıklarıyla kavga etmeye devam ederler.
Bugün sokakta rastgele yüz kişiye Nietzsche'yi sorsanız, büyük ihtimalle üç şey duyardınız:
"Tanrı öldü."
"Üstinsan."
"Hitler."
İşin trajikomik yanı, Nietzsche'nin hayatını adadığı düşünceler belki de en çok bu üç başlık altında yanlış anlaşılmıştır.
Özellikle de şu meşhur cümlesi...
"Tanrı öldü."
Bu söz söylendiğinde Avrupa'nın kiliseleri yerinde duruyordu. Çanlar çalıyor, dualar okunuyor, insanlar vaftiz ediliyordu. Ortada cesedi bulunan bir Tanrı da yoktu elbette. Nietzsche'nin öldüğünü söylediği şey Tanrı değil, Tanrı'nın toplum üzerindeki otoritesiydi.
Aydınlanma çağından sonra bilim büyümüş, akıl yükselmiş, eski inançların altı oyulmuştu. İnsanlık gökten gelen emirleri sorgulamaya başlamıştı. Fakat ortada tuhaf bir sorun vardı: İnsanlar Tanrı'dan vazgeçiyordu ama onun yerine ne koyacaklarını bilmiyorlardı.
Nietzsche işte bu manzaraya baktı. Herkes ilerlemeden söz ediyordu. O ise yaklaşan uçurumu gördü.
"Köprüden geçiyoruz" diyorlardı.
"Hayır," diyordu Nietzsche, "köprünün kendisini söküyorsunuz."
Bu yüzden onun "Tanrı öldü" sözü bir zafer narası değil, bir yangın ihbarıdır.
Çünkü Tanrı'nın ardından geriye büyük bir boşluk kalacaktı. O boşluğun adı nihilizmdi. Yani hiçbir şeyin gerçekten önemli olmadığına inanmak. Bugün çevremize baktığımızda Nietzsche'nin korkusunun ne kadar güncel olduğunu görmemek mümkün değil. İnsanlık eski tanrılarını öldürdü ama yenilerini üretmekte gecikmedi.
Kimisi paraya tapıyor. Kimisi ideolojilere. Kimisi şöhrete. Kimisi de cep telefonuna gelen bildirime...
Galiba Nietzsche bugün yaşasa şu soruyu sorardı:
"Tanrı'yı gömdünüz de algoritmaya neden secde ediyorsunuz?"
Nietzsche'nin ikinci büyük kavramı ise Üstinsan'dır. Üstinsan... İnsanlığın en çok yanlış anladığı kavramlardan biri. Bazıları onu sarışın, mavi gözlü bir efendi sanmıştır. Bazıları kaslı bir fatih. Bazıları da dünyayı yönetecek bir diktatör.
Oysa Nietzsche'nin tarif ettiği üstinsan başkalarını aşan değil, kendisini aşan insandır. Düşünün...
Bir insan var. Kendisine öğretilen bütün doğruları sorguluyor. Kalıpların dışına çıkıyor. Sürüyle birlikte koşmanın güvenliğini reddediyor. Kendi ahlakını, kendi anlamını ve kendi sorumluluğunu yaratmaya çalışıyor.
Nietzsche'nin hayran olduğu insan tipi budur. Bu yüzden onun üstinsanı askerlerden çok sanatçılara benzer. Komutanlardan çok yaratıcı ruhlara. Belki de bu yüzden Nietzsche'nin felsefesi en çok şairlerin ve romancıların ilgisini çekmiştir. Çünkü o insanı tamamlanmış bir varlık olarak değil, yarım kalmış bir taslak olarak görür.
Henüz bitmemiş bir cümle... Belki de henüz yazılmamış bir şiir... Ne var ki tarihin düşünürlere pek saygı duyduğu söylenemez.
Nietzsche öldükten sonra eserleri farklı ellerde dolaşmaya başladı.
20. yüzyılın karanlık yıllarında Hitler ve Nazi ideologları onun bazı kavramlarını kendi dünya görüşlerine mal etmeye çalıştılar. Ancak birçok araştırmacı Nietzsche'nin düşüncelerinin seçilerek, bağlamından koparılarak kullanıldığını, ayrıca milliyetçi ve antisemit görüşlere sahip olan kız kardeşi Elisabeth Förster-Nietzsche'nin de bu süreçte etkili bir rol oynadığını belirtmektedir.
Buradaki ironi neredeyse trajediye dönüşür. Nietzsche sürü psikolojisini eleştiriyordu. Naziler kitle imha seferberliği yaptılar. Nietzsche bireyi öne çıkarıyordu, Naziler devleti. Nietzsche düşünce özgürlüğünü savunuyordu, Naziler düşünceyi üniformaya çevirdiler.
Bazen insan şu soruyu sormadan edemiyor:
Bir düşünürün başına gelebilecek en büyük felaket nedir? Söylediklerinin yanlış çıkması mı? Yoksa haklı çıkması değil de yanlış anlaşılması mı?
Nietzsche için cevap galiba ikincisidir.
Albert Camus'nün başkaldıran insanında da onu görürsünüz. Heidegger'in sorularında da. Sartre'ın özgürlüğünde de. Freud'un insan ruhuna açtığı karanlık koridorlarda da...
20. yüzyılın büyük bölümü onun açtığı tartışmaların içinde geçti.
Çünkü Nietzsche cevaplarla ilgilenen bir filozof değildi.
Sorularla ilgileniyordu. İnançlarla değil, inançların kaynağıyla. Ahlakla değil, ahlakın kökeniyle. Gerçekle değil, gerçeğin kim tarafından üretildiğiyle...
Elindeki çekici de bu yüzden taşıyordu.
Yıkmak için değil. Yoklamak için. Vurup sesini dinlemek için. İçi boş olanları ortaya çıkarmak için. Hani deprem testi yapar gibi...
Belki de Nietzsche'nin hâlâ okunmasının nedeni budur.
O bize neye inanmamız gerektiğini söylemez, bizi rahatsız edecek sorular sorar… Ve insanlık garip bir canlıdır: Kendisine yalan söyleyen liderleri sever, kendisini rahatlatan vaizleri alkışlar, ama huzurunu kaçıran filozofları unutamaz.
Nietzsche de unutulamayanlardan biridir.
Çünkü onun asıl meselesi Tanrı'nın ölmesi değildi. Asıl meselesi, özgürlüğe kavuşan insanın o özgürlükle ne yapacağıydı. Aradan geçen yüz elli yıla rağmen bu soruya hâlâ tatmin edici bir cevap verebilmiş değiliz.
Belki de üstinsan henüz gelmedi.
Belki de hâlâ cenazeden dönüyoruz.


















































Yorumlar