top of page

YAPAY

6 dakika önce
7 dakikada okunur



Yazarı Öldüren Yapay Zekâ mı, Yazarın Kendisi mi?


*

ŞENOL YAZICI

*


Daktilo yazarı öldürmedi.

Bunu bugün rahatlıkla söyleyebiliyoruz.


Bir de bana sorun. Uzun yıllar boyunca daktilodan uzak durduğumu da itiraf etmeliyim. Üstelik teknoloji düşmanı olduğum için değil. Aksine... Sorun, daktilonun ne yaptığı değildi; bana ne hissettirdiğiydi.

Yıllardır kaleme alışmıştım, elimin doğal bir uzantısı gibiydi. Düşünüyordum, o yazıyordu. Daktilo ise düşünceyle sözcük arasına metal bir mesafe koyuyordu. Tuşlara her vuruşumda yalnızca harflerin değil, düşüncenin ritminin de değiştiğini hissediyordum.


Sonra alıştım, herkes gibi. Öyle alıştım ki klavyelere, bugün bir zamanlar güzel olduğu söylenen el yazımı bile mecbur olduğumda ancak taklit edersem yazabiliyorum, öyle unuttum.

Arkasından bilgisayar geldi. Word geldi. İnternet geldi, akıllı telefonlar geldi. Konuşmayı yazıya çeviren teknolojiler geldi. Bir zamanlar sokaklarda elindeki naylon poşetlerde iğrenç bir şeymiş gibi bedenine değdirmeden telefon taşımaya çalışan arkadaşlarımı düşünüyorum da… Her biri hakkında felaket senaryoları yazıldı. Hiçbiri insanlığı yok etmedi. Yalnızca insanlığı değiştirdi. Bir elektronik atık kirliliği oluştu elbet, ama insan hayatı inanılmaz bir biçimde kolaylaştı.

Bugün vazeçilmezlerimiz oldular.


Şimdi aynı tartışmayı yapay zekâ için yapıyoruz.

Kimileri onu insanlığın sonu ilan ediyor, kimileri insanlığın kurtuluşu olarak görüyor.  Artık yazara da gerek kalmayacağını, editörlerin metinlere güveninin azalacağını düşünüyorlar.  Bir dergi editörü olarak son dönem bu sıkıntıyı direk hissettim.  Erinen kimi arkadaşlar yazılarını bazen bu mucize buluşa yaptırıp yolluyordu. Ayırt etmek çok zordu, hatta olanaksız… Sonra sonra ayırt etmenin bir yolunu buldum. Elmalar için söylerlerdi, hiç kurt yoksa o elma ya çok ilaçlıdır ya da GDO’suyla oynanmış, aynı tezi yazıya uygularsak hiç yanlışı olmayan, hatasız birkaç sayfalık metin gördünüz mü? Ya noktası eksiktir ya da virgülü…

Derim ya” Söz dediğin un çuvalı gibidir, dokundukça tozutur. “Tozutmuyorsa o kesin yapay zeka ürünü bir metindir.


Bu kadar basit miydi, elbette değildi. Ortada geçmişte bir ayda ancak yetiştireceğiniz en ağırından fen bilgisi ödevini   kapak resmi dahil doğru komutu verdiğinizde birkaç dakika da hazırlayan muhteşem bir makine vardı. Şu temada şiir yaz diyordun, yazıyordu, en kralından bir hikâye mi istiyorsun hemen hazır.    

Yazar denilen yaşamsal önceliği olan bir ihtiyaç olsa, yoksunluk çeken ama bilgisayara sahip çok ev düzgününden bir yazara sahip olurdu.

Saklanacak bir yanı yok, doğal olmayan bir şeyler başlamıştı aslında.

Yine de yapay zekâ üzerine tartışmanın yanlış yerden başladığını düşünüyorum.


Çünkü yapay zekâ hakkında konuşurken gözden kaçırdığımız bir şey var: Yazar dediğimiz şeyin nerede başladığını tam olarak biliyor muyuz ki, bitebileceğini iddia ediyoruz.

Örneğin Homeros, antik Helen’in bu ünlü şairi gerçekten yaşadı mı? Bilmiyorum. Kimse tam olarak bilmiyor. Belki yaşadı, belki de hiç yaşamadı. Belki de Homeros dediğimiz şey, yüzyıllar boyunca anlatılan yüzlerce manzum hikâyeye sonradan verilmiş tekil bir isimden ibaretti. Bizim Nasrettin Hoca’ya baksanıza…


Ne var ki işin tuhafı şu: Homeros'un kim olduğunu bilmiyoruz ama Akhilleus'u tanıyoruz. Yüzünü bilmiyoruz ama öfkesini biliyoruz. Sesini duymadık ama binlerce yıl sonra bile anlattığı hikâyeleri konuşuyoruz.


Belki de büyük eserlerin kaderi budur. Yazarlarını geride bırakırlar. Yüzyıllardır insanların Shakespeare'i tartışmasına karşın Hamlet'in büyüklüğünü tartışmaması biraz da bundandır. Eser, bazen yaratıcısından daha uzun ömürlü olur.

Aslında kültürümüzün büyük bölümü de böyledir. En sevilen türkülerimizin çoğunun sahibini bilmiyoruz. Atasözlerini kimin söylediğini bilmiyoruz. Masalları kimin ilk anlattığını bilmiyoruz. Bir ninenin torununa fısıldadığı ninniyle, yüzyıllar önce söylenmiş ilk ninni arasındaki bağı kuramıyoruz.

Ama hepsi yaşamaya devam ediyor. Bazı sözler, sahiplerini kaybettikten sonra ölümsüzleşiyor.

Nasrettin Hoca’yı düşünün. Ona yakıştırılan yüzlerce fıkrayı… Akşehir’i, maya çalınan gölü… Belki kimliği, yaşayıp yaşamadığına emin değiliz ama karısından, kızlarından Akşehirlilerden, Timur'dan haberdarız. Dahası o dönem Anadolunun mizah anlayışını da biliyoruz.


Bu yüzden yapay zekâ ortaya çıktığında beni şaşırtan şey teknolojinin kendisi olmadı. İnsanların birdenbire yaratıcılık, özgünlük ve yazarlık üzerine yeniden düşünmeye başlaması oldu.


Oysa insanlık binlerce yıldır aynı sorunun çevresinde dolaşıyor: Bir düşüncenin sahibi gerçekten kimdir? Onu ilk söyleyen mi? Yazan mı? Geliştiren mi? Yayan mı? Yoksa yaşatan mı? Bu soruların hiçbirinin cevabı göründüğü kadar basit değildir. Ayvayı sen mi yarattın sanki. Sahi ayva sözcüğünü kim, niye yarattı. Ya "ayvayı yedi, " metaforunu?


İnsanlık tarihi biraz da zihnin kendi sınırlarını dışarıya taşıma tarihidir. İnsan hafızasına pek güvenmez. Binlerce yıl boyunca bütün hikâyelerini ona emanet etti ama yine de güvenmedi. Taşlara yazdı. Papirüslere geçirdi. Kütüphaneler kurdu. Sonra bilgisayarlar yaptı.

Şimdi de yapay zekâlara milyonlarca kitap yüklüyor.


İnsanın tarihi biraz da kendi zihnine güvenmeyişinin tarihidir. Belki bu yüzden yapay zekâ beni şaşırtmıyor. Nasıl ki pensiline ihtiyacı vardı üretti, yapay zekaya da ihtiyacı oldu ki üretti. Çünkü insan çok uzun zamandır kendisini kendi dışına taşıyor.

Önce hafızasını, sonra hesabını, sonra yön duygusunu, şimdi de düşünmesinin bir bölümünü… Açıkçası insanların makinelerin düşünmeye başlamasından korktuğundan da emin değilim. Belki daha rahatsız edici bir şeyden korkuyoruzdur:

Düşünmenin ne kadarını çoktan makinelere bırakmış olduğumuzu görmekten olabilir mi?

Atom bombalı bir dünya savaşı sonrasında sıfırdan başlamayacağız demektir bu. Artık sağ kalan insanlık bir sağlam bilgisayar bulunca bütün kültüre erişebilecek, düşündünüz mü hiç.


Oysa çevremize biraz dikkatle bakalım.

Yapay zekâdan söz etmeye başladığımız andan itibaren yapaylıktan söz etmeyi bıraktık. Yapay dostlukların kurulduğu, yapay gülümsemelerin dağıtıldığı, yapay öfkelerin alkışlandığı, yapay kahramanların üretildiği, yapay düşüncelerin özgünlük diye pazarlandığı bir çağda yaşıyoruz. Fakat nedense bütün bunlar bizi rahatsız etmezken bir bilgisayarın edebî metinler yazması insanlığın geleceği meselesi haline geliyor.


İtiraf etmeliyim ki bunda hafif bir mizah görüyorum.

Çünkü yapay zekâ ortaya çıkınca herkes yaratıcılıktan söz etmeye başladı. Bu da bana ilginç geliyor.

Aynı insanlar yıllardır birbirine benzeyen romanlar yazıyor, birbirine benzeyen şiirler yayımlıyor, birbirine benzeyen düşünceleri birbirlerinden habersizmiş gibi yeniden dolaşıma sokuyorlardı. Kimsenin bundan rahatsız olduğu yoktu.


Demek ki yaratıcılığın kıymetini anlamak için önce yaratıcı olmadığı varsayılan bir rakibe ihtiyaç varmış.

Yıllarca editörlük yaptım. İyi yazılar da okudum. Kötü yazılar da. Öfkeden doğmuş metinler gördüm. Aşktan doğmuş metinler. Hayal kırıklıklarından, özlemlerden, hırslardan, yalnızlıklardan doğmuş yazılar.


Hepsinin ortak bir yanı vardı. Bir ses taşıyorlardı. İnsana ait bir ses.

Bazen hatalıydılar. Bazen acemiydiler. Bazen dağınıktılar. Ama arkalarında bir insan hissediliyordu. Etiyle, kemiğiyle, yaşam deneyimleriyle bir insan…

Şimdi ise zaman zaman başka bir şeyle karşılaşıyoruz.

Dil kusursuz. Kurgu sağlam. Cümleler pürüzsüz.

Fakat sahibini aradığınızda geriye yalnızca sözcükler kalıyor.

Belki de editörlerin asıl korkusu budur: Kötü yazı değil, sesi olmayan yazı.


Bana kalsa kusursuz söz diye bir şey de yoktur.

İster insan ağzından çıkmış olsun ister bir yapay zekânın ürettiği cümlelerden doğsun söz yaşayan bir şeydir. Dokunuldukça değişir, yorumlandıkça çoğalır, açıklandıkça başka anlamlar kazanır.

Yirmi beş yıllık maviADA deneyimlerim sonucunda edebiyatçıları ayağa kaldıran bir iddiam olmuştu.


"Söz un çuvalı gibidir, dokundukça tozutur. Ne kusursuzluk ne nokta  ne virgül, esas olan bütün eserden alacağınız sestir"

Öyle ya yazdıklarınıza bir bakın. Şurda nokta eksik, ötede virgül gereksiz. Şu sözcük o gün modaydı, bugünse şu sözcük… O zaman bu yargı değerliydi, şimdi başkası… Şu ironiyi koysak daha iyi olmaz mıydı? Sonsuz olasılık…

Bugün hâlâ öyle düşünüyorum.


Bir düşünceye eklediğimiz her cümle onu biraz daha açıklarken biraz da dağıtır. Çıkardığımız her sözcük belki de onu eksiltecektir.  Bu yüzden büyük eserler her şeyi söylemez. Homeros'un binlerce yıldır yaşamaya devam etmesinin nedeni yalnızca anlattıkları değil, anlatmadan bıraktıklarıdır. Shakespeare'in oyunları da ismini bilmediğimiz bir halk ozanının türküsü de biraz bu yüzden hâlâ bizimledir.

Atasözleri için söylenir; sakın virgülüne bile dokunma…


Belki iyi yazının sırrı da burada saklıdır: Söylenecek her şeyi söylemekte değildir gizem, geriye yalnızca gerekli olanı bırakabilmektedir.

Bu noktada aklıma Borges geliyor.

Bir öyküsünde evreni sonsuz bir kütüphane olarak hayal etmişti. O kütüphanede yazılmış her kitap vardı. Yazılacak her kitap da. Henüz doğmamış insanların anıları da hiç kurulmamış ülkelerin tarihleri de...

Bugün yapay zekâya baktığımda bazen onu değil, Borges'in kütüphanesini görüyorum. Belki de karşımızda yeni bir yazar yoktur. Sonsuz olasılıkların dev bir arşivi vardır. Bu durumda soru yeniden değişir:

Yazarlık gerçekten yazmak mıdır? Yoksa sonsuz ihtimaller arasından anlamlı olanı seçmek mi?


İnsan yeni şeylerden korktuğunu söyler. Ben buna pek inanmıyorum. İnsan yeni buluşlardan çok, emeğinin değersizleşme ihtimalinden korkar.

Daktilo çıktığında güzel yazı yazanlar korktu. Bilgisayar çıktığında daktilocular, Word çıktığında dizgiciler, İnternet yaygınlaştığında ansiklopedi satıcıları… Bugün de yazarlar, editörler, öğretmenler ve sanatçılar benzer bir kaygı taşıyor.

Korkunun cümlesi hiç değişmiyor:

“Ben bunun için yıllarımı verdim. Ya artık buna gerek kalmazsa?”

Bu kötü bir soru değildir. Aksine son derece insani bir sorudur.

Çünkü insan yalnız emeğine değil, kimliğine de yatırım yapar. Bir marangoz yalnızca masa yapmayı öğrenmez, marangoz olmayı öğrenir. Bir öğretmen yalnızca ders anlatmayı öğrenmez, öğretmen olmayı öğrenir.

Bir yazar yalnızca yazmayı öğrenmez, yazar olmayı da öğrenir.


İşte yapay zekâ tam burada kapıyı çalıyor ve rahatsız edici bir soru soruyor:

“Madem yazarlık yalnızca kelimeleri anlamlı bir biçimde yan yana dizmekten ibaretti, bunu ben de yapabiliyorum. Şimdi söyle bakalım, seni yazar yapan şey neydi?”

Sessizlik biraz da burada başlıyor. Çünkü yüzyıllardır ilk kez bir araç işimizi değil, tanımımızı sorguluyor. Daktilo bana nasıl yazdığımı sormuştu. Bilgisayar ne kadar hızlı yazdığımı. İnternet kime ulaştığımı…


Yapay zekâ ise çok daha can sıkıcı bir soru soruyor:

“Yazarken gerçekten sana ait olan şey ne?”

Belki de bütün tartışmanın düğüm noktası burasıdır. Bir şiirin yazılmış olması onu şiir yapmaz. Bir romanın tamamlanmış olması onu edebiyat yapmaz. Bir metnin yayımlanmış olması ona anlam kazandırmaz. Tıpkı konuşabilen herkesin söyleyecek önemli bir sözü olmaması gibi.

Yapay zekâ yarın kusursuz bir roman yazabilir. Birçok yazardan daha sağlam kurgular kurabilir. Ödüller de kazanabilir.


Bunların hiçbiri beni şaşırtmaz.

Çünkü edebiyatın hammaddesi sözcük değildir. Hayattır.

Bir çocuğun unutamadığı bir haksızlık. Yıllar sonra bile içini sızlatan bir dostluk. Kaybedilmiş bir insanın ardından boş kalan bir sandalye. Pişmanlıklar. Utançlar. Başarısızlıklar. Gece yarısı insanın kendi hayatından kuşku duyması.

Bunlar dilin değil, yaşamın ürünüdür. Yapay zekâ bunları anlatabilir. Belki çok güzel de anlatabilir.

Ama yaşayamaz.


Belki de bu yüzden yapay zekâ beni korkutmuyor. Beni korkutan şey başka. Çünkü yapay zekâ ortaya çıktığından beri insanlar ona ne öğreteceklerini konuşuyor. Ben ise insanların kendilerini ne kadar ihmal ettiklerini düşünüyorum.

Bir makineye milyonlarca kitap yükledik, ama giderek daha az insanın hayatın kendisini okuduğunu fark ettik.


Daha çok yazıyoruz, çok konuşuyoruz, çok paylaşıyoruz ama daha az yaşıyoruz. Oysa düşünceyi doğuran şey yalnızca bilgi değildir.

Yaşanmışlıktır.

Stendhal demiş ya: Roman yol boyunca gezdirilen aynadır. Yani realist bir roman hayatın tıpkısıdır.


Belki de asıl tehlike burada başlıyor, sorun yapay zekânın yazı yazması değil, asıl sorun insanın yaşamayı bırakıp sadece üretmeye başlaması… İşte bu felaket olacak.

Çünkü insan yalnızca yazdıklarıyla var olmaz, yaşadıklarıyla da var olur. Hatta çoğu zaman yazdıkları, yaşadıklarının gölgesidir.


Bazen düşünüyorum da yapay zekâ insanlığa yeni bir soru sormadı. Tam tersine, çok eski bir soruyu yeniden hatırlattı. Homeros'tan beri peşimizi bırakmayan, türkülerin, masalların ve isimsiz hikâyelerin arasından bugüne kadar gelen bir soruyu:


Düşüncenin sahibi kimdir? Ve insanı insan yapan şey nedir?

Belki cevap kullandığımız sözcüklerde değildir. Belki okuduğumuz kitaplarda da değildir. Belki cevap; yıllar sonra bile içimizi sızlatan dostluklarda, geceleri ansızın hatırladığımız pişmanlıklarda, kimsenin bilmediği korkularımızda, başaramadıklarımızda ve vazgeçemediklerimizdedir. Çünkü sonunda yazan şey yalnızca zihin değildir.

Hayattır.


Belki de yapay zekâ çağının en büyük ironisi şudur: İnsan ilk kez kendi yaptığı bir makineden korkmuyor. O makinenin gösterdiği aynadan korkuyor. Çünkü o aynada tek bir soru duruyor:

“Sana ait olduğunu düşündüğün şeylerin ne kadarı gerçekten sana ait?”

Bilgin mi? Dilin mi? Düşüncelerin mi? Yoksa bütün bunların içinden geçip sana dönüşen hayatın mı?


İşte ben cevabın orada olduğunu düşünüyorum. Bir insanı yazar yapan şey kullandığı sözcükler değildir. Yaşadığı hayatın sözcüklerde bıraktığı izdir. Bu yüzden ben yapay zekânın bir gün benim gibi yazmasından korkmuyorum. Asıl korkum, bir gün insanların yapay zekâ gibi yaşamaya başlamasıdır. Çünkü o gün makineler insana benzemiş olmayacak, aksine insanlar makinelere benzeyecek.


Ve o gün dünyanın en yapay varlığı yapay zekâ olmayacak;

İnsan olacak.

 

Yorumlar


bottom of page