SÜRÜ DEĞİL YURTTAŞIZ

Şenol Yazıcı
*
Cumhuriyet sözcüğünü her duyduğumuzda aynı şeyi mi anlıyoruz?
Bir yönetim biçimini mi, bir tarihsel dönüm noktasını mı, yoksa insanın kendi hayatı üzerinde söz sahibi olma hakkını mı? Belki de sözcüğün asıl anlamı, bunların hepsini birden düşündüğümüzde ortaya çıkıyor. Çünkü cumhuriyet, yalnızca devletin nasıl yönetileceğiyle ilgili bir tercih değildir; aynı zamanda insanın toplum içindeki yerini, değerini ve geleceğini belirleyen bir anlayıştır.
Bugün çocuklarımıza dünyadaki ülkelerin çoğunun halk tarafından seçilmiş yöneticilerce yönetildiğini anlatmak kolaydır. Zor olan, insanlığın bu noktaya nasıl geldiğini, neden yüzyıllar boyunca milyonlarca insanın kendi hayatı hakkında söz söyleme hakkından yoksun bırakıldığını anlatmaktır. Bir zamanlar bir insanın doğduğu aile, taşıdığı unvan ya da içinde bulunduğu sınıf, onun kaderini belirleyebiliyordu. Kimi hükümdar olarak doğuyor, kimi hükümdarın buyruğunda yaşamaya mahkûm ediliyordu. Biri saraylarda dünyaya geliyor, öteki onun sarayını yapmak için ömrünü harcıyordu. Biri savaş ilan ediyor, cepheye gidenlerin çoğuysa o savaşın nedenini bile sorgulayamıyordu.
İnsanlık tarihinin büyük çelişkilerinden biri burada başlar: Herkesin hayatı kendisi için değerliyken, neden bazı insanların hayatı başkalarının kararlarına bırakılmıştır?
Monarşiler, imparatorluklar ve mutlak yönetimler bu sorunun tarihsel karşılıklarından bazılarıdır. Elbette her hükümdarın zalim, her monarşinin aynı ölçüde baskıcı olduğunu söylemek doğru olmaz. Tarihte halkını gözeten, adaletli davranmaya çalışan hükümdarlar da çıkmıştır. Ancak yönetimin niteliği, yalnızca yöneten kişinin iyi niyetine bağlıysa ortada önemli bir sorun var demektir. İyi bir hükümdarın varlığı, iyi bir yönetim düzeninin güvencesi değildir. Çünkü hükümdarlar değişir, karakterler değişir, çıkarlar değişir. Bir insanın adaletli olmasıyla adaletin bir yönetim ilkesi hâline gelmesi aynı şey değildir.
Diyelim ki bir ülkede hükümdar halkını seviyor, yoksulları gözetiyor, adaletsizlikleri önlemeye çalışıyor. İnsanlar onun döneminde huzurlu bir hayat sürüyor. Peki, ertesi gün tahta çıkan kişi aynı anlayışa sahip değilse ne olacak? Halkın elinde, kendisine haksızlık eden yöneticiyi değiştirebileceği bir hak yoksa ne yapacak? Adalet, yöneticinin vicdanına; özgürlük, onun hoşgörüsüne; güvenlik, onun öfkesini ne zaman yeneceğine bağlı kalmayacak mı?
İşte cumhuriyet düşüncesi, insanlığın bu uzun ve sancılı deneyimlerinden doğan büyük bir itirazdır. Yönetimin bir kişinin doğuştan sahip olduğu hakkı değil, toplumun ortak iradesine dayanan bir sorumluluk olması gerektiğini söyler.
Tarih boyunca süren arayış
İnsan, birlikte yaşamanın sağladığı gücü çok erken zamanlarda keşfetti. Ancak birlikte yaşamak, yalnızca ortak ihtiyaçları karşılamak anlamına gelmiyordu. İnsanlar zamanla kimin karar vereceğini, kuralların nasıl konulacağını, anlaşmazlıkların nasıl çözüleceğini de düşünmek zorunda kaldılar. Yönetim düşüncesinin tarihi, biraz da bu soruların tarihidir.
Antik Yunan kentlerinde, yurttaşların kamusal kararların alınmasına katıldığı uygulamalar geliştirildi. İnsanlar meydanlarda toplanıyor, savaş ve barıştan kent yönetimine kadar çeşitli konuları tartışabiliyordu. Bu, siyasal katılım düşüncesi açısından önemli bir deneyimdi. Ne var ki, o günün yurttaşlık anlayışı bugünkü eşitlik düşüncesinden oldukça uzaktı. Kadınlar, köleler ve yabancılar siyasal hakların dışında bırakılıyordu. Dolayısıyla herkesin yönetimde söz sahibi olduğu bir toplumdan değil, belirli bir yurttaş grubunun katılımından söz edebiliyoruz.
Bu ayrım önemlidir. Çünkü tarih boyunca özgürlük düşüncesi gelişirken, özgürlüğün kimleri kapsayacağı sorusu da sürekli yeniden sorulmuştur. Bir toplum kendi içindeki küçük bir grubun özgürlüğünü koruyup geri kalanların haklarını yok sayıyorsa, orada eşitliğin tamamlandığını söylemek mümkün müdür?
Sokrates'in Atina'da ölüm cezasına mahkûm edilmesi de başka bir soruyu önümüze getirir: Çoğunluğun karar vermesi, o kararın her zaman adil olmasını sağlar mı? Elbette sağlamaz. Çoğunluk yanılabilir, öfkelenebilir, önyargılarına teslim olabilir. Bir insanın hakları, yalnızca çoğunluğun o günkü düşüncesine bağlıysa, o insan ne kadar güvendedir?
Bu nedenle cumhuriyet düşüncesini yalnızca seçim yapmakla açıklayamayız. Seçim, halkın iradesini ortaya koymanın temel yollarından biridir; fakat hakların korunması, adaletin sağlanması ve yönetimin denetlenmesi de en az seçim kadar önemlidir.
Roma tarihine baktığımızda da yönetim biçimlerinin değişmez olmadığını görürüz. Roma Cumhuriyeti, krallık yönetimine karşı gelişmiş bir siyasal düzen olarak ortaya çıktı. Ancak zaman içinde güç mücadeleleri, iç savaşlar ve iktidarın belirli kişilerin elinde toplanması, cumhuriyetin kurumlarını aşındırdı. Augustus döneminde imparatorluk düzeninin yerleşmesi, bir zamanlar cumhuriyet kurumlarıyla yönetilen bir siyasal yapının nasıl başka bir biçime dönüşebildiğini gösteren örneklerden biridir.
Demek ki bir yönetimin cumhuriyet adını taşıması, cumhuriyetin bütün gereklerini yerine getirdiği anlamına gelmez. Adı cumhuriyet olan bir yerde halkın iradesi etkisizleşebilir, kararlar dar bir çevrenin elinde toplanabilir, yurttaşlar yönetimin gerçek sahibi olmaktan uzaklaşabilir. Önemli olan, bir yönetimin kendisine hangi adı verdiği değil, gücün nereden geldiği ve nasıl kullanıldığıdır.
Orta Çağ Avrupa'sında da farklı cumhuriyet deneyimleri görüldü. Venedik gibi kent devletlerinde cumhuriyetçi kurumlar varlığını sürdürdü; ancak siyasal gücün geniş halk kesimlerinden çok belirli ailelerin ve seçkinlerin elinde toplandığı düzenler de ortaya çıktı. Bu örnekler, cumhuriyetin tarih boyunca tek bir biçimde yaşanmadığını, her toplumun kendi koşulları içinde farklı uygulamalar geliştirdiğini gösteriyor.
Sonra 1789 Fransız Devrimi geldi. Devrimin başlangıcıyla cumhuriyetin ilanını aynı tarihsel olay saymamak gerekir; Fransa'da monarşi 1792'de kaldırılarak cumhuriyet ilan edildi. Bununla birlikte Fransız Devrimi, halk egemenliği, yurttaşlık, eşitlik ve haklar üzerine yürütülen tartışmaları Avrupa'nın ve dünyanın siyasal düşüncesinde daha etkili hâle getirdi.
Jean-Jacques Rousseau'nun halk egemenliği üzerine düşünceleri, iktidarın meşruiyetini yöneten kişinin doğumuna ya da ayrıcalığına değil, siyasal topluluğun iradesine dayandıran anlayışın gelişmesinde etkili oldu. Robespierre ise devrim döneminde cumhuriyet, eşitlik ve yurttaşlık erdemi üzerine yürütülen tartışmaların önemli simalarından biriydi. Ancak Fransız Devrimi'nin tarihi, özgürlük adına başlayan bir hareketin de şiddete ve baskıya sürüklenebileceğini gösteren çelişkilerle doludur.
Buradan çıkarılacak sonuç açıktır: Özgürlük yalnızca ilan edilmekle korunmaz. Eşitlik yalnızca sözcük olarak kullanıldığında gerçekleşmez. Adalet de yönetenlerin kendilerini adil ilan etmesiyle ortaya çıkmaz. Bütün bunların kurumlara, yasalara ve toplumsal alışkanlıklara dönüşmesi gerekir.
Cumhuriyetin adı değil, özü
Cumhuriyet denildiğinde akla ilk gelen, devlet başkanının seçimle belirlenmesi ve yönetimin bir hanedanın kalıtsal hakkı olmaktan çıkmasıdır. Bu, önemli bir ayrımdır. Ancak cumhuriyetin gerçek niteliğini anlayabilmek için bir adım daha atmamız gerekir.
Bir ülkede seçim yapılıyor, yöneticiler belirli aralıklarla değişebiliyor olabilir. Peki, yurttaşlar düşüncelerini özgürce açıklayamıyorsa, haklarını arayabilecekleri bağımsız kurumlar yoksa, yöneticiler denetlenemiyorsa, o ülkede cumhuriyet düşüncesi ne ölçüde hayat bulmuştur?
Cumhuriyet, yönetimin kaynağını halka dayandırır. Demokrasi ise bu iradenin nasıl kullanılacağını, farklı görüşlerin nasıl temsil edileceğini ve iktidarın hangi sınırlar içinde kalacağını ilgilendiren temel bir anlayıştır. Bu iki kavram birbirine yakındır ama aynı şey değildir. Bir devletin cumhuriyet olması, onun kendiliğinden demokratik olduğu anlamına gelmez.
Üstelik demokrasi de yalnızca çoğunluğun karar vermesi değildir. Bir seçimde yüzde elliden fazla oy alanların, kendilerine oy vermeyenlerin haklarını yok sayabilmesi demek değildir. Tam tersine, demokratik bir düzenin gücü, çoğunluğun yönetme hakkını korurken azınlıkta kalanların haklarını da güvence altına alabilmesinde yatar.
Bir sınıfta öğrencilerin çoğunluğu, bir arkadaşlarının söz hakkının elinden alınmasını istese öğretmen bunu kabul etmeli midir? Bir mahallede çoğunluk, farklı bir hayat tarzını benimseyen komşularının kendi tercihlerini yaşamasını engellemek istese bu talep sırf çoğunluk tarafından dile getirildiği için haklı mı olur? Bir kentte insanlar, kendileri gibi düşünmeyenlerin toplantı yapmasını istemese, bu isteğin demokratik bir hak sayılması mümkün müdür?
Bu örnekler bize şunu anlatır: Çoğunluğun iradesi önemlidir, ancak insan haklarını ortadan kaldırma yetkisi değildir. Cumhuriyetin amacı, bir kişinin egemenliğini kaldırıp başka bir grubun sınırsız egemenliğini kurmak olamaz. Amaç, herkesin eşit yurttaşlık haklarına sahip olduğu, iktidarın hukukla sınırlandığı ve insanların kendi gelecekleri üzerinde söz sahibi olabildiği bir düzen oluşturmaktır.
Bu nedenle bağımsız yargı, hukuk önünde eşitlik, düşünce ve ifade özgürlüğü, örgütlenme hakkı ve iktidarın denetlenmesi cumhuriyetin demokratik niteliği açısından hayati önem taşır. Bunlar yönetimin önündeki engeller değil, yönetimi keyfîlikten koruyan güvencelerdir.
Bir devletin güçlü olması, yöneticilerinin her istediklerini yapabilmesi demek değildir. Gerçek güç, yetkisini hukuk içinde kullanabilmesidir. Bir yöneticinin yanlış kararını eleştirebilmek, kamu kaynaklarının nasıl kullanıldığını sorabilmek, bir haksızlık karşısında mahkemeye başvurabilmek, yurttaşın devlet karşısında kendisini değersiz hissetmemesi demektir.
Cumhuriyetin insana verdiği değer, tam da bu gündelik haklarda görünür.
Cumhuriyet ve insanın değeri
Cumhuriyetin en büyük kazanımlarından biri, yurttaşın değerini yöneticinin yakınlığına, bir aileye mensup olmasına ya da toplumsal konumuna bağlamamasıdır. İnsan, yalnızca güçlü birinin koruması altında olduğu için hak sahibi olamaz. Hakları, insan ve yurttaş olmasından kaynaklanır.
Bir zamanlar köylünün, işçinin, kadının ya da yoksulun siyasal kararlar üzerinde söz sahibi olması birçok toplumda sınırlıydı. Seçme hakkının genişlemesi, kadınların siyasal haklarını kazanması, eğitim olanaklarının yaygınlaşması ve hukuki eşitlik düşüncesinin gelişmesi uzun mücadelelerin sonucudur. Bu gelişmeler, insanlığın her adımda daha adil bir düzene yaklaştığını gösteren kusursuz bir ilerleme çizgisi oluşturmaz. Kazanımlar gerileyebilir, haklar daraltılabilir, eşitlik ilkesi kâğıt üzerinde kalabilir. Yine de her yeni hak, insanın kendisini daha özgür bir yurttaş olarak görmesinin önünü açmıştır.
Bunun günlük hayattaki karşılığını düşünelim.
Bir çocuğun ailesinin ekonomik koşulları nedeniyle eğitimden uzak kalmaması, yeteneğine ve emeğine uygun bir gelecek kurabilmesi önemlidir. Bir işçinin hakkını ararken karşısında yalnızca işverenin gücünü bulmaması, yasaların korumasından yararlanabilmesi önemlidir. Bir kadının kendi hayatıyla ilgili kararları başkasının iznine bağlı olmadan alabilmesi, bir insanın inancı ya da inançsızlığı nedeniyle ayrımcılığa uğramaması önemlidir. Bir gazetecinin, öğretmenin, bilim insanının ya da sanatçının düşüncesini dile getirebilmesi de aynı derecede önemlidir.
Bütün bunlar, cumhuriyetin yalnızca meclis binalarında ya da resmî törenlerde yaşamadığını gösterir. Cumhuriyet, insanın okulda, iş yerinde, mahkemede, sokakta ve evinde hissettiği hak duygusuyla anlam kazanır.
Bir yurttaş, hakkını ararken güçlü bir tanıdık bulmak zorunda kalıyorsa, hukuk önünde eşitlik henüz tam olarak yaşanmıyor demektir. Bir çocuk, geleceğini yalnızca ailesinin imkânlarına göre belirlemek zorunda kalıyorsa, fırsat eşitliği konusunda yapılacak işler vardır. İnsanlar düşüncelerini açıklamaktan korkuyorsa, özgürlüğün yalnızca kâğıt üzerinde bulunması yeterli değildir.
Cumhuriyetin asıl ölçüsü, yöneticilerin ne kadar güçlü göründüğü değil, yurttaşların ne kadar özgür yaşayabildiğidir.
Cumhuriyetin kırılganlığı
Bütün bunlara rağmen cumhuriyetin kendiliğinden ayakta kalacağını düşünmek büyük bir yanılgı olur. Cumhuriyet, onu kuran kuşakların ardından da yaşayabilmek için toplumsal bilinç, güçlü kurumlar ve sürekli bir hukuk kültürü ister.
Çünkü halkın iradesi yalnızca özgürlüğü büyütecek yönde kullanılmaz. Korku, ekonomik sıkıntı, toplumsal çatışma ve güvensizlik dönemlerinde insanlar, sorunlarını kısa yoldan çözeceğini söyleyen güçlü liderlere yönelebilir. Karmaşık meselelerin basit cevaplarla açıklanması, insanlara geçici bir rahatlık verebilir. Birileri bütün sorunların nedenini tek bir gruba bağlayabilir; başkalarının haklarının kısıtlanmasını ülkenin kurtuluşu olarak sunabilir.
Böyle zamanlarda yurttaş, özgürlüğünün bir bölümünden vazgeçerek güvenlik ya da düzen elde edeceğini düşünebilir. Ancak devredilen yetkinin sınırları ortadan kalkarsa, bugün bir başkasına karşı kullanılan güç yarın kendisine de yönelebilir.
Tarih bunun örnekleriyle doludur. Cumhuriyet kurumlarıyla yönetilmiş bazı ülkelerde iktidar zamanla dar bir çevrede toplanmış, muhalefetin hareket alanı daraltılmış, hukukun bağımsızlığı zayıflatılmıştır. Bazen bu değişim açık bir darbeyle, bazen de kurumların adım adım etkisizleştirilmesiyle gerçekleşmiştir. Yönetimin biçimi korunurken içeriğinin değişmesi mümkündür.
Bu yüzden cumhuriyetin düşmanı yalnızca dışarıdan gelen bir saldırı değildir. Bilgisizlik, kayıtsızlık, hukuksuzluğa alışmak ve kendi haklarımızı korurken başkalarının haklarına duyarsız kalmak da cumhuriyetin temelini zayıflatabilir.
Bir yurttaşın, kendisine yarar sağladığı sürece haksızlığı görmezden gelmesi küçük bir davranış gibi görünebilir. Ancak aynı tutum yaygınlaştığında adaletin ortak ölçüsü aşınır. Bir kamu görevlisinin yakınlarına ayrıcalık tanıması, bir başkasının bu ayrıcalığı kendi çıkarı için istemesi ve toplumun bunu olağan kabul etmesi, hukuk duygusunu yavaş yavaş ortadan kaldırır.
Cumhuriyet yalnızca büyük kahramanlıklarla korunmaz. Bazen bir sınavda kopya çekmemekle, bazen kamu malını kendi malımız gibi gözetmekle, bazen tanıdığımız birine haksız ayrıcalık tanınmasını reddetmekle, bazen de bize ters düşen bir insanın hakkını savunmakla korunur.
Çünkü cumhuriyet, yalnızca başkalarından beklediğimiz bir erdem değildir. Bizim de uymamız gereken bir yaşam anlayışıdır.
Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti
Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunu anlamak için yalnızca 29 Ekim 1923 tarihine bakmak yeterli değildir. O tarih, uzun bir tarihsel dönüşümün önemli dönüm noktalarından biridir. Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemindeki siyasal ve toplumsal değişimler, savaşlar, işgaller ve Millî Mücadele, yeni devletin ortaya çıkışını hazırlayan koşullar arasında yer alır.
Millî Mücadele'nin başarıya ulaşmasıyla birlikte önümüzde yalnızca bağımsız bir devlet kurma sorunu yoktu. Aynı zamanda bu devletin hangi ilkelere dayanacağı, yurttaşların yönetimdeki yerinin ne olacağı ve geçmişten devralınan sorunların nasıl aşılacağı soruları vardı.
Mustafa Kemal Atatürk'ün öncülüğünde kurulan cumhuriyet, egemenliğin hanedana ait olduğu anlayışından millet egemenliğine dayanan bir devlet düzenine geçişi temsil ediyordu. Bu değişim, yalnızca devlet başkanlığının biçimini değiştirmekten ibaret değildi. Yurttaşın devlet karşısındaki konumunu yeniden tanımlama iddiası taşıyordu.
Atatürk'ün cumhuriyet anlayışında eğitim, bilim, çağdaşlaşma, bağımsızlık ve yurttaşlık bilinci önemli yer tutuyordu. Cumhuriyetin kalıcı olması, yalnızca bir anayasa hükmünün varlığına değil, onu yaşatacak insanların yetişmesine de bağlıydı.
Burada eğitim konusuna özel bir önem vermek gerekir. Eğitim, insanlara yalnızca meslek kazandıran ya da bilgi aktaran bir faaliyet değildir. Aynı zamanda düşünme, karşılaştırma, sorgulama ve kararlarının sonuçlarını değerlendirme yeteneğini geliştirir. Bilgili bir yurttaş, kendisine sunulan her iddiayı doğru kabul etmek zorunda olmadığını bilir. Bir yönetimi destekleyebilir ama onu eleştirme hakkından vazgeçmez. Bir düşünceye inanabilir ama farklı düşünenlerin var olma hakkını da tanır.
Cumhuriyetin bilinçli yurttaşa duyduğu ihtiyaç buradan gelir. Yönetimin halkın iradesine dayanması, halkın bilgiye erişebilmesini, düşüncelerini özgürce oluşturabilmesini ve tercihlerinin sonuçlarını değerlendirebilmesini gerektirir.
Atatürk ilkeleri de bu tarihsel dönüşüm içinde değerlendirilmelidir. Cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, devletçilik, laiklik ve inkılapçılık, erken Cumhuriyet'in kuruluş düşüncesinin temel ilkeleri olarak şekillenmiştir. Bu ilkelerin tarihsel uygulamaları ve yorumları üzerinde farklı değerlendirmeler yapılabilir. Ancak onları anlamak için yalnızca adlarını ezberlemek değil, hangi sorunlara cevap vermek üzere ortaya çıktıklarını da bilmek gerekir.
Cumhuriyetçilik, egemenliğin kaynağını millete dayandırır. Halkçılık, ayrıcalıklı sınıfların karşısında yurttaşların eşitliği düşüncesini öne çıkarır. Laiklik, devletin hukuk düzeninin belirli bir dinî otoritenin buyruklarına bağlı olmamasını ve farklı inançlara sahip insanların eşit yurttaşlar olarak yaşayabilmesini ilgilendirir. Devletçilik, özellikle erken Cumhuriyet döneminin ekonomik koşulları içinde kalkınma ve üretim sorunlarına yönelik bir yaklaşım olarak geliştirilmiştir. Milliyetçilik, bağımsız bir ulus-devletin kuruluşuyla ve ortak bir siyasal kimliğin oluşturulmasıyla ilişkilidir. İnkılapçılık ise toplumsal dönüşümün ve çağın gereklerine uyumun sürdürülmesi düşüncesini taşır.
Bu ilkeleri birbirinden kopuk başlıklar olarak görmek yerine, yeni bir devlet ve toplum kurma çabasının parçaları olarak değerlendirmek daha açıklayıcıdır.
Laiklik örneğini ele alalım. Din, insanların inançları ve vicdanlarıyla ilgili derin bir alandır. Ancak devletin yasaları belirli bir inancın buyruklarına dayandırıldığında, o inanca mensup olmayanların ya da aynı inancı farklı yorumlayanların eşit yurttaşlık hakları nasıl korunacaktır? Devletin görevi, bir yurttaşın inancını diğerine üstün kılmak değil, herkesin haklarını güvence altına almaktır. Laiklik, bu bakımdan yalnızca devlet ile dinî kurumlar arasındaki ilişkinin düzenlenmesi değil, vicdan özgürlüğünün ve hukuki eşitliğin de önemli güvencelerinden biridir.
Eğitimde de benzer bir durum vardır. Bir ülke, geçmişinin değerlerini çocuklarına aktarabilir; ancak onları yalnızca geçmişi tekrarlayan insanlar olarak yetiştirmekle yetinemez. Bilimsel düşünceye, araştırmaya ve eleştiriye açık bir eğitim sistemi kurmak zorundadır. Çünkü dünyayı değiştiren gelişmeler, çoğu zaman mevcut bilgiyi sorgulayan insanların çalışmalarıyla ortaya çıkar.
Cumhuriyetin çağdaşlaşma hedefi de bu nedenle tamamlanmış bir iş olarak görülemez. Çağdaşlaşmak, yalnızca yeni araçlar kullanmak ya da başka ülkelerin teknolojilerini satın almak değildir. Bilgiyi üretmek, kurumları geliştirmek, hukuku güçlendirmek, insanın yaratıcılığına alan açmak ve toplumsal sorunlara akılcı çözümler aramaktır.
Bağımsızlık da yalnızca sınırların korunmasıyla sınırlı değildir. Siyasal bağımsızlığın yanında ekonomik kapasite, bilimsel üretim ve kültürel özgüven de önemlidir. Başka ülkelerle ilişki kurmak, onlardan öğrenmek ya da iş birliği yapmak bağımsızlığa aykırı değildir. Asıl mesele, kendi kararlarını verebilecek imkânlara sahip olmak ve uluslararası ilişkilerde eşit bir taraf olarak hareket edebilmektir.
Atatürk'ün “Yurtta barış, cihanda barış” sözü de bu çerçevede anlam kazanır. Barış, yalnızca savaşın bulunmaması değildir. İnsanların korku içinde yaşamadığı, anlaşmazlıkların hukuk yoluyla çözülebildiği ve farklılıkların düşmanlık gerekçesi yapılmadığı bir ortamın kurulmasıdır. Cumhuriyetin gelişebilmesi için böyle bir toplumsal ve uluslararası iklime ihtiyaç vardır.
Bir oy pusulasından daha fazlası
Cumhuriyetin insana kazandırdığı hakkı, bir oy pusulasına indirgemek mümkün değildir. Oy vermek, yurttaşlığın önemli bir parçasıdır; ama yurttaşlık, sandığa gidilen günlerden çok daha geniş bir zaman diliminde yaşanır.
Bir insanın yaşadığı kent hakkında söz söyleyebilmesi, belediyenin kaynaklarının nasıl kullanıldığını sorabilmesi, çevresindeki tarihî yapıların korunmasını isteyebilmesi, eğitim ve sağlık hizmetlerinin niteliğini tartışabilmesi de yurttaşlık bilincinin parçalarıdır. Kamu yönetiminin şeffaf olması, kararların gerekçelerinin açıklanması ve insanların bu kararlara ilişkin itirazlarını dile getirebilmesi, yönetim ile toplum arasındaki ilişkinin sağlıklı kurulmasına yardım eder.
Üst düzey bir kamu görevlisiyle sıradan bir yurttaşın hukuk önünde eşit olması, cumhuriyet düşüncesinin en önemli sınavlarından biridir. Bir insanın makamı, ona yasaların üzerinde bir konum kazandırmamalıdır. Aynı biçimde, yurttaşın ekonomik durumu ya da toplumsal çevresi de onun haklarını kullanmasını engellememelidir.
Cumhuriyetin gerçekliği, yalnızca devletin zirvesinde değil, en alt basamağında da sınanır. Bir dilekçeye verilen cevapta, bir mahkemede görülen davada, bir okulda çocuğa tanınan fırsatta, bir hastanede insanlara gösterilen özende kendini belli eder.
Bütün bunlar, cumhuriyetin yalnızca geçmişten devraldığımız bir miras olmadığını, her gün yeniden üretilmesi gereken bir ortak yaşam biçimi olduğunu gösterir.
Büyükannemin hatırlattığı
Eski takvime göre 1282 doğumlu olan, üç padişah görmüş ve Kurtuluş Savaşı'nı bütün dehşetiyle yaşamış büyükannem, bir yakınımız üniversitede hangi okula gideceğine karar veremediği sırada ona şu sözleri söylemişti:
“Daha önce biz sadece sürüden birer koyunduk, Yemen’de, Şam’da ölmesi gerektiğinde anımsanan. Hele kadınsan esamen okunmazdı. Ne zamanki Atatürk geldi, ben gidip okulun önünde oyumu kullandım, kendi muhtarımı, vekilimi seçtim, kendi başbakanımı ahan bu ellerle seçtim. İnsan yerine kondum. Hangi okula istersen oraya git, ama Atatürk’e göre bir adam ol.”
Bu sözleri yalnızca yaşlı bir kadının Atatürk’e karşı duyduğu hayranlık olarak değerlendiremeyiz. Burada, kazandığı hakların, kendi hayatı boyunca yaşadığı siyasal değişimin bilinci, kazanımlarını nasıl anlamlandırdığına ilişkin bir tanıklık var.
Büyükannem için cumhuriyet, soyut bir yönetim teorisi değildi. Kendi muhtarını seçebilmekti. Kendisini yönetenlerin belirlenmesinde söz sahibi olmaktı. Devletin kararları karşısında bütünüyle etkisiz olmadığını hissetmekti. Bir insan olarak tanınmak, iradesinin hesaba katıldığını görmekti.
Elbette bir oy kullanabilmek, bütün sorunların çözüldüğü anlamına gelmez. Yurttaşlığın kazanılmasıyla yurttaşların her alanda eşit imkânlara kavuşması aynı şey değildir. Ancak büyükannemin sözleri, siyasal hakların insanın kendisine bakışını nasıl değiştirebildiğini anlatıyor.
Kendi temsilcisini seçebilmek, insanın yalnızca yönetilen bir kişi olmadığını, yönetimin meşruiyetine katkıda bulunan bir yurttaş olduğunu hissetmesini sağlar. Bu duygu, insanın hayatına ve geleceğine ilişkin kararlar alırken kendisini daha özgür görmesine de yardımcı olur.
Büyükannemin sözlerinde beni en çok etkileyen, cumhuriyeti bir makam ya da tören olarak değil, insanın değerinin kabul edilmesi olarak anlatmasıdır. “İnsan yerine kondum” derken aslında siyasal özgürlüğün en yalın tanımını yapıyordu.
Bir insanın kendisini değerli hissetmesi, başkalarından üstün olduğunu düşünmesine bağlı değildir. Tam tersine, kendisi kadar başkalarının da değerli olduğunu kabul etmesiyle anlam kazanır. Cumhuriyetin eşit yurttaşlık düşüncesi de bu karşılıklı tanımayı gerektirir.
Cumhuriyete göre insan olmak
Büyükannemin sözlerini bugün yeniden düşünmek gerekiyor. Onun yaşadığı dönemde, insanları kendi iradeleriyle karar vermeye çağırmak, yurttaşlık bilincini geliştirmek ve yeni bir devlet düzenini benimsetmek başlı başına önemli bir görevdi. Bugünse cumhuriyete sahip çıkmak, bu kazanımları yalnızca tekrarlamakla yetinmemeyi gerektiriyor.
Cumhuriyetin yurttaşından beklediği, yalnızca iyi niyetli olması değildir. Bilgili, sorgulayan, haklarını bilen ve başkalarının haklarına saygı gösteren bir insan olmasıdır. İyi niyet, bilgiyle ve sorumluluk duygusuyla birleşmediğinde her zaman doğru sonuçlar doğurmaz. İnsan, yanlış bir düşünceyi iyi niyetle savunabilir; bir haksızlığı, haksızlık olduğunu anlamadan destekleyebilir. Bu yüzden çağdaş yurttaşlık, yalnızca ahlaki bir tutum değil, aynı zamanda öğrenme ve kendini geliştirme sorumluluğudur.
Cumhuriyete göre insan olmak, kendisine verilen hakların değerini bilmek kadar, o hakların başkaları için de geçerli olduğunu kabul etmektir. Kendi düşüncesini açıklarken başkasının düşüncesini susturmaya çalışmamak, kendisi için adalet isterken başkasının hakkını gözden çıkarmamak, kendi inancına bağlı kalırken başkasının vicdan özgürlüğünü tanımak demektir.
Bir insan, yalnızca kendi çıkarı söz konusu olduğunda özgürlüğü savunuyorsa özgürlüğün ne olduğunu henüz tam anlamamış demektir. Çünkü özgürlük, sadece benim istediğimi yapabilmem değil, herkesin haklarının sınırlarını gözeterek yaşayabilmesidir.
Cumhuriyetin geleceği de burada belirlenir. Onu korumak, yalnızca geçmişte yapılmış büyük işleri anmak değildir. Bugün adalete, eğitime, bilime, özgürlüğe ve eşitliğe ne kadar değer verdiğimizle ilgilidir. Kurumların işlemesi kadar, insanların bu kurumların neden gerekli olduğunu anlaması da önemlidir.
Bir ülkede yurttaşlar, haklarını bir lütuf olarak görüyorsa, o hakların gerçek anlamı zayıflamış demektir. Haklar lütuf değildir; hukuk düzeninin güvence altına alması gereken yurttaşlık kazanımlarıdır. Devletin görevi bunları keyfî biçimde dağıtmak değil, herkese eşit biçimde tanımak ve korumaktır.
Cumhuriyet, bir kişiye duyulan hayranlıktan daha büyük bir düşüncedir. Onu kuran liderin tarihsel rolünü tanımak, cumhuriyetin kurumlarını, ilkelerini ve yurttaşlık anlayışını sorgulamadan bırakmayı gerektirmez. Tam tersine, bir düşüncenin kalıcı olması için yeni kuşakların onu anlayarak benimsemesi, sorunlarını görmesi ve çağın koşulları içinde geliştirmesi gerekir.
Geçmişin başarıları geleceğin güvencesi değildir. Her kuşak, kendisine bırakılan değerleri yeniden anlamak ve yaşatmak zorundadır. Cumhuriyetin anlamı da bu sorumlulukla birlikte büyür.
Sonunda dönüp dolaşıp aynı soruya geliyoruz: Bir insan, kendi kaderi üzerinde ne kadar söz sahibidir? Başkalarının kararlarına boyun eğmek zorunda kalmadan yaşayabilir mi? Haklarını biliyor, onları kullanabiliyor ve başkalarının haklarını da koruyor mu?
Cumhuriyetin anlamı, bu sorulara vereceğimiz cevaplarda saklıdır.
Biz seçimimizi yaptık. Kendi kaderimizi belirleme hakkını, bir başkasının doğuştan sahip olduğu ayrıcalığa bırakmama düşüncesini benimsedik. Şimdi yapılması gereken, bu seçimin gereğini yerine getirmektir.
Sürü değil, yurttaşız. Öyle kalmak için de uğraşmalıyız.
Çünkü cumhuriyet, yalnızca bize bırakılmış bir yönetim biçimi değil, insan olarak kalabilmek için üstlendiğimiz ortak sorumluluktur.


















































Yorumlar