top of page

Bir Kaybedenin Sırrı

17 saat önce
3 dakikada okunur





Şeyh Bedreddin

*

Aycan Aytore

*

Osmanlı tarihinden rastgele yüz isim saysak, bunların kaçını gerçekten hatırlarız? Birkaç padişahı, birkaç sadrazamı, birkaç komutanı… Onların da ayrıntılarını bilmeyiz. Oysa bir isim vardır ki ne bir hanedan kurmuş ne bir devlet bırakmış ne de zaferlerle dolu bir saltanat yaşamıştır. Üstelik hayatının sonu idam sehpasında bitmiştir. Buna rağmen aradan altı yüz yıl geçmiş olmasına rağmen Şeyh Bedrettin hâlâ konuşulmaktadır.


Bu durum tarih açısından önemli. Çünkü tarih genellikle kazananları hatırlar. Bedreddin ise kaybedenler safında yer almasına rağmen unutulmamıştır. Dahası, hakkında yalnızca siyasi tartışmalar yapılmamış; hukukçu, mutasavvıf, filozof, devrimci, isyancı, evliya ve sapkın gibi birbirinden çok farklı sıfatlar kullanılmıştır. Aynı kişinin yüzyıllar boyunca bu kadar farklı biçimlerde yorumlanmış olması, onu sıradan bir tarihsel şahsiyet olmaktan çıkarıp sürekli yeniden keşfedilen bir düşünce nesnesine dönüştürmüştür.


Şeyh Bedreddin'in hayatı hakkında sahip olduğumuz bilgilerin önemli kısmı, torunu Hafız Halil'in kaleme aldığı Menâkıbnâmeye ve dönemin tarih kaynaklarına dayanır. Simavna'da doğduğu, Edirne, Bursa, Konya, Kudüs ve Kahire gibi dönemin önemli ilim merkezlerinde eğitim gördüğü bilinmektedir. Kahire'de mantık, felsefe, fıkıh ve kelâm alanlarında öğrenim görmüş; dönemin seçkin âlimleriyle temas kurmuştur. Fetret Devri sırasında Musa Çelebi'nin kazaskerliğine kadar yükselmesi, onun yalnızca bir sûfi değil aynı zamanda devlet yönetiminde görev almış önemli bir hukukçu olduğunu göstermektedir.


Burada önemli bir noktaya dikkat etmek gerekir. Şeyh Bedreddin hakkında yapılan birçok değerlendirme, onun siyasi faaliyetleri etrafında şekillenirken, ilim adamı kimliği çoğu zaman geri planda kalmıştır. Oysa Bedreddin, döneminin en önemli fıkıh âlimlerinden biridir. Özellikle Câmiu'l-Fusûleyn adlı eseri, Osmanlı hukuk çevrelerinde uzun yıllar başvuru kaynağı olarak kullanılmıştır. Ayrıca Letâifü'l-İşârât ve et-Teshîl gibi eserleri de onun güçlü hukuk ve tefsir bilgisini ortaya koymaktadır. Son araştırmalar, Bedreddin'in yalnızca siyasi bir figür olarak değil, üretken bir ilim adamı olarak da değerlendirilmesi gerektiğini göstermektedir.


Ancak Bedreddin'i yüzyıllar sonrasına taşıyan asıl eser, kuşkusuz Vâridâttır. Tasavvuf tarihinin en çok tartışılan eserlerinden biri kabul edilen bu metin, Bedreddin'in metafizik ve tasavvufi görüşlerini yansıtır. Eserde varlık, insan, Tanrı, ahiret, cennet, cehennem ve hakikat gibi kavramlar ele alınır. Metnin düşünsel ekseninde vahdet-i vücûd anlayışı bulunmaktadır. Bu anlayışa göre varlık çokluk halinde görünse de özünde birdir; evrendeki bütün varlıklar aynı hakikatin farklı tecellileridir.


Buradan hareketle Bedreddin'in düşüncesini bugünün kavramlarıyla açıklamak gerekirse, onun temel meselesinin siyaset değil varlık olduğu söylenebilir. İnsanlar arasındaki farklılıkları mutlak ve değişmez sınırlar olarak görmek yerine, bütün varlığı aynı kökten gelen bir bütünlük içinde değerlendirmeye çalışmıştır. Vâridât boyunca görülen eğilim budur. İnsan ile evren, zahir ile bâtın, görünen ile görünmeyen arasındaki ilişkiyi açıklarken sürekli birlik fikrine yönelir.


Ne var ki tarih, düşünürleri çoğu zaman kendi söylediklerinden çok, onlar hakkında söylenenlerle hatırlar. Bedreddin'in başına gelen de biraz budur. İznik'teki zorunlu ikamet yıllarından sonra ortaya çıkan Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal hareketleriyle ilişkisi nedeniyle adı büyük bir siyasi olayın merkezine yerleşmiştir. Daha sonra yakalanmış ve 1420 yılında Serez'de idam edilmiştir. Tarihçiler arasında onun bu hareketlerdeki rolünün kapsamı ve niteliği konusunda hâlâ tartışmalar bulunmaktadır.


Asıl dikkat çekici olan ise bundan sonra yaşananlardır.


Bedreddin'in çağdaşları arasında devlet yönetiminde daha etkili olmuş, daha güçlü makamlar elde etmiş birçok kişi vardı. Bugün bunların çoğunun adı yalnız uzmanların hafızasında yaşamaktadır. Oysa Bedreddin her kuşakta yeniden ortaya çıkmıştır. Bazen bir mutasavvıf olarak, bazen bir hukukçu olarak, bazen de toplumsal eşitlik arayışının sembolü olarak okunmuştur. Nâzım Hikmet'ten Kemal Tahir'e kadar birçok yazarın ona dönmesi tesadüf değildir.


Peki bunun sebebi nedir?


Kanımca Bedreddin'in kalıcılığı tek bir nedene bağlanamaz. Birincisi, o yalnızca tarihsel bir aktör değil aynı zamanda eser bırakmış bir düşünürdür. Hakkında konuşmak zorunda değiliz; bizzat kendi metinlerini okuyabiliriz. İkincisi, hayatı ile düşünceleri arasında güçlü bir dramatik gerilim vardır. Devletin merkezine kadar yükselen bir âlimin sürgüne gönderilmesi ve sonunda idam edilmesi, doğal olarak sonraki kuşakların ilgisini canlı tutmuştur. Üçüncüsü ise düşüncelerinin farklı çağlarda farklı biçimlerde yorumlanabilecek açıklığa sahip olmasıdır. Her dönem kendi Bedreddin'ini yaratmış, fakat hiçbir dönem onu bütünüyle tüketememiştir.


Belki de Şeyh Bedreddin'in asıl sırrı burada yatmaktadır.


Fatih Sultan Mehmed bir çağ açmıştır. Yavuz, büyük bir siyasi dönüşüm gerçekleştirmiştir. Kanuni bir imparatorluğu zirveye taşımıştır. Fakat Bedreddin'in etkisi başka türdendir. O, bir devlet kurucusundan çok bir soru kurucusudur. Varlığın birliği nedir? İnsanlar arasındaki ayrımlar ne kadar gerçektir? Adalet yalnız hukukta mı yaşar, yoksa vicdanda da karşılığı var mıdır?


Bu soruların kesin cevapları değişebilir. Ama sorular her gün artmaya devam eder.


Şeyh Bedreddin de belki tam bu yüzden yaşamaya devam etmektedir.


Kaynaklar

• TDV İslâm Ansiklopedisi, “Bedreddin Simâvî

• TDV İslâm Ansiklopedisi, “Vâridât”.

• Şeyh Bedreddin biyografisi ve tarihsel çerçeve.

Yorumlar


bottom of page