SİZ'DEN BİZ'E

KimseSİZ'den maviADA'ya
*
2002'den 2026'ya
*
Şenol YAZICI
*
Dergiler aşk gibi yalnız yapılamayan işlerdendir.
Oysa, her dergide onlarca insan görünür, ama sırrını siz bilin: İyi dergileri her zaman sorumluluk duyan bir kişi yapar gerçekte. O bir kişi, ne kadar bilgisayara hâkim, sanatın her dalından az çok anlayan ve ne kadar donanımlı olursa derginin yükselme şansı ve yaşama inadı o kadar çok olacaktır. O yüzden yüzlerce kişi yazmış olsa da Papirüs, Cemal Süreya; Varlık, Yaşar Nabi Nayır; Agora, Hasan Özkılıç’la… anılacaktır. Nedeni ne bunun biliyor musunuz? Kuşkusuz hiçbir dergi, maddi manevi çoklu destekten hiç şikayetçi olmaz ama nasıl olması gerektiğine çoklu karar verilmesine asla tahammül edemez. Düşünsenize o şiirin o dizesi öyle değil şöyle olmalıydı ya da o kapak değil, şu olmalı diyen on farklı ses…
Çoklu ses, bir derginin sonu demektir.
Henüz adı belli olmayan proje derginin kurucusu olduğum kadar genel yayın yönetmeniydim. İlk işim kırmızı çizgilerimi belirtip o kadarına izin vermeyeceğimi anlatmak oldu, ama, derginin adı da benim kedinin adı olacak diyemezdim herhalde. Hem herkesin bir kedisi hem de demokrasi diye bir şey vardı. Ayrıca demokrasi bütün kötü rejimlerin en iyisi değil miydi?
Tamam sen beyindin, ama kalp, bacak, mide… olmasın da gör sen, diyecek kimsem yoktu. Çünkü ben kazaen bu işe soyunmuş ve zorla genel yayın yönetmeni olanlardandım.
Dünyanın en güzel baharlarından birinde, 2002 Nisan’ında bir araya geldik. Merdiven altında değil tabi, işin içinde akıllı adamlar olunca güllük gülistanlık oluyordu her yer. Büro tutulmuş, iyi kötü döşenmişti bile.
Ne var ki, dergi için benden yardım isteyenler dergilerin şan, şöhret kapısı olduğunun farkındaydılar ama para ve emek istediğini yeni ayırt ediyor gibiydiler. Onlara kalsa biri adlarını da en başa yazarak dergiyi yapacaktı. Böyle olmadığını görünce her toplantıda teker teker eksildiler. En son toplantıda sona kalan iki kişi de birden buhar oldu. Geriye durmadan sayıları artan yirmi beş kişi kalmıştı. Adamlar o kadar istekliydiler ki kaçamadım, daha doğrusu kaçacak yer kalmamıştı. İş başa düştü.
Aslında tarihe not düşecek bir yazıda haksızlık etmemeli: Sanıyorum, dergi fikrini ortaya atanların çekilmesinin altındaki gerçek sebep başkaydı. Aralarında kaleminden kan damlayan yazarlar, iki dizeyle aşık edecek şairler, bin dergiyi peynir ekmek gibi sattıracak sosyalitesi yüksek insanlar belki vardı ama dergiyi yapacak o bir kişinin iyi bilgisayar kullanımı, görsel tasarım zevki dahil çok yönlü poetik özelliklerine sahiplik hiçbirinde aynı anda yoktu.
Bende var mıydı?
Samimi olmalı, gazetelerdeki yazılarım, ikisi ikinci baskısını yapan üç kitabım dışında bu yönlü CV’ye eklenecek bir yayıncılık deneyimim yoktu. Ne var ki çocukluğumdan beri görsele ve tasarıma ilgim, yeni yeni yaygınlaşan bilgisayara karşı inanılmaz bir merakım vardı. Sonuçta gördüğüm eğitim de edebiyat üzerineydi. Yine de haddimi bilirdim; dergi yapmaya ben kalkışmamıştım, birilerine yardımcı olacaktım.
Ne var ki kaderin cilvesi üstüme kalmıştı. Ne kadar yapabileceğimi şimdi görecektim. Yumurta küfesi değildi ya yapamayacağımı anlarsam sırtımdan atardım biterdi… Öyle sanıyordum.
Grup, birkaç ayı dergiye bir isim bulma tartışmalarıyla geçirdi, bir türlü uzlaşamadı. Büroya kira ödüyor, masraflarını ortak karşılıyorduk. Zaman kaybı beni germeye başlamıştı. Önce teşkilatlanmamız gerektiğini düşünüyor, dergi için bir tüzük ve ilk genel yayın yönetmenini seçen bir program hazırlamaya çalışıyordum, yaptım da ama çok da ciddiye alınmadı. Cılız bir sesle de olsa seçim yapıp organları belirleyelim dedim, ama…
Rolüm belliydi, fakat bunu birileri söylese şık olacaktı, ben dayatamazdım. Hem bu çaptaki bir grubun liderliği konusunda deneyimim yoktu hem de durumun nezaketinin farkındaydım. Böylesine bir amaca kilitli grubu bulmuşken doğruyu yapacağım, deneyim kazanayım diye harcamak istemiyordum, dikkatli olmaya çalışıyor, müdahale etmeden kenardan izliyordum. Oysa bahar bitmiş yazı da yarılamıştık bile…
Sonunda bende de şafak attı, çözümü buldum: Uzak duracaktım. Bir mazeret üretip Ankara’ya gitmem gerektiğini, ismi bulduktan sonra başta yayın yönetmeni olmak üzere yazı işleri müdürü ve dergi sahibi seçmelerini, ne yaparlarsa yanlarında olduğumu söyleyip kaçtım.
Birkaç gün Ankara’da bir yandan vicdan azabı, bir yandan çağrılma endişesiyle oyalandım. Gördüğüm bu grupla olmayacak gibiydi. Ama nasıl bir grupla dergi yapılacağını da bilmiyordum. İşi oluruna bıraktım. Baktım ki aramıyorlar tam kurtuldum diyordum ki biri aradı. İsim bulamamışlardı, ama yayın yönetmeni olarak oybirliğiyle beni seçmişlerdi.
Yeterince Ankara’da kalmıştım zaten. Dönüp geldim, aynı nezaketle bir isim bulmalarını bekledim. Bu arada gruptan iki şair mahalle ağzıyla ötekilere gözdağı veriyor, ayar çekmeye çalışıyordu.
Baktım olmayacak müdahale ettim. ,
Ondan sonra adım “sert”e çıktı ama işler birbiri ardından çözülmeye başladı. Derginin organlarını seçmiş, tüzük ve programı onaylamış, derginin hazırlıklarına geçmiştik. Bir ay sonra Kasım 2002’de ilk dergimiz KimseSİZ adıyla elimizdeydi bile.
Bir amaç için organize olmak ve çalışmak güzeldi.
Derginin ilk sayısı için yazdığım manifestoda açıklıyordum neden bu içkırıcı ismi seçtiğimizi. Okuyunca tüylerim diken diken oluyordu:

*
Soluk alınacak, dinlenecek bir yer, ait olma duygumuzu doyurmamızı sağlayan bir birliktelik, yani bir aile yaratmaktı derdimiz. Genetik yapısı, yaşamları farklı, ama özlemleri, düşünsel dünyaları birbirine yakın; kesinlikle sıra insanlardan daha çok duyumsayan ve gören, ama anlatamayan, anlatamadığı için yalnızlık ve kimi de öfke duyan insanlardan bir aile. Yaşam fırtınalı bir deniz. İnsan denizi. Dergi bu denizlerde parlayan, çıkışı işaret eden solgun fenerler olabilir, diye düşünüyorduk. İyi de dergi zor işti, en başta ekonomik destek isterdi. Güvenecek kimsemiz yoktu. Ararken bulduk.
Kimse BİZdik. Kimse SİZdiniz.
*
İkinci "S" si büyük olmayan kimsesizin sözlükteki ilk anlamı en kötüsü; insansız, yalnız, ıssız. İkinci anlam; adamsız, tek başına; bir sonbahar hüznü. Çarpacak duvarlar arayan bir pervasızlık. Düşünsel yapısı, etiği, hazırlanışı olmayan bir kahramanlık. Üçüncü anlam; kendi kendine, yardımsız: Bir bahar telaşı insanlar. Namerde muhtaç olmadan, kendi olanaklarıyla var olmak tek arzuları. Bizim ki, bunlardan biri değildi. Belki hepsi, ama dahası da olmalıydı.
*
Bir de kimse var. İnsan, varlık gibi anlamları var. Kimsesizlik edilgenlik, güçsüzlük gibi dururken, kimse, etken ve güçlüdür. Ondan mı, kimsesizliğimizin sessiz çığlıkları içimizde bir ustura ağzı gibi dolaşırken sözcüklere dökülmez, utandırır? Ondan mı, kendi bahçemizde dal olamamışken daha, başkalarının bahçelerinde ağaç olmaya heveslenir, varlığımız pireyken, aslanlara bile kimse olmaya soyunuruz. Çünkü, kimse olmak onur, ağalık; kimsesizlikse yarıcılık, onursuzluk gibi durur. Ondan dünya, kör, topal şövalyeler, cömert yoksullarla doludur. Beyoğlu'nda dilenir, Taksim'de sadaka veririz. Ne zaman kimsesizlik ve kimse aklıma gelse, o filmin, Arabesk'in izlerken kahkahalar attıran ama sonradan içinizi kanatan sahnesi aklıma gelir. İstanbul'a kaçan kız rolündeki Müjde Ar'a "orayı" göstermeye hazır, yardımsever(!) ne çok kimse vardır. Ne öyle kimse istiyorduk ne de öyle kimse olmak, daha özü kimse istemiyorduk.
Kimse sizdiniz, kimse bizdik. Ellerini yüreğinin ve aklının ceplerinde gezdirip kendi rüzgarını yaratabilen herkes bizdendi. Hatta yaratmaya uğraşıp yenilenler de.
Ondan kimseSiz
*
Tarihi yazan, insanlığın kaderini değiştiren büyük adamlara bir bakın. Kendilerinden başka kimseleri yoktur. Ne bir kurtarıcı ararlar ne de çöküntülere uğrayıp teslim olurlar. Kimse varsa, onlar için sadece sahip oldukları güçlerin bir bölümüdür. Kimse yoksa, varlığının bir kısmını kaybetmiş zengin insanlar kadar biraz üzülürler sadece. Çünkü en büyük varlığın insanın kendi iç gücü olduğuna inanırlar. O sayede eğitimsiz bir işçi, dünyanın baş tacı ettiği bir yazara dönüşür, Anadolu bozkırında imparatorluk ordularının kovaladığı bir yalnız adam da çağının en dinamik cumhuriyetinin başkanına. Bu başarılar rastlantısal değildir. Düşünsel temelleri, felsefesi, kimseleri hesaba katan müthiş bir planı ve değişmeyen kuralları olan bir iç gücünden kaynaklanır. O insanlara hasretiz.
Ondan, adımız "kimseSiz."
*
O zaman çizgimiz ne? Bu soru, bir dergiye ne kadar uygun?
Geçmişleri birbirine hiç benzemeyen sadece ortak idealleri yazmak olan insanları bir araya toplamaya çalışıyorsunuz. Onlara koyacağınız her baraj daha azlara inmenize, tüm yeryüzünden bir bölgeye yönelmeyi getirir ki, öyle bir lüksümüz olduğunu sanmıyor, birilerine zenci muamelesi yapmaya gerek olduğunu da düşünmüyoruz. Sanatın ve insanın temel etik değerlerine uyan, estetik kaygısı taşıyan her yapıt, saygıyı hak eder... Ve kuşkusuz üreten insan da. Başkaları, yani daha özele inenler, denizin değil de damlanın öyküsüne kendini vermiş olanlar, evrensel insanın değil de bir insanın şiirini yazanlar, yüz yıl sonrasını değil de bir sonraki seçimi hesap edenler, zaten kendi dergilerini çıkarmıyorlar mı? Yeterince çizgi oluşturup kendilerinden başka kimseyi tanımadıklarından kimileri, kimsesiz kalmadı mı? Belki de iyi oldu, kendi içimize döndük.
Artık kimsesiz.
Artık kimse; Siz...Biz...
*
Yirmi beş yıl önce bir sözcüğün peşine düşmüştük:
KİMSE.
Ben seçmiştim. Sonra durumumuzu gözlerinin önüne sererek ona bir ek getirdim. Siz. Ortaya bir dergiden çok, bir ruh hâli çıktı. İnatçı, intiharına yürüyen bir ruh …
Kimse-SİZ.
Sonra da yukarıda okuduğunuz uzun sayılabilecek bir manifestoyu yazdım dergi için.
“Tarihi yazan, insanlığın kaderini değiştiren büyük adamlara bir bakın. Kendilerinden başka kimseleri yoktur. Ne bir kurtarıcı ararlar ne de çöküntülere uğrayıp teslim olurlar. Anadolu bozkırında imparatorluk ordularının kovaladığı bir yalnız adam, çağının en dinamik cumhuriyetinin başkanına ancak böyle dönüşür. Bu başarılar rastlantısal değildir. Düşünsel temelleri, felsefesi, kimseleri hesaba katan müthiş bir planı ve değişmeyen kuralları olan bir iç gücünden kaynaklanır. O insanlara hasretiz.
Ondan, adımız "kimsesiz,” diyordum.
Gruba da okudum. Gözleri yaşaran bile oldu. Artık tamamdık.
Aslında gözlediğim, öyle bir handikapım da varmış: Kolay affedemiyordum. Beni dergi kurmak için yardıma çağıran, ama bırakıp giden insanları o gün bugündür anlayamamışımdır. Bu nedenle de onlara çok zaman düşmanca davrandım, böylece olası bir işbirliği umudunu da yok ettim. Oysa onların da potansiyellerini dergiye kanalize edebilirdim. Ne yapayım, sanki güzel işler, ancak kusursuz insanlarca yapılırmış diye düşünmek zayıf yanım…
Bu nedenle kurtarıcı beklemeden, kimseden yardım almadan kendi gücümüzle yapmayı önceleyen bir anlayış aşılamak istemiştim. Ayrıca o günlerde insanın önce kendi olması gerektiğine inanıyorduk. Doğrusu bugün de inanırım. Dahası önce kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenmeyen insanın ne dostluğun ne dayanışmanın ne de ortaklığın gerçek anlamını kavrayabileceğini düşünürüm…
O yıllar başka yıllardı. Büyük Marmara depremi ülkenin kalbini vurmuş, ekonomi çökmüştü. Ülke bir zamanların ünlü Karaoğlan’ına emanetti, ama Ecevit yüksek bir oy oranına sahip olsa da tek başına iktidar olamamıştı. Sisteme egemen olanların istedikleri gibiydi: Bir denge hükümeti… Eski günleriyle hiç benzerliği kalmayan, iyice yaşlanan Ecevit de o dengeyi çok fazla sağlayamıyor, birçok yanlışa imza atıyor, iktidar içinde de parti içinde de türlü kamplaşmalar, yeni lider arayışları sürüyordu.
Bu halkta da böyleydi. Herkes birilerini bekliyordu.
Bir kurtarıcı… Bir ağabey… Bir dayı… Bir parti… Bir kurum… Nereye açılırsa açılsın yeter ki yeni olsun; bir kapı…
Kısacası insanlarımızın çoğu yürümekten çok birileri tarafından taşınmak istiyordu. Bense yürümeyi öğrenmek gerektiğine inanıyordum. Gruba da aynı şeyi anlattım. Buna anlattım denmez aslında, dikte ettirdim.
Bugün dönüp o ilk sayıya baktığımda genç bir adam görüyorum. Biraz öfkeli, biraz aceleci, biraz yalnız, ama dürüst... En azından bir kurtarıcı beklememesi gerektiğini anlamış. Bir gün birilerinin gelip bizi kurtaracağına hiçbir zaman inanmıyordu.
Belki mizacımdandı, belki hayat erken öğretti, bilmiyorum, ama şunu biliyordum: Yürünecekse bu yol, kendi ayaklarımızla yürünecekti. Ben bir yazar olarak tanınmak istiyorsam okura görünmem gerekiyordu, dergiler bunun içindi.
O yükün altına o yüzden girdim biraz da… Kimse-Siz biraz da bu yüzden doğdu. Bir dergi olarak değil, bir itiraz olarak: İnsanın önce kendi olması gerektiğine dair bir itiraz.
Bunu grubuma da anlatıyordum, elbette kabul görecek sözcüklerle.
Bana karşı değillerdi ama benim gibi derinliğine kafa yoracak halleri de hiç yoktu. Tek istedikleri yazılarının, şiirlerinin bir an önce sergileneceği bir ortam bulmaktı. Yazılarını nasıl daha iyi daha güzel yapabilecekleri konusuna da şu anda aldırış etmiyorlardı.
Bunun da ancak sıkı bir disiplinle, iyi örneklere bakarak öğrenilebileceğini duymak bile istemeyeceklerini sonradan öğrenecektim.
Onun için Kimse-Siz doğdu. Kimseyi beklemeyenlerin, kimseye yaslanmayanların, kendi rüzgârını yaratmaya çalışanların dergisi olarak doğdu KimseSİZ.

Sonra o dergi bir yıl sonra maviADA'ya döndü.
Aradan yıllar geçti, bugün yirmi beş yıl dolacak. İnsan bazen bir ömürden daha uzun gelen yıllar yaşar. Belki biz de öyle yaşadık. Bu sürede dergi büyüdü mü, küçüldü mü, bilmem, ama bana çok şey öğrettiği, beni değiştirdiği kesin.
Binlerce sayfadan çok, yüzlerce insan geçti içinden. Kimi bir şiir bıraktı, kimi bir öykü, kimi bir dostluk, kimi bir kırgınlık, kimi yalnızca adını…
Dönüp baktığımda sayıları, tirajları, dosyaları hatırlamıyorum artık, insanları hatırlıyorum. Meğer biz dergi yapmıyormuşuz, İnsan biriktiriyormuşuz, biriktirdiğimiz şey metinlerden çok hayatmış.
Bugün bunu daha iyi görüyorum.
Ne var ki yıllar yalnız insanları değil, düşünceleri de büyütüyor. Dönüp ilk manifestomu okuduğumda yanlış bir şey görmüyorum. Siz görüyor musunuz? Onurlu bir başkaldırı… Daha çok kasaba minnet edecek yerde kolumu kesip yerim hali…
Yani poetik olarak güzel olsa da anlamsal olarak tam bir metin de değil aslında. Evet öyle o günlerde bize gaz veren metin eksiksiz bir metin değilmiş.
Bunu da anlamak mümkün. Benden bir dergi kurmak için yardım isteyen adamlar, aynı hikâyenin kahramanı olmak isterken sorumluluğuna ortak olmamışlardı. Dergi için her şeyi yaparım diyen topladığım yirmi beş kişininse bugüne kadar ekonomik katkı dışında bir şey yapmadığını görecektim. İçim zehirleniyordu. O sözleri, neleri göze almam gerektiğini hissederek aslında ben kendime söylüyordum.
Çünkü o günlerde öğrenmem gereken oydu. Yoksa bir şey üretmemiz mümkün olmayacaktı. Aynen öyle bir mücadele birkaç ay değil, sadece KimseSİz’de değil, ardından gelen maviADA’da da maviADA İnternet gazetesinde de verildi. Bugün ideal neyse başarıldı. Son sekiz yılda hem basılı dergi yapıp hem de internetten her gün düzenli yayın yapan ilk dergi olduk.
Bu çok dikkat çekmeyen ülke tarihinde belki de ilk olan gündelik haber yapan bir dergiyi başardığımız son sekiz yılda kaderin garip bir cilvesi en çok kendi içimizde yeni gelen arkadaşlarla boğuştum. Öğrenmek için bazen araya torpil bile koyarak geldikleri dergide, bir süre sonra farklı düşündüklerini göstermeyi, düzene itiraz etmeyi ve ayrı durmayı bir kimlik meselesi sayan arkadaşlarımız da oldu. Bugün onlara kırgın değilim. Çünkü geriye dönüp baktığımda, onların varlığının da bizi sınadığını, direncimizi artırdığını ve yürüdüğümüz yolu daha iyi anlamamı sağladığını görüyorum.
İnsan bazen dostlarından cesaret alıyor, bazen de muhaliflerinden.
Birkaçını dergiden çıkararmayı çözüm görmem de bir başka hatamdır.
KimseSİZ’i en iyi durumdayken, bine yakın abonesi varken, otuz kişi tarafından her derginin parası garantilenmişken ben ayrılmıştım dergiden, uyum zorlukları nedeniyle. Şimdi sorun üreteni dergiden çıkarıyordum, çok geçmeden yerine yenileri geliyordu nasılsa….
KimseSİZ’de neden aynını yapmayıp ayrılmayı seçtiğimi soracaksınız şimdi.
Çünkü o zaman öğretmenlik yaptığımdan ticari bir işin sahibi olamıyordum, bir kitapçılık yapan bir esnafı bulmuştum. Dergi olayında pişman olduğum tek şey budur zaten. Gruptaki herkes kadar katkısı olan bu arkadaş aramızdan seçtiğimiz biriydi, ama derginin yasal patronu o görünüyordu. Başlangıçta sorunlu bir insan gibi gözükmüyordu, ama bir süre sonra, gruba patronca davrandığına dair şikayetler gelmeye başladı. İhtimal vermiyordum, çünkü bu arkadaşın yazma konusunda dergiye bir yararı yoktu, herkes kadar maddi katkısı oluyordu. Henüz bir yazısını görmemiştik, çünkü yazı yazmaya başlamamıştı, dergide ona yük olmuyordu henüz. Ne var ki onun kitapçı dükkanına bedavadan reklam ve itibar sağlıyordu. Neden böyle bir akılsızlık yapsındı ki?
Ne var ki bir sayımda çıkan çok da iyi olduğuna emin olduğum bir yazımla ilgili haddini aşan bir eleştiriyi seviyesiz bir biçimde yapınca, zorlukla gülerek “bana da mı patronluk taslıyorsun,” dedim, ama içimden iplerin koptuğunu o anda hissettim. Yine de hemen harekete geçmedim, bir süre bekleyeyim dedim. Sonunda az incitici bir formül buldum. Bir arkadaşımız bürosunu dergiye kira almadan vermek istiyordu. Oldukça da uzaktı. Dergiyi o uzak bir büroya taşımam da çözüm olmadı.
Ben bu işten yoruldum, diyerek dergiyi ona bıraktım, ayrıldım. O da bir süre yayın yapmadan bekledi, sonra dergiyi kapattı.
Geçenlerde Bursa dergileri üzerine yapılan bir programdan söz ettiler. maviADA’dan hiç söz edilmese de KimseSİZ anılmış. Haberleri olan birkaç eski arkadaş sonradan aradılar. Anlatılanları duyunca şaşırdım. Çünkü dinledikleri hikâye ile benim yaşadığım hikâye aynı değildi. İnsan yaş aldıkça garip bir şey öğreniyor: Geçmiş sadece yaşanmıyor, yeniden de yazılıyor. Kimi zaman hatırlananlarla yaşananlar arasındaki mesafe çok uzun olabiliyor.
Şimdi düşünüyorum da aynı masanın etrafında oturmak, aynı şeye inandığımız anlamına gelmiyormuş. Kimimiz dergiyi imece bir emek olarak görüyorduk, kimimiz hakkı olmadığı halde sahip olunacak bir şey olarak… Dergiler garip canlılarmış. Kurulurken herkesin emeğini isterler, ama başarıya yaklaştıklarında sahipleri ortaya çıkmaya başlar. O günlerde ilk kez gördüm ki bir masayı paylaşmak kolay, emeği paylaşmak zormuş
Galiba arkadaşı iyi tanıyamamıştım.
Daha doğrusu insanları tanımanın, metinleri tanımaktan çok daha zor olduğunu bilmiyordum. Bir şiirin eksik dizesini bulmak kolaydı da bir insanın eksik tarafını zamanında görmek o kadar kolay değildi.
Ondan sonraki süreçte bana ve dergiye bu denli inanmış, imeceye tam gönüllülükle omuz veren bir grup görmedim, bulamadım. O nedenle o arkadaşlar adına üzgünüm, emeklerinin inkâr edilmesine yanlış seçimlerimizle ben neden oldum diye düşünüyorum. Hiç gamlanmayın.
Siz dergi yapıyordunuz birileri de sahibi olduğunu hayal ediyordu.
Demek ki siz güzel bir şey yaptınız, başardınız ki birileri onun sahibi olduğunu iddia eriyor. Bence gururlanın
İşin doğrusu ilk deneyimden sonra da başka bir grup aramadım … Kendini kanıtlamış bir dergi bu ülkede yazı ve yazar sıkıntısı çekmez. Son dönemde iki ayda bir yirmi yazıya değil, her gün iki, üç yazıya yer veriyorduk.
Dergi en başta söylediğim gibi ilgi ve merakları olan tek kişinin organizasyonuyla olabilecek bir işti. Ne var ki aynı zamanda dergi asla kendi başına yapılamayan ender işlerdendi. O zaman kendi reklamını yapan yazar, şair derginin vazgeçilmeziydi ama mekânın geleceğini düşünecek ona göre yatırım yapacak, kaynak bulacak bir ya da birkaç gerçek sahibi olmalıydı. Bu derslerin ışığında sadakatine güvendiğim bir insanı yanıma alıp bu kez öyle başladım. KimseSİZ’i ancak bir yıl sürdürebilmişken maviADA’yi tam 24 sene daha yaşattım.
*
Hayat sonradan başka bir şey öğretti: Bağımsızlıkla yalnızlığın aynı şey olmadığını. Kimse aramamak başka şeymiş, kimseye ihtiyaç duymamak başka. İkisini uzun yıllar aynı şey sandım. Değillermiş. İnsan kendi ayakları üzerinde durabilir. Hatta durmalıdır. Ama yine de bir dosta ihtiyaç duyar. Bir söze, bir omuza, bir aynaya…
İnsan kendini yalnız kendi içinde bulup değer biçemiyor, biraz da başka insanların tavrında, gözlerinde, tuttukları aynalarda buluyor. Bunu bana kitaplar değil, yıllar öğretti.
İşin garibi şu: Biz kimse aramıyorduk, ama yol boyunca birbirimizi bulduk. Bir şiirin altında, bir öykünün kıyısında, bir mektubun satır aralarında, bir kahve masasında, bir derginin sayfalarında, bazen yalnızca aynı yaraya sahip olduğumuzu anladığımız bir bakışta…
Yola çıkarken amacım buydu desem yalan olur, değildi, Ne var ki yolun bana verdiği en büyük armağanlardan biri oldu: Kimseyi beklememeyi öğrenmeye çalışırken insanlarla karşılaşmak… Hem de birbirine benzeyen insanlarla değil, kendisi olabilmiş insanlarla… Belki ilk kez o zaman düşünmeye başladım: Asıl sorun kimse bulmak değil, sorun, öteki olmasa da kendi ayakları üzerinde durabilen insanların birbirlerini tanıyabilmesi…
Ne güzel değil mi? Harcınız menfaat değil…

Bir de "biz" var elbette. Yıllar sonra dönüp baktığımda zihnimi en çok kurcalayan sözcüklerden biri.
Sözlükler kolay anlatıyor. "Ben" olmayan birden çok kişiye biz diyorlar. Oysa hayatın içinde bunun bu kadar kolay olmadığını gördüm. Çünkü bazen "ben" dediğimizde büyüyoruz. Bazen de "biz" dediğimizde küçülüyoruz.
Garip ama gerçek. Bir insan düşüncesini sahiplenebiliyorsa "ben" diyebilir, yanılmayı göze alıyorsa "ben" diyebilir, bedel ödemeyi kabul ediyorsa "ben" diyebilir. Kalabalığın arkasına saklanmadan ortaya çıkabiliyorsa "ben" diyebilir.
O yüzden her "ben" kibir değildir. Kimi zaman yalnızca cesarettir. Ama insanın eski zamanlardan beri bulduğu kolay bir yol da vardır: Kalabalığın içine saklanmak...
"Düşündük" der, kim düşündüyse..."Karar verdik" der, kim verdiyse… "İnandık" der, kim inandıysa.
Ortada bir "biz" vardır ama içine bakınca kimse görünmez.
Kalabalıklaşmış yalnızlıklar vardır yalnızca. Belki de bu yüzden insanlık tarihi biraz da iki farklı "biz"in öyküsüdür. Bir tarafta insanı küçülterek kurulan bizler. Öbür tarafta insanı çoğaltarak kurulanlar. Bir tarafta "bana benze" diyenler. Öbür tarafta "kendin ol ve yanıma gel" diyenler.
Birincisi taraftar bulur, ikincisi arkadaş, dost... Birincisi kalabalık yaratır, ikincisi toplum...
Yıllar boyunca dergiyi çıkarırken farkında olmadan aradığım şeyin de bu olduğunu şimdi görüyorum. Taraftar değil. Ortak, arkadaş, anca beraber kanca beraber arkadaş…
Belki de bu yüzden yıllardır dönüp dönüp aynı sözcükte duruyorum: Arkadaş, ortak. Neden "efendim" dediğimde küçülüyorum da "ortak" dediğimde büyüyorum? Bu soru uzun zamandır peşimde. Çünkü bazı sözcükler dil bilgisiyle değil, insanın omurgasıyla ilgilidir.
"Efendim" dediğimde görünmez bir merdiven kuruluyor sanki. Sen bir adım alta inerken, bir basamak üste çıkıyor o. Belki alışkanlık, belki nezaket, belki gelenek, ama aramızdaki mesafe büyüyor.
İnsan önce karşısındakini büyütüyor. Sonra kendini küçültüyor. Oysa ortak, arkadaş dediğinde başka, kimsenin boyu uzamıyor, kimsenin boyu kısalmıyor. İki insan aynı yükün altına giriyor yalnızca. Aynı küreğe asılıyor, aynı rüzgâra tutuluyor, aynı yağmurda ıslanıyor, belki de bu yüzden insan ortağının yanında büyüyor, güçleniyor.
Çünkü ortaklık insandan bir şey almıyor. Ona yeni şeyler katıyor.
Şimdi dönüp geçmişe baktığımda daha iyi görüyorum. Biz aslında kimseyi reddetmiyormuşuz. İnsanı hiç reddetmiyormuşuz. Reddettiğimiz şey, insanın insana dayattığı saltanatmış. Kurtarıcılar, sahipler, efendiler… İnsanın bir başka insan karşısında küçülmesini doğal sayan bütün düzenler…
İnsan bazen herkese küsecek kadar yoruluyor.
Yoksa insan insansız yaşayamıyor. En yalnız adamın bile bir dosta ihtiyacı var. Bir söze, bir omuza, bir aynaya…
Bugün bunu gençliğimdeki kadar iddialı değil, daha sakin bir sesle söyleyebiliyorum. Çünkü artık önce ben inanıyorum böyle olması gerektiğine.
Asıl marifetin "ben" demekte olmadığını da öğrendim. Asıl marifet, özgürce "ben" diyebilen insanların daha büyük ülküler için kurduğu "biz"in parçası olabilmekte. Biliyorum ki gerçek biz, benleri öldürerek kurulmaz, aksine benleri çoğaltarak kurulur.
İnsan önce kendisi olur. Sonra arkadaş, dost, ortak, sonra biz. Belki de sıralama hep böyle olmalıdır.
Ağaç olmak marifet değildir. Ormanda çok ağaç vardır. Asıl beceri ormana evrilebilmek, o ağaç denizinin uyumlu bir parçasına dönüşebilmektir. Ama dikkat. Orman olmak için birbirine sarılmış sarmaşıklar gibi yaşamak gerekmez.
Çınarlar birbirine yaslanmaz. Meşeler birbirinin gövdesine tutunmaz, ama aynı göğün altında kök salarlar. Aynı yağmurdan içerler, aynı rüzgârı dinlerler.
Belki gerçek biz de budur.
Birbirine dayanarak ayakta duranların değil, tek başına ayakta durabildiği hâlde yan yana durabilenlerin oluşturduğu topluluk. Gerçek güç de budur.

Bugün maviADA kapanıyor. Onla beraber KimseSİZ’de…
Bu cümleyi yazarken hüzün duymam gerektiğini düşünebilirsiniz.
Duyuyorum elbette. Ama daha çok başka bir duygu var içimde.
Şükür gibi. Yirmi altı yıl önce elindeki küçücük bir fenerle karanlığa çıkan o genç adamın, yolunu buraya kadar getirebilmiş olmasına duyulan bir şükür. O gün insanın önce kendi olması gerektiğine inanıyordum. Bugün hâlâ inanıyorum. Ama artık bir şey daha biliyorum: İnsan yalnızca kendi olarak tamamlanmıyor. Bağımsızlık güzel, ama paylaşılınca derinleşiyor. Özgürlük güzel, ama ortaklıkta anlam kazanıyor.
Dergiler tuhaf yerlerdir. İnsan bazen öğrenmek için gelir, girebilmek için yollar arar, diller döker, kabul edildikten sonra öğrendiği ilk kimlik ispatı olarak hocasına itiraz etmek sanır. Bizim de böyle arkadaşlarımız oldu. Düzeni bozmayı özgürlük, karşı çıkmayı bağımsızlık, huzursuzluk üretmeyi kişilik göstergesi sayanlar... Bugün onlara kızmıyorum. Çünkü insanın ne istediğini anlaması kadar ne istemediğini anlaması da bir eğitim.
Yine de çok sayıda olmasa da bana ve dergiye ortak olmayı başaran insanlarım da oldu, gönlümde aziz ya da azize gibiler. Onlar gerçek anlamda dergi için ilham oldular. Teşekkürler.
Belki bu aykırılıklara çare ararken, belki salt bu yüzden yirmi altı yıl önce "Kimse-Siz" diyerek çıktığım maviADA yolunun sonunda kendimi başka bir sözcüğün kapısında buluyorum.
BİZ.
Ama öyle kalabalıkların içinde kaybolan bir biz değil. Ben'i yok etmeyen, kimseyi küçültmeyen, kimseyi efendi yapmayan, ortakların kurduğu bir biz… Galiba bütün yolculuk boyunca aradığım şey de buydu.
maviADA kapanıyor.
Ama bazı yolculuklar başarısız oldukları için değil, tamamlandıkları için biter. Yirmi altı yıl önce insanın kendi ayakları üzerinde durmasını savunuyordum. Bugün buna bir cümle daha eklemek istiyorum: Kendi ayakları üzerinde duran insanların omuz omuza verebildiği bir dünya mümkündür.
Belki Kimse-Siz'in bana öğrettiği son ders de budur. Önce kimseydik. Sonra siz olduk.
Şimdi, ömrün bu kıyısında, bütün eksiklerimize rağmen, biz olmayı öğreniyoruz.
Kulağa da güzel gelmiyor mu: KimseBİZ.
Bir sonraki dergiyi bu adla mı yapmalı?
Demezler mi; bakmayın 8 milyar olmamıza, birkaç iyi insanın yüzü suyu hürmetine döner bu dünya…
Şenol Yazıcı, 30 Ekim 2026


















































Yorumlar