DELİ MÜDÜR
- Niyazi UYAR

- 1 gün önce
- 3 dakikada okunur

Niyazi UYAR
*
Türkiye henüz çağ atlamamış(!) ortaokullar köylere kadar yaygınlaşmamış; ilköğretim sekiz yıla çıkarılmamıştı. Kerem, okumak için ilçesi Demirci’ye gittiğinde daha on bir yaşındaydı.
Birkaç aile birleşip bir ev kiralamışlardı. Çünkü tek başına bir aileninev kiralamaya gücü yetmezdi. Ev sahipleri de insafsızdı, iki misli kira ister, bir de “canın isterse tut” derlerdi. Öğrenci çoktu, ev azdı; bunu bildiklerinden kasım kasım kasılır, sümüklerini çeke çeke konuşurlardı. Hele çocuk imam hatipte değil de öğretmen okulunda okuyorsa, vay haline… Öğretmen okulunu oldum olası sevmezler, “oradan çıksa çıksa komünist çıkar ” derlerdi.
Saraçlar’ın evinin alt katını tutmuşlardı. Ev iki odalıydı. Kerem’in abisiyle birlikte dört arkadaş daha kalıyordu. Hala oğlu Hasan yaşça hepsinden büyüktü, daha ilk günden kendini evin sultanı ilan etmişti:
“Bu evin dayısı benim. Ben ne dersem o olur. Ben yokken Muzaffer sorumlu olacak, itirazı olan varsa, söylesin; sonra karışmam!”
Yemek pişirmek, bulaşık yıkamak, ortalığı silip süpürmek kendimizin işiydi. Ardından ders çalışılacak, sınavlara hazırlanılacak… En zoru buydu. Altı köy çocuğu… İkisi orta bire, ikisi öğretmen okulu dördüncü sınıfa, Hasan son sınıfta, abi Muzaffer beşinci sınıfa… Muzaffer geçen yıl sınıfta kalmıştı, aşk işlerine fazla dalmıştı. Köyde kızları uzaktan görmekle yetinirken, Demirci’de bir soluk mesafesindeydiler.
Yemekleri denkleştirmek de yetenekle birlikte para pul ister. Bulurlarsa bir şeyler, bulamazlarsa patatesi haşlar, onu da bulamazlarsa kaynatırlardı bir çay… Karıncıklarını öyle doyururlardı.
Bir gün Kerem tencereye suyu doldurdu, tuzu attı. Pompalı gaz ocağını yaktı. Suyun içine tarhanayı atacak kıvama gelmişti ki Hasan bağırdı:
“Suyu çaydanlığa doldur. Sormadan ne iş yapıyorsun. Tarhana istemiyor benim canım, tarhanalar acı, yengemin tarhanası acı çay yap, çay!” Yenge dediği dayısının eşiydi.
Muzaffer dayanamadı:
“Ezbere konuşuyorsun Hasan. Kimin tarhanası olduğunu bilmeden bağırıyorsun, bizim tarhanamız acı olmaz, bir kere babam acı tarhanayı yemez!”
“Geçmişin ciğerini, ben ne dersem o!”
Muzaffer yerinden doğrulunca Hasan geri adım attı:
“Tamam tamam, pes. Ayı gibi üstüme çökersin şimdi.”
Kerem çayı demledi, kahvaltılıkları taşıdı, yer sofrası için sofra altıyı yere serdi. Altı, anasız babasız çocuk yerlerine oturdu. Kerem, ekmek, birkaç dilim peynir, zeytin getirip sofra altının üstüne koydu.
“Ben bağdaş kuramıyorum Hasan abi,” dedi Necdet. “Olmaz,” dedi Hasan. “Şeytan çeker, sofranın bereketini kaçırırsın, bak biz nasıl oturuyorsak sen de öyle oturacaksın!”
Çay tavşan kanıydı. Hasan ilk yudumu höpürdeterek içti, sonra küfrederek lavaboya koştu. Çaya tuz atıldığını o an anladı.
“Abi,” dedi Kerem, “suyu çaydanlığa sen doldurdun.”
Dediği gibi sokağa fırladı. Kaçmasa başına ne geleceği belliydi.
Öğleye kadar aç aç dolaştı. Döndüğünde evde kimse yoktu. Köy ekmeğine salça sürdü, pırasayı tuza batırıp yedi. Karnı doyunca kara lastiklerini giydi. Top oynamaya gidecekti.
Top oynunda hırslıydı Kerem, canını ortaya koyarak oynar, yenilmeyi içine sindiremez, her daim kaleye yakın yerlerde olur, gol atınca deli gibi sevinirdi çünkü. Sınıfta, günlük yaşamda sessiz biriydi; fakat sessizliği oyunda kaybolurdu. Orman İşletmesi’nin karşısındaki boş arsada oynarlardı mahallenin çocukları. Top oynadıkları bir gün top yola kaçınca Kerem fırlayıp topu almaya gitti. Birden bir klakson, bir fren… Çağla yeşili tek kapılı Anadol acı bir frenle zınk diye durdu.
İçinden inen adamı herkes tanırdı: Deli Müdür. Deli Müdür, namı gibi deliydi, kızdı mı, verip veriştirirdi. Hem yolundan kalmış, hem az kalsın, bir çocuğa çarpıp belki de ölümüne sebep olacaktı...
Kerem, neden yaptı bilinmez birden dilini çıkarıp kaçtı. Tepetarla’nın bayırına vurdu. Müdür biraz koştu peşinden Kerem'in; vazgeçti. Çocuklara sordu, soruşturdu, sonra arabasına atlayıp Kerem’in evine sürdü.
Demir kapıyı yumrukladı, salladı, söküp atacak gibiydi. Kerem banyoda termosifonun gereltisine sinmiş, nefesini tutuyordu. Korkudan altına bıraktı.
Bir süre sonra arkadaşları kapıya gelip fısıldadı:
“Gitti… Deli Müdür gitti!”
Kerem uzun süre çıkamadı saklandığı yerden. Kapı yerinde duruyordu, az önce sökülüp atılacak gibi vuruluyordu çünkü. Şükretti içinden: Allah’tan kapı demirdi.
O geceden sonra kabuslar başladı. Deli Müdür rüyalarında yeşil Anadol’uyla peşinden geliyor, okuduğu ortaokula geliyor, sabah toplantısında bir bir öğrencileri tarıyor, okuldaki bütün sınıfları dolaşıyordu. Gece olmasını istemiyordu Kerem. Oda kalabalık olduğundan mutfağa gider orada ders çalışmaya çalışırdı. Birkaç gece mutfağa geçti, kitaplarını açtı. Ne okuyabiliyor, ne okuduğunu anlıyordu. Ama ne olursa olsun vazgeçmeyecekti.
Aklına çocukluk sevdalısı geldi. “Okuyup adam olacaksın,” demişti çocukluk aşkı. O da söz vermişti, okuyacak, adam olacak; sonra onu alacaktı. Verdiği sözü tutmalıydı, verdiği sözü tutmazsa kendinden nefret ederdi sonra, çocukluk günlerinden beri verdiği sözü ne pahasına olursa olsun tutardı...
Yüzünü yıkadı. Kireç badanalı duvarlar gözüne aydınlık göründü. Korku çekildi içinden.
Okuyacaktı…
EKİM 1994 – İSTANBUL




















































Yorumlar