
Arama Sonucu
maviADA'ya DÖN
Boş arama ile 4488 sonuç bulundu
- Sonbahar ve Heybeliada
Nurten B. AKSOY * Sıcak yaz günlerinde İstanbul'un en güzel sayfiye ve tatil yörelerinden biri olan Adalar; sonbahar mevsiminde de bir başka güzel. Yeşilden sarıya, hatta kızıla dönen bir renk cümbüşü içinde Marmara'nın mavi sularına tepeden bakan ağaçları, bahçeleri ve köşkleriyle bir huzur alemi... Boş sokakları, yokuşları ağır ağır çıkan faytonları ve etrafı saran sonbahar hüznü ile insana bir rüya aleminde olduğunu hissettiriyor âdeta. İşte bu adalardan biri, Heybeliada bugünkü güzergahımız...Sonbaharda veya güneşli bir kış gününde yolunuz Heybeli'ye düşerse belki mehtaba çıkamazsınız ama cennetten bir köşede olduğunuzu hissedersiniz mutlaka... Adalar, Prens Adaları, İstanbul Adaları ya da Kızıl Adalar; İstanbul’un Anadolu Yakasının güney kıyılarının açıklarında, Marmara Denizinin kuzeydoğu kesiminde yer alan ve kısaca Adalar olarak anılan takımadalar büyüklü küçüklü 9 ada ve kıyıya yakın iki kayalıktan oluşur. Aynı zamanda İstanbul ilinin bir ilçesini oluşturan Adaların beşinde (Büyükada, Heybeliada, Burgazada, Kınalıada ve Sedefadası) yerleşim vardır. Sivriada, Yassıada, Kaşık Adası ve Tavşan Adası’nda ise sürekli ve düzenli yerleşim bulunmamaktadır. Adalara, “Prens Adaları” ismi, kimi kaynaklara göre Bizans döneminde soyluların, prenslerin, patriklerin hatta imparatorların sürgün yeri olarak kullanıldığı; kimi kaynaklara göre de, Bizans İmparatoru II. Justin’in 567 yılında Büyükada’da görkemli bir saray ve manastır yaptırdığı için verilmiştir. Eski devirlerde ulaşımın güç, kaçmanın ise adeta imkansız olduğu adalar, asıl ününü, din ve taht kavgalarıyla sarsılan Bizans’ın sürgün ve çile beldesi olarak kazanmıştır. Anakaraya yakınlığı nedeniyle Kınalıada, sürgünlerde en çok tercih edilen yerdi. Özellikle 8. yüzyılda ve sonrasında gözden düşen din adamları, siyasal rakip olarak görülen saray mensupları, prensler, naipler hatta imparator ve imparatoriçeler, çok ağır işkenceler altında, gözlerine mil çekilerek adalara sürgün edilmişler, orada hayat boyu çile doldurmaya ya da ölüme terk edilmişlerdir. Bizans İmparatoru IV. Romanus Dyojen, 1071 yılındaki Malazgirt Savaşında Selçukluların bozgununa uğradıktan sonra, ardılı VII. Mikhail Dukas tarafından gözlerine mil çektirilip Kınalıada'daki Metamorfoz (Başkalaşım) Manastırı’na sürgüne yollanmış ve 4 Ağustos 1072’de Kınalıada’da ölmüştü. Tarihçi Reşat Ekrem Koçu’nun Adaların trajik tarihini yorumlayışı ilginç ve çarpıcıdır: " Adalar, pitoresk bir tabiat yapısı ile zengin tarih haralarına sahiptir. Her adımda yirmi asırlık bir tarihin izine rastlanır. Çam ormanlarıyla örtülmüş tepeleri, türlü kır çiçekleriyle bezenmiş vadileri, Marmara dalgalarının çırpındığı kıyıları, bir zamanlar buralarda taç ve tahtından mahrum edilmiş imparatorların işkenceler, mahrumiyetler altında ve korkunç bir sefalet içinde inleyip mahvolduklarına inandıramaz. insanı." Karşıdan görünüşü bir “heybeye” benzediği için Heybeliada diye adlandırılan bu adanın kuşbakışı görünümü aslında bir serçenin profilini andırır. Çam ormanlarıyla kaplı adanın ikliminin özellikle tüberküloz diye bilinen verem hastalığına iyi geldiği 16. yüzyılda keşfedilince III. Mehmet döneminin (1595-1603), Osmanlıda İngiliz sefiri olan E. Borton, tüberküloza yakalandığında Heybeliada’ya gelmiştir. 1924 yılında Atatürk’ün emriyle açılan sanatoryumda “ince hastalığa” yakalanan nice insan şifa bulmuş, ancak sanatoryum 2005 yılında kapatılmıştır. Adanın Kuzeybatısında Ümit Tepesinde bulunan ve 1844 yılında din adamı yetiştirmek için faaliyete geçen Heybeliada Ruhban Okulu, 1923 yılına kadar Yüksek Ortodoks Teoloji Okulu adını taşımış, daha sonra bulunduğu ada ile özdeşleşerek Heybeliada Ruhban Okulu olarak anılmaya başlamıştır. 1971’yılında Türkiyedeki tüm özel yüksek okulların devlet denetimine girmesi ile ilgili karar gereği, bu değişikliğe razı olmayan Fener Rum Patrikhanesinin karşı tutumu nedeniyle okulda teoloji eğitimi kaldırılmış, okul sadece lise düzeyinde eğitim vermeye devam etmiş ve 1971-1972 eğitim döneminde patrikhane tarafından tamamen kapatılmıştır. 1912-1944 yılları arasında Heybeliada’da yaşayan romancımız Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Ruhban Okulunun karşısında, adanın en güzel manzaralı tepesinde bulunan evi, bakımsız ve ihmal edilmiş bir müze ev olarak ziyaretçilere açıktı ancak şimdilerde restorasyon çalışmaları nedeniyle kapalı bulunmakta. Evdeki en ilginç objeler ise annesi ve teyzeleri arasında bir ev kızı edasıyla yetiştirilen yazarın kendi işlediği danteller, el işleri ve tabii ki yazdığı kitapları… Bunun dışında İsmet İnönü ve ailesinin yazlık ev olarak kullandıkları ve Atatürk’ün hediye ettiği eşyalarla döşenmiş, asıl adı Mavromatakis Köşkü olan ev de İsmet İnönü’nün ailesi tarafından yönetilen İnönü Vakfı’na bağlı bir müze olarak ziyaret edilebilir. Ayrıca Heybeliada’da şimdilerde kapalı olan Deniz Lisesi, Hristos Manastırı, adanın en eski manastırı ve kilisesi olan Aya Triada, Süslü Mezar, Heybeliada Camii ile Aya Nikola Rum Ortodoks Kilisesi görülmeye değer yerler arasındadır. Görseller: -Nurten B. AKSOY
- Salman Rüşdî ve Şeytan Ayetleri
Nurten B. AKSOY * Yazıldığı yıllarda özellikle İslam Dünyasında menfi olmak üzere tüm dünyada büyük ilgi gören Şeytan Ayetleri (İngilizce: The Satanic Verses) Hint asıllı İngiliz yazar Salman Rüşdi'nin romanıdır. İlk baskısı 26 Eylül 1988'de Birleşik Krallık'ta yapılan roman birçok İslam ülkesinde yasaklanmış, kitabın yazarı hakkında İran'da Humeyni tarafından ölüm fetvası verilirken Fransa devleti tarafından onur ödülü ve İngiliz Kraliçesi tarafından şövalyelik nişanı verilmiş. Salman Rüşdi, yazımı beş yıl süren Şeytan Ayetleri kitabını yayımladıktan sonra, dünya Müslümanları tarafından bütün Doğu ve Batı ülkelerinde mürtet ya da kafir (Müslümanlığı bırakıp başka bir dine geçmiş olan) ilan edilip, “İslam’a karşıt bakış açısı olan” bir yazar olarak ünlü oldu. Kitabını okumayan toplumlar bile (Hindistan, Pakistan, İran, Türkiye, Mısır, İtalya…) ona karşı önyargılı protestolara kalkışıp, çoğu ülkede mala ve cana kasteden çeşitli olaylara yol açtılar. Bunun ardından 1989 yılında İran Devleti tarafından gıyaben ölüme mahküm edilen Rüşdi’nin kafasına 1 milyon dolar ödül konuldu. Selman Rüşdi bu olaydan sonra 6 ay içinde tam olarak 56 kez yer değiştirerek 2002’ye kadar gizli yaşam sürdürdü. SALMAN RÜŞDİ Uɾduca ve İngilizce konuşan Müslüman bir ailenin oğlu olarak 1947’de (bağımsızlıktan iki ay önce) Hindistan’ın Bombay şehrinde doğdu. 1961’de lise eğitimi için İngiltere’ye gönderilen Rüşdi’nin’nin ailesi, 1964’te diğer Müslümanlar ile zorunlu olarak Pakistan’a göç etti ve Karaçi’ye yerleşti. Cambridge’de tarih eğitimi gören Rüşdi fantastik bilim kurgu denemesi olan ilk romanı “Grimus” (1975) ile eleştirmenlerin dikkatini çektikten sonra, “Gece Yarısı Çocukları” ile dünya çapında ün kazandı. Hindistan tarihi ve politikasına eleştirel yaklaşımı nedeniyle Hindistan’da yasaklanan bu romanı, bu kez Pakistan’da aynı akıbete uğrayan “Utanç” izledi. Nikaragua anılarını aktardığı “The Jaguar Smile”ın ardından yazdığı The Satanic Verses yani Şeytan Ayetleri ile 1988 Whitbread ödülünü kazandı. Humeyni, 15 Şubat 1989 tarihinde Salman Rushdie’yi “Şeytan Ayetleri” romanından ötürü kafirlikle suçlayan bir fetva verip, kitabın yazarının ve yayımlanmasına yardımcı olan herkesin öldürülmesi gerektiğini söyler. Ölüm fetvasının üzerine, kitabı Japoncaya çeviren Hitoşi İgaraşi ofisinde bıçaklanarak öldürülür. İtalyancaya çeviren Ettore Capriolo Milan’daki evinde bıçaklanır, ancak hayatta kalmayı başarır. Kitabın Norveç’teki yayıncısı ise Oslo’daki evinin önünde sırtından vurularak öldürülür. Kitabı Türkçeye çeviren ve bir kısmının Aydınlık gazetesinde tefrika halinde yayımlanmasını sağlayan Aziz Nesin ise ölüm tehditleri almış, kitap Türkçede hiç yayımlanmamasına rağmen Aziz Nesin’in yakılmaktan son anda kurtulduğu 1993’teki Madımak katliamının nedenlerinden birinin de “Şeytan Ayetleri” olduğu söylenir. Şeytan Ayetleri “Hz. Peygamber Mekke’de Necm suresini okurken, Lat’ı, Uzza’yı ve Menat’ı gördünüz mü?” diyen yere gelince şeytan, Peygamberi etkisi altına alarak; “işte bunlar, yüce turnalardır, şefaatleri de elbette ki umulur” sözünü söyletir. Bunun üzerine Paganlar: “Muhammed daha önce değil, bugün Tanrıçalarımızı iyi sözlerle andı!” derler. Yine bunun üzerine peygamber secde eder ve onlar da secde ederler. İşte bu nedenle de Allah şu ayeti indirir: “(Ey Muhammed!) senden önce hiçbir peygamber yoktur ki, Şeytan onun okudukları arasına, bir şeyler katıp bırakmasın. Allah, Şeytan’ın bıraktığını bozar, kendi ayetlerini güçlendirir. Allah bilendir, hikmetlidir.” (Hacc suresi, ayet:52- Kaynak: Süyuti, İbn Hacer) Yani; Kuran’daki Hacc Suresi’nin 52. ayetinde, her peygamberin okuduğu şeye, şeytanın bir şeyler kattığı ama Allah’ın, Şeytanın kattığını hükümsüz bıraktığı ve kendi ayetlerini geçerli kıldığı, anlatılır. Görüldüğü gibi anlatım, Şeytan Ayetleri diye bilinen ayetlerin, Kuran’a sokulup sonra çıkarıldığı, sokanın Şeytan, çıkaranın da Cebrail aracılığı ile Allah olduğu yolundaki ifadelere uygundur. İşte Salman Rüşdi’nin “Şeytan Ayetleri” kitabının çıkış noktası, İslam dünyasının anımsamak istemediği bu olaylar zincirinden oluşmuştur. ROMANIN KONUSU Şeytan Ayetleri romanı, kahramanlarının başlarından geçen gizemli küçük olaylarla, gördüklerini anlattıkları küçük öykülerden oluşur. Ana öykülerden bir tanesi günümüzdeki Birleşik Krallık'taki Hint göçmenleri ele alır. Kitabın iki kahraman olan Gibreel Farishta ve Saladin Chamcha Müslüman olan Hintli iki aktördür. Farishta Bollywood film sektöründe Hindu tanrılarını canlandırmakta ünlüdür. Chamch ise Hint kimliğini geride bırakmaya çalışarak Britanya'da seslendirme yapmaktadır. Romanın başında iki aktör de Hindistan'dan Britanya'ya giden ve hava korsanları tarafından kaçırılan bir yolcu uçağındadır. Uçağın havada infilak etmesine rağmen iki aktör mucizevi bir şekilde kurtulur. Büyülü bir değişim geçiren iki kahramandan Farishta, Cebrâîl isimli meleğe, Chamcha ise Şeytan dönüşür. Chamcha’nın, Britanya’da yasa dışı bir göçmen olduğunu düşünen polis onu tutuklar ve Chamch uygunsuz muameleye maruz kalır. Romanın iki kahramanı da eski hayatlarının parçalarını bir araya getirmeye uğraşır. Farishta kayıp sevgilisi İngiliz dağcı Allie Cone ile bir araya gelmeye çalışır ama geçirdiği değişim buna engel olur. İnsan formunu koruyan Chamcha ise kendisine yardım etmeyen Farishta'dan intikam almak ister. Bu yüzden arkadaşının Allie ile olan ilişkisini baltalar. Farishta bunu anlamasına rağmen Chamcha'yı affeder ve hatta onun hayatını kurtarır. Romanın sonunda iki kahraman da Hindistan'a döner, Farishta bir kıskançlık krizi sırasında önce Allie'yi sonra da kendisini öldürür. Farishta tarafından affedilen Chamcha uzun süredir konuşmadığı babasıyla barışır ve Hint kimliğiyle barışarak Hindistan'da kalmaya karar verir. ROMANA EDEBİ BAKIŞ Rüşdi’nin eserini yazarken James Joyce, Italo Calvino, Franz Kafka ve Gabriel Garcia Marquez gibi çok sayıda yazardan etkilendiği düşünülmektedir. Eser genelde edebiyat eleştirmenlerinden olumlu eleştiriler almıştır. Ünlü eleştirmen Harold Boom eseri Rüşdi'nin en büyük estetik başarısı olarak niteler. Timothy Brennan ise romanı Britanya'daki göçmenlerin maruz kaldıkları yabancılaşmanın ve ruh hallerinin çok iyi anlatıldığı bir eser olarak değerlendirir. Romanın tepki görmesinden sonra değerlendirmelerde bulunan akademisyenlerden M. D. Fletcher olayların aslında çok ironik olduğunu, Rüşdi'nin romanla sorunlarına tercüman olmaya çalıştığı kesimler tarafından kıyasıya eleştirildiğini yazar. Kaynak-1: https://dunyalilar.org/salman-rushdie-ve-lanetli-kitabi-seytan-ayetleri.html/ Kaynak-2: tr.wikipedia.org
- Burası Agora Meyhanesi
Nurten B. AKSOY * Onur Şenli Diye Biri 1890’da Rum bir kaptan olan Asteri, Balat çarşısında bir meyhane açar. Meyhanesine de Rumca “meydan” anlamına gelen “Agora” adını koyar. Meyhane, masa yerine kullanılan dev fıçıları ve ucuz şaraplarıyla kısa zamanda ün yapar. Ama meyhanenin adının duyulmasına ve ününün artmasına neden olan olay, yıllar sonra İzmir’de yaşanan buruk bir aşk hikayesi için yazılan bir şiir olur. Dillerden düşmeyen Agora Meyhanesi şiirini 19 yaşında kaleme alan ve pek çok şiire imza atan şair Dr. Onur Şenli, geçtiğimiz günlerde yaşama veda etti. Hem şairimizi rahmetle analım hem de geçmişte yaşanan umutsuz aşklara tercüman olan bu şiirin öyküsünü hep birlikte okuyalım Sana bu satırları bir sonbahar gecesinin felç olmuş köşesinden yazıyorum beş yüz mumluk ampullerin karanlığında Onur Şenli 1940 yılında Adapazarı’nda dünyaya gelir. İlk, 0rta ve lise eğitimini Ankara, Afyon, İstanbul ve İzmir’de tamamlar. Ege Üniversitesinde başladığı tıp eğitiminin ilk yarısını yirmi yılda, ikinci yarısını ise üç yılda tamamlayarak doktor olur, doğu illerinde yıllarca görev yapar. İzmir Namık Kemal Lisesi’nde okuduğu yıllarda dayısının yanında kalmaya başlayan Onur Şenli, Üsküdar Musiki Cemiyeti’nin kurucularından olan babası Sabahattin Şenli’nin telkiniyle de musiki dersleri alır. O yıllarda güzel şiirler yazan delikanlı, aynı zamanda güzel şarkı da okur. Şarkı haline gelerek ününe ün katacak Agora Meyhanesi şiirinin ortaya çıkışını da yine bir şarkı tetikler. Saatlerdir boşalan kadehlere Şarkılarını dolduruyorum Tabağımdaki her zeytin tanesine Simsiyah bakışlarını koyuyorum Ve kaldırıp kadehimi Bu rezilcesine yaşamaların şerefine içiyorum. Onur Şenli bir aile dostlarının evine misafir olarak gitmeleriyle başlayan öyküyü, şöyle anlatır: 'Babam ‘Bizim oğlan çok güzel şarkı okur’ deyince ben kalkıp Selahattin Pınar’ın ‘Anladım sevmeyeceksin beni sen nazlı çiçek’ diye başlayan Selahattin Pınar’ın hicaz şarkısını okudum. Misafir olduğumuz aile de ortanca kızlarının sesini övdü. O kız da gözlerini benden ayırmadan ‘Seni sevmem de haksız, sevdim demem de haksız / Fakat neden insafsız, simsiyah bakışların’ tangosunu okudu. Kızın şarkıyı okurken bana bakışlarından fena halde çarpıldım. Bu tanışıklığa rağmen çok fazla görüşemedik. Hemen sonra okullar kapanınca onlar bir süreliğine başka bir kente gitti. Burası Agora Meyhanesi Burda yaşar aşkların en madarası Ve en şahanesi Burda saçların her teline bir galon içilir Gözlerin her rengine bir şarkı seçilir O sırada ikimizin de tanıdığı başka bir kız bana aşık olduğunu söyledi. Ben bu teklifi kabul etmedim. Ancak okullar açılıp sevdiğim kız İzmir’e döndüğünde, sanıyorum bu meseleyi öğrenerek benimle görüşmek istemedi. Ona bir mektup yazmaya karar verdim. Şaraba bulaştığım zamanlardı, sarhoş bir şekilde eve geldim ve mektuba, ‘Sana bu satırları bir sonbahar gecesinin felç olmuş köşesinden yazıyorum’ diye başladım. Sonra arkası geldi. Mektup bittiğinde kendi kendime ‘Bu şiir oldu yahu’ dedim.” Sen bu sekiz köşeli meyhaneyi bilmezsin Bu sekiz köşeli meyhane seni bilir Burası Agora Meyhanesi Burası arzularını yitirmiş insanların dünyası Onur Şenli, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesinde okurken fakülte bünyesinde çıkarılan Neşter isimli edebiyat dergisine yayınlanmak üzere şiirler gönderir. Sevdiği kıza yazdığı şiiri, dönemin modasına uyarak İngilizce bir isimle “The Night, Wine and Love” (Gece, Şarap ve Aşk) başlığıyla dergiyi hazırlayan Oktay Dikmen’e ulaştırır. Ancak Dikmen, başlığın çok uzun olması nedeniyle mizanpajda sorun yarattığını söyleyerek şiirin içinde tekrarlanan ‘Agora Meyhanesi’ni şiire başlık yapar. Şimdi içimde sokak fenerlerinin yalnızlığı Boşalan ellerimde kahreden bir hafiflik Bu akşam umutlarımı meze yapıp içiyorsam Elimde değil Bu da bir nevi namuslu serserilik Dergi matbaaya baskıya gittiğinde aynı matbaada basılan Ege Ekspres Gazetesi’nde sanat yazıları yazan Şadan Gökovalı, tesadüfen şiiri görerek çok beğenir ve gazetedeki sayfasına taşır. Böylece şiir, Neşter Dergisinden önce gazetede yayımlanır. O dönemde elden ele dolaşan şiir, ülke çapında birçok şiir dergisinde yayınlanır. Yayınlandıktan sonra da kulaktan kulağa yayılıp dillere dolanır, genç kızların hatıra defterlerine girmeye, mısraları duvar yazısı olmaya başlar. Şiirinin bu kadar ünlü olmasına şaşıran Onur Şenli, uzun bir süre bir şiirin, şairini aşmış olmasına tepki duyar ve şiirini “şairini aşmış şiir” olarak niteler. Dışarda hafiften bir yağmur var Bu gece benim gecem Kadehlerde alâim-i semaların raks ettiği Gönlümde bütün dertlerin hora teptiği gece bu “Şimdiki aklım olsa ‘kan tüküren mesut insanlar’ gibi arabesk laflar etmezdim” diyen Şenli o dönemde şiirine duyduğu olumsuz duygudan kendisini “Agora Meyhanesi Türk edebiyatında tezat sanatının en etkili kullanıldığı şiirlerden biridir” diyen Ataol Behramoğlu’nun kurtardığını anlatır. Şiirinde geçen “kan tüküren mesut insanlar, beş yüz mumluk ampullerin karanlığı, gönlümde bütün dertlerin hora teptiği gece” dizelerinde tezat sanatını yoğun biçimde kullandığını anlatır. Cama vuran her damlada seni hatırlıyorum ve sana susuzluğumu birazdan şarkılar susar, kadehler boşalır umutlar tükenir, mezeler biter Onur Şenli, şiirde anlatılan Agora Meyhanesi’nin hayal ürünü olduğunu, o dönemde İzmir’in Agora semtindeki kokoreççi meyhanelerinden esinlenerek bu ismi kullandığını anlatır. “İçkiye bulaştığımız 1955-1960’lı yıllarda Agora semtinde kokoreççi meyhaneleri vardı. Basmane Camisinden Hatuniye Camisine giderken sağlı sollu meyhanelerdi. Ama tabelasında Agora Meyhanesi yazan bir yer yoktu. Geceleri bekçi düdüğü sonrası bu meyhanelerin kepenkleri indirilir içeride şiirler okunurdu. Biraz sonra bir mavi ay doğar tepelerden Bu sarhoş şehrin üstüne Birazdan bu yağmur da diner Sen bakma benim böyle delice efkarlandığıma Onur Şenli, 1968’in sonlarına doğru bir arkadaşından şiirinin şarkı olarak bestelendiğini, Gönül Yazar’ın bu şarkıyı plağa okuduğunu ancak kendi ismimin hiç zikredilmediğini duyar. Hemen sonra gazetelere verilen ilanda İsmet Nedim’in bestelediği parçanın sözlerinin oyuncu Suphi Kaner’e ait olduğu yazmaktadır. Bardağı taşıran bu son olay üzerine Onur Şenli avukatları aracılığıyla hemen dava açar ve uzun süren dava sonucu müteselsil borçlu olarak Gönül Yazar, Onur Şenli’ye 66 bin lira maddi ve manevi tazminat ödemek zorunda kalır. Mendilimdeki o kızıl lekeye de boş ve Yarın gelir çamaşırcı kadın Her şeyden habersiz onu da yıkar Sen mesut ol yeter ki ben olmasam ne çıkar Çok sonraları İstanbul’da bir taksi şoföründen Agora Meyhanesi isimli bir meyhane olduğunu duyan şair, 2006 yılında bir toplantı sırasında Aysel Gürel’den Balat’ta tarihi bir Agora Meyhanesi olduğunu ancak kapandığını öğrenir. Merak edip hemen oraya gider, Komşulardan anahtarını bularak içeri girer ve içeri girince büyük şaşkınlık yaşar. Çünkü burası şiirinde anlattığım gibi sekiz köşeli bir meyhanedir. Bir köşede bulduğu tabelanın üzerindeyse 1890 yazmaktadır. Onur Şenli, varlığını bilmediği bir meyhaneyi yazmış olmasına çok şaşırır. Dedim ya burası agora meyhanesi Bir tek iyiliğin tüm kötülüklere meydan okuduğu yer Burası agora meyhanesi Burası kan tüküren mesut insanların dünyası O yıllarda şarkıyı duyanlar, şarkıdaki Agora Meyhanesinin burası olduğunu düşünerek Balat’taki Agora Meyhanesi’ne akın ederler. Zamanla öylesine ünlü bir mekan olur ki bu meyhane, birçok filmin meyhane sahneleri burada çekilir. Müzeyyen Senarların, Zeki Mürenlerin içli sesi eşliğinde Fikret Hakanları, Ayhan Işıkları, Sadri Alışıkları, Türkan Şorayların yanı sıra daha nice meyhane tutkunlarını ağırlar. Doktor ve şair Onur Şenli ise arkasında kitap haline gelmemiş pek çok şiir, şarkı sözü ve onurlu bir yaşam bırakarak 8 Eylül 2017 tarihinde yaşama veda eder. Kendisini saygıyla anıyoruz…
- Melekler Köyü Arnavutköy
Nurten B. AKSOY * İstanbul koca bir metropol; her gün biraz daha kalabalıklaşan, ihanete uğrayan, trafiğiyle insanları çileden çıkaran, “mezar taşlarına” benzeyen gökdelenleriyle bir beton yığınına çevrilerek güzellikleri katledilen koca bir metropol… Bütün bu olumsuzluklara karşın yine de tüm dünyanın gözünü güzelliklerinden alamadığı bir geçkin güzel… İstanbul’u gezmenin her mevsim farklı bir güzelliği var, ama uzun tatil nedeniyle şehrin nispeten sakin olduğu, sarı, pembe ve kırmızının mavi ve yeşile karıştığı, yaz mevsiminin hala hükmünü sürdürdüğü, sonbaharın en güzel günleri olan şu günler gezmek için en uygun zamanlar… İşte böylesi bir günde rotamızı Boğaz’a, Boğaz’ın incisi Arnavutköy’e çevirdik. Gelin bu tarihi ve gizemli semti birlikte gezelim… Beşiktaş’tan yola çıktığınızda Ortaköy’ü ve Kuruçeşme’yi geçtikten sonra tarihi yalıları ile sizi karşılayan Arnavutköy, sahildeki balık lokantaları, kafeleri ve bir baştan bir başa uzanan sahili ile hemen her mevsim Boğaz’ın keyfini çıkartabileceğiniz bir semt. Arnavutköy, sonradan eklenen kimi çirkin yapılardan nasibini alsa da tarihi evleri, merdivenli sokakları, parke taşı döşeli dar yolları, mimari zenginliği ve balkonlardan sarkan, kapı önlerini süsleyen rengarenk çiçekleri ile bir masal şehri kadar güzel. Boğaziçi’nin Avrupa yakasında Beşiktaş ilçesinin sınırları içinde kalan, köklü ve tarihi yapısı ile ünlü olan bu mahallenin (Gaziosmanpaşa’nın bir beldesi olan Arnavutköy’le karıştırılmamalı) Kuruçeşme ile Bebek sahilinden tepelere doğru yükselen, arka sınırı Etiler ve Ulus’a kadar uzanır. Boğazın Anadolu yakasındaki Kandilli, Kanlıca ve Vaniköy semtleri gibi Arnavutköy de yalıları ve henüz betona yenik düşmemiş tepeleriyle otantik yapısını koruyan bir yerleşim yeridir. İlkçağda çevresinde bulunan kireç ocaklarından dolayı adı Hestai olan Arnavutköy, Bizans döneminde Roma Konsülü Promotos’un bölgeye villa inşa ettirmesi üzerine Promotu, MS 6. yüzyıldan itibaren de Anaplus olarak adlandırılmış. Rivayete göre; büyüklü küçüklü çok sayıda kilise ve ayazmanın bulunduğu bölgeye Konstantinos tarafından yaptırıldığı söylenen ve Boğaziçi’ndeki önemli ibadet yerlerinden biri olan Ayios Mihael Kilisesinin yaptırılması ve Başmelek Mihael’in mozaik bir ikonasının da burada saklanması nedeniyle bölge Melekler Köyü diye de bilinirmiş. Osmanlı döneminde idari yönden Galata Kadılığına bağlı olan, Cumhuriyet dönemindeyse Beşiktaş ilçesine bağlanan Arnavutköy, önceleri birkaç ayazması olan küçük bir Boğaz köyüyken İstanbul’un fethinden sonra çevreye yerleştirilen Arnavut asıllı yeniçerilerden dolayı Osmanlı döneminden beri Arnavutköy olarak anılmaya başlanmış. Bizans döneminde üzüm bağları, Osmanlı dönemindeyse çileğiyle meşhur olan Arnavutköy’ün tepelerindeki koruların Osmanlı sultanlarının hasları olduğunu ve 16. Yüzyıldan sonra bağları ve bahçeleriyle bir mesire yeri olarak ünlendiğini yazar kaynaklar. 19. Yüzyılın ortalarına kadar nüfusunun çoğunluğunu Rum ve Musevilerin oluşturduğu; bakımlı, güzel, canlı bir Rum köyü olarak bilinen Arnavutköy, Osmanlının son dönemlerinde meyhaneleri ve eğlence yerleri dolayısıyla Küçük Beyoğlu olarak da adlandırılır. Sultan II. Mahmut döneminde Müslümanlar da buraya yerleştirilmeye başlanır. Evliya Çelebi Seyahatnamesinde Arnavutköy’den bahsederken “Ekmeğinin ve peksimetinin beyaz, Yahudilerinin zevk sahibi ve ehl-i saz, Rum Hıristiyanlarının kavmi-i Laz, Cemaat-i Müslimin'in ise gayet az” olduğunu yazar. Ayazmaları, bağları, bahçeleri, koruluklar arasındaki köşkleri, sahil boyunca dizilen yalıları ile meşhur eski Arnavutköy’ün çehresi günümüzde tümüyle değişmiştir. 1960’lı yıllardan sonra Ortaköy’den Arnavutköy’e uzanan yol, çok dar olduğu ve ihtiyaca cevap veremediği için, önce deniz tarafındaki binaların büyük bölümü yıkılarak otobüslerin geçtiği yol sahil yolu haline getirilir. Bu sırada ahşap binalar yıktırılarak yerlerine beton binaların yapılmasına da başlanır. Bir dönem yangınlar, daha yakın dönemde yapılaşma ve betonlaşma ile mücadele eden semtin görünümü böylece hızla değişir 1980 sonrasında, sahil yolunun genişletilmesi sırasında denizin içinden geçirilen ‘kazıklı yol’ sayesindeyse yalılar da ‘yalı’ olmaktan çıkar. Arnavutköy’ün doğal güzelliklerinin yanında en önemli güzelliklerinden biri de sahilde bir zamanlar eteklerini denizin okşadığı güzelim yalılar ile görkemli köşklerdir. İşte bu köşklerden biri; Arnavutköy yalılarının en büyüğü olan Ayvaz Paşazade yalısı (Ali Vafi Köşkü olarak da bilinir) ilk olarak Ermeni bir bankerden 1915 yılında Giritli Ali Vafi Bey tarafından satın alınır. İki büyük cihannüması ve onların da her iki yanında cihannümaların yavruları gibi duran iki küçük ışıklığı olan yalı Arnavutköy’ün en büyük yalısıdır. Yalının arkasında da Ali Vafi Korusu bulunur. 1919’da çıkan bir yangın sonucunda yanan yalı, 1980’li yıllarda aslına uygun olarak yeniden inşa edilir. Arnavutköy Satış meydanında 1899 tarihlerinde inşa edilen kilisenin, 16. Yüzyılda zengin Rumlar tarafından iyileştirici gücü olduğuna inanılan baş melek Mikail’e ithaf edildiği bilinmektedir. Bizans döneminde bu kilise ile ilgili bilgiler olmasına rağmen, kilise üzerinde bu dönemi anlatan bir kitabe yoktur. Yapının birçok kez tahrip olduğu ve tamir edildiği bilinmektedir. Bugünkü kilise 1896-1899 tarihlerinde inşa edilmiştir. Yapının kitabesinde Muzuros Paşa tarafından yapıldığı okunmaktadır. Arnavutköy semti sahil yolunda, polis karakolunun hemen yanında yer alan ve Osmanlı Döneminden kalan tarihi Tevfikiye Cami, “Arnavutköy Camii” veya “Akıntı Burnu Camii” olarak da bilinir. Mülkiyeti Vakıflar İdaresine ait olan ve mimarı bilinmeyen camiyi Sultan II. Mahmut’un (Henüz Müslüman halkın olmadığı semtte, kışlada bulunan Müslüman askerlerin ibadetlerini yerine getirebilmeleri için) oğlu Şehzade Tevfik adına yaptırdığı söylenir. Yapımına 1832 yılında başlanan camii 1838 yılında ibadete açılmıştır. “İzzetabad Kasrı” ya da halk dilinde “Boyalı Köşk” olarak bilinen yapı, Sadrazam Safranbolulu Hacı Mehmed İzzet Paşa için 1791’de set üzerinde inşa edilir. Yedi yıl sonra yanan ve tekrar inşa edilen köşk, Sultan III. Selim ve II. Mahmut tarafından da kullanılır. Sultan Abdülmecid devrinde 1840’larda yıktırılıp, bu defa da Sultan II. Mahmut’un torunları Feride ve Seniye Hanım Sultanlar için tekrar inşa edilir. 1968’de satılan köşk, 1975’te yıktırılarak yerine Vezir Sitesi kurulmak istenir, ancak değişen Boğaziçi İmar Yasası buna izin vermez. 1989’da el değiştiren arsada 1992 yılında İzzetabad Kasrı yeniden inşa edilir ve ilk olarak 1791’de yapılan bu sade ve şık kasır, 1992’den bu yana Boğaz’daki görüntüsünü sürdürmeye devam eder. Kısaca tarihinden söz ettiğimiz bu güzel semti gezmeye, sahilinde demli bir çay içerek ve boğazdan geçen gemileri, vapurları... izleyerek başlayın. Daha sonra sahili bırakıp ara sokaklara girin, dik yokuşlardan, merdivenli yollardan çıkarken karşınıza çıkan muhteşem ahşap köşkler, o köşklerin oyma süslemeleri, pencerelerinden sarkan rengarenk sardunyaları sizi bir rüya alemine götürecek. Belki de o ahşap evlerin birinden size gülümseyerek el sallayan Türkan Saylan'ın silüeti size el sallayacak... Hepinize iyi gezmeler...
- Edgar Allen Poe ve Annabel Lee
Nurten B. AKSOY * Senelerce senelerce evveldi Bir deniz ülkesinde Yaşayan bir kız vardı bileceksiniz İsmi; Annabel Lee Hiç bir şey düşünmezdi sevilmekten Sevmekten başka beni O çocuk ben çocuk, memleketimiz O deniz ülkesiydi Sevdalı değil karasevdalıydık Ben ve Annabel Lee Göklerde uçan melekler Kıskanırlardı bizi Bir gün işte bu yüzden göze geldi O deniz ülkesinde Üşüdü bir rüzgarından bulutun Güzelim Annabel Lee Götürdüler el üstünde Koyup gittiler beni Mezarı oradadır şimdi O deniz ülkesinde Biz daha bahtiyardık meleklerden Onlar kıskanırdı bizi Evet! Bu yüzden 'Şahidimdir herkes ve o deniz ülkesi' Bir gece rüzgarından bulutun Üşüdü gitti Annabel Lee evdadan yana kim olursa olsun Yaşca başca ileri Geçemezlerdi bizi Ne yedi kat göklerdeki melekler Ne deniz dibi cinleri Hiç biri ayıramaz beni senden Güzelim Annabel Lee Ay gelir ışır, hayalin erişir Güzelim Annabel Lee Orda gecelerim, uzanır beklerim Sevgilim,sevgilim hayatım gelinim O azgın sahildeki Yattığın yerde seni... Çeviri: Melih Cevdet Anday * Edgar Allan Poe Annabel Lee şiirini ilk kez lise yıllarında milli güvenlik dersinde ( öğrencilerin deyişiyle “askerlik dersinde”) yakışıklı bir teğmen olan öğretmenimizden dinlemiş ve bütün sınıf çok etkilenmiştik. Hayranlığımız şiire miydi yoksa o dönemin melankolisiyle hocamıza mıydı hatırlamasam da; o güzel şiiri ansiklopedilerden bulup kenarını kalplerle süslediğim defterime yazmış, duygusal dönemlerimde açıp açıp okumuştum hep… Yıllar sonra Annabel Lee şiirini yazan Edgar Alan Poe’nin “Kuzgun” şiirini okuduğumda bir “sevgilinin ölümünün” insan ruhunda açtığı yarayı daha iyi hissetmiştim. Peki kimdi bu Edgar Alen Poe ve Annabel Lee? Çoğunlukla şiir ve kısa öykü yazan, özellikle gizem, gotik ve ürkütücü hikâyeleri ile tanınan Amerikan Edebiyatının, romantizm akımındaki önemli figürleri arasında sayılan Poe, 1809 yılında Boston'da oyuncu anne-babanın ikinci çocuğu olarak dünyaya gelir. Henüz bir yaşındayken, ailesini terk eden, babasını, ertesi yılda annesini veremden kaybeden Poe’yi tütün, kumaş, buğday ve köle ticareti yapan, Virginia'da yaşayan İskoç kökenli John Allan evine alır. Allan ailesi resmî olarak Poe'yu evlat edinmez ama "Edgar Allan Poe" adını yazara onlar verir. 1815'te ailesiyle İngiltere'ye giden Poe, Londra va Richmond'daki özel okullarda okur. Öğrencilik yıllarında tanıştığı alkol ve kumar yaşamını altüst eder. Önceleri başarısız fanzin denemeleriyle başladığı edebiyat yaşamı, 1832'de Saturday Courrier'da basılan beş öyküyle ve 1833'te Baltimore Saturday Visiter tarafından düzenlenen yarışmada 'MS. Found in a Bottle' (Şişede Bulunan Elyazması) adlı öyküsüyle birinciliği kazanmasıyla devam eder.1843'te yayımlanan 'The Visionary' adlı öyküsüyle adı ülke genelinde duyulur. Düzyazılarından başka kurgu ve yazım teknikleriyle de dikkat çeken “Kuzgun” başta olmak üzere, “Annabel Lee ve To Helen' adlı şiirleriyle de tanınan Poe 7 Ekim 1849'da yaşama veda eder. Charles Baudelaire'in 'Çağımızın en güçlü yazarı...' dediği Poe, yazdığı özgün metinlerle birçok yazarı derinden etkiler. Şimdi de biraz Annanel Lee’den bahsedelim… Bu şiir Edgar Allan Poe'nun yazdığı son şiirdir. Poe'nun pek çok şiiri gibi bu şiirin de teması güzel bir kadının ölümüdür. Şiirin anlatıcısı, daha çok gençken Annabel Lee'ye aşık olur, bu aşk öylesine güçlüdür ki melekler bile onları kıskanır. Annabel Lee ölür, ama aşk ölmez… Poe’nin bu şiiri kime yazdığı konusunda çeşitli varsayımlar olmakla birlikte, akla gelen ilk isim Poe'nun eşi Virginia Eliza Clemm Poe'dur. Poe'nun ona çocuk yaşta iken aşık olması, evlendiği tek ve kaybettiği tek sevgilisi olması bu iddiada etkendir. Poe'ya göre genç ve güzel bir kadının ölümü "Dünyadaki en şiirsel konudur." Poe'nun diğer eserlerindeki kadınlar gibi Annabel Lee de erken yaşta evlenir ve bir hastalığa yakalanır. Şiirin anlatıcısı Annabel Lee'ya aşık olmakla kalmaz, ölümünden sonra adeta ona tapınmaya başlar...
- Kaybolan İstanbul
Nurten B. AKSOY * İstanbul deyince aklıma martı gelir Yarısı gümüş, yarısı köpük Yarısı balık yarısı kuş İstanbul deyince aklıma bir masal gelir Bir varmış, bir yokmuş (Bedri Rahmi Eyüboğlu) Birinci Dünya Savaşı, 1914 yılında aslında Avrupa’da başlar; ama dünyanın dört bir yanındaki ülkelerin katılması ve diğer kıtalardaki sömürgelere de yayılması nedeniyle “Dünya Savaşı” olarak adlandırılır. 1914’te başlayan savaş 1918 yılında Almanya-Avusturya-Macaristan ve onların yanında yer alan Osmanlı Devletinin, İtilaf Devletleri olan İngiltere-Fransa ve Rusya’ya yenilmesiyle sona erer. İşte kurşun kubbeler şehri İstanbul’dasın Havada kaçan bulutların hışırtısı Karaköy çarşısından geçen tramvayların camlarına yağmur yağıyor Yeni Cami, Süleymaniye arkalarını kirli bir göğe vermişler Hiç kımıldamıyorlar Ayasofya elleriyle yüzünü kapamış bütün iştahıyla ağlıyor (İlhan Berk) Trablusgarp ve Balkan Savaşları ile en değerli topraklarını kaybeden Osmanlı Devleti, son yüzyılda kaybettiği toprakları geri almak için Almanya’nın yanında savaşa girer; ancak Almanya’nın yenilmesi sonucu Çanakkale’de büyük Zaferler kazanmasına karşın yenik sayılır. Osmanlı İmparatorluğu ve İtilaf Devletleri arasında imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması ile I. Dünya Savaşının bu ülkeler arasında sona erdiğinin ilan edilmesinin ardından, 13 Kasım 1918’de Osmanlı Devleti’nin başkenti İstanbul'a düşman askerleri gelmeye başlar. Yedi tepe üstünde zaman bir gergef işler! Yedi renk, yedi sesten sayısız belirişler… Eyüp öksüz, Kadıköy süslü, Moda kurumlu. Adada rüzgar, uçan eteklerden sorumlu. Her şafak Hisarlarda oklar çıkar yayından Hâlâ çığlıklar Topkapı sarayından. (Necip Fazıl) 1 Kasım’da İttihat ve Terakki Cemiyeti kendini lağveder, 2 Kasım’da Enver, Talat ve Cemal Paşalar arkadaşlarıyla yurt dışına kaçarlar, 7 Kasım’da işgal güçleri Çanakkale’den geçer. 13 Kasım 1918 günü, İtilaf Devletlerinin 61 parça harp gemisinden oluşan bir donanması, mütareke şartlarının kendilerine verdiği yetkiye dayanarak, İstanbul önlerine gelip demir atar. Böylece 465 yıllık başkente ilk kez düşman askeri girer, İstanbul esaretle tanışır. İstanbul’da Boğaziçi’nde, Bir garip Orhan Veli’yim; Veli’nin oğluyum, Tarifsiz kederler içinde. Urumelihisarı’na oturmuşum, Oturmuş da bir türkü tutturmuşum (Orhan Veli) Süleyman Nazif, 9 Şubat’ta Hadisat gazetesinde “Kara Gün” başlıklı bir yazı yazarak Türk Milletinin böyle bir işgali daha önce yaşamadığını ve bunu kaldıramayacağını ifade eder. Emperyalist İtilaf Devletleri İstanbul’da 15 Mart’ta sıkıyönetim ilan ettikten sonra, pek çok aydını tutuklar. Ertesi gün yani 16 Mart 1920’de İstanbul fiili olarak işgal edilir ve Osmanlı parlamentosu olan Meclis-i Mebusan dağıtılır. Ana gibi yâr olmaz, İstanbul gibi diyâr; Güleni şöyle dursun, ağlayanı bahtiyar… Gecesi sümbül kokan, Türkçesi bülbül kokan, İstanbul, İstanbul… (Necip Fazıl) 13 Kasım 1918’den beri İstanbul Limanında bekleyen İtilaf Devletlerinin donanmaları, şehrin bazı yerlerine asker çıkarmalarına karşın henüz İstanbul’u işgal etmemişlerdi. Sonunda, 16 Mart 1920 sabahı çok sayıda İngiliz askeri karaya çıkarılarak resmî daireler işgal edilmeye, karakollar basılmaya başlanır. Mustafa Kemal; 16/17 Mart’ta kolordulara, valilere bildiriler göndererek olayları protesto etmelerini, olumsuz propagandaları önlemelerini, postanelerdeki şüpheli mektupları açmalarını ister. İşgal olayı, İstanbul’daki vatanseverlerin Anadolu’ya geçerek Mustafa Kemal’in yanında Milli Mücadele’ye katılmalarının ilk adımı olur. Sana geldim, içim ümitlerle dolu Beni sarhoş etme İstanbul, ne olur Bir gün ben de eririm caddelerinde Çürür kemiklerim adım unutulur Yine sen kalırsın dipdiri, sımsıcak Göğün, bulutların, denizlerin kalır Oynama İstanbul, benimle oynama Bir gün öldürür beni bu dert, bu kahır… (Ümit Yaşar) Adana’daki görevinden dönen Mustafa Kemal Paşa, Adana treninden inip Haydarpaşa rıhtımına ayak bastığında düşman gemilerinin zafer bayrakları açmış şekilde toplarını sağa sola çevirerek İstanbul limanına girdiklerini, ayrıca bazı Türk azınlıkların da sevinç çığlıklarıyla karşı sahilleri çınlattığını görünce, “Geldikleri gibi giderler” sözünü söyler. 19 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal’in Samsun’a ayak basmasıyla başlayan Milli Mücadele, çeşitli cephelerde verilen zorlu savaşlar sonunda zaferle neticelenir. 24 Temmuz 1923 tarihinde İsviçre’nin Lozan şehrinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi temsilcileriyle düşman devletlerin temsilcileri tarafından imzalanan Lozan Antlaşmasıyla da onaylanır. Seni görüyorum yine İstanbul Gözlerimle kucaklar gibi uzaktan Minare minare, ev ev, Yol, meydan. Geliyor Boğaziçi’nden doğru Bir iskeleden kalkan vapurun sesi, Mavi sular üstünde yine Bembeyaz Kızkulesi... (Ziya Osman Saba) Kurtuluş Savaşının zaferle bitmesinden sonra Refet (Bele) Bey komutasındaki bir Türk birliğinin İstanbul’a girmesine rağmen, işgal resmi olarak kaldırılmaz. 8 Eylül 1923’te Batı Anadolu tamamen düşmanlardan temizlenip Mudanya Ateşkes Antlaşması imzalandıktan sonra İstanbul, Boğazlar Bölgesi ve Doğu Trakya düşmanlardan kurtarılır. İmzalanan Lozan Barış Antlaşması gereğince de düşman askerlerinin altı hafta sonra İstanbul’dan ayrılmaları kararı alınır. 4 Ekim 1923 günü düzenlenen bir törenle işgalciler Türk Bayrağı’nı selamlayarak şehirden ayrılırlar. Böylece, İstanbul’un 5 yıl süren işgali, Türk Ordusunun 6 Ekim 1923 günü coşkun bir bayram havası içinde, sevinç gözyaşları arasında ve çiçek yağmuru altında kente girmesiyle sona erer. Dinmiş denizin şarkısı rüzgar uyumakta, Rıhtım boyu sonsuz bir üzüntüyle karaltı Körfez düşünür, Kanlıca mahzundur uzakta, Mazi gibi sislenmiş Emirgan Çınaraltı. Can verdi kışın sunduğu taslarla zehirden Her gonca kızıl bir gül açarken yolumuzda, Üstündeki son dallar ağarmış diye birden Pas tuttu nihayet suların rengi havuzda. (Faruk Nafiz) Artık İtilaf devletleri yok bu güzel şehirde; ama yeşile, maviye, ormana düşman insanlar var. Gözünü para hırsı bürümüş gönlü fakir, kendi zengin insanlar var, sözüm ona modernleşme adına şehrin her yerine gökdelen diken inşaat firmaları var, şehrin nefes alabileceği alanlara o çirkin AVM’leri diken cahil ama itibarlı iş adamları var. O koca binaların arasından gökyüzünün maviliğini göremiyoruz artık, betonlaşma yüzünden ya yağmur bile yağamıyor ya da yağdığında yıkıp geçiyor bu güzel şehri. Denizinden balık çıkmıyor eskisi gibi, derelerinden su yerine çöp akıyor, martıların kanatları bile artık eskisi gibi beyaz değil… Ne yazık ki İstanbul yine işgal altında, hem de içindeki düşmanlar tarafından işgal edilmiş. Milyonlarca araç, milyonlarca bina ve İstanbul’u sevmeyen milyonlarca insan… Başında bunca işgalci varken İstanbul nasıl sevinsin işgalden kurtulduğuna? Ama biz yine de “her halinle, her şeyinle güzelsin İstanbul, biz seni her halinle seviyoruz” demekten kendimizi alamıyoruz… Kurtuluş Günün Kutlu Olsun İstanbul… Kandilli yüzerken uykularda Mehtâbı sürükledik sularda Bir yoldu parıldayan, gümüşten Gittik bahis açmadık dönüşten Hülyâ tepeler, hayâl ağaçlar Durgun suda dinlenen yamaçlar Mevsim sonu öyle bir zaman ki Gaip bir mûsîkîydi sank Gitmiş kaybolmuşuz uzakta Rüyâ sona ermeden şafakta (Yahya Kemal) Görseller: Nurten Bengi Aksoy
- Büyükada Rum Yetimhanesine Yolculuk
Nurten B. AKSOY * Prens Adaları olarak da bilinen Marmara Denizi’ndeki adaların en büyüğü olan Büyükada görülecek, gezilecek pek çok yeriyle her zaman ilgi odağı olmuştur. Masmavi denizi ve yemyeşil çam ormanlarının yanı sıra, en tepesinde bulunan Aya Yorgi Kilisesi ve Rum Yetimhanesi ile de gezginlerin uğrak yeri olmuştur Büyükada. Tırmanması hayli zor olan; ama zirveye çıkıp da gördüğünüzde yorgunluğunuza değecek bu binaların birinden bahsedeceğiz bu yazımızda size. Issız bir tepede anılarıyla baş başa, yapayalnız bırakılmış Rum Yetimhanesinden yani… Avrupa’nın en büyük, Dünya’nın ise ikinci büyük ahşap binası olduğu söylenen yapı Büyükada’nın Manastır tepesinde 1898-1899 yıllarında bir Fransız şirketince otel yapılmak için inşa edilmiştir. Bina dönemin ünlü mimarlarından Alexandre Vallaury’nin projesiyle tamamen ahşap malzemeler kullanılarak, birbirine bağlı beş blok olarak yapılmıştır. “Prinkipo Palas” adı altında Casino – Hotel olarak kullanılmak üzere yapılan binanın açılışına devrin yöneticileri izin vermezler. Otelin, Büyükada’nın ahlakını bozacağını ileri sürenler Osmanlı Padişahı İkinci Abdülhamid’i etkilemeyi başarırlar. Casino-Hotel anlayışı Osmanlı yönetiminin örf ve adetlerine ters düştüğü ve gerekli izin alınamadığı için bina biter bitmez satışa çıkarılır, böylece bu proje başlamadan son bulur. Adanın tepesindeki bu ahşap bina, yarım kalan haliyle Balıklı Rum yetimhanesinin kullanımı için dönemin en zengin Rum ailelerinden olan Andreas Syngros Vakfı tarafından 15 bin Osmanlı lirası karşılığında satın alınır. Diğer zengin bir Rum ailesi olan Zarifisler 3700 Osmanlı lirası ile bu meblağa katılınca, Sultan Abdülhamit de aynı amaçla 1180 Osmanlı lirası bağışta bulunarak bir ferman yayınlar. Fermanda binanın, “Balıklı Rum hastanesinde barınan kimsesiz Rum çocuklarına hizmet vermesi için, Rum patrikhanesinin himayesine” verildiği yazar. Ve bina, 21 Mayıs 1903’te Sultan Abdülhamit’in ve dönemin Patriği III. İoakim’in de hazır bulunduğu bir törenle yetimhane olarak hizmete açılır. İki yüz altı oda, büyük bir mutfak, görkemli bir kütüphane ve on beş kişilik personelden oluşan yetimhane, yatakhaneden başka ilkokul ve çeşitli meslek okulları da barındırır. İlkokulda üç Rum, iki de Türk öğretmen ders verir. Yetimhanede barınan kimsesiz çocuklar ilkokulu bitirdikten sonra, aynı yetimhane içinde sanat okuluna gider; piyasada kendisine bir iş bulacak kadar çeşitli meslekler öğrenir. Birinci Dünya Savaşının çalkantılı yıllarında Kuleli Askeri Mektebi bu binaya yerleştirilir. Yetimhane de Heybeliada’ya taşınır. Daha sonra işgal kuvvetleri tarafından adaya yollanan Rum göçmenleri barındırır bu görkemli bina. Ne yazık ki bir dönem Rusya’daki Bolşevik Devriminden kaçan Rus mültecilere de ev sahipliği yapan binada kalan Ruslar soğuktan korunmak için, binanın ahşap kaplamalarını sökerek yakarlar ve binaya zarar verirler. 1960′lı yıllarda Kıbrıs’ta yaşanan gerginlik nedeniyle Patrikhane’nin elindeki binaya el konulur ve 65 yıl hizmet veren bina tamamen kapatılarak Vakıflar Genel Müdürlüğüne devredilir. Vakıflar Genel Müdürlüğü 1964’ten bu yana, zaman içinde çürümeye yüz tutan Avrupa Kıtasının bu en büyük ve en görkemli ahşap binasını onarmak bir yana; birçok adayın ilgilenmesine rağmen, turizm gibi başka bir alanda da kullanılmasına izin vermez. Bunun üzerine elinde Osmanlıdan kalan fermanı, Zarifis ve Syngros ailelerinin “bağış belgelerini” bulunduran Patrikhane binanın iadesini ister; ancak talepleri geri çevrilir. Patrikhane de yetimhanenin mülkiyetini geri almak üzere 2005 yılının Nisan ayında AİHM’ye başvurur. Patrikhanenin başvurusu 12 Haziran 2007’de kabul edilir ve binanın mülkiyeti yeniden Patrikhaneye devredilir. Büyükada’nın en yüksek tepesinde bulunan yetimhanenin içi, yılların getirdiği bakımsızlıktan neredeyse harabeye dönmüş durumda. El emeği ahşap merdivenlerdeki oymalı trabzanlar, salonun bir köşesinde kendi kendine çürümeye terk edilmiş piyano, müdür odasındaki kırık dökük ve çürümüş zeminde o yıllardan kalma öğrenci kayıtları, karneler, öğrencilerin ders gördüğü sıraların üzerindeki Rumca yazılı isimler ve tarihler ister istemez yıkılmaya yüz tutmuş bu güzel binanın yetimhane olduğu sıcak günleri hayal ettiriyor. Yetimhane olarak kullanıldığı yıllarda binanın ön cephesinde küçük çaplı bir yangın çıkar. Bina yangında fazla zarar görmez. Ancak, bu yangında bazı çocukların yanarak can verdiği söylentisi yayılır. Söylentiye göre, yangındaki panik sırasında çocuklardan biri bahçedeki kuyuya düşer. Fakat kimsenin aklına oraya bakmak gelmez. Çocuk kuyuda ölüme terk edilir. Bu olaydan sonra kuyunun içinden çocuk sesi geldiği efsanesi kulaktan kulağa yayılır. Adeta çürümeye terk edilen binadan çocuk sesleri geldiği efsanesi günümüze kadar ulaşır. Şimdi dileğimiz ve umudumuz; bir asırdan fazladır doğanın ve insanların zulmüne kafa tutan ve kaderine terk edilen bu muhteşem yapının yeniden hayata döndürülmesi ve yalnızlığından kurtulması…
- ADA VAPURU YANDAN ÇARKLI
Nurten B. AKSOY * Şirket-i Hayriye yani hayırlı şirket... 1851 yılında padişah Abdülmecid tarafından Boğaz'da deniz taşımacılığı yapmak için kurulan Osmanlı'nın ilk anonim şirketi. 1944 yılına kadar süregelen şirket, bu yıllarda Devlet Deniz yollarına devredilir... Şirketin ilk vapurları yurt dışından getirilen "yandan çarklı" vapurlardır. Bu arada 1871 senesinde denizcilik tarihine “Dünyanın ilk araba vapuru” olarak adı yazılan; Suhulet (kolaylık) ve Sahilbent'in de Türk mühendisler tarafından yapıldığını söylemeden geçmeyelim Aslında amacım Şirket-i Hayriye'nin tarihçesini anlatmak filan değil tabii ki... Ben size İstanbul'da en sevdiğim toplu taşıma aracı olan vapurları anlatmak istiyorum. Vapurlarla yarım asırdan fazladır tanışırım... İstanbul'a atılan ilk adım ve Haydarpaşa'dan vapurla karşıya geçiş... Hiç deniz görmemiş bir çocuğun, kocaman açtığı gözleriyle biraz da korkarak, bindiği vapurdan etrafı ve martıları seyretmesi... Çocukluğumda vapura ancak senede üç dört kez binerdik, ya Heybeliada'daki amcamları ziyarete giderdik ya da Küçüksu çayırına piknik yapmaya ve sütlü mısır yemeye... Vapurla yaptığım en uzun yolculuk o yıllarda, Sirkeci'den Yalova'ya yaptığımız yolculuklardı. Yazın on, on beş günlüğüne Çınarcık'a giderdik tatil yapmaya, iki saat kadar süren o yolculuk bir masal alemi gibi gelirdi bana. Güvertede simit yiyerek içtiğim çaylar, esen rüzgarla ürpererek mırıldandığım şarkılar ve bitmesini hiç istemediğim o mavi yolculuk, o rüya alemi... Daha o yaşlarda tutkulu bir aşka dönüşmüştü vapur yolculukları benim için... Henüz köprülerin İstanbul'un iki yakasını bir araya getirmediği yıllarda karşıya geçmek, Boğaz'da oturan bir tanıdığa gitmek büyük bir heyecandı bizim için, daha akşamdan hazırlanmaya başlar, en güzel giysilerimizi giyer, süslenir püslenirdik. O yıllarda vapurlarda 'mevkiler' vardı, parası fazla olan ya da sosyetik yolcular 'birinci mevki' ye geçer, hemen özel koltuklara oturup, gazetelerini okumaya başlarlardı, benim de dahil olduğum memurin takımı ise 'ikinci mevkiy'e kurulurduk genellikle. Bir de merdivenle inilen bodrum katı vardı, suyun içinde olduğu için penceresiz, havasız ve loş olurdu bu kat, buraya da ya uyumak isteyenler ya da aşıklar iner otururlardı. Tabii vapurların en ünlü yolcuları seyyar satıcılarıdır; örneğin İstanbullu olup da belgesellere konu olan 'Burhan pazarlama'yı tanımayan yoktur. Elindeki koca çantasıyla binerdi vapura, önce yolculara hal hatır sorar, şakalar yapar ve vapur hareket eder etmez çantasını açıp başlardı konuşmaya..."şu gördüğünüz fener......" ve elindeki bütün malını satardı bir çırpıda. İki üç yıl önce vefat ettiği haberini duyduğumda bir yakınımı kaybetmiş gibi üzülmüştüm. Eskiden de öyleydi, şimdi de vapur yolcuları farklıdır daima; aha sakin, daha kibar ve daha saygılıdır hep. Örneğin metrobüse binerken canavarlaşan insanlar nedense vapura inip binerken pek bir kibar oluyorlar, kim bilir, belki de denizden yayılan sinerji neden oluyordur bu sakinliğe. Son senelerde vapurların bir başka güzelliği de yolculuk sırasında amatör müzisyenlerin bir şeyler çalıp söylemesi ve sonra kibarca para toplamaları, eğer yorgun değilseniz ve iyi müzik yapılıyorsa tadına doyum olmuyor yolculuğun... Şunu anladım ki insan çalışırken pek çok şeyin tadına varamadığı gibi pek çok şeyi de fark edemiyor. Gençken bir mecburiyetten öteye gitmeyen o yolculuklar şimdilerde en büyük zevkim... Kadıköy'den bindiğim bir vapurda martıların çığlıkları eşliğinde yolculuk yapmak, bazen denizde batıp çıkan yunus sürülerini izlemek, turkuvaz renkli dalgaların beyaz köpeklerinde hayallere dalmak, Kızkulesi'ne selam vermek, çayımı yudumlarken gözlerim kapalı İstanbul'u dinlemek ve temâşa etmek son zamanlardaki en büyük zevkim... Ne motorlar ne de deniz otobüsleri benim sevgili vapurlarımın yerini dolduramazlar, eğer keyifli bir deniz yolculuğu yapmak istiyorsanız "şehir hatları" vapurlarından vaz geçmeyiniz derim...
- KUBİLAY
KUBİLAY ŞENOL YAZICI * -Mustafa Fehmi KUBİLAY : Öğretmen, asteğmen... 1906'da Kozan'da, Giritli bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Baba adı Hüseyin, ana adı Zeynep'tir. Kubilay 1930 yılında öğretmen olarak İzmir'in Menemen İlçesi'nde asteğmen rütbesiyle askerlik görevini yaparken 23 Aralık 1930'da Derviş Mehmet'in başında olduğu bir grup şeriatçı tarafından şehit edildi- "İnandılar, Dövüştüler, Öldüler- KUBİLAY ANITI Aslında o her zaman her yerdeydı. Sivas yangınları daha dündü, Maraş öyle... Kubilay olayı tek örnek değildir; bu ülkede her devir irtica olayları vardı, olmuştur. Örnekleri olmadı değil, ama Cumhuriyet tarihinin en dikkat çekici İRTİCA olayı daha Atatürk sağken, birkaç yıl öncesine değin Yunan işgalinde olan, henüz yaralarını bile tam olarak saramamış MENEMEN'de gerçekleşecekti. 23 Aralık 1930'da bir grup mürteci , yeşil sancak açarak halkı isyana çağırdı. Müdahale eden öğretmen asteğmen Kubilay'ı başını keserek şehit etti. Toplanan halk sadece izlemekle yetindi, eli kanlı katilleri alkışlayanlar da oldu. Olay, Cumhuriyet rejiminin 1925 yılındaki Şeyh Sait isyanından sonra tanık olduğu ikinci önemli irtica girişimidir. * Tarih yığınla örnekle dolu. Aslında o hep vardı, 31 Mart vakası bu tür bir kalkışmadır örneğin... Günümüzde de bırakın otobüsteki, parkta spor yapan kadını tekmeleyeni ya da Ramazan'da oruç tutmayana saldıranı, çok daha ciddi örnekler var. Cumhuriyet'in en büyük düşmanı İRTİCAya karşı verdiği savaşa dair sayısız olay; ölüm, şehit var. Sivas olaylarından tut, Maraş olaylarından çık, hemen anımsayabileceğimiz çok yaşanmış bu bağlamda sayılabilir... İRTİCA, CUMHURİYET kurulduğundan bu yana türlü yer ve biçimlerde, çoğu kez dinsel bir kisveyle düşmanı olduğu CUMHURİYETİ yıkmaya, tahrip etmeye uğraştı. Bir egemenlik savaşı aslında; adı ve görünümü değişse de CUMHURİYET öncesi güçlü günlerini özleyen , cehaletle at başı giden taassubun siyasi bir kalkışmasının öteki adıdır İRTİCA ve hep pusuda bekler. İRTİCA hangi ortamda hangi koşullarda ortaya çıkarsa çıksın, ortak özelliği yeniliğe karşıdır. Din gibi, ahlak gibi... yaygın ortak değerleri , bazen değiştirip, bazen amacına uygun bir kılığa sokarak kullanır. Her zaman altında politik bir hesap ve kışkırtan unsurlar vardır, yani çıkar... 1925'te aslında İngiltere'nin kışkırtması sonucu, tamamen politik, bağımsız Kürt devleti vaat ve amacını taşıyarak başlatılan Şeyh Said İsyanı, başlangıçta "din elden gidiyor" sloganıyla taraftar toplamıştır. O olayın elebaşılarının yargılandığı mahkemede alınan bir karar ilgi çeker; mahkeme tekke ve zaviyelerin halkı dini duygu ve düşüncelerini kullanıp iç huzursuzluklara neden oldukları için kapatılmasına da hükmedecektir. Yakın zamana değin İRTİCA devlet katında da CUMHURİYETİN ve DEVRİMLERİN en büyük tehlikesi olarak görülmüşse de son zamanlarda böyle bir tehlikenin olmadığına dair görüşler de dile gelmeye başlamıştır. İRTİCA ile CUMHURİYET arasındaki büyük çatışmayı en somut anlatandır KUBİLAY. Bu olayın özel önemini şuradan da anlamak mümkün. Günümüzde Cumhuriyet kurum ve makamlarını yasal dayanaklar da yaratıp tarikatlere, cemaatlere teslim edenler, dünkü Kubilay Olayı'nı komplo ve benzerleri iddialarla unutturmaya, karartmaya çalışıp, son dönemde de ders kitaplarından da çıkarılmasını sağlamıştır. Yani İRTİCAyı da korkutan örnek bir olaydır da Kubilay olayı... Bu gelişmelerin sonu ne olur? Gelecekte MENEMEN OLAYI failleri ya da SİVAS'ta, Maraş'ta aydınları yakanlar birer demokrasi kahramanı ilan edilirse hiç şaşırmayalım. Belki bilinçli yurttaşa düşen görev bu ve benzeri olayları hiç unutmamak, suçluları ve katledilen masumları iyi bilmek, Cumhuriyetle İRTİCA arasındaki bu bitmeyecek çatışmanın asıl nedenlerini de sorgulamak olmalı. * İzmir'in ilçesi Menemen, 1930’larda dört-beş bin nüfuslu bir ilçeydi. İlçede, küçük bir jandarma birliği ve şehrin dışında 43’üncü Piyade Alayı kışlası vardı. Milli Mücadelede kıyıma uğramış, işgal kuvvetleri tarafından yaklaşık bin beş yüz kişi öldürülmüştü. . 23 Aralık 1930 Salı Günü Şeyh Esat'ın Manisa'da Nakşibendi tarikatını yaymakla görevlendirdiği Laz İbrahim tarafından yönlendirilen, çember sakallı, sarıklı ve cüppeli dördü silahlı 6 kişi sabah namazı için Gazzen camiine gelir. Tarikat muridi Giritli Derviş Mehmet ve beş arkadaşı cesaret kazanmak için çektikleri esrarlı sigaraların da bulandırdığı bir kafayla Menemen çarşısındaki Müftü Camii'ne girip aldıkları yeşil sancağı alana dikip halkı şeriat sancağı altında toplanmaya çağırırlar. Derviş Mehmet kendini mehdi ilan eder, "Dini kurtarmaya geldiğini, 70 bin kişilik halife ordusunun yolda olduğunu ona katılmayanların kılıçtan geçirileceğini..." söyler. Müezzin , minareye çıkıp aldığı müjdeli haber şerefine bir el ateş eder, halkın bazıları da sevinçle sancağın çevresinde toplanıp Derviş ve adamlarıyla zikredip dönerler. Olaya tanık olan bir jandarmanın haber vermesiyle müdahaleye gelen yüzbaşıya Derviş Mehmet tehditler savurur. Jandarma Yüzbaşı telefonla durumu alaya bildirince, Alay Komutan Yardımcısı, birliğini eğitime çıkarmak için hazırlık yapan Mustafa Fehmi Kubilay’a bir müfreze ile hemen olay yerine gitmesini emreder. Kubilay kendi tabancasını bile almadan, müfreze de gerçek mermi yerine, eğitim için kullanılan, yalnızca ses çıkaran manevra mermileriyle olay yerine hareket eder. Kubilay, müfrezeyi olay yerinin uzağında durdurup, tek başına Derviş Mehmet ve adamlarına yaklaşır. Mehmet’in yakasından tutarak silahlarını bırakmalarını ve teslim olmalarını ister. Derviş Mehmet’in bir arkadaşı ateş eder ve Kubilay yaralanır. Yaralı Kubilay, zorlukla yakındaki caminin avlusuna sığınmaya çalışır. Bu sırada, bir el daha ateş edilir ve Kubilay, cami avlusunda yere düşer. Bunu gören askerleri ateş açarlarsa da öldürücü etkisi olmayan manevra fişekleriyle sonuç alamazlar. Kurşunların kendilerine zarar vermediğini farkeden Derviş Mehmet fırsatı kaçırmaz, “bana kurşun işlemez” diyerek halkı kandırmaya çalışır. Müfrezenin başındaki çavuşlar kaçınca askerler de dağılır. Derviş Mehmet, yerde yatan ve yaralı Kubilay’ı sürükleyip, bir ayağı ile vücuduna basmak suretiyle yüzüstü yatırır, torbasından testere ağızlı bağ bıçağını çıkarır ve boynundan keserek Kubilay’ın başını gövdesinden ayırır. Saçlarından tutarak taşa vurur, kanından içer, sonra meydana döner. Yeşil sancağa taktığı kanlı başı meydana getirip elektrik direğine asar. “Cumhuriyet bitmiştir” diyerek nutuk çekmeye devam eder. Derviş Mehmet’in adamları da bu sırada bazı Menemenlilerle birlikte “tekbir” çekiyor, vahşeti alkışlıyorlardı. Olaydan sonra, Menemen Cumhuriyet Savcısı, Savcı Yardımcısı ve Hükümet Tabip Vekilinin yazdıkları, 23 Aralık 1930 tarihli rapor şöyledir: “Gazez Camisi girişinin sol tarafındaki bahçede, arkası üstü yatık, sağ tarafında kasaturası kınından çekik bir halde, elbiseleri kanlı, başı boynundan ayrılmış ve etrafındaki toprakta çok fazla kan lekeleri bulunan, tahminen 25 yaşlarında, üzerinde haki renkte askeri elbise olan ölünün Yedek Subay İzmirli Hüseyin oğlu Kubilay olduğu anlaşılmıştır.” Olayın görgü tanığı, telgraf memuru Nail Bey, olayı anlatır: “Kubilay Bey’in komutasında bir müfreze geldi. Müfreze komutanı , Vakıflar kahvesi önünde askerleri durdurup ‘süngü tak’ emrini verdi ve kendisi eşkıyanın yakasını tuttu… Derviş Mehmet’in bir arkadaşı, Kubilay’ı arkasından bir silahla vurdu. Yere düştü, on beş saniye kadar yerde kaldıktan sonra, kalkıp cami yönünde koştu… Biraz sonra saçından tutulu olduğu halde, zavallı Kubilay Bey’in kesik kafasını getirdiklerini gördük. Ellerindeki sancağın ucuna kesik kafayı geçirdiler. Kesik başın, elektrik direğine bir kırmızı kuşakla bağlandığını gördüm. Kubilay Bey’in başı asılı olduğu halde meydanda dönüyorlardı.” Bu sırada, çarşı bekçileri Hasan ve Şevki silah ve alkış sesleri üzerine olay yerine gelir. Hasan silahını çekip ateş eder, Derviş Mehmet’in adamlarından birini yaralar. Caniler, Hasan ve Şevki’yi de anında şehit ederler. Neden sonra olayın ciddiyetini farkedip yetişen askeri birlik, teslim ol uyarılarına "Ben mehdiyim, bana kurşun işlemez," diye yanıt veren eli kanlı katillere ateş açtı, Derviş Mehmet ve iki adamı ölür, diğerleri kalabalığa karışıp kaçarlar. İki gün sonra, olayla ilgisi bulunanlar yakalanır. Sıkıyönetim ilan edilir. İhmali görülen kamu görevlileri hakkında yasal işlem yapılır, görevden el çektirilir. Geniş çaplı soruşturmalar yapılır, olaya karışanlar ve azmettiriciler yargılanırlar. Mahkeme sonunda 28 kişi idam edilir; 73 kişi de çeşitli hapis cezalarına çarptırılır. O günlerde Edirne'de olan Atatürk, haberi aldığında olaya ve halkın tutumuna çok kızar. Daha birkaç yıl önce Yunan İşgalinin acısını tatmış bir bölgede bu olayın meydana gelmesi üzerine, bazı kaynaklara göre, ilçenin haritadan silinmesini emreder. Ertesi gün de, “Böyle emirler verirsem, uygulamayın, sonra bir daha sorun,” der. 28 Aralık 1930’da orduya gönderdiği başsağlığı telgrafında, “Mürtecilerin gösterdiği vahşet karşısında Menemen'deki ahaliden bazılarının alkışla tasvipkar bulunmalarının bütün cumhuriyetçi ve vatanperverler için utanılacak bir hadise” olduğunu belirtir. General Mustafa Muğlalı başkanlığında kurulan Divan Harp Mahkemesinde 24 Ocak 1931 günü iddianame okunur ve 29 Ocak 1931 günü mahkeme 36 (ölmüş olan bir sanık ile 37) kişinin idama mahkûm edilmesine, 40 kişinin sorumsuzluğu nedeniyle salıverilmesine, 27 sanığın beraatine, 41 kişiye çeşitli hapis cezaları verilmesine hükmeder ve karar TBM Meclisin onayına sunulur. Meclis, idam hükümlülerinin 6'sının yaşı küçük olduğundan ağır hapsine, iki idamlığın cezasını 2 yıl hapse çevirir. Kalan 28 sanık, 3 Şubat 1931 gecesi Menemen'de idam edilir. Bazıları Kubilay'ın başının kesildiği yerde asılır. Mahkumlardan biri idam sehpasının önünden kaçar, iki hafta sonra yakalanır ve idam edilir.. Olayın hemen ardından Menemen'de devrim şehidi iki bekçi ve Kubilay adına anıt dikilir. Anıtın üzerinde şöyle yazar: "İnandılar, dövüştüler, öldüler. Bıraktıkları emanetin bekçisiyiz." * Bugün 90. yılı anma günüydü. İzmir'de görkemli törenler yapıldığını bilsek de başka yerlerde Kubilay ve Menemen Olayını kaç kişinin anımsadığını bilmek isterdim. .. Fransızların bu olaya dair bir suçlamaları vardı. Onlara göre Atatürk ve İnönü kurdurdukları ama istemedikleri biçimde gelişen muhalif parti Serbest Fırka'yı kapatmak için bu olayı düzenlemişlerdi. Yıllarca gericilerin ve onların hamileri siyasilerin ve kalemşörlerin kullandığı bu komplo teorisi en baştan yalandı. Çünkü Fransızlar, 12 Ağustos 1930’da kurulan Serbest Cumhuriyet Partisi’ni yok etmek için Atatürk’ün ve İsmet Paşa’nın bu olayı düzenledikleri şeklinde propaganda yaparlar. Oysa Serbest Fırka bu olaydan aylar önce kendi kendini feshetmiştir. Ne garip değil mi, Kanuni'ni uğruna Viyana kapılarına dayandığı Fransa ezeli ve Ebedi düşmanımız olmuş her devir, bugün de farklı mı? Biz de unutmaya yatkındık, unuttuk. Nasıl da nabza göre şerbet veren bir toplum olduk, unutun diyorlar, unutuyoruz. Yarın çağdaş değerleri önemseyen bir iktidar gelirse "hatırlayın" diyecek baştan ayağa akıl ve hafıza kesileceğiz, öyle mi? * KUBİLAY ve MENEMEN OLAYI konusunda Sinan Meydan 'ın SÖZCÜ gazetesinde yer alan araştırması okunmaya değer. (*) Okurken sizi de gülümseteceğini düşündüğüm bir ayrıntıya dikkatinizi çekmek isterim . Sonraki yıllarda farklı bir tavır sergilemekte bir sakınca görmeyen, hatta " Kubilay olayı bir komplodur," diyecek kadar ileri giden Necip Fazıl Kısakürek'in o yıllarda İRTİCAya ve Cumhuriyet düşmanlarına gösterdiği büyük heyecanlı tepki şaşırtıcı ve ilgi çekici. Belki de doğal çünkü o yıllarda Necip Fazıl da CHPlidir. Sonraki yıllarda CHP'de aday gösterilmeyince iktidardaki DEMOKRAT PARTİye geçecek ve söylemi de çok hızlı değişecektir. * (*) Sinan MEYDAN'IN YAZISINI OKUMAK İÇİN... * 23.12.2016, maviADA /
- Dünyaya Objektifiyle Bakan Adam
Nurten B. AKSOY * Ara Güler Ara Güler 16 Ağustos 1928’de İstanbul’un Beyoğlu ilçesinde dünyaya gelir. Tam adı Aram Güleryan’dır. Annesi İstanbullu zengin bir Ermeni ailenin kızı, babası Dacat Güler ise Giresun’un Şebinkarahisar ilçesinden altı yaşındayken okumak için İstanbul’a gelmiş bir eczacıdır. Çocuk yaşlarında sinemadan çok etkilenen Ara Güler, 1951 yılında Getronagan Ermeni Lisesi’nden mezun olur. Daha lisedeyken film stüdyolarında sinemacılığın her dalında çalışır. Muhsin Ertuğrul’un yanında tiyatro ve oyunculuk eğitimi almaya başlar. Çünkü rejisör veya oyun yazarı olmak istemektedir. 1950 yılında Yeni İstanbul gazetesinde gazeteciliğe başlar. Bu yıllarda Ermenice gazete ve edebiyat dergilerinde öyküleri yayınlanır. Bir yandan da İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’ne devam eder ama gazeteci olmaya karar verir. Babası, Ara Güler’e lise yıllarındayken 35 milimlik bir film makinesi ile bir fotoğraf makinesi alır ve Yeni İstanbul gazetesinde foto muhabiri olarak işe girmesine yardımcı olur. 1950 yılında çektiği ilk fotoğrafı “Ticaniler” denen gerici bir grubun kırdığı Gümüşsuyu’ndaki Atatürk heykelinin fotoğrafıdır. 1953’de Henri Cartier Bresson ile tanışan Ara Güler, Paris Magnum Ajansı’na katılır ve İngiltere’de yayımlanan “Photography Annual Antalojisi” tarafından dünyanın en iyi 7 fotoğrafçısından biri olarak tanımlanır. Aynı yıl ASMP’ye (Amerikan Dergi Fotoğrafçıları Derneği) tek Türk üye olarak kabul edilir. 1958’de Time-Life, Paris-Match ve Der Stern dergilerinin Yakın Doğu foto muhabirliği görevlerini üstlenir. 1961’de askerlik görevini tamamlayarak Hayat Dergisinde fotoğraf bölüm şefi olarak çalışmaya başlar, Savaş foto-muhabirliği de yapan Ara Güler, görevli olarak dört savaşa gider. Katıldığı bu savaşlarda çektiği fotoğraflar dünya çapında çeşitli dergi ve gazetelerde yayımlanır. Hatta çektiği bir savaş fotoğrafı Times Dergisine kapak olur. 1962’de Almanya’da çok az fotoğrafçıya verilen Master of Leica unvanını kazanır. İsviçre’de çıkan “Camera” dergisi de kendisine özel bir sayı ayırır. Bütün dünyayı gezerek foto röportajlar yapan ve bunları Magnum ajansı ile dünyaya duyuran Ara Güler bu arada İsmet İnönü, Winston Churchill, İndira Gandi, John Berger, Bertrand Russel, Bill Brandt, Alfred Hitchcock, Ansel Adams, Imogen Cunningham, Salvador Dali, Picasso gibi birçok ünlü kişi ile de röportajlar yaparak fotoğraflarını çeker. Ara Güler’in bu röportajları içinde en ünlüsü hiçbir fotoğrafçıya poz vermeyen Picasso Röportajıdır. Ünlü ressam Picasso’nun 90. yaş kutlaması için hazırlanan Picasso Metamorphose et Unite adlı kitap için yaptığı röportaj ünlü ressamın şatosunda gerçekleşir. Bu röportaj sırasında fotoğraf çektirmeyi sevmemesiyle bilinen Picasso’nun çok sayıda fotoğrafını çekmeyi başarır ve şöyle anlatır bu zorlu çekimin öyküsünü: “Çektim, ama çekene kadar neler çektim, sen gel onu bana sor. Herkes adamı tanımak istiyor fakat bir o kadar da çekiniyor. Oğlu benim arkadaşımdı. Bir gün yemeğe davet etti, gittim. Masada muhabbet ederken, ‘Babamla seni bir araya getirmemi istiyorsun, ama o beni hiç sevmez’ dedi.” “O günlerde fotoğrafçılığını yaptığım Skira Yayınevi, Picasso’nun kitabını basacaktı. Patron da arkadaşım. ‘Beni yanında götürmezsen senin için ne bir fotoğraf çekerim ne de bir daha seninle konuşurum’ dedim. Ev atmosferindeki fotoğrafları çekme görevini yaptım. Gittim, üç gün evinde kaldım. Bir ara bana dönüp, ‘Sen benim bu kadar fotoğrafımı çekiyorsun, ben de senin remini çizeyim’ demez mi! Düşünsene çağın en büyük ressamı Picasso beni çizecekti, ama herif 90 küsur yaşında. Verdiği sözü beş dakika sonra unutur diye, başladım etrafında boş kağıt aramaya. Her yere baktım, bir temiz sayfa bulamadım. En sonunda çektim kütüphanesinden bir kitap, açtım kapağını, uzattım Picasso’ya. İçimden de ‘Nasıl olsa sayfayı yırtıp alırım’ diye geçiriyorum. Sonunda resmimi çizdi, İmzasını da attı. Türkiye’de bir tane orijinal Picasso vardır, o da benim evimde.” Ara Güler Türk fotoğrafçılığının ustalarından birisi olarak dünya fotoğraf tarihinde de seçkin bir yere sahiptir. Belgesel fotoğraf biçiminin ustası olması ona ayrı bir ün kazandırmıştır. Ayrıca Yavuz Zırhlısının sökümünü anlatan “Kahramanın Sonu” adında belgesel bir film de yapmıştır. Ara Güler hakkında bir tanesi Münih Üniversitesi’nde Almanca olmak üzere 6 adet doktora tezi yapılmıştır. 1975 yılında ilk evliliğini Perihan Hanım ile yapan ve 4 sene sonra da boşanan Ara Güler ikinci evliliğini 1984 yılında Suna Taşkıran Hanım ile yapar. Fotoğrafçılık ve gazeteciliğin yanı sıra gençlik yıllarında öyküler ve senaryolar da yazan ve “Hayatım okumakla geçti” diyen Ara Güler yazarlık macerasını şöyle anlatır. “Kaç kamyon kitap okudum ben. Klasikleri ezbere bilirdim ve lisede talebeydim daha. O zaman Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel Dünya Klasiklerini tercüme ettirmişti. Çoğunu okudum. Doğu Edebiyatından birtakım kitapları okumamışımdır, ama sadece Batı Edebiyatını değil felsefesini de okudum. Ben çok roman okumam. Ben bana bir şey öğretecek kitabı okurum. 1946’da ilk öyküm Mahkûm’u yazdım, Akşam Postası’nda, yayımladılar. İçinde olmadığım bir dünyayı yazmak istedim. Öyle başladım. Millet o yaşlarda sevgilisini yazar ben dünyaya bakardım…” “Yirmi yaşındayken yazdığım “Bir Garip Yılbaşı Gecesi” adlı tek perdelik oyun, yazdığım dokuz tane oyundan tek kalandır. Öbürleri bir şeye benzemiyordu, çok amatördü, attım gitti. Amatör hislerini profesyonel gibi ortaya atmayacaksın. Ayıp olur sanata. 1950’de “Dünya Edebiyatı” yarışması oldu. Bunu Yeni İstanbul gazetesi ile New York Herald Tribune gazetesi düzenledi. Oraya yolladım hikâyemi ve üçüncü oldum. Türkiye’den Samim Kocagöz birinci, Necdet Öktem ikinci oldu, üçüncü de ben oldum. Yarışmaya Ermeni olduğum için takma bir isimle (Ali İhsan Akgün) katıldım. Kazandıktan sonra açıkladım adımı.” “Florya Köşkü’nün yanındaki halk plajının üstünde evimiz vardı. Atatürk de zaman zaman oraya gelir denize girerdi. Atatürk’ü görmüşümdür. Çünkü hep orada otururdu, çizgili mayosuyla. Öyle barikat falan da yoktu. O geldiğinde biz de bütün veletler toplanırdık. Daha küçüğüz tabii, Atatürk’ün kim olduğunu bilmezdik bile. Arkası kesik bir sandalı vardı. İşte ben o sandalın arkasına takılıp yüzen veletlerden biriydim. Olay bundan ibaret.” diye anlatır çocukluğunda gördüğü Atatürk’ü. Foto muhabirliğine başlamasını da kendisiyle yapılan röportajlarda şöyle anlatır: “Bir kere foto muhabirliği denen halt benimle başladı. Eskiden foto muhabiri yoktu ki fotoğrafçı vardı. Fotoğraf çekmek başka bir şey, foto muhabiri olmak başka. Fotoğraf çekmek demek bir manzarayı, bir şeyi çekmek, varsa içinden bir şey çıkarmak falan filandır. Halbuki foto muhabirliği olayın kendisini çeken şeydir ve bunlar sonradan tarihe mal olur. Muhakkak tarihe geçer. Biz 20. asrın foto muhabirleri, kameramanları görsel tarihi yazarız. Yazarların yazdığı tarih gibi uydurma değil. Gerçeği görür, yazar ve belgeleriz. Dört kere harbe gittim, dört… Filistin, Filipinler, Etiyopya, Sudan. Gerillalarla konuştum, yazdım, çektim. Bombalar dibimde patladı!” “Çetin Altan ile birlikte Akşam Gazetesine ‘Al İşte İstanbul’ adlı bir yazı dizisi hazırlayacağız. Üç hafta gecekondu mahallelerini gezdik, çektik. Bir yerde kadınlar ‘vay nasıl çekersiniz’ falan diye kızdı, anladın mı? İkna edemedik. Kocalarıyla birlikte saldırdılar. Zor kaçtık ama iyi dayak yedik.” Bir dönem çektiği Nazım Hikmet fotoğraflarını yakmak zorunda kalan Ara Güler, “Kitabını bulundurmak bile tehlikeliydi. Mecbur kaldım. İçim de yandı.” diyerek anlatır bu üzücü olayı. Muhabirlik yaptığı yıllarda 6-7 Eylül Olaylarını da fotoğraflayan Ara Güler o günleri şöyle anlatır: “Orhan Kemal’le Harbiye’ye kadar yürümüştük. Sonra Taksim Sineması’nın karşısında Eftalupos kahvesini yıkmaya başladılar. Orada da Mehmet Cemal’le gördük olanları. Babamın eczanesi de oradaydı ama bir şey olmadı ona. Bir baktım elini kesen babamın dükkanına gelip tedavi oluyor. Dacat Güler Ecza Deposu’ydu adı. Anlamamışlar bizim Ermeni olduğumuzu.” Ara Güler, hayranı olduğu Charlie Chaplin’in fotoğraflarını da çekmek ister: “Chaplin benim dünyamı kuran, bana vizyonu veren, hayata bakmayı öğreten adam… O zamanlar İsviçre’de bir şatoda yaşıyordu. Karısı da Amerikalı ünlü yazar Eugene O’Neill’in kızı Oona’ydı. Bunların şatosunun önünde 3 gün, kar kıyamet demeden fotoğraf çekmek için bekledim. Sonunda Oona donmamdan korkup, ‘Konuşursan konuş, ama resim çekme’ dedi. Adam yürüyen iskemlede, felçli resimlerini çektirip akıllarda böyle bir imaj bırakmak istemiyordu. Çünkü o da benim gibi elimdeki fotoğraf makinesinin acımasız olduğunu biliyordu. Pire gibi dolanarak dünyanın en cevval tipini yaratmış Charlie Chaplin’i felçli halde çekmek bana yakışmazdı, o nedenle onun fotoğrafını fırsat bulduğum halde çekmedim.” Ara Güler, 17 Ekim 2018’de tam 90 yaşında hayatını kaybetti. Geriye binlerce fotoğraf, anı ve sevenlerini bıraktı… Kaynak: https://listelist.com/ara-guler-kimdir/
- Han Duvarları
Nurten B. AKSOY * Yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı, Bir dakika araba yerinde durakladı. Neden sonra sarsıldı altımda demir yaylar, Gözlerimin önünden geçti kervansaraylar… Gidiyordum, gurbeti gönlümle duya duya, Ulukışla yolundan Orta Anadolu’ya. İlk sevgiye benzeyen ilk acı, ilk ayrılık! Yüreğimin yaktığı ateşle hava ılık Kimi şiirler vardır kısacık bir iki satırla koca bir aşkı anlatır, kimi şiirlerse satırlar boyu yaşamı anlatır öykü tadında. İşte edebiyatımızın en unutulmaz şiirlerinden Han Duvarları‘nda Faruk Nafiz Çamlıbel bir yol hikayesi anlatırken, aslında Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış‘ın ya da Anadolu insanının öyküsünü anlatır… Han Duvarları, 1922 yılında soğuk bir Mart sabahında başlayan ve Ulukışla’dan Kayseri’ye “yaylı” denilen atlı arabayla yapılan üç günlük bir yolculuğun hikâyesidir. Hayatında ilk defa İstanbul’dan ayrılan şair, gurbeti içinde hissetmektedir. Yaşanılan acının derinliği ilk ayrılık olmasındandır; yüreğinde duyduğu ilk sevgiye özdeş bir acıdır bu… Gök sarı, toprak sarı, çıplak ağaçlar sarı… Arkada zincirlenen yüksek Toros Dağları, Önde uzun bir kışın soldurduğu etekler, Sonra dönen, dönerken inleyen tekerlekler… Ellerim takılırken rüzgârların saçına Asıldı arabamız bir dağın yamacına. Her tarafta yükseklik, her tarafta ıssızlık, Yalnız arabacının dudağında bir ıslık! Öğretmen olarak Kayseri Lisesi’ne atanan İstanbullu şair, bu yolculukta ilk kez Anadolu’nun yüksek dağlarını, çorak topraklarını ve kıştan bahara geçen doğasını şaşkınlıkla izler, gördüklerini içindeki acıya katık ederek… Bu ıslıkla uzayan, dönen kıvrılan yollar, Uykuya varmış gibi görünen yılan yollar Başını kaldırarak boşluğu dinliyordu. Gökler bulutlanıyor, rüzgâr serinliyordu. Serpilmeye başladı bir yağmur ince ince. Son yokuş noktasından düzlüğe çevrilince Nihayetsiz bir ova ağarttı benzimizi. Yollar bir şerit gibi ufka bağladı bizi. Şair, at arabası ile yaptığı üç günlük seyahati boyunca görmüş olduğu manzaraları, en küçük ayrıntısına kadar bir tablo güzelliğinde göz önüne serer mısralarında. Gurbet beni muttasıl çekiyordu kendine. Yol, hep yol, daima yol… Bitmiyor düzlük yine. Ne civarda bir köy var, ne bir evin hayali, Sonu ademdir diyor insana yolun hali, Ara sıra geçiyor bir atlı, iki yayan. Bozuk düzen taşların üstünde tıkırdayan Tekerlekler yollara bir şeyler anlatıyor, Uzun yollar bu sesten silkinerek yatıyor… Kendimi kaptırarak tekerleğin sesine Uzanmış kalmışım yaylının şiltesine. İstanbul’da alışık olmadığı bir doğa ile karşılaşınca kendini buralara yabancı hisseden şair, ıssız Anadolu coğrafyası ve yalnız Anadolu insanının çileli yaşamından çok etkilenir. Bir sarsıntı… Uyandım uzun süren uykudan; Geçiyordu araba yola benzer bir sudan. Karşıda hisar gibi Niğde yükseliyordu, Sağ taraftan çıngırak sesleri geliyordu: Ağır ağır önümden geçti deve kervanı, Bir kenarda göründü beldenin viran hanı. Alaca bir karanlık sarmadayken her yeri Atlarımız çözüldü, girdik handan içeri. Bir deva bulmak için bağrındaki yaraya Toplanmıştı garipler şimdi kervansaraya. Bir noktada birleşmiş vatanın dört bucağı, Gurbet çeken gönüller kuşatmıştı ocağı. Bu yalnızlık ve ıssızlığa yoksulluğun da eklenmesi şairde acı duygular yaratır. Kurtuluş Savaşı sonrası, vatanın dört bir köşesinden gelen Anadolu’nun yoksul insanları, bağırlarındaki yaralara bir çare bulmak için hanlarda, kervansaraylarda toplanmışlardı... Bir pırıltı gördü mü gözler hemen dalıyor, Göğüsler çekilerek nefesler daralıyor. Şişesi is bağlamış bir lambanın ışığı Her yüze çiziyordu bir hüzün kırışığı. Gitgide birer ayet gibi derinleştiler Yüzlerdeki çizgiler, gözlerdeki çizgiler… Yatağımın yanında esmer bir duvar vardı, Üstünde yazılarla hatlar karışmışlardı; Fani bir iz bırakmış burda yatmışsa kimler, Aygın baygın maniler, açık saçık resimler… Hanlarda kalan yalnız ve dertli insanlar, yüreklerindeki acıyı ve özlemi kaldıkları hanların duvarlarıyla paylaşırlar adeta, bazen aygın baygın bir mani, bazen açık saçık bir resim o yalnız insanlara yoldaşlık yapar. Uykuya varmak için bu hazin günde, erken, Kapanmayan gözlerim duvarlarda gezerken Birdenbire kıpkızıl birkaç satırla yandı; Bu dört mısra değil, sanki dört damla kandı. Ben garip çizgilere uğraşırken baş başa Rastlamıştım duvarda bir şair arkadaşa; “On yıl var ayrıyım Kınadağı’ndan Baba ocağından yar kucağından Bir çiçek dermeden sevgi bağından Huduttan hududa atılmışım ben” Altında da bir tarih: Sekiz mart otuz yedi… Gözüm imza yerinde başka bir ad görmedi. Yol ve gurbet yorgunu şairimiz de uyumak üzere odasına çekildiğinde gözleri duvarlarda bir şairin hüzünlü mısralarıyla karşılaşır: Duvardaki şair, savaş yıllarında sevdiklerine hasret, sınırdan sınıra savaşmak için koşmuş bir askerdi belki de… Artık bahtın açıktır, uzun etme, arkadaş! Ne hudut kaldı bugün, ne askerlik, ne savaş; Araya gitti diye içlenme baharına, Huduttan götürdüğün şan yetişir yarına… Artık savaş da hudut bekçiliği de bitmiş, zafer kazanılmıştır. Elde edilen ise vatan ile o savaşlarda kazanılan şan ve şereftir. Ertesi gün başladı gün doğmadan yolculuk, Soğuk bir mart sabahı… Buz tutuyor her soluk. Ufku tutuşturmadan fecrin ilk alevleri Arkamızda kalıyor şehrin kenar evleri. Bulutların ardında gün yanmadan sönüyor, Höyükler bir dağ gibi uzaktan görünüyor… Yanımızdan geçiyor ağır ağır kervanlar, Bir derebeyi gibi kurulmuş eski hanlar. Yolculuğun ikinci gününe sabahın ilk ışıklarıyla başlayan şair, geçtiği yolları, doğayı, kervanları ve hanları içine işleyen hüzünle tasvir eder. Biz bu sonsuz yollarda varıyoruz, gitgide, İki dağ ortasında boğulan bir geçide. Sıkı bir poyraz beni titretirken içimden Geçidi atlayınca şaşırdım sevincimden: Ardımda kalan yerler anlaşırken baharla, Önümüzdeki arazi örtülü şimdi karla. Bu geçit sanki yazdan kışı ayırıyordu, Burada son fırtına son dalı kırıyordu… Şair bir gün içinde baharı ve kışı yaşarken duygularında da aynı değişimi hisseder… Y aylımız tüketirken yolları aynı hızla, Savrulmaya başladı karlar etrafımızda. Karlar etrafı beyaz bir karanlığa gömdü; Kar değil, gökyüzünden yağan beyaz ölümdü… Gönlümde can verirken köye varmak emeli Arabacı haykırdı “İşte Araplıbeli!” Tanrı yardımcı olsun gayrı yolda kalana Biz menzile vararak atları çektik hana. Bahardan kışa geçen yolcular ve şairimiz; yeni bir menzile, yeni bir hana varmanın sevincini yaşarlar. Artık Araplıbeli'ne varılmış, dinlenmek üzere yeni bir handa konaklanmıştır. Bizden evvel buraya inen üç dört arkadaş Kurmuştular tutuşan ocağa karşı bağdaş. Çıtırdayan çalılar dört cana can katıyor, Kimi haydut, kimi kurt masalı anlatıyor… Gözlerime çökerken ağır uyku sisleri, Çiçekliyor duvarı ocağın akisleri. Bu akisle duvarda çizgiler beliriyor, Kalbime ateş gibi şu satırlar giriyor; “Gönlümü çekse de yârin hayali Aşmaya kudretim yetmez cibali Yolcuyum bir kuru yaprak misali Rüzgârın önüne katılmışım ben” Ve şair bu yeni handa, ocağın başında sohbet eden, birbirlerine masallar anlatarak vakit geçiren yeni insanlar tanır; uykusu gelip odasına çıktığındaysa yüreğine ateş gibi düşen yeni mısralarla karşılaşır. Sabahleyin gökyüzü parlak, ufuk açıktı, Güneşli bir havada yaylımız yola çıktı… Bu gurbetten gurbete giden yolun üstünde Ben üç mevsim değişmiş görüyordum üç günde. Uzun bir yolculuktan sonra İncesu’daydık, Bir handa, yorgun argın, tatlı bir uykudaydık. Hızla değişen mevsimler arasında, uzun gurbet yolculuğu sürer. Günün sonunda yine yeni bir yer, yeni bir han ve yeni yüzler karşılar şairi. Gün doğarken bir ölüm rüyasıyla uyandım, Başucumda gördüğüm şu satırlarla yandım! “Garibim namıma Kerem diyorlar Aslı’mı el almış haram diyorlar Hastayım derdime verem diyorlar Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış’ım ben” Yorgunluktan uyuya kalan şair, sabahın ilk ışıklarıyla uyandığında aslında han duvarlarında izini sürdüğü yol arkadaşı şairin kim olduğunu duvardaki mısralardan keşfeder. aşk ve gurbet acısıyla yollara düşen bu şair Maraşlı Şeyhoğlu Satılmıştır... Arabamız tutarken Erciyes’in yolunu: “Hancı dedim, bildin mi Maraşlı Şeyhoğlu’nu?” Gözleri uzun uzun burkuldu kaldı bende, Dedi: “Hana sağ indi, ölü çıktı geçende!” Yaşaran gözlerimde her şey artık değişti, Bizim garip Şeyhoğlu buradan geçmemişti… Gönlümü Maraşlının yaktı kara haberi. Ve hancıdan Maraşlı Şeyhoğlu‘nun acı hikayesini öğrenir… Anadolu insanının birçok özelliklerini kendinde toplayan Maraşlı Şeyhoğlu, vatan müdafaası için huduttan hududa koşan köylü Mehmetçik’tir aslında. On yıl, sılası olan “Kınadağı’ndan, baba ocağından ve yar kucağından” uzak kalmıştır. Aradan yıllar geçti işte o günden beri Ne zaman yolda bir han rastlasam irkilirim, Çünkü sizde gizlenen dertleri ben bilirim. Ey köyleri hududa bağlayan yaşlı yollar Dönmeyen yolculara ağlayan yaslı yollar! Ey garip çizgilerle dolu han duvarları, Ey hanların gönlümü sızlatan duvarları! Han Duvarları şiirinde Faruk Nafiz, Cumhuriyet devrinden önce Anadolu halkını mahveden savaşlara gönderme yapar aslında: Balkan Savaşı, Birinci Dünya Harbi, İstiklâl Mücadelesi… Tarihî ve sosyal durum, Anadolu insanını bir kuru yaprak misali rüzgârın önüne katmış, oradan oraya sürüklemiş, takatsiz bırakmıştır… Hazırlayan: Nurten B. AKSOY
- Günaydınım Narçiçeğim Sevdiğim
Nurten B. AKSOY * Şavkıması sana doğru yolların Sana doğru denizlerin çağrısı Çırıl çırıl ötelerde bir güzel Günaydınım, nar çiçeğim, sevdiğim... Çıkmaz sokaklarda bu minyatür kim? Bu göğüs kim, ya bu gözler, bu saçlar? Uzak bir özlemde ayak seslerin Günaydınım, nar çiçeğim, sevdiğim... Kırk odanın kırkında da kırk güzel Kırk aynada çengi çengi bir güzel Çağlar ötesinde bir avuç nota Günaydınım, nar çiçeğim, sevdiğim.... Bu yıldızlar doğan günü çağrışır Bu gündüzler gözlerini çağrışır Ya kimlere verdin avuçlarını? Günaydınım, nar çiçeğim, sevdiğim... Vurdum tellerine seni sazımın Sende anahtarı alın yazımın Yağmur yağmur serpil yalnızlığıma Günaydınım, nar çiçeğim, sevdiğim... Önce şarkının güftesine ilham olmuş Hint efsanesini anlatalım: Efsaneye göre Cihangir Hanlığının genç Prensi Salim Şah, bir gün raksını görüp hayran kaldığı Anarkali isimli genç ve güzel rakkaseye aşık olur. Zaman geçer ve Prens Salim Şah gönlünü çelen bu güzel rakkase ile evlenmek ister ancak ülkesinin kuralları buna izin vermez. Bir prensin halktan bir kızla evlenmesi, hele ki bir rakkase ile evlenmesi olacak iş değildir. Ama gönül ferman dinlemez, Bütün kural ve yasaklara rağmen bu aşk büyür, iyice alevlenir. Anarkali ile Salim Şahın aşkı dillere destan olur, bütün hanlığı sarar, dilden dile anlatılıp durur. Bu durum prensin babası Han Akbar tarafından hiçbir zaman kabul görmez ve aşıkların birbirini görmesini yasaklar. Oysa tüm yasaklara rağmen Anarkali ile Salim Şahın aşkları günden güne büyür ve hükmünü sürdürür. Çevre hanlıklara da yayılan bu aşk hikayesiyle baş edemeyeceğini anlayan Akbar Han çareyi sevdalıları ayırmakta bulur. Çözüm çok zalimcedir. Güzel Rakkase Anarkali, ibret için kentin ortasında inşa edilen, penceresi olmayan, dört duvardan ibaret dar bir odaya hapsedilir. Arkasından giriş kapısı da duvarla örülüp kapatılır. Yani bir anlamda ölüme terk edilir Anarkali. Salim Şah şaşkın ve çaresiz, bu aşkı efsaneleştiren şehir halkı ise ağlamaklı ve üzgündür. Her gün gelip bu hücrenin önünde, hanın insafa gelip güzel Anarkali'yi affetmesini bekler insanlar. Zaman geçtikçe umutlar kesilir, çaresizlik sarar dört bir yanı. Artık duvarlar yıkılsa da güzeller güzeli Anarkali'nın sağ çıkma ihtimali yoktur bu hücreden. Halk yavaş yavaş çekilir, bekleme duvarının önü boşalır, ama aşk mecnunu prens, sevdiğini yalnız bırakmaz. Gözleri kapının örüldüğü duvarda sesiz bir tevekkül ile beklemeye devam eder. Mevsimler geçer bahar olur, doğa yeniden canlanır ve günlerden bir gün o taş duvarda bir kıpırtı başlar. Prensin gözünü hiç ayırmadığı o duvarda, güzel Anarkali'nın girdiği kapının taş örgüleri arasından ince zarif bir dal filizlenmiştir. Bunu duyan halk tekrar hücrenin önünde toplanmaya ve her gün bu yaşam filizini izlemeye başlar. Günler geçtikçe yeni dallar, yeni filizler çıkar o taş duvarın bağrından ve tomurcuklarla yüklü dallar sarar etrafı. Belli ki çiçek açacaktır aşk… Bir sabah duvarın önüne gelenler, duvarın baştan başa kırmızı nar çiçekleriyle kaplı olduğunu görürler. Hayranlık ve şaşkınlıkla izlerler bu mucizeyi. Sanki güzeller güzeli Anarkali'nin tüm güzelliği bu narçiçeklerindedir. Bir gecede bütün narçiçekleri açmış, mevsimler boyu orada aşkını umutla bekleyen prens ise duvara yaslanmış, narçiçekleri arasında mutlu bir ifade ile ruhunu teslim etmiştir. Aşk çiçekleri açmıştır ama aşık prensin yüreği Anarkali'nin güzelliğinin aksettiği o çiçeklerin ihtişamına dayanamamıştır. Rivayet şudur ki; O güzelim ateş rengi nar çiçeklerinin çıkış yeri güzeller güzeli Anarkali’nin aşk dolu kalbidir. Taşları delip sevdiğine kendini göstermiştir… Bu hüzünlü efsaneden esinlenerek yazdığı şiiriyle gönüllere taht kuran Feyzi Halıcı, 1924 yılında Konya'da dünyaya gelir. İÜ Fen Fakültesi Kimya Bölümü'nü bitirir ama mesleğini yapmaz. Uzun yıllar doğduğu kent olan Konya'da ticaretle uğraşır, burada Çağrı adlı bir sanat dergisi çıkarır. 1968 yılında Konya senatörü seçilir. Fezai mahlasıyla Yedigün ve Çınaraltı dergilerinde aşık tarzı şiirler yazar, çeşitli şiir antolojileri hazırlar. 7 Ekim 2017 tarihinde yaşama veda eden şairimizi saygıyla anıyoruz. Gelelim şarkımızın bestecisine… 1938 yılında Fatih'te dünyaya gelen Cinuçen Tanrıkorur, üniversitede mimarlık eğitimi almasına rağmen Türk kültürüne, özellikle de musikisine hizmetleriyle tanınır. Yarım asırlık sanat hayatından geride 505 beste bırakan sanatçının çok bilinen eserlerinden biri de 'Günaydınım, nar çiçeğim, sevdiğim' şarkısıdır. Tanrıkorur, ud çalmada Yorgo Bacanos, Udi Nevres Bey ve Şerif Muhiddin Targan gibi kendine has bir tarz ortaya çıkarmıştır. 5 dil bilen, aynı zamanda gazete ve dergilere haftalık makaleler yazan Cinuçen Tanrıkorur 28 Haziran 2000 tarihinde yaşama veda etmiştir.
- Türk Edebiyatında Polisiye Romanın Tarihçesi
Nurten B. AKSOY * Polisiye roman, Dünya edebiyatında ilk olarak Amerika’da 19. yüzyılın ilk yarısında ortaya çıkmıştır. Polisiye kurguyla yazılan ilk eser Edgar Allan Poe’nun 1841’de yayımladığı 'Morg Sokağı Cinayeti’dir. Polisiye roman yazarlarının en önemli isimlerinden biri ve dedektif Hercule Poirot karakterinin yaratıcısı olan Agatha Christie ise bu türün “kraliçesi” sayılmış, eserleri 45 dile çevrilerek, kitap satışları milyarları bulmuştur. Kutsal kitaplar (Kur’an-ı Kerim ve İncil) ve Shakespeare’in eserlerinden sonra kitapları en çok satan yazar olmuştur. Polisiye roman türünün Türk Edebiyatına girişi 19. yüzyılın sonlarına rastlar. Dilimize çevrilen ilk polisiye roman, Fransız yazar Ponson de Terrail’in Paris Faciaları adlı kitabıdır. İlk telif polisiye roman ise Ahmet Mithat Efendinin Esrâr-ı Cinayât adlı eseridir. Polisiye romanın Türk edebiyatındaki gelişimi ise 1908’de 2. Meşrutiyet’in ilanından sonra gerçekleşir. Hatta padişah 2. Abdülhamit’in bu türe çok meraklı olduğu ve sarayında bu tür eserlerden oluşan bir kütüphane oluşturduğu rivayet edilir. Cumhuriyetin ilk yıllarında Peyami Safa’nın Server Bedi takma adıyla yazdığı, Maurice Leblanc’ın yarattığı Arsène Lupin tipinin bir Türk kopyası olan Cingöz Recai tiplemesinin serüvenleri 1924’te başlamış ve yazarın ölümünden bir yıl sonra 1962’de toplu olarak basılmıştır. Cingöz Recai sinemaya aktarılan ilk Türk polisiye roman kahramanı olma unvanını da kazanmıştır. Aynı yıllarda ‘Kaldırımlar’ şiiriyle büyük ün kazanan Necip Fazıl Kısakürek de bu polisiye öykülerden iyi para kazanan Peyami Safa’ya özenerek Meş’um Yakut isimli bir polisiye roman yazmış; ancak çok ilgi görmeyince devamını getirememiştir. 1930’lu yıllarda dönemin iki tanınmış gazetecisi Hikmet Feridun Es ve Vâlâ Nurettin (Vâ-Nû) de polisiye romanlar kaleme alırlar. Özellikle Vâ-Nû bu çabasını daha sonra da sürdürür ve pek çok polisiye roman yazar. Yarattığı ‘Yılmaz Ali’ tiplemesi özellikle tutulur ve 1940’lı yılların başında filme de çekilir. Dönemin önemli gazetecilerinden Ziyad Ebüzziya da 1940’lı yıllarda Ali Karaefe takma adıyla ilginç polisiye romanlar kaleme alır. Yine bu yıllarda dönemin en popüler yazarlarından Esat Mahmut Karakurt’un Ankara Ekspresi, Erikler Çiçek Açtı ve Bir Kadın Kayboldu isimli polisiye romanlarını da unutmamak gerekir. Bu yılların asıl önemli olayı ise üç tanınmış yazarımızın yazdığı polisiye kurgulu eserlerdir. Nazım Hikmet başarısız bir polisiye roman olan Yeşil Elmalar’ı 1936’da yayınlar ve yine polisiye kurgulu ve çok daha başarılı eseri Yaşamak Hakkı Haber-Akşam Postası gazetesinde tefrika edilirken tutuklanması üzerine yarım kalır. Sherlock Holmes’e olan hayranlığını anılarında anlatan Halide Edip Adıvar da 1937 yılında Yolpalas Cinayeti isimli eserini yayınlar. Gençlik yıllarında pek çok polisiye roman çeviren Hüseyin Rahmi Gürpınar ise 1942’de ilginç romanı Kesik Baş’ı yayınlatır ve kitabın kapağına da “Bu bir zabıta romanıdır” ibaresini koyar. Cumhuriyet döneminin bir diğer ünlü yazarı Refik Halit Karay da en önemlisi Ayın On dördü olan polisiye romanlar kaleme alır. Onun yanında ünlü tiyatro yazarı Cevat Fehmi Başkut ise çok başarılı bir polisiye roman olan Valide Sultanın Gerdanlığı’nı yazar. Türk polisiye edebiyatının en önemli isimlerinden bir diğeri de F.M.İkinci, F.M.Duran takma isimleriyle polisiye romanlar yazan Kemal Tahir’dir. 1954’te çok tutulan Mike Hammer romanlarının yerli versiyonu olarak dört Mike Hammer öyküsü yazar Kemal Tahir de. Bu yıllarda Aziz Nesin de Nuruhayat takma adıyla Düğümlü Mendil adında bir polisiye roman yazar. Pınar Kür ise Bir Cinayet Romanı, Sonuncu Sonbahar ve Cinayet Fakültesi ile bu türün en özgün örneklerini dilimize kazandırmıştır. Büyük usta Çetin Altan da Rıza Bey’in Polisiye Öyküleri kitabıyla bu türe katkıda bulunmuştur. 1936 doğumlu olan Osman Aysu, 1994 yılından bu yana kaleme aldığı polisiye- gerilim türündeki romanları ile en bilinen yazarlarımızdan biridir. Özellikle Türk polisiye roman severlerin yakından takip ettiği yazar, ülkemizde polisiye roman yazarılar arasında kitap sayısı bakımından başı çekmektedir. Edebiyatın hemen her türünde yazan Ahmet Ümit, 1996 yılında yayınladığı ilk polisiye romanı olan Sis ve Gece ile tüm Türkiye’nin tanıdığı bir yazar oldu. Ardından da çoğunluklu olarak polisiye romanlardan oluşan birçok esere imza atan Ahmet Ümit, günümüzün en iyi polisiye roman yazarlarından biridir.
- Ziya Paşa'dan Günümüze
Nurten B. AKSOY * Ziya Paşa, 19. yüzyılda yaşamış (1825-1880) Osmanlı Devleti’nin en önemli devlet adamlarından ve en çok eser veren yazarlarından birisidir. Şinasi ve Namık Kemal ile birlikte “Batılılaşma” kavramını ilk defa ortaya atan yenilikçi Osmanlı aydınları arasında yer alır. Eserlerinde baskıcı yönetime karşı özgürlükleri ve meşrutiyeti savunmuştur. Tanzimat Dönemi Edebiyatının kurucularından olan Ziya Paşa’nın ismini en azından edebiyat dersi kitaplarından anımsarız çoğumuz ve onun atasözlerimizden yararlanarak söylediği o ünlü beyitlerini duyarız sık sık birilerinden… Hatta bazen farkında olmadan biz bile kullanırız. Ziya Paşa’nın Terkib-i Bent tarzında yazdığı beyitlerini okuyunca sanırım siz de “zaman geçmiş ama, galiba hiçbir şey değişmemiş” diyeceksiniz. Günümüze nasıl da uyuyor şairin dedikleri, diye şaşırıp kalacaksınız… Not: Beyitler orijinal sırasına bağlı olmadan paylaşılmıştır. ***** Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir (Açıklaması: Nasihat ile uslanmayanı azarlamalı, azarlama ile uslanmayanı pataklamalı.) Her ne kadar “kötek” faslına katılmasak da pek çoğumuz büyüklerimizden, öğretmenlerimizden duymuşuzdur zaman zaman bu sözleri. Âyinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde (Açıklaması: Kişinin aynası yaptığı işlerdir, laflarına bakılmaz; çünkü kişinin aklının seviyesi ancak yaptığı işlerle ortaya çıkar.) Günümüzde her an, her yerde karşılaştığımız ne çok örneği var, bir düşünün bakalım… ***** Bî-baht olanın bağına bir katresi düşmez Bârân yerine dürr ü güher yağsa semâdan (Açıklaması: Gökyüzünden yağmur yerine inci ve mücevher yağsa talihsiz olanın bahçesine bir damlası bile düşmez.) Şöyle bir çevremize baktığımızda ne kadar çok bahtsız olduğunu görmemek mümkün mü? Ziya Paşa ve biz de dahil. Yıldız arayıp gökte nice turfa müneccim Gaflet ile görmez kuyuyu reh-güzârinde (Açıklaması: Birçok acemi müneccim, gökte yeni yıldızlar keşfedeyim derken gaflete dalarak yollarının üzerindeki kuyuyu görmez.) Tabii ki bu beyitte Ziya Paşa gerçek bilim adamlarını eleştirmiyor. Onun asıl anlatmak istediği, bazı insanların kendilerinden beklenen işlerle uğraşacağı yerde gerçekleşmesi imkânsız hayallerin peşinde koşmaları ve gülünç duruma düşerek başlarına kötü işler açmalarıdır. ***** Âsûde olam dersen eğer gelme cihâna Meydâna düşen kurtulamaz seng-i kazâdan (Açıklaması: Eğer mutlu ve rahat olmak istersen bu dünyaya hiç gelme; çünkü şu hayat meydanına bir defa düşen kaza taşlarından -ızdırap verici dertlerden- kurtulamaz.) Sadece İstanbul’da ya da büyük şehirlerin birinde, hatta artık tüm ülkede, yaşamak bile bu sözü kanıtlamaya yeter… ***** İnsana sadâkat yaraşır görse de ikrah Yardımcısıdır doğruların Hazret-i Allah (Açıklaması: İnsan hayatta ne kadar çok hile ve kötülükle karşılassa da Allah’a ve vatanına bağlılıktan vazgeçmemelidir; çünkü Allah doğruların yardımcısıdır. Dehrin ne safâ var acaba sîm ü zerinde İnsan bırakır hepsini hîn-i seferinde (Açıklaması: Dünyanın altınında, gümüşünde (zenginliğinde) ne mutluluk olabilir ki? İnsanlar o kaçınılmaz son yolculuğa çıkarken zaten bunların hepsini geride bırakır.) Günümüzde “kefenin cebinin olmadığını” bilen kaç kişi var acaba… ***** Seyretti havâ üzre denir taht-ı Süleyman Ol saltanatın yeller eser şimdi yerinde (Açıklaması: İslâm mitolojisine göre bir peygamber olan Hazret-i Süleyman gelmiş geçmiş insanların en zenginiydi. Bundan başka Allah’ın bir lûtfu olarak kurda, kuşa, ateşe ve suya hükmedecek güçleri vardı. Bu kudret ve ihtişamın timsali olarak gökyüzünde uçabilen bir tahta sahipti. Ama dünyanın geçiciliğine bakın ki o muazzam saltanatın bile yerinde şimdi yeller esiyor.) Bu konuda halk arasında söylenen bir deyiş vardır: “Dünya Sultan Süleyman’a bile kalmamış…” diye; ancak bu sözde ve Ziya Paşa’nın beytindeki Süleyman, Kanunî Sultan Süleyman değil, Süleyman Peygamber’dir. İç bade, güzel sev var ise akl u şu’ûrun Dünya var imiş ya ki yoğ olmuş ne umûrun (Açıklaması: Aklın fikrin varsa şarap iç, güzelleri sev… Dünya -ve dertleri- varmış ya da yokmuş hiç aldırış etme, gününü gün etmeye bak.) Dikkate alınacak bir öneri… Nasılsa aldırış etsek de bir şey değişmiyor! ***** Cânan gide rindân dağıla mey ola rîzan Böyle gecenin hayr umulur mu seherinde (Açıklaması: Sevgili gitse, dostlar / âşıklar dağılsa, şarap dökülse… Böyle bir gecenin sabahından hiç hayır gelir mi insana?) Milyonla çalan mesned-i izzette ser-efraz Birkaç kuruşu mürtekibin cây-ı kürektir (Açıklaması: Yüksek ve şerefli mevkilerdeki güçlerine güvenip milyonları çalanlar başı dik, alnı açık dolanırken; birkaç kuruş çalan hırsız kürek cezasına çarptırılır.) Şu son yıllarda kaç defa kanıtlandı Ziya Paşa’nın yıllar önce söyledikleri… Şair bugünü görseydi hiçbir şeyin değişmediğine şaşırır mıydı acaba? ***** Onlar ki verir lâf ile dünyaya nizâmât Bin türlü teseyyüp bulunur hânelerinde (Açıklaması: Onlar ki dünyayı sözleriyle düzene sokmak isterler, oysa onların evlerine gidip bakın, kendi evlerinde bin türlü ihmal ve düzensizlik görürsünüz.) Herkese ahlak ve erdem dersi verirken kendi yaşamlarında bunu uygulamayan, çoluk çocuğuna söz geçiremeyen ya da onların yaptıklarını görmezden gelen ne çok ahlaksız insan var yaşadığımız şu dünyada… Bed-asla necâbet mi verir hiç üniforma Zer-dûz palan vursan da eşek yine eşektir (Açıklaması: Kötü yaradılışlı birine üniforma ya da gösterişli, pahalı giysiler soyluluk verir mi hiç; eşeğe altın işlemeli semer vursan da eşek yine eşektir.) Günümüzde de bu sözü doğrulayan o kadar çok olay yaşıyoruz ki... ***** Erbâb-ı kemâli çekemez nâkıs olanlar Rencide olur dîde-i huffâş ziyadan (Açıklaması: Nasıl ki yarasanın gözü güneş ışığından, aydınlıktan rahatsız olursa eksiği olanlar, cahil olanlar da olgun ve bilgili insanlardan hoşlanmaz, onları çekemezler.) Paşanın isminin Ziya olması da manidar. Çünkü Ziya Paşa da devrinde doğruları söylediği için pek çok kişiyi rahatsız ediyordu. ***** İkbâl için ahbâbı siâyet yeni çıktı Bilmez idik evvel bu dirâyet yeni çıktı (Açıklaması: Yüksek mevkilere erişebilmek için dostlarını çekiştirmek moda oldu; eskiden bu tür çirkinlikleri bilmezdik, bu çeşit hüner ve beceriler yeni çıktı.) ***** Sâdıkları tahkir ile red kâide oldu Hırsızlara ikram-ü inâyet yeni çıktı (Açıklaması: Vatanına, milletine gerçekten bağlı olanları aşağılamak ve onları reddetmek kural haline geldi, hırsızlara ikramda bulunmak ve yardım etmek ise yeni çıktı.) ***** Hak söyleyen evvel dahi menfur idi gerçi Hâinlere amma ki riâyet yeni çıktı (Açıklaması: Gerçi eskiden de doğruyu söyleyenlerden nefret edilirdi ama hainlere saygı göstermek, onları koruyup kollamak, onların emirlerine uymak yeni çıktı.) ***** Eyvah bu bâzîçede bizler yine yandık Zîra ki ziyan ortada bilmem ne kazandık (Açıklaması: Eyvahlar olsun ki bu oyunda yine bizler yandık; çünkü zarar ortada, bu konuda ne kazandığımızı bilmiyoruz, daha doğrusu hiçbir şey kazanmadık…)
- Kış mı Geldi Ne
Nurten B. AKSOY * Pastırma yazıydı, yalancı bahardı, dolardı, avroydu, enflasyondu derken nihayet kış mevsimi geldi çattı. O güzelim güneşli ılık günlerin ardından havalar iyice soğudu. Kaloriferlerimiz, sobalarımız, ısıtıcılarımız (pek olmasa da) harıl harıl yanmaya başladı. Çocuklarımız pek bilmez; ama bizim kuşak iyi hatırlar soğuk sabahlara uyanmayı, buz gibi sularla elini yüzünü yıkarken titremeyi... Geriye dönüp baktığımızda aslında ne kadar zor bir çocukluk geçirdiğimizi hepimiz hatırlarız. Bizler şanslı çocuklar mıydık, yoksa çok mu şanssızdık diye düşünürüm çoğu zaman; o günlerde sahip olduklarımız ve olmadıklarımız aklıma geldikçe. Çocukken nasıl ısınıyorduk diye düşündüğümde, aklıma ilk olarak odanın ortasında üstünde kaynayan patates tenceresiyle maltız geliyor. Bugünün çocukları bu ismi duymamışlardır bile. İskeleti teneke ya da bakırdan yapılan üç ayaklı, iki kulplu, iç yüzü toprakla sıvalı ve içinde ızgara bulunan bir çeşit yemek pişirme mangalıydı maltız. Mardin'deki o koca taş evimizde, odanın ortasında dururdu, üstünde yemeğimiz pişerken bizler de onun başında ısınırdık. Bir de döküm ütülerimiz vardı, annem maltızın içinden çıkardığı korları ütünün içine doldurur babamın pantolonlarını ütülerdi. Kömür sobasıyla ilk İstanbul'da tanışmıştım. O zamanlar siyasetçiler kömür filan dağıtmazdı, insanlar kendi kömürlerini alın teri dökerek kazandıkları paralarıyla kendileri alırdı. Temmuz ya da ağustos aylarında satın alınan koca koca kalıplar halindeki kok kömürleri kamyonla getirilir kapımızın önüne yığılırdı. Sokaklarda "oduncu, kömürcü geldi" diye dolaşan adamlar, belli bir ücret karşılığında kömürlerimizi kırar kömürlüğe taşıyıp yerleştirirlerdi, işleri uzun sürerse öğlen yemeği ikram ederdik o adamcağızlara. Parası azdı ama gönlü zengindi insanların o zamanlar... Özel kömür kovalarımız vardı, onları doldurur sobanın kenarına dizerdik. Sabah olunca önce sobanın külü temizlenirdi, tozumasın diye de üstüne su serpilirdi külün, sonra odunlar tutuşturulur, iyice yanınca da üstüne kovalarla kömür boca edilirdi. Kömürler yanıp nar gibi kızardığında, bütün gün dayansın diye üstüne kömür tozu ve kül karışımından yapılmış harç kaplanırdı ki bütün gün ağır ağır yansın ve evimizi sıcacık ısıtsın diye. Sobamızın üstünde sürekli bir güğüm ya da çaydanlıkta su kaynardı; çay, çorba yapmak, elimizi yüzümüzü ılık suyla yıkamak için. Çünkü musluklardan buz gibi akardı sular; kaloriferler, kombiler yoktu ki o yıllarda. Okuldan geldiğimizde o sobanın başında toplanır bir yandan ödevlerimizi yaparken bir yandan da sobanın üstünde kızaran ekmek, peynir ve çayla karnımızı doyururduk... O soba sabaha kadar için için yanarken hem bedenlerimizi hem de yüreklerimizi ısıtırdı. Okullarımız da sobalıydı, kışlar İstanbul'da bile çok sert geçerdi, buz tutmuş karların üstünde yürüyerek giderdik okullarımıza, öyle şimdiki gibi kapımızın önünden bizi alan servislerimiz filan yoktu. Hem kartopu oynar, hem kayar düşerdik yol boyunca şen kahkahalar atarken. Sabah gelen hizmetliler yakardı sobaları, ellerimizi ısıtırdık o sobaların başında, bazen sobalar tüter, her yeri toz duman kaplardı. Hatta bazen bu yüzden derslerimiz bile kaynardı, bu da biz öğrencilerin pek hoşuna giderdi... Sonraki yıllarda "vezüv" marka gaz sobaları çıktı, bir kibritle tutuşuveren ve hemencecik ortalığı ısıtıveren. Önündeki camlı kapısından mavi mavi yanan alevleri seyrederdik büyük bir merakla. Bazen içine gaz birikirdi, farkında olmadan kibriti çakıp içine atarsanız vay halinize. Alev alırdı o emaye soba, kıpkırmızı kesilir" Vezüv Yanardağına" döner, hepimizi korkuturdu... Kömür ve gaz sobasından sonra Fatsa'da o küçücük "ördek" tabir edilen fındık sobalarıyla tanışmıştım. Kış gelmeden fındık fabrikalarından fındık kabuğu alırdık çuval çuval, eve depolardık. Havalar soğudu mu fındık kabuğuyla doldurup tutuştururduk ördek sobalarımızı. Çıtır çıtır ses çıkararak öylesine güzel yanardı ki o minicik soba, kendimizden geçer, hayallere dalar kalırdık başında. Daha sonraları kuzineye (fırınlı sobalara) terfi etmiştik ev arkadaşlarımla ve tam bir Karadenizli gibi o kuzinelerde ne hamsiler ne mısır ekmekleri pişirip yemiştik, tatlı sohbetlere eşliğinde. Derken Antalya günleri başladı. Sıcak iklimler şehri Antalya; neredeyse yılın üç yüz gününü güneşle geçirdiğimiz o mavi Akdeniz'in güzeller güzeli şehri... Antalya'yla birlikte sobalara da veda etmiştik. Artık elektrikli sobalar ya da klimalarla ısınıyorduk. Bedenimizin bir yanı ısınırken diğer yanı üşürdü; ama olsun, parlayan güneş yüzümüzü, yüreğimizi sıcacık ısıtırdı... Beydağlarının karlı tepelerine bakarken camlardan giren güneş ışığıyla avunurduk ısınma adına. Şimdilerde kaloriferli evlerde oturuyoruz çoğumuz. Bir düğmeyle istediğimiz zaman açıp kapadığımız, istediğimiz kadar yaktığımız kaloriferlerimiz var. Üstünde ekmek kızartamadığımız, kestane pişiremediğimiz; ama külü, isi, kokusu olmayan zahmetsiz kaloriferlerimiz. Hüzün kokan sonbahardan sonra; fırtınalı, karlı, buzlu soğuk günleri bekliyoruz, sıcacık evlerimizde içimiz titreyerek. Bir yandan yüklü doğalgaz faturalarını hesaplarken, bir yandan da geçim sıkıntısından, siyasetten daha çok, kesilir mi diye korktuğumuz doğalgazın akıbetini düşünüyoruz "Hey gidi günler hey" diyerek. Ellerimiz, bedenlerimiz çok fazla ısınmasa da gönüllerimizin sıcacık olduğu o eski zamanlarda daha mı mutluyduk, diye de sormadan edemiyoruz kendimize...
- Ressam İbrahim Balaban
Nurten B. AKSOY * 1921 yılında Bursa-Seçköy, Osmangazi'de dünyaya gelen İbrahim Balaban doğduğu köyün 3 yıllık okulunda eğitim görür. 1937 yılının son günlerinde, henüz 16 yaşındayken Hint keneviri yetiştirmek suçundan cezaevine girer ve avunmak için resim çizmeye başlar. Resimlerini zeytinyağına batırdığı renkli kalemlerle yapar. Altı ay hapis ve 16,000 lira da para cezasına çarptırılan Balaban, para cezasını ödeyemeyince, üç yıl daha hasse mahkûm olur. Cezasının bitmesine az bir zaman kala dört mahkûmun saldırısına uğrayan Balaban, cezaevinden çıktıktan sonra evlendiği gün düğün evini basan hasmını öldürür ve yeniden cezaevine girer. 1942 ile 1944 ve 1947 ile 1950 yılları arasını Bursa Cezaevinde geçirir, Cezaevindeyken önce babasının cinayete kurban gittiğini; daha sonra doğumda karısının ve çocuğunun ölüm haberlerini alır. Balaban, Bursa Cezaevinde kendisinden 20 yaş büyük olan Nâzım Hikmet'le tanışır. Onun desteği ve ilgisi sayesinde resim yeteneği ortaya çıkar ve gelişir. Nâzım Hikmet, Orhan Kemal’i hikâyeci, Balaban’ı ise ressam olarak yetiştirmek istemektedir. İbrahim Balaban cezaevinde resmin yanı sıra felsefe, sosyoloji, ekonomi-politik konularında pratik bilgiler edinerek kendini yetiştirir. Ressam, yedi yıl süren Nâzım Hikmetli günlerini ileriki yıllarda yazdığı Şair Baba ve Damdakiler kitabında anlatır. İstanbul Şehir Tiyatroları'nda sahneye konan "Aslolan Hayattır" adlı tiyatro oyununda ve "Mavi Gözlü Dev-Nâzım Hikmet" adlı sinema filminde (Yönetmen: Biket İlhan) bu kitaptan alıntılar vardır. Ayrıca sanatçının kitabı yazar Haldun Çubukçu tarafından oyunlaştırılır ve 2011 yılında Ankara Devlet Tiyatrosunda sahnelenir. Balaban, Sanat, yaşantının izdüşümüdür. Konu bir özdür, her öz kendi kabuğunu yapar. (Yani sanatsal biçimini oluşturur.) kuramını ortaya koymuş ve sanatını bu kuram üzerine oturmuştur. İlk sergisini 1953'te İstanbul’da, Fransız Kültür Merkezinde açar. Sonraki yıllarda hem Türkiye'de, hem de yurtdışında pek çok sergi açan İbrahim Balaban, 1961'de Yeni Dal Grubu sergisindeki bir tablosundan dolayı yargılansa da aklanır .Yine 1968'de Gazi Dergisi'nde basılan bir tablosundan dolayı yargılanır; ondan da aklanır. 1969’da Adana’da sergilediği resimleri saldırıya uğrar. Resim eleştirmenleri kendisini "Anadolu insanının yaşamından ve halk efsanelerinden yola çıkarak toplumsal gerçekçi yapıtlar üreten ressam" olarak tanımlarlar. Balaban, sanat hayatını Dağınık, Nakışsı, Ağır Aksak, Oyuncaksı, Tutsak, Özgürlük gibi dönemlere ayırır. Önceleri köy yaşamının yoksulluğunu, köylü üretim araçlarını resmeden sanatçı, giderek destanlara, halk inançlarına, kahramanlarına, söylencelere, mitolojiye uzanır. Sonraları kente göçü, kentteki yaşam ve demokrasi mücadelesini ele alır. Son dönemde Anadolu Erenleri ve Bereket Anaları'nı resimler. Bugüne kadar iki binden fazla tablo ve bunun birkaç katı desen üreten Balaban aynı zamanda yazar olup, yayınlanmış 11 adet kitabı bulunmaktadır. Ressam, son olarak desen çalışmalarını 2005'te İstanbul'da sergiler. Bu desenler Balaban-Yaşamın Çizgileri / Desenler (Remzi Oğuz Yılmaz) kitabında toplanmıştır. Bugüne kadar iki binden fazla tablo ve bunun birkaç katı desen üreten Balaban aynı zamanda yazar olup, yayınlanmış 11 adet kitabı bulunmaktadır. Ressam, son olarak desen çalışmalarını 2005'te İstanbul'da sergiler. Bu desenler Balaban-Yaşamın Çizgileri / Desenler (Remzi Oğuz Yılmaz) kitabında toplanmıştır. Hapiste birlikte yattığı Nâzım Hikmet, onun "Bahar" adlı tablosundan etkilenerek "İbrahim Balaban'ın Bahar Tablosu Üstüne" adlı şiiri yazar. Ayrıca "Mapushane Kapısı" ve "Harman" tabloları için de birer şiir yazmıştır. Mart 2008 de vizyona giren Reis Çelik'in yönetmenliğini yaptığı "mülteci" filminde "Bülbül hoca" rolüyle yer alan sanatçının ikinci evliliğinden iki erkek, bir kız çocuğu ve beş torunu vardır. 1955 doğumlu oğlu Hasan Nazım Balaban da babası gibi ressamdır. Bunca sıkıntılı yaşamına rağmen sürekli üreten ve hayata kafa tutan sanatçı 9 Haziran 2019'da İstanbul'da tedavi gördüğü hastanede 98 yaşında vefat eder... Saygıyla anıyoruz... BALABAN’IN BAHAR TABLOSU ÜSTÜNE İşte seyreyle gözüm, hünerini Balaban’ın İşte şafak vakti Mayıs ayındayız İşte aydınlık: Akıllı, cesur, taze, diri, insafsız… İşte bulut: Kaymak gibi lüle lüle İşte dağlar: Hem de mavi, hem de serin İşte sabah seyranı tilkilerin Uzun kuyruklarında ışık, Sivri burunlarında telaşları. İşte seyreyle gözüm: İşte karınları aç, tüyleri diken, ağzı kırmızı İşte dağ başında kurdun biri. Kendi içinde duymadın mı sen Aç kurdun öfkesini sabah vakitleri? İşte seyreyle gözüm: Kelebekler, arılar… İşte kıvıl kıvıl devranı balıkların İşte bir leylek Mısır'dan yeni gelmiş. İşte bir geyik; daha güzel bir dünyanın hayvanı. İşte seyreyle gözüm; İnin önünde ayı, uyku sersemi henüz Sen aklından geçirmedin mi hiç? Toprağı koklayarak, ayılar gibi dalgın yaşamayı Bala, armuda, yosunlu loşluğa yakın, İnsanın sesinden, ateşten uzak. İşte seyreyle gözüm: sincaplar, tavşanlar, İşte kertenkele, işte tosbağa, İşte üzüm gözlü eşeğimiz, bir ağaç pırıl pırıl Güzellikte insana en çok benzeyen İşte çayır çimen: Girin içine çıplak ayaklarım. İşte kokla burnum: Labadalar, ebe gömeçleri. Ellerim ellerini, dokunun, okşayın, avuçlayın, İşte anamın sütü, karımın eti, gülüşü çocuğumun. İşte sürülen toprak. İşte İnsan: dağın taşın, kurdun, kuşun efendisi. İşte çırakları, işte poturunda yamalar İşte karabasan. İşte sağrılarında kederli, korkunç oyuklarında öküzleri. On yıl mapusta yattı ama kaybetmedi Umudunu Balaban. İşte Seçköy’den Ali’nin kızı geliyor al taylarıyla tarlaya. NÂZIM HİKMET RAN
- Bir Tatil Hayali ve Düş Kırıklığı
Nurten B. AKSOY * Yaz mevsiminin en sıcak günleriydi, bu nedenle öğretmenlik döneminden kalma bir alışkanlıkla temmuz ayı gelip sıcaklar bastırınca bir tatil planı yapma düşüncesi kafamı kurcalamaya başlamıştı. İşte bu düşüncenin etkisiyle, belki "Mübadil" bir ailenin çocuğu olmamdan, belki de son dönemlerde okuduğum Selanik'te geçen kitapların (Elveda Güzel Vatanım-Ahmet Ümit, Kaplanın Sırtında-Zülfü Livaneli, Mor Kaftanlı Selanik-Yılmaz Karakoyunlu) etkisiyle küçük bir Yunanistan, daha doğrusu SELANİK-KAVALA turuna katılmaya karar vermiştim. Bu kararla ilk öğretmenlik yıllarımdan Fatsa'da aynı evi paylaştığım arkadaşımla Temmuz ayının başında, bir perşembe akşamı saat 22.00'da Kadıköy'den otobüsle yola çıktık. Yol üstündeki diğer güzergahlardan katılan tur yolcularıyla Yunanistan sınırına doğru yola koyulduk. Meriç Nehri üzerindeki İpsala sınır kapısından, nöbet bekleyen askerlerimize el sallayarak Yunanistan'a giriş yaptık. 3-4 saatlik bir yolculuktan sonra tur programındaki ilk durak olan Kavala'ya geldik. Buraya özgü börekler ve kurabiyelerden oluşan kahvaltımızın ardından programda vaad edilen Kavala'nın tarihi yerlerini görmek yerine, tur rehberinin bir gün önce mesajla ilettiği değişiklik üzerine feribotla Tassos adasına geçip, aslında katılımın isteğe bağlı olduğu, fakat gidilecek başka hiçbir yeri olmayan bu küçük yerde plaja gitmek zorunda bırakıldık. Bu plaj turuna katılmanın ekstra fiyatı 25 Avroymuş. Mecburen bu parayı ödeyip plajdaki şezlonglarda gün boyu oturmaya, denize girmeye (ki girmeyen bir sürü katılımcı vardı) mahkum edildik. Üstelik çıkışa yakın yanımıza gelen plaj görevlisi garsonlar adam başı 15 Avroluk harcama yapmamız gerektiğini hatırlatarak, gereksiz harcama yapmamıza neden oldular. Böylece ilk hayal kırıklığımızı yaşadık. Gece yolculuğunun üstüne eklenen plaj yorgunluğundan sonra, tekrar yapılan 3-4 saatlik feribot ve otobüs yolculuğuyla Selanik'e gelebildik. İkinci hayal kırıklığımız şehir merkezine 8-9 km uzaklıkta, DÖRT YILDIZLI olduğu belirtilen, ancak yıldızları kaymış (!) orman içindeki Nuh Nebi'den kalma külüstür oteldi. Giriş işlemleri yapılıp odalarımıza yerleştikten sonra, otelde akşam yemeği olmadığı için tekrar otobüsle Selanik merkezine inip karnımızı doyurduk bitap vaziyette otele döndük. Bu arada sevimli (!) rehberimiz Selanik'teki ikinci günün de 20 avro karşılığında Halkidiki plajlarında geçirileceğimiz müjdesini verdi. Bir gün öncesinin yorgunluğunu henüz üstümüzden atamadığımızdan, bir de üç tarafı denizlerle çevrili güzel ülkemin denizlerini düşününce, (özellikle de Antalya'da yaşamış ve denize girmiş biri olarak) arkadaşımla Halkidiki plaj turuna katılmama kararı aldık. Tura katılan 10-15 kişi daha bizim gibi bu tura katılmadı. Arkadaşımla bütün günümüzü bu dağ başındaki otelde geçirmek yerine Selanik'e inip şehri kendi başımıza gezmek istedik, ancak şehre giden herhangi bir toplu ulaşım aracı yokmuş, taksi çağrılması gerekiyormuş. Biraz düşündükten sonra bilmediğimiz bir ülkede, orman içindeki bir otelden taksiye binip şehre gitmeye (üstelik gidiş-dönüş 40 avro ödemeye) cesaret edemediğimizden akşama kadar, çalan yeknesak müzik eşliğinde odamızda oturmayı tercih ettik. Akşam bir tavernada yapılacak Yunan gecesine katılmak üzere (katılım ücreti 55 Avro) plajdan dönen tur yolcularıyla Selanik'e indik. Belki de turun tek eğlenceli tarafı bu tavernada geçirdiğimiz zamandı. Türk-Yunan ezgileri eşliğinde uzoların ve Ege mezelerinin de coşkusuyla herkes oldukça eğlendi. Benim yol arkadaşım E... gençliğimizde oldukça muhafazakar ve kuralcı bir insandı. Zamanın törpüsü hepimizi olduğu gibi onu da hayli değiştirmişti. E.... artık hayli eğlenceli ve hoş görülü olmuş, içki içmeye başlamıştı. Ancak yaşadığı bazı sıkıntılar nedeniyle elinde olmayan bir alışkanlık edinmişti. Sıkıntılı ya da coşkulu olduğu zamanlarda sanırım ferahlamak için "Lâ ilahe......." diye yüksek sesle bağırıyordu. Turun ilk günü otobüste yaptığı bu davranış önce yadırganmış, ama sonra bizleri tanıdıkça ve yapılanın gayri ihtiyari bir şey olduğu anlaşılınca herkesi güldürmeye başlamıştı. Özellikle E....'nin tavernada uzo içip içip arkadan bağırması hepimizi çok eğlendirdi. Güzel geçen bir gecenin ardından otele döndüğümüzde bizi bir başka sürpriz bekliyordu. Otelin havuz başında bir düğün vardı. Saat gece yarısını geçmesine rağmen çok yüksek sesli müzik ve ışık gösterisi devam ediyordu ve müzik sesi tüm yüksekliğiyle odaların içinde yankılanıyordu. Arkadaşım uzonun etkisiyle sızıp kalmıştı. ancak saat 3,5 olmasına rağmen düğün tüm hızıyla sürüyordu. Pijamalarımla resepsiyona inip düğünün ne zaman biteceğini, uyuyamadığımı söylediğimde, sadece müziğin sesini biraz kısabileceklerini söylediler ve o düğün sabahın ilk saatlerine kadar sürdü. Bu da tur şirketinin müşterilerini hiç ciddiye almadığının, sırf para kazanmak hırsıyla insanların eski ve ucuz otellerde tüm olumsuzluklara maruz kalmasına göz yummasının kanıtıydı. Nihayet turun üçüncü gününe yani son gününe gelmiş, ama henüz Selanik ve Kavala'yı görmemiştik. Sabah erkenden toparlanıp o köhne otelden ayrılarak, rehber hanımın lütfedip anlattığı tarihi bilgiler eşliğinde otobüsle Selanik merkeze vardık. İlk görülecek yer Selanik'in en büyük katedrali olan Aya Dimitros Katedraliydi. ama işgüzar rehberimizin programda yaptığı keyfi değişiklik nedeniyle, pazar günü insanların ibadet yaptıkları katedrali sadece kapıdan görmekle yetindik. Oradan sonra bu turu yapmamızın ana sebebi olan ATAMIZ'ın evini ziyarete gittik. Bir bahçe içindeki küçük mütevazi evin önünde yüzlerce insan heyecan içinde kapının açılmasını bekliyordu. Kapı açıldığında rehberimizi cevvalliği sayesinde, eve ilk giren gurup bizdik, ama pazar gününün yoğunluğu ve insanların saygısız tavırları yüzünden (sanki buraya sadece özçekim yapmaya gelmişler gibi) itiş kakış bir vaziyette, oradaki o güzel havayı solumaya fırsat bulamadan dışarıya savrulduk. Selanik’in diğer tarihi yerlerinin önünden bile geçmeden, Beyaz Kule’nin önünde bir saat sonra buluşmak üzere dağıldık. Ama rehberimizin hakkını yemeyelim. Sağ olsun Aristo’nun heykeline el sallayıp, ayak başparmağını tutarak dilek dilememize vesile oldu kendisi. 35 dereceyi bulan öğle sıcağında Beyaz Kule’ye vardık, ordan da Büyük İskender’in heykeline saygılarımızı ileterek sözüm ona gezdiğimiz Selanik’e veda ederek Kavala’ya doğru yola çıktık. Yine 2-3 saatlik bir yolculuktan sonra nihayet deniz kenarına kurulmuş, minik bir Ege kasabasını andıran Kavala’ya vardık. Vakit hayli ilerlemiş, karnımız acıkmıştı. Rehberimiz otobüsten inince bize yine yüzeysel tarih bilgileri verdi. Kavalalı Mehmet Ali Paşa’dan bahsederek evini ve diğer tarihi mekanları gösterebileceğini, hatta isteyenlerin kendilerinin gidip görebileceğini söyledi. Kırk dereceyi bulan sıcaklık altında, karnı acıkmış insanların hiçbiri böyle bir geziyi yapmak istemediğinden, yine rehberimizin yönlendirmesiyle, mübadele ile buraya göç eden, eski bir İstanbullu aileden gelen balıkçının restoranına doluştuk. Ege’nin balıkları ve salatalarıyla karnımızı doyurduktan sonra Kavala’ya da sadece uzaktan, otobüsün penceresinden bakarak veda ettik. 2-3 saatlik bir yolculuktan sonra çok şükür İpsala sınır kapısından güzel yurdumuza döndük. Tekirdağ’da verilen bir köfte molasından sonra, hafta sonu trafiğinin yoğunluğu içinde gece yarısından sonra evimize gelebildik. Aslına bakarsanız bu gezinin bende bıraktığı hemen hiçbir güzel duygu ve anı yok. Peki neden bu kadar uzun anlattın, diye soracak olursanız tur şirketlerinin yalan vaadlerine aldanmamanız için anlattım diyebilirim. Bir kere turun adı bile yalan; “3 GECE 4 GÜN” diye satılan turun 4. günü yoktu mesela. Günün son saatlerinde, 22.00’dan sonra yolcuları çeşitli duraklardan toplayıp yola çıkaran tur şirketi o, 2 saatlik süreyi size bir gün diye yutturuyor, siz de o yolculuğun heyecanı ve hayaliyle bu ayrıntıya fazla takılmıyorsunuz; ama verilen sözlerin çoğu tutulmayınca her şey zihninizi kurcalamaya başlıyor. Daha önce de tur şirketleriyle çeşitli yolculuklara çıktım, ufak tefek aksaklıklar dışında hepsinden de güzel anılarla ayrılmıştım. Ancak bu sefer bir sürü tur şirketi, aynı otobüse doldurdukları yolcuların (müşterilerin) memnuniyetini değil sadece kazanacakları paraları hesapladıklarından ülke turizmine bir darbe de kendilerinin vurduğunun farkına varmışlardır inşallah...
- ÖZLÜYORUM
Nurten B. AKSOY * Havada CUMHURİYET kokusu var.” diye bir cümle takıldı gözüme sosyal medyada, çok hoşuma gitti… Terör olaylarının, kadın cinayetlerinin, bebek ölümlerinin, hırsızlıkların, ahlaksızlıkların pis kokularının güzel yurdumun dört bir yanını sardığı şu korkunç günlerde CUMHURİYETİN kokusuna öylesine hasret kalmışım ki sözü bile beni mutlu etmeye yetti. Evet, yarın CUMHURİYETimiz 101. yaşına girecek, bense onun üçte ikisi yaşımdayım. Yani ben ve benim kuşağım, Cumhuriyet henüz taptaze bir fidanken, onun en görkemli döneminde dünyaya geldik, olgunluk dönemlerinde ise bizler gençliğimizi yaşadık... Altmışlı yıllar, okul yıllarım... Hani "küçüktüm, ufacıktım, top oynadım acıktım..." günleri... Kıt kanaat geçinen, cepleri yoksul, ama gönülleri zengin ailelerimizi, üstüne beyaz, kolalı yakalar taktığımız siyah önlüklerimizi, bütün bir yıl, yaz kış demeden giydiğimiz altı kösele ayakkabılarımızı özlüyorum. Marka, moda bilmez, birbirimizi hiç kıskanmazdık; renk renk kalemlerimiz, çeşit çeşit defterlerimiz ve test kitaplarımız yoktu. Sarı defterlere küçücük kalmış kurşun kalemlerle yazardık... Ama mutlu çocuklardık, birbirimizi çok severdik, elimizdeki her şeyimizi paylaşırdık birbirimizle... Olur olmaz yargılamazdık kimseyi, bayramlarımızı da coşkuyla kutlardık. Karda kışta yürüyerek gittiğim okulumda onun, bunun adamı veya yandaşı olmayan, “Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” nesiller yetiştirmek için çırpınan öğretmenlerim geliyor gözlerimin önüne. Birilerine değil; vatana, millete hizmet aşkıyla yanan o asil, vatansever öğretmenlerimi özlüyorum. Asansörü, kaloriferi olmayan ama sımsıcak olan evimi özlüyorum; siyah-beyaz ekranların başında oturup, birbirimizle sohbet ettiğimiz günlerin özlemi yakıyor içimi. Duble olmayan, daracık, eciş bücüş yollardaki yol hikayelerini özlüyorum yine… En önemlisi de hep birlikte coşkuyla kutladığımız, gerçek anlamda sevip benimsediğimiz bayram günleri geliyor gözlerimin önüne. Dalgalanan bayraklar altında coşkuyla söylediğimiz “Onuncu Yıl Marşı” çınlıyor kulaklarımda ve ben o günleri özlüyorum. Yirmi birinci yüzyılın başında, cumhuriyetimiz yüzüncü yaşını doldurup yeni bir yüzyıla yol alırken çok da mutlu değilim. O eskilerde yaşadığım aydınlık günleri özlüyorum, cumhuriyete gerçekten gönül vermiş o güzel insanları özlüyorum. Son yirmi yılıma dönüp bakıyorum... Ülkem teknolojide, sanayide, imarda (!) ne kadar geliştiyse sevgide, birlik ve beraberlikte, ahlakta o kadar sınıfta kaldı ne yazık ki. Özellikle de ne kadar sevgisiz, ne kadar bencil, ne kadar öfkeli insanlar olup çıktık. Niyeyse önce kendimizi yargılamamız gerekirken hep başkalarını yargılar olduk, ayrıştırıldık, ötekileştirildik..."Yaratılanı sevemedik Yaradan'dan ötürü", "Gel kardeşim elini ver bana" diyemedik.. Bir kısmımız coşkuyla kutlarken cumhuriyeti, yoluna can veririz diye haykırırken, bir kısmımız onu yıkmak, karanlıklar içine çekmek için çabalar oldu... Bütün bu yaşananlara rağmen cumhuriyetimiz 1001 yaşını kutlayacak ve daha nice yıllara da erişecek inşallah, ama ya bizler birbirimizi sevmeyi, birbirimize katlanmayı öğrenebilecek miyiz ? El ele verip saygı ve sevgi çemberi oluşturabilecek miyiz ? Cumhuriyeti yaşadığını söyleyerek, ona ve ilkelerine arkasını dönenleri, onu yok etmek adına her türlü kötülüğü yapanları gördükçe kahroluyorum. Halkı bölenlerden, sahte kahramanlardan, sahte dindarlardan, sahte “büyüklerden” nefret ediyorum. Ben çocukluğumun CUMHURİYETİNİ özlüyorum, onu istiyorum. Gözleri çakmak çakmak bakan, halkının tümünü kucaklayan ATATÜRK gibi bir lider istiyorum. Şatafatlı saraylardan yönetilen cumhuriyeti değil, halkıyla el ele, gönül gönüle aydınlık günlere yol alacak Cumhuriyeti özlüyorum. Uyumak ve güzel bir rüyaya uyanmak, çocukluğumun, gençliğimin özlediğim cumhuriyetini yeniden yaşamak istiyorum...
- Yol Arkadaşları
NURTEN B. AKSOY * 1960-1970’li yılların çocukları ve yeni yetmeleri olan bizler okumayı seven ya da sevmek zorunda kalan bir kuşaktık. Televizyonun, bilgisayarın ve cep telefonlarının olmadığı o yıllarda, tek eğlencemiz radyoda yayınlanan “Arkası Yarınlar”, 45’lik plaklar ve çeşit çeşit kitaplardı. Ne bulursak okurduk; klasik eserlerden tutun Kemalettin Tuğculara kadar. Bir de bu yıllarda hayatımıza renk katan, bizi heyecanlandıran, kültürümüzü geliştiren dergiler ve çizgi romanlar vardı… DOĞAN KARDEŞ 1945-1993 yılları arasında belli aralıklarla yayınlanan, popüler çocuk dergisi. Bu yıllarda bir efsane haline gelmiş olan dergi 4-5 kuşak boyunca hepimizin anılarında derin izler bıraktı. Yapı Kredi Bankası’nın kurucusu Kazım Taşkent’in İsviçre’nin Flims kasabasındaki Sunnehuesley yatılı okulunda okuyan 10 yaşındaki oğlu Doğan Taşkent’in 10 Nisan 1939 tarihinde Alpler’de meydana gelen bir heyelan sonucunda hayatını kaybetmesi üzerine onun anısını yaşatmak için, adını taşıyan bir çocuk dergisi yayımlamaya karar vermesiyle 1945 yılında Doğan Kardeş çıkmaya başladı. Yıllar boyunca Türkiye’de çocukların en yakın dostu olan bu efsanevi dergide Suna Kan’dan İdil Biret’e, Coşkun Aral’dan Pınar Kür’e, Talat Halman’dan Garo Mafyan’a kadar, günümüzün birçok ünlü isminin imzalarına henüz hepsi birer çocukken ilk önce Doğan Kardeş’te rastlandı. Suna Kan ve İdil Biret yurtdışında eğitim gören birer harika çocukken gönderdikleri mektuplar dergide yayımlanıyordu. İçinde yazılar ve karikatürlerin yanı sıra çizgi romanlar da vardı. Çocukluğumuzun en büyük kültür hazinesi ve eğlencesiydi. TOMMİKS Yüzbaşı Tommiks (Capitan Miki) 1835 ve 1840 yılları arasında Amerika’da yaşayan 15 yaşında bir korucu, rangerdir. Bu dönem Amerikan tarihinde “Altına Hücum” veya “Batıya Göç” dönemi olarak bilinir. Yüzbaşı Tommiks’e iki alkolik karakter, Konyakçı (Doppio) ve Doktor (Salasso), her macerasında eşlik eder. Bu ikili bir yandan kendilerini sürekli komik olayların göbeğinde bulurken, diğer yandan da arkadaşları Miki’nin yardımına koşmaktan da geri kalmazlar. RED KİT Özgün adı “Lucky Luke” olan Red Kit, Belçikalı karikatürist Morris (1923-2001) tarafından çizilen çizgi romandır. Gölgesinden hızlı silah çeken yalnız kovboy “Red Kit” sadık beyaz atı Düldül (Jolly Jumper) ve sevimli köpeği Rin Tin Tin (Rantanplan) ile beraber suçluların ve adaletsizliğin amansız düşmanıdır. Suçluları temsil eden Dalton kardeşler; Joe, William, Jack ve Averel birçok macerada yer alırlar. Diğer unutulmaz karakterler Kalamiti Jane, Billy Kid, Yargıç Roy Bean, Jesse James, Akbaba, Posta arabası sürücüsü Hank ve Cenaze Levazımatçısı’dır. TEKSAS Teksas ya da Çelik Blek 1956 yılından beri Türkiye’de yayınlanan ve kardeş yayın olan Tommiks ile birlikte çocuklar ve gençler arasında çok büyük ilgi görmüş İtalyan yapımı bir çizgi romandır. Bu romana olan ilgi o dereceye varmıştı ki Türkiye’de bütün çizgi romanlar Teksas-Tommiks adıyla anılmaya başlandı. 1770 yıllarında Kuzey Amerika’da İngiltere’ye ait kolonilerin bağımsızlık savaşı vererek Amerika Birleşik Devletleri’ni kurmasını konu alan bu çizgi romanın başlıca kahramanları Çelik Blek isimli bir genç savaşçı, Rodi isimli ergenlik çağındaki bir erkek çocuk ve Profesör Oklitus’dur. TENTEN’İN MACERALARI Özgün adı “Les Aventures deTintin” olan çizgi roman dizisi, 1929 yılında Belçikalı çizer Hergé tarafından yaratıldı. 20. yüzyıl Avrupa çizgi romanlarının en ünlülerindendir. Serinin kahramanı, genç bir gazeteci ve gezgin olan Tenten’dir. Maceralarında ona köpeği Fındık (Milu), arkadaşı Kaptan Haddock ve başka pek çok renkli karakter eşlik eder. CEP FOTOROMANLARI 60’lar ve 70’lerde genç kızlar tarafından çok rağbet gören orta boy bir cebe sığabilecek boyutta olduğu için “Cep Fotoromanı” olarak adlandırılan resimli aşk kitapları vardı. Dış kapaklarına ana karakterleri içeren bir sahnenin basıldığı renkli bir fotoğraf, iç sayfalarında ise tamamı siyah-beyaz fotoğraflar bulunurdu. Bu fotoğrafların üzerinde Türkçe dizilmiş konuşma çizgileri olurdu. Fotoromanlar çoğunlukla İtalyan ve Fransız artistleri tarafından senaryolaştırılmış konuları içerirdi. Kavga ve dövüş sahneleri içermeyen, pembe aşk hikayeleri üzerine kurgulanmış bu tekdüze fotoromanları, birbirimizle değiş-tokuş yaparak okur hatta kısıtlı harçlıklarımız almaya yetmediği için bir gecelik kiralardık o kitapları ve çoğu kez ders kitaplarımızın içine saklayarak okurduk. HEY DERGİSİ 1970’lerin başından 1980’lerin sonuna dek Milliyet Yayın Topluluğu tarafından çıkarılan müzik ve gençlik dergisiydi. Hey’in en çok ilgi gören bölümleri; müzik listeleri, radyo program listeleri, mektup arkadaşı köşesi ve posterlerdi. Hey’in renkli posterleri o dönem odalarımızın duvarlarını süslerdi. SES DERGİSİ Ses Dergisi, 1956’da yayımlanmaya başladı. Birçok sanatçının Yeşilçam’a ve sahnelere adım atarak ünlü olmasını sağlayan Ses’de sanat, sinema, moda ve müzik dünyasından haberler yer alıyordu. Dergi aynı zamanda, Ressam Fikret Mualla’nın çizimler yaptığı, Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun düzenli yazılar yazdığı bir dergi olma özelliği taşıyordu. Ses Dergisi için 1938’de çizdiği desenlerden birinin müstehcen olduğu gerekçesiyle Fikret Mualla hakkında dava açılmıştı.Türk sineması, Türk müziği ve diğer sanat dallarında birçok ünlünün bugünkü tanınırlığını sağlamada çok etkili olan Ses, 2013’te yayın hayatına tekrar başladı. HAYAT MECMUASI 1956’dan 1980’lerin sonlarına kadar İstanbul’da yayımlanan haftalık haber-aktüalite dergisi. 1960-1970’li yıllarda Türkiye’nin en yüksek tirajlı dergisi idi. Dergide magazin haberleri, tarihi yazı dizileri, edebi eser tefrikaları, gezi yazıları yayınlanırdı. Yayın hayatına 6 Nisan 1956 günü başladı. Sohbet yazıları ve radyo programları ile tanınan Şevket Rado tarafından çıkarılan derginin sahibi Yapı Kredi Bankası idi. Renkli kapakları ve derginin ortasında yayımlanan tam sayfa resimleri ile büyük ilgi uyandırdı. Hikmet Feridun Es, Semiha Es, Şevket Rado, Yılmaz Öztuna, Naşit Hakkı Uluğ, Rakım Çalapala, Nihat Menteşe yazar kadrosunda yer alan isimlerdendi. HAYAT HAYVANLAR ANSİKLOPEDİSİ Hayvanlar Ansiklopedisi yetmişli yılların en güzel belgesel dizisiydi (!) belki de. Heyecan içinde beklerdik yeni sayılarının çıkmasını. Eskiden birçok ansiklopedi fasikül fasikül satılırdı, fasiküller tamamlandıktan sonra ciltçiye götürür, bir güzel ciltletir sonra da kütüphanemizin en güzel köşesine yerleştirirdik onları, lazım olduğunda bakmak üzere… AKBABA İlk olarak Aralık 1922 tarihinde yayımlanmıştır. 1977’ye kadar yayın hayatını sürdüren dergi, kendi alanında Türkiye’nin en uzun soluklu yayın organı oldu. Akbaba Dergisi’nin içeriği; eleştiri yazıları, tiyatro oyunları, fıkralar, rüya tabirleri, genç fırçalar köşesi ve karikatürlerden oluşuyordu. Derginin arka kapağında yabancı karikatüristlerin eserleri yer alırdı. Günümüz karikatüristlerinin ustalarının ustalarını yetiştiren Akbaba, yayın hayatı boyunca genç yazar ve çizerlere de okul vazifesi görmüştür. GIRGIR 1972’de yayın hayatına başlayan, kadrosu ve imtiyaz sahiplerinde büyük değişikliklerle günümüzde halen yayımlanan, Türkiye’nin en çok satmış kült mizah dergisidir. Oğuz Aral’ın mizah yönetmenliğinde yayına başlayan Gırgır’ın ilk yıllardaki sloganı; “Geçim derdini, can sıkıntısını, aşk yarasını, karı-koca kavgasını şipşak keser her derde devadır, gırgır da gırgır,” idi. Bir dönem 500 bine ulaşan tirajıyla Türkiye’de gelmiş geçmiş en çok satan mizah dergisi oldu ve kendinden sonra gelen bütün mizah dergilerinin tarzını belirleyen bir ekol haline geldi. Kendisinden önceki mizah dergilerinin elitist tavrını terk edip, döneminde “sulu mizah” denilerek küçümsenen, argo, cinsellik ve mahalle hayatını işlemekten çekinmeyen yeni bir anlayışa yöneldi.
- 110 Yaşında Bir Ulu Çınar
Nurten B. AKSOY * Tam 110 yaşında olmasına karşın yazdığı kitaplar ve söyleşileriyle kimileri tarafından eleştiri oklarının hedefi olsa da çevresindekilere hep bir şeyler öğretmeye, onları aydınlatmaya, bir mum yakmaya çalışan; Türkiye’nin Sümer dili, yazını ve yapıtlarıyla uğraşan, bu alanda araştırmalar yapan ve yaşayan en ünlü bilim kadını olan Muazzez İlmiye Çığ; 20 Haziran 1914’te Bursa’da doğar. Ailesi köken olarak Kırımlı göçmenlerden olup babası Kırım’dan Amasya-Merzifon’a, annesi ise Kırım’dan Bursa’ya göçmüştür. Bir müddet İzmir’de yaşayan aile, 15 Mayıs 1919 tarihinde gerçekleşen İzmir’in işgalinin ardından daha güvenli bir yer olan Çorum’a yerleşir. İlkokula Çorum’da başlayan Muazzez, ailesi Bursa’ya taşınınca Bursa’da özel bir okul olan Bizim Mektep’te Fransızca ve keman dersleri alır. 1926’da sınavla Bursa Kız Muallim Mektebi’ne (Bursa Kız Öğretmen Okulu) girer. 1931 yılında mezun olunca babasının da öğretmenlik yapmakta olduğu Eskişehir’e tayin olur. Eskişehir’de öğretmenlik mesleğini dört buçuk yıl yapar. 1936 tarihinde Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Hititoloji bölümüne kaydolur. Nazi Almanya’sından kaçarak Türkiye’ye sığınmış olan ve Ankara Üniversitesi’nde dersler veren Prof. Dr. Hans Gustav Guterbock’tan Hitit Dili ve Kültürü derslerini, Prof. Dr. Benno Landsberger’den de Sümer ve Akad Dilleri ve Mezopotamya Kültürü derslerini alır. 1940 yılında Ankara Üniversitesinden mezun olduktan sonra İstanbul Eski Şark Eserleri Müzesi Çivi Yazılı Belgeler Arşivine uzman olarak atanır. Aynı yıl Kemal Çığ ile evlenir. Müzede çalıştığı 31 yıl boyunca meslektaşı Hatice Kızılyay ve Dr. F.R. Kraus ile birlikte müzenin deposunda bulunan Sümer, Akad ve Hitit dillerinde yazılmış on binlerce tableti temizleyip, sınıflandırıp numaralandırır. Yetmiş dört bin tabletten oluşan çivi yazılı belgeler arşivini oluşturur, üç bin tabletin kopyasını yapıp katalog halinde yayımlar. 1957’de Münih’teki Oryantalistler Kongresi’ne katılır. 1960’ta Heidelberg Üniversitesi’nde altı aylık bir çalışma yapar. 1965’te Roma’da sergilenen Hitit sergisini bu şehirden alarak Londra’ya götürür. 1972’de emekliye ayrılır. Emeklilikten sonra bir süre yurtdışında yaşayan Muazzez İlmiye Çığ, 1988’de Philadelphia’daki Asuroloji kongresine katılır. Prof. Kramer’in History Begins at Sumer adlı kitabını Türkçeye çevirir ve kitap 1990’da “Tarih Sümerlerle Başlar” adıyla Türk Tarih Kurumu tarafından yayımlanır. Kitabın çok ilgi görmesi üzerine 1993’te çocuklara yönelik 'Zaman Tüneliyle Sümerlere Yolculuk' da dahil Sümer ve Hitit kültürlerini tanıtan 13 kitap yazar. Pek çok yerde Profesör olarak nitelenen Muazzez İlmiye Çığ’a, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinin teklifi uyarınca üniversite senatosu tarafından 4 Mayıs 2000 tarihinde Fahri Doktora unvanı verilir. Sümer ve Hitit kültürlerinin en önemli araştırmacılarından olan Muazzez İlmiye Çığ, on üç kitap ve birçok bilimsel makale yazmış ve birçok ödül almıştır. Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ, “Yapılan son çalışmalar Sümerlerle Türklerin ilişkisini kesin olarak ortaya koymuştur. Sümerler, Mezopotamya’ya Orta Asya’dan göç ederlerken kültürlerini birlikte taşımışlardır. O nedenle, ‘Tarih Sümerlerle değil, tarih Türklerle başlar’ dememiz gerekir” der söyleşilerinde. "Sümerlerde Mabet Fahişeliği ve Vatandaşlık Tepkilerim” isimli kitaplarında kadınlarda başörtüsünün köklerinin Akadlara dayandığını yazan ve kamuoyunda yankı uyandıran Muazzez İlmiye Çığ, 2007 yılında, “Vatandaşlık Tepkilerim” adlı kitabıyla “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek” suçuyla yargılanır ve ilk celsede beraat eder. Bu güne kadar Sümerler konusunda yazdığı kitaplarla yalnızca Türkiye’de değil, bütün dünyada tanınan ve saygı duyulan Muazzez İlmiye Çığ, dünyaca tanınan ve bu konudaki otoritesine saygı duyulan üç ünlü Sümerologdan biridir ve yazdığı tüm kitaplarda Sümerleri çeşitli yönleriyle anlatmıştır. 110 yaşında hayata veda eden hocamızı saygıyla anıyoruz...

Hayat ve Sanat
DERGİSİ
Emek veren herkesin ADAsı



























