top of page

Arama Sonucu

maviADA'ya DÖN

Boş arama ile 4771 sonuç bulundu

  • Ölümsüz Aşk

    ÖLÜMLÜ İNSAN * ŞENOL YAZICI * Aşk, insanlık tarihinin en eski ve en yeni konusu. Mitlerden modern filmlere, halk hikâyelerinden tüketim toplumunun reklamlarına kadar her çağda yeniden tanımlanmış, yeniden paketlenmiş bir duygu. Literetür metinlerinde aşk, hem bireysel bir deneyim hem de toplumsal bir koşullandırma olarak görünür. Bir yandan Kerem ile Aslı’nın, Leyla ile Mecnun’un aşkı vardır: ölümsüz, saf, insanı dönüştüren. Öte yandan sinema afişlerinde parlatılan, kırk yaşından sonra “emekliliğe ayrılan” tüketim toplumunun aşk modeli. Tasavvuf anlayışında ise aşk ilahi bir biçim alır. Edebiyat bu çoklu teoremi ironik bir dille açığa vurur. Daha doğrusu yeni bir kilit kurar: Aşkın yaşı var mıdır, aşk ölür mü? Sermaye, aşkı hormonlara ve pazarlama stratejilerine indirgerken, edebiyat aşkı insanın en derin paydası olarak yeniden sunar. Aşk, insanın en eski icadı. Belki de en basit içgüdüsünü en karmaşık ritüellere dönüştürme becerisinin adı. Bir bakış, bir dokunuş, bir hormon patlaması… Ama yetmez. İnsan, bu basit dürtüyü yasayla, törenle, yasakla süsleyerek aşkı yaratmış. Ne garip: aşkı tanımlamak için binlerce yıl uğraştık, ama hâlâ emin değiliz. Kerem ile Aslı’nın aşkı mı gerçek, yoksa moda yıldızların afişlerde parlatılan bedenleri mi? Leyla ile Mecnun’un çölü mü, yoksa Sevgililer Günü’nde satılan kırmızı çamaşır mı? Aşkın iki yüzü vardır: biri doğal hali içgüdü, çoğalma, biyoloji; öteki yanı ise bir kutsallığa ulaşır; etik, estetik, şiir. Hâlbuki insan, basit bir dürtüyü kutsallaştırmış aşkı yaratmıştır. Bu yaratım, hem en büyük başarısı hem de en büyük trajedisidir. Çünkü aşk, bir yandan insanı özgürleştirir, bir yandan da toplumsal kurallara, ritüellere, yasaklara bağlar. AŞK çoğu kez bir gençlik eylemi olarak tanımlanır. Hani AŞK ÖLÜMSÜZDÜ? Doğrudur, ne var ki İNSAN ÖLÜMLÜDÜR . Aşkın yaşı var mı? Hayatın gerçeğinde bu doğanın eşsiz bağışı için o malum yargı görünür; “kırktan sonra emeklilik” der. Oysa eşini yitirmiş yaşlı teyzelere “Ağzında dişin var mı?” sorma ödevi düne kadar Tanrı emri gibi duruyordu, yoksa mahalle efsanesi miydi? Aşk, gençliğin fırtınası kadar yaşlılığın bilgeliklerinde de vardır. Ama toplum, aşkı kendi çıkarına göre biçimlendirir. Bir gün kırk yaşında biter der, ertesi gün aşkı kırkbir yaşında yeniden başlatır. İroni burada devreye girer: Aşkın yaşı yoktur, ama toplumun yaşı vardır. Toplum da aşkı kendi çıkarına, anlayışına göre biçimlendirir. Oysa aşk, iki insanın gönülle paylaştığı bir an, bir hayat, bir sırdır. Bazen yirmilerde, bazen seksenlerde... Gerçekten aşkın yaşı var mı? Yaşamın gerçeğinde yanıt çok basittir; sağlığın yerindeyse sonsuza kadar... Bir nokta daha var ki önemli: Aşkın da aynı beklenti ve sağlıkta olmalı... Aşk, tek başına yapılamaz; dostluk da, yol arkadaşlığı da... Hep ötekini ister. Bazen bir hayatı paylaşmak, bazen bir anı. Bazen yirmilerde, bazen seksenlerde... Türküsü türküne, adımı adımına, yolu yoluna uymalı... Aslında olayın bilinip de görmezlikten gelinen bir yanı var. Hormonlar yaşla ilgilidir, doğru, ama aşkın doğasında olan yol arkadaşlığı, sevgili, dostluk, gençliğin fırtınası kadar yaşlılığın bilgeliklerinde, beklentilerinde de vardır. Aşkın bulaşmadığı bir alan, insan üretimi olup da girmediği bir köşe bucak yok denilebilir. Dahası önce aileyi, toplulukları, ulusları olduran aitlik denen duygunun yaratılmasında da aşkın önemli bir element olduğunu söylersek çok da yanlış olmayacaktır. AŞKın eskiden de alınan, satılan yanları, paraya dayalı ya da "herkese benzemeyen " hikayeleri hep vardı. Kimilerinin bataklık dediği bu alandan, SAPPHO gibi çıkıp da adını literatüre yazdırmayı başaranları ayrıca anmak gerek. Ne var ki günümüzde buna bir üçüncü boyut daha eklendi: AŞKI BİR METAYA ÇEVİREN AŞK ENDÜSTRİSİ. ...ve her yılbaşı öncesi arşa çıkardıkları kırmızı iç çamaşırlarını yasaklayıp gündemi oralara çeken ülkeleri ve siyasileri de unutmayalım, o da aşkın konusu. Sonuçta aşk, insanın hem en basit hem de en karmaşık halidir. Basit çünkü içgüdüdür; karmaşık çünkü şiirleşmiştir. Metinler, bu ikiliği ironik bir berraklıkla gösterir: aşk, hem yeme içme gibi insanın vazgeçilmezi, hem de insanın en derin hüznünü ve en büyük coşkusunu taşıyan bir sır, bir şiirsel destandır. Bu Bizi Aşkın Türlerine Taşır. Antik Helen'in güzel kadın şairi şairi SAPHO, sıcak coğrafyanın ya da antik dönemin futursuzluğuyla aşkta erkekten beklentisini rahat açıklar. "Söyleyemiyorum istediğimi utancım önlüyor beni" Sonradan AŞKa bir kutsallık ve elbette mahremiyet de giydiren edebiyat ve ŞİİR başka şeyler anlatmaya başlayacaktır. Belki aklımızı da karıştıran bu: Çağlar öncesinden dünyanın en güzel Türkçesiyle "Bana seni gerek seni" diyen bir Anadolu ereni Yunus Emre'nin sözünü ettiği aşktır konumuz. “Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi; Sevda ise, bütün gövdenle…” der Ataol Behramoğlu, belki aşkın en saf halini anlatır. Aşk, insanın en eski icadı. Basit bir içgüdüyü en karmaşık ritüellere dönüştürme becerisinin adı. Ama yetmez. İnsan, bu basit dürtüyü şiirle, yasayla, törenle, yasakla süsleyerek aşkı yaratmış. Ama o dürtü sadece bedensel bir aksiyon değil, başka yönleri de var. Aşkın aldı benden beni, Bana seni gerek seni. Ben yanarım dünü günü, Bana seni gerek, seni. İLAHİ BİR AŞKI da anlatabilir Yunus Emre'deki gibi... Nazım Hikmet, “Sevdalınız komünisttir / yüreği işçi sınıfının yüreğiyle bir atar,” derken aşkı yalnızca bireysel bir tutku değil, toplumsal bir dayanışma olarak da tanımlar. Çünkü aşk, yalnızca iki kişiyi değil, bütün bir dünyayı dönüştürme gücüne sahiptir. Toplum, aşkı kendi çıkarına göre biçimlendirir. Bir gün kırk yaşında biter der, ertesi gün elli yaşında yeniden başlatır. Oysa aşk, ÖTEKİYLE, bazen bir hayatı paylaşmaktır, bazen bir anı ölümsüz kılmak. “Hasretinden prangalar eskittim.” diyen Ahmet Arif, aşkın doğasının bir başka yanına işaret eder. Aşk, bekleyiştir, sabırdır, zamanın zincirlerini aşma çabasıdır ve ironinin en güzel yanı şudur: Aşkı tanımlamaya çalıştıkça elimizden kayar. Belki de aşk, tanımlanamaz olduğu için aşktır.

  • Sait Faik Abasıyanık

    ŞİMDİ SEVİŞME VAKTİ * Çıplak heykeller yapmalıyım, Çırılçıplak heykeller Nefis rüyalarınız için Ey önünden geçen ak sakallı kasketli, Yırtık mıntanından adaleleri gözüken Dilenci Sana önce Şiirlerin tadını Aşkların tadını Kitaplardan tattırmalıyım Resimlerden duyurmalıyım. resimlerden... Şu oğlan çocuğuna bak Fırça sallıyor Kokmuş manifaturacının ayağına Dörtyüzbin tekliğinden On kuruş verecek Seni satmam çocuğum Dörtyüzbin tekliğe, Ne güzel kaşların var Ne güzel bileklerin Hele ne ellerin var, ne ellerin. Söylemeliyim, Yok Yok... meydanlarda bağırmalıyım. Bu küçük Güllerin buram buram tüttüğü Anadolu şehri kahvesinde Kiraz mevsiminin Sevişme vakti olduğunu. Resimler seyrettirmeli, şiirler okutturmalıyım Baygınlık getiren şiirler Kiraz mevsimi, kiraz Küfelerle dolu pazar. Zambaklar geçiriyor bir kadın. Bir kadın bir bakraç yoğurt götürüyor Sallıyor boyacı çocuğu fırçasını Belediye kahvesinde hâlâ o eski, o yalancı O biçimsiz bizans şarkısı. Sana nasıl bulsam, nasıl bilsem, Nasıl etsem nasıl yapsam da Meydanlarda bağırsam Sokak başlarında sazımı çalsam Anlatsam şu kiraz mevsiminin Para kazanmak mevsimi değil Sevişme vakti olduğunu... Bir kere duyursam hele güzelliğini, tadını, Sonra oturup hüngür hüngür ağlasam Boş geçirdiğim, bağırmadığım sustuğum günlere Mezarımda bu güzel, uzun kaşlı boyacı çocuğunun Oğlu bir şiir okusa Karacaoğlan'dan Orhan Veli'den Yunus'tan, Yunus'tan... *** SAİT FAİK ABASIYANIK * Sait Faik Abasıyanık, Türk edebiyatının önemli hikaye yazarlarından ve modern Türk hikayeciliğinin öncülerinden biri olarak görülür. Şimdi Sevişme Vakti adıyla bir şiir kitabı da vardır. CEHOV tarzı durum öykülerinin bizdeki öncüsü kabul edilir. 23 Kasım 1906'da Adapazarı'nda dünyaya geldi. İstanbul'da 11 Mayıs 1954'te 48 yaşında sirozdan yaşamını yitirdi. İlköğrenimini Adapazarı Rehber-i Terakki Mektebi'nde yaptı. İki yıl Adapazarı İdadisi'nde öğrenim gördü. Kurtuluş Savaşı'ndan sonra ailesi İstanbul'a yerleşince İstanbul Sultanisi'ne girdi. Onuncu sınıfta bir öğretmene yapılan şaka yüzünden sınıfı dağıtılınca Bursa Erkek Lisesi'ne geçti, 1928'de buradan mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde bir süre eğitim gördü. Ekonomi öğrenimi için İsviçre Lozan'a gitti. Kısa süre kaldı ve Fransa'ya geçti. 3 yıl Fransa'da Grenoble'da yaşadı. Eğitimini yarım bırakarak 1933'te İstanbul'a döndü. Kısa bir süre Halıcıoğlu Ermeni Yetim Mektebi'nde Türkçe grup dersleri öğretmenliği yaptı. Babasının desteğiyle girdiği ticarette de başarılı olamadı. Daha sonra hiçbir işle uğraşmadı. Geçimini babasından kalan mirasla sürdürdü. Yaşamını Şişli'de Bulgar Çarşısı'ndaki apartman ve Burgaz Ada'daki köşklerinde annesiyle geçirdi. Şiir yazmaya İstanbul Sultanisi'ndeki öğrencilik günlerinde başladı. Öyküye Bursa'daki öğrencilik zamanında geçti. İlk öyküsü "Uçurtmalar" 9 Aralık 1929'da Milliyet gazetesinin sanat sayfasında yayınlandı. 1934-1940 arasında Varlık, Ağaç, Servet-i Fünun, Uyanış, Ses, Yeni Ses, Yaprak, Yenilik gibi dergilerde yayınlanan öykülerinle tanınmaya başladı. Sait Faik ilk ürünlerini ortaya koyarken, Türk öykücülüğünde durum şöyleydi: Bir yanda Ömer Seyfettin'in "milli hikayecilik" etkisi sürüyordu. Refik Halit Karay'dan F. Celalettin'e uzanan gülmece ağırlıklı "fıkra-öyküler yönelimi" vardı. Sabri Ertem ve Sabahattin Ali ile yerine oturan "gerçekçi yönelim" ve Memduh Şevket Esendal'ın içten ve yalım anlatımı. Sait Faik bu ortamda ilk öyküleriyle gözlemci bir yazar olarak belirdi; ama kısa sürede öyküyü olaydan sıyırmaya yöneldi. Bu yönelişinde onun gerçeği ya da durumu bir anlatıcıdan, kendi "ben"inden geçirme eğiliminin de büyük payı vardı. Bu, öykülerinde doğal bir öznelleşme süreci hazırladı. O "ben" evrensel bir insanlık duygusunun odağı olduğu için, insanlığın tüm çelişkilerini, bunalımlarını öyküsünün temeline yerleştirdi. Ona göre her şey insanı sevmekle başlar. İlk dönem ürünü öykü kitaplarında Adapazarı ile İstanbul'daki çocukluk ve ilk gençlik yıllarını anlattı. Sonraki yapıtları giderek bir şiirsellikle doldu. "Lüzumsuz Adam", "Mahalle Kahvesi", "Havada Bulut" gibi eserlerinde esnaf, işsizler gibi dertli insanlara, toplumun acı çeken kesimlerine yöneldi. "Kumpanya" ile öykülerine giren karakterler arttı. Gezgin tiyatro topluluğu, cambazhane çalışanları, emekli miralay, Galata, Samatya, Yedikule'deki deri işçileri, meyhaneler, sabahçı kahveleri, çımacılar, garsonlar. "Son Kuşlar"da bir tür düş kırıklığı hissedilir. Sait Faik, toplumsal düzenin çirkinlikleri, sahtelikler, adaletsizlikler karşısında direnen insanın yalnızlığını keşfeder. Sonraki kitaplarında bu karamsarlık artar. "Alemdağda Var Bir Yılan"la gerçeküstücülüğe yöneldi. Hikayedeki konu ve olay akışını iyice ortadan kaldırdı. Öykülemeyi ruhsal değişiklikler yoluyla yaptı. Gerçeküstücü öğelerle kişinin yalnızlığı ve bunun yarattığı acıları irdeledi. Öykü, roman ve şiirlerini yaşamın hakkını vermek için yazdı. Sürekli kullandığı ana tema yaşama sevinci oldu. Sıradan insanlar, işsizler, hamallar, balıkçılar, sokak kadınları, kimsesiz çocuklar, emekçiler ve küçük burjuvalar onun insanlarıdır. O bu insanlarda evrensel insanı yakaladı. Aynı zamanda bir İstanbul öykücüsüdür. Doğa güzellikleri karşısında başı döner. Toplumsal sorunlar onu bireysel planda bir hayıflanmaya sürükler. Böyle anlarda karamsar bir tablo çizer. Toplumsal çelişkiler karşısındaki tavrı öfke, yenilgi ve kaçış olur. Ölümünden sonra Burgaz Ada'daki evi müze haline getirildi. Annesi "Sait Faik Hikaye Ödülü" oluşturdu. Çağdaş edebiyata katkılarından dolayı Amerika'daki Uluslararası Mark Twain Derneği'nin onur üyeliğine seçildi. SAİT FAİK ABASIYANIK'IN YAPITLARI ÖYKÜ: Semaver (1936) Sarnıç (1939) Şahmerdan (1940) Lüzumsuz Adam (1948) Mahalle Kahvesi (1950) Havada Bulut (1951) Kumpanya (1951) Havuz Başı (1952) Son Kuşlar (1952) Alemdağ'da Var Bir Yılan (1954) Az Şekerli (ölümünden sonra, 1954) Tüneldeki Çocuk (1955) Mahkeme Kapısı (Adliye röportajları) (1956) Balıkçının Ölümü-Yaşasın Edebiyat (1977, derleyen Muzaffer Uyguner) Açık Hava Oteli (1980, Konuşmalar-mektuplar derleyen Muzaffer Uyguner) Müthiş Bir Tren (1981, deleyen Muzaffer Uyguner) ŞİİR: Şimdi Sevişme Vakti (1953) ROMAN: Medar-ı Maişet Motoru (1944, ikinci baskı 1952'de "Birtakım İnsanlar" adıyla) Kayıp Aranıyor (1953) Yaşamak Hırsı

  • Yunus Emre

    Yunus Emre (Kul Yunus, Âşık Yunus veya Yunus) (1240-1320), Anadolu sahasında yetişmiş Türk şair ve mutasavvıf. 13. yüzyılın son yarısı ve 14. yüzyılın başlarında yaşamış Türkmen bir derviş olan Yunus Emre, Anadolu'da Türkçe şiirin öncüsüdür. Tarihî şahsiyeti hakkındaki bilgiler yetersizdir ve hatta birbirini yalanlayıcı niteliktedir; ayrıca menkıbevi unsurlarla da karışmıştır. Yunus Emre hakkında biyografik bilgi veren velayetnameler ile manzum şiirler dışında temel kaynak bulunmamaktadır. Yunus Emre, 1240 yılında Sarıköy'de doğmuştur. Şiirlerindeki bilgilerden evli ve İsmail adında bir oğlunun olduğu anlaşılmaktadır. Her ne kadar ümmi olduğu söylense de tasavvuf yoluna girmeden önce iyi bir medrese eğitimi almış olması olağandır. İyi derecede Farsça, Arapça bilmektedir. Bazı beyitlerinden Maraş, Kayseri, Tebriz, Nahçıvan, Yukarı Azerbaycan, güneyde Bağdat ve Şam'ı dolaştığı anlaşılmaktadır. Tapduk Emre, Yunus Emre'nin mürşididir; Yunus, divanının 17 ayrı beytinde bunu dile getirmiştir. Tapduk Emre, Yunus Emre'yi Nallıhan'daki zaviyesinde yetiştirmiştir. Yunus Emre, resmî yazışma ve edebiyat dilinin Farsça olduğu, ilmî eserlerin Arapça yazıldığı bir dönemde yetişmiş bir geçiş dönemi şairidir. Bu yüzden eserlerinde yerine göre Türkçe, Arapça, Farsça sözler kullanmış, hatta bazen üç dilden de sözcükler kullanmıştır. Yunus, 13. yüzyılda Anadolu sahasında Oğuz Türklerinin konuşup yazdığı yazı dilinin en önemli temsilcisidir. Eski Anadolu Türkçesi de denilen bu şivenin oluşumunda; kullandığı kelime ve ifade kalıpları, mecazlar ve terimlerle Türkçenin edebîleşmesi yolunda bir dönüm noktası olmuştur. Şiirlerini genel olarak hece ölçüsüyle yazmakla birlikte, hece ölçüsüne uyan aruz vezinleriyle de şiir söylemiştir. Tek heceli dil olan Türkçe ile aruz vezni uyum sağlamadığından ister istemez aruz hataları oluşmuştur. Kimi zor kavramları Türkçe kelimelerle rahatlıkla ifade edebilen Yunus Emre, bu özelliğiyle kendisinden sonra yetişecek şairlerin öncüsü olmuştur. Yaşadığı asırda başlattığı millî tarz, takipçileriyle gelişerek sürmüştür. Yunus Emre'nin Risâletü'n-Nushiyye adlı tasavvufi bir mesnevisi ile Dîvân'ı Türkiye Türkçesinin en önemli metinleri olarak kabul görmektedir. Mısralarında kendisini "Şairler kocası" veya "Âşık Kocası" ibareleriyle tanıtan Yunus Emre, yaklaşık 1320 yılında, 82 yaşında ölmüştür. Ancak, nereye defnedildiği kesin olarak bilinmemektedir. Yunus'tan bahseden çeşitli kaynaklar, mezarının Sarıköy'de olduğunu söylemektedir. UNESCO, Yunus Emre'nin yaklaşık 750. doğum yılı olan 1991 yılını "Uluslararası Yunus Emre Yılı" ilan etmiştir. Fikir babası, zamanın kültür bakanı Namık Kemal Zeybek'tir. Hayatı Menkıbeleri Hacı Bektaş Veli Velayetnamesi'ne ve sonraki tarihî eserlere girecek kadar büyük bir ün kazanan Yunus Emre'nin hayatı hakkında kesin olarak bir şey söylenemez. Doğum yeri hakkında rivayetlere dayanan görüşlerse tutarsızdır. Kimi araştırmacılara göre doğum yeri Sarıköy kimi araştırmacılara göre ise Karaman'dır. Yunus ve mürşidi Tapduk Emre, Sakarya havzasında yaşamıştır. Bu nedenle Yunus'un Sarıköy'lü olduğu düşüncesi genel kanı hâline gelmiştir. Fuat Köprülü, Yunus hakkında Bektaşi geleneğinde anlatılan rivayetleri kabul etmiş, "13. yüzyılın son yarısında Sivrihisar civarında, yahut Bolu sınırı içindeki Sakarya Suyu civarındaki köylerden birinde yetişmiş bir Türkmen köylüsü" olduğunu dile getirmiştir. Abdülbaki Gölpınarlı'nın belirttiğine göre, Yunus'un tahsil hayatı Konya'da geçmiştir. Hayatı boyunca yolunu ve inancını yaymak için gezmiş, ihtiyarlık çağını ise doğduğu Sarıköy'de geçirmiştir. Netice itibarıyla Yunus, Orta Anadolu'da Sakarya Nehri çevresinde bir yerde doğmuş ve Nallıhan'a yakın Emremsultan'daki zaviyede Tapduk Emre Dergâhı'nda yaşamıştır. Hacı Bektaş Veli Velayetnamesi'nde, Hacı Bektaş'ın "nefes"ini kabul etmeyen Yunus'un "ehlim var, ayalim var, bana buğday gerek" sözünden hareketle evlendiği ve çocukları olduğu söylenebilir. Başbakanlık Arşivi'nde 871 sayılı Konya Defteri'ndeki 1518 tarihli bir belgede ise Yunus'un İsmail adında bir oğlundan söz edilir. Yunus'un bir şiirinde, "Bunda dahi verdin bize oğul u kız çift ü helâl/ Andan dahi geçdi arzum benim âhım didâr için" demesi de evli ve çocuklu olduğuna işarettir. Yunus Emre'nin ümmi oluşu hakkındaki rivayet; bazı şiirlerinde, bilgiyi gerçeğe ulaşmak için bir vasıta saydığından ilme önem vermemesi, dervişlik tevazusuyla kendisini bir şey bilmez olarak tavsif etmesi ve bilgisine güvenip gururlananları taşlaması yüzündendir. Köprülü'nün deyişiyle: "Zamanında Anadolu'da hâkim olan tasavvuf felsefesini Celâlettin Rumi'den hiçbir surette aşağı sayılamayacak bir manevi kabiliyet ile kavrayan ve onu emsalsiz bir kudretle en basit şekiller altında ifadeye muvaffak olan bu adam, 'harfleri heceleyemeyecek kadar ümmi' olamazdı." Yunus'un iyi bir eğitim aldığı; Arapça, Farsça, tefsir, hadis, İslam tarihi ve diğer İslam ilimlerini okuduğu şiirlerinden anlaşılmaktadır. Ancak Kur'an'ı anlayacak kadar Arapçayı, Mevlâna'yı anlayacak kadar da Farsçayı öğrenmiş olması, İslami ilimleri bilmesi; bir medrese eğitiminin mi, yoksa dergâhta şeyhinden aldığı bir eğitimin mi sonucu olup olmadığı bilinmemektedir. Yunan mitolojisini, evliya ve enbiya menkıbelerini, eski İran efsanelerini bilmektedir, Kur'an'dan, hadisten, erenlerin sözlerinden mazmunlar aldığını ve Mevlâna'nın Mesnevî'sini ve Dîvân-ı Kebîr'deki gazelleri okuduğunu yine şiirlerinden anlaşılmaktadır. Şirazlı Sadi'nin bir gazelini, nazmen Türkçeye çevirmiştir. Kendisi de birkaç şiirinde medresede tahsil gördüğünü açıkça söylemektedir. Yunus, kendinden önce Anadolu'yu etkisi altına alan İran edebiyatı sufiliğine karşı Türk edebiyatı sufiliğini oluşturur. Onun millî tarz ve şekilli sufiyane şiirleri, Anadolu'da hızla yayılarak takipçisi olan birçok şair yetiştirir. Âşık Paşa, Eşrefoğlu Rûmî, İbrahim Gülşeni, Aziz Mahmud Hüdâyî ve Said Emre bunların en tanınmışlarıdır. Tanpınar, Yunus Dîvân'ını "Anadolu lehçesinin kendisini idraki" olarak niteler. Yunus Dîvân'ının 14. yüzyılın sonuna kadarki Türk şiirinin ve dilinin havasını yansıttığını belirtir. Yunus, Tapduk Emre adlı Babai şeyhine bağlıdır. Köprülü, Yunus'un Tapduk Emre'ye mürit oluşunu: "Dîvân'ındaki eserlerinden anlaşıldığına göre, uzun müddet Hak yoluna erişmeye çalışmış, fakat bu emeline ancak Tapduk Emre'ye mürit olduktan sonra muvaffak olabilmiştir." sözleriyle açıklar. Şeyhinin ölümünden sonra, onun müritleri Yunus Emre'nin etrafına toplanmıştır. Yunus henüz hayatta iken menkıbeleri bütün Anadolu'ya yayılmıştır. Yunus, Mevlâna öldüğünde 34 yaşındadır ve Mevlâna'yı gençlik çağında görmüş, onun meclislerinde bulunmuştur. İki şiirinde, 1273'te ölen Mevlâna Celâlettin'in meclislerinde bulunduğunu anlatır ve ondan büyük bir saygıyla bahseder. Yunus'un, Anadolu'nun birçok şehrini gezdiğini, Azerbaycan taraflarına ve Şam'a gittiğini söyleyen ve bir iki şiirinde şeyhliğinden ve ihtiyarlığından bahseden Yunus, Risâletü'n-Nushiyye adlı mesnevisini 1307-1308'de yazdığını belirtir. Bu bakımdan, bu tarihte olgun bir eser veren ve 1273'te ölen Mevlâna ile çağdaş olan Yunus, 1320 yılında 82 yaşında ölmüştür. Ölüm tarihi ve defnedildiği yer hakkında çeşitli tartışmalar vardır. Ancak, Adnan Erzi, Beyazıt Devlet Kütüphanesinde bulduğu bir belgede Yunus Emre'nin hicri 720 tarihinde (M. 1320/1321) 72 yaşında öldüğüne dair bir kayıt bulmuştur. Belgedeki verilen diğer tarihlerin doğruluğuna ek olarak, bizzat Yunus'un bahsettiği kişilerin yaşadığı yüzyıllarla da Yunus'un yaşadığı yıllar uymaktadır. Yunus'tan bahseden en eski kaynaklardan Hacı Bektaş Veli Velayetnamesi, Nefahâtü'l-Üns tercümesi ve Şakaik tercümelerinde onun, Porsuk Çayı'nın Sakarya Nehri'ne karıştığı yer yakınında, yani Sarıköy'de yattığı söylenmektedir. Abdülbaki Gölpınarlı, Yunus'un mezarının Sarıköy'de olduğunu, diğer yerlerde bulunan mezarların Yunus'un makamları olduğunu kabul eder. Fuat Köprülü de Lâmiî Çelebi'nin tercümesindeki rivayeti tercih ederek Yunus Emre'nin, Porsuk Çayı'nın Sakarya'ya karıştığı yerde (Sarıköy) gömülü olduğunu "tamamıyla müspet olmamakla beraber, diğer rivayetlere göre herhâlde daha akla yakın" kabul etmektedir. Bektaşi geleneğinde hayatı Bektaşi geleneğine göre: Hacı Bektaş Veli, Anadolu'ya geldiği sırada, orada Seyyid Mahmud Hayrani, Celâlettin Rumi, Hacı İbrahim Sultan gibi birtakım büyük mutasavvıflar arasında, Emre adlı "kuvvetli velayet sahibi" bir şeyh varmış. Hacı Bektaş'ın daveti üzerine tüm Anadolu erenleri onun yanına gelmişler ancak bu şeyh davete icabet etmemiş. Diğer Anadolu erenleri onun gelmek istemediğini Hacı Bektaş'a bildirmişler. O da, Sarı İsmail ismindeki dervişini gönderip Emre'yi yanına çağırtmış, gelmemesindeki hikmeti sormuş. Emre, perde arkasından çıkan bir elin kendisine nasip verdiğini, hazır bulunduğu o erenler meclisinde Hacı Bektaş adlı bir kimseyi hiç görmediğini söylemiş. Hacı Bektaş Veli, o elin herhangi bir belirtisi olup olmadığını sorunca Emre, avucunda yeşil bir ben gördüğünü söylemiş. O vakit Hacı Bektaş elini uzatmış ve avucundaki yeşil beni hayretle gören Emre, kendisine evvelce el veren mürşidin karşısında bulunduğunu fark etmiş. Tam üç defa hayretle "Tapduk Padişahım!" demiş. İsmi işte o zamandan başlayarak Tapduk Emre olmuş. Sivrihisar'ın güneyinde Sarıgök adlı bir köy vardır. O köyde doğmuş Yunus Emre adlı biri varmış. Yunus, ekincilikle geçinir, yoksul bir adammış. Bir sene kıtlık olmuş, Yunus'un yoksulluğu iyice artmış. Son çare, birçok keramet ve inayetini duyduğu Hacı Bektaş Veli'ye gidip yardım istemeyi düşünmüş. Sığırının üstüne bir miktar alıç (yaban elma) koyup dergâha gelmiş. Pir'in ayağına yüz sürerek hediyesini vermiş ve kendisine bir miktar buğday istemiş. Hacı Bektaş Veli, ona iyilikle muamele ederek, birkaç gün dergâhta misafir etmiş. Ancak Yunus geri dönmek için aceleci davranmış. Dervişler Pir'e, Yunus'un acelesini anlatmış. O da, "Buğday mı ister, yoksa erenler himmeti mi?" diye haber göndermiş. Yunus, buğday istemiş. Bunu duyan Hacı Bektaş, tekrar haber göndermiş, "İsterse, o alıcın her tanesine nefes edeyim." demiş. Yunus buğdayda ısrarcı imiş. Hacı Bektaş üçüncü defa yine haber göndermiş, "İsterse, her çekirdek sayısınca himmet edeyim." demiş. Yunus tekrar buğdayda ısrar edince artık buğdayı vermişler. Yunus, dergâhtan çıkıp gitmiş ancak biraz yürüdükten sonra, işlediği hatanın büyüklüğünü anlamış, çok pişman olmuş. Derhâl geri dönerek kusurunu itiraf etmiş. O vakit, Hacı Bektaş, onun kilidini Tapduk Emre'ye verdiğini, bu yüzden, isterse ona gitmesini söylemiş. Yunus bu cevabı alır almaz derhâl Tapduk dergâhına giderek başına geleni anlatmış; o da, Yunus'u dergâhının odunculuğuna tayin etmiş. Fedakâr derviş, tam 40 yıl bu hizmette bulunmuş, buna rağmen, eğri ve yaş odun getirdiği hiç görülmemiş. Böyle uzun senelerden sonra bir gün, bir erenler meclisi kurulmuş; orada şeyhi ile beraber oduncu Yunus hazır olduğu gibi, Yunus-ı Gûyende adlı pek tanınmış bir ilahici de varmış. Mecliste Tapduk Emre'ye vect hâli gelmiş, "Şevkimiz var, haydi, sen de biraz terennüm et!" diye Yunus-ı Gûyende'ye seslenmiş ancak bunu birkaç kere söylediği hâlde, ondan hiçbir ses çıkmamış. Nihayet, oduncu Yunus'a dönerek "Haydi, artık zamanı geldi, kilidin açıldı; Hacı Bektaş Veli sözü yerine geldi, durma söyle!" demiş. Bunun üzerine Yunus'un perdesi kalkarak kilidi açılmış, derhâl beliğ ve arifane nutuklar, ilahiler söylemeye başlamış. Hayatı hakkında çeşitli fikirler Fuat Köprülü, Yunus'un sufiyane şahsiyetinin yalnız Tapduk Emre etkisinde oluştuğunu kabul etmese de tamamıyla Tapduk etkisi altında olmadığını da kabul etmez. 13. yüzyıl Anadolu'sundaki tasavvufi cereyanların niteliği ve Yunus'un şahsiyeti göz önüne alınmasıyla, Tapduk Emre'nin "manevi siması"nın aydınlanacağını; Tapduk'un, Moğol istilası üzerine Buhara tarafından Anadolu'ya gelmiş Sinan Efendi adlı Orta Asyalı bir Türk şeyhi tarafından irşat edildiği hakkında Anadolu dervişleri arasında eskiden beri mevcut bir geleneğin Yunus üzerindeki Ahmet Yesevi etkilerini açıklayacağını söyler. Abdülbaki Gölpınarlı'ya göre, Yunus Emre, Tapduk Emre'ye intisap etmiştir, Tapduk ise Barak Baba'nın halifesidir. Sarı Saltuk da Barak Baba'nın halifesi olup, Vilayetname'de Barak Baba ve Tapduk Baba Hacı Bektaş'ın halifeleri arasında gösterilir. Hacı Bektaş da Baba İshak'ın halifesi olarak geçer. Yunus Emre'nin bir şiirinde "Baba Tapduk" ifadesini kullanması, onun Babailik zümresine mensup olduğu fikrini destekler.Gölpınarlı'nın belirttiğine göre Yunus, bir beyitten anlaşıldığı üzere, Tapduk Baba'nın dervişidir; Tapduk, Barak Baba'nın, Barak Baba da Sarı Saltuk'un halifesidir. Talat Halman'a göre, "Aslında hiçbir tarikata girdiği söylenemez. (…) Yunus Emre'yi tarikat ve tekkeler dışında kalmış bağımsız bir mutasavvıf, vicdanı hür bir şair ve manevi güç olarak düşünmektir." Taşköprülüzade Ahmed Efendi'nin Şakaiku'n Numaniyye adlı eseri ve tercümelerinde Yunus Emre'nin Tapduk Emre'nin müritlerinden biri olduğu zikredilir. Tapduk Emre ise Sakarya Nehri yakınlarında bir köyde insanlardan uzak yaşayan irşat sahibi ve keramet göstermiş biri olarak tanıtılır. Yunus Emre, şeyhinin zaviyesine odun çeken, eğri bir odun getirmeyen biridir. Şeyhi sorunca, "Bu kapıya eğri odun yaraşmaz." diye cevap vermiş. Yunus; Türkçe tasavvufta birçok nazmı bulunan, tevhidde makamı yüksek, kerameti olan, vect ve manevi hâl sahibi bir kişi olarak tanıtılır. Yunus'tan Yıldırım Beyazıt (1389-1402) devrinin dervişlerinden biri olarak bahsedilir. Mehmed Fahreddin Bursavî, Gülzâr-ı İrfân adlı eserde, Tapduk Emre'nin Yunus Emre'nin şeyhi olduğunu söyler. Bu hususta Yunus'un, "Yûnus bir doğan idi kondu Tapduk koluna/ Ava şikâre geldi bu yuva kuşu değil" beyitini misal verir. Tapduk Emre'nin şeyhinin Şeyh Sinan Buhari olduğunu, Sinan Buhari'nin Buhara'dan Anadolu'ya göç edip Hamit ilinde bir köye yerleştiğini orada ise Tapduk Emre'nin mürşidi olduğunu anlatır. Tapduk Emre'nin, şeyhinin ona "Tapduk" demesiyle Tapduk ismini aldığını, Tapduk'dan kasıt ise mürşidine biat ettiğini tasdik ve beyan olduğunu söyler. Yunus'un, Yıldırım Beyazıt devrinde yaşadığını söyler. Lamii Çelebi'nin, Molla Cami'nin Nefahatü'l-Üns adlı eserinden tercüme ettiği, Fütûhu'l Mücâhidîn'de Yunus Emre'nin Tapduk Emre'nin müridi olduğundan bahsedilir. Şeyhine yıllarca odun taşıdığını, bir gün bile eğri odun getirmediğini söyler. Tapduk'un Yunus'a, "Yunus bu odunların içinde hiçbir eğri odun görünmez." dediğini Yunus'un da "Bu kapıdan eğri odun geçmez." dediğini rivayet eder. Yunus Emre'nin mezarının, Kütahya Suyu'nun Sakarya Suyu'na karıştığı yerin yakınında (Sarıköy) olduğunu söyler. Yunus Emre'nin tarihî şahsiyeti hakkında çok farklı görüş ileri sürülmüştür.[15] Âşıkpaşazade, Tevârih-i Âl-i Osman'da Yunus Emre'nin Orhan Gazi (1324-1362) devrinde yaşamış dervişlerden biri olduğunu söyler. Abdürrahim Şerif Beygu, Yunus Emre'nin ve Tapduk Emre'nin mezarının Erzurum'un Düzcü köyünde olduğunu, Yunus'un Yıldırım Beyazıt devrine eriştiğini söylemiştir.Hammer ise Kanuni Sultan Süleyman dönemi (1520-1566) şairleri arasında Yunus'a yer vermiştir. Menkıbevi ve edebî kişiliği Gelin tanşık edelim iş kolayın tutalım Sevelim sevilelim dünyâya kimse kalmaz Anlatılagelen bir menkıbeye göre Tapduk, Doğu'dan Anadolu'ya gelen bir evliyaymış. Softalar geçit vermeyeceğinden güvercin kılığına girmiş, ancak softalar da kartal olup ona saldırmış. Tapduk yaralanıp kanlar içinde yere düşmüş. Kartallar, öldü diye orada bırakıp gitmişler. Yaralı güvercini, bir köylü kadın gelip yerden almış. Evine götürüp yaralarını sarmış, iyileştiğindeyse göğe uçurmuş. Anadolu kadınının himmetiyle iyileşen Tapduk'un ruhu, bütün ülkede bir güvercin gibi uçarmış. Yunus'un anahtarını Hacı Bektaş Veli işte o ulu Tapduk'a göndermiş. Yunus gidip bulmuş Tapduk Emre'yi. Tekkesine girmiş, her gün dağdan odun sırtlayıp getirirmiş ama hiç eğri odun getirmemiş. "Niçin?" diye sorulduğunda "Erenler meclisine eğri bir şey yakışmaz." diye cevap verirmiş. Tapduk'a ve tekkesine otuz yıl, kırk yıl böyle hizmet etmiş. Köstendilli Süleyman Şeyhî de Yunus'tan, Tapduk Emre'den, şiirlerinden ve tekkeye taşıdığı odunlardan söz etmiş, Mevlâna Celâlettin Rumi'nin Yunus hakkında, "İlahi menzillerin hangisine çıktımsa bu Türkmen kocasının izini önümde buldum, onu geçemedim." dediğini rivayet etmiştir. Yunus ile Mevlâna Celâlettin Rumi arasında geçtiği aktarılagelen başka bir rivayete göre, Yunus Emre bir gün karşılaştığı Mevlâna'ya, "Mesnevi'yi sen mi yazdın?" diye sormuş, Mevlâna "Evet." deyince Yunus, "Uzun yazmışsın. Ben olsam, 'Et ü kemik büründüm / Yûnus diye göründüm' derdim." karşılığını vermiş. Bir diğer menkıbeye göre Yunus'un 3000 şiiri varmış, softalar bu şiirleri şeriata aykırı buluyormuş. Bir gün Molla Kasım adlı bir softa bunları ele geçirerek 1000 tanesini yakmış, 1000 tanesini suya atmış, kalan 1000 şiiri okurken, "Derviş Yûnus bu sözü eğri büğrü söyleme / Seni sîgaya çeken bir Molla Kasım gelir" beytine rastlayınca neye uğradığını şaşırmış, Yunus'un büyüklüğünü anlayarak şiirleri yok etmekten vazgeçmiş ve Yunus'un veliliğine inanmış. Böylelikle 1000 şiir kurtulmuş. Halk arasında şöyle denilegelmiş: "Molla Kasım'ın yaktığı şiirleri melekler, suya attığı şiirleri balıklar, yok etmediği şiirleri insanlar okur o zamandan beri." Yunus Emre'nin 417 şiirinden 138'i aruz, diğerleri hece vezniyle yazılmıştır.[15] Yunus Emre şiirlerinin ilk kez ne zaman yazıya geçirildiği ve bir divan hâline getirildiği bilinmemektedir. Yunus Emre divanına ait eldeki yazmaların en erkeni olan Bursa nüshası 15. yüzyılın ikinci yarısına, Fatih nüshası tahminen 15. yüzyıla, Nuruosmaniye nüshası ise 1540 yılına aittir. Yunus'un şiirleri semai ve gazel tarzında kaleme alınmıştır. İlahi, nefes veya nutuk başlıkları altında kaydedilen şiirleri farklı birer edebî tür değildir. İlahi, nefes ve nutuk, mutasavvıf şairlerin hak ve hakikatten söyledikleri kelamlardır. Varlıkların her zerresinde Tanrı'yı arayışını coşkun bir şekilde dile getirmiştir. Yunus bu duygu ve bilgiyle olgunlaşıp derinleşen, bazen coşkun bazense rint ve her hâliyle cana yakın görünümde bir derviştir. Yunus, düşünüş ve inanışlarını büyük bir sadelik ve kolaylıkla şiirleştirmeye muvaffak olmuştur. Ölüm tarihi Yunus Emre'nin anısına yapılan Büyükçekmece, İstanbul'daki heykeli ve temsili mezarı. Yunus Emre Çeşmesi, Viyana'nın Türkenschanzpark parkında bulunmaktadır. Yunus Emre'nin doğum ve ölüm tarihiyle ilgili bilgiler farklılık arz etmektedir. Adnan Erzi'nin Beyazıt Devlet Kütüphanesi'ndeki bir yazmaya dayanarak yayımladığı belge, en azından Yunus'un doğumuyla ilgili yorum ve tahminlerden kurtarmıştır. Yazmadaki kayıt şudur: Metin وفات يونس امره سنه ۷۲۰ — مدت عمر ۸۲ Transliterasyonu Vefât-ı Yunus Emre: Sene 720 — müddet-i ömr Bu belgeye istinaden Yunus Emre'nin, 1240 yılında doğduğu ve 82 yıl ömür sürdüğü, 1320 yılında vefat ettiği ileri sürülebilir. Belgedeki tarih aralığının Yunus'un hayat seyriyle isabetli bir şekilde örtüşmesi, belgenin doğruluğunu kuvvetlendirmektedir. Ayrıca, Yunus Emre'nin hayatıyla ilgili kendi kaleminden çıkan yegane kayıt, Risâletü'n Nushiyye adlı mesnevisinde yazım yılının belirtildiği şu beyittir: Söze tarih yedi yüz yedi idi, Yunus canı bu yolda feda idi. Beyitten anlaşıldığına göre Risâletü'n Nushiyye, 1307 yılında tamamlanmıştır. Belgedeki tarihle eserdeki tarih karşılaştırıldığında Yunus'un bu eseri, ölümünden 13 yıl önce nazma çektiği, 67 yaşın olgunluğuyla kaleme aldığı anlaşılır. Mısralarında kendisini "Şairler Kocası" veya "Âşık Kocası" ibareleriyle tanıtan Yunus'un uzun bir ömür sürdüğünü anlıyoruz. Türbesi Ana madde: Yunus Emre Türbesi En eski kaynaklar Yunus Emre'nin mezarının Sivrihisar yakınlarındaki Sarıköy'de olduğunu belirtmektedir. Sarıköy'deki mezar, Ankara-Eskişehir demir yolu hattının yapımı esnasında 6 Mayıs 1946 tarihinde açılmış, mezardaki kalıntılar geçici bir mezara nakledilmiştir. Gölpınarlı şöyle anlatır: Yunus'un son zamanlarda Sarıköy'deki merkadi (mezarı) açılmış, çıkan kafatasına göre, mütehassıs, Yunus'un dâhi bir adam olduğunu, iskeletin takriben altı asırdan önceye ve seksen yaşlarında ölmüş bir adama ait bulunduğunu söylemiş ve bu suretle eski kaynakların rivayetleri tamamıyla tahakkuk ve teeyyüt etmiştir. Merkat, geniş bir bahçe içine alınmış, methal (giriş) kapısına, Yunus'un bir mısrasındaki "sevelim sevilelim" sözü, merkadin altındaki çeşmeye "Hak'tan inen şerbeti içtik elhamdülillah" mısrası işlenmiş, kemiklerinin konduğu tabut da, resmen ilan edilmediği hâlde, yirmi binden fazla bir halk kütlesi tarafından kucaklanarak yeni merkadine gömülmüştür. Evliya Çelebi, Seyahatname'de Yunus Emre'nin mezarının Karaman'da Yunus Emre Cami'nin avlusunda bulunduğunu söyler.Fahreddin Bursavî'nin Gülzâr-ı İrfân'da da bahsettiğine göre Karamazak türbesinin yanında Yunus Emre ve Âşık Yunus isimli mezarlar bulunmaktadır. Bursavî, Yunus adına iki mezar olmasını halkın yanlış anlaması addetmiştir: "…İnsanların çoğu Âşık Yunus ve Yunus Emre'yi ayrı kişiler zannedip hataya düşmüşler, Yunus Emre ki marifet ve hakikat mertebesinde şeyhi ermiş evliyalardan Tapduk Emre hazretleridir…"Mustafa Tatcı durumu şöyle açıklar: "Âşık Yunus, Bursalı olup H. 843/M. 1439 senesinde vefat etmiştir... Âşık Yunus'un Bursa'da Kara Abdürrezzak (Karamazak) mahallesindeki kabrinde, Bizim Yunus'a ait bir de makam vardır." Yunus'un mezarı ya da makamı, bazı tarihî kaynaklarda veya halk öykülerinde çeşitli yerleşim merkezlerinde gösterilmektedir. Yunus'u çok seven halk, manevi kişiliği dolayısıyla ona birçok makam ve mezar izafe etmiştir: Eskişehir'in Mihalıççık ilçesine bağlı Sarıköy, Karaman'da Yunus Emre Cami avlusu, Bursa, Aksaray ile Kırşehir arası, Ünye, Kula ile Salihli arasında Emre Sultan köyü, Erzurum'un Düzcü köyü, Isparta'nın Gönen ilçesi, Afyon'un Sandıklı ilçesi, Sivas'ta bir yol üstü ve Azerbaycan'ın Gah bölgesinin Oncallı kentinde makamları bulunmaktadır. Eserleri: Dîvân Risâletü'n-Nushiyye Ayrıca bakınız Yunus Emre Oratoryosu Yunus Emre Enstitüsü Yunus Emre Vakfı Yunus Emre Kültür Merkezi Yunus Emre Türbesi MEB 100 Türk Edebiyatçısı Notlar: Yunus, şiirlerinde çoğunlukla bu adları kullanır, bunlara ek olarak; Miskin Yunus, Derviş Yunus, Koca Yunus ve Yunus Emrem mahlaslarına da rastlanır.

  • Anneler Günü

    yeşildir artık yüreğinde kara bulut bugün anneler günü annem beni unut evde acılar koynuna yan gelip yatmış inadına giyin sen de mayısa batmış yürü sokakta çocukların düşü aksın yürü ki saksıda çiçekler sana baksın diline geç anılarından bir türkü seç beş yıl büyüdüğüm okulun önünden geç ıslanırsa anıların güneşte kurut senin günün bugün unutma, beni unut git mavi denizin tam kıyısında dur durma eteğinden beni bir daha savur annem yıldız kayıyor içinden dilek tut koşuyor sana kısa pantolonlu çocuk gözünde, gözümde, gözlerinde bin umut Nevzat Çelik

  • DEVEKUŞU KABARE TİYATROSU

    ATAŞEHİR'deki Müze Devekuşu Kabare, Haldun Taner'in öncülüğünde Ahmet Gülhan, Zeki Alasya ve Metin Akpınar tarafından kurulan, 1967-1992 yılları arasında İstanbul'da oyunlar sahneleyen tiyatro topluluğu. Kendisine özgü üslubuyla kabare türünün Türkiye'deki önemli temsilcilerinden oldu ve geniş bir izleyici kitlesini oyunlarına çekti. Oyunlarında toplumsal ve politik taşlamaya yer verdi. Geçmişi “ Devekuşu devekuşu Kanadın var yerdesin Hörgücün yok devesin Kumdan çıkmaz hiç başın Sen ne biçim nesnesin Uyan oldu sabahlar Yeryüzünde neler var Bak, gör, düşün, işit, anla Ne yalanlar dolanlar Yutturanlar yutanlar Devekuşu devekuşu Kanadın var yerdesin Hörgücün yok devesin Saklanmakla iş bitmez Çık dışarı nerdesin ” — Devekuşu Amblem şarkısı Söz: Haldun Taner Müzik:Altan İrtel Kuruluşu Türkiye'nin ilk kabare tiyatrosu olarak 1967 yılında kuruldu. Türkiye'de kabare tiyatrosu denemeleri Haldun Taner tarafından 1960'lı yılların başında yapılmış; Taner'in yazdığı Bu Şehri Stambul ki ‘62 adlı oyun 1962'de farklı tiyatroların oyuncuları olan gönüllü sanatçılar tarafından Gen-Ar Kulüp'te sahnelenmiş ve çok ilgi görmüştü. Bu ilk denemeden sonra Vatan Kurtaran Şaban (1965) adlı oyunu yazan Haldun Taner, 1967 yılında kendisine, kurdukları gezginci tiyatro için bir oyun istemek üzere başvuran Zeki Alasya ve Metin Akpınar ikilisine birlikte kabare tiyatrosu kurmayı önerdi. Bu teklif üzerine 1967 yılında Haldun Taner, Ahmet Gülhan, Metin Akpınar ve Zeki Alasya ile birlikte dört ortak olarak Devekuşu Kabare'yi kurdu. Kültür Müsteşarlığına atanan Şaban Efendi’nin odağında dönen skeçlerden oluşan Vatan Kurtaran Şaban, topluluğun ilk oyunu olarak Sıraselviler’deki Kulüp 12’de sergiledi. 1960'lı yıllarda Türkiye'de toplumun tepkisizliğine bir gönderme olarak topluluğa "Devekuşu" adı verildi. 1967-1978 dönemi Topluluk, dönemin güncel konuları tartışan Vatan Kurtaran Şaban oyununun ardından Nazım Hikmet, Orhan Veli, Adnan Veli, Oktay Rıfat, Aziz Nesin, İsmet Küntay ve Haldun Taner’in yazılarının Haldun Taner tarafından derlenmesiyle oluşan[4] Şehr-i İstanbul ki (1968) adlı oyunu sahneledi. Bu oyunu ile birlikte Devekuşu Kabare topluluğu ismini iyice duyurmuş ve oyun 337 kez sahnelenmiştir.[4] Topluluk, 1969’da Boris Vian’ın Generallerin Beş Çayı oyununu sahneleyerek, ilk defa batıdan bir oyun örneği verdi, ancak bu oyun ilgi görmedi. 1970’de Haldun Taner ve Zeki Alasya’nın birlikte yazdıkları Astronot Niyazi oyunu sahnelendi. Aya giden ilk Türk astronotu dolmuş şoförü Niyazi’nin uzaydaki maceraları üzerine kurulan bu oyun çok ses getirdi.[2] 1972 yılında sahneledikleri ancak seyirci ilgisi görmeyen Eugene Ionesco’nun Gergedan oyunu, topluluğun ikinci ve son çeviri oyunu oldu. “Ha Bu Diyar”, “Dün...Bugün”, “Aşk-ü Sevda”, “Dev Aynası”, “Yar Bana Bir Eğlence”, “Haneler” adlı oyunlar topluluğun ilk on yılında sahnelediği oyunlardandır. Topluluk onuncu yılını, o güne kadar sahnelenmiş oyunların en çarpıcı bölümlerinden oluşan “Çıktık Açık Alınla" adlı oyunla kutlamıştır.[2] Gittikçe büyük bir üne ve seyircisi sayısına kavuşan Devekuşu Kabare Tiyatrosunun skeçlerinin yazılmasını ilk 12 yıllık dönemde genellikle Haldun Taner üstlendi. Zeki Alasya tiyatro oyunculuğunun yanı sıra yönetmenlik ve dekor yaparken Ahmet Gülhan tiyatronun yöneticiliğini ve organizasyonunu üstlendi.[4] Devekuşu Kabare Tiyatrosu'nun temel oyuncuları olan Metin Akpınar ve Zeki Alasya'nın popülerliği gittikçe arttı. Kabare Tiyatrosu küçük gruplar halinde oynanan bir tiyatro idi; ancak, ikilinin televizyondan, sinemadan, reklamlardan, tiyatrolardan hayranları salonları doldurunca 150-200 kişilik salonlar yetmez hale geldi. Talebi karşılamak için büyük salonlarda oyun oynanmasına karşı çıkan Haldun Taner, Ahmet Gülhan ile birlikte Devekuşu Kabare Tiyatrosu'ndan ayrıldı.[4] Topluluk 1978'de Haldun Taner'in ayrılmasından sonra Biz Bize Benzeriz kabare oyunu sahnelemiş ve bu oyunla birlikte topluluğa Selma Sonat katılmıştır. 1979-1987 dönemi 1979'den itibaren yönetimi ele alan Zeki Alasya - Metin Akpınar ikilisi, topluluğu aynı isimle sürdürdü. Haldun Taner'in ayrılması ile birlikte topluluk kendine özgü bir üslup geliştirdi. 1979 ve 1980 yılında Umur Bugay’ın yazdığı Reklamlar kabare oyunu oynandı. Bu oyun ile topluluk, dans yönünden kendini geliştirdi.[4] İnsanlığın Lüzumu Yok (1982) kabare oyunu, küçük kabare tarzı bir salonda sahnelenen son oyunu oldu. 1981-1982 sezonunun sonunda Devekuşu Kabare, Uluslararası Sanat Gösterileri ile birlikte Büyük Kabare Müzikali'ni gerçekleştirerek çok daha büyük izleyici kitlelerine seslendi. Bu müzikli güldürüde topluluğa Ajda Pekkan, Mazhar-Fuat-Özkan, İstanbul Gelişim Orkestrası, 5 yıl önce 10 yıl sonra Grubu şarkılarıyla, Altan Tekin koreografi ile, Attila Özdemiroğlu müzikleriyle, USG grubu danslarıyla eşlik etmiştir. Zeki Alasya ve Metin Akpınar 1983 yılında Beyoğlu...Beyoğlu oyunu sahnelenmeye başladı. 1987'de Deliler oyununu sahneledi. Oyunlarını sahneledikleri 1000 - 1500 kişilik salonlar Devekuşu Kabaresi'ne yeterli gelmemekteydi. Salon sıkıntısı ve kadro kurma sıkıntısı yaşayan topluluk, oyunlarına 1987'de ara verdi. 1990-1992 dönemi Devekuşu Kabare Tiyatrosu 1990 yılında Şuna Buna Dokunduk oyunu ile tekrar oyun oynamaya başladı ancak daha önceki sıkıntılı koşullar devam ettiği için 1992 yılında tekrar kapandı. Kayıtlar Devekuşu Kabare'nin, Aşk Olsun, Beyoğlu Beyoğlu, Deliler, Dün Bugün, Reklamlar ve Yasaklar adlı oyunları önce ses kaydı, daha sonra video kaydı olarak yayınlanmıştır. Ancak o dönemde görüntü ve ses kaydı yapılan Geceler oyunu, Sansür Kurulu tarafından fazla müstehcen bulunduğu için, tüm kayıtları imha edilmiştir. Devekuşu Kabare Müzesi İstanbul'un ATAŞEHİR ilçesinde 2024 yılında hizmete giren Mustafa Saffet Kültür Merkezi'nde, Devekuşu Kabare'nin 1967 - 1992 arasında sahnelediği oyunların kostümleri, dekorları, yazılı ve görsel materyalleri yer aldığı bir müze açılmıştır.

  • Çağları Aşan Çok Yönlü Bir Sanatçı Leonardo da Vinci

    DA VİNCİ'nin FRANCESKO MEİZİ tarafından yapılan tek portresi Leonardo di ser Piero da Vinci (15 Nisan 1452, Floransa - 2 Mayıs 1519, Amboise), Rönesans döneminde yaşamış İtalyan hezârfen, döneminin önemli bir filozofu, astronomu, mimarı, mühendisi, mucidi, matematikçisi, anatomisti, müzisyeni, heykeltıraşı, botanisti, jeoloğu, kartografı, yazarı ve ressamıdır. En tanınmış yapıtları Vitruvius Adamı (1490-1492), Mona Lisa (1503-1507) ve Son Akşam Yemeği'dir (1495-1497). Rönesans sanatını doruğuna ulaştırmış, yalnız sanat yapısına değil, çeşitli alanlardaki araştırmaları ve buluşlarıyla da tanınan, gelmiş geçmiş en büyük sanatçı ve dehalardan biri kabul edilir. Biyografi Doğumu ve Çocukluk Yılları (1452–1472) Leonardo da Vinci, asıl adı Leonardo di ser Piero da Vinci ("Vinci'li Sör Piero'nun oğlu Leonardo") olan, 15 Nisan 1452'de İtalya'nın Floransa şehrine 20 mil uzaklıktaki Toskana tepelik kasabası Vinci'de veya yakınlarında doğdu. Leonardo, alt sınıftan Piero da Vinci (Ser Piero da Vinci d'Antonio di ser Piero di ser Guido; 1426–1504), Floransalı bir noter ve Caterina di Meo Lippi (y. 1434–1494) ile evlilik dışı oğulları olarak dünyaya geldi. Leonardo'nun nerede doğduğu hâlâ belirsizdir; tarihçi Emanuele Repetti tarafından kaydedilen yerel bir sözlü geleneğe dayanan geleneksel anlatıma göre gayrimeşru doğum için yeterli gizlilik sağlayabilecek bir köy olan Anchiano'da doğmuştur, ancak Ser Piero'nun (neredeyse kesin olarak) sahibi olduğu Floransa'daki bir evde doğmuş olması da mümkündür. Leonardo'nun anne ve babası, doğumundan bir yıl sonra ayrı ayrı evlendiler. Daha sonra Leonardo'nun notlarında sadece "Caterina" veya "Catelina" olarak geçen Caterina, genellikle yerel zanaatkar Antonio di Piero Buti del Vacca ile evlenen Caterina Buti del Vacca olarak tanımlanır. Antonio di Piero Buti del Vacca'nın lakabı ise "kavgacı" anlamına gelen L'Accattabrigadır. Annesinin kökeni tartışmalıdır, Martin Kemp ve Giuseppe Pallanti'ye göre yerel bir İtalyandır ve İtalya'daki yaşam kayıtları bulunmuştur. Çerkes veya Orta Doğulu bir köle olabileceğini de söylemiştir. Leonardo da Vinci uzmanı Carlo Vecce, da Vinci'nin babası Ser Piero da Vinci tarafından imzalanan ve son yıllarda yeni keşfedilen nüfus belgelerinin annesinin Çerkes bir köle olduğunu gösterdiğini iddia etmiştir. Bir başka Leonardo uzmanı Paolo Galluzzi ise Vecce'nin iddialarının "sağlam" olduğunu, ancak "büyük bir tartışma çıkaracağını" söylemiştir. Konu hâlen tartışılmaya devam edilmektedir. Avrupa'daki çağdaş adlandırma kurallarının yerleşmesinden önce dünyaya tam adı, "Vincili Üstad Piero'nun oğlu Leonardo" manasına gelen Leonardo di ser Piero da Vinci'dir. Eserlerini "Leonardo" ya da "Io, Leonardo (Ben, Leonardo)" olarak imzalamıştır. Bir önceki yıl nişanlandığı Albiera Amadori ile evlenen Ser Piero, Albiera'nın 1464'teki ölümünden sonra üç evlilik daha yaptı. Leonardo'ya bebekliğinde annesi baktı, annesi başka biriyle evlendirilerek komşu kasabaya yerleşince, babasının nadiren uğradığı büyükbabasının evinde yaşamaya başladı; arada sırada Floransa'ya babasının evine giderdi. Babasının ilk eşinden çocuğu olmadığı için aileye kabul edilmişti ama amcası Francesco dışında ailedeki kimseden sevgi görmedi. Leonardo'nun tüm evliliklerinden sonunda 16 üvey kardeşi oldu (bunlardan 11'i bebeklik dönemini atlattı) ve bu kardeşleri ondan çok daha küçüktü (sonuncusu Leonardo 46 yaşındayken doğdu) ve onlarla çok az teması vardı. Son Akşam Yemeği Leonardo'nun çocukluğu hakkında çok az şey bilinmektedir ve çoğu efsanelerle örtülüdür. Bunun nedeni kısmen, 16. yüzyıl sanat tarihçisi Giorgio Vasari'nin sıklıkla uydurma olan En Mükemmel Ressamların, Heykeltıraşların ve Mimarların Yaşamları (1550) adlı eserindeki biyografisidir. Vergi kayıtları, en az 1457'den itibaren babasının büyükbabası Antonio da Vinci'nin evinde yaşadığını gösterir ancak bundan önceki yılları Vinci'de, San Pantaleone cemaatindeki Anchiano veya Campo Zeppi'de annesinin bakımında geçirmiş olması da mümkündür. Amcası Francesco da Vinci'ye yakın olduğu düşünülür ancak babasının zamanının çoğunu Floransa'da geçirdiği tahmin edilmektedir. Uzun bir noterler silsilesi soyundan gelen Sör Piero, en geç 1469 yılından itibaren Floransa'da resmen ikametgâh etmiş ve başarılı bir kariyeri olmuştur. Aile geçmişine rağmen, Leonardo (yerel dilde) yazı, okuma ve matematik alanlarında yalnızca temel ve gayri resmi bir eğitim aldı; muhtemelen sanatsal yetenekleri erken yaşta fark edildiği için ailesi dikkatlerini bu alana yoğunlaştırmaya karar verdi. Leonardo, hayatının ilerleyen dönemlerinde en eski anısını kaydetti ve bu kayıtlar günümüzde Codex Atlanticus'ta yer alır. Kuşların uçuşu üzerine yazarken, bebekken bir çaylağın beşiğine gelip kuyruğuyla ağzını açtığını hatırladı. Yorumcular hala bu anekdotun gerçek bir anı mı yoksa bir hayal ürünü mü olduğu konusunda tartışır. 14 yaşına kadar Vinci'de yaşayan Leonardo, büyükanne ve büyükbabasının ardı ardına ölmesi üzerine 1466'da babası ile birlikte Floransa'ya gitti. Tank tasarımı 1460'ların ortalarında Leonardo'nun ailesi, o zamanlar Hristiyan Hümanist düşünce ve kültür merkezi olan Floransa'ya taşındı. Evlilik dışı çocukların üniversitede okuması yasak olduğundan üniversite öğrenimi alma şansı yoktu. Küçük yaştan itibaren çok güzel çizimler yapan Leonardo'nun resimlerini babası, dönemin ünlü ressam ve heykeltıraşı Andrea del Verrocchio'ya gösterince Leonardo 14 yaş civarında, o zamanının önde gelen Floransalı ressam ve heykeltıraşlarından olan Andrea del Verrocchio'nun atölyesinde garzone (stüdyo çocuğu) oldu. Bu, yaklaşık olarak Verrocchio'nun ustası, büyük heykeltıraş Donatello'nun ölüm zamanıdır. Leonardo 17 yaş civarında çırak oldu ve yedi yıl eğitim aldı. Atölyede çıraklık yapan veya atölyeyle ilişkili diğer ünlü ressamlar arasında Ghirlandaio, Pietro Perugino, Sandro Botticelli ve Lorenzo di Credi vardı. Da VİNCİ'nin Altın Oran Leonardo hem teorik eğitim hem de çizim, boyama, heykeltıraşlık ve modelleme sanatsal becerileri yanında çizim, kimya, metalurji, metal işleme, alçı döküm, deri işleme, mekanik ve ahşap işleri de dâhil olmak üzere çok çeşitli teknik becerilerde kazandı. Leonardo'nun anatomi ve insan vücudu üzerine eğitimi de çıraklık döneminde başladı. Öğretmeni Andrea del Verrocchio öğrencilerinin anatomiyi kavramasında ısrarlıydı. Atölyede sadece resim yapmayı değil lavta çalmayı da öğrendi. Gerçekten de iyi lavta çalıyordu. Birinci Floransa dönemi (1472–y. 1482) 1472 yılına gelindiğinde, 20 yaşındayken Leonardo, sanatçıların ve tıp doktorlarının loncası olan Saint Luke Loncası'nda usta oldu, ancak babası onu kendi atölyesine yerleştirdikten sonra bile Verrocchio'ya olan bağlılığı öyleydi ki onunla işbirliği yapmaya ve yaşamaya devam etti. Leonardo'nun bilinen en eski tarihli eseri, Arno vadisinin 1473 tarihli kalem ve mürekkeple yapılmış çizimidir. Vasari'ye göre genç Leonardo, Arno nehri'nin Floransa ile Pisa arasında ulaşıma uygun bir kanal yapılmasını öneren ilk kişiydi. Ocak 1478'de Leonardo, Verrocchio'nun stüdyosundan bağımsızlığının bir işareti olarak, Palazzo Vecchio'daki Saint Bernard Şapeline sunak resmi yapma siparişi aldı. Anonimo Gaddiano olarak bilinen anonim eski bir biyografi yazarı, 1480'de Leonardo'nun Medici'lerle birlikte yaşadığını ve Medici tarafından örgütlenen Neo-Platoncu akademi sanatçı, şair ve filozoflarının buluştuğu Floransa'daki Piazza San Marco'nun bahçesinde çalıştığını iddia eder. Mart 1481'de Scopeto'daki San Donato rahiplerinden "Magi'nin Hayranlığı" tablosunu yapması için sipariş aldı. Leonardo, Milano Dükü Ludovico Sforza'ya hizmet etmeye gittiğinden bu ilk siparişlerin hiçbiri tamamlanmadı. Floransa'yı 1482'de terk ederek Milano Dükü Ludovico Sforza'nın hizmetine girdi. Dükün hizmetine girebilmek için köprüler, silahlar, gemiler, bronz, mermer ve kilden heykeller yapabileceğini anlattığı ancak göndermediği mektubu bütün zamanların en olağanüstü iş başvurusu olarak kabul edilir. Leonardo, Alberti ile birlikte Medici'lerin evini ziyaret etti ve onlar aracılığıyla eski Hümanist filozoflardan Yeni Platonculuğun savunucusu Marsilio Ficino, Klasik yazılar yorum yazarı Cristoforo Landino ve Yunanca öğretmeni ve Aristoteles çevirmeni John Argyropoulos ile tanıştı. Leonardo'nun çağdaşı, parlak genç şair ve filozof Pico della Mirandola da Platonik Medici Akademisi ile ilişkiliydi. 1482'de Leonardo, Lorenzo de' Medici tarafından 1479 ile 1499 yılları arasında Milano'yu yöneten Ludovico il Moro'ya büyükelçi olarak gönderildi. 1485 baharında, Leonardo, Sforza adına kral Matyas Corvinus ile tanışmak için Macaristan'a gitti ve onun tarafından bir Madonna resmi yapması için görevlendirildi. 1485 - 1490 yıllarında doğa, mekanik, geometri, uçan makinelerin yanı sıra, kilise, kale ve kanal yapımı gibi mimari yapılar ile ilgilendi, anatomi çalışmaları yaptı, öğrenciler yetiştirdi. İlgi alanı o kadar genişti ki başladığı çoğu işi bitiremiyordu. 1490'da Francesco di Giorgio Martini ile birlikte Pavia katedralinin şantiyesine danışman olarak çağrıldı ve taslağını bıraktığı Regisole'nin atlı heykeli onu etkiledi. Leonardo, Sforza'nın özel günler için şamandıraların ve gösterilerin hazırlanması, Milano Katedral'nin kubbe tasarım yarışması için çizimi ve ahşap modeli ve Ludovico'nun selefi Francesco Sforza'ya ait dev Atlı heykel'inin modeli gibi diğer birçok projede çalıştı. Bu heykel, boyut olarak Rönesans'ın iki büyük atlı heykeli olan Padua'daki Donatello'nun Gattamelata'sını ve Venedik'teki Verrocchio'nun Bartolomeo Colleoni'sini geçti ve Gran Cavallo olarak tanındı. Leonardo at modelini tamamladı ve dökümü için ayrıntılı planlar yaptı. Ancak Kasım 1494'te Ludovico, şehri Fransa Kralı VIII. Charles'a karşı savunmak için top yapması için metali kayınbiraderi Ferrara düküne verdi. 1490 - 1495 yıllarında çalışmalarını ve çizimlerini deftere kaydetme alışkanlığı oldu. Bu çizimler ve defter sayfaları, müzeler ve kişisel koleksiyonlarda toplanmıştır. Bu koleksiyonculardan birisi de Leonardo'nun hidrolik alanındaki çalışmalarının el yazmalarını toplayan Bill Gates’tir. Çağdaş yazışma kayıtlarında, Leonardo ve yardımcılarının y. 1498'de Milano Dükü tarafından Sforza Kalesi'ndeki Sala delle Asse'yi resmetmek için görevlendirildiği yazar.[55] Proje, büyük salonun gölgeliği tavanda yapraklar ve düğümlerden oluşan karmaşık labirentli on altı dut ağacının, iç içe geçmiş dallarından oluşturulmuş pergola gibi görünmesini sağlayan bir trompe-l'œil dekorasyondu. Leonardo, 1499'da şehir Fransızlar tarafından alınıncaya kadar 17 yıl boyunca Milano Dükü için çalıştı. Dük için sadece resim ve heykel yapmak, festivaller düzenlemekle uğraşmadı aynı zamanda bina, makine ve silah tasarımları da yaptı. 1499’da Milano'yu terk eden ve yeni bir hami aramaya başlayan Leonardo, 16 yıl boyunca İtalya’da seyahat etti. Pek çok kişi için çalıştı, çoğu eserini yarım bıraktı. En tanınmış eseri -Mona Lisa İkinci Floransa dönemi (1500–1508) Bakire ve Çocuk, Aziz Anne ve Vaftizci Yahya ile, y. 1499– 1508, National Gallery (Londra) Ludovico Sforza 1500 yılında Fransa Kralı XII. Louis tarafından devrildiğinde Leonardo, asistanı Salaì ve arkadaşı matematikçi Luca Pacioli ile birlikte Milano'dan Venedik'e kaçtı. Leonardo, Venedik'te askerî mimar ve mühendis olarak çalıştı ve şehri deniz saldırılarından korumak için yöntemler geliştirdi. 1500 yılında Floransa'ya döndüğünde kendisi ve ailesi, Santissima Annunziata manastırındaki Servite rahiplerine misafir oldular. Vasari'ye göre, Kendilerine Leonardo'nun Bakire ve Çocuk, Aziz Anne ve Vaftizci Yahya ile birlikte resmini yaptığı bir atölye verildi. Bu resim öylesine hayranlık uyandıran bir çalışmaydı ki, "genç ve yaşlı, erkekler [ve] kadınlar", "sanki ciddi bir festivale gidiyormuş gibi" onu görmeye akın ettiler. 1502 yılında Cesena'da, Leonardo, askerî mimar ve mühendis olarak hareket edip patronuyla birlikte İtalya'yı dolaşarak VI. Alexander'ın oğlu Cesare Borgia'nın hizmetine girdi. Leonardo, onun himayesini kazanmak için Cesare Borgia'nın kalesinin haritasını, Imola'nın şehir planını yaptı. Bunu gören Cesare, Leonardo'yu baş askerî mühendis ve mimar olarak işe aldı. Daha sonra aynı yıl, Leonardo, patronu için Toskana'daki Chiana Vadisi'nin başka bir haritasını daha yaptı. Böylece patronu araziyi daha iyi şekilde kaplayacak ve daha büyük bir stratejik konuma sahip olacaktı. Bu haritayı, kanalın her mevsimde su ihtiyacını karşılamak için denizden Floransa'ya baraj inşa etme projesiyle birlikte yaptı. Leonardo, 1503'ün başlarında Borgia'nın hizmetinden ayrılıp Floransa'ya döndü ve burada o yılın 18 Ekim'inde Saint Luke Loncası'na yeniden katıldı. Aynı ay Leonardo, alacakaranlık yıllarına kadar üzerinde çalışmaya devam edeceği Mona Lisa modeli olan Lisa del Giocondo'nun portresi üzerinde çalışmaya başladı. Mona Lisa resmini tamamladıktan sonra hiç yanından ayırmamış, tüm seyahatlerinde yanında taşımıştır. Ocak 1504'te, Michelangelo'nun Davut heykelinin nereye yerleştirilmesi gerektiğini tavsiye etmek üzere oluşturulan bir komiteydi. Daha sonra Floransa'da iki yılını Signoria için Anghiari Savaşı duvar resmini tasarlayıp boyayarak geçirdi, Michelangelo da onun eş parçası Cascina Savaşı 'nı tasarladı. 1506'da Leonardo, şehrin vekili Fransız valisi Charles II d'Amboise tarafından Milano'ya çağrıldı. Leonardo orada, Lombard aristokratının 15 yaşındaki oğlu Kont Francesco Melzi'yi öğrenci olarak yanına aldı ve Melzi'nin onun en sevdiği öğrencisi olduğu kabul edilir. Melzi, hayatının geri kalanında onun en iyi öğrencisi ve en yakını oldu. 1490'da 10 yaşında iken korumasına aldığı ve Salai adını verdiği genç de 26 yıl boyunca onunla beraber olmuş, ancak öğrencisi olarak bilinen bu genç hiçbir sanatsal ürün üretmemişti. Tatar Yayı Floransa Konsili Leonardo'nun Anghiari Savaşı 'nı bitirmesi için bir an önce geri dönmesini diledi, ancak sanatçıyı bazı portreler yapması için görevlendirmeyi düşünen XII. Louis'nin emri üzerine kendisine izin verildi. Leonardo, d'Amboise'nin atlı figürü için bir proje başlatmış olabilir. Bir balmumu modeli günümüze ulaşmıştır ve eğer gerçekse, Leonardo'nun heykelinin günümüze ulaşan tek örneğidir. Aksi takdirde Leonardo bilimsel ilgi alanlarını sürdürmekte özgürdü. Bernardino Luini, Giovanni Antonio Boltraffio ve Marco d'Oggiono da dâhil olmak üzere Leonardo'nun en önde gelen öğrencilerinin çoğu ya onu tanıyordu ya da Milano'da onunla birlikte çalışıyordu. 1507'de Leonardo, 1504'te ölen babasının mirasıyla ilgili olarak kardeşleriyle arasındaki anlaşmazlığı çözmek için Floransa’ya döndü. Miras hakkı için kardeşleri ile mücadele etti ancak çabası sonuçsuz kaldı. Ancak çok sevdiği amcası tüm varlığını ona bıraktı. İkinci Milano Dönemi (1508–1513) 1508 yılına gelindiğinde Leonardo, Milano'ya geri dönmüş ve Santa Babila bölgesindeki Porta Orientale'deki kendi evinde yaşıyordu. 1512'de Leonardo, Gian Giacomo Trivulzio için atlı anıt planları üzerinde çalışıyordu, ancak bu, İsviçre, İspanyol ve Venedik güçlerinin bir konfederasyonunun işgaliyle engellendi ve Fransızlar Milano'dan çıkarıldı. Leonardo şehirde kaldı ve 1513'te birkaç ayını Medici'lerin Vaprio d'Adda villasında geçirdi. Roma ve Fransa (1513–1519) Leonardo'nun hayatının sonlarına doğru siyah tebeşirle çizdiği kıyametvari bir tufan (defterlerindeki yazılı açıklamalarla birlikte 10 parçalık bir serinin parçası) Mart 1513'te Lorenzo de' Medici'nin oğlu Giovanni papalık görevini üstlendi (Leo X olarak); Leonardo o yılın Eylül ayında Roma'ya gitti ve orada Papa'nın kardeşi Giuliano tarafından kabul edildi. Eylül 1513'ten 1516'ya kadar Leonardo zamanının çoğunu Michelangelo ve Raphael'in de aktif olduğu Apostolik Saray'daki Belvedere Avlusunda geçirdi. Leonardo'ya aylık 33 duka ödenek veriliyordu ve Vasari'ye göre, cıvaya batırılmış pullarla bir kertenkeleyi süslemişti. Papa ona konusu bilinmeyen bir resim siparişi verdi, ancak sanatçı yeni bir vernik türü geliştirmeye başlayınca siparişi iptal etti. Leonardo hastalandı ve bu, ölümüne yol açan çok sayıda inmenin ilki olabilir. Vatikan Bahçelerinde botanikle uğraştı ve Papa'nın önerdiği Pontine Bataklıklarının kurutulması için planlar yapmakla görevlendirildi.Ayrıca kadavraları inceleyerek ses telleri üzerine bir inceleme için notlar aldı; bunları Papa'nın beğenisini yeniden kazanma umuduyla bir yetkiliye verdi, ancak başarılı olamadı. Anatomi ve fizyoloji alanında çalışmaya devam etti ancak Papa, kadavralar üzerinde çalışmasını yasakladı. Ekim 1515'te Fransa Kralı I. François Milano'yu geri aldı. 21 Mart 1516'da, Kutsal Makam'daki Fransız büyükelçisi Antonio Maria Pallavicini, bir hafta önce Lyon'dan kraliyet danışmanı Guillaume Gouffier, seigneur de Bonnivet tarafından gönderilen ve Fransız kralının Leonardo'nun Fransa'ya taşınmasına yardımcı olma ve sanatçıya kralın gelişini büyük bir heyecanla beklediğini bildirme talimatlarını içeren bir mektup aldı. Pallavicini'den ayrıca Leonardo'ya hem kral hem de annesi Louise de Savoie tarafından sarayda iyi karşılanacağına dair güvence vermesi istendi. Leonardo, aynı yılın sonlarında Francis'in hizmetine girdi ve kraliyet Amboise Şatosu'ndaki kralın ikametgâhının yakınındaki Clos Lucé malikanesinin kullanımına verildi. Francis tarafından sık sık ziyaret edildi ve kralın Romorantin'de kurmayı planladığı devasa bir kale kasabası için planlar çizdi. Ayrıca mekanik bir aslan da yaptı; bu aslan bir tören sırasında Kral'a doğru yürüdü ve asa ile vurulduktan sonra göğsünü açarak bir demet zambak ortaya çıkardı. Leonardo bu süre zarfında arkadaşı ve çırağı Francesco Melzi ile birlikteydi ve toplam 10.000 scudi tutarında bir emekli maaşıyla destekleniyordu. Bir noktada Melzi, Leonardo'nun bir portresini çizdi; hayattayken bilinen diğer portreler ise Leonardo'nun çalışmalarından birinin arkasına bilinmeyen bir asistan tarafından yapılan bir eskiz (yaklaşık 1517)ve Giovanni Ambrogio Figino tarafından sağ kolu giysilerle sarılı yaşlı bir Leonardo'yu tasvir eden bir çizimdir. İkincisi, Ekim 1517'de Louis d'Aragon'un[r] ziyaretine dair kayda ek olarak, Leonardo'nun 65 yaşındayken sağ elinin felçli olduğu gerçeğini doğrular; bu da Mona Lisa gibi eserleri neden bitirmediğini gösterebilir. Sonunda hastalanıp birkaç ay yatağa bağlı kalana kadar bir şekilde çalışmaya devam etti. Leonardo da Vinci'nin ölümü (Jean Auguste Dominique Ingres, 1818) Sağ koluna felç inen Leonardo da Vinci, resimden çok bilimsel çalışmalara ağırlık verdi. Kendisine dostu Melzi yardımcı olmaktaydı. Salai ise Fransa'ya geldikten sonra onu terk etmişti. Ölümü Leonardo 2 Mayıs 1519 tarihinde Amboise'daki evinde 67 yaşında öldü. Kralın kollarında can verdiği rivayet edilir, ancak, 1 Mayıs günü kralın bir başka şehirde olduğu ve bir gün içinde oraya gelemeyeceği bilinmektedir. Vasiyetinde mirasının esas bölümünü Melzi'ye bıraktı. Amboise'daki Saint Florentin Kilisesi’nde toprağa verilmiştir. Özel hayatı Fiziksel temastan hoşlanmadığı iddia edilir: “Üreme faaliyeti ve bununla bağlantılı olan her şey o kadar iğrençtir ki insanlar hoş yüzler ve duygusal eğilimler de olmasa kısa sürede yok olacaktır” sözü daha sonra Sigmund Freud tarafından analiz edilmiş ve Freud, Leonardo'nun frijit olduğuna hükmetmiştir. 1476 yılında, sevgilisi Verrocchio ile birlikte yaşarken 17 yaşındaki model Jacopo Saltarelli ile sodomist (eşcinsel) ilişki kurduğu gerekçesiyle adı bilinmeyen bir kişi tarafından suçlanmıştır. İki ay süren soruşturma sonucunda, Leonardo'nun babasının saygın konumuna da bağlı olarak hiç şahit bulunamaması nedeniyle dava düşmüştür. Bu olayın ardından Leonardo ve arkadaşları Floransa'daki “Gecenin Bekçileri” isimli örgüt tarafından bir süre takip edilmiştir. (Gecenin Bekçileri'nin İtalya'da Rönesans döneminde kurulan ve sodomizmin bastırılmasına yönelik faaliyet gösteren bir örgüt olduğu Podesta'nın yasal kayıtlarında da yer almaktadır) “Salai” veya “il Salaino” takma adlarıyla da bilinen Gian Giacomo Caprotti da Oreno, Giorgio Vasari tarafından “Leonardo’nun büyük keyif aldığı harika kıvırcık saçları olan ışıltılı ve güzel genç” olarak tanımlanmıştır. Il Salaino, 1490 yılında henüz 10 yaşındayken Leonardo'nun evinde hizmetçiliğe başlamıştır. Leonardo ve il Saliano arasındaki ilişki “kolay” olarak değerlendirilmez. 1491 yılında Leonardo il Salaino'yu “hırsız, yalancı, inatçı ve pisboğaz” olarak nitelendirmiş ve onun için “Küçük Şeytan” benzetmesini yapmıştır. Yine de, il Salaino 26 yıl boyunca yoldaşı, hizmetçisi ve asistanı olarak Leonardo'nun hizmetinde kalmıştır. Leonardo, il Salaino'yu "Küçük Şeytan" olarak çağırmaya devam etmiştir. Leonardo'nun sanatçı defterlerinde çıplak olarak çizilen il Salaino yakışıklı ve kıvırcık saçlı bir ergen olarak tasvir edilir. Bazı araştırmacılar, il Salaino'nun Vitruvius Adamı olduğunu ileri sürer. 1506 yılında Leonardo, 15 yaşındaki Kont Francesco Melzi ile tanışmıştır. Melzi, Leonardo'nun kendisine karşı hislerini bir mektubunda “a sviscerato et ardentissimo amore” (çok ihtiraslı ve fazlasıyla yakıcı aşk) olarak nitelendirmiştir.[90] il Salaino bu yıllarda Melzi'nin sürekli olarak Leonardo'nun yanında olmasını kabullenmek zorunda kalmıştır. Melzi, Leonardo'nun önce öğrencisi sonra da hayat arkadaşı olmuştur. Ayrıca, Leonardo Da Vinci'nin; Fransa'nın, kuruluşu çok eskilere dayanan (1099 MS) Sion Tarikatı'na 1510-1519 yılları arasında üstatlık (Başkanlık) yaptığı bilinmektedir. Leonardo'nun genç erkeklere olan ilgisi 16. yüzyılda da tartışma konusu oldu. 1563'te Gian Paolo Lomazzo tarafından yazılan “Il Libro dei Sogni”de (Düşler Kitabı) yer alan “l’amore masculino”daki (erkek aşkı) kurmaca bir diyalogda, Leonardo başkahramanlardan biri olarak yer almış ve “Biliniz ki erkekler arasındaki aşk çeşitli arkadaşlık duygularıyla erkekleri bir araya getiren bir erdemdir. Bu durum onları daha erkeksi ve yürekli hâle getirir” sözü Leonardo'nun ağzından verilmiştir. Leonardo'nun çalışmalarından ve biyografisini yazan erken dönem yazarlardan anlaşıldığı üzere Leonardo dürüst ve ahlaki konularda duyarlı bir kişiydi. Hayata duyduğu saygı onun en azından yaşamının bir evresinde vejetaryen olduğunu göstermektedir. İlk öğrenim yılları Leonardo Da Vinci, ilk öğrenim yıllarında aritmetik ve geometride öğretmenlerini sorduğu sorularla şaşırtacak kadar çabuk ilerledi. Keskin zekası ve yetenekleriyle küçük yaşlarda bile dikkat çekiyordu. Müzikle de ilgileniyor ve oldukça iyi bir şekilde lir çalıyordu. Fakat çocukluk yıllarında en gözde uğraşı resimdi. Babası da bunu fark edince, onu Floransa'nın en önemli atölyelerinden birine verdi. İnsan vücudu ile ilgili araştırmaları Koldaki kasların hareketini gösteren anatomik çalışması (1510 dolaylarında) Leonardo'nun insan vücuduna ilgisinin temelini, figür eskizleri için incelemeler oluşturur. İnsanı olabildiğince canlı ve tüm hareketleri gerçeğe en yakın şekilde çizmek için dış gözlemleri yeterli görmemiş, vücudun içini de görmek, kemiklerin, kasların ve eklemlerin birbirleriyle ilişkilerini kavramak istemiştir. Anatomi araştırmaları, giderek daha çok zaman ayırdığı başlı başına bir ilgi alanı hâline gelmiştir. İnsan organizmasına, çalışma prensiplerini merak ettiği mükemmel bir makine olarak yaklaşmıştır. O dönemin tıp bilimine temel oluşturan antik çağ hekimi Galen’in metinleri, merakını ancak kısmen giderebilmişti. Aklına gelen her soruyu sormaya başlamıştı. Leonardo, gördüklerini çizerek açıklığa kavuşturuyordu. Kesitlerle, ayrıntılı görünüşlerle ve farklı açılardan yaptığı çizimlerle anatominin detaylarını ortaya çıkarıyordu. Çizimleri, bazı detaylardaki yanlışlıklara karşın son derece nettir. Anne karnındaki bebek çizimi için bir insan kadavrasına disseksiyon yapmamış, inekleri inceleyip, oradan elde ettiği sonuçları insan anatomisine uyarlamıştı. Papa, Leonardo’nun insan kadavraları üzerinde disseksiyon yapmasını yasakladığında, dolaşım sistemi üzerine yaptığı araştırmayı devam ettirebilmek için sığır kalpleri kullanmıştı.

  • 1940 Şiir ve Şair Savaşları

    ŞENOL YAZICI * Bunu resmi tarih yazmaz. Herkes de bilmez. 1940 kuşağı toplumcu şairlerini nasıl bilirsiniz? Cesur, muhteşem, savaşçı ve asla geri çekilmeyen bir ' fedailer mangası...' Büyük savaşın cehennem gibi dünyayı yaktığı, ülkemizi de tehdit ettiği o yıllar, tek başına bu özellikleriyle akla ziyan bir travmatik bir dönemdi. Ardından tek partinin her şeyden suç çıkaran evhamlı anlayışını ve ünlü 141, 142. maddeleri de eklersek bu dönem şairleri hapishanelerin gediklisi ve doğal olarak muhalif oldular. 1940 şiiri ve şairleri bu sancılı dönem nedeniyle özeldir. Bugün onlar muhalif, halkının yanında birer savaşçı kahraman gibi anılır. Bu kahramanların en azından bir bölümünün yine kendileri gibi muhalif, aykırı, devrimci bir başka grubu, gelenekçilerle el ele vererek yok etmeye çalıştıklarını bilir miydiniz? Başlarında şiirin aykırı çocuğu Attila İlhan, gelenekçi Yusuf Ziya Ortaç'la Garipleri linç etmeye uğraşırlar. Nerdeyse de başaracaklardır, devrin "yazar ül azamı" Nurullah Ataç, Garipçilere sahip çıkmasaydı, şiirde dönemin egemen ideolojisisi, azınlık olan başka bir ideolojiyi çiğ çiğ yiyecekti.... Üniversite de çok merak ederdim, durmadan sorardım; bir şiir bir akıma, bir devre göre, bir modele göre nasıl yazılır? Nasıl ki bir gemi bir önceki gemiye bakarak yapılırsa, daha da kıskanç bir gelenekçi olan edebiyatta yazarın şairin kendini özgür sanması BEN YAPTIM OLDU DEMESİ aslında bir sanrı değil midir? Ya da büyük cesaret... O zaman en özgününü, en yeniyi, kullanılmayanı, denenmemişi deneyen ve poetik olan eser değerlidir sözü neci? Bu yönüne hiç değinilmez ama klasikle YENİnin bir savaş miladıdır da 1940'lar. Kendi anlayışını evrensel anlayış yapmaya çalışan şiirin o konuyu resmi tarihten sildirmesi gibi... denilebilir. Ne de demokratik ama... Aynen 80'ler gibi. Bir farkla ama... Eco'nun nesnelerle ilişki kuran klasik romanı "GÜLÜN ADI", Kundera'nın yeni tarz "VAROLUŞUN DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ"ile dişe diş kavga vermiş, yenişememiş sonunda "birlikte ve muzaffer" yaşamaya karar vermişlerdi, fark orda. 80 öncesinin Dil Kurumu'nda denk geldiğim yazarlara da sorardım. "Siz şimdi kaç yılının kuşağı oluyorsunuz, hangi akıma göre yazıyorsunuz?" Önce gülerlerdi, şairin çok derdi değildir o der gibi... Sonra alabildiğine ciddileşir, "havaya baksana, bir şiir toplumcu olmaya mecburdur..." derlerdi. Ders kitaplarının dediğini derlerdi; Sizi katorize etmek için aceleleri yoktur; onların saltanatını zora sokacak bir yanınız varsa tehlikeli sizi yok etmek için her yolu mübah sayaralar, Nazım Hikmet'e yaptıkları gibi, GARİPCİLERE yaptıkları gibi... Yok yaşadığınız günde tehlikeli değilseniz, yani zararsız; SONRADAN BAKARLAR , SİZE RAFLARDAN BİR YER BULURLAR. O zaman da kimseden beni kandıracak bir yanıt alamazdım. Az gezinmekte zarar yok 1940'larda... Sene bilmem ne. Gencim, o sabah vatan kurtarmak için ayağa kalkmış öldürülen bir arkadaşımın Kurtuluş'tan kaldırılacak cenazesine gitmişim. Öfkelenmişim, ağlamışım, vurgun yemiş dönmüşüm, Siyasal'ın önündeki kahvelerde genç irisi bir hava... ağır mı ağır ... Duygularımı göz yaşlarımla karışık samanlı bir kağıda dökmüşüm: "Döğüşenler de var bu havalarda El, ayak buz kesmiş, yürek cehennem Ümit, öfkeli ve mahzun Ümit, sapına kadar namuslu Dağlara çekilmiş Kar altındadır. Şarkılar bilirim çiğ tutmuş Resimler, heykeller, destanlar Usta ellerin yapısı Kolsuz, yarı çıplak Venüs Trans-nonain sokağı Garcia Lorca'nın mezarı, Ve gözbebekleri Pierre Curie'nin Kar altındadır. Duvarları katı sabır taşından Kar altındadır varoşlar, Hasretim nazlıdır Ankara."* Ahmet Arif Yazarım, ama önce devrimci ve muhalifim. Şiirler de yazıyorum. Bir yandan iktidarıyla, muhalefetiyle, nafakamı çıkarma derdiyle, diyerek, çekemeyen arkadaşlarımla dişe diş savaşıyorum. Öylesine ki, 1940'ta okuryazar mumla ararken Almanya eğitimli bir öğretmen olan ben, kamyon şöförlüğü bile yaptım. "Çalmadan, çırpmadan, bize ekmeğimizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz bırakmadan yaşamak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmalı idi?” diyerek savaşıyorum, öte yandan 1948'de zuhur edecek ölümüme yürüyorum. Ne var ki şu günlerde bütün bu sıfatlardan azade aşık bir gencim sadece. "Ela gözünden akan Ateşli nazarların Acaba acımadan Kimi yakacak yarın? Dudakların acaba Kimlerle öpüşecek? Kimler yarın acaba, Tuzağına düşecek?" * Sabahattin Ali Aynı yıllar ama Bir Andız Tarlası; yok sayılan bir şiir GARİP Yusuf Ziya Ortaç'ın karşı çıkmasını, yani Hececiler'i anlıyorum da Attilla İlhan'a ne oluyordu? Bize şiiri sıradanlaştırdınız da dediler, bayağılaştırdınız, Divan şiirinin o görkemli tadını da bozdunuz, demediler ama ima ettiler, en başta A.İLHAN... Oysa derdim sadece; "Büyük balık küçük balığı yutar demişler Bok yemişler Onu sardalyeler düşünsün Sen balık değilsin ki Ahmet Mek parmak mek parmak daha Sonu selamet. " halkıma moral olmaktı. *OKTAY RIFAT GARİP şeyler yazıyorsun dediler. A.İLHAN, Attila İlhan ama o denli de masum değil. Mavicilerle birleşip bir kanaat önderliği vasfı görünce kendinde, Orhan Veli ve arkadaşlarını “bomstiller” yani “boş şairler” olarak nitelendirmiştir. Bu, Garip şiirinin toplumsal gerçeklikten kopuk, yüzeysel olduğunu vurgulamak için kullandığı bir tabirdir. Ahmet Oktay’ın Mavi dergisinde yazdığı “Orhan Veli eksik bir öncü ve eksik bir şairdi” cümlesini sıkça hatırlatır. İlhan, bu görüşü kendi düşüncelerinin onayı olarak görür. Garip şiirini, halkın gerçek sorunlarından uzak, küçük burjuva sınıfının gündelik zevklerine hitap eden bir eğlence olarak tanımlar. A.İLHAN'ın yaktığı bu edebiyat dünyasının linç meşalelerine başkaları da el verir Toplumculardan. Garipçilere herhal Servet i Fünuncular gibi Yeşil Yurt yani Yeni Zelanda yolu görünüyordu ki NURALLAH ATAÇ yetişti GARİPÇİLERİN imdadına. Bir varmış bir yokmuş, develer tellal, pireler berber ...iken " garip" diye bir akım varmış. Şairanelikten uzak, halkın diliyle imgesiz, söz sanatları; adaktarmaları ve benzetmeler yapmadan, uyak, ölçü kullanmadan şiir yazacaklarmış. Kıyamet kopmuş; Türk edebiyatının ağır toplarından, başta Attila İlhan, bir tepki bir tepki ... Oysa bu Nazım Hikmet'in de derdiydi. Garipçilerin gerçekleştirmek istedikleri şairaneliği yıkmak, geniş yığınları olan şiirler yaratmak ölçüsüz, günlük dilin kullanıldığı, doğallık, insanın ve toplumun sorunlarına yönelme gibi Nazım Hikmet listenin başında olmak üzere tüm şairlerin kullandıkları ortak özellikti. Bir iktidar kavgası, pastadan pay kapma yarişi, muhalefetin de muhalefeti ... değil miydi bu? Garip akımı coşkulu ve söylev olmaktan uzak üstü kapalı ve yergici bir tavır ile toplumsal sorunlara ağırlık verirken, Nazım Hikmet ve onun tavırlarından etkilenenler coşkulu bir yazın tarzıyla devam etmişlerdir. Peki has edebiyat hiç kullanılmamış konu ve temalarda, hiç görülmeyen bir biçem ve dille yazmaksa eğer, hangisi daha devrimci sizce? Geleneğe bağlı olanlar Orhan Veli ve arkadaşlarını şiiri ayağa düşürmekle suçladılar toplumcular ise Garipçileri toplumcu şiiri engelleyen yozlaştırma amacında olan küçük burjuva duyarlılığını geliştirmeye çalışan bir devinim başlatıcı olarak gördüler. Yazın tarihçileri ise Garip Akımını yeni şiirin başlangıcı saydılar. Garip hareketi şairleri, şiirde her türlü kurala ve önceden belirlenmiş kalıplara karşı çıkıp kuralsızlığı kural edindiler. Şiirlerde toplumsal yergilere yer verip şiirin ölçü, uyak ve dörtlükle ilgisiz olduğunu, özgür yazılması gerektiğini savundular ve şiirin konularını genişlettiler. Nurullah Ataç tarafından desteklenmeseydi, büyük ihtimalle bir girişim olarak kalırdı. Bütün bu aykırı özellikleriyle şiir gibi görünmeyen ve Türk edebiyatı içinde tepki toplayan Garip hareketi zamanla daha anlaşılır ve sonraki dönemlerin insan halini en güzel örnekleyen YENİ akımını yarattı. 1940 kuşağı toplumcu şairleri bu günahlarına karşın neydiler? Muhteşem, savaşçı ve asla geri çekilmeyen bir ' fedailer mangası...' Büyük savaşın cehennem gibi dünyayı yaktığı, ülkemizi de tehdit ettiği o yıllar, tek başına bu özellikleriyle akla ziyan bir travmatik bir dönemdi. Ardından tek partinin her şeyden suç çıkaran evhamlı anlayışını ve ünlü 141, 142. maddeleri de eklersek bu dönem şairleri hapishanelerin gediklisi ve doğal olarak muhalif oldular. "Bakmayın siz geçinebilmek için takma adla senaryolar, o senaryolardan gelişkin romanlar yazsam da şairim, anadan doğma büyüme şair. Ardılım Sait Faik'in dediği gibi "Kötülüğün göz kırpışını görsem canavar kesilirim." Ne var ki savaşmaktan yorulduğumda, yani en halisinden insan olduğumda sizin gibiydim. Bir kedi gibi sokulacak anlar bir sıcaklık ararım, hapiste en çok... "Bir tanem! Son mektubunda: "Başım sızlıyor Yüreğim sersem!" Diyorsun. "Seni asarlarsa Seni kaybedersem," Diyorsun, "yaşayamam!"*Nazım Hikmet Edebiyatın en şanlı dönemi de olan bu dönemi anlamak elbette bu kadar kolay değil. GARİPçilerin tarihin gösterdiği gibi insan halini anlatacak en güzel şiirleri yazacakları çok net göründüğü halde, niçin yok hükmünde saydıklarını da...

  • EMANETİN YÜKÜ

    BİR ABLANIN ANNELİĞE DÖNÜŞEN YILLARI Niyazi UYAR* Evin büyüğüydü Ayten Hanım, kardeşleri için paralıyordu kendini. Kocasına, “Ben onların ablasıyım, annem bize emanet etti, onlara sahip çıkmalıyız,” diyordu. Annesini erken kaybettiği için sorumluluğu bir kat daha artmış, birkaç evin "bir bileni" olmuştu. Çok sevdiği, ağzı var dili yok annesi, bir haziran ayında dermansız bir derde tutulmuştu. O haziran içinde de hani derler ya, “Tanrı sevdiklerini çabucak yanına alırmış...” Ayten Hanım bir türlü sindirememişti bu teraneyi. “Bu aklı evvellerin uydurduğu şey... Neden erken alır yanına, sevmek mi bu? Beni sevmesin, ben erken gitmek istemiyorum!” diyerek isyan ediyor, sonra da tövbe estağfurullah çekiyordu. “Allah’ım günah yazma. Benim isyanım dünya iyisi annemin erken ölümüne... O gençliğinde çok sıkıntı çekti, tam rahat edeceği bir zamanda... Mekânın cennet olsun annem,” diyerek sanki annesi yeni ölmüş gibi gözyaşlarına boğuluyordu. Kimse Ayten Hanım’a bir şey demeden, o kendini annesinin yerine koyup kardeşlerinin dertleri ile dertlenmiş, onların sıkıntılarını kendi sıkıntısı bilmişti. Dertlerine derman olur diye az dememiş, çok dememiş, hepsini gözetmeye çalışmıştı. “Helal hoş olsun, ablalarıydım, şimdi anneleriyim,” deyip ulaştığı ruhsal dinginlikten tarifsiz bir mutluluk duyuyordu. İki evlat sahibiydi Ayten Hanım. Evlenir evlenmez doğuma durmuştu. Koca evinde ay halini görmeden gebe kalma aşkı ile yanıp tutuşan anaç kadınlar misali, kocası ay hali ne demektir öğrenemeden hamile kalmıştı. Yani aybaşı nedir öğrenemeden aradan bir yıl geçmişti. O, "ay başını" sadece maaş günü olarak bilmişti. Evin ablası, kocaya eşlikten öte evlerin anneliğine doğru çoktan yelken açmıştı bile. Bir evin annesi iken birkaç evin annesi olmak zordu tabii. Kocasına yine aynı şeyi tekrarlıyordu: — Onları annem bize emanet etti. Annem seni çok severdi biliyorsun, ne yapalım üstümüze düşen vazifeyi yapacağız! Bir değil, birkaç evin annesi olmak, bir koltukta çok sayıda karpuzu düşürmeden taşımak demekti. Yürürken sakız çiğnemeye ne var? Ama vaktiyle bir ülkenin reisicumhuru bile bunu beceremez, pat diye düşermiş! Derken dünya "pandemi" denilen bir baş belasına çattı. İnsanlığın bilinen tarihinde böyle bir hapis hayatı görülmemişti. Salgın dünyayı kasıp kavuruyordu. “Maske, mesafe, hijyen” üçlemesi ile insanlar bir cenderenin içine sokulmuştu: Düğünler yasak, cenaze törenleri yasak! Kahveler, tiyatrolar, okullar kapalı! Çoluk çocuğunuza, hatta eşlerinize bile sarılıp öpüşmeyin! Şehirler arası seyahatler izne tabi. İşte böyle bir zamana denk gelmişlerdi. Kendini ablalıktan anneliğe terfi ettiren Ayten Hanım, yaptıklarından pişman mıydı bilinmez ama hayatın sillesini sağlı sollu yemişti. Pandemi kurallarına o kadar riayet ediyordu ki eşinin bile elinin değmesine izin vermiyordu. İşte tam o günlerde Ayten Hanım, kardeşlerinden biri, hiçbir şey yokmuş gibi art arda verdiği şölenlerden birine korka korka icabet etmiş, diğerlerini ise boykot edip evine kapanmıştı. İnsanoğlu öyledir; bin sefer bindirirsin de bir sefer indirirsen kötü olursun. Feodalite böyle bir şeydi, hep vereceksin ya da hiç alıştırmayacaksın. On sekiz yaşını geçen her vatandaş, aynı karından gelmiş olsa bile diğerleri gibi kendi sorumluluğunu almalıydı. Yoksa Ayten Hanım gibi olurdun kuzum! Gözü kör olası pandemi, onun o sahte terfilerini söküp ablalığa geri indirdiği gibi, bir de hak mahrumiyeti cezası vermişti. Gözün bir kez daha kör olsun pandemi! Kör ol da yediverenler olmasın, elini yüzünü eli kabaklılar yusun! Ayten Hanım, pandeminin ona biçtiği bu yeni yalnızlık halini sonunda kabullendi. Kardeşlerine küsmüş sayılmazdı ama artık onların yükünü sırtında taşımayacağını da biliyordu. Herkes kendi payına düşeni taşımalıydı. Annesinin emaneti olmak, bir ömür boyu omuzdan inmemesi gereken bir yük değildi. Bundan sonra evinde daha çok vakit geçirdi. Camı açtı, sokağı seyretti. Eskiden başkalarının dertlerini düşünürken unuttuğu kendini, ilk kez bu kadar net gördü. Yorgundu. Ama bu yorgunluk bir şikâyet değil, bir fark edişti. Kocasına bir akşam çayı uzatırken: — Ben elimden geleni yaptım, dedi. Ne sitem vardı sesinde ne de hesap sorma. Sadece bir tamamlanmışlık hali... Kocası bir şey demedi. Zaten bazı cümleler karşılık istemezdi. Ayten Hanım hâlâ evin büyüğüydü, hâlâ ablaydı ama artık kimsenin "annesi" değildi. Anneliği kendi çocuklarına kalmıştı. Gerisi herkesin kendi hayatıydı. Pandemi geçer, yasaklar kalkar, insanlar yeniden kalabalıklaşırdı belki; ama Ayten Hanım’ın içinde bir şey yerine oturmuştu. Bundan sonra kimseye borçlu değildi. Ve bu ona yetti…

  • Haldun Taner

    Haldun Taner, 16 Mart 1915’te İstanbul’da doğdu. 7 Mayıs 1986’da İstanbul’da yaşamını yitirdi. Son Osmanlı meclisinde İstanbul milletvekili olan İstanbul Darülfünun’u (İstanbul Üniversitesi) Hukuk Fakültesi profesörü Ahmed Selahattin’in oğlu. Ortaöğrenimini 1935’te Galatasaray Lisesi’nde tamamladı. Devlet tarafından Almanya’ya Heidelberg Üniversitesi’ne gönderildi. Siyasal Bilimler Fakültesi’ne devam etti. Zatürree olunca eğitimini yarıda bırakıp 1938’de İstanbul’a döndü. Tedavisi 1942’ye kadar sürdü. 1950’de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Alman Filolojisi Bölümü’nü bitirdi. Sanat Tarihi Kürsüsünde asistan oldu. 1950’den sonra İstanbul Edebiyat Fakültesi’nde, Gazetecilik Enstitüsü’nde, LCC Tiyatro Okulu’nda binlerce öğrenci yetiştirdi. İki yıl Viyana’daki Max Reinhardt Tiyatro Akademisi’nde öğrenim gördü. Viyana’daki bazı tiyatrolarda reji asistanı olarak çalıştı. 1957’de tekrar Türkiye’ye döndü. Gazetecilik Enstitüsü’ndeki derslerine devam etti. Tercüman ve Milliyet gazetelerinde köşe yazıları yazdı. Edebiyat yaşamına gençlik yıllarında yazdığı skeçlerle başladı. “Töhmet” adlı ilk öyküsü Yedigün dergisinde “Haldun Yağcıoğlu” takma ismiyle 1946’da yayınlandı. New York Herald Tribune Gazetesi’nin 1953’te İstanbul’da düzenlediği öykü yarışmasında “Şişhaneye Yağmur Yağıyordu” öyküsüyle birinci oldu. 1956’da Varlık dergisinin araştırmasında yılın en beğenilen öykücüsü seçildi. Öykülerinde bireyin toplumdaki yaşam biçimleri üzerinde durdu. Bunların aksayan yanlarını mizah unsurları kullanarak anlattı. Eski ve yeni yaşam biçimi arasında kalmış insanların, sonradan görme zenginlerin yaşamlarını ele aldı. Toplumun değişik kesimlerden seçtiği kişilerin tutarsızlıklarını, çelişkilerini ikiyüzlülüklerini sergiledi. Öykülerinin arka planında da çoğunlukla İstanbul manzaraları oldu. Tiyatrodaki ilk eserlerinde dramatik türün başarılı örneklerini verdi. Ardından epik tiyatro denemelerine girişti. “Keşanlı Ali” adlı oyunu Türk Tiyatrosu’ndaki ilk epik tiyatro örneğidir. Bu oyun Türkiye’nin yanısıra Almanya, İngiltere, Çekoslovakya, Yugoslavya’nın çeşitli kentlerinde oynandı. Daha sonraki dönemlerde konularını güncel olaylardan alan siyasal-sosyal taşlamaların ağır bastığı oyunlar yazdı. Zeki Alasya ve Metin Akpınar ile Devekuşu Kabare Tiyatrosu’nu, Ahmet Gülhan ile Tef Tiyatro Grubu’nu kurdu. Türk ortaoyunu ve tuluat tiyatrosu ögelerinden de yararlanarak toplumsal olayları alaylı bir dille eleştirdiği oyunlarıyla büyük başarı kazandı. Haldun Taner’in Eserleri: ÖYKÜ: Yaşasın Demokrasi (1949) Tuş (1951) Şişhane’ye Yağmur Yağıyordu (1953) Ayışığında Çalışkur (1954) Onikiye Bir Var (1954) Konçinalar (1967) Sancho’nun Sabah Yürüyüşü (1969) Kızıl Saçlı Amazon (1970) Yalıda Sabah (1983) TİYATRO (OYUN): Günün Adamı-Dışardakiler (1957) Ve Değirmen Dönerdi (1958) Fazilet Eczanesi (1960) Lütfen Dokunmayın (1961) Huzur Çıkmazı (1962) Keşanlı Ali Destanı (1964) Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım (1964) Zilli Zarife (1966) Vatan Kurtaran Şaban (1967) Bu Şehr-i Stanbul Ki (1968) Sersem Kocanın Kurnaz Karısı (1971) Astronot Niyazi (1970) Ha Bu Diyar (1971) Dün Bugün (1971) Aşk-u Sevda (1973) Dev Aynası (1973) Yâr Bana Bir Eğlence (1974) Ayışığında Şamata (1977) Hayırdır İnşallah (1980) Eşeğin Gölgesi Haldun Taner Kabare FIKRA–GEZİ–SÖYLEŞİ: Devekuşuna Mektuplar (1960) Hak dostum Diye başlayalım Söze (1978) Düşsem Yollara Yollara (1979) Ölürse Ten Ölür Canlar Ölesi Değil (1979) Yaz Boz Tahtası (1982) Çok Güzelsin Gitme Dur (1983) Berlin Mektupları (1984) Koyma Akıl Oyma Akıl (1985) Önce İnsan Olmak (1987) ÖDÜLLERİ: 1953 New York Herald Tribune’nin düzenlediği Uluslararası Hikaye Yarışması Türkiye Birinciliği Şişhaneye Yağmur Yağıyordu ile 1955 Sait Faik Hikaye Armağanı Onikiye Bir Var ile 1956 Varlık Dergisi’nce Türkiye’nin En Beğenilen Öykü Yazarı seçildi 1972 Türk Dil Kurumu Tiyatro Ödülü Sersem Kocanın Kurnaz Karısı ile 1983 Sidat Simavi Vakfı Edebiyat Ödülü (Pervev Naili Boratav ile paylaştı) Bordighera Müzik Festivali Hikaye Ödülü Sancho’nun Sabah Yürüyüşü ile

  • BİR BAHAR GÜNÜ

    DENİZ, YUSUF, HÜSEYİN * DERLEME ve YAYINA HAZIRLAYAN: Yusuf AKSOY 6 Mayıs 1972’de sabah saat 05.30 da ülkelerini ve halkını her şeyden çok seven üç yiğit devrimci Deniz, Yusuf ve Hüseyin muhalif kimlikleri ve demokratik eylemlerinden dolayı idam edildi. Ülkelerinin tam bağımsız olmasını, gerçek demokrasiyi, eşitlik ve özgürlüğü istiyorlardı. Bütün uğraşıları ve mücadeleleri emekçi, yoksul ve ezilen halkın çıkarları içindi. Türkiye gerçeği Erkan Baş’ın dediği gibidir: “Devrimcileri Türkiye tarihinden çıkarın Geriye ne sinema kalır, ne tiyatro kalır Ne edebiyat kalır, ne bilim kalır Ne bağımsızlık kalır, ne laiklik kalır Ne eşitlik kalır, ne özgürlük kalır Vahdettin'in kaçtığı günden bu yana Bu ülkede ne yapıldıysa devrimcilerin emeği var Devrimcilerin kanı var ... !” Denizler, idam sehpasına tekmeyi atarken cellâtları tir tir titriyordu. Çünkü şunun farkındaydılar: İdam edilenler haklı bir kavganın önderleriydiler ve ölümsüzdüler. İnsanlık onuru ve emek en yüce değerdi onlar için. Bu değerler için her türlü bedeli ödemeye hazırdılar. İsyan, mayısın yeşili gibi her yanı saracaktı. Bugün, her şeye rağmen onurlu bir hayatın yolunda boyun eğmeyip direnen ve direnme potansiyeli taşıyan yüz binler varsa ödenen bedeller sayesindedir. O bedeller, “ekmek, gül ve hürriyet günleri” için ödenen bedellerdir. İşte bu yüzden toprağa düşen devrimciler ölümsüzdür. Deniz, Yusuf, Hüseyin ve Nurhak’ta kaybettikleri yoldaşları Sinan, Kadir, Alpaslan ve Kızıldere’de kaybedilen Mahirler Türkiye’nin özgür geleceğini inşa etmek isteyen gençlik önderleri ve çağın ötelerine adları kahramanlardı. Hüseyin İnan idamından önce haykırdığı son sözlerle bu realiteyi en iyi şekilde ifade etmiştir: “ Ben, hiçbir şahsi çıkar gözetmeden, halkın mutluluğu için savaştım. Bu bayrağı bu ana kadar şerefle taşıdım, bundan sonra da bu bayrağı Türkiye halkına emanet ediyorum… Yaşasın işçiler ve köylüler! Kahrolsun Faşizm.” Deniz Gezmiş, 1947 Ankara doğumludur. Deniz, öğretmen çocuğu ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencisiydi. Sol düşünceyle ilk tanışması lise yıllarına denk gelir. Yusuf Aslan, 1947 Yozgat doğumludur. Yusuf, bir köy emekçisi çocuğu ve ODTÜ öğrencisiydi. Hüseyin İnan, 1949 Kayseri doğumludur. Hüseyin de bir emekçi çocuğuydu ve ODTÜ öğrencisiydi. Denizlerin, Mahirleri ve İbrahimlerin gençlik dönemlerinde 68 gençlik hareketleriyle beraber Avrupa, Asya ve Afrika ülkelerinde ve özellikle Vietnam’da anti-emperyalist mücadeleler oldukça hız kazanmıştı. Dünya genelinde anti-emperyalist, anti-kapitalist mücadeleler Türkiye’deki öğrenci ve işçi gençliği de yakından etkilemiştir. Sol-sosyalist hareket içinde hızla politikleşip, öğrenci lideri olarak öne çıkan Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan üniversitelerdeki anti demokratik uygulamalar başta olmak üzere işçi ve köylüleri kapsayan eylemler ve Amerika karşıtı birçok eylemde önder rol oynadı. Onların ülke sınırlarını da aşan tanınmalarını sağlayan eylemler ise ‘Amerika'nın 6. Filosu’nun Türkiye’ye gelişini protesto etmek için düzenlenen eylemler oldu.’ Denizlerin önderliğinde Amerikan 6. Filosunu devrimciler protesto ederken, sağcılarda 6.Filoya kıble durup devrimcilere saldırmışlardı. Tarih unutturmaz. Ayrıca Deniz’in bir grup arkadaşıyla Filistin kamplarında bulunduğu ve İsrail işgalciliğine karşı El Fetih ile birlikte mücadele ettiği biliniyor. Ülkesini, emekçileri ve yoksulları her şeyden çok seven Deniz, Yusuf ve Hüseyin’i idamdan kurtarmak için devrimci dayanışmanın en güzel örneğini gösteren Mahir Çayan ve on yoldaşını burada anmadan geçemeyiz. Deniz’leri idamdan kurtarmak için Tokat’ın, Niksar ilçesinin Kızıldere Köyü’nde Mahir Çayan ile birlikte dokuz devrimci hayatlarını feda etmiştir. Devrimciler, inandıkları mücadele ve mücadele yoldaşlığının ne demek olduğunu birebirleri için canlarını vererek göstermiştir. Türkiye’nin yakın tarihi Denizlerin, Mahirlerin ve İbrahimlerin şahsında emperyalist-kapitalizme, darbelere, baskı ve zulümlere, işsizliğe, yoksulluğa, adaletsizliğe, siyasal islama, patriyarkaya, doğanın talanına ve her türden şiddete karşı mücadelenin de tarihidir. Bu diyalektik tarihsel mücadele de, insan-doğa ve emek düşmanlığı var oldukça, var olacaktır. Savaşsız, sömürüsüz yeni bir toplumsal düzen ve yeni bir dünya ütopyasını gerçekliğe dönüştürmek, devrimci irade ve pratikle mümkün olabilecektir. Bu yolda insanlık onuru kayıpların hüznüne merhem olacaktır. Deniz’in şahsında bu mücadeleyi çok güzel anlatan Can Yücel’in Mare Nostrum şiirine kulak vermek çok yerinde olacaktır: En uzun koşuysa elbet Türkiye’de de Devrim O, onun en güzel yüz metresini koştu En sekmez luverin namlusundan fırlayarak … En hızlısıydı hepimizin, En önce göğüsledi ipi… Acıyorsam sana anam avradım olsun Ama aşk olsun sana çocuk, Aşk olsun…” Denizlerin idam kararını veren mahkemenin başkanı hayatını normalin dışında bir biçimle sonlandırdı. “Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idam kararını veren Ankara 1 No'lu Sıkıyönetim Mahkemesi'nin Başkanı emekli Tuğgeneral Ali Elverdi, yediği yemek nefes borusuna kaçınca solunum yetersizliğinden öldü.”( bianet.org/bianet/diger/121397) Mecliste idamların oylaması ise düşünceye karşı düşmanlığın bir göstergesi gibiydi.“Oylama 24 Nisan 1972’de sonuçlandırıldı. Bu oylamaya 450 üyeli Meclis’ten 323 üye katıldı. 273 üye evet, 48 üye ret, 2 üye çekimser oy kullandı. 118 kişi de oylamaya katılmadı. 9 koltuk boş kaldı.” (www.radikal.com.tr/yazarlar/oral-calislar) Mecliste Denizlerin idamına ağırlılı ‘evet’ oyu kullanan Ap ve Mhp vekilleriyle birlikte o dönemki 28 Chp’li vekilin de ‘evet’ oyu kullandığı ortaya çıkmıştır. ” 24 Nisan 1972 tarihli meclis tutanakları incelendiğinde 144 CHP’li vekilden sadece 28 tanesinin “Evet” oyu verdiğini görmek (sf. 235) mümkün.” (https://teyit.org/deniz-gezmisin-asilmasi-icin) Denizlerin avukatı Halit Çelenk, onların sadece avukatı değil, ağabeyleri ve yoldaşlarıydı. Denizlerin idam kararının kesinlikle siyasi olduğunu her fırsatta dile getirdi. İdamı engellemek için elinden geleni yaptı. Ancak öç alma histerisi ile devrimci avına yatmış olanlara sözünü dinletemedi. Halit Çelenk’in kızı Serpil Çelenk bu konuda şunları söyler: “Halit Çelenk yoldaş oğullarının darağacında katledilmelerini izlemek gibi ağır ve katlanılması çok zor bir yaşam deneyimiyle karşı karşıya kaldı. Denizlere verdiği sözü yerine getirdi ve son nefesine dek, onların son sözlerini, devrimci dirençlerini, ölüm karşısında dik duruşlarını ve o kocaman yüreklerini simgeleyen büyük cesaretlerini, uğrunda mücadele verdikleri bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm davalarını her ortamda, her fırsatta yazılı ve sözlü olarak aralıksız anlattı durdu. Yeni kuşakların bilgisine sundu.” (www.ekmekvegul.net/gundem/) Türkiye devrimci sosyalist hareketi önderlerini çok erken kaybetti. Dolayısıyla halkımız demokrasi, eşitlik, adalet ve özgürlük içinde yaşayabilme sürecini ertelemiş oldu ve hala ardından yetişmeye çalışılıyor. Bu konu siyaset bilimi açısından üzerinde ciddiyetle durulmasını gerektiren onlarca dersi içinde barındırıyor. Bitirirken şunu söylemek çok yerinde olacaktır: Dünden bugüne binlerce Deniz, Denizlerin kimliğine sahip çıkarak hep çoğalırken, cellatları karanlığa boğulup yok oldular. Deniz, Yusuf ve Hüseyin’in idamdan önce ailelerine yazdıkları son mektuplar: Deniz GezmiŞ Baba, Mektup elinize geçmiş olduğu zaman, aranızdan ayrılmış bulunuyorum. Ben, ne kadar üzülmeyin desem, yine de üzüleceğinizi biliyorum. Fakat, bu durumu metanetle karşılamanı istiyorum. İnsanlar doğar, büyür, yaşar ve ölürler… Önemli olan çok yaşamak değil, yaşadığı süre içinde, fazla şeyler yapabilmektir. Bu nedenle ben, erken gitmeyi normal karşılıyorum. Ve kaldı ki, benden önce giden arkadaşlarım, hiçbir zaman ölüm karşısında tereddüt etmemişlerdir. Benim de etmeyeceğimden şüphen olmasın. Oğlun, ölüm karşısında aciz ve çaresiz kalmış değildir. Bu yola bilerek girdi. Sonunda da bu olacağını biliyordu. Seninle düşüncelerimiz ayrı ama, beni anlayacağını tahmin ediyorum. Sadece senin değil, (…) anlayacağını inanıyorum. Cenaze için, avukatlarıma gerekli talimatı verdim. Ayrıca savcıya da bildireceğim. Ankara´da 1969´da ölen arkadaşım Taylan Özgür´ün yanına gömülmek istiyorum. Onun için cenazemi İstanbul´a götürmeye kalkma. Annemi teselli etmek sana düşüyor. Kitaplarımı küçük kardeşime bırakıyorum. Kendisine özellikle tembih et. Onun bilim adamı olmasını istiyorum. Bilimle uğraşsın ve unutmasın ki, bilimle uğraşmak da bir yerde insanlığa hizmettir. Son anda, yaptıklarımdan en ufak bir pişmanlık duymadığımı belirtir seni, annemi ve kardeşimi devrimciliğimin olanca ateşiyle kucaklarım… Oğlun Deniz Gezmiş Merkez Cezaevi Yusuf Aslan Sevgili Babacığım, Bu mektubu aldığım zaman ben edebiyyen bu dünyadan göç etmiş olacağım. Ne kadar sarsılacağını tahmin ediyorum. Bir buçuk seneden beri, benim yüzümden nasıl üzüntü içinde olduğunuz malum Bu son onayı da metanetle karşılamanızı sadece dileyebiliyorum. Babacığım, bu olayda da annemin ve Yücel’in senin tesellilerine ve desteklerine ihtiyaçları çok. Bunun için ne kadar metin olursan hem senin sağlığın için hem de onlar için o kadar iyi olur. Elbette ki, yıllarca emek verip yetiştirdiğin bir oğlunun bir günde öldürülmesi, kolay göğüslenecek bir olay değildir. Fakat siz benim ne için, kimlere karşı mücadele verdiğimi biliyorsunuz. Ben bu açıdan rahat ve vicdan huzuru içinde gidiyorum. Sizlerin de bu bakımdan rahat ve huzur içinde olduğunuzu ve olacağınızı biliyorum. Babacığım, annemin ve Yücel’in, senin desteklerine muhtaç olduklarını yukarıda söylemiştim. Onları rahat ettirmek için bütün gücünü kullanacağından zaten eminim. Babacığım, burada şunu ilave edeyim ki, Yücel’in hastalığından kendimi sorumlu hissediyorum. Yücel için her şeyinizi ortaya koyacağınız konusunda da kuşkum yok. Ablamlar için söyleyeceğim: fazla üzülmesinden, olayın sarsıntıları geçtikten sonra normal hayatlarını devam ettirsinler. Mehtap’a ne diyeyim… Benim için her zaman bol bol öpün. Babacığım, cezaevinde kalan arkadaşları ara sıra yoklarsan, hallerini hatırlarını sorarsan çok memnun olurum. Her birisi oğlun sayılır. Dışarıda bizler için uğraşan dostlarımı ve dostlarını hiçbir zaman unutmayacağını biliyorum. Mektubum burada biterken sizi, anemi, Yücel’i, ablamı, Aziz Abiyi, Mehtap’ı hasretle kucaklarım babacığım… Sağlıcakla kalın. T. Yusuf Aslan Hüseyin İnan Babama, anneme, kardeşlerime ve yakın akrabalarıma, Söyleyecek fazla söz bulamıyorum. Bir insanın sonunda karşılayacağı tabii sonuç bildiğiniz sebeplerden dolayı erken karşıma çıktı. Üzüntü ve acınızı tahmin ediyorum. İleride durumunu çok daha iyi anlayacağınız inancındayım. Metin olunuz. Üzüntü ve acılarınızı unutmaya çalışınız. Bütün varlığımla hepinize kucak dolusu selamlar sevgiler!… Yazılacak çok şey var, fakat hem mümkün değil, hem de sırası değil Candan selamlar Hüseyin İnan Popüler kültürde Deniz Gezmiş Hakkında Yazılan Kitaplar 1976 Deniz Gezmiş Anlatıyor Erdal Öz[19] 1976 Dar Ağacında Üç Fidan Nihat Behram[20] 1978 İdam Gecesi Anıları Halit Çelenk[21] 1986 Gülünün Solduğu Akşam Erdal Öz[22] 1996 Bizim Deniz Turhan Feyizoğlu[23] 1998 Üç Asılmışların Hikayesi Ahmet Kahraman[24] 2002 Denizler İdama Giderken Oral Çalışlar[25] 2003 Defterimde Kuş Sesleri Erdal Öz [26] 2005 Deniz Gezmiş Albümü Özgür Erdem (ed.) 2006 Savunma Deniz Gezmiş[27] 2007 Deniz Fırtınalı Yıllar Tarkan Tufan[28] 2008 Hepiniz Suçlusunuz Burhan Dodanlı 2009 Deniz: Yaşamı ve Mücadelesi Özgür Erdem[29] 2010 Herkesin Bir Deniz Gezmiş Öyküsü Vardır Atilla Keskin[30] 2011 Bir Dava İki Devrimci Unutmak İhanettir Hüseyin Turan[31] 2011 Ağlasın Gökyüzü Vehbi Bardakçı[32] 2011 Denizler ve Filistin Turhan Feyizoğlu[33] 2012 Arkadaşım Deniz Gezmiş Doğu Perinçek[34] 2012 Deniz Gezmiş Destanı Alper Özbek[35] 2014 Bir Defter-i Hatırat-ı Zindan Hasan İhsan [36] 2014 Adı Deniz Esen Rüzgar[37] 2014 Abim Deniz Can Dündar[38] 2014 Hırçın Bir Deniz Hikayesi Ahmet Tahir Can[39] Kültür ve Sanat Filmler Hoşçakal Yarın Deniz Gezmiş rolünü Berhan Şimşek üstlenmiştir.[40] Aşk Olsun Sana Çocuk Deniz Gezmiş rolünü Barış Koçak üstlenmiştir. Diziler Hatırla Sevgili Deniz Gezmiş rolünü Barış Koçak üstlenmiştir.[41] Belgeseller 1994 12 Mart: İhtilalin Pençesinde Demokrasi Mehmet Ali Birand 2012 Deniz Gezmiş Belgeseli / Delikanlım Can Dündar [42] Tiyaro Aşk Olsun Sana Çocuk Samsun Sanat Tiyatrosu, 2011 yazında ilk oyununu oynamıştır.[43] "Deniz Diye Bir Delikanlı" Ankara Sanat Tiyatrosu, Yazan ve Yöneten Metin Balaydır Şiirler Mare Nostrum Can Yücel Mahur Beste Attilâ İlhan Neyleyim Nevzat Çelik Sardunyaya Ağıt Can Yücel Şarkılar Ahmet Aslan Susarak Özlüyorum Ahmet Kaya Mahur Ahmet Kaya Beni Tarihle Yargıla Ahmet Kaya Dosta Düşmana Karşı Nesimi Çimen 6 Mayıs Ağıdı Ruhi Su Mahsus Mahal Zülfü Livaneli Hoşçakal Kardeşim Deniz Zülfü Livaneli Şarkışla Edip Akbayram Aşk Olsun Sana Çocuk Cem Karaca Parka Moğollar Geri Sar Sevinç Eratalay Ankara'dan Bir Haber Var Sevinç Eratalay Şarkışla Selda Bağcan Denizlerin Dalgasıyım Grup Yorum Özgürlük Türküsü Grup Yorum Şarkışla Metin-Kemal Kahraman Deniz Koydum Adını Kardeş Türküler Deniz'e Yakılan Türkü Duman Manası Yok Mor ve Ötesi Darbe Gazapizm "Gördüler" Grup Özgürlük Deniz'e Grup Adalılar Ankara'dan bir haber var Grup Adalılar Biz de geliriz Grup Yol Denizlerin Türküsü Fevzi Kurtuluş Deniz'e Şikayet Fevzi Kurtuluş Bizim Deniz Hüseyin Karakuş Adı Deniz Olmalı Çilekeş Her Deniz Hüsnü Arkan 5 Mayıs Soner Olgun Delikanlım Deniz Emeğe Ezgi Adım Deniz Mesth Devrim Sertab Erener La'l Yeni Türkü Sardunyaya Ağıt Fazıl Say Sardunyaya Ağıt (tr.wikipedia.org/wiki/Deniz_Gezmis) * DERLEME: YUSUF AKSOY * Kaynakça 1- teyit.org/deniz-gezmisin-asilmasi-icin-144-chpli-vekilden-97sinin-evet-oyu-kullandigi-iddiasi/ 2- http://bianet.org/bianet/diger/121397-deniz-i-idam-ettiren-mahkeme-baskani-elverdi-bogularak-oldu 3- 3-http://www.radikal.com.tr/yazarlar/oral-calislar/turkes-denizlerin-idaminda-oy-kullanmadi-mi-1087410/ 4- https://tr.wikipedia.org/wiki/Deniz_Gezmi%C5%9F https://www.ekmekvegul.net/gundem/yillarin-silemedigi-birkac-ani-denizler-halit-ve-sekibe-celenk

  • Sevdadır

    ARKADAŞ ZEKAİ ÖZGER * Sevdadır Arkadaş Zekai ÖZGÖR Göğü kucaklayıp getirdim sana kokla açılırsın Solmuşsun benzin sararmış yorgun bir işçinin yüzüne benziyor yüzün öyle bükük bakma bana Çam kolonyası getirdim sana kentli dağlıların haklı sevdasını bolu ormanlarından çarpan bir koku sanki köroğlunun ter kokusu aman kokusu, billah kokusu canlarım, canım benim Üzme kendini bu kadar sana umudu öğretemeyenlerin suçu mu var bak yeryüzü ne kadar geniş ne kadar dar Dur akıtma gönlüm yaşını gözünden öpecek bir yer bırak oy bana en yakın bana en uzak sevgili yar hasretine vur beni Giyecek çamaşır getirdim sana adettir diye değil, sevdim diyedir bağışla, eski biraz bedenim uygundur diye bedenine elimle yıkadım, ütüledim elma ağacında kuruttum Günler sarmal bir yay gibi bunu unutma bahar annemizin yemenisindeki solgun çiçektir bunu unutma seni ben her yerinden öperim beni unutma Kadere inansaydım sana inanırdım düşürmem sigaramın ucundaki külü ben Öyle kırık bakma bana caddeler nasıl da genişliyor sana bunu söyleyecektim bileyli bir makas vardı yanımda sana bunu söyleyecektim hadi kes büyüyen tırnaklarındaki kiri sana bunu... oyyy nasıl söyleyebilirim deliren sevdamızın kısrak huyunu Elimi tut tuttururlar, o kadarına izin verirler kahreden bir ayrılığın çılgınlığı değil bu bir isyanın kelepçeleşmiş resmidir parmaklarımız Sen içerde ben dışarda... oyyy mahpusluk mahpusluk... * Arkadaş Zekai ÖZGER 8 Ocak 1948 yılında Bursa'da, Selanık göçmen işçi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Zekai Özger, şiirlerini Arkadaş Z. Özger adıyla yayımlar. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın ve Yayın Yüksek Okulundan mezun olduktan sonra TRT'nin Ankara bürolarında çalışır. Kent 16, Soyut, Forum, Papirüs, Yordam, Dost, Yansıma dergileri ile Ulus gazetesinin kültür-sanat sayfalarında şiir ve yazıları yayımlanır. 1965 yılında, henüz 17 yaşındayken "Kent 16" dergisini arkadaşı Ömer Zafer Göktürk ile birlikte çıkarırlar, tek sayı çıkan (Aralık 1965) dergide şairin yayımlanan ilk şiiri de (Niye Kapalı Kapılarınız - Bulamıyoruz) yer alır. 24 Ocak 1971 tarihinde SBF yurduna yapılan polis baskını ve gözaltı sırasında işkenceye varan dayağa maruz kalarak başına ağır darbeler alır. Aradan yıllar geçtikten sonra 29 Nisan 1973 sabahı Ankara'da, sokakta ağır yaralı bir halde bulunur, kaldırıldığı Numune Hastanesinde 5 Mayıs 1973’te, henüz 25 yaşındayken beyin kanamasından öldüğü belirlenir. Arkadaşları, ölümünü SBF yurdunun basılması sırasında başına aldığı ağır darbelere bağlarlar. Erken ölümü nedeniyle "Ne zaman yayımlarsam yayımlayayım adı 'Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası' olacak!" dediği şiir kitabını yayımlama olanağı bulamaz. Dergi ve gazetelerde yayınlanan şiirleri ölümünden sonra Tekin Sönmez tarafından "Şiirler" adıyla bir kitapta toplanır ve yayınlanır. Kenan Yücel tarafından yayına hazırlanan "Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası" adlı kitapla şairin şiirleri isteği doğrultusunda gerçek adına kavuşur. Arkadaş Z. Özger, şiir yazdığı yıllardaki üniversite ortamının da etkisiyle ölüm ve cinsellik konularını şiirlerinde sık sık işlemiştir Çoğu arkadaşının aksine dönemin sert siyasi şiir geleneğine uymayıp kendi yalnız yolunu oluşturduysa da ölümünden sonra adı akıllarda kalan arkadaşları değil o olmuştur. En çok da Arkadaş'a yakışmıştır bu öncül kimlik. 08.01.2018

  • Soren Kierkegaard

    Soren Aabye Kierkegaard ; 5 Mayıs 1813 - 11 Kasım 1855), Danimarkalı filozof ve teolog. Kuzeni Niels Christian Kierkegaard tarafından yapılan bitmemiş bir portresi Kierkegaard, dindar babasının etkisiyle din eğitimi alarak katı bir dini atmosfer içinde yetişti. Yaşamında bu çocukluğun etkisi görülür. Kendisi de dinsel düşünceleri olan birisi olmakla birlikte sürekli din adamlarıyla, kurumlarıyla ve düşünceleriyle çatışma halinde oldu. Mevcut Hristiyanlığın yozlaşmış olduğunu ileri sürdü ve Hristiyan inancının tamamen yenilenmesine yönelik eleştiriler geliştirdi. Kierkegaard, din ve Tanrı'yı tamamen bireysel bir konu olarak değerlendirdi. Bu yönde giderek sistematik felsefenin bireyi göz ardı eden bütüncüllüğünü de reddetti. Felsefesinde bireyi merkeze aldı. Kierkegaard, varoluşçuluğun öncülerinden sayılır. Varoluşçu felsefe bir bakıma her varoluşçu filozofta kendine özgü bir nitelik kazanarak ayrıca tanımlanır, ancak bilinen genel nitelikleri ve felsefi özgürlüğü açısından varoluşçuluğun kurucu isimlerinin başında Kierkegaard sayılmaktadır. Kierkegaard'ın belli bir felsefî sistematik geliştirmediği doğru olmakla birlikte (Kierkegaard bu anlamda Nietzsche gibi bağımsız ve dizgesiz filozoflardandır), kullandığı kavramlar ve felsefe yapma tarzı sonradan varoluşçu felsefelerde görülen nitelikleri barındırır. Kierkegaard'ın itiraz ettiği ve sürekli eleştirdiği filozof Hegel'dir. Hegel'in rasyonalist ve sistematik felsefesi Kierkegaard için kabul edilemezdir. Varoluşçu felsefelerde görülen kavramların çoğunluğu öncül olarak Kierkegaard'da görülür: saçma, bunaltı, korku ve kaygı. Kierkegaard'ın felsefî sorunsalı bir bakıma mevcut Hristiyanlık içinde ve hatta karşısında nasıl iyi bir Hristiyan olunacağı noktasına da bağlıdır. Kierkegaard, felsefe tarihinin soyut mantıksal kurgularla geliştiğini ve bu nedenle bireyi, bireyin gerçek yaşamını gözden kaçırdığını düşünür. Ona göre varoluş, somut ve öznel insanın yaşamıdır. Bu nedenle felsefe somut düşünmeye, yani varoluşa yönelmelidir. Bibliyografi (1841) Om Begrebet Ironi med stadigt Hensyn til Socrates (1843) Ya/Ya da (Enten-Eller) (1843) To opbyggelige Taler (1843) Frygt og Bæven (1843) Tre opbyggelige Taler (1843) Gjentagelsen (1843) Fire opbyggelige Taler (1844) To opbyggelige Taler (1844) Tre opbyggelige Taler (1844) Philosophiske Smuler (1844) Begrebet Angest (1844) Fire opbyggelige Taler (1845) Tre Taler ved tænkte Leiligheder (1845) Stadier paa Livets Vei (1846) Afsluttende uvidenskabelig Efterskrift (1847) Opbyggelige Taler i forskjellig Aand (1847) Kjerlighedens Gjerninger (1848) Christelige Taler (1848, yayım 1859) Synspunktet for min Forfatter-Virksomhed. En ligefrem Meddelelse, Rapport til Historien (1849) Sygdommen til Døden (1849) "Ypperstepræsten" – "Tolderen" – "Synderinden", tre Taler ved Altergangen om Fredagen (1850) Indøvelse i Christendom

  • Da VİNCİ ve MONA LİSA

    Leonardo da Vinci * Mona Lisa (La Gioconda veya La Joconde olarak da bilinir), İtalya'nın Floransa şehrindeki Rönesans sırasında Leonardo da Vinci tarafından kavak bir pano üzerine Sfumato tekniği ile resmedilmiş 16. yüzyıl yağlı boya portresidir. Resim hâlen Paris'teki Louvre Müzesi'nde Francesco del Giocondo'nun karısı, Lisa Gherardini Portresi başlığı altında sergilenmektedir. Tabloda oturmuş bir kadın resmedilmiştir, kadının yüzünün kime ait olduğu hala gizemini korumaktadır. Yüz ifadesindeki belirsizlik, kompozisyonundaki anıtsallık, atmosferdeki ilginçlikler, tablo hakkındaki çalışmaları devam ettirmektedir. Bu tablo, geniş ölçüde tanındı; karikatürleri yapıldı, araştırıldı ve Louvre Müzesi'nin en önemli eserlerinden olarak tarihe geçti. Leonardo da Vinci Kimdir: Leonardo di ser Piero da Vinci * (15 Nisan 1452 - 2 Mayıs 1519), Rönesans döneminde yaşamış İtalyan hezârfen, döneminin önemli bir filozofu, astronomu, mimarı, mühendisi, mucidi, matematikçisi, anatomisti, müzisyeni, heykeltıraşı, botanisti, jeoloğu, kartografı, yazarı ve ressamıdır. En tanınmış yapıtları Vitruvius Adamı (1490-1492), Mona Lisa (1503-1507) ve Son Akşam Yemeği'dir (1495-1497). Rönesans sanatını doruğuna ulaştırmış, yalnız sanat yapısına değil, çeşitli alanlardaki araştırmaları ve buluşlarıyla da tanınan, dünyanın gelmiş geçmiş en büyük sanatçılarından ve dehalarından biri kabul edilmektedir. Leonardo da Vinci, bu tabloya 1503 veya 1504 tarihinde, İtalya'nın Floransa kentinde başladı. Da Vinci'nin çağdaşı, sanat tarihçisi Giorgio Vasari, "... Tablo üzerinde dört yıl oyalandı ve tabloyu bitirmedi..." demiştir. Bu, Leonardo için alışagelmiş bir davranıştı ve hiçbir çalışmayı tamamen bitiremediği düşüncesi üzerine pişman olmuştu.[3] Sonra, Fransa'ya yolculuğun ardından 3 yıl süreyle tablo üzerine devam etmeyi tekrar düşündü ve bunu gerçekleştirdi. Da Vinci Fransa'ya gitmişti ve tablo üzerine çalışmalar devam ediyordu, Kral I. François tarafından, yakınındaki kaleye davet edildi. Bu, Leonardo'nun mirasçılarından olacak asistanı Salai ile doğrudan ilgiliydi, sonra dönemin kralı, tabloyu 4.000 écus ile satın aldı ve Fontainebleau Sarayı'nda XIV. Louis himayesinde asıldı. Daha sonra tablo, Versay Sarayı'na taşınacaktı. Fransız İhtilali'nin ardından, tablo Louvre Sarayı'na taşındı. Napolyon Bonapart tarafından Tuileries sarayı'na taşınsa da, daha sonra tekrar Louvre Sarayı'na döndü. 1870 - 1871 aralığında gerçekleşen Fransa-Prusya Savaşı sırasında tablo, Fransızların askeri bölgesi "Brest Arsenal"e taşındı. Tablodaki manzara ve model ile ilgili birçok spekülasyon çıktı. Örneğin, da Vinci'nin modeli güzel yanlarıyla resmettiği düşüncesi vardı, tablonun 21. Yüzyıl standartlarında olduğu da düşünülmüştür. Doğulu bazı sanat tarihçileri, örneğin Yukio Yashiro, tablodaki manzaranın Çinli sanatçıların eserlerinden etkilendiğini öne sürmüştür ama kanıtlarının yetersizliğinden dolayı birçok itiraz çıkmıştır. Konusu Mona Lisa tablosu, 19. Yüzyıla değin gizemi hakkında düşünce oluşmamıştı, henüz kavranmakta olan Sembolizm akımı sayesinde, tabloda var olduğu düşünülen simgeler için birçok düşünce çıkmıştır. Eleştirmen Walter Pater, 1867 yılında tablo üzerine, kadınlıkla ilgili gizli semboller içerdiğini belirtmiştir. Mona Lisa'da Lisa del Giocondo resmedilmiştir; Gherardini ailesine mensup birisiydi ve tüccar Francesco del Giocondo'nun karısıydı. Giocondo'nun ikinci oğlu Andrea'nın doğumu anısına tablonun yapıldığı tahmin edilmektedir. Tabloda oturan kadının kimliği, 2005 yılında, Heidelberg Üniversitesi'nin kütüphanesinde bulunan Agostino Vespucci'ye ait bir not ile tespit edilmiştir. Fakat başka uzmanlar tarafından, tablodaki kadın için üç farklı şahsiyet de öne sürülmüştür. Da Vinci'nin annesi Caterina Buti del Vacca de öne sürüldüyse de, çoğu uzman tarafından düşük ihtimal olarak değerlendirilmiştir. Milano düşesi Isabella of Aragon, Cecilia Gallerani, düşes Costanza d'Avalos (La Gioconda olduğu söylenir) öne sürülen diğer şahsiyetlerdendir. Tablodaki kadının da Vinci tarafından adlandırıldığı da öne sürülmüştür. Öne sürülen bu karakterler, Giorgio Vasari'nin yazdığı Leonardo da Vinci'nin biyografisindeki tariflerine göre tahmin edilmiştir. Vassari'nin yazdığı biyografide "Leonardo resmetmeyi üstlendi, tüccar Francesco del Giocondo için, onun karısı..." cümlesine dayanılmaktadır (İtalyanca: Prese Lionardo a fare per Francesco del Giocondo il ritratto di mona Lisa sua moglie). Da Vinci'nin ölümünün ardından, tablo asistanı Salai'ye geçti ve özel yazılarında tablodan la Gioconda olarak bahsetti. Estetik Da Vinci, tablo için ilk başta piramit tasarımı kullandı, basitçe kadın bir piramitten oluşacaktı. Tablodaki kadının kıvrılmış elleri piramidin köşesi idi. Göğüsü, boynu ve yüzü ellerine göre çok daha parıltılıdır. Işık, aslında çizimin altında geometrik çizimin yattığı göstermektedir. Aslında da Vinci, tabloda oturmakta olan normal bir kadını resmetmiştir: fakat o zamanlarda oturmuş bir kadının resmi yaygın değildi. Tabloda, oturan kadının gözlemci ile arasındaki mesafeyi göstermiştir. Kol dayama yerleri, gözlemci ile oturan kadını ayıran bir sınırdır. da Vinci'nin sfumato tekniğini kullanması Mona Lisa'ya o ünlü belirsizliği vermiş ve her bakıldığında yüz ifadesi değişiyormuş gibi bir algıya neden olmuştur. İtalyancada "sfumato" kelimesi "dumanlı" anlamına gelir. Bu tekniği Lisa'nın gözlerine ve ağız kısmına uygulamıştır.

  • ZÜHTÜ ORADA MI?

    Mehmet ŞAMİLOF * TCG Kocatepe * ​Elimde Özhan Bakkalbaşıoğlu’nun o sarsıcı kitabı; kapağında "Bir Akıl Tutulması" yazıyor... Sayfaları çevirdikçe Akdeniz’in tuzu genzimi yakıyor, 1974’ün o bitmek bilmeyen Temmuz sıcağı odama doluyor. Bu sadece bir geminin batış hikâyesi değil; bu, bizim ailemizin, bizim toprağımızın, Of’un ve vatanın yüreğine düşen bir kor ateşin hikâyesidir. ​Kitapta anlatılan o trajedi, benim için sadece askeri bir rapor değil, bir aile fotoğrafındaki eksikliktir. O fotoğraflardan birinde, 1972 tarihli bir diploma duruyor: İstanbul İmam-Hatip Okulu. Fotoğraftaki o genç, azimli ve çalışkan yüz, kuzenim Mustafa Rüstem Aydın ’ın babası Er Mustafa Aydın’dan başkası değil. 1953 yılında Of’un o dik yamaçlı köylerinden çıkıp hayalleriyle İstanbul’a gelen, ancak vatan borcu çağırdığında bir an bile tereddüt etmeden denize açılan o fidan, Kocatepe’nin o karanlık gecesinde şehadet şerbetini içti. ​Sallarda Başlayan İkinci Savaş ​Kitabı okurken gözümün önünde canlanıyor... Kocatepe, kendi kanatlarımızdan gelen o talihsiz bombalarla sarsıldığında, Mustafa ve silah arkadaşları için asıl imtihan yeni başlıyordu. Akdeniz’in o kavurucu güneşi altında, ufacık salların içinde verilen o sessiz mücadeleyi okurken insanın boğazı düğümleniyor. ​Doktorun "Asla su vermeyin!" haykırışlarına rağmen, susuzluktan kavrulan dudaklarını ıslatamadan son nefesini verenlerin acısı, bugün bile taze. Erol Gök Astsubay’ın o çaresizlik içinde disiplini elden bırakmayışı, İngiliz pilot Ian McKucunie’nin o zifiri karanlıkta helikopteriyle 25 sorti yaparak 73 canı ölümün kucağından çekip alışı... Hepsi birer kahramanlık nişanesi. Ama bizim payımıza düşen, Mustafa’nın o saadet dolu yuvasına dönen bir selamı değil, şehadet haberi oldu. ​"Zühtü Orada mı?" ​Kitabın en can alıcı yeri, İsrail gemisinin sallara yaklaştığı o andır. Umutların bittiği yerde bir ses yükselir... "Zühtü orada mı?" Bu soru, benim için sadece bir isim sormak değildir. Bu, "Biz buradayız, birbirimizi bırakmadık!" demektir. Bizim Mustafa’mız o gün o gemiye çıkamadı, o selamı alamadı belki ama onun aziz hatırası bugün evladı Rüstem’in vakarında yaşıyor. ​Bir Mirasın Bekçileri ​Bugün o 1972 tarihli diplomaya baktığımızda; vatanı için en kıymetli varlığını, canını feda eden Of’un o has evladını görüyoruz. Oğlu M. Rüstem Aydın’ın bugün gururla ve hüzünle sakladığı o hatıralar, Kocatepe’nin sadece bir gemi adı değil, Mustafa Aydın ve arkadaşlarının yazdığı bir fedakârlık destanı olduğunun kanıtıdır. ​Ben, Şamilof olarak; bu satırları okur/yazar hüznü hem de bir kuzenin vefasıyla kaleme alıyorum. Kıbrıs Türklüğü daima var olacaktır; çünkü Mustafa gibi babalar vardı, can verdiler, kan verdiler ve vatanı bize vatan kıldılar. ​Ruhun şad olsun Mustafa ve silah arkadaşlarının emaneti olan bu vatan ve evladın Rüstem, başımızın tacıdır.

  • 1 Mayıs Kutlu Olsun!

    maviADA * Emeğin, emektarın, alın terinin, dayanışma ve yardımlaşmanın günü olan 1 Mayıs kutlu olsun.

  • MASALSI AŞKLARI

    Niyazi UYAR* Bir yemek arası, bahçede kitaplarla ilgili sohbet ediyorlardı Sevda Hanım’la Kahraman Bey. Sevda Hanım: “Hocam, Yüzyıllık Yalnızlık adlı eseri beğeneceğinizi umuyorum, tarzınıza uygun!” “Yüzyıllık Yalnızlık?” “Evet hocam, Yüzyıllık Yalnızlık! Kolombiyalı popüler bir yazar Marquez! Onu okumak size çok ilginç gelecek, göreceksiniz. Hele anlatım tarzı, mekân tasvirleri, ruhsal çözümlemeleri ve de olayı sonuca bağlarken kullandığı yöntemler… Bence muhteşem, ihmal etmeyin!” İhmal etmeyin derken, sözcüklerin etki gücü katlanırken, Kahraman Bey sessiz bir vaziyet almıştı. İlk kez duymuştu çünkü bu ismi. “Hı hı hı…” diyen mırıltılı ifadelerle tasdiklerken bir yandan yudumlamıştı çayını. “Hocam” sözcüğünü sevmezdi Kahraman Bey, “öğretmenim” derdi. Öğretmenim demek, Cumhuriyet öğretmeni demekti! Hayat Bilgisi dizisinde Perran Kutman’ın canlandırdığı Afet Öğretmen karakterinin öğrencilerine “hoca camide” repliği mıh gibi çakılmıştır beynine. Dilimizin en güzel türemiş sözcüklerinden öğretmen varken neden inatla hoca derler, anlamak mümkün değil! Marquez’i, Yüzyıllık Yalnızlık’la tanımış, arkasından Benim Hüzünlü Orospularım, Kırmızı Pazartesi, Kolera Günlerinde Aşk... adlı eserlerini okumuş Kahraman Bey. Marquez’in eser adlarının çağrışımı onun masalsı aşklarını anlatmaya vesile olmuş: “Kovansız Arının Balı.” Sabuncubeli’nin çam ormanları sıktır. Bununla birlikte yabanıl meyveleri hayat iksiridir. Orada arılar özgürdür, başıboştur. Arıların balları, dermansız dertlere dermandır. O da dermansız bir derde yakalanan babasının derdine derman olsun diye kovansız arı balı avına çıkmıştır Sabuncubeli’nde. Çam ormanlarının arasında bitkiler özgür, hayvanlar özgür, tabiat özgürdür. Kahraman Bey, Sabuncubeli’ye yalnız gitmemiş, Ankara yaylasının el gün bilmez Elif’i vardır. Elif sigara aşığı, giyinip kuşanmayı bilmeyen, saçlarına tarak sürmeyen biridir. Dişleri sigara içmekten, fırça yüzü görmediğinden sapsarı sararmıştır. Elif kimseyi sevmez, özellikle erkeklerden nefret eder. Anne babasının kör cehaleti çocuk yaşta evlendirince dünyasını karartmıştır. Bir de kocası, gözünün önünde yakın arkadaşı ile aldatınca, o da büyük küçük bütün erkeklerden nefret etmiştir. Elif'in yaşama gayesi intikam almaktır. O artık ant içmiş, kendine söz vermiştir: İntikam almaktan ömrü olduğu sürece vazgeçmeyecektir. Elif çelimsiz, sıska bir kadındır. Göğüs, kalça yukarıdan aşağı bir çizgi gibi düzdür. Gözleri her daim, muhtemeldir bir rahatsızlıktan ötürü çapaklıdır. “Boş zamanlarımda resim çiziyorum,” diyerek ressam sınıfına sokmuştur kendini. “Ben sanatçıyım, benim çizgilerim, rötuşlarım hiçbir ressamda yoktur,” diyerek ataklanması yok mu… Sonra mıy mıy mıy da bir konuşması… Ona dair yazılacakların ana fikridir. Sıcak bir İzmir günü, Ağaçlı Yol’dan İkinci Sanayi istikametine doğru giderken Kahraman Bey, telefonuna yüklediği senfoni melodili zil çalmaya başlar. Araç kullanırken telefona hiçbir zaman cevap vermezdi Kahraman Bey. Aracını bir kenara çeker, yetişebilirse cevap verir, yetişemezse geri arardı. Ağaçlı Yol durmak için uygun değildir, o sebeple cevap veremedi. Telefonda arkası arkasına üç sefer daha çalınca “Acaba kim arıyor olabilir, Elif olabilir mi?” diye cevapsız soruları sıralar içinden. Gelen arama ile meşgul olurken Kahraman Bey arabasının süratini iyice düşürür. Ona sebep, yanından hızla geçip giden sürücüler öfkelenmiş, deli deli basarlar klaksona. O, “Bir daha arar mı?” diye merak ederken senfoni melodili telefonun zili tekrar çalmaya başlar. Kahraman Bey de bu ara Stadyum Metro Durağına gelmiştir. Arabayı bir kenara çekip cevap vereyim diye düşünürken telefon susar. Arayan muhtemelen Elif’tir diye düşünür çünkü bu kadar ısrarlı hiçbir arkadaşı aramaz Kahraman Bey’i. Bornova-Üçyol arasında gidip gelen metro, yedi dakikada bir vıy vıyyy diye hızla gidip gelirken konforlu bir yolculuk sunmaktadır İzmir’in aydınlık yüzlü insanlarına. Yıllardır bilinçli olarak “komünist işi” diye geciktirilen demiryolu taşımacılığı, çağı yakalamamıza vesile olacaktır bundan sonra! Öteki masalsı âşıklarından Karakısrak’la bir kokteylde yan yana gelmiştir Kahraman Bey. İkisi de kumral tenlidir, ikisi de topluluğun yenisi, yabancısıdır. Aristokrat topluluk bu kumral tenlileri avam bulmuş, aralarına aşılmaz duvar gibi bir çizgi çekmiştir. O çizgi silininceye kadar onlar da önce arkadaş sonra da yar olmuşlar. Kokteyldeki müzisyen hem çalmakta hem söylemektedir. Birden oyun havalarına geçen tek kişilik orkestranın müzisyeni, “Oturmaya değil eğlenmeye, oynamaya geldik, haydi buyurun, buyurun oyuna, haydi oturmak yok, haydi, haydi!” diye sahneye davet eder davetlileri. Kıvrak havalar, bas tiz “castıkı castıkı” kâh ara nağmeli kâh insanı yüreğinden yakalayan duygusal müziklerdir. Bu tek kişilik orkestra; Roman, Ankara, Konya yörelerinden havalarla oynayanları eğlendirirken onları kan ter içinde bırakmıştır. Müziğe ara verilince salonda derin bir sessizlik olur. Sonra birden önce ağır bir zeybek havası çalmaya başlar, sonra sırasıyla Bergama, Tavas, Muğla zeybekleri çalınır peşi sıra. Alanda dört kişi kalmıştır zeybek oynayan. Aristokrat topluluk oynayanları izlerken oynayanlardan ikisi daha alandan çekilmiş, yalnızca iki kumral tenli kalmıştır. Onlar tanrısal bir ayin sergiler gibi oyunlarıyla büyülemiştir. Kumral tenlilerden Karakısrak Sekişli’nin üstünde lacivert bir pantolon, sırtında mavi bluzu vardır. Mavi bluzu her şeyi maviye çevirmiş, sonra masmavi bir güneş olup gözünü kamaştırıvermiştir Karayağızlı’nın! Karakısrak Sekişli emreden bir sesle “Çökertme!” der. Salondan çıt çıkmaz, adeta Olimpos Dağı’nda Zeus ile Hera dans eder gibi mitolojik ortam hasıl olmuştur. Karakısrak Sekişli yere doksan derece kollarını açarken Karayağızlı da kartal kanatları havada, sevda yüklü bakışları ondadır. Karakısrak Sekişli döne döne oynarken karadan kızıla çalan gözleri maviye kesip alıvermiştir içine Karayağızlı’yı. Ritim yavaştan hızlıya doğru akıp giderken salonun mavili, pembeli, allı yeşilli ışıkları da maviye kesmiş, masmavi oluverirken herkesi; Karakısrak’ı, Karayağızlı’yı, tekmil izleyenleri alıp götürmüştür diyarlara. O günden sonra Portakal Kafe, Yeşil Köşk, Hilton Bar… Sayısı belirsiz sefer yan yana, can cana, diz dize, göz göze olmuşlar. El ele, gönül gönüle olmuşlar. Olmuşlar olmasına da iki can iken bir can olmaları imkânsızdır. Onlar yalnızca hayallerinde özgürlüğü yaşarlar doyasıya, ta ki adı İlgün olan bir ayrık otunun dedikodusuyla çalkalana kadar ortalık… Sırada masalsı aşklarının en kutsalı vardır. Bu aşk çok eskidir, iyice eskimiştir. O aşk, yıllar yıllar öncesine dayanan bir tutkudur, o aşktan öte bir şeydir. Kahraman Bey “aşığım incinmesin, yaralanmasın” diye bir başına omuzlamıştır ütopik aşkını! O âşık, Otman’ın at oynattığı diyarların taze tomurcuğudur. O, bir çocukluğun pembe rüyalarıyla “deniz kıyısı olsun da ne olursa olsun” demiştir ya hani… Kahraman Bey’in bu kutsal aşkı, Tek Gamzeli’nin aşkı, gözlerini para hırsı bürümüş azgın kapitalistlerin doğmamış bebeleri ana karnında zehirlemesi gibi zehirlenmiştir. Otman’ın at oynattığı diyarların bu Tek Gamzeli’si, kutsal aşklarını insan azmanı, çişli sulardan su içmişe tercih etmiştir. İşte buna sebep Kahraman Bey de öfkesini, bedduasını söyler durur çok yıllardan beri. Şöyle bir şiir vücuda getirmişti mesela Kertil Dağları’nda: “Diyemezsem haklı sevdamı, Söyleyemezsem sevda türkümü, Her mevsimi kara kış olsun, Giyeceği ak gelinliği de al kan olsun!” Tek Gamzeli’ye dair diyecekleri bitmemiştir. Kahraman Bey, Tek Gamzeli’nin yaşadığı coğrafyayı tanrısal gücüyle değiştirmiş, şehrin üst yanına da bir tepe kondurmuş, tepenin adına da Meşeli Tepe demiş. Kahraman Bey’le Tek Gamzeli, tepenin cins cins meşelerinin altında tutkuyla sarılmışlar hayal denizinde sabah akşam. Tepeye sırtını yaslayan Marmara’nın sahil şehri, mütareke şehridir. Meşeli Tepe, denizin kıyıcığından gökyüzüne doğru yükselip gider. Kahraman Bey noktayı koyup sonuç cümlesini yazmaya hazırlanırken demiş ki kendine: “Boş ver hayali, yeter,” deyip uyarmış. Sonra da demiş ki: “Ne yapayım onunla nefes alıyorum, onunla yeni umutlara yelken açıp deryalarda ummanlarda yüzüyorum hayal dünyamda. O yaşasın çünkü o, akıp giden bir ırmağın gözesi gibi çünkü onun aşkı benim için kutsal bir aşk,” demiş ve Kahraman Bey yaşam düsturunu belirtip koymuş noktayı. Ez cümle: “Ben onun umudu ile yaratıyorum güzellikleri ve ben onun umudu ile sarılıyorum güzelliklere, yaşama ve ben onun umudu ile karşılıyorum yeni doğan güneşi!” Gabriel Garcia Marquez, bir güzelliğe vesile oldun, senin “Hüzünlü Orospuların” onun “Masalsı Aşkları” olarak başka bir donda doğdu! Senin doksanlık kahramanın doğum gününde kendine armağan etmiş ya yeni yetme kızı, fakat bu vaziyet Kahraman Bey’e absürt gelse de “Masalsı Aşkları’na” ilham olup doğuvermiş. Ömürlü olsun! Gabriel Garcia Marquez, sen Kolombiyalı bir dünya vatandaşı, Kahraman Bey de Türkiyeli, o da bir dünya vatandaşı. Bu dünyada olmasa bile hiç değilse gidenin geri gelmediği diyarda yaşayacaklar savaşsız, sömürüsüz, dil, din ayrımı yapmadan barış içinde…

  • KAPILDIM GİDİYORUM

    -maviADA yazarlarından Nurten Bengi Aksoy'un yeni yayınlanan kitabı KAPILDIM GİDİYORUM edebiyat dünyasında farkındalık yaratmaya başladı. Aşağıdaki değerlendirme yayınevinin sayfasında yayınlandı.- OĞUZ KEMAL ÖZKAN * Bir Yaşam Anlatısı Ve Hafıza Metni * Nurten Bengi Aksoy imzasını taşıyan ve Ange Yayınları’ndan çıkan Kapıldım Gidiyorum, klasik anlamda bir roman değil; bireysel yaşam deneyimlerinden yola çıkan, kuşaklar arası hafızayı taşıyan güçlü bir anlatı olarak okurla buluşuyor. ‘Kapıldım Gidiyorum’, 20. yüzyılın başlarından itibaren Bitlis ve Girit hattında şekillenen hayatların izini sürerken; sürgün, göç ve aile dağılmaları gibi temalar üzerinden Türkiye’nin gayriresmî tarihine ışık tutuyor. Bu yönüyle kitap, bireysel hikâyeleri kolektif bir hafızaya dönüştüren bir anlatı niteliği taşıyor. Dağılan bir aile, çoğalan hayatlar Metnin merkezinde, babanın ölümüyle parçalanan bir ailenin fertleri yer alıyor. Farklı şehirlere savrulan kardeşler, yeni hayatlar kurarken; her biri kendi varoluş mücadelesini veriyor. Bu parçalanmışlık, yalnızca bireysel bir hikâye değil; aynı zamanda bir dönemin toplumsal kırılmalarının da yansıması. Kitapta yer alan şu sözler, eserin ruhunu özetler nitelikte: “Hepimiz yaşam ırmağında suyun akışına kapılıp, farklı yönlere yüzen birer yeşil başlı ördektik belki de…” Kadınlar, kader ve direnç Eserin dikkat çeken yönlerinden biri de kadınların yaşam deneyimlerine odaklanması. “Kız çocuklarının alın yazısı annelerine benzer” düşüncesi etrafında şekillenen anlatı; kuşaklar boyunca aktarılan acıları, umutları ve direnci görünür kılıyor. Resmî tarihin dışında kalanlar ‘Kapıldım Gidiyorum’, büyük tarih anlatılarının dışında kalan sıradan insanların hikâyelerine odaklanarak, alternatif bir tarih okuması sunuyor. Bu yönüyle eser; hem kişisel bir yüzleşme hem de toplumsal bir hafıza metni olarak öne çıkıyor. Nurten Bengi Aksoy‘un kaleminden ‘Kapıldım Gidiyorum’, türler arasında dolaşan yapısıyla; ne tam anlamıyla kurmaca ne de klasik bir biyografi. Daha çok, yaşamın içinden süzülen gerçeklikleri edebî bir dille aktaran güçlü bir anlatı olarak dikkat çekiyor. Oğuz Kemal Özkan BU YAZI BURADAN ALINTIDIR maviADA NOTU: Kitabı indirimli olarak başta AMAZON ve D&R olmak üzere internetten sanal mağazaların hepsinde bulabilirsiniz. Bazı mağazalarda indirim yapılmazken kimi mağazalarda %40 oranında indirim yapılıyor.

  • Robinson Crusoe'nun Yazarı Daniel Defoe

    Daniel Defoe (1660 – 24 Nisan 1731), İngiliz yazar ve gazetecidir. 1660 yılında Londra'da doğdu. Çeşitli güçlükler ve tehlikelerle dolu bir yaşam geçirdi. 1685'te İngiltere kralı II. James'e karşı başlatılan ayaklanmaya katıldı. Bir Protestanlık mezhebi olan Dissenter üyesidir. Yaşamının çeşitli dönemlerinde tüccarlık, fabrikatörlük, devlet memurluğu ve hatta casusluk yaptı. 40 yaşında gazetecilikte karar kıldı, bundan birkaç yıl sonra da roman yazmaya başladı. En çok ilgi gören romanı 'Robinson Crusoe' 1719 yılında yayımlanmış, 1 yılda 4 baskı yapmıştır. Yayımladığı siyasal dergi kitapçıklarındaki sert tutumu yüzünden birçok kez hapse girdi. 1731 yılında Londra'da öldü. Hayatı boyunca siyasete büyük ilgi duymuştur. Casusluk iddiaları Daniel Defoe'nin aile kökenleri Romanya'ya dayanmaktadır, Romanya'dan göçen ailesinin Osmanlı geleneklerini ona da öğrettiği bazı kaynaklarda geçmektedir. Yine İngiltere'de İngiliz kültürünü yeren mektuplarını Osmanlı Devlet adamlarına bilgi ve öneri amacıyla gönderdiği bilinmektedir. Bunun dışında Aytunç Altındal gibi yazarlar Osmanlı için casusluk yaptığının açık olduğunu söylerler. Başlıca yapıtları Robinson Crusoe Robinson Crusoe'nun Yeni Serüvenleri Robinson Crusoe'nun Yaşamı ve Olağanüstü Serüvenleri Boyunca Ciddi Düşünceleri A Journal of the Plague Year (Veba Yılı Günlüğü) Colonel Jacque (Albay Jacque), Moll Flanders Roxana Bir Sipahinin Anıları DANİEL DEFOE'nin ünlü romanı Robinson Crusoe DÜNYANIN İLK KURGU MACERA ROMANIDIR DAHA FAZLA BİLGİ EDİNMEK İÇİN RESME TIKLAYIN

  • CERVANTES

    Miguel de Cervantes Saavedra * (29 Eylül 1547 - 22 Nisan 1616), İspanyol romancı, şair ve oyun yazarıdır. Modern Avrupa'nın ilk romanı olarak kabul edilen başyapıtı Don Kişot, Batı edebiyatının klasikleri arasında yer alır ve bugüne kadar yazılmış en iyi kurgusal eserlerden biri sayılır. Genç yaşta başladığı edebiyat hayatında denemeleri ve tiyatro eserleri ile kısa sürede tanınan bir yazar olmuştur. Ayrıca İspanyol edebiyatında roman geleneğinin başlatıcısı olarak kabul edilir. 15 Eylül 1569'da Madrid'de bir yaralama iddiasıyla Miguel de Cervantes adlı biri hakkında tutuklama kararı çıkarıldı. Verilen cezaya göre sağ eli kesilecek ve 10 yıl sürgünde kalacaktı. Bir ad benzerliği söz konusu değilse bu olay Cervantes'in İtalya'ya gidişinin nedeni olabilir. 1570'te II. Selim Kıbrıs'ı ele geçirince Papa V. Pius Osmanlılara karşı birlik çağrısında bulundu. Çağrıya yalnızca İspanya ve Venedik karşılık verdi. Cervantes Roma'daki İspanyol birliğine katıldı. 7 Ekim 1571'de Osmanlı donanmasıyla Lepanto (İnebahtı) Körfezinde yapılan İnebahtı Deniz Savaşı'na katılan Marquesa adlı kadırgada bulunan Cervantes, iki kez göğsünden yaralandı ve bir top güllesiyle sol elini kullanamaz hale geldi. 26 Eylül 1575'te Akdeniz'de Cezayir korsanları tarafından esir alınan Cervantes, 1575-1580 yılları arasında Cezayir'de yaşadı. Yaşamının sonlarına doğru ünlü eseri Don Quijote (Don Kişot)'u hapishanede kaleme almıştır ve bu eseri sayesinde tüm dünyada tanınmıştır. Eserde yazarın kendi hayatıyla alay ettiği ve kahramanla aralarında çokça benzerlikler olduğu görülür. Don Kişot dünyanın en çok okunan eserlerinden biridir ve 38 dile çevrilmiştir. Bu eser hâlâ dünyanın en çok okunan romanları arasındadır. 2015 yılında Cervantes ve eşi Catalina de Salazar'a ait olduğu iddia edilen mezar yerleri Trinitarian Manastırı'nda bulundu. * CERVANTES'in Ünlü Kitabı DON KİŞOT'u değerlendiren SEBAHATTİN EYÜBOĞLU'na ait bir yazı okumak isterseniz RESME tıklayın.

  • Gerçekçi Kurmacanın Edebi Başlangıcı Robinson Crusoe

    Robinson Crusoe'nin 1719'daki ilk baskının giriş sayfası Robinson Crusoe; Daniel Defoe tarafından yazılmış bir İngiliz macera romanıdır ve ilk olarak 25 Nisan 1719'da yayımlanmıştır. TARTIŞMALI olsa da gerçekçi kurmacanın edebi bir tür olarak başlangıcı kabul edilir. İlk İngiliz romanı olarak tanımlanır . Mektuplar, itirafçı ve didaktik biçimlerin birleşimiyle yazılmış olan kitap, baş karakterin (doğum adı Robinson Kreutznaer) terk edildikten sonra Venezuela ve Trinidad kıyılarına yakın uzak tropikal bir çöl adasında 28 yıl geçirip yamyamlar, esirler ve isyancılarla karşılaştıktan sonra kurtarılmasını anlatır. Hikayenin, dört yıl boyunca "Más a Tierra" adlı bir Pasifik adasında (şimdi Şili'nin bir parçası) yaşamış İskoç bir kazabeli Alexander Selkirk'in hayatına dayandığı düşünülmektedir; bu adanın 1966'da Robinson Crusoe Adası olarak yeniden adlandırıldı. Pedro Serrano, hikayesi romana ilham vermiş olabilecek başka gerçek hayattan bir olaydır. İlk baskıda eserin başkahramanı Robinson Crusoe yazar olarak gösterildi, bu da birçok okuyucunun onun gerçek bir kişi olduğuna ve kitabın kurgu dışı bir seyahat gündemi olduğuna inanmasına yol açtı. Basit anlatı tarzına rağmen, Robinson Crusoe edebiyat dünyasında iyi karşılandı. 1719 sonuna kadar kitap dört baskı yapmıştı ve tarihin en yaygın yayımlanan kitaplarından biri haline gelmiş, sadece edebiyatta değil, aynı zamanda film, televizyon ve radyoda da o kadar çok taklit doğurmuş ki, Robinsonade türü diye bir tür tanımlamasına neden olmuştur. Konu Robinson Crusoe (soyadı Almanca "Kreutznaer"den gelir), Ağustos 1651'de İngiltere'nin Kingston upon Hull limanından bir deniz yolculuğuna çıkar; ailesinin istekleri onun hukuk kariyeri peşinde koymasını istemelerine rağmen. Gemisi fırtınada battığı çalkantılı bir yolculuktan sonra, denize olan arzusu o kadar güçlü kalır ki tekrar denize açılır. Bu yolculuk da felaketle sonuçlanır; gemi Salé korsanları (Salé Gezgincileri) tarafından ele geçirilir ve Crusoe bir Mağırbay tarafından köleleştirilir. İki yıl sonra, Xury adında bir çocukla bir tekneyle kaçar; Afrika'nın batı kıyısında bir Portekiz gemisinin kaptanı onu kurtarır. Gemi Brezilya'ya doğru yola çıkmaktadır. Crusoe, Xuri'yi kaptana satar. Kaptanın yardımıyla Crusoe, Brezilya'da bir plantasyon edinir. Yıllar sonra, Crusoe Afrika'dan köle satın almak için bir keşif gezisine katılır ancak gemi yaklaşık kırk mil uzaklıktaki bir fırtınada rotasından sapar ve 30 Eylül 1659'da Orinoco Nehri'nin ağzına yakın Venezuela kıyısındaki bir adanın kum kenarında (ona Umutsuzluk Adası adını veriyor) karaya oturur. Mürettebat tekneyi indirir, ancak tekne bir gelgit dalgası tarafından batar, mürettebat boğulur, ancak Crusoe hayatta kalan tek insan olarak kalır. Enlemi 9 derece 22 dakika kuzey olarak gözlemler. Bu adada penguenler ve foklar görüyor. Crusoe dışında, kaptanın köpeği ve iki kedi gemi kazasından kurtulur. Umutsuzluğunu yenerek, bir sonraki fırtına gemiyi parçalamadan önce gemiden silahlar, aletler ve diğer malzemeleri alıyor. Kazdığı bir mağaranın yakınında çitlerle çevrili bir yaşam alanı inşa eder. Tahta bir haç üzerinde işaretler yaparak, adadaki zamanını takip etmek için bir takvim gönderisi oluşturur. Yıllar içinde, gemiden kurtarılan ve kendisi yaptığı bazı aletleri kullanarak hayvan avlar, arpa ve pirinç yetiştirir, üzüm kurutup kuru üzüm yapar, çömlek ve tuzak yapmayı öğrenir ve keçi yetiştirir. Ayrıca küçük bir papağan evlat edinir. İncil'i okur ve dindar olur, kaderi için Tanrı'ya şükreder; üzüntüsü sadece insan eksikliğidir. Ayrıca iki tekne yapar: anakaraya yelken açmak için kullanmayı planladığı büyük bir kano ve ikincisi adanın kıyısını keşfetmek için kullandığı daha küçük bir tekne. Daha fazla yıl geçer ve Crusoe, zaman zaman adaya gelen insan yiyen yamyamları keşfeder. Avlanma için kullandığı mühimmatı savunma amacıyla korur ve yamyamlar adada varlığını fark ederse diye evini güçlendirir. Yamyamları öldürmeyi planlar, ancak daha sonra yamyamların bilerek suç işlemediği için bunu yapmaya hakkı olmadığını düşünür. Bir gün, Crusoe bir İspanyol gemisinin fırtına sırasında adada karaya oturduğunu keşfeder, ancak mürettebatın gemiyi terk ettiğini öğrenince kurtarılma umutları yok olur. Yine de, terk edilmiş galleonun dokunulmamış yiyecek ve mühimmat stokları ile geminin köpeği Crusoe'nun rezervlerini artırır. Yamyamların adaya bir sonraki ziyaretinde, bir mahkum kaçtığında, Crusoe ona yardım eder ve yeni arkadaşına ortaya çıktığı haftanın gününe göre "Cuma" adını verir. Crusoe, Friday'e İngilizce öğretir ve onu Hristiyan yapar. Crusoe, kısa süre sonra Cuma'dan, bulduğu kazadaki mürettebatın anakaraya kaçtığını ve şimdi Cuma kabilesinde yaşadığını öğrenir. Kurtulma umudu canlanan Cuma'nin yardımıyla Crusoe, ana karaya yelken açmak için yenilenmiş bir plan için daha küçük bir kano inşa eder. Daha fazla yamyam ziyafet için geldikten sonra, Crusoe ve Cuma çoğunu öldürür ve iki mahkumu kurtarır. Biri Cuma'nin babası, diğeri ise bir İspanyoldur; Crusoe'ya ana karada gemi kazasını yapan diğer İspanyolları bildirir. Bir plan hazırlanır: İspanyol, Cuabe'nin babasıyla birlikte anakaraya dönüp diğerlerini getirecek, bir gemi inşa edecek ve İspanyol limanına yelken açacaktır. İspanyollar dönmeden önce bir İngiliz gemisi belirir; denizciler kaptanlarına karşı isyan çıkarır ve onu ve hâlâ ona sadık olanları adada bırakmayı planlarlar. Crusoe ve gemi kaptanı, Crusoe'nun kaptan ve sadık denizcilere gemiyi geri almasına yardım ettiği bir anlaşma yaparlar. Kaptan tarafından liderleri idam edilirken, isyancılar Crusoe'nun İngiltere'ye asır olarak geri gönderilmek yerine adada kalma teklifini kabul eder. İngiltere'ye gitmeden önce, Crusoe isyancılara adada nasıl hayatta kaldığını gösterir ve İspanyolların geleceğini söyler. Crusoe 19 Aralık 1686'da adadan ayrılır ve 11 Haziran 1687'de İngiltere'ye varır. Ailesinin onu öldüğüne inandığını öğrenir; bu yüzden babasının vasiyetinde hiçbir şey bırakılmaz. Crusoe, Brezilya'daki mülkünün kârını geri almak için Lizbon'a gider; bu karlar ona çok servet kazandırmıştır. Sonuç olarak, deniz yoluyla seyahat etmekten kaçınmak için servetini Portekiz'den İngiltere'ye kara yoluyla taşlar. Friday ona eşlik eder ve yolda, Pireneler'i geçerken aç kurtlarla savaşırken son bir macerayı birlikte yaşarlar. Karakterler Robinson Crusoe: Romanın anlatıcısı, gemi kazasına karışır. Cuma: Crusoe'nun yamyamlıktan kurtardığı ve ardından "Cuma" adını verdiği yerli Karayipli biri. Crusoe'nun hizmetkarı ve dostu olur. Xury: Crusoe'nun birlikte Rover'ın Kaptanından kölelikten kaçtıktan sonra hizmetkarıdır. Daha sonra Portekiz Deniz Kaptanı'na sözleşmeli hizmetçi olarak verilir. Dul: Crusoe'nun arkadaşı, yokken varlıklarına bakıyor. Portekizli Deniz Kaptanı: Crusoe kölelikten kaçtıktan sonra onu kurtarır. Daha sonra ona para ve plantasyonla yardım eder. İspanyol: Crusoe ve Friday tarafından yamyamlardan kurtarılan ve daha sonra adadan kaçmalarına yardım eden bir adam. Friday'nin babası: Crusoe ve Friday tarafından İspanyol ile aynı anda kurtarıldı. Robinson Crusoe'nun babası: Kreutznaer adında bir tüccar. Rover'ın Kaptanı: Crusoe'yu esir alan ve köleleştiren Salli Müslüman korsanı. Hain mürettebat: romanın sonlarına doğru ortaya çıkan isyan etmiş bir geminin üyeleri Vahşiler: Crusoe's Island'a gelen yamyamlar, Crusoe'nun dini ve ahlaki inançları ile kendi güvenliği için tehdit oluşturuyorlar. Kaynaklar ve gerçek hayattaki kazedilenler Ayrıca bakınız: Castaway § Gerçek olaylar Defoe'nun zamanında gerçek hayatta kaçak edilmiş birçok hikaye vardı. En ünlüsü, Defoe'nun Robinson Crusoe için ilham kaynağı olduğu düşünülen İskoç denizci Alexander Selkirk olduğu düşünülmektedir; Selkirk, 1966'da Robinson Crusoe Adası olarak yeniden adlandırılan Más a Tierra adasında (1966'da Robinson Crusoe Adası olarak yeniden adlandırıldı)[6]: 23–24 yıllarında, Şili kıyılarındaki Juan Fernández Adaları'nda yaşanmıştır. Selkirk, 1709'da Woodes Rogers tarafından bir İngiliz keşif gezisi sırasında kurtarıldı; bu sefer Selkirk'in maceraları 1712'de yayımlandı: A Voyage to the South Sea, and Around the World ve A Cruising Voyage Around the World (Bir Cruising Voyage Around the World). Tim Severin'e göre, "Daniel Defoe, gizli bir adamdı, Selkirk'in kitabının kahramanı olduğunu ne doğruladı ne de reddetti. Görünüşe göre altı ay veya daha kısa sürede yazılmış olan Robinson Crusoe, bir yayın fenomeni oldu." Crusoe's Island kitabının yazarı Andrew Lambert'e göre, Defoe'nun romanının Selkirk gibi tek bir kişinin deneyimlerinden ilham aldığını varsaymak "yanlış bir varsayım"dır; çünkü hikaye "diğer tüm korsan hayatta kalma hikayelerinin karmaşık bir bileşimidir." Ancak Robinson Crusoe, Rogers'ın anlatımının bir kopyası olmaktan çok uzaktır: Becky Little, iki hikayeyi ayıran üç olayı savunur: Robinson Crusoe gemi kazasına düştü, Selkirk ise gemisinden ayrılmaya karar verdi ve böylece kendini mahsur bıraktı; Crusoe'nun gemi kazasına uğradığı ada, Selkirk'in maceralarının yalnız doğasının aksine, zaten yerleşim görmüştü. İki hikaye arasındaki son ve en önemli fark, Selkirk'in bir korsan olarak İspanyol Veraset Savaşı sırasında kıyı şehirlerini yağmalayan ve yağmalayan bir özel adam olmasıdır. "Kitabın ekonomik ve dinamik yönü, korsanların yaptıklarından tamamen yabancı," der Lambert. "Korsanlar sadece biraz ganimet yakalamak ve eve gelip hepsini içmek istiyor, Crusoe ise bunu hiç yapmıyor. O ekonomik bir emperyalist: Ticaret ve kâr dünyası yaratıyor." Anlatının diğer olası kaynakları arasında İbn Tufail'in Hayy ibn Yaqdhan ve on altıncı yüzyıl İspanyol denizcisi Pedro Serrano yer alır. İbn Tufail'in Hayy ibn Yaqdhan'ı, on ikinci yüzyıla ait bir felsefi romandır ve yine çola bir adada geçmektedir; Defoe'nun romanından önceki yarım yüzyılda Arapçadan Latince ve İngilizceye birkaç kez çevrilmiştir. Pedro Luis Serrano, 1520'lerde Nikaragua kıyılarındaki Karayipler'deki küçük bir adada gemi kazası geçirdikten sonra yedi ya da sekiz yıl boyunca küçük bir çöl adada mahsur kalan İspanyol bir denizciydi. Tatlı suya erişimi yoktu ve deniz kaplumbağaları ile kuşların kanı ve etiyle geçiniyordu. Avrupa'ya döndüğünde oldukça ünlüydü; ölmeden önce, yaşadığı zorlukları, kaderine tamamen terk edilmişliğin ürünü olan sonsuz acı ve ıstırabı gösteren belgelerde kaydetti; bu belge şu anda Sevilla'daki Hint Adaları Genel Arşivi'nde saklanmaktadır. Defoe'nun bu hikayeyi yazar olmadan önce İspanya'ya yaptığı bir ziyarette duymuş olması oldukça muhtemeldir. Defoe'nun romanı için bir diğer kaynak ise, Robert Knox'un 1659'da Seylan Kralı Rajasinha II tarafından kaçırılmasıyla ilgili anlatımı olabilir; bu eserde Adanın Tarihsel Bir Ilişkisi Seylon'da yer almaktadır. Severin (2002) çok daha geniş bir potansiyel ilham kaynakları yelpazesini ortaya çıkarır ve en olası olarak görevden alınan cerrah Henry Pitman'ı belirtir: Monmouth Dükü'nün çalışanı olan Pitman, Monmouth İsyanı'nda rol aldı. Karayipler'deki bir ceza kolonisinden umutsuz kaçışı, ardından gemi kazası ve ardından gelen çöl adalarındaki maceraları konu alan kısa kitabı, Londra'daki Paternoster Row'dan John Taylor tarafından yayımlandı; onun oğlu William Taylor, daha sonra Defoe'nun romanını yayımladı. Severin, Pitman'ın babasının yayınevinin üstündeki konaklamada yaşadığı ve Defoe'nun o dönemde bölgede bir tüccar olduğunu iddia eder; bu nedenle Defoe Pitman ile şahsen tanışmış ve deneyimlerini bizzat öğrenmiş olabilir ya da muhtemelen bir taslak göndererek öğrenmiştir. [6] Severin ayrıca, Orta Amerika'nın Miskito halkından sadece Will olarak adlandırılan ve Friday'in tasvir edilmesine yol açmış olabilecek başka bir kez kamuoyuna yayımlanmış bir adamın durumunu da tartışıyor. Secord (1963)[23], Robinson Crusoe'nun kompozisyonunu analiz eder ve Selkirk hikayesinin Defoe'nun tek kaynağı olduğu yaygın teoriyi reddeder. Tepkiler ve devam Kitap 25 Nisan 1719'da yayımlandı. Yıl sonuna kadar bu ilk cilt dört baskı yapmıştı. On dokuzuncu yüzyılın sonuna gelindiğinde, Batı edebiyatı tarihinde hiçbir kitap Robinson Crusoe kadar baskı, yan yapı ve çeviriye sahip olmamıştı (Inuktitut, Kıpti ve Maltaca gibi dillere bile) ve 700'den fazla alternatif versiyon bulunmuştu; bunlar arasında çocuklar için resimler ve metinsiz versiyonlar da vardı. "Robinsonade" terimi, Robinson Crusoe'ya benzer hikaye türünü tanımlamak için ortaya atıldı. Defoe, daha az bilinen bir devam kitabı olan The Farther Adventures of Robinson Crusoe (1719) kaleme aldı. Devam kitabının ilk baskısının orijinal başlık sayfasına göre, bu kitap onun hikayelerinin son bölümü olarak planlanmıştı, ancak üçüncü bir kitap (1720) yayımlandı: Robinson Crusoe'nun Hayatı Sırasında Ciddi Düşünceler ve Şaşırtıcı Maceralar: Melek Dünyasının Vizyonu ile. Romanın "O, İngiliz kolonistinin gerçek prototipi. ... Crusoe'daki tüm Anglo-Sakson ruhu: erkeksi bağımsızlık, bilinçsiz zalimlik, ısrar, yavaş ama verimli zekâ, cinsel ilgisizlik, hesapçı sessizlik." — İrlandalı romancı James Joyce Roman yayımlandığından beri birçok analiz ve yoruma tabi tutulmuştur. Bir anlamda, Crusoe adadaki toplumunu taklit etmeye çalışır. Bu, Avrupa teknolojisi, tarım ve hatta ilkel bir siyasi hiyerarşi kullanılarak sağlanır. Romanda Crusoe birkaç kez kendisini adanın "kralı" olarak adlandırırken, kaptan onu isyancılara "vali" olarak tanımlar. Romanın en sonunda ada bir "koloni" olarak adlandırılır. Defoe'nun Crusoe ile Friday arasındaki idealize edilmiş efendi-hizmetçi ilişkisi kültürel asimilasyon açısından da görülebilir; Crusoe "aydınlanmış" Avrupalıyı temsil ederken, Friday ise ancak Crusoe'nun kültürüne asimile edilerek kültürel görgülerinden kurtulabilecek "vahşi"dir. Buna rağmen, Defoe Cuma gününü Amerika'nın İspanyol sömürgeleştirilmesini eleştirmek için kullandı. J.P. Hunter'a göre, Robinson bir kahraman değil, sıradan bir insandır. Anlamadığı bir denizde amaçsız bir gezgin olarak başlar ve son bir hacı olarak sona erer, vaat edilen topraklara girmek için son bir dağı geçer. Kitap, Robinson'ın kilisede vaazları dinleyerek değil, sadece bir İncil okuyarak doğanın içinde yalnız zaman geçirerek Tanrı'ya nasıl daha yakın olduğunu anlatır. Buna karşılık, kültür eleştirmeni ve edebiyat bilimci Michael Gurnow romanı Rousseauvari bir bakış açısıyla değerlendirir: Ana karakterin ilkel bir durumdan daha medeni bir duruma geçişi, Crusoe'nun insanlığın doğa durumunu reddetmesi olarak yorumlanır. Robinson Crusoe dini yönlerle doludur. Defoe bir Püriten ahlakçıydı ve genellikle rehber geleneğinde çalışır, iyi bir Püritan Hristiyan olmanın yolları üzerine kitaplar yazmıştır; örneğin The New Family Instructor (1727) ve Religious Courtship (1722). Robinson Crusoe sadece bir rehber değil, birçok temayı ve teolojik ile ahlaki bakış açısını paylaşır. "Crusoe", Defoe'nun sınıf arkadaşı Timothy Cruso'dan alınmış olabilir; o, rehber kitaplar yazmıştı; bunlar arasında God the Guide of Youth (1695) de vardı; ancak erken yaşta öldü – Defoe'nun Robinson Crusoe'yu yazmasından sadece sekiz yıl önce. Cruso, çağdaşları tarafından hatırlanmış olurdu ve rehber kitaplarla olan ilişkisi açıktır. Hatta God the Guide of Youth'un Robinson Crusoe'ya ilham verdiği spekülasyonu vardır; çünkü bu eserde romanla yakından bağlantılı birçok pasaj vardır. Romanın bir leitmotifi Hristiyan ilahi takdir, tövbe ve kurtuluş kavramıdır. Crusoe, gençliğinin aptallıklarından pişmanlık duyar. Defoe, romandaki son derece önemli olayların Crusoe'nun doğum gününde gerçekleşmesini ayarlayarak bu temayı ön plana çıkarır. Son, sadece Crusoe'nun adadan kurtuluşuyla değil, aynı zamanda ruhani kurtuluşu, Hristiyan doktrinini kabulü ve kendi kurtuluşunu algılamasıyla doruğa ulaşır. Yamyamlarla karşılaştığında, Crusoe kültürel göreceliylik sorunuyla mücadele eder. Tiksinmesine rağmen, yerlileri kültürlerine bu kadar derin kök salmış bir uygulamadan ahlaki olarak sorumlu tutmakta haksız hissediyor. Yine de, mutlak bir ahlak standardına olan inancını korur; yamyamlığı "ulusal bir suç" olarak görüyor ve Friday'in bunu uygulamasını yasaklamaktadır. Ekonomi ve Robinson Crusoe ekonomisi Klasik, neoklasik ve Avusturya ekonomisinde, Crusoe ticaret, para ve fiyatların olmadığı sürece üretim ve seçim teorisini göstermek için sıkça kullanılır. Crusoe, üretim ile eğlence arasında çaba ayırtmalı ve ihtiyaçlarını karşılamak için alternatif üretim seçenekleri arasında seçim yapmak zorundadır. Cuma günü'nün gelişi, ticaret olasılığını ve bunun sonucunda elde edilen kazançları göstermek için kullanılır. Bir gün, öğle civarı, tekneye doğru giderken, kıyıda bir adamın çıplak ayak izini görerek çok şaşırdım; bu iz kumda çok net görünüyordu. — Defoe'nun Robinson Crusoe'su, 1719 Eser, medeniyetin gelişimi için bir alegori olarak çeşitli şekillerde okunmuştur; ekonomik bireyciliğin manifestosu olarak; ve Avrupa sömürgeci arzularının bir ifadesi olarak. Önemli olarak, tövbenin önemini de gösterir ve Defoe'nun dini inançlarının gücünü gösterir. Eleştirmen M.E. Novak, Robinson Crusoe içindeki dini ve ekonomik temalar arasındaki bağlantıyı destekler; Defoe'nun dini ideolojisini, Crusoe'nun ekonomik ideallerini tasvir etmesinde ve bireyi desteklemesinde etkili olduğunu gösterir. Novak, Ian Watt'ın kapsamlı araştırmasına atıfta bulunuyor; bu araştırma, birkaç Romantik Dönem romanının ekonomik bireyciliğe karşı etkisini ve Robinson Crusoe içinde bu ideallerin tersine çevrilmesini inceliyor. Ian Watt'ın makalesine ait Tess Lewis'in "The heroes we deserve" adlı incelemesinde, Defoe'nun yazar olarak niyetini "bireyciliği dinde uyumsuzluğu ve kendi kendine güvenmenin takdire şayan özelliklerini simgelemek için kullanmak" üzerine bir gelişme ile Watt'ın argümanını daha da güçlendirir. : Bu, Defoe'nun manevi otobiyografinin bazı unsurlarını bireyciliğin faydalarını tam olarak ikna olmayan bir dini topluluğa tanıtmak için kullandığı inancını da destekler. J. Paul Hunter, Robinson Crusoe'nun görünüşte ruhani otobiyografi olarak konusunu kapsamlı şekilde yazmış, Defoe'nun Puritan ideolojisinin etkisini Crusoe'nun anlatısı aracılığıyla izlemiş ve anlamlı ruhani görevler arayışında insan kusurunu kabul ettiğini – "tövbe [ve] kurtuluş" döngüsü – anlatmıştır. Bu ruhani kalıp ve epizodik doğası ile önceki kadın romancıların yeniden keşfi, Robinson Crusoe'nun roman olarak sınıflandırılmasını engelledi, hele ki İngilizce yazılmış ilk roman olmasına rağmen – bazı kitap kapaklarındaki açıklamalara rağmen. Robert Louis Stevenson gibi erken dönem eleştirmenler bunu takdir etti ve Crusoe'daki ayak izi sahnesinin İngiliz edebiyatındaki en büyük dört sahneden biri ve en unutulmaz olduğunu söyledi; daha sıradan olarak, Wesley Vernon bu bölümde adli podiatri sahnesinin kökenlerini gördü. Johann David Wyss'in The Swiss Family Robinson (1812) gibi eserleri bu tür olan Robinsonade'yi uyarladı ve J. M. Coetzee'nin Foe (1986) ile Michel Tournier'in Vendredi ou les Limbes du Pacifique (İngilizce, Cuma veya The Other Island) (1967) gibi modern postkolonyal tepkileri uyandırdı. İki devam kitabı geldi: Defoe'nun The Farther Adventures of Robinson Crusoe (1719) ve Serious Reflections of Robinson Crusoe (1720). Jonathan Swift'in Gulliver's Travels (1726) eseri kısmen Defoe'nun macera romanının bir parodisidir.

bottom of page