top of page

Han Duvarları

Güncelleme tarihi: 22 Mar 2021


Yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı, Bir dakika araba yerinde durakladı. Neden sonra sarsıldı altımda demir yaylar, Gözlerimin önünden geçti kervansaraylar…

Gidiyordum, gurbeti gönlümle duya duya, Ulukışla yolundan Orta Anadolu’ya. İlk sevgiye benzeyen ilk acı, ilk ayrılık!

Yüreğimin yaktığı ateşle hava ılık

Kimi şiirler vardır kısacık bir iki satırla koca bir aşkı anlatır, kimi şiirlerse satırlar boyu yaşamı anlatır öykü tadında. İşte edebiyatımızın en unutulmaz şiirlerinden Han Duvarları‘nda Faruk Nafiz Çamlıbel bir yol hikayesi anlatırken, aslında Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış‘ın ya da Anadolu insanının öyküsünü anlatır… Han Duvarları, 1922 yılında soğuk bir Mart sabahında başlayan ve Ulukışla’dan Kayseri’ye “yaylı” denilen atlı arabayla yapılan üç günlük bir yolculuğun hikâyesidir. Hayatında ilk defa İstanbul’dan ayrılan şair, gurbeti içinde hissetmektedir. Yaşanılan acının derinliği ilk ayrılık olmasındandır; yüreğinde duyduğu ilk sevgiye özdeş bir acıdır bu…

Gök sarı, toprak sarı, çıplak ağaçlar sarı… Arkada zincirlenen yüksek Toros Dağları, Önde uzun bir kışın soldurduğu etekler, Sonra dönen, dönerken inleyen tekerlekler…

Ellerim takılırken rüzgârların saçına Asıldı arabamız bir dağın yamacına. Her tarafta yükseklik, her tarafta ıssızlık, Yalnız arabacının dudağında bir ıslık!



Öğretmen olarak Kayseri Lisesi’ne atanan İstanbullu şair, bu yolculukta ilk kez Anadolu’nun yüksek dağlarını, çorak topraklarını ve kıştan bahara geçen doğasını şaşkınlıkla izler, gördüklerini içindeki acıya katık ederek…


Bu ıslıkla uzayan, dönen kıvrılan yollar, Uykuya varmış gibi görünen yılan yollar Başını kaldırarak boşluğu dinliyordu. Gökler bulutlanıyor, rüzgâr serinliyordu.

Serpilmeye başladı bir yağmur ince ince. Son yokuş noktasından düzlüğe çevrilince Nihayetsiz bir ova ağarttı benzimizi. Yollar bir şerit gibi ufka bağladı bizi.


Şair, at arabası ile yaptığı üç günlük seyahati boyunca görmüş olduğu manzaraları, en küçük ayrıntısına kadar bir tablo güzelliğinde göz önüne serer mısralarında.

Gurbet beni muttasıl çekiyordu kendine. Yol, hep yol, daima yol… Bitmiyor düzlük yine. Ne civarda bir köy var, ne bir evin hayali, Sonu ademdir diyor insana yolun hali, Ara sıra geçiyor bir atlı, iki yayan. Bozuk düzen taşların üstünde tıkırdayan Tekerlekler yollara bir şeyler anlatıyor, Uzun yollar bu sesten silkinerek yatıyor… Kendimi kaptırarak tekerleğin sesine Uzanmış kalmışım yaylının şiltesine.


İstanbul’da alışık olmadığı bir doğa ile karşılaşınca kendini buralara yabancı hisseden şair, ıssız Anadolu coğrafyası ve yalnız Anadolu insanının çileli yaşamından çok etkilenir.

Bir sarsıntı… Uyandım uzun süren uykudan; Geçiyordu araba yola benzer bir sudan. Karşıda hisar gibi Niğde yükseliyordu, Sağ taraftan çıngırak sesleri geliyordu: Ağır ağır önümden geçti deve kervanı, Bir kenarda göründü beldenin viran hanı.

Alaca bir karanlık sarmadayken her yeri Atlarımız çözüldü, girdik handan içeri. Bir deva bulmak için bağrındaki yaraya Toplanmıştı garipler şimdi kervansaraya. Bir noktada birleşmiş vatanın dört bucağı, Gurbet çeken gönüller kuşatmıştı ocağı.


Bu yalnızlık ve ıssızlığa yoksulluğun da eklenmesi şairde acı duygular yaratır. Kurtuluş Savaşı sonrası, vatanın dört bir köşesinden gelen Anadolu’nun yoksul insanları, bağırlarındaki yaralara bir çare bulmak için hanlarda, kervansaraylarda toplanmışlardı...

Bir pırıltı gördü mü gözler hemen dalıyor, Göğüsler çekilerek nefesler daralıyor. Şişesi is bağlamış bir lambanın ışığı Her yüze çiziyordu bir hüzün kırışığı. Gitgide birer ayet gibi derinleştiler Yüzlerdeki çizgiler, gözlerdeki çizgiler…

Yatağımın yanında esmer bir duvar vardı, Üstünde yazılarla hatlar karışmışlardı; Fani bir iz bırakmış burda yatmışsa kimler, Aygın baygın maniler, açık saçık resimler…


Hanlarda kalan yalnız ve dertli insanlar, yüreklerindeki acıyı ve özlemi kaldıkları hanların duvarlarıyla paylaşırlar adeta, bazen aygın baygın bir mani, bazen açık saçık bir resim o yalnız insanlara yoldaşlık yapar.

Uykuya varmak için bu hazin günde, erken, Kapanmayan gözlerim duvarlarda gezerken Birdenbire kıpkızıl birkaç satırla yandı; Bu dört mısra değil, sanki dört damla kandı. Ben garip çizgilere uğraşırken baş başa Rastlamıştım duvarda bir şair arkadaşa;

“On yıl var ayrıyım Kınadağı’ndan Baba ocağından yar kucağından Bir çiçek dermeden sevgi bağından Huduttan hududa atılmışım ben” Altında da bir tarih: Sekiz mart otuz yedi… Gözüm imza yerinde başka bir ad görmedi.

Yol ve gurbet yorgunu şairimiz de uyumak üzere odasına çekildiğinde gözleri duvarlarda bir şairin hüzünlü mısralarıyla karşılaşır: Duvardaki şair, savaş yıllarında sevdiklerine hasret, sınırdan sınıra savaşmak için koşmuş bir askerdi belki de…

Artık bahtın açıktır, uzun etme, arkadaş! Ne hudut kaldı bugün, ne askerlik, ne savaş; Araya gitti diye içlenme baharına, Huduttan götürdüğün şan yetişir yarına…


Artık savaş da hudut bekçiliği de bitmiş, zafer kazanılmıştır. Elde edilen ise vatan ile o savaşlarda kazanılan şan ve şereftir.

Ertesi gün başladı gün doğmadan yolculuk,

Soğuk bir mart sabahı… Buz tutuyor her soluk. Ufku tutuşturmadan fecrin ilk alevleri Arkamızda kalıyor şehrin kenar evleri.

Bulutların ardında gün yanmadan sönüyor, Höyükler bir dağ gibi uzaktan görünüyor… Yanımızdan geçiyor ağır ağır kervanlar, Bir derebeyi gibi kurulmuş eski hanlar.

Yolculuğun ikinci gününe sabahın ilk ışıklarıyla başlayan şair, geçtiği yolları, doğayı, kervanları ve hanları içine işleyen hüzünle tasvir eder.

Biz bu sonsuz yollarda varıyoruz, gitgide, İki dağ ortasında boğulan bir geçide. Sıkı bir poyraz beni titretirken içimden Geçidi atlayınca şaşırdım sevincimden: Ardımda kalan yerler anlaşırken baharla, Önümüzdeki arazi örtülü şimdi karla. Bu geçit sanki yazdan kışı ayırıyordu, Burada son fırtına son dalı kırıyordu…


Şair bir gün içinde baharı ve kışı yaşarken duygularında da aynı değişimi hisseder…

Yaylımız tüketirken yolları aynı hızla, Savrulmaya başladı karlar etrafımızda. Karlar etrafı beyaz bir karanlığa gömdü; Kar değil, gökyüzünden yağan beyaz ölümdü… Gönlümde can verirken köye varmak emeli Arabacı haykırdı “İşte Araplıbeli!” Tanrı yardımcı olsun gayrı yolda kalana Biz menzile vararak atları çektik hana.

Bahardan kışa geçen yolcular ve şairimiz; yeni bir menzile, yeni bir hana varmanın sevincini yaşarlar. Artık Araplıbeli'ne varılmış, dinlenmek üzere yeni bir handa konaklanmıştır.

Bizden evvel buraya inen üç dört arkadaş Kurmuştular tutuşan ocağa karşı bağdaş. Çıtırdayan çalılar dört cana can katıyor, Kimi haydut, kimi kurt masalı anlatıyor…

Gözlerime çökerken ağır uyku sisleri, Çiçekliyor duvarı ocağın akisleri. Bu akisle duvarda çizgiler beliriyor, Kalbime ateş gibi şu satırlar giriyor; “Gönlümü çekse de yârin hayali Aşmaya kudretim yetmez cibali Yolcuyum bir kuru yaprak misali Rüzgârın önüne katılmışım ben”

Ve şair bu yeni handa, ocağın başında sohbet eden, birbirlerine masallar anlatarak vakit geçiren yeni insanlar tanır; uykusu gelip odasına çıktığındaysa yüreğine ateş gibi düşen yeni mıs