
Arama Sonucu
maviADA'ya DÖN
Boş arama ile 4493 sonuç bulundu
- Öğretmenlik Kolay Değilmiş
Öğretmen Okulunda dördüncü sınıftan beşinci sınıfa geçmiştim. Öğretmen olabilmem için daha iki yılım vardı ama ben mesleğe adım atmak için acele ediyordum. Yeterdi artık okuduğumuz! Bundan sonrası fazlaydı! Bir an önce köylere dağılıp bizi bekleyen çocuklara ve köylülere kavuşmalı, kutsal vatan görevine başlamalıydık. 962-1963 öğretim yılı başladığında Samsun’un Taflan bucağında, burada ebelik yapmakta olan kız kardeşimin yanındaydım. Öğretmen Okulunda derslere başlamamıza daha zaman vardı. Önlüklerini giymiş, yakalıklarını takmış öğrencileri okula gider görünce hem geçmişimi hatırladım, hem geleceğimi hayal ettim. O gün herhalde çocuklardan daha heyecanlıydım. 21 Eylül 1962 Cuma günü Taflan İlkokuluna vardım. Okulda yalnız öğretmen Cemal Keşmer var. Birlerle ikiler sınıflarda başıboş, yaramazlık yapıyorlar. Onların dersine girmek istediğimi söyledim Öğretmen kabul edince sınıfa girdim. Çocuklara: -Ben de öğretmen olacağım, diye söze başladım. Bu ders size öğretmenlik yapacağım. Daha önce tasarladığım cümlelerin hiç biri aklıma gelmiyordu. O yumurcakların yanında nefesim tutuluyor, konuşmam boğazımda düğümleniyordu. Konuşacak konu bulamıyordum. Başka çare bulamayıp klasik konuya girdim. -Siz hiç Atatürk’ü işittiniz mi? Kimdir Atatürk? Biri: -Türk’tür, dedi. -Evet, doğru. Ne yapmıştır? -Çeşme. -Başka -Cami. -Daha başka? -Okul yapmıştır. 45 dakikalık dersin 20 dakikasını zor doldurabildim. Demek öğretmenliğe henüz hazır değildim. Bunun için daha iki yıl öğrenim görmem gerekecekti. İki yıl sonra staj yapmış, uygulama dersinde birkaç ders vermiş olarak diplomayı elime verip atandığım köye gönderdiklerinde bile ilk derslerde nasıl zorluk çektiğimi hatırlarım. Çocukları çekip çevirmek hiç de kolay değildi. Üstelik bunu, onları dövmeden, azarlamadan yapmak zorundaydınız. Bunu gördüklerinde de şımarıyorlar, sınıfta düzeni sağlamak zorlaşıyordu. Doğru bir ayar yapmak her babayiğidin harcı değildi. Fırıncılıktan yapı ustalığına, çöpçülükten doktorluğa kadar her meslek çok önemli ve ehli olmayanlar için çok zordur. Öğretmenlik de insanın kişiliğini biçimlendirdiği için hem çok önemli hem de teknik bakımdan zor bir meslektir. Öğretmenlerin yetiştirilmesi için azami dikkat göstermek gerekir. Yetersiz öğretmenlerle sağlıklı kuşaklar yetiştirilemez. Böyle bir eğitimi eksik almışsa, idealist bir öğretmen kısa sürede eksikliklerini tamamlayabilir. Yeter ki bu yurdun ve halkın yükselmesinde vazgeçilmez bir görevi olduğunun bilincinde olsun. (22 Kasım 2016) Fotoğraf: Beyceli İlkokulu, 2000
- KORONA DOĞANIN TEPKİSİ VE UYARISIDIR
Devlet ricali ile Aralık rüzgar erozyonu bölgesine gitmiştik. Toprak kupkuru. Ağrı Dağından esen rüzgar ve getirdiği kumlar toprağı öldürmüş. Can çekişen toprak, son bir gayretle Ebucehil bitkisi ile yaşamaya-yaşatmaya çalışıyor. Yöre insanları ise o bitkileri koparıp, yolup tandırda, sobada yakarak toprağın son yaşama umudunu da duman ediyordu. Toprağı doğayı hoyratça tahrip ettik.Ağaçları kestik.Yeşili görmezden geldik. Apartman için,para için, rant için zalimce hunharca kestik.Yerine beton yığınlar,yollar yaptık. Kuşların, böceklerin, balıkların topyekun canlıların yaşama alanlarını daralttık. Ünlü hikayeci Sait Faik 1950 lerde :”Çocuklar, kuşları biz çok gördük ama sizler göremeyeceksiniz” diyerek bu günlere işaret ediyordu. Bu gezegeni yalnız kendisine ait zanneden vahşilik…Yıllarca fillerin dişlerinden, timsahların, yılanların derilerinden ayakkabılar, çantalar yapmadı mı? Dürbünlü tüfeklerle öldürdükleri güzelim ayıların, panterlerin üzerine basarak poz verenleri unuttuk mu? Evlerinin duvarlarını öldürdükleri hayvan kafalarıyla süsleyen bu vahşeti bilmez miyiz?Bu gezegende insandan başka hiçbir canlı zevk için öldürmez. Aslan zevk için avlanmaz.Yiyeceğinin ötesinde stoklamaz. Bir bina yapmak bir yol açmak için birlerce ağaç kesen insanoğlu.Bir balık yakalamak için yüzlerce balığı dinamitle elektrikle öldürebilen yine insanoğlu. Şimdi yakınıyoruz.Korkuyoruz.Virüs yüzünden hepimizin hayatı tehlikede.Ama Koronavirüs bile bizi zevk için öldürmüyor.”Bu gezegende zevk için öldüren tek virüs insandır. Hele zengin fakir,yetkili yetkisiz ayırmıyor. Biz doğayı böylesine tahrip etmeseydik kuşkusuz virüs de yaşayacak ortam bulamazdı. Mayın resmi ile Korona virüsü arasındaki şaşırtıcı benzerliğe bakar mısınız.Ama arada önemli bir fark var.Biz mayını öldürmek, tahrip etmek için yapıyoruz.Virüs ise yaşamak için. Zira o da bir canlı.Ama onun yaşayacağı ortamı biz yarattık. 1854 yılında Kızılderili Reisi Seattle ABD Başkanı Büyük Beyaz Reis’e Yazdığı mektuptan kesitler alıyorum: Merak ediyoruz ki gökyüzünü ve toprağın sıcaklığını nasıl satın alabilir ya da satabilirsiniz? Bunu anlamak bizler için çok güç. Bu toprakların her parçası halkım için kutsaldır. Çam ağaçlarının parıldayan iğneleri, vızıldayan böcekler, beyaz kumsallı sahiller, karanlık ormanlar ve sabahları çayırları örten buğu; halkımın anılarının ve geçirdiği yüzlerce yıllık deneylerin bir parçasıdır. Ormandaki ağaçların damarlarında dolaşan su, atalarımızın anılarını taşır; biz buna inanırız Beyaz adamın ölüleri yıldızlar arasında yürümeye gittiklerinde, doğdukları ülkeyi unuturlar. Bizim ölülerimiz bu güzel dünyayı asla unutmazlar. Çünkü o Kızılderili’nin anasıdır. Biz dünyanın parçasıyız ve o da bizim parçamız. Güzel kokan çiçekler bizim kız kardeşlerimizdir; geyik, at, büyük kartal, bunlarsa bizim erkek kardeşlerimiz, kayalık tepeler, çayırlardaki ıslaklık, tayın vücut ısısı ve adam, . Çünkü bu toprak bizim için kutsaldır. Dereler ve nehirlerden akan, parıldayan sular, sadece su değil atalarımızın kanlarıdır. Göllerin berrak suyundaki her hayali yansıma, halkımın yaşamından anılar ve olaylar anlatır. Suyun mırıltısı babamın babasının sesidir. Nehirler erkek kardeşlerimizdir, susuzluğumuzu giderirler, nehirler kanolarımızı taşırlar ve çocuklarımızı beslerler. Beyazlar için bir parça toprağın diğerinden farkı yoktur. Beyaz adam topraktan istediğini almaya bakar ve sonra yoluna devam eder. Çünkü toprak beyaz adamın dostu değil, düşmanıdır. Beyaz adam topraktan istediğini alınca başka serüvenlere atılır. Beyaz adam annesi olan toprağa ve kardeşi olan gökyüzüne, alıp satılacak, işlenecek, yağmalanacak bir şey gözüyle bakar. O’nun bu ihtirasıdır ki toprakları çölleştirecek ve her şeyi yok edecektir. Beyaz adamın kurduğu kentleri de anlayamayız biz Kızılderililer. Bu kentlerde huzur ve barış yoktur. Baharda yaprakların açılışını ya da böceklerin kanat vuruşlarını duyacak yer yoktur. İnsan bir su birikintisinin etrafına toplanmış kurbağaların, ağaçlardaki kuşların ve doğanın seslerini duymadıkça yaşamın ne değeri olur? Hava önemlidir bizim için. Ağaçlar, hayvanlar ve insanlar aynı havayı koklar. Beyaz adam için bunun da önemi yoktur. Ancak size bu toprakları satacak olursak havanın temizliğine önem vermeyi de öğrenmeniz gerekir. Çocuklarınıza havanın kutsal olduğunu öğretmeniz gerekir. Hem nasıl kutsal olmasın ki hava? Atalarımız doğduktan gün ilk nefeslerini onun sayesinde almışlardır. Ölmeden önce son nefeslerini de gene bu havadan almazlar mı?Unutmayın bugün diğer canlıların başına gelen yarın insanın başına gelir. Çünkü bütün hepsinin arasında bir bağ vardır. Şu gerçeği iyi biliyoruz: Toprak insana değil, insan toprağa aittir. Ve bu dünyadaki her şey, bir ailenin fertlerini birbirine bağlayan kan gibi ortaktır ve birbirine bağlıdır. Bu nedenle de dünyanın başına gelen her felaket insanoğlunun da başına gelmiş sayılır. Beyaz adamın, benim insanlarıma ve tabiata saygı göstermesini sağlamalısınız, çünkü; ölüler güçsüz değildir. Ölüm mü dedim?… Ölüm diye bir şey yoktur ki sadece dünya değiştirir insan. Şef Seattle, 1854 Doğa isyan ediyor.Ondan vahşice,bencilce,zalim ve gaddarca aldıklarımızdan ötürü bizleri cezalandırıyor.Daralttığımız yaşam alanlarını geri istiyor.Tabii ki yine bizler için.İnsanlar için.İnsan doğanın,toprağın bir parçasıdır.Hakimi ya da sahibi değildir. Bütün canlılar için.Ama asla bunu kabullenmeyeceğiz.Asla doğaya dönmeyeceğiz.Ve bu belalar neredene çıktı diye dövünüp duracağız.Bu gün virüs,yarın hava kirliliği, obezite, damar sertliği, astım, kanser… Virüsün diyalektik sarmal içerisinde getirdiği olumlu sonuçlarda var. Bunlardan yeterli dersler çıkarmalıyız.Hava kirliliği azalıyor.Zira korku belasına dışarı eskisi gibi çıkılmıyor.egsoz dumanları azaldı.Trafik kazaları sıfırlandı.Asayiş vakaları yok oldu. Hava kirliliğinde düzelme olan alanlar. Bilim adeta yeniden icat edildi.Dua yerine tıp ve tıbbın bir zaruret olduğu kafalara dank etti. Aile yuva sevgisi ve sıcaklığı keşfolundu. İnsanlarası, milletlerarası, devletlerarası dayanışma birlik doğdu. Dil, din, mezhep, ırk, coğrafya ve sınır farklılıkları adeta ortadan kalktı. Alevi selamı revaç buldu ve öpüşme ve sarılma ilkelliğinin yerini aldı. Sofular alkolün faydalarını öğrendiler.CHP Camileri kapattı diye bas bas bağıranlar, şimdi cami kapılarına kilit vurdular.Polis diktiler. Zırt pırt hastaneye gidenler artık evinde oturmaya başladı. Dizi keyfi yeniden canlandı. Bu güzel davranışlar ve uyanış için ille de koronavirüs belası mı gerekiyordu. BİR MUSİBET BİN NASİHATTEN İYİDİR boşuna dememiş atalarımız.
- Korona Akay Hoca’ya Yakalandı
Korona virüs dünyayı kasıp kavurmakta ve hızla çoğalarak her bedene girip onları kendilerine boyun eğmeye, olmazsa bu dünyadan göçmeye zorlamaktadır. İnsanların vurdum duymazlıkları, bu virüsü pek ciddiye almamaları işleri kolaylaştırmakta ve hızla üreyip çoğalıp, yeni vücutlara girerekten, değişik besinlere, lezzetlere ulaşmaktalar. Ancak bu ilaç tanımaz, aşısı bilinmez, çare bulunmaz virüs hazretleri Akay Hoca’ya yakalandılar. Büyük bir tedbirsizlik eseri olarak Akay Hocanın bedenine girmeye çalışırken, onulmaz, sağaltılmaz bir derde düçar olaraktan affolunmaz bir hata işlediler. Akay Hoca’yı hasta etmek yerine kendileri hasta oldular. Hem de pek sirayet eder bir hastalık. Ard arda milyonlarca virüs acı içerisinde öldüler. Bazı virüs akademisyenleri ısrarla Akay Hoca’dan intikam alınması gerektiğini söyleyerek, kendisine olmasa bile eşine ulaşıp onu hasta ederek canını almalıyız, dediler ve eyleme geçerek eşine bulaştılar. Böylelikle hem eşini hasta ederek intikam almak ve hem de aynı ortamda yaşadıkları için zayıf yönlerini keşfe çalışmak muradında oldular. Bre cahiller bilmediler ki Akay Hocanın gerek kendisi gerekse eşi ve evi afsunludur. Sağlamdır. Dirençlidir. Öyle mız mız bünyeye sahip olmadıkları için bu teşebbüsleri de akim kalıp, başarısız oldular. Bütün dünyayı kırıp geçiren Korona virüsü çaresizlikten ne yapacağını bilememektedir. Bütün virüs ileri gelenleri yaptıkları toplantı sonucu gazetemize şu açıklamada bulundular: Biz nice devlet başkanlarının, siyasilerin, bilim adamlarının, büyük küçük, zengin fakir demeden herkesin vücuduna girdik. Çoğaldık. O bedenleri esir aldık. Hasta ettik. Zayıfları da bu dünyadan göçtü. Ama şu Akay Hoca’ya yakın gitmez olaydık. Vücudunun neresine saldırıp yerleşmeye çalıştıksa da başarılı olamadık. Tersine bizler hasta olduk. Bunun nedenini araştıran virüs merkezlerimiz, Akay Hoca’nın gündüzleri durmaksızın elini yüzünü, geceleri de midesini alkol ile yıkadığını hayret ve şaşkınlıkla öğrendi. Ne var ki bizler için en iyi sığınak ciğerdir dedik ama bu adamın ciğeri de aldığı alkol ile yüklü. Kan yerine alkol dolaşıyor bedeninde. Ne yapacağımızı şaşırdık. Karizmayı çizdirdik kısaca. Ve en sonunda pes edip alkolsüz dirençsiz bünyeler arıyoruz. Allah’tan Akay Hocalar azınlıkta. Bütün virüs elemanlarımızı da uyardık. Akay Hoca’dan uzak durun. Size bulaşmasın. Hemencecik ölürsünüz. Soyumuz kurur maazallah Allah’tan bu iletişim çağında diğer virüs kardeşlere kolayca ulaşılarak Akay Hoca’dan uzak durmaları anons ve ihbar edilerek en üst düzey alarm durumuna geçtiler.
- RUSYA
Sert rejimler ve onların değişimi çabaları ile dolu ürkütücü ve bir o kadar da hayranlık uyandırıcı bir tarihe, insanlık tarihinin en cesur ama felâketli deneyimlerine sahip olduğu için Rusya'nın hapishaneleri de çok. Koskoca bir Rus edebiyatının milâdıdır Puşkin. Parmaklıkların altına konup kalkan bir kartalı ve onunla ruhunun özgürlüğü arasında kurduğu benzerliği anlattığı "Tutsak" adlı şiirinde, Zindandayım, nemli bir karanlıkta, derken kendisinden sonra boy verecek bütün Rus edipleri hakkında kehanette bulunur gibidir. Çünkü toprağa bağlı kölelik sisteminin son derece katı biçimde uygulandığı çarlık Rusya'sında köleleş-tirilmiş muztarip halkın 1917 Bolşevik Devrimi'ne giden yoldaki efendileri gibi "sahipleri" de eli kalem tutan soylulardı. Ve bir kısmı devrimi görmeyecek kadar erken yaşamış olsalar da geriye yazdıklar kaldı. Babalar ve Oğullar'ın yazarı Turgenyev, Ölü Canlar yazarı Gogol’un ölümü üzerine bir yazı yazdı. Yazısını sansürden kaçırarak yayımlamayı başardı ama neticeten bir ay kadar hapis yattı. Çünkü gerek Ölü Canlar yazarı, gerekse Turgenyev, toprağa bağlı kölelerin de insan olduklarını hesaba katmaya başlamışlardı ve bu fark ediş çar nezdinde yeteri kadar ihtilâlci bir düşünce profili veriyordu. Çernişevski. Rusya'nın ünlü tenkitçisi. Dostoyevski ile aynı sıralarda yaşadı. 1861'de Rus köylülerine seslenen bir beyanname yayımladı. ihtilâlci hareketleriyüzünden tutuklanması gecikmedi. Hapishaneye koyuldu. Petrapavlovsk hapishanesi. Ve ihtilâlci gençliğin başyapıtlarından biri olan "Ne Yapmalı" isimli romanını hapishanede yazdı. Ardından Sibirya'ya sürüldü ve saire ve saire. Dostoyevski. Hangi harflerle yazmalı? Sıradan bir insanı tüketebilecek ne varsa, onlar Dostoyevski'ye yakıştı. Hapishane ve sarası. 1849'da devrim propagandası yapmaktan tutuklandığında evvela St. Petersburg şehrinin en eski yapısı olan Aziz Peter ve Pavel Hisarı'nda (Petrapavlovsk) Trubetskoy Burcu'ndaki hücrelerden birine koyulmuştu. Bu kale Büyük Petro tarafından savunma amaçlı olarak kurulmuş fakat zindan olarak kullanılmaya başlanmıştı. Trubetskoy Burcu'nun politik suçlular için düşünülmüş hücrelerinde ilk yatanlardan biri de Büyük Petro'nun asi oğlu Aleksey olmuştu. Mahkûmların birbirleriyle ve gardiyanlarla konuşmasının şiddetle yasaklandığı zindanda zaman içinde Lenin'in ağabeyi Aleksandr'ın da aralarında bulunduğu yüzlerce bolşevik, bu arada Gorki ve Troçki de yatacaklardı. Dostoyevski, Petraşevski davasından Trubetskoy Burcu'na hapsedildiği zaman idama mahkûm edilmişti. Ancak affedildikleri ve cezaları hapse çevrildiği halde idam sahnesi sonuna kadar oynandı. Stephan Zweig, "Bir Yiğitlik Anı"nda meşhur sahnenin oynanışını derin bir sezgi ile anlatır: Onu gece yarısı uykusundan uyandırıp sürüklerler. İdam alanında sabah ışığı titreye titreye kanamaktadır. Bir teğmen dokuz kişiye haklarındaki kararı okur: Ölüm! Dostoyevski'nin (ki metinde "adam" olarak zikredilmektedir) sırtına ölüm gömleği geçirilir. Sıcak bir bakışla arkadaşlarını selâmlar. Rahibin elindeki haçı öper. Direklere bağlanırlar ve gözleri de bağlanmadan önce o, görebildiği her şeye son bir kez bakar. Ve adam Bu gördüklerinin Sonsuz körlükten önceki son görüntü olduğunu biliyor Bütün bir kaybedilen geçmiş ve göğsünü dolduran yüzlerce şey ruhunda çağıldar. Kazak askerlerinden oluşan ölüm mangası, tüfeklerin mekanizmasını şakırdatır. Trampet sesleri havayı parçalar. Saniye bin yıl olur. Fakat son anda: Dur! Çar adına! Beyaz bir mendil sallanır ve bir subay af emrini okur. Dostoyovski'nin bütün ıztırap çekenlerin seslerini ve bütün bu seslerin eşsiz bir uyumla gökyüzüne doğru yükseldiğini fark etmesi o anda olur. "Yıldızın Parladığı An." Zweig'in ısrarla Dosto'da görüp de hapse düşmüş olan diğerlerinde, Verlaine'de, Wilde'da göremediğini ifade ettiği şey budur işte. Kendi ıztırabında bütün bir beşeriyetin ıztırabını görerek bu yaradan korkmamayı öğrenmesi. Bu çok engin bir deneyim, herkese nasip olmayacak bir yaşantıdır. Fakat bedeli çok ağırdır. Sonsuz acılar içindeki evreni bir an içinde ve bütün varlığı ile hissetmesi Dostoyevski'ye ilk belirgin sara nöbetini armağan eder. Ve o anda, oracıkta, ağzından köpükler saçarak yere yığılıverir: Ak köpükler sızıyor dişlerinin arasından Değişiyor çizgileri yüzünün İhtilâçlar içinde Ama mutlu gözyaşları Sırtındaki ölüm giysisini ıslatmakta Dostoyevski'nin bundan sonra olacağı ve yazacağı ne varsa hepsi de bu "an"da özetlenmiştir. Bakışları öyle başka, bambaşka Öyle kapanık ki içine Ve titreyen dudaklarının çevresinde Karamazovlar'ın sapsarı kahkahası sallanmakta Ölüm cezası ağır hapse çevrilmişti. Sibirya'da bir kale olan Omsk Hapishanesi'nin yolu böyle açıldı Dostoyevski'nin önünde. Altıgen bir avlunun içindeki Omsk Kalesi'nde dört yıl âdi suçlularla bir arada kaldı. O kadar ki bunların birçoğu insan olmaktan çıkmıştı âdeta. Fakat Dosto. "Yıldızın Parladığı An"ın bilgisiyle hepsini önce insan sonra suçlu olarak algılamayı başardı, hepsini kutsadı. Çünkü İsa en kirli ruhun bile içinde barındırdığı bir safiyet noktasından emindi ve her şey de o noktaya avdet için değil miydi? Bu yüzden Dosto. onlardan kaçmadı, onlara yaklaştı. Dosto. Omsk'ta bir an bile yalnız kalamadı, İncil’den başka hiçbir şey okumasına izim verilmedi, kâğıtsız ve kalemsizdi, yazmak yasaktı. Oysa o "Yazamazsam ölürüm," diyordu. Yazabildi de. Cezaevi doktorunun uzgörüsüyle yazıp saklayabildiği notlarını dört yılın sonunda yine Sibirya'da yaşamak zorunda olduğu süre içinde Ölüler Evinden Hatıralar adıyla yayımladığında Rusya'da yer yerinden oynamıştı. Beşer ıztırabını perdesiz peçesiz, süssüz özentisizanlatan bu kitapta Dosto., hapishaneyi önce "Yaşayan Ölüler Evi" olarak adlandırmıştı. Sonra "Yaşayan"ı düştü, "Ölüler" kaldı. Nazan BEKİROĞLU, Cümle Kapısı
- Çevre Koruma Değinmeleri
İlkokulumuzun sınıfını, bahçesini, duvar dışını “Mıntıka temizliği” savsözüyle temizlemeyi öğrenen kuşağız. Cumhuriyetin yurdu Demirağlarla ördüğü yoksulluk yıllarında açmayı unutmadığı yatılı okullarda okuduk. Oralarda da mıntıka temizliğinin yanında dersliğimizi, yatakhanemizi, bahçemiz temiz tutmanın yanında çevre koruma bilincini edindik. Önemli bir becerimiz de bireyin çevresini olumlu değiştirmek için yapabileceklerimizi de öğrendik. Çapayı, kazmayı, küreği, el aletlerini kullanarak kırılanı, döküleni onarıp yeniden kullanmayı da öğrettiler iş eğiti derslerinde. Ağaç dikmeyi, aşı yapmayı, soba temizleme, kurma, yangın önlemleri, sınıf tahtasını boyama, bozuk anahtarı onarma, badana-boya, çatı aktarma, ilkyardım bilgileri, yara bakımı, sağlığa uygun köy tuvaletleri yapma, yaşamın zorladıklarıyla edindiğimiz becerilerdi. Öğrencinin saç tıraşı bile bizim işlerimiz arasındaydı. Bir yandan Tarhana Osman’ın ( Doç. Dr. Osman Nuri Koçtürk) kitaplarını okuyarak gıda sömürgeciliğini okurken, öte yandan da devletimizin okullarımıza gönderdiği II. Paylaşım Savaşı atığı süt tozu, un, margarin, soya yağı ile beslenme eğitimi uygulamaya çalıştık. Tezek, odun ateşinde süttozundan sıcak süt, undan gözleme yapmayı öğrendik. Yoğurdu ayranı evlerinde görmemişler gibi zorlayarak içirdik öğrencilerimize. O yıllarda bizim öğrencilerimize içirmeye üşenip el altından pastanelere sattıklarımızı vatandaşlar ucuz içti, ama köylünün ineğinin sütü, peyniri, yağı önemsizleştirildi. Hayvancılığımıza kurşun sıktığımızı Tarhana Osman’ı okumayanlar bilemedi. Okuyanlara da kökü dışarda, beşinci kol, komünist olarak bakıldı. !967 yıllarının Sanayi ve Teknoloji Bakanı, Petrolü Millileştirmek istedi. Ülkede epeyce de ilgi topladı. Cumhuriyet Gazetesi’nde konuyla ilgi yazıları ilgiyle okuyorduk. Bakanın ayağının altı gres yağıyla yağlanıp kaydırıldı. Dağları yabancı ülke şirketleri talan ediyordu. O dönemde Bir de ilginç bir Tarım Bakanı vardı ülkemizin. Köy Çocuklarını sınavla alarak üç yıl yatılı okutup teknik tarım çiftçileri yetiştirir, başarı olanları da Ziraat Meslek Liselerine, Hayvan Sağlık Liselerine gönderilirdi. İlginç Bakan Orta Tarım Okullarını kapatıverdi. Bizim için çok önemli okullardı.(İki amcam oradan çıkarak polis ve DDY’de hareket memuru olmuştu). Şaşıran köylülerin duygularından yola çıkarak kapatıla nedenini soran gazeteciye İlginç Bakanımız; “Valla her halde okumadan imzalamışım.” demişti. Hoş adamdı İlginç Bakanımız. On üç Devlet Üretme Çiftliği vardı ülkemizde, Birkaç yerde de Hayvan Irkını İyileşitirme Haraları. Çiftçinin ekeceği tokum buralarda yetişir, elenir, ilaçlanır, dağıtılır, ektirilirdi. Yerli ırk hayvanların iyileştirilmesi için de Özek ve irice köylere damızlık boğa verilirdi. Giderek süt, et, buzağı iyileştirmesi yapılırdı. İlginç Bakanımız Anadolu’nun yıllarca denenerek verimi görülmüş tohumlarını iyileştiren özekleri, işlediği şahman, kavulca, sazlıca, kırmızı ziraat tohumlarını bir yana bırakarak ABD’ den SENARO-64 tohumu getirtip Ankara, Polatlı, Haymana çevrelerine ektirdi. “ Davullu zurnalı Tarla Bayramı bile yapıp halay da çektiler. Ağustos geldiğinde Senaro-64 kel kızın saçı denli büyüyünce törenle tarlalara giden biçerler homurdanarak döndü. Övgülerle, yaymalarla gelen Holştayn. Montofon ineklerde Anadolu köylerinin ilkel ahırlarında bir iki yıl içinde tükendiler. Çocukluğum Mamasın Barajı bilsemesiyle geçti. Barajlar Kralı Baba Süleyman Demirel’in adını da o zamanlar duymuştum. Onlarca insanın ölüyle de olsa su topladı. Üç köyü yerinden etmesine karşın Bayıraltı Köylerine Aksaray İline yararlı oldu. Çocukluğumun iklimi değişti, dere balıklarımız yerine aynalı sazan yetişti ama çevre köylere yasaklandı. Her yıl Kaçak avlanmadan ölenler oluyorsa da bölge halkı Sayın Demirel’i ve izleyeni olduğunu savlayan her siyasal partiler oy vermeyi sürdürüyor. ABD kuruluşu Morrison Şirketi’ni Türkiye Temsilcisi olduğunu söyleyen okumuş kesime de en kestirme yoldan “Komünist!” der, önemsemez, ilk olanakta ta şikâyet edip sürgüne yollardı. Mamasın HES’le komünizmin bağını kuramadım yaşamım boyu. Kapadokya ağzı Aksaray’dan başlar; Selime, Belisırama, Güzelyurt, Ihlara Vadisi örneklerin görüldüğü ilk yerleşimlerdi. Peri bacalarının içleri boş olanlarda Kaya kiliseler, şapeller, I.yy. yasaklı Hristiyanlık döneme özgü kaya resimleri vardı. Çocukları toplayıp “ Her attığınız taş size sevap yazılacak.” diyen mollaların çocukları şimdi duvar diplerinde yabancı gezgin bekler, turizmden kalkınma umuduyla tanrısına şükreder. Kapadokya Platosu’ndan batıya, Aksaray Ovası’na iner bahar ve güz aylarında gökyüzü denizi andırır. Yıllarca Eşref Paşa’dan Konak Meydanı’na indiğimi düşleyerek yaşadım. Yaklaşık elli kilometre sonra. Eşmekaya- Eskil arasında Kuzey Toroslar’dan akarken batan su yüzeye çıkar, çevresine yaşam vererek, bağ bahçe sulayarak on kilometre sonra da yeniden yer altına iner. Aynı kaynaktan mı beslenirdi bilemiyorum ama beş kilometre ötede Akgöl vardı. Akgöl çevre yerleşimlerin, yaylaların yaşam kaynağıydı, Koyun sürülerinin sulanmasında çok önemliydi. Binlerce koyundan oluşan sürüler sulanırdı. Yaz kış yaban yaşamının kuşlarının da barındığı sulak alandı. Çevre köylerde havasının neminden kuru tarımın verimini sağlardı. Petrolle çalışan su motopompları yaygınlaşınca patates, pancar, ayçiçeği ekimi de başlayınca yaban kuşları tedirgin oldular ama kışı ılıman alanda geçirmeyi sürdürdüler. Kurma akıllı siyasilerin önerisiyle, bilim insanlarının yazanakları önemsizleştirilerek, düz ovada baraj kurulmaya kalkışınca alan da, göl de kurudu gitti. Virane alan doğal yollardan kendi kendini onarmayı bekler. Aynı ilin elli kilometre ilerisindeki otlak alanın yetmiş beş dekarı telle çevrilip hava alanı olacağı söylendi bir seçim öncesinde. Telle çevrili alan yıllarca bekledi. Çevre halkı tel örgüleri keserek hayvan otlatmaya başlayınca, hayvancılar mahkemelik oldular. Otlak kirası ve tel örgü zararının ödenmesi istendi. Sözünü ettiğim bölgedeki sulak alan geri dönmedi, üstlenici kuruluş bilinmez oldu, koyun sürüleri yok artık. Büyük bir beldeyi ilçe yapılınca halk asfaltta şükür namazı kıldı, ulusal basında ünlü oldular. Batı Anadolu yıkımdan kaçabiliyor mu? Soma ilçesinde termik santralin kömür atıklarının kül tepecikleri iki yıl içinde yeniden yeşillendiğini gördüm ama Üç yüz bir madenci ölüsünün geriye dönmeyeceğini biliyorum, işletmecinin aklandığını da duydum. Her gün doğal görüntüsünden mutlu olduğum tepeler, dereler, vadiler otuz sekiz yılda üç kez yandı / yakıldı ama şimdi yine güzel bir orman oldu. Doğa kendi kendini onarıyor, insanlar denli acımasız değil yine de. Soma’da, sahillerde yapılaşma adına yok edilen doğal çevre zenginliklerinin, açık hava müzelerinin arayanı soranı yok nedense. İnanılası bir iş değil; vatandaşın bahçesinde bağında yangın çıkmaz ama devletin ormanında yangın hiç bitmez nedense? Doğanın hoşgörüsünü insanlar göstermiyor ne yazık ki. Altmışlı yıllar sömürgeci, yayılmacı ülkelerin kışkırtması sonucu yapay gübre kullanma sevdasıydı. Sevda, karasevdaya dönüştü; gübrenin, hormonların, GDO’lu tohumların çılgın çağını yaşamamız yetmiyor, yok etmekten haz duyuyoruz. Öyle bir noktaya vardık ki sorumsuzluğumuz şaşılası sırdan işlerden oldu. “Ben gübre de atarım, hormon da kullanırım. Üretimimi artırıp alacağım paraya bakarım. Vatandaşın kanser olması beni ilgilendirmez.” diyen üreticinin ülkesinde yaşıyoruz. Kolaycı, sorumsuz, bilinçsiz köylülük diyelim. Toprak aşınması, taşınması, taşkınlar, depremler, yangınlar bilindik savaşım yolları olarak yaygı bir yaymacayla oyalandık. Bilim insanı bildiğimiz, güvendiğimiz insanların çabaları da istendik sonucu vermiyordu. Önerilerinin gerçekliği, ulusal yarar açısı mı yoktu yoksa başka amaçlarla mı bizi oyalıyorlardı? 1991 yeni bir dikey yarılmaydı dünya siyaset tarihinde. Yeni Dünya Düzeni, Varşova Paktının dağılması, Balkan parçalanmaları, Berlin Duvarı yıkılınca yapılan bayramlar, dağılan Sovyetler'den türeyen pulcuk devletler… Türkiye Balkanlardan umutlu değildi de Kafkas Pulcuk devletlerine “Ağabeylik Yapacağı!” sevdasına kapıldı. Turuncu Devrimler Dönemi, kimin ne söylediği belirsiz, at izi it izine karışmış, çapı küçükte olsa savaşlar… İç Savaşlar… Türkiye’den başka ülkeler toprak satıldığının söylendiği dönemler… Sivil toplum Kuruluşlarının birini anlamadan birisinin kurulduğu yıllar. Gezi olayları iki ağaç için çıktı denilse de ülkedeki sıkıntıların açıktan dillendirilmeye başladığı günler. Her STK kendince bir şeyler söylüyor ama anlaşılır bir nen yok. 2012 yılında yaşamı ilçemize gelen ünlü kadın yazarı karşıladık, ağırladık, kitaplarını sattık. Yaşamını Akbük’te sürdürdüğünü, yazı işliği kurduğunu, yazmaya gelen yazar arkadaşları da de aynı umutlarla okudum ama anlamadım. Bir nenler anlatıyor gibi görünüyordu da bir nen anlatmıyor, anlaşılmıyordu. Doğa ve Çevreye yönelik kitaplar yazmıştı sözde. Kitaplarına yazdığım incele yazısında sordum. “Ateşten, sudan, topraktan, kâğıt ve plastik atıklardan söz açmışınız. Halkımızın sorumsuzluğundan, yangın çıkarsa güzelim kıyı şeridinin yok olacağında haklı olarak. Bütün kitaplarınızda ortak eksikler var. Kıyıların kimler tarafından talan edildiğinden, özel mülke dönüştürüldüğünden söz açmamışsınız. En önemlisi de ülkemiz topraklarının hangi devlete ne kadar ve ne değere satıldığını yazmamışsınız. Yabancı devletlerin toprak almaları ilerde ülkemize sorun çıkarmaz mı? Olası savaş durumunda askeri amaçlar için kullanılırsa ne yaparız? Çok içten yanıtladı: “ Bunlar benim sorunum değil. Politikacıların sorunu. Ben yazarım, yazdığımın parasını alırım.”Sorun anlaşılmıştı, yazarın, yazar gibi düşünen yazarları adlarına bir kırmızıçizgi çekip STK’ ları gözlemlemeye başladım. Hepsinin yolu adı skandallara karışan bir vakfa çıkıyormuş. Güvendiğim bir milletvekili de yabancılara toprak satışında bir sakınca görmediğini söyleyince siyasetten de soğudum. Isparta- Keçiborlu inceleye giden bilim insanlarını taşıyan uçak düştü mü / düşürüldü mü? Çukurova’da elektrik kaçağını önlemeye çalışan kaç elektrik mühendisi, tekniker, teknisyen bilinmeyen kişilerce öldürüldü? Uluslararası sermayenin işletmeye açmaya çabaladığı maden/ mermer ocaklarına olumsuz yazanak düzenleyen bilim insanı nerede, ne oldu? Atatürk Orman Çiftliği 1964-68 yıllarında görüntüleriyle belleğimde kaldı. İyi ki kaldı ilkgençlik anılarım. Torunlarıma masal olarak anlatıyorum. Okluk Koyu’nu, Bitlis-Ahlat- Van Gölü kıyılarını görmedim, göremeyeceğim de, Akçalı gücüm, ulusal bilincim görmemi engelliyor. Köy ve köylülük yok artık. Mahalle bakkal amcalar da son soluklarını almak üzereler. AVM’ler dört içi kasabalara dek sokuldu. Beton- Çelik kulelerle yarışamıyor kavağımız, çamımız. Torunlarım sütün, etin, zeytinin, reçelin AVM’lerde üretildiğini sanıyorlar. Anne ve babasını mı, kredi kartlarını mı çok sevdiği sorgulanır oldu. Taşıma servisleri, okul kantinleri olmasa okula gitmeyecekler neredeyse. Okullarında Kantin olmayan ülkeler de var yer yuvarımızda. Ülkesi G-8 içinde ama yemeğini, suyunu, beslenme çantasında taşımaya alıştırılmış. Kuşağım da kelaynak kuşları kadar kaldı ülkemde. Şaşar dururum düşüncelerine, duruşlarına, söylemlerine. Yine de Yusuf Yavuz, Soner Yalçın, okurlar; ülkenin dağına taşına, suyuna ormanına, ekeneğine, tohumuna dertlenir dururlar. Belki bir gün bunları da kentsel dönüştürmeye alırlar. Ya da kitaplarını , yazılarını yakarlar (!?). Yusuf Yavuz gibi düşünen onlarca onurlu ve omurlu yazar, bilim insanı, gerçek çevreci hayvancılığımız kurtarmak adına Karakeçili- Sarıkeçili oymaklarını yerleştirecek alanlar da düşünüyor. Boşu boşuna. Muhacir kardeşlerimiz, sığınanlar dururken sıra gelir mi onlara bilemem. Oldum olası Tarım, Çevre ve Köy işleri Bakanlarını, Sanayi Bakanlarını severim. Çok güzel söz ederler. Ninni gibi gelir bana. “ Tarımı büyük şirketler yapsın!” deyiverdi sonuncusu. Sevindim. Artık eli nasırlı, ayağı yarık ve çatlak içinde olan insanlarımız olmayacak. Traktörlerini, ekim dikim makinelerini, tarım araçlarını bahçelerinin bir kenarına yapacakları örtü altına koyup “ Bizim zamanımızın İlkel Tarım Araçları Müzesi” yapacaklar sanırım. Boş zamanlarını da evlerinde, kahvelerde 7 / 24 televizyon izleyeceklerdir. Belki de ellerime son teknoloji ürünü IFON verir yüce devletimiz. Küme evlerimizin önüne bisiklet , motosiklet park yeri yapmak için gelmiş ustaya; “ Üstü örtülü olduktan sonra tabanına beton dökmenize gerek yok. Bir de betonun çirkinliğini görmeyelim.” dediğimde yanıtı çok çağdaştı. “Bunlar çevresi manyaklar, hayır gelmez bunlardan. Gezi direnişi yapamayınca bizimle uğraşıyor. Bir de eski devrimciler var. Ülkede devrim yapamayınca apartman içlerinde, asansör boşluklarında kedi-köpek bakıyorlar saklı gizli. İllegal paticilermiş. AVM’ler kedi köpek yiyeceklerine zam yerine indirim yapıyormuş.” Nasıl bir yanıt vereceğimi düşünüp bulamadım. Sayın Yusuf Yavuz’a, Sayın Soner Yalçın’a sormam gerekiyor sanırım. Babalarına bir tas çorba vererek bakmaktan yüksünen; dış alım mamalarla pati sevdasına tutulanlar kuşağı da mı (Z) kuşağından oluyor? Ödemiş; 21 Mayıs 2019
- Bu Şehrin Üzerine Dökülen Şiir
( 2.Bab ) I gülüşü çalınmış çocuklar gibi çocuklar gibi ; çalınmış şehir sokağında kilitli akşam, mosmor bir çığlık yıkılır derdine kim ? susar kimi derdine ; akşam ( Onlar benim martılarımdı. Üşümüş maviye dokunurlardı ) II çalınmış gülüşü gibi, çocuklar ! sırtında rüzgar. Yuvarlansa sokak başından yokuş aşağı , ellerindeki sabah yuvarlansa...Aşağısı deniz maviye bulansa sabah.Isınsa mavi yükselse ; yosun kokusu cıvıl cıvıl (Onlar benim martılarımdı. Üşümüş maviye dokunurlardı ) III şimdi sabahtır. Eski bir sabah kanatlanıp gelir eski bir tarihten her yanı ahşap kokusu bir tülbente sarınmıştır şimdi çünkü sabahtır eski bir sabah eğilir toplar gözleri maviyi kanatlanır martılar ısınır mavi ( Onlar benim martılarımdı... ) Foto: Nurten Bengi Aksoy
- Çok Hüzünlü Aldatmaca
Hem yenilen hem inkar edilen şu küstah şu ölmekte olduğun an… “yaşam içimizde tükendikçe hep ve yeniden ayrılıyoruz birbirimize.” Ancak derin uykudayken gülümseyebilen gözlerin ve etinin ceplerinde saklı durur; ben böyle sustukça yoğunlaşır, kurudukça üşür, korktukça düzleşir bu yazgı, bu kara kadran çekilecek şey değil yaşıyoruz ama...
- Aşık Hasan'ın Kızı
Alevi bir ailenin kızıydı O! Güzel olmasına güzel bir kızdı. Hikayede kahramana güzel dememek, bugüne kadar yazılanları ters yüz etmek olur. Bizim kahramanımız da güzeldir; hem de güzeller güzeli… Mevla’m övmüş yaratmış: Kaş, göz, endam… her şey tam tekmildir… Yuvarlak yüzüne, kestane kızılı gözleri çok yakışır, göz bebekleri yerinde durmaz, radar gibi dört tarafı gözetler. Gözetlemekle kalmaz; gördüklerini hafıza merkezine iletip o da bir güzel kaydeder. Düz siyah saçları her daim salınıktır. Bakımlıdır Fatma, etek giydiği günler güzelliği kabına sığmaz peteğinden taşan bal gibi taşar. Onu görenler geri dönüp bir daha bakar. Hele siyah eteğinin üstüne giydiği çağla yeşili bluzu ile daha bir alımlı, daha bir çalımlı olur. Salihli’ye bağlı bir köyde dünyaya gelir, babası adına “Fatma anamızla adaş olsun” diyerek Fatma koyar, ağaç deyince de ilk aklına gelen, ağaçların en haşmetlisi dediği“çınar” adını ekler. Tamlama kurulmuştur: Fatma Çınar! Tanrı vergisi bir sesi vardır Fatma’nın! Kaygusuz’nun Pir Sultan’nın, Hatayi’nin… deyişlerini okurken, bülbül gibi şakımaktadır, Aşık Hasan “Fatma’mın avazı turna avazlı Hazreti Ali Efendimizin avazıdır,” der. Bütün deyişleri, nefesleri öğrensin ister, hemen her gün O çalar, Fatma söyler… Salihli Lisesi’ni bitirdikten sonra tercihini konservatuvardan yana kullanan Fatma Çınar, Ege Üniversitesi Konservatuvarı müzik bölümüne birincilikle girer. Konservatuvarın seçkin öğretim üyelerinden dersler alır, kısa zamanda okulda herkesin tanıyıp bildiği bir öğrenci olur. Günler, okul, Küçükpark, Büyükpark, Alsancak, türkü barlar derken geçip gitmektedir. Arkadaşları ile türkü barlarda programlar yapan Fatma, bir taraftan okumakta, öte taraftan da geçimini sağlamaktadır. Fatma Çınar’ın çalıştığı türkü barın müşterisi çoğaldıkça kazancı da artmaktadır. Kazancı artan Fatma Çınar, ciddi ciddi okulu bırakmayı düşünür. Babam dediği Atilla Hoca olmasa iltifatların, süslü sözlerin büyüsüne kapılıp uçup gidecekken, Atilla Hoca aklını başına getirmiştir. “Kendini kaybetme Fatma Çınar, şimdi yüzüne gülenler, senin tökezlemeni bekliyor, sendelediğin an, ayağını ilk onlar kaydıracaktır. Okulu bitirmek mecburiyetindesin! Bu türkü barlar gerçek anlamda sanatın icra edildiği yerler değildir. Yarın ne olur, ne olmaz bilinmez. Buralarda çalışmanda bir sıkıntı yok; fakat kendini kaybedersen sıkıntı olur, aklını başına al!” “…” Soğuk bir İzmir gecesi Küçükpark’taki türkü barda programlarını bitirdikten sonra saz ekibindeki arkadaşı Bekir: “Birlikte bir kaffeye gidip bir şeyler içmeye ne dersin? ” Şaşırır Fatma Çınar, acaba ne konuşmak istemektedir Bekir, bunun altından bir şeyler çıkacağını tahmin eder. “Tabi,” der, Küçükpark’ta bir kaffeye oturup bir şeyler içerler. Her gün birbirini gören Fatma Çınar ile Bekir’in üzerlerine bir ağırlık çökmüştür, biraz sonra ciddi bir mesele konuşulacaktır, onun sessizliği ikisini de durgunlaştırmıştır. Sessizliği Bekir bozar, nihayet daveti yapan odur. Bekir, kendisinden hoşlandığını, arkadaşlığı daha ileriye taşımak istediğini söyler. Fatma Çınar hiçbir şey söylemeden, sadece dinler… Fatma Çınar’ın ailesi bu durumu onaylaması mümkün değildir. Çünkü babası cem evinin aşığı, hem de âşık dedesidir. Böyle bir şey tepeden tırnağa yanlıştır. Aşık Hasan cem evinin hak erenlerine deyişler, demler okumakta, sair günlerde de hikmetli sözler söylemektedir. Yetmezmiş gibi öte yandan delikanlının adı Bekir’dir, sonra ne derler Aşık Hasan’a, bize neler anlatıyor, kendi ne yapıyor. Hiç kimse bir şey demeden Aşık Hasan, kendi gözünde “düşkün” bile olmuştur. Ne demek, biricik kızı, adı “Bekir” olan bir gence gönül vermiştir… Fatma Çınar’ın Bekir’e gönlü olduğu için arkadaşlık tez zamanda alevlenip ikisini de yakmaya başlar. “Gönül bu, derler ya “ota da … konarmış!” Bir tarafta Fatma’nın Bekir’i, öte tarafta âşık babası: “Sevenleri kavuşturmak ibadetlerin en yücesidir,” der sohbetlerinde Aşık Hasan. Şimdi yaman bir çıkmazın içine girmiş, bir türlü çıkar yol bulamamaktır. Aşık Hasan “tamam” dese, cem evinde söyledikleri, öğrendikleri, ailecek bugüne kadar yaşadıkları, örfleri... Aşık Hasan doluya koyar olmaz, boşa koyar olmaz; sonra gecenin bir vakti, Demirköprü Barajı’na doğru alıp başını gider. O günden sonra imi timi, ölüsü dirisi… gören eden olmaz. Cem evinin hak aşığı Aşık Hasan sır olup gitmiştir… “…” Fatma Çınar, konservatuvarda okurken, formasyon derslerini de almıştır. Fatma’nın öğretmen olmasını Aşık Hasan çok istemekteydi. Aşık Hasan Fatma’ya: “Öğretmenlik en çok kadınlara yakışıyor!” Fatma'nın formasyon almasında birinci derecede babasının isteği olmakla birlikte Atilla Hoca’nın “kızım yarın ne olacağı belli olmaz,” tavsiyesi de etkileyici olmuştur. Atilla Hoca: “Türkü barlarda türkü söylemek her daim sürüp gidecek bir şey değildir. KPSS de başarılı olursan bir devlet okuluna atanır, hem sanatını icra eder, hem işini yaparsın; öte yandan da hayatın garanti olur...” Fatma Çınar’ın Tanrı vergisi sesi olmasına karşın onu korumak sesi olmaktan daha meşakkatli bir şeydir. Sesine zarar verecek her ne varsa yapmaktadır. Babasına olan özlem her gün artmakta, ortadan kaybolmasının müsebbibi olarak kendini gördüğü için yaşama sevinci her gün düşmektedir. Hayatın gerçeği de gençliğin çocukluk evresindeki aşkını alıp götürmekle birlikte ömrünü de törpülemektedir. Fatma Çınar’ın en çok özlediği cem meclislerinde babası ile birlikte söyledikleri deyişler, demlerdir. Hele “Hey erenler akıl fikir eyleyin, Dağlara da duman ne güzel uymuş…”deyişi. Bu anda Fatma gözyaşlarını tutamaz, ağladıkça ağlar. Bir ergenlik davranışı ile dünden bugüne getirdiği değerleri, kültürel geçmişi ile bağdaşmayan Aşık Hasan’a göre eşyanın tabiatına uymayan bir şey yapmıştır. Yaşama biçimi denilen şeylerin bir çırpıda yok olmadığını yaşayarak görmüştür. Hele Bekir’in annesinin Fatma’ya tepeden bakışı, inancı ile dalga geçmesi… Bir seferinde Bekir’in ablası: “ Fatma kız, mum söndü diye bir şey varmış, ay o nedir kız… demesi Fatma'nın pişmanlığını çoğalttığı gibi bardağı taşıran son damla olmuştur. Onun da zaten Bekir’e olan sevgisi gün geçtikçe ufalanmaktadır. Delirmek üzeredir Fatma, lakin her gece rüyasına giren babası: “Sabret Fatma’m, sevginle, hoş görünle aşabilirsin sorunları, sabret Fatma’m!” KPSS’ de yeterli puanı alamayan Fatma Çınar, bir özel okulda çalışmaya başlar. İlk günler, göze girmek için her şeyi yapar, her yere koşarak, insanüstü bir gayret gösterir, fakat öğretmenliğin her yere koşmak, her şeyi yapmak olmadığını, özel okulun öğretmenlik anlayışı ile kafasındaki öğretmenlik anlayışıyla bağdaşmadığını görünce motivasyonu düşmeye başlar. Fatma Çınar ve Bekir için günler gittikçe ağırlaşmaktadır. Daha yolun başında karşılaştıkları başarısızlıklar zaten dikiş ipliğine bağlı olan evliliklerini sarsmaya başlamıştır. Banka kredisiyle aldıkları evin borcunu ödemek sıkıntılarını büyütmektedir... Çalıştığı okul “performansın düşük” deyip işine son verince... Hayat mücadelesi esas şimdi başlamaktadır. Evliğin, evcilik oyunu olmadığını öğrenmiştir öğrenmesine de… Bu oyunun bitmesine Bekir’le birlikte karar verip tek celsede bitirirler bu oyunu… Fatma Çınar, “bir çıkış yolu bulmam lazım benim der, ben der Aşık Hasan’ın kızıyım, teslim olmam der, inadına mücadele edeceğim” der. Aklına Muhtar Erol gelir, hemen telefona sarılarak: “Alo Erol Bey!” “Buyurun Fatma Hanım!” “Sizinle görüşmem lazım, ne zaman uygun olursunuz?” “Şu an uygunum, siz de uygunsanız, gelin görüşelim!” “On beş dakika sonra oradayım!” “Bekliyorum!” Gerçekten on beş dakika sonra Muhtar Erol’un yanındadır Fatma Çınar. Kafasındakileri bir bir anlatır. O anlattıkça, Muhtar Erol: “Ya… ya… İnanılmaz… Güzel güzel… Olursa İzmir’i değil, Türkiye’yi ayağa kaldırırız!” der. “Siz bana güvenin, göreceksiniz muhteşem bir koro çıkaracağız, öyle bir koro olacak ki dinleyen TRT yurttan sesler korosu zannedecek! TRT bile bizi kıskanacak, yeter ki siz bana güvenin, arkamızda durun! Sizden yalnızca bir şey istiyorum, çalışma günlerinde koro üyelerinin karını doyurma konusunda bir çözüm bulabilirseniz; her şey çok güzel olacaktır göreceksiniz!” “O kolay Fatma Hanım, o kolay! Siz söylediklerinizi bir rapor haline getirin, Kaymakam beyden bir randevu alıp onun da desteğini aldık mı, her şey çok daha güzel olur!” Fatma Çınar, konservatuvardaki arkadaşlarını arayıp onlardan da yardım sözü aldıktan sonra umudu çoğalır... Muhtar Erol, Kaymakam’dan randevu alır. “Haydi, Fatma Hanım, Kaymakam Bey’e gidiyoruz. Bana anlattıklarınızı ona da anlatın, onu da ikna edin, göreyim sizi. Kaymakam Ünal Ülkü, halk kültürünü çok seven, türküleri hikayeleriyle bilen kültürlü bir kaymakamdır. Kaymakam Ünal Ülkü: “Fatma Hanım, bir şartla tamam diyeceğim! “Siz nasıl isterseniz Sayın Kaymakamım, inşallah bildiğim bir şeydir!” “Bilirsin, bilirsin! Eski bir türkü, “Hozalı gelin” söyleyebilir misin?” “Şimdi mi?” “Neden olmasın!” “Tabi, tabi severek, ben de çok severim bu türküyü!” Fatma Çınar, Hozalı Gelin’i aşkla okur, okurken babası Aşık Hasan gelir gözünün önüne, işte o zaman daha bir aşka gelir, aşka geldikçe gözlerinden yaşlar boşanır. Fatma Çınar’ın aşkla söylemesi, hem Kaymakamı, hem Muhtar Erol’u çok duygulandırır. Türküyü bitiren Fatma Çınar:” “Özür dilerim, lütfen kusura bakmayın, bu türküyü okurken Aşık Hasan geldi gözümün önüne. Aşık Hasan babamdır. Bir aşk adamıydı o, çalışkandı, Yunus gibiydi…” “Olur mu der Kaymakam Ünal Ülkü, rahat olun, sizi tanıdığım için bilakis çok mutlu oldum! Sizi tanıyınca ülkemin geleceği adına umutlandım, umudum kocaman oldu. Bundan sonra size sınırsız destek, özel numaramı da vereyim, gece gündüz hiç fark etmez, dilediğiniz zaman arayabilirsiniz.” Fatma Çınar, mahallenin yüz gencini Okul Müdürü Hüseyin Kuru’nun okulunda Ünal Bey’in yardımıyla bir araya getirerek, dillere destan muhteşem bir koro oluşturur. Ege üniversitesindeki devre arkadaşları, hocaları da her türlü desteği vererek gücüne güç katarlar. Büyük bir disiplinle çalışırlar, saatlerce çalışırlar ne zaman gideceğiz deyip sızlanmazlar, çalışmalar bile konser disiplini içinde geçer… Her şey tamamdır, sıra etkinliğin sergilenmesine gelmiştir. Etkinlik, Kaymakam Ünal Ülkü’nün desteği ile Ege Üniversitesi Möble’de gerçekleştirilir. Etkinliğe kamu kurum kuruluşlarının yöneticileri, mahalle halkının duyarlı insanları, Çocuk Esirgeme Kurumundan bir grup çocuk da izleyiciler arasındadır. Çok gösterişli muhteşem bir gösteri olur. İzleyenler koroyu ayakta alkışlar dakikalarca. Gösteri sonrası kısa bir konuşma yapması için sahneye çağrılan Kaymakam Ünal Ülkü, konuşmaya başlamadan önce Fatma Çınar’ı da çağırıp, bize bu muhteşem etkinliği büyük bir emekle hazırlayıp sunan koro şefimizi öncelikle bir alkışlayalım diyerek, kısa bir konuşma yapar… Fatma Çınar’ın korosunun ünü İzmir sınırlarını aşıp ülkeye yayılır. Yurdun değişik yerlerinden etkinlik daveti alır. Buna sebep Muhtar Erol, yılın muhtarı seçilerek, büyük bir sükse yapar. Kaymakam Ünal Ülkü’de vali yardımcısı olarak İstanbul’a atanır. Fatma Çınar da hayat mücadelesine bir başına devam ederken, Ege üniversitesi konservatuarında sözleşmeli personel olarak işe başlar. Fakat hiçbir zaman düşüncelerinden ödün vermez. “Ben Aşık Hasan’ın kızıyım, bir cumhuriyet kadınıyım, onun ruhuna uygun olarak hareket edeceğim, diyerek yol haritasına çizer… 1.5.2020 Salihli
- Yaz Yazlığını Kış Kışlığını
Güneş batmış, mahalleli akşam yemeği için bir aradadır! Mahalle nüfusu genç olduğu için çalışan sayısı fazladır. Her şey zamanında yapılır. Mahallede sabahın ilk ışıklarıyla başlar yaşam. Oğul uşak, kadın erkek, herkes yaşam kavgasının tam içinde yer alır… Akşam saatlerinin en sakin zamanı, yemek zamanıdır. Anlaşmış gibi mahalleli aynı saatte sofra başındadır. Bazı aileler bu kurala pek uymazlar. Onlar biraz daha özgürdür: Gece yatmazlar, sabah kalkmazlar. Ben istesem de geç geriye kadar yatamam. Abim erken kalktığımı görünce: “Ne o yine, kör imamın şeytanları gibi erkenden kalkmışsın!” der. Günün hangi saatinde olursam olayım, bir şeyleri eksik yapmışım gibi gelir; günü hep boşa geçirdim, diye sorgular dururum kendimi. İşte o an kantarın topuzunu fazla kaçırdım mı, bitti o gün, gün bitti; yandım bittim ben! Gözlerim beş derece hipermetroptur. Üstüne üstlük bir de astigmat olması… Her şeye rağmen bir şeyler okumak, bir şeyler yazmak geliyor içimden. Ne kadar yazarsam yazayım, ne kadar okursam okuyayım yaptıklarımla yetinemiyorum… Frenleyemediğim, söz geçiremediğim öteki ben, huzurumu kaçırıyor. Sadece kendi huzurumu kaçırsam iyi; başkalarının da huzurunu kaçırıyorum. Düşüncesizliği, ataleti, pısırıklığı, bir türlü hoş göremiyorum, ne yapayım? Öğrencilerime "durmadan okuyun diyorum, yarınlara hazırlanmak gerekir, o nedenle bilgi birikiminiz tamam olmalı diyorum. Madem dünyaya gelmişsiniz, bari adam gibi adam olun, diyorum. Kahveler, hanlar sıradan insanlarla dolu. Siz farklı olun, siz sıra dışı olun, herkes sizi aklınızla, kültürünüzle tanısın! Siz parmakla gösterilen biri olun" diyorum. Onlar da içlerinden kim bilir ne diyordur, “bildiklerini kendine sakla, okuyan da okumayan da yaşayıp gidiyor. Okuyan insan memleketin dertleri ile dertlenip huzurunu kaçırıyor, okumayan insan huzurlu insandır, görmeyen insan dertsiz tasasız insandır!” Belki kendileri açısından haklılar Yaşları itibariyle dolaşmak, topla popla meşgul olmak; sonra aptal kutusunun karşısına uzanıp uydur kaydır, gaydırı gubbak program bile diyemeyeceğiniz şeyleri izleyeceklerdir. Halkın büyük çoğunluğu bunlarla vaktini geçiriyor ya o da öyle yapacak pek tabi! Ben bir eğitimci olarak ne yaparsam yapayım, hiçbir şey değişmeyecektir! Ne kötü, ne acı, değişim tersine işliyor! Dün toplumu küçümseyenler, aptal diyenler güya önden gidenler, bugün ters istikamete giden otorayda yerlerini almışlar çoktan! Ailecek televizyonun karşısına geçip aynı programları izleyemiyoruz bir türlü. Televizyonun olmadığı günlerde, insanlar lâmbalı radyoların çevresine toplanır, can kulağı ile dinlerlermiş. Radyoların insanların dünyalarını değiştirdiği aşikârdır. Televizyonun tek kanallı olduğu günlerde, bırakın tek aileyi, bütün komşu aileler bir arada aynı programları izliyorlardı. Buna yakından şahit oldum. Hiç unutmam, anamla Almanyalı Mehmet'in evine televizyon izlemeye gitmiştik. Yurttan sesler korosu vardı. Yöneten Ahmet Yamacı mıydı, Nida Tüfekçi miydi, Muzaffer Sarısözen miydi, onu kesin olarak anımsayamıyorum. Almanyalı Mehmet yerinden kalkıp parmağı ile göstererek: “Teyze bak, bu Aynur Gürkan! Bak bak, bu Fatma Türkan! Bak bak teyze, bu Bedia! Bu da Muzaffer Akgün…” Şimdi öyle mi ya? Biz dört kişilik aileyiz, akşam yemeğinden sonra nadiren birlikte oturuyoruz. Kız odasına, oğlan bilgisayarına; Sultan Hanım da o odadan bu odaya gidip gelir, evin işi gücüyle uğraşır yorgun argın. Hem eğitimcilik, hem ev kadınlığı… Zor bir şey! “O güzel insanlar, o güzel atlara bindiler, çekip gittiler,” diyen Yaşar Kemal’in kitaplığımda dizili yirminin üstündeki kitaplarını okşuyorum tek tek! Bu İnce Memed: Dünyaya bedel! Bu, Yılanı Öldürseler: Hayranım bundaki anlatıma! Bu olay orada değil; bizim oralarda geçiyor! Yok yok, sizinkinde değil, bizimkinde geçti, diyebileceğimiz bir Türkiye trajedisi! Kimsesiz: Bir Yaşar Kemal üçlemesi, bir psikolojik roman, insanı geren bir anlatım: İlk başlarda Salman’a acıyorsunuz; sonra öfkeleniyorsunuz. Onun nankörlüğü dinden imandan çıkarıp çıldırtıyor sizi, dişlerinizle parça parça edesiniz geliyor… “Deniz o kadar durgun, o kadar durgun; karıncalar neredeyse su içerdi…” Bir Ada Hikâyesi… Poyraz Musa ile Zehra’nın aşkı, Melek Hatun’un insan sevgisi, Lena’nın yemekleri, Nişancı Veli’nin balıkları, Uso’nun kavalı ve Fakiye Teyran… Zeytin odunlarıyla yakılmış kocaman bir meydan ocağı; sonra da bütün Ada’yı kaplayan kızarmış balık kokusu… Baba oğla, oğul babaya yabancılaştı. Kimse, kimseyi taşıyamıyor; kimseyi taşıyamıyorum. “İnsan ağır olur, onunla meşgul olmak zor olur.” Derlerdi. Derlerdi de inanmazdım. Olur mu canım derdim. İnsan doğanın en güzel yaratığı. Mevlâ kendi güzelliğini görmek için onu yaratmış. Sevgilerin en yücesi, ona olan sevgidir. Parkta dolaştırdığımız köpeğimize gösterdiğimiz özeni, yazık ki, onlara göstermiyoruz. Lafı şeyinden tersinden anlamayın, ne olur! Hayvan sevgisini yerdiğim falan yok! Hayvanları çok seviyorum. Bir bahçeli evim, bir de Kangal’ım olsa… hep hayalimi süslemiştir, inşallah bir gün olacak, umut fakirin ekmeği demişler ya, varsın bu kadarcık benim umudum olsun! İnsanın tanımadığı kişilere yardımcı olmamasını kim ne derse desin anlayışla karşılayabilirim; yalnız yakınındakilere uzak durmasını kabullenemem. Yaşlı annesini, yaşlı babasını aramamasının mantıklı bir açıklamasını yapamıyorum. Anamalcı üretim ilişkileri öyle bir dünya kurdu ki, herkesi kendinden başka herkese yabancılaştırdı. Hatta sevgilisine bile... Dolandıran dolandırana; aldatan aldatana. En yakın arkadaşınız fırsatını bulsa atlayacaktır üstünüze. Sistem, önce bizi, bize yabancılaştırdı; sonra da üçe beşe, kaça bulursa ona satmayı öğretti. Dün en güvendiğimiz, dostumuz dediğimiz arkadaşımızı, bugün doğu ekspresinin birinci mevkisinde oturur görünce, delirdik. Sonra, “acaba ben de mi,” diye düşünmeye başladık. Hele onun sahip olduklarını duyunca dudaklarımız uçukladı, değer yargılarımız alt üst oldu… Artık, topraklarımız çoraklaştı, ürünü kıt verir oldu. Bire elli, bire yüz elli veren Anadolu toprağı bire bir bile vermez oldu. İthal ettiğimiz hormonlu ilaçlarla da dokuyu tamamen bozduk. Şimdi Anadolu ile üstünde yaşayanlar arasında bir doku uyuşmazlığı meydana geldi. Dün Ulusal Kurtuluş Savaşı ile destan yazan bu ulus, o ulus değil sanki! Yazık, çok yazık! İnsanı değiştirmek demek bu kadar kolaymış. Cumhuriyetin bin dokuz yüz yirmi üçten beri yapamadığını son yıllarda diyalektiğin ruhuna aykırı bu tersine doğru değişimi ne de çabuk yaptılar, inanın hafızam almıyor. Değişim geriye doğru olur mu hiç, bu nasıl bir şey böyle? Yeryüzünde böyle bir devlet, böyle bir ulus var mıdır, merak ediyorum? Dünyanın en tanınmış sosyologları bu tersine değişimin nedenini açıklayamaz. Allah rahmet eylesin Oktay Akbal, “Önce Ekmekler Bozuldu,” demişti. İnsanlar bozulmadan ekmekler bozulur mu? İnsanların bozulması, önce ekmekleri, sonra suları, doğal kaynakları, bozdu. Düşünebiliyor musunuz yeryüzünde bir canlı türü var mıdır ki, kendi neslini yok etmeye çalışsın? Ekmeklerle birlikte her şey; ama her şey bozuldu. Ne yazlar yaz gibi; ne kışlar, kış gibi! Yaz yazlığını kış, kışlığını; insan insanlığını bilmezken uşt uştluğunu yapıyor. Kimi basın yayın kuruluşlarının az sayıdaki duyarlı insanı: “İyimser olmak lazım, kötümserlik felakettir. Toplumun moral değerlerini çökertecek yazılardan, programlardan uzak durmalıyız,” diyor. Aynen katılıyorum, ben de öyle düşünüyorum! Yalnız sevgili arkadaşım, felaketi görmezden gelmek, yok saymak moral değerleri bozacak şeyleri saklamaktan çok daha vahim değil midir? İnsanlık bir sona doğru hızla ilerliyor...
- Anısı Biz Olalım Bu Sokakların
-GÜNÜMÜZ ŞİİRİ / AHMET TELLİ- Anısı biz olalım bu sokakların öpüşmediğimiz tek saçak altı hiç bir otobüs durağı kalmasın Biz yürüyelim kent güzelleşsin gürültüsüz sözcükler bulalım yeni sevinçlere benzeyen Biz gelince bir yağmur başlar yüzün çizilir buğulanan camlara bir uzun karartma biter akasyalar köpürür birdenbire ve her avluda adınla anılan çiçekler sulanır akşamüstleri Bir arkadaş evine uğrarız yolüstü bir fincan kahve içeriz, ısıtır bizi başını sessizce omzuma koyarsın gülüreyhan olur soluğun Biz kalırız kuşlar dönüp gelir her balkonda bir menekşe sesi Belki yeniden güzelleştiririz adları değiştirilen parkları Perdeleri hiç açılmayan evlerde ışıklar yanar çocuk sesleri duyulur tanıdık sevinçlerle dolar yeniden kendi sesini kemiren alanlar Anısı biz olalım bu sokakların ve hiç durmadan yağmur yağsın Biz gürültüsüz sözcükler bulalım sarmaşıklar fısıldaşsın yine Gidersek birlikte gideriz yeni sevinçler buluruz hüzne benzeyen Ahmet Telli 2 Aralık 1946'da Çankırı’nın Eskipazar ilçesinde doğan Ahmet Telli, Hasanoğlan ve Kayseri Pazarören, Pınarbaşı öğretmen okullarında eğitim gördü. Gazi Eğitim Enstitüsü Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdikten sonra, çeşitli eğitim kuruluşlarında öğretmenlik yaptı.12 Eylül' den sonra uzunca bir süre tutuklu kaldı. 1960 sonrası toplumcu şiirimizin ikinci kuşağında yer alan özgün bir şairidir. Birinci kuşaktan, özellikle İsmet Özel'den -ses tonu ve sözcük seçimi bakımından-, geniş ölçüde etkilenmiş olduğu gözlemleniyor. Romantik ve başkaldırıcı kişiliği, O'nu bir yanıyla da Attila İlhan şiirine bağlıyor. Eserleri Yangın Yılları (1979) Hüznün İsyan Olur (1979) Dövüşen Anlatsın (1980) Saklı Kalan (1982) Su Çürüdü (1983) Belki Yine Gelirim (1984)
- Amber
Az sonra yine; kıskıvrak yakalanacağım cılız ve kara köklerimin boğumlarına… Yerin karanlık göğünden yağmurlu güneşler umdu bir zaman. Daha tuhafı tutunacak bir an dahi bulamazken biçimsiz, sabırsız süslerim, orada! Usulca olmuyor, sessizce bitiyor bu dehşet bulaşıcı da değil üstelik… Bilseniz ne için bunca sus ağız sarp kokuşlu kıt soluk yüreğimin dallarına asılıdır sonsuz kere bir kadın yaralıdır ölmedi daha… .. .. .. .. .. .. .. .. .. ..
- AŞINMA
-Kim kimin imgelerinde kalıcı bir gülüştür? Bulutların soğuk kalıntılarından gözlerimin içine kıvrılıp kıvrılıp dalgalanan sulardan kim geçer korkusuzca? Acımış bir yüze baktığımda kızaran bir durgunluk varken hala küçük, yalnız ve yalın bir düşün sırtından geçiniyorum ayıp değil mi bu? Ama benden gitti, gitti ve bir çırpıda düştü gözyaşının son gücü onu pervasız bir utançla kırdılar. -İlk taşı kim attı? Ah kaybım; kalıcıdır kömürleşmiş bilinç! Ah acım; kalıcı olan, daha fazla kıramayan dolgu dolgu nefreti Ah ölüm; kanlı ve kalan, şeytanın işlerini an an hafızalaştıran. -Güller doğudan seslense kim duyar? Göğün sesini çoktaan tükenmez bir yalan yuttu! Ah sevgim; sen dirisin hala! Hatırım için sökül ayrıl ağır ağır dünyanın her yanından yine de şakaklarımda dursun karanlık kasların yüzünü aralıksız geceye bırak, o büyük hüznün toprağıyla aşınacak belimi dik tut az daha yaşamalı az daha... DERİN ZORLU
- DÜŞ YOLCULUĞU
Al bir at yelesini rüzgara vermiş kızıl kayalıkların altındaki düzlükte o yana bu yana koşup duruyordu. Koşuyor koşuyor, sonra duruyor, başını havaya dikiyor, öylece duruyordu bir süre. Güpegündüz gecenin yıldızlarını sayıyordu sanki. Sonra tekrar hızla koşmaya devam ediyordu. Bu sefer yönünü rüzgarla birlikte kızıl kayalıklara çevirdi. Güneş kızıl kayalıkların tepesine vurmuş, pırıl pırıl parlıyor, pırıl pırıl parlatıyordu her bir şeyi. Kızıl kayalıkların kızılı, ağacı, yeşili, börtü böceği kızıla çeviriyordu. Küçük bir kaplumbağa kızıl kayanın kızıllığına dayanamamış, bir taşın siperinde dili dışarıda kızıllığın geçmesini bekliyordu. Kızılçamlar, karaçamlar, mazı çalıları, meşe palamutları tüm ağaçlar tekmil kızıla kesmişti... Al at durmadan kuzeye, kızıl kayalıklara doğru, kızıl kayalıkların kızıllığına"bana mısın"demeden melengeçleri, sövdekleri, ardıçları böğürtlenleri dalgalandırarak koşuyordu. Birden çivi gibi çakıldı yerine, "zınk" diye durdu. Başını havaya dikti yine ve öylece baktı bulutsuz gökyüzüne. “Bir şey için olmalıydı bu çırpınış!” Baş yukarıda bulutsuz gökyüzünü tarıyordu. Tek parça bulut yoktu havada. Güneşin kızıllığı gözünü almış olmalıydı, kapattı gözlerini. Durdu, soluklandı. Karnı inip kalkıyor, burun delikleri de açılıp kapanıyordu. Tepeden tırnağa tere batmıştı. Bulunduğu yerde dönmeye, tepinmeye, kişnemeye başladı. “Bir şey arıyor olmalıydı, bir şey içindi bu çırpınış!” Koşmaya, daha hızlı koşmaya başladı yine. Rüzgarı, çalıları kökünden sökecek gibi sallıyordu. “Bir şeye koşuyordu, bir cana, bir sevdayaydı bu koşu!” Şehre girdi. Şehir denizin hemen yanı başına kurulmuştu. Üç arkadaş kıyı boyunca gezinti yapıyordu. Geldi tam karşılarına durdu. Üç arkadaş korktu, akılları başlarından gitti. Gözlerini birbirlerine dikip şaşkın şaşkın bakıştılar. Alnı üç beyaz noktalı al at da onlara baktı bir müddet. Sonra gitti mavi kotlu, beyaz bluzlu olanın önüne durup ön ayaklarını bükerek, sırtına davet etti. İki arkadaş bir al ata, bir mavi kotlu arkadaşlarına bakıyordu. Mavi kotlu da, bir arkadaşlarına, bir al ata bakıyordu; sonra beklemeden al atın eyersiz sırtına atladı. Al at önce rahvan, sonra dörtnal uzaklaştı oradan. Asfaltın yalımı daha geçmemişti, yakıyordu adamı. Adeta cehennem ateşine batırıp çıkarıyordu. Güneş öğleyin yaktığı, kavurduğu yerden yavaş yavaş battığı yöne doğru kayıyordu artık. İstanbul - İzmir yolu vızır vızır işliyordu, arabalar vızır vızır gidip geliyordu. Çok tekerlekli kocaman kocaman arabaların, kocaman kocaman kamyonların lastikleri inliyor, inletiyordu dağı taşı. Küçük arabaları, taksileri taşıttan saymıyorlar, çekilmiyor kenara, yol vermiyorlardı onlara. Yol vermedikleri yetmezmiş gibi:"Çekilsene ulan yolumdan ... çocuğu, görmüyor musun yüküm ağır, bir dakika beklesen gavur mu olursun..." gibi küfürleri de cabasıydı. Karacabey yolu, cam gibi parlıyordu. Asfaltın tırnakları arabaların lastiklerini yemiş, doldurmuştu boşluklarını. Az yağmur çiselemeye görsün buz pateni yaptırıyordu onlara. Al at kızıl kanatlarını takmış, arabaları rüzgar gibi geçiyordu. Son model arabalar, mersedesler, volvolar tozuna bile yaklaşamıyordu. Karacabey Harası'nda ağalara paşalara soylu atlar yetiştirilirdi bir zamanlar. Şimdi en hızlı koşan yarış atları; Arap atları yetiştiriliyor. İzmir yolu, tam önünden geçiyordu. Al at bir selam iletti candaşlarına, bir selam da onlar gönderdiler. O, durmadan koşuyordu rüzgarı ardına alarak. Mavi Kotlu da bir düş yolculuğuna çıkmıştı, biliyordu. Dün gece düşünde görmüştü:" Sabaha demişti, sabaha çok var; ama demişti. Al atım gelecek sana, bir başına gelecek lakin, ne ben, ne bir başkası olmayacak üstünde. Al atımın alnı üç beyaz noktalı," demişti. Şimdi, o alnı üç beyaz noktalı al atın üstünde bir düş yolculuğuna çıkmıştı. Susurluk çayı ile sarmaş dolaş olmuş İzmir yolu, her günkü gibi nedense kalabalık değildi. Mavi Kotlu, al atını çaya çevirdi yönünü, susamış, dili damağı kurumuştu. Ağzını yaşartacak tükürük kalmamıştı. İndi eğilip kana kana bir güzel içmek geçti içinden. Baktı içilecek gibi değildi. Aşağı yukarı bakındı, yoktu. Oracığa bir çay kara kazmak için işe koyuldu.. Kırmızı ojeli parmaklar alışkın değildi toprağa. Kuru bir çınar dalı geçti eline. Azıcık eşeledi, kaynağı buldu. Sanki Susurluk çayı buradan çıkıyordu. Bekledi durulanmıştı çay karası. Dizlerinin altına iki kayrak koydu, çamur olmasın diye. Eğildi, kestane kızılı saçlarının etekleri dudaklarından önce çay karanın buz gibi suyunun tadına bakmıştı bile. Doğruldu saçlarını tutturacak bir toka bakındı yanına beline. Bulamadı, aldırmadan dayadı dudaklarını suya. Kana kana nefes almadan içti. Sonra bir zaman suya daldı, suyun içinde kendini gördü, kestane kızılı çekik gözlerini gördü: Bir gözünde tereddüt, bir gözünde mutluluk vardı. Arkadaşları geldi aklına, daha demin sahilde birlikte yürüdükleri arkadaşları. Ayşe:"Haydi durma, al bir at gelse rüzgardan kızıl kanatlı, uçursa beni derdin ya işte!" Gülsen:"Düşünme, yaşamak bir gün, bir saat bile gönülden olursa yaşayacaksın derdin ya, işte!"demişlerdi. Dizlerinin üstündeydi daha, gözünü çay karanın aynasından ayırdı, az ilerisinde bulunan delice söğüde takıldı. Bir su yılanı delice söğüdün dalına sarılmış onu izliyordu. Çatal dili dışarıdaydı, imrenerek bakıyordu. Mavi Kotlu, yılanları, kitaplarda, belgesellerde görmüş,"ne soğuk hayvanlar" demişti. Şimdi bu su yılanı ona hiç de soğuk gelmiyor, üstelik sağ gözünün sevincine ortak bile oluyordu. Ilgınların, söğütlerin sazların, labadaların, su nanelerinin, reyhanların kokusu da vadiyi kaplamış, başını döndürmüştü Dizlerinin üstünden kalktı, başını ellerinin arasına aldı, alnından şakaklarına doğru sürdü. Bir daha yaptı aynı şeyi Avuçlarıyla gözlerini ovuşturdu. Sonra çayın yardığı setin üstündeki ahlatı gördü. Ahlatın meyveleri armut gibi kocaman kocamandı. Çok severdi ahlatı, annesi ucuz diye köy pazarından her hafta ahlat alırdı mevsimi gelince. Bu ahlat yediverendi, gelin gibiydi başı. Olgunlaşıp yere düşenler kahverengi, koyu kahverengi bir renk almıştı. Kimisi de kara kapkara olmuştu. Başındaki sararmış meyveleri aşağıya indirmeliydi. Gitti, olgunlaşanlar düşsün diye gövdesine bir tekme indirdi:"Bir ikisi düştü, neye yarardı. Gövdesine sarılarak başına çıkmaya karar verdi. Bir metre kadar çıktı, ahlatın gövdesindeki bir çövürün eline batmasıyla vazgeçti, geri indi. Kaldırabileceği büyüklükte bir taşı olanca kuvvetiyle ahlatın gövdesine indirdi. Olgunlaşan, olgunlaşmayan meyveler sapır sapır yere döküldü. Sarı sapsarı meyveler döşek gibi serilmişti yere. Yemeye başladı. Durmadan yiyordu. Az önce ahlatı silkelemek üzere kullandığı taşın üstüne de oturmuş boyuna yiyordu. Yeşil olanları çok sevmişti:"Kütür kütür ne güzel" diyordu yerken. Ama onlar da tıkız geliyor boğazından geçmiyor, boğulacakmış gibi oluyordu."Epeyce yedim, yeter artık, ya amel olursam" dedi. Çay karasının başına geldi tekrar. Cam gibi durlaktı suyu. Dizlerini kayrağın üstüne koyarak eğildi, kestane kızılı saçlarının eteklerine aldırmadan, bir güzel içti. Ayağa kalktı, al atı çayırda yayılıyordu. Ona doğru gitti, başını okşadı, al at üstüne aldı onu."Yürü atım rahvan "dedi. Bu sırada bir halk türküsünün ezgisini mırıldanmaya başladı. Al at rüzgardan kızıl kanatlarını açtı yola düştü. Elleri de kömür karası yelesindeydi... Rüzgar kanatlı al at düşünde gördüğü yere getirmişti onu. Küçük bir köy kahvesiydi burası. Al at gitti kahvenin üst başındaki akasyanın dibine çöktü, sonra upuzun yattı. Kahvede beş altı kişi vardı. Gücü yetenler bamya toplamaya gitmişler, bu ihtiyarlar da evleri beklemekte kalmışlardı. Bunların yapacağı pek fazla bir iş de yoktu tarlada. Onlar da Osman Hamdi'nin Kahvesinde akşamı beklemekteydiler. Eve gitseler canları sıkılacaktı, kimsecikler kalmamıştı evlerde. Çınar dallarından da gölgelik yapmışlardı kahvenin önüne. Üç de masa çıkarmışlardı dışarıya. İki masanın çevresine sıralanmış: Kimi uyukluyor, kimi de iki ihtiyarın iddialı tavla oyunlarını seyrediyordu. Selam vererek gölgeliğin en ucundaki masaya doğru yöneldi. Tahta bir sandalyeyi oturmak için altına doğru çekti ki sandalyenin çivilerinin dışarı fırlamış olduğunu gördü, vazgeçti öbürünü çekti, çivileri düzgündü oturdu üstüne. Boynunda kirden yeşili kaybolmuş bir havlu asılı olan kahveci:"Hoş geldiniz, ne içersiniz "diye sordu. "Çay, demli bir çay lütfen" dedi kendinden emin bir sesle. Kahveci kırmızı parmak noktalı porselen tabakta, ince belli bardakta getirdi çayı. Çok hoşuna gitmişti, bir daha istedi, bir daha istedi: Tam dört bardak içti. Kahvedekiler bakışmaya, kendi aralarında konuşmaya başladılar:"Bu zamanda bir kadın, bir başına, atla yolculuk yapıyor, üstelik tırnakları da ojeli."Bunda mutlak bir iş olmalıydı, acaba ne olabilirdi? Aşağıdan önüne kambur, ince bıyıklı, sırnaşık gülüşlü bir adam kendine doğru geliyordu. Oysa daha önce hiç bir yerde görmüş olamazdı. Ama nereden tanıdık olabilirdi ki? İnce bıyıklı adam yüzüne birden öyle bir samimiyet yükledi ki şaşırdı kaldı. Elini uzattı: “Ben dedi arkadaşı Recai, o birazdan gelecek, yolda gelirken çocuğunun öğretmenine rastladı. Öğretmen hanım önemli bir şey söyleyecekmiş ayaküstü konuşuyorlar, birazdan burada olur." dedi Ve bir sandalye çekerek tam karşısına oturdu. Anlatmaya başladı: "Biz dedi, karla kaplı bir şehirde birlikte başladık öğretmenliğe. Bir yıl aynı evi paylaştık, bir yıl hep seni anlattı bana. Ara sıra rakı içerdik, konu hep sendin. Sen, dünyanın neresine gidersen git, kaç yaşında olursan ol, seni gözlerinden tanırım. Bir yıl onunla birlikte seni yaşadım ben onun anılarında, onun sevdasında. Ne yalan söyleyeyim kıskandım seni ondan, çok kıskandım. Ondan önce seni görmeyi çok istedim ben. Dün akşam da geleceğinizi anlatınca dünyalar benim oldu..." Mavi Kotlu'nun ağzını bıçak açmıyordu. Ne konuşuyor, ne de bir şey yapıyordu. Sadece bakıyordu dalgın buğulu gözlerle toprağın üstünde oynaşan, gidip gelen küçük kırmızı karıncalara. Sonra gözleri büyüdü büyüdü. Sonra iki damla yaş yanaklarından süzülerek tahta masanın muşamba örtüsünün üstüne damladı. "Şimdiye gelmiş olması lazımdı, haydi bir tavla atalım zaman geçiririz" dedi Recai. Gitti, içeriden tavlayı getirerek önüne koydu. "Siyahlar benim olsun, ağartamazsın bunları sen. " diyerek dizmeye başladı pulları. Oynamaya başladılar, o ne attı, ne atmadı, ne oynadı, ne oynamadı bir türlü fark etmiyordu. Gözlerini açtı kapattı, öfkeden kana kesmişti, kızarmıştı, kıpkızıl olmuştu. Oyun umurunda değildi, buraya bunun için gelmemişti ki! Bir de bu ince bıyıklının yılışık yılışık konuşmaları çileden çıkarıyordu. O gözü ötelerde gelecek olanı bekliyordu. Bekliyordu; fakat ne gelen vardı, ne giden..Onca yolu aşarak gelmişti. "Gel" demişti, gelmişti işte, fakat o yoktu. "Alnı üç beyaz noktalı al atımı yollayacağım sana" demişti, al atı yollamıştı, fakat o... "Durmak...Durmak olur mu " dedi, ben dedi, ne anlatırım Gülsen'e, ne anlatırım Ayşe'ye? Ağlamaya başladı için için. Kalktı hiçbir şey söylemeden Recai'nin elini sıkmadan akasyanın altındaki al ata yöneldi. Başını okşadı, eğildi, kulağına bir şeyler fısıldadı. Al atın da gözlerinden iki damla yaş süzülerek toprağa damladı, sonra önünden akan arkın suyuna karışarak ırmak oldu. Al at yine ön ayaklarını büktü, Mavi Kotlu bir sıçrayışta bindi üstüne. Al at rüzgardan kızıl kanatlarını açtı, ışık oldu, ses oldu uçmaya başladı. Şehre geldiğinde daha gün batmamış, Gülsen'le, Ayşe sahilde oturmuş, hâlâ denize taş atıyorlardı...
- HİSAP VAKTİ
düşüyor insan yalnız kalınca meçhul kalan kimliğiyle 'unutma beni çiçeği varlığı neydi anlamaların her şeyden uzak uyumak rüyada bir dağ gibi terhis edilmiş cümle kaygılardan geçirgen yağmurlar altında... asfaltta düşen yüzüme baktım sıkıldım her gün aynı olmaktan ne dağlar yüce, ne aşklar onlarda geçti üzerimden boyumdan büyük telaşlarla... ömür boyu işçilik gittim geldim, fabrikalar yollar ağız kokuları, döviz kurları benzerlikler, sıradanlıklar modern cehennem gargaraları içtim ! tüm vücudumu kustum hisap vakti, düşünce ortalığa gün, güneşte eridi etim... Arsen Everekliyan
- Beni Bulma Anne
bütün meyhaneler sensizliğe kurulu otogarlar ayrılıklara başkent huzursuz uykuların sabahında beni bu şehirde tutan kim? unutulmuş, hangi bahardan kalma döşümde tırpan yemiş yonca kokusu değilim yasaklı... gel istediğin ay'ı kopar geceden etimde göveren pembe yüzlü ayrılıklar adımlarımı karanlığa çıkaran caddeler mor salkımlı topluyorum ellerimi, dağılıyor yüzüm kaç tanrı'nın duldasında kaç ömür kestim. eskittim bütün masallarımı beni bu evrende tutan kim? şirazem dağıldı aynalar neden varlığımı kırar bağışla beni ilkel yalnızlığım bu telaffuzu zor hayatı kimden devraldım sahibinden tedirginlikler içindeyim beni bu evde tutan kim? beni bulma anne, bi' güzel kayboldum...
- DERSİM’İN KAYIP KIZLARI ve DAĞ ÇİÇEKLERİM
4 Mayıs, 1937’de Hükümet’in Dersim Harekâtıyla ilgili aldığı kararların yıldönümü imiş. Dersim Dernekleri Federasyonu ile Avrupa Demokratik Dersim Birlikleri Federasyonu ortak bir açıklama yaparak bu günü anmışlar. Arşivlerin açılması, Dersim adının iade edilmesi, Dersim halkından özür dilenmesi gibi bazı taleplerini sıralamışlar. Benim Dersim’in Kayıp Kızları adlı yerel tarih araştırmasını okumam da bu günlere rastladı. (Nezahat Gündoğan, Kâzım Gündoğan, 9. baskı, İstanbul 2019, İletişim Yayınları. 608 sayfa.) 1937-1938 yıllarında devlete itaat etmedikleri, eşkıyalık yaptıkları gerekçesiyle Dersim halkı üzerine yapılan askerî tenkil harekâtı hakkında epey yazı yayımlanmıştır. Kitabın önsözünde bu olaylara dair bilgiler varsa da sözlü tarih araştırması, bu harekâtta ailelerinden alınarak yurdun çeşitli yerlerinde Sünni ailelere dağıtılan kızların kimler olduğu ve bunların neler yaşadığına özgülenmiştir. 2015’te başlayan bu araştırma, olaydan yaklaşık 60-65 yıl sonra kimi kızların hayatta olmaması, kimine ulaşılamaması gibi zorlukları taşısa da yurdun bir bölgesinde bir etnik ve dinsel kimliğe sahip insanların yaşadığı feci dramı bütün boyutlarıyla gözler önüne seriyor. Bu dramın birkaç boyutu vardır. Bunlardan birincisi, öncelikle eğitimcileri yakından ilgilendiren, küçük çocukların ailelerinden zorla alınan, kimi ailelerin de ölmesin diye devlet yetkililerine teslim etmek zorunda kaldığı çocukların geçirdikleri travmadır. Ulaşılabilen kızlar ve onların yakınlarının anlatımlarına göre bu kızlara kimlikleri, dilleri ve mezhepleri unutturulmuştur. Bu olay, Osmanlı’nın Hıristiyan erkek çocukları ailelerinden zorla alarak Müslümanlaştırıp Türkleştirmesini ve Yeniçeri ocağına yazdırılmasını yani devşirilmesini andırmaktadır. Kızların bir kısmı, ailelerinden nasıl koparıldığını hatırlamamakta, bir kısmı ise köylerinin basılmasını, yakınlarının öldürülmesini, kendilerinin askerlerce nasıl ele geçirildiğini ve trenle ülkenin başka yerlerine götürülüp çoğu subay ailelerinin yanına verildiğini hatırlayabilmektedir. Bu kızlar, verildikleri evlerde “beslek”tir. Yani hizmetçidir. Çok azı ailelerden veya ailelerin bazı bireylerinden iyi muamele görmüştür. Çoğu sık sık dayak yemiş, evin işlerini görmekle görevlendirilmiş, dillerini konuşması yasaklanmış ve geçmişlerini unutmaya zorlanmıştır. Bu aileler, kendi kızlarını okuturken Dersim kızlarının hiç biri okula gönderilmemiştir! Nüfus kâğıtları sahtedir. Miras’tan pay alamasın diye ailenin resmî evladı sayılmamıştır. Bunların bir kısmı evden kaçmış, yakalanıp aynı aileye veya bir başka aileye teslim edilmiştir. Bir kısmı evin erkekleri tarafından sarkıntılığa uğramış, çoğu erkenden evlendirilmiş, mutlu olamamış, boşanıp yeni mutsuz evlikler yapmışlardır. Kayıp kızlar içinde, yıllar sonra sağ kalabilmiş akrabaları tarafından aranıp bulunmuş olanlar veya kızların içinde kendi akrabalarını arayıp bulanlar olmuşsa da iki taraf artık birbirine yabancıdır! Kimisi yakınlarını bulmaktan mutlu olsa da bu yabancılık o kadar derindir ki birbirlerini reddedenler de vardır. DAĞ ÇİÇEKLERİM Dersim kızları söz konusu olunca Sıdıka Avar’ın Dağ Çiçeklerim’i hatırlamamak mümkün değildir. Sıdıka Avar, harekât sonrasında Elazığ Kız Enstitüsüne önce öğretmen, sonra müdür olarak atanmış ve Elazığ, Tunceli, Bingöl köylerini gezerek kızları okuluna öğrenci olarak toplamıştır. 1960’a kadar kaldığı bu görevle ilgili anılarını iki klasör halinde hazırlayarak ölmeden önce kızına teslim etmiştir. 1984’te bu dosyadan haberdar olduğumuzda onu kızı Bahu Görk’ten alarak Ayhan Sarıhan’la ikimiz yayına hazırlamış ve Öğretmen Yayınlarından basmıştık. “Dağ Çiçeklerim” adını Avar kendisi koymuştur. Kızları için kullandığı bu ifade onun çoğu yetim ve hepsi yoksul bu kızlara karşı nasıl sıcak bir ilgi duyduğunu da gösteriyor. Kitap, Türkiye öğretmenlerinin bir meslek klasiği olmaya adaydır. Kitabı okuyanlar arasında zaman zaman gözleri buğulanmayanlar yoktur. Bunun nedeni hem kızların okuldan önce yaşadıkları ve okula getirildikleri zamanki durumları, hem de Avar’ın onlara gösterdiği ana sevgisidir. Hükümetlerin Kürtlerle ilgili, özellikle Dersim Harekâtını eleştirenler arasında Sıdıka Avar’ın görevine taş atanlar da bulunuyor. Bu taşı atanları insafa davet etmek gerekir. Yalnız o yıllarda değil, günümüzde de herhangi bir öğretmenin veya okul yöneticisinin istese bile Kürtler için başka bir eğitim programı uygulaması mümkün müydü? İyi bir öğretmen olarak değerlendirilmesi için onun yapacağı şey, kendisine teslim edilen ve birer çiçek olarak gördüğü öğrencileri, başkalarından ayırmadan sevgiyle kucaklamak ve onları elindeki programa göre yetiştirmekti. Deprem yıkıntısı altında kalıp ölürken dünyanın bütün çiçeklerini isteyen Öğretmen Şefik Sınık’ın (C. Atuf Kansu’nun anlamlandırması ile) duyguları ile Avar’ın duyguları aynıdır. Enstitülü kızlar da Avar’ı çok sevmişlerdir. “Kayıp kızlar”dan yalnız biri Sıdıka Avar’ı tanımıştır. Kitabın 423. Sayfasında Fatma Koşan şöyle diyor: “Sıdıka Avar vardı ya… o kadın çok iyi bir kadındı. Bütün Tunceli’nin köylerinden kızları toplayıp getiriyordu, öğretmenlik yapıyordu. Yani çok yardım ediyordu. Ben de gidip geliyordum enstitüye… Yani o kadın çok iyiydi.” Ailelerinden koparılmış yoksul Kürt kızlarını evlerinde beslek olarak tutmak ile onlara dağ çiçeği muamelesi yapıp özenle yetiştirmek arasındaki fark bu iki kitabı yan yana koyunca çok iyi anlaşılıyor. (6 Mayıs 2020) zekisarihan.com
- ŞİİR SARNICI Dergisi Çıktı!
ŞİİR SARNICI (E-DERGİ) Yayın ortamlarını sağından solundan çekiştirip burun kıvıran yazar-şair dostlar. Amacınız yazına ve insanlığa katkıysa, yapıtlarınız okunsun da nerede okunursa okunsun; okurların ulaşabileceği yerde olsun da nerede olursa olsun. Bulunduğunuz yayın ortamı neresi olursa olsun; tarafın, tarafı önemli değil; bilginin durduğu taraftır asıl olan. Bundan ötesi, algıda seçicilik diye dayatılan ben büyüğüm sendromudur /Yaşar Özmen YENİ SAYISI ÇIKTI! Okumak için: ŞİİR SARNICI 'na TIKLA dergi yönetmeninin EKi: Dergimizi, sanatsever dostlarınızla e-posta ve sosyal medya hesaplarınızda paylaşarak özveride bulunduğunuz için, sanata, yazına ve şiire katkınızdan dolayı teşekkür ederiz. NOT: Şiir Sarnıcı’nın uluslararası düzeyde tanıtımı, paylaşımı ve yayınlanacak eser iş birliğini yapmak üzere il bazında temsilciliklerimiz olsun istiyoruz. Dergimizde gönüllülük esasına göre yer almak isteyen şair ve yazarlarımız, bizimle iletişime geçebilir. Türkçenin akraba dillerini konuşan ülkeler başta olmak üzere her ülkeden dergi temsilcilikleri oluşturmak istiyoruz. Bu konuda istekli ve sanat bilgi düzeyi iyi olan diğer ülke sanatçıları, bizimle iletişime geçebilir. https://siirsarniciyasarozmen.blogspot.com/2020/01/siir-sarnici-e-derginin-ulke-ve-il.html Yaşar ÖZMEN
- Yaşam Yolları
Dünya yazınında aynı adı taşıyan iki önemli yapıttır. Yazarları roman olduğunu söyleseler de roman biçemli öz yaşam öyküsü demeyi doğru buldum. Birbirinden bilgisiz, yakın coğrafyalarda yaşayan insanların ortak düşlerini birisi toplumsal, birisi de aile boyutunda dillendirir. Anton. S.Makerenko,1888 Ukrayna doğumlu, eğitim bilimci. Yaşamının tüm amacı kimsesiz sokak çocuklarını topluma kazandırmayı amaçlayan bir okulda, uygulamalarla beceri kazandırarak üretime katmayı amaçlayan yaşamı anlatır. Türkiye’de Öğretmen yetiştiren okulların hiç birine sokulmayan, okutulmayan kitaptır. Nedeni yazarın Ukrayna doğumlu Rus yazar olmasıdır sanırım. Okullara sokulmasa da düşüncesi, etkisi ülkemizden uzak kalmadı. Sarıkamış, Ermeni çatışmaları, Koçgiri kalkışımı sonrasında öksüz yetim, yoksul kalan çocuklar devletin korumasında topluma kazandırılmaya çalışıldı. Ayla Yazgan'ın Yaşam Yolu kitabına dönersek benzer sıkıntılarla yüzleşmenin sonucunu görürüz. Kurtuluş Savaşı sonucunda Yunanistan’la yapılan değişimlerde en az savaş denli derin yaralar açmıştır. Dedeler Selanik’ten Anadolu’ya göçürülünce Ankara, Niğde, Antalya, Ayvalık, Alaçatı, İzmir dolaşmasından sonra Ayvalık’ta düzenli yerleşik yaşam kurma çabaları başlar. Benden biz olamamış tarım toplumu insanları yerleşiğin tadını aldıkça bencilleşmeye başlamışlardır. “ Gaddarlığa varan, yıllar geçtikçe daha da çoğalan öze duyum (empati) yoksunu Selanikli kadınlara özgü özelliktir belki de.(y.111)” Rıfat-Rasime çifti giderek yoksullaşırken, Asker Mehmet, Molla Mustafa Kardeşler giderek varsıllaşırlar. Başlangıçta üç kardeşin olan varlık Asker Mustafa’da, giderek de Asker Mustafa’da toplanır. "Rıfat Alaçatı’da güçlükler içinde çiftçilik yaparken 1919-1920 dünya ekonomik sıkışmasında daha da sıkışarak açlıkla yüzleşir. Eşinin ölmesi üzerine iki çocuğa bakacak bir kadınla evlenmek zorundadır. Üstelik kadının da bir çocuğu vardır. 1919 Alaçatı kuraklığı, ürün elde kaldı, tütünleri yaktık. Her ve yoksul, ağlayan aç insanlarla dolu, tavandaki sıva düştü, çok geçmeden de baba Rıfat’ta öldü. Analık Osman’ı alıp gitti, Mehmet Ali ile Ünzile ortalıkta kaldı.” On dört, on altı yaşında iki çocuk tarımda yapamaz. Akrabaların acımasına kalırlar. Ünzile akrabalarıyla İzmir tütün işletmelerinde çalışmaya başlar. “Türkiye’de Cumhuriyet yurdu demir ağlarla örmekle kalmamış; yatılı okullarla da donatmıştı.” Reşat akrabalardan öksüz ve yetim, akrabaların gözetiminde karnını doyuracak iş peşinde. Tanıdıklarının birinin yardımıyla öksüz ve yetimleri parasız yatılı olarak alan Dökümcülük Okuluna gitmekte bulur kurtuluşu. Oradan Cunda adasına, Ayvalık Ortaokuluna savrulur. Samsun Necati Bey Öğretmen Okulu’na, değiştirerek Bursa Askeri Lisesi, Harp Okulu’na girer. Her tatilde bulduğu her işte okul harçlığını çıkararak Subay olmayı başarır. İki öksüz ve yetim bir akraba evinde tanışırlar, “ İkimiz de yetimiz, bir birimizin halinden anlarız. ” düşüncesiyle evlenirler. “Akılla ele vermiş sadelikte bu hayatta en zor şey sade olmaktır. Güç kazanılan paranın ve geç elde edilen servetin değerini biliyorlardı” da; beklenmeyen bir sorun sonradan kararttı günlerini. “ Çiftler arasında, evliliğin ilk yıllarında üstünde durulmayan bazı nen (şey)ler, zaman geçtikçe taraflara batmaya başladığını, giderek taşınması ağır yüke dönüştüğünü düşünemiyoruz. (y.72) Reşat üstleri ve askerlerince sevilen, ince tinli, insancıl bir subaydır. Evine bağlıdır. Çocukluğundan taşıdığı kırılmalarla savaşırken alkolden umar beklerken giderek de bağımlılaşır. Sorunlu iş ve ev yaşamında giderek bunalımlı günlerde ülkenin bir ucundan bir ucuna sürgün ve göçlerle savaşım içindedir. 1944 yılında yazarımız Ayla Yazgan Sarıkamış’ ta doğar, Subay kızı olmanın olanaklarından yararlanmak istemesine karşın; asker baba, yaralı bir tinin sonucu anne arasında sıkışır kalır. “Kadının, kadının cehennemi olduğunu bilmiyordum. Kadın nefret ettiği erkeğin gözünden bir bumerang gibi ona geri dönen kendi yansımasıydı (y.197), Ancak bu kez Orhan Veli’nin beni kurtaramayacağını biliyordum ( y.207).” 1960-70 yılları arasında Dost Dergisi’nde öyküler yayınlamaya başlar. 1970’de Hacettepe Üniversitesi’nde Sosyoloji öğrenimi görür. 1091’ de döneminin siyasal çalkantılarının öznesi olarak tutuklanır. Yargılamalar sonunda aklanır. 1977’de Stockholm Üniversitesi’ne staj öğretimi ve araştırma görevlisi. II. Kuşak göçmenler araştırması İsveç Üniversitelerinde Öğrence kitabı olarak okutulmaktadır. Anadolu’yu gezerken yaptığı eşsiz betimleme ince duyarlılığının kanıtıdır. “ Cılız bir suyun çevresinde ıssız bir yaşamı haber veren kavaklar… Rüzgâra, yağmura, kara bana mısın demeyen, bir annenin merhametli yüreğine benzeyen, sürekli titreyen yapraklarıyla doğanın dayanıklı ve sadık bekçileri kavaklar…(y.196)” Dedelerinin Selanik’ten Anadolu’ya taşıdığı göçmenlik olgusunu, ailesiyle Anadolu’da yaşadıktan sonra İsveç’e, Stockholm’e taşıdı. İçinden ve dışından yaşadığı göçmenlik olgusu duygularıyla yaşayabilmeye eşi Oğan’ı da ortak etti. İsveç’e bilim kadını gözüyle değerlendirdi: “ İsveç, Türkiye’deki politik baskılardan kaçan insanlara kapılarını açtı. Ekonomik nedenlerden dolayı sığınanlar çoğunluktaydı. Azınlık haklarını taşımayanlar da ‘hümanist nedenleri kapsayan (B) kategorisinde yerleşti. Onlardan bazıları Ogan’ı buldular, evimizin sürekli gelip gideni oldular. İsveç okullarında çocuklarına Kürtçe eğitim verildi. Gazetelerine, deneklerine, federasyonlarına destek esirgenmedi. Türkiye’den İsveç’e sığınanlar “Kürtler” ve “Türkler” olarak kesin çizgilerle ayrıldılar. Kürtler PKK çizgisini izlemeye başladılar. Dağ kadrolarında yer almaya döndüler. Ayla –Oğan çiftiyle uzun süre arkadaşlık eden, evlerinde kalan, evin bireyi olarak algılanarak, Anadolu dayanışmasının eşsiz örneğinden yaralanan Azat ile Havin, bir süre sonra dostlarından uzaklaşırlar. Stockholm sokaklarında Ayla Yazgan’a denk geldiklerinde soğuk davranır ve; “ Artık Türklerle görüşmek ve konuşmak istemiyoruz.” der. Azat: Türkiye’de gazetecilik yapmış, sol bir dergide çalışmış. Ayrılıkçı Kürtlerin önemli bir üyesi, dağa çıktı. Havin: İsveç’te tıp okuyup Doktor çıkınca Türkiye’ye dönünce dağa çıktı. Dağda dava arkadaşlarınca kurşuna dizildi. Olef Palme cinayetinin planlamacısı olduğu savlandı. Tez:“Palme ve Sosyalizmden memnun olmayan akçalı çevrelerin ortadan kaldırdığı savlandı Tez: Kürt Tezi, birçok nedenden dolayı Olef Palme’ye kızıyorlardı. Korku ve yıldırmaca savuruyorlardı.( y.283, 316,317)” Ayla Yazgan, “Bir Gemide Gider Gibi-2005”,”Hem İçinden Hem Dışından Baktım-2007”, “Kuzey Öyküleri- 2009”, “Yaşam Yolu-2011” kitaplarını yazar. Ayvalık Lisesinde on yıl öğretmenlik yaparak, doğduğu topraklara ve Ayvalık’a gönül borcunu öder. “Yaşam Yolları” örnekli kitaplarının günümüz yetişkinlerince, öğretmen ve öğrencilerince okunmasından yanayım. Sayın Emre Kongar’ın “ Sosyopati”, başka düşünürlerin de “ Z” kuşağı olarak adlandırdığı kuşağın geleceğinden toplum olarak kaygılanmakta haklıyız. Umarım bir çözüm üretebiliriz. Ayla Yazgan, sorumluluk duyan, uyaran, esinlendiren örnek alınacak yazarlarımızdan birisi olarak belleklerimizde yerini alacaktır. Ödemiş; 12 Mayıs 2019 *Yaşam Yolu. Anton s. Makarenko. 1888 Ukrayna doğumlu Rus Pedagog ** Yaşam Yolu. Ayla Yazgan. Roman. İmge Kitabevi- 2011
- SENİ YAŞAMAK
Seni her özlediğimde sevgilim, Gökyüzüne bakıyorum; Göğün mavisinde gözlerini görüyorum çünkü. Seni her özlediğimde bir tanem, Denizlere bakıyorum. Ufuğa bakınca mucizeni görüyorum çünkü. Seni her özlediğimde bir tanem, Kuşlara bakıyorum. O kanatlardaki özgürlüğünü görüyorum çünkü. Ve aşkım, seni her özlediğimde, Adında isyan ediyorum. Seni özlemek istemiyorum ben, Ben seni yaşamak istiyorum, Seni her özlediğimde sana bakmak istiyorum Ve seni sende görmek sadece
- GİTTİLER
çaldı, kapımızı yine ansızın yola gündüz vakti döşenen ölüm oysa çok yabancıydı bize ölüm hiç dostu değildi bu diyarların ölüm bize düşmandı bilmezdi yolumuzu ve dilimizi iyi bir hayatın artçılarıyla atardı yürekler ölüme anahtarı verdi düşman güzdüz vakti şehrin orta yerinde şehrin orta yerinde tanıktı herkes suça bulaşmayan tek çocuklardı ölüme anahtarı verdi düşman önce yer sarsıldı sonra gök kırlangıçlar çığlık çığlığaydı kentin üstünde bir bir düştü yavrular rant mengenelerine büyükler kum bombaları içinde kaldı tsunami vurdu bilge mağdur kadını duvarları yıkık Sığacık sokaklarında ıslandı damla damla süzülerek sarı ve turuncuya bezeli toprak toprak kahırla doldu sükûnete Elif ve Ayda yırtarak geldi tabutluğu ve beyaz çiçekleri oldular yaralı toprağın asla unutulmasın tırnakla kazanılan hayat ve minik yoldaşları beyaz çiçeklerin Persephone’nin kanatlarında şimdi hele bir erisin kar, bitsin, ayaz, kuşlar ötsün papatyalara bezeyecekler Bayraklı’yı büyükler ise meçhul asker ya korkuya yenildiler ya da öldüren cehalete kötülüğün savaşına inanmadılar tuzaklara düştüler bir bir çığlıkları göge savruldu ve gittiler hesap da biz kalanlara

Hayat ve Sanat
DERGİSİ
Emek veren herkesin ADAsı



























