top of page

DÜŞ YOLCULUĞU

Güncelleme tarihi: 4 Ara 2020


Al bir at yelesini rüzgara vermiş kızıl kayalıkların altındaki düzlükte o yana bu yana koşup duruyordu. Koşuyor koşuyor, sonra duruyor, başını havaya dikiyor, öylece duruyordu bir süre. Güpegündüz gecenin yıldızlarını sayıyordu sanki. Sonra tekrar hızla koşmaya devam ediyordu. Bu sefer yönünü rüzgarla birlikte kızıl kayalıklara çevirdi. Güneş kızıl kayalıkların tepesine vurmuş, pırıl pırıl parlıyor, pırıl pırıl parlatıyordu her bir şeyi. Kızıl kayalıkların kızılı, ağacı, yeşili, börtü böceği kızıla çeviriyordu. Küçük bir kaplumbağa kızıl kayanın kızıllığına dayanamamış, bir taşın siperinde dili dışarıda kızıllığın geçmesini bekliyordu. Kızılçamlar, karaçamlar, mazı çalıları, meşe palamutları tüm ağaçlar tekmil kızıla kesmişti...


Al at durmadan kuzeye, kızıl kayalıklara doğru, kızıl kayalıkların kızıllığına"bana mısın"demeden melengeçleri, sövdekleri, ardıçları böğürtlenleri dalgalandırarak koşuyordu. Birden çivi gibi çakıldı yerine, "zınk" diye durdu. Başını havaya dikti yine ve öylece baktı bulutsuz gökyüzüne.


“Bir şey için olmalıydı bu çırpınış!”


Baş yukarıda bulutsuz gökyüzünü tarıyordu. Tek parça bulut yoktu havada. Güneşin kızıllığı gözünü almış olmalıydı, kapattı gözlerini. Durdu, soluklandı. Karnı inip kalkıyor, burun delikleri de açılıp kapanıyordu. Tepeden tırnağa tere batmıştı. Bulunduğu yerde dönmeye, tepinmeye, kişnemeye başladı.


“Bir şey arıyor olmalıydı, bir şey içindi bu çırpınış!”


Koşmaya, daha hızlı koşmaya başladı yine. Rüzgarı, çalıları kökünden sökecek gibi sallıyordu.


“Bir şeye koşuyordu, bir cana, bir sevdayaydı bu koşu!”


Şehre girdi. Şehir denizin hemen yanı başına kurulmuştu. Üç arkadaş kıyı boyunca gezinti yapıyordu. Geldi tam karşılarına durdu. Üç arkadaş korktu, akılları başlarından gitti. Gözlerini birbirlerine dikip şaşkın şaşkın bakıştılar. Alnı üç beyaz noktalı al at da onlara baktı bir müddet. Sonra gitti mavi kotlu, beyaz bluzlu olanın önüne durup ön ayaklarını bükerek, sırtına davet etti. İki arkadaş bir al ata, bir mavi kotlu arkadaşlarına bakıyordu. Mavi kotlu da, bir arkadaşlarına, bir al ata bakıyordu; sonra beklemeden al atın eyersiz sırtına atladı. Al at önce rahvan, sonra dörtnal uzaklaştı oradan. Asfaltın yalımı daha geçmemişti, yakıyordu adamı. Adeta cehennem ateşine batırıp çıkarıyordu.

Güneş öğleyin yaktığı, kavurduğu yerden yavaş yavaş battığı yöne doğru kayıyordu artık.


İstanbul - İzmir yolu vızır vızır işliyordu, arabalar vızır vızır gidip geliyordu. Çok tekerlekli kocaman kocaman arabaların, kocaman kocaman kamyonların lastikleri inliyor, inletiyordu dağı taşı. Küçük arabaları, taksileri taşıttan saymıyorlar, çekilmiyor kenara, yol vermiyorlardı onlara. Yol vermedikleri yetmezmiş gibi:"Çekilsene ulan yolumdan ... çocuğu, görmüyor musun yüküm ağır, bir dakika beklesen gavur mu olursun..." gibi küfürleri de cabasıydı. Karacabey yolu, cam gibi parlıyordu. Asfaltın tırnakları arabaların lastiklerini yemiş, doldurmuştu boşluklarını. Az yağmur çiselemeye görsün buz pateni yaptırıyordu onlara.


Al at kızıl kanatlarını takmış, arabaları rüzgar gibi geçiyordu. Son model arabalar, mersedesler, volvolar tozuna bile yaklaşamıyordu. Karacabey Harası'nda ağalara paşalara soylu atlar yetiştirilirdi bir zamanlar. Şimdi en hızlı koşan yarış atları; Arap atları yetiştiriliyor. İzmir yolu, tam önünden geçiyordu. Al at bir selam iletti candaşlarına, bir selam da onlar gönderdiler. O, durmadan koşuyordu rüzgarı ardına alarak. Mavi Kotlu da bir düş yolculuğuna çıkmıştı, biliyordu. Dün gece düşünde görmüştü:" Sabaha demişti, sabaha çok var; ama demişti. Al atım gelecek sana, bir başına gelecek lakin, ne ben, ne bir başkası olmayacak üstünde. Al atımın alnı üç beyaz noktalı," demişti. Şimdi, o alnı üç beyaz noktalı al atın üstünde bir düş yolculuğuna çıkmıştı.


Susurluk çayı ile sarmaş dolaş olmuş İzmir yolu, her günkü gibi nedense kalabalık değildi. Mavi Kotlu, al atını çaya çevirdi yönünü, susamış, dili damağı kurumuştu. Ağzını yaşartacak tükürük kalmamıştı. İndi eğilip kana kana bir güzel içmek geçti içinden. Baktı içilecek gibi değildi. Aşağı yukarı bakındı, yoktu. Oracığa bir çay kara kazmak için işe koyuldu.. Kırmızı ojeli parmaklar alışkın değildi toprağa. Kuru bir çınar dalı geçti eline. Azıcık eşeledi, kaynağı buldu. Sanki Susurluk çayı buradan çıkıyordu. Bekledi durulanmıştı çay karası. Dizlerinin altına iki kayrak koydu, çamur olmasın diye. Eğildi, kestane kızılı saçlarının etekleri dudaklarından önce çay karanın buz gibi suyunun tadına bakmıştı bile. Doğruldu saçlarını tutturacak bir toka bakındı yanına beline. Bulamadı, aldırmadan dayadı dudaklarını suya. Kana kana nefes almadan içti. Sonra bir zaman suya daldı, suyun içinde kendini gördü, kestane kızılı çekik gözlerini gördü: Bir gözünde tereddüt, bir gözünde mutluluk vardı. Arkadaşları geldi aklına, daha demin sahilde birlikte yürüdükleri arkadaşları.


Ayşe:"Haydi durma, al bir at gelse rüzgardan kızıl kanatlı, uçursa beni derdin ya işte!"


Gülsen:"Düşünme, yaşamak bir gün, bir saat bile gönülden olursa yaşayacaksın derdin ya, işte!"demişlerdi. Dizlerinin üstündeydi daha, gözünü çay karanın aynasından ayırdı, az ilerisinde bulunan delice söğüde takıldı. Bir su yılanı delice söğüdün dalına sarılmış onu izliyordu. Çatal dili dışarıdaydı, imrenerek bakıyordu. Mavi Kotlu, yılanları, kitaplarda, belgesellerde görmüş,"ne soğuk hayvanlar" demişti. Şimdi bu su yılanı ona hiç de soğuk gelmiyor, üstelik sağ gözünün sevincine ortak bile oluyordu. Ilgınların, söğütlerin sazların, labadaların, su nanelerinin, reyhanların kokusu da vadiyi kaplamış, başını döndürmüştü Dizlerinin üstünden kalktı, başını ellerinin arasına aldı, alnından şakaklarına doğru sürdü. Bir daha yaptı aynı şeyi Avuçlarıyla gözlerini ovuşturdu. Sonra çayın yardığı setin üstündeki ahlatı gördü. Ahlatın meyveleri armut gibi kocaman kocamandı. Çok severdi ahlatı, annesi ucuz diye köy pazarından her hafta ahlat alırdı mevsimi gelince. Bu ahlat yediverendi, gelin gibiydi başı. Olgunlaşıp yere düşenler kahverengi, koyu kahverengi bir renk almıştı. Kimisi de kara kapkara olmuştu. Başındaki sararmış meyveleri aşağıya indirmeliydi. Gitti, olgunlaşanlar düşsün diye gövdesine bir tekme indirdi:"Bir ikisi düştü, neye yarardı. Gövdesine sarılarak başına çıkmaya karar verdi. Bir metre kadar çıktı, ahlatın gövdesindeki bir çövürün eline batmasıyla vazgeçti, geri indi. Kaldırabileceği büyüklükte bir taşı olanca kuvvetiyle ahlatın gövdesine indirdi. Olgunlaşan, olgunlaşmayan meyveler sapır sapır yere döküldü. Sarı sapsarı meyveler döşek gibi serilmişti yere. Yemeye başladı. Durmadan yiyordu. Az önce ahlatı silkelemek üzere kullandığı taşın üstüne de oturmuş boyuna yiyordu. Yeşil olanları çok sevmişti:"Kütür kütür ne güzel" diyordu yerken. Ama onlar da tıkız geliyor boğazından geçmiyor, boğulacakmış gibi oluyordu."Epeyce yedim, yeter artık, ya amel olursam" dedi.


Çay karasının başına geldi tekrar. Cam gibi durlaktı suyu. Dizlerini kayrağın üstüne koyarak eğildi, kestane kızılı saçlarının eteklerine aldırmadan, bir güzel içti. Ayağa kalktı, al atı çayırda yayılıyordu. Ona doğru gitti, başını okşadı, al at üstüne aldı onu."Yürü atım rahvan "dedi. Bu sırada bir halk türküsünün ezgisini mırıldanmaya başladı. Al at rüzgardan kızıl kanatlarını açtı yola düştü. Elleri de kömür karası yelesindeydi...


Rüzgar kanatlı al at düşünde gördüğü yere getirmişti onu. Küçük bir köy kahvesiydi burası. Al at gitti kahvenin üst başındaki akasyanın dibine çöktü, sonra upuzun yattı. Kahvede beş altı kişi vardı. Gücü yetenler bamya toplamaya gitmişler, bu ihtiyarlar da evleri beklemekte kalmışlardı. Bunların yapacağı pek fazla bir iş de yoktu tarlada. Onlar da Osman Hamdi'nin Kahvesinde akşamı beklemekteydiler. Eve gitseler canları sıkılacaktı, kimsecikler kalmamıştı evlerde.


Çınar dallarından da gölgelik yapmışlardı kahvenin önüne. Üç de masa çıkarmışlardı dışarıya. İki masanın çevresine sıralanmış: Kimi uyukluyor, kimi de iki ihtiyarın iddialı tavla oyunlarını seyrediyordu. Selam vererek gölgeliğin en ucundaki masaya doğru yöneldi. Tahta bir sandalyeyi oturmak için altına doğru çekti ki sandalyenin çivilerinin dışarı fırlamış olduğunu gördü, vazgeçti öbürünü çekti, çivileri düzgündü oturdu üstüne. Boynunda kirden yeşili kaybolmuş bir havlu asılı olan kahveci:"Hoş geldiniz, ne içersiniz "diye sordu. "Çay, demli bir çay lütfen" dedi kendinden emin bir sesle. Kahveci kırmızı parmak noktalı porselen tabakta, ince belli bardakta getirdi çayı. Çok hoşuna gitmişti, bir daha istedi, bir daha istedi: Tam dört bardak içti.


Kahvedekiler bakışmaya, kendi aralarında konuşmaya başladılar:"Bu zamanda bir kadın, bir başına, atla yolculuk yapıyor, üstelik tırnakları da ojeli."Bunda mutlak bir iş olmalıydı, acaba ne olabilirdi?


Aşağıdan önüne kambur, ince bıyıklı, sırnaşık gülüşlü bir adam kendine doğru geliyordu. Oysa daha önce hiç bir yerde görmüş olamazdı. Ama nereden tanıdık olabilirdi ki? İnce bıyıklı adam yüzüne birden öyle bir samimiyet yükledi ki şaşırdı kaldı. Elini uzattı:


“Ben dedi arkadaşı Recai, o birazdan gelecek, yolda gelirken çocuğunun öğretmenine rastladı. Öğretmen hanım önemli bir şey söyleyecekmiş ayaküstü konuşuyorlar, birazdan burada olur." dedi Ve bir sandalye çekerek tam karşısına oturdu. Anlatmaya başladı: "Biz dedi, karla kaplı bir şehirde birlikte başladık öğretmenliğe. Bir yıl aynı evi paylaştık, bir yıl hep seni anlattı bana. Ara sıra rakı içerdik, konu hep sendin. Sen, dünyanın neresine gidersen git, kaç yaşında olursan ol, seni gözlerinden tanırım. Bir yıl onunla birlikte seni yaşadım ben onun anılarında, onun sevdasında. Ne yalan söyleyeyim kıskandım seni ondan, çok kıskandım. Ondan önce seni görmeyi çok istedim ben. Dün akşam da geleceğinizi anlatınca dünyalar benim oldu..." Mavi Kotlu'nun ağzını bıçak açmıyordu. Ne konuşuyor, ne de bir şey yapıyordu. Sadece bakıyordu dalgın buğulu gözlerle toprağın üstünde oynaşan, gidip gelen küçük kırmızı karıncalara. Sonra gözleri büyüdü büyüdü. Sonra iki damla yaş yanaklarından süzülerek tahta masanın muşamba örtüsünün üstüne damladı.


"Şimdiye gelmiş olması lazımdı, haydi bir tavla atalım zaman geçiririz" dedi Recai. Gitti, içeriden tavlayı getirerek önüne koydu. "Siyahlar benim olsun, ağartamazsın bunları sen. " diyerek dizmeye başladı pulları. Oynamaya başladılar, o ne attı, ne atmadı, ne oynadı, ne oynamadı bir türlü fark etmiyordu. Gözlerini açtı kapattı, öfkeden kana kesmişti, kızarmıştı, kıpkızıl olmuştu. Oyun umurunda değildi, buraya bunun için gelmemişti ki! Bir de bu ince bıyıklının yılışık yılışık konuşmaları çileden çıkarıyordu. O gözü ötelerde gelecek olanı bekliyordu. Bekliyordu; fakat ne gelen vardı, ne giden..Onca yolu aşarak gelmişti. "Gel" demişti, gelmişti işte, fakat o yoktu. "Alnı üç beyaz noktalı al atımı yollayacağım sana" demişti, al atı yollamıştı, fakat o...


"Durmak...Durmak olur mu " dedi, ben dedi, ne anlatırım Gülsen'e, ne anlatırım Ayşe'ye? Ağlamaya başladı için için. Kalktı hiçbir şey söylemeden Recai'nin elini sıkmadan akasyanın altındaki al ata yöneldi. Başını okşadı, eğildi, kulağına bir şeyler fısıldadı. Al atın da gözlerinden iki damla yaş süzülerek toprağa damladı, sonra önünden akan arkın suyuna karışarak ırmak oldu. Al at yine ön ayaklarını büktü, Mavi Kotlu bir sıçrayışta bindi üstüne. Al at rüzgardan kızıl kanatlarını açtı, ışık oldu, ses oldu uçmaya başladı.

Şehre geldiğinde daha gün batmamış, Gülsen'le, Ayşe sahilde oturmuş, hâlâ denize taş atıyorlardı...


19 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Baba