top of page
1/2

ULU ÇINAR


Üç ağacı çok severdi: Çam, çınar, meşe.

Ağaçların paşası derdi bu ağaçlara, adını duydu mu, içindeki büyür ha büyürdü. Çamın kızılı, karası, fıstığı… yaz kış hep dumanlı, her daim saçlı sakallı. Ona değmek, şu dalını, bu dalını budayıvereyim demek, hayatına kastetmektir.


Ellemeyin, dokunmayın, el vurmayın. Öyle değil mi, insanoğlunun elini değdiği yerin bedi bereketi kalır mı, o nereye baksa, nereye bassa kuruyup gazele dönmüyor mu?


Azıcık düşünüp taşının, azıcık geçmişe yolculuk edin. Oturduğunuz, mahallede şehirde çirkinlik timsali, zevksizliğin, görgüsüzlüğün en güzel örneği, aha bunlar diyeceğiniz bu beton ucubelerin yerinde ulu ağaçlar, yemyeşil bir doğa yok muymuş?


Yaşadığı sitenin bahçesine bu üç ağacı da dikmişti. Çam ile çınarı yaşatmış; fakat meşeyi yaşatamamış, evcilleştirememişti. “Ağacın kabadayısı, aynen adamın hası gibidir,” derdi Kendirli Pehlivan. Meşe palamudu, metanetlidir, kuvvetlidir, spor yapmış sporcunun bedeni gibi zıpkın gibidir, çivi mivi batıramazsınız ona. Ağaç katili motorlu testereler icat edilmeden, yeryüzü, akmeşe, karameşe, dikenli meşe, sonra kızılçamlar, karaçamlar, köknarlar, ladinler; sonra ahlatlar, melengiçler, pırnallarla kaplıymış. Ah insanoğlu, kendi sonunu, kendi ellerinle getiriyorsun! Senin bitip tükenmek bilmeyen para hırsın dünyayı mahvetti. Az kafanı yor ve düşün, şimdi bak bakalım, kendi nesline ihanet eden bir canlı var mı? İnsana neden insan demişler de, hayvana, hayvan demişler. Sen var ya insanoğlu bedduaların en ağırına layıksın.


“Çınar,” bu adı, soyadı alanlar çok şanslı. Demem o ki, bu güzel ağacın, yaprakları yer kürede yaşayan güzel insanların elidir, bu güzel ağacın yaprakları sevginin şahı Yunus’un eli, onurlu yaşam için kavga eden Pir Sultan'ın eli, Tanrının elidir.


O, ben demişti, çabuk büyüyeni, genetiği değiştirilene değil, köyümde, çocukluğumda suyunda yıkandığım, hatta eğilip kana içtiğim, Atatürk’ün düşmanı tepelerken böyle geçmiş çayları deyip koşup oynadığı çay mevkinden alıp getirmişti. Çocuğa bakar gibi hemen her gün sulamış, dibinde biten yaban otları koparmış, dibine gübre dökmüş, evladını sever gibi öpüp koklamıştı.


Çınarı kendi haline bırakırsanız, yapraklarını, dallarını taşıyamaz, bunu bildiği için, başkasının karşısında eğilen, el pençe duranı sevmediğinden, çınarım eğri durmasın, biatçi kullardan olmasın diye iki üç yerinden bağladığı iplerle sırım gibi, iğ gibi olmasını sağlamıştı.


Dedikodu, aylaklar, tembellerce üretilen, elinden bir şey gelmeyen ağaç, doğa, insan sevgisinden bihaber olanlar, her yerde, her toplumda vardır ya, işte onun yaşadığı sitede vardır onlardan. Onlar, ara ara apartmanın bahçesinde, kameriyede toplanırlar, anasının kahveler için kullandığı “uyuz eğreklerinde” toplaşırlar boş boş konuşurlar, ve derler ki:


“Bu ne kardeşim, apartman bahçesinde çınar olu mu, Allah Allah, koru mu canım bura?

“Olmaz ki, ormanlık mı bura, şehirde oturuyoz, olu mu canım?”

“Kesmek ilazım canım, apartmanı yıka bu çına!”

“Yıka tabi, uzmanlar dedi, çınarın büyüklüğü kadar da kökü varmış aşada ya!”

“Göceniz, sade bu çına kesmek için, yönetici olcen ben, göceniz!”

“Benim oyum sana dedi, gel git akıllısı!”


Meydanı boş bulmuş, ha bire sallıyor, birbirlerini gazlıyorlardı. Gazlıyorlardı, gazlamasına da Manisa Tarzanı dedikleri, Süleyman Öztürk birden yanlarında bitiverince ne diyeceklerini şaşırıp dut yemiş bülbül gibi cümleleri ağızlarında kalmıştı.


“Ne oldu dedi, Süleyman Öztürk, çınar mınar anlamadım ne diyorsunuz, kökü mökü, bir şey mi planlıyorsunuz?”

“Yok yok, dediler, bahçemiz, mahallenin en güzel bahçesi, doğal mı doğal, kıymetini bilelim diyoruz!”


"Süleyman Yüksel her bir şeyi duydum, ayıp ediyorsunuz. Doğa dostları olmasa şimdiye insan nesli yok olurdu, bilir misiniz, bilmezsiniz. Biz demişti, Süleyman Yüksel, İsmet Paşa’nın, “bir memlekette, namus erbabı, namussuzlar kadar cesur olmalıdır.” Bu çınarı kesecek adamla, sonuna kadar uğraşırım, mezar taşına “ağaç katili,” diye yazdırırım, haberiniz olsun; inşallah bir daha bir araya gelip böyle boş beleş şeylerle uğraşmazsınız!”


Çınar ağacı büyüdükçe büyümüş, sekiz katlı apartmanın altıncı katına ulaşmış, dalları yarım dönüm bir alanı kaplamış, gövdesi bir insanın zor kavuşturacağı bir duruma gelmişti. Çınarın güzelliği, mahalle sınırlarını aşmış, kesilmeli tartışmalarından ötürü ilçe merkezine kadar ulaşmıştı. Hatta bir gün mahallenin eski okulundaki sınıf öğretmeni öğrencilerini bahçeye getirmiş, çınarın altında ağaç ve doğa sevgisi konusunda bir münazara yaptırıp bunu da sosyal medyada paylaşınca çınar kutlu bir ağaca dönmüştü.

Bornova’nın, Ege Üniversitesinin, Bornova Anadolu Lisesi’nin sevimli maskotları haline gelen, yeşil papağanlar, çınarın tepe dallarına konup ötünce mahalleli mutlu oluyordu.


Ulu çınarın insan elli yaprakları, kaynatılıp içilip eklem ağrılarına iyi geldiği söylenince ahali yaprakları toplayıp kaynatıp suyunu içmeye başlayalı on yıl olmuştu.


Onun çınar ağacı aşkı, “sen benim sevdam, sen metanetin timsali, sen sevdanın alametisin, sen yıllara, yüz yıllara meydan okuyan, sen komünizm propagandası yapıyor dedikleri bizim radyoyu(!) gövdende saklayansın. Bursa’nın ulu çınarları, buna sebep kesilip yok edilmemiş mi? Sen ulu çınar, yıllara meydan okumanı kıskanan siyasi iktidarlar, ona sebep yerle yeksan etmişler seni. Ah Aziz Nesin, her gün haklılığının perçinlenmesini, seni çok sevmeme rağmen dediklerinin bir bir hakikat olması canımı acıtıyor.


Ben, beni bildikçe, sen aklıma geldikçe, ben senin adını andıkça, sen benim sevda ağacım olarak yüreğimin başköşesinde bir anıt olarak yaşayıp gideceksin. Sana Nazım’ın vatan hasreti ile Anadolu coğrafyasında, adı güzel, kendi güzel insanların yüreklerinde her daim salınıp gideceksin!"



69 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

TEMMUZ

Comments