top of page
1/1082

RESİMCİ KADIN

Güncelleme tarihi: 30 Eyl 2022



Arayan abisiydi.

Cep telefonu kullanmaya yeni başlamıştı. İkide bir pantolonun kemerine astığı telefonu çıkarıp bakıyor, arayan mesaj atan olmuş mu diye kontrol ediyordu.

Buldumcuk, ergen çocuk olmuştu yeni telefon alanlar, olur olmaz birbirlerini arıyor, “neredesin,” diye birbirlerine soruyorlardı. Aramasa bile mesaj gönderiyorlardı. Hele onun için Resimci ile konuşmak, mesajlaşmak bir ömürdü, ömür! Gençlik yıllarında yaşayamadığı, içinde kalanları özençlerini Resimci ile yaşamaya çalışıyordu. Günün her saati buluşup konuşuyor, çay kahve içiyorlardı. Cebinde her daim sigara olurdu. Resimci kız sigara içmez, yalnızca “ben aşkı öpücüksüz, kahveyi sigarasız sevmem veciz sözüne eşlik etmek için tüttürürdü.


Arayan abisiydi.

Cep telefonu ile sınırsız konuşma olsa diye dert yanarlardı birbirlerine. Telefon delik demirin icadı gibi mertliği bozmuştu. Açık açık, karşı karşıya seni seviyorum, diyemeyen ergeni, olgunu cep telefonun romantizmi ile seni seviyorum, seni dünyalar kadar, buradan ta Kars’a kadar seviyorum, seninle nefes alıyorum, sen yemeğimin tadı tuzu, gören gözüm, duyan kulağımsın… diye abartılı, uzaktan sallamak misali, demode sözcüklerle sevdiğini dile getiriyordu. Sevgi bu kadar kolay ifade edilince de kıymeti olmazmış! Hemen herkeste aynı telefon modelleri ya Ericsson ya da Nokia idi. İki arkadaş birbirlerine kefil olmuş Nokia 5110 almış, melodisine de Mozart koymuşlardı.


Arayan abisiydi.

Herkesin okulu boşalttığı anda onlar ortaya çıkar, kantine doğru gider birbirlerinden hiç haberi yokmuş gibi, “ aa sen burada mısın,” deyip kur yaparlardı. Resimci’nin kara, kapkara maşa ile düzleştirilmiş gibi saçları vardı. Gözbebekleri kocamandı, içindeki karalığın ışıltısı nereye baksa orayı deliverecekmiş gibi sertti, ateş topu gibiydi bakışları. Boyu, endamı idealdi, mavi bluzunun altındaki dik göğüsleri isyan ateşini yakmış sevilmeye, okşanmaya hasretti.


Arayan abisiydi.

Ortalık tenhalaşmıştı. Kahvelerini içmişler, yavaş yavaş kalkma zamanı gelmişti. Doksan model arabaya binmiş, aheste sürüşle Manisa yoluna doğru hareket etmişlerdi. Manisa yolundaki her daim tenha olan BP restorana gidecek bir şeyler yiyecek sonra da birer ikişer Tuborg içeceklerdi. Resimci Kızın, tercihi Tuborg olduğundan o da Tuborg içiyordu, aslında favorisi rakıydı. Resimci onun ne diyeceğini anlamış,

“Bir akşam geliriz, zamanı uzun tutup ben de sana uyarım,” demişti.


Arayan abisiydi.

İzmir Manisa arasındaki BP Restoranda yeme faslını bitirmiş, keyifli olsun diye çam ormanlarına karşı Tuborglarını içmeye başlamadan,

“Şerefe” dedi, Resimci. Çiçekli’nin kızılçamları uyumlu uyumlu ne de güzel salınıyordu. Bu uyum seven yüreklere sevda türküleri söylemekti. Bu salınış kaç bin yıldır, aynı düzlem aynı ritimde devam ederken, sonra aniden ortaya çıkan deli bir rüzgârla delirir, uyumlu sesler, ürpertiye döner, sonra insanın aklını çıvdıracakmış gibi olurdu.


Arayan abisiydi.

İkişer tuborg içmiş, yan yana, can cana olmanın verdiği hazla, kafaları hafiften çakır keyif, gözlerinin içlerine bakmaya, masanın üstünde ellerini kavuşturmuş bir o, bir o ellerine dudaklarını dokundurup çekiyordu.


Arayan abisiydi.

Restoranda garsonlardan başka kimse yoktu. Birlik olma, vuslata ulaşmanın ateşi ikisini de yanım yanım yakmaya başlamış, özlemleri, dağlar kadar büyür!

“Üstüne bir kahve içmeye ne dersin!”

“Olur, olur, çok güzel olur,” dedi Ressam Kız!

Birer kahve içtiler, öpücüksüz; lakin sigaralı.


Arayan abisiydi.

Restorandan çıkmış, şırıl şırıl akan dereye aşağı yürümeye başlamışlardı. Bahar mevsiminin son ayıydı, doğa renklerin en muhteşemlerini sunmuştu insanların beğenisine. Ağaçların yeşili, bin bir renkli çiçeklerin kokusu başlarını döndürüyor, tuborgun verdiği coşku ile yaklaşıyorlardı birbirlerine. Dereye aşağı ele ele yürürken, sonra can cana…


Arayan abisiydi.

“Alo, alo!”

“Nerdesin sen iki gündür arıyorum!”

“Nerede olacağım abi, bir yere gittiğim yok, telefon da her daim yanımda, şimdi de çalar çalmaz açtım, bak duydun sesimi!”

“Ben kimi arıyorum o zaman?”

“Abi cep telefonunu yeni aldım, neredeyse yatağa bile onunla yatacağım, sakın ola ev telefonunu aramış olmayasın?”

“Olabilir, her halde ev telefonunu aradım!”

“…”

“Neyse boş ver telefon muhabbetini, babamın üniversite hastanesinde yoğun bakıma aldılar, durum çok ciddi!”

“Yaaaa!" Bir zaman sessizlik oldu, sonra "üzüldüm, ne yapacağımı bilmiyorum,” diyebildi.

O şaşkınlıkla ne yapacağını bilemediği gibi, konuşmadı bile.

“Ne oldu, ne olmuş, ne olmuş,” dedi Resimci Kız.

“Babam, babam hastalanmış, yoğun bakıma almışlar, durum çok ciddiymiş!”

“Haydi gidelim, ne duruyoruz?”

“Sen de mi gideceksin?”

“Neden olmasın?”

“Olur mu?”

“Olsa ne olur, ne olur?”

“Ne diyeceğimi bilemedim de!”

“Bilemeyecek ne var bunda, bugün olmazsa ne zaman senin yanında olacağım ben?”

“Olmaz, sen olmaz, seni durağa bırakayım, vakit kaybetmeden hemen gideyim ben!”

“Saçma sapan davranıyorsun, çocukmuşum gibi davranıyorsun!”

“Çocuk mocuk, seni durağa bırakayım, zamanım çok az yetişemeyebilirsin dedi abim!”

“Baban hasta biz neler konuşuyoruz, haydi ne yapacaksak yapalım, koştur!”

Arabayı Canım Öğretmenim parkına doğru sürüp heykelin önünde Resimci’yi indirip hastaneye doğru yola koyuldu.


Arayan abisiydi.

“Nerede kaldın sen, çabuk gel, altındaki kağnı mı senin?”

“Abi sen arayalı daha beş dakika oldu, beş dakikada nasıl gelirim?”

“Benimle çene yarıştırma, haydi çabuk gel göremeyeceksin babanı; çabukkkk!”

Mayısın sıcak havası yerini serin bir havaya bırakmıştı. Rüzgârın esintisi, şiddetlenmiş, az öncenin romantik havası, ürkütücü bir sese dönmüştü. Esintinin şiddeti artmış, korkunç bir uğultu ortalığı alıyordu. Vuuuuu vuuuu, vuuuu… Ağaçların sesi korkusunu artırıyor, üzüntüsünün dozunu artırıyor, acısını çoğaltıyordu. Bir taraftan da “inşallah yetişirim, inşallah bir şey olmadan babamı görürüm,” diye kendi kendine mırıldanıyordu. Çok severdi babasını, asker arkadaşı gibiydi baba oğul. Babasının ideolojik dünyasına yönelttiği ironik eleştiriler, onun ne kadar haklı olduğu bugün ayan beyan ortaya çıkmıştı. Ne demişti babası?

“Ne yani, yazın devrim olacak öyle mi, devrim yapmak yirmi yaşındaki çoluk çocuğa kaldı öyle mi?”

“Neden olmasın, sen inanmıyorsun öyle mi?”

“Çocuk oyuncağı mı bu işler?”

“…”


Arayan abisiydi.

Deli gibi sürüyordu arabayı, ağır yük vasıtalarından fırsat buldukça atıyordu kendini aralarına, azıcık boşluk buldu mu dalıyordu. Tek yönlü yol ağır yük vasıtalarının Sabuncubeli’ne doğru karınca yürüyüşü canını çıkarıyordu. Yolun iki tarafı da tren katarı olmuş milim milim ilerliyordu.

“Yoldayım abi, yol çok kalabalık, ağır yük vasıtaları tren katarı, anasını bellemiş trafiğin!”

“Babama ya yetişirsin, ya da yetişemezsin!”

“Ne olur geliyorum, inşallah bir şey olmaz, yetişirim!”

Sabuncubeli’nin zirvesine ulaşmıştı, şimdi yokuş aşağı daha hızlı gidebilirdi. Sabuncubeli’nin çamları deli deli esen rüzgârla içini parçalıyordu sanki.


Arayan abisiydi.

“Nerede kaldın sen, haydiiii, durum çok kötü; yetişemeyeceksin!”

“Öyle deyip de içimi acıtma abi, yoldayım, yol açılıverse dakikada orada olurum!”

“Çabuk, çabuk gel babam gidiyor, az önce gelen doktor, her şeye hazır olun her şey olabilir, dedi!”

Süreyya Orman Kampının önüne geldiğinde trafik açılmış, deli gibi adeta uçuyordu. Hastanenin kapısından içeri girdi, arabayı boş alana park edip koşa koşa binaya girdi.


Arayan abisiydi.

“Babamı kaybettik, kırklara karıştı, kanatsız bir kuş olup uçup gitti; hepimizin başı sağ olsun!”

“Hastaneye girdim, geliyorum!”

“Yoğun bakıma, göğüs yoğun bakıma gel!”

Yoğun bakımın önünde abi kardeş sarılıp katıla katıla ağladılar!


Nisan 2022 Salihli

94 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Kibele

コメント


1/2