top of page

Kırk Ayaklı Kırk Yalanlı


Niyazi UYAR

*

 

Mutlu musmutlu bir tünekleri vardı. Odacıkları küçük, mini minnacıktı. Çoğalmışlardı az zamanda. Mutlu, huzurlu bir tünek olmaları başka tüneklerden kuşçukların aralarına katılmasını sağlıyordu. Hepsinin aynı anda tüneyeceği, oturacağı bir yer yoktu. Yer bulamayan benim tüneğim yok deyip ciyak ciyak ciyaklamıyordu. “Yoksul evlerinde her gün tele asılan havlu misali…” yaşayıp gidiyorlardı işte!

 

Mutluluğun düşmanı çok olur gülüm, dost düşman… en çok da sarı çiyan! Kırk Ayaklı, Kırk Yalanlı Sarı Çiyan! Her bir ötüşünde talan, her bir ötüşünde yalan, yalanların kralı, tekmil felaketlerin tellalı, gülen yüzlerin hasmı, tekmil güzelliklerin kanlısı… Kırk Ayaklı, Kırk Yalanlı’nın gözleri, gözlerini İblis’ten ödünç almış, bakışlar, ibn i Mülcem gibi kanlı katil bakışlı.

 

O Kırk Ayaklı, Kırk Yalanlı düşünen, gülen, seven her şeye düşman! O, “Sana bana, sevgilim düşünen her şeye düşman!” Kuşlara düşman, o kendine düşman!

Biz, bir güzelin aşığı iken, o, her şeye, sana, bana, kendine bile düşman! O, Faki Teyran’a kuşlar padişahı, kuşlar sevdalısı Faki Teyran’a düşman! Onun en büyük düşmanı ezim ezim ezildiği kompleksiyle kendine düşman! Tüneğinde ayna namına ne varsa ters çevirmiş ya da kırmış geçirmiş; erinin tüycüklerini kesmek lazım geldiğinde bile aynaya bakmasına izin vermemiş. 

 

Kırk Ayaklı, Kırk Yalanlı Sarı Çiyan’dan tekmil börtü böcek korkmakta! “Derler ya ne şeytanı gör ne salavat getir!” Vıy vıy bir sesi, ulamalı bir vızıltısı ben ben diyen vıy da vıy bir ötüşü vardır, Kırk Ayaklı Kırk Yalanlının.…

 

Mutlu tüneklerinde yaşayıp giden tekmil kuşçuklar dost kuşların, kem bakışlı baykuşların, karakargaların, gökçe kargaların, hamaz kargaların, leş temizleyici ak babaların, avını kendi avlayan şahinlerin, kara kartalların, çoban aldatanların kem bakışlarına üryan olmuştu.

 

Er geç bu mutluluk bitmeli, bu kuşların sabahın seherinde güzel ötüşleri, yârin yanağından gayrı her şeyi paylaştıkları yetmez oldu, yedikleri kursaklarına oturur oldu. Bu güzellik böyle gitmez, daha çok şeye sahip olalım, ağaçlarda, kırlarda, dağlarda bulunan her şeye sahip olalım diye diye, kuşçukların gözleri yukarıya, en kalın dala çevrildi. O dalda artık ötüş değil, hüküm vardı. Kimin ne zaman öteceği, kimin susacağı, kimin uçacağı oradan belirlenir oldu. Tünek, bir yuvadan çok bir makam yerine döndü.


Kırk Ayaklı Kırk Yalanlı Sarı Çiyan, işte tam o dalın dibinde görünmeden dolaştı. Kimi zaman kuş kılığına girdi, kimi zaman suskunluğa büründü. Her ayağıyla başka bir kapıyı çaldı, her yalanıyla başka bir defteri karıştırdı. “Ben senin iyiliğini isterim,” dedi birine; “öteki seni arkandan gagalar,” dedi öbürüne. Kuşlar onun sesini tanıyamadı, çünkü o artık ötmeden konuşuyordu.


Bir süre sonra tünek ikiye bölündü. Aynı daldan su içmiş kuşlar birbirine yabancı oldu. Kimi sürüldü, kimi susturuldu, kimi kendi ötüşünden utandırıldı. Sarı Çiyan hep ortadaydı ama kimse onu suçlayamadı. Çünkü o, elini kana değil, söze bulamıştı.

Gün geldi, tünek hâlâ yerindeydi; ama kuşların gözü yere bakıyordu. Sarı Çiyan en üst dalın gölgesinde durdu, kırk ayağını da yere bastı. “Ben sadece düzeni sağladım,” dedi. Kimse karşı çıkmadı.


Ve o gün anlaşıldı ki;

En tehlikeli yalan, bağırarak söylenen değil, yetkiyle fısıldanandır.

En derin yara, gagayla açılan değil, dille açılandır.

Kırk Ayaklı Kırk Yalanlı Sarı Çiyan, işte böyle çürüttü tüneği.

Kuşları değil, Güzellikleri...

                                                                  

Yorumlar


bottom of page