top of page

MİNİBÜS SARAY

 


Niyazi UYAR*

 

Bir kadınla bir erkek minibüse binip yola çıkar. Gidecekleri yerde arabayı park etmek büyük bir sorundur. Şehir içi trafikte araba kullanmak sinirlerini acayip bozmaktadır erkeğin. Yolculukları rahat olsun diye üstlerindeki, çantalarındaki fazlalıkları minibüs durağına kadar geldikleri arabanın arka koltuğuna gelişigüzel fırlatıp atarlar. Minibüs durağı çok kalabalıktır, zorla tıkış tepiş binerler minibüse.


Minibüsün içine binerler ki, erkeğin de kadının da ağzı bir karış açık kalır. Minibüsün içi değil adeta bir sarayın kabul salonudur. Masallardaki padişahların, sultanların kabul odası.

Tavanın ortasında sarkıt gibi duran küçük kristal süsler, minibüs hareket ettikçe çıtırtılı bir sesle sallanır. Tavana döşenen parlak kaplamalar öyle bir cilalanmış ki, insan başını kaldırınca kendi yüzünü aynada görür gibi olur. Şoför mahallinin üstünde püsküllü, boncuklu bir perde vardır, perde aralandıkça şoförün ensesi görünür; sonra yeniden kapanır.


Kol dayamalarının üstü kadife kaplı. İnsan elini koymaya kıyamaz, kirletirim diye çekinir. Koltukların kenarlarına ince sarı şeritler geçirilmiş, dikişleri altın telle atılmış gibi parlamakta. Ayakların bastığı yerdeki paspas bile sıradan değildir; üstüne geometrik desenler işlenmiş, sanki bir halıdan kesilip buraya serilmiştir.


Yolcular bir süre konuşmayı unutmuş, gözleriyle etrafı süzmekle meşguldür. Kimisi başını sağa sola çevirmekte, kimisi tavana bakarken ağzı açık kalmakta. Sanki yanlışlıkla minibüse değil de bir düğün salonuna ya da eski zamanlardan kalma bir sarayın içindedirler…

Minibüs ihtiyaç molası için bir benzin istasyonunda mola verir. Yolcular ağıldan boşalırcasına dışarı atar kendilerini. On dakika ihtiyaç molası olduğunu söyler şoför. Ara minibüslerinin ihtiyaç molası verdiği başka bir örnek yoktur. Şoför:


“Ben bir yolculumuzun özel ihyacına binaen mola verdim. On dakika içinde herkes işini bitirsin; on birinci dakikada tekerler döner haberiniz olsun; babam da olsa beklemem!”

Herkes verilen zaman içinde ihtiyaçlarını bitirmiş, zamanında minibüsteki yerini almıştır. Bir süre yol alan minibüs durakta durur. Tek koltukta oturan bir kadın, şoföre teşekkür edip iner, gürültüden kadının teşekkürünü duymayan şoför,


“Acele edelim, lütfen, üç kuruş para veriyorsunuz, sanki minibüsü satın alıyorsunuz!”

Günlük çalışan bir şofördür Minibüs Saray'ı kullanan!


Boşalan koltuğa bir başka kadın yolcu uçarcasına oturmaya çalışır. Bir başka kadın da aynı şekilde uçar gibi koltuğa yönelir. Kadınlardan birinin uçma becerisi ötekine göre düşük olduğundan yeri kaptırır. Yeri kaptıran kadın söylene söylene ayakta yolcuğa devam eder.


Bu Minibüs Sarayı’nın iki yanına asılan yekpare birer halı vardır. İki yana asılı halının rengi kehribar sarısı içine kırmızılı mavili kahverengili… harika bir renk cümbüşü vardır ki, ne renk cümbüşü. Halıya resmedilen hayvanlar bitkiler başlı başına bir tablodur, hele halının üstüne asılmış tablolar, bir başka sanat eserinin sergi salonu gibidir: Osman Hamdi Bey’den Leonardo Da Vinci’ye, Salvador Dali’ye kadar…


Minibüs Şoförü son durak deyince, yine ağıldan boşanırcasına hurra kendilerini dışarı atar yolcular. Sanki, zorla bindirildikleri minibüsten özgürlüklerine koşarlar. Minibüsten uçarcasına inen yolcular, yine uçarcasına ucuzluk markete doğru koşar. Sonra marketin içinde yolunu yönünü kaybetmiş gibi sağa sola dağılır. Onlardan önce gelenler, market raflarının yükünü epey azaltmıştır. Yeni gelen müşterilerle marketin raflarında kalan ürünler yarın savaş çıkacakmış gibi boşalır. İnsanlar bu çılgınlıkla ihtiyacının olup olmadığına bakmaz, ürünlerdeki etiketlerin iki farklı fiyatı onları çıldırtmıştır. Eski fiyatı yüz lira olan ürün için 49.99 lirayı gören tüketici bedava geldiğini düşünüp saldırmaktadır ürünlere. Kimsenin ürünün kalitesine, son kullanım tarihine bakacak hali yoktur. Ürünün tarihine bakan bir müşteriye, öteki müşteri:


“Alacaksan al kardeşim, nesine bakıyorsun, ev mi alıyorsun,” deyip ayar verir. Bu alışveriş çılgınlığını görünce bir zamanlar İstanbul Aksaray’da metro istasyonun girişinde gömlek penye satan Halil Kayganacıoğlu ile onun iş ortağı bir başka öğretmen müşterilere mal yetiştiremediklerini söylemişti. Hatta adı Rafet olan bu Niğdeli öğretmen:

“Bak demişti, akşamdan şişenin içine su doldur içine aromatik bir şeyler ilave et, insanı gençleştiriyor bu iksir de dakikada satılır!”


Yarım saat içinde marketin rafları boşalmıştır. İnsanlar sürü psikolojisiyle ihtiyacı olsun olmasın, pahalı ucuz, sanki kalitesini, öteki marketlerdeki fiyatları biliyormuş gibi silip süpürmüştür.


Karı koca onlar da ucuzluk marketinden bir şeyler almak için acele acele çıkmışlar evlerinden. Erkek ne zaman olursa olsun üstüne, ayağına ne giydiğine bakmaz geçiriverir bir şeyler, terlik merlik. Yine evden öyle çıkmış. Fakat bu sefer terlik ayakkabı giymeyi unutmuş, ucuzluk marketine yetişme telaşından yalın ayak çıkmıştır evden. Yalın ayakla bir şey olmaz diye düşünmüş koşarcasına markete doğru yürür kadınla. Müşkülpesent, telaşlı adamın, aklına cüzdanı gelir. Alışveriş yapacağı yerin kapısında her daim yaptığı kontrolü yapar. Yapar yapmasına da cüzdanı yoktur, cüzdanı geçtim, çantası yoktur. Ehliyeti, arabanın ruhsatı, lüzumlu lüzumsuzu çantasına koyduğu her şeyi, cüzdanı da çantada kalmıştır. Çantasız dışarı adım atmayan erkeğin yaşadığı kendi açısından alzaymırın işaret fişeğidir…

Erkekle kadın, yol kıyısındaki banket taşlarının birinin üstüne oturup bir zaman konuşmadan otururlar. Konuşsalar, eşeğin kuyruğu suya değdi değmedi misali bir tartışmanın içine girerlerdi muhakkak; ama ne tartışma. Yıllarca birbirlerini doğru dürüst anlayamamış, vara yoğa atışmışlardır, ergen çocuklar gibi. Kadın,


“Sen burada otur, ben bir şeyler alayım,” diyecek olur, fakat, tek başına alışveriş yapamadığından o da ucuzluk marketine gitmekten vaz geçer. Almak istese de cebinde ne işe yarayacak ne bir bir nakit ne kartı vardır. Kadın,

“Buraya kadar geldik, bir şey alamadan gitmektense, birer simit alıp yiyelim,” diyerek, başının üstünde simit tablası taşıyan çocuğa seslenir:

“Simitçi, iki simit verir misin evladım!”


Onlar simitlerini yerken, ucuzluk marketini soyup soğana çeviren tüketiciler(!) ellerinde poşetlerle geçip gideler önlerinden…

                                             

Yorumlar


bottom of page