Fragman
- Engin SEVİNÇ
- 5 saat önce
- 6 dakikada okunur

Engin SEVİNÇ
*
“Sakalın mı çıktı lan senin?”
Elini yüzüne götürdü.
“Yok, kaptan” dedi.
Deniz kokuyordu. Motor seslerinden martılar uçuşuyor, pervane oluyorlardı. Köse İbrahim elini yüzünde gezdiriyordu. Salih kaptanla yeniden göz göze gelince denizi bile susturup yutkundu.
“Bana bak ulan! Yoksa sen İtalyan mısın?”
“Hayır kaptan!”
Salih kaptan içeriye, dümenin başına geçti. Sağ elinde uzunca bir fitil, ucu kızararak duruyordu. Elinin başparmağı yoktu.
“Bir gün Eski Liman’da dolaşıyorum, biliyor musun? Ucuzundan vermut kokluyoruz; hani nasıl derler, arap bir kadının banyodan çıkmış hali kadar kopkoyu, misler gibi. İçimde de Françoise Hardy çalıyor; mutluyum yani. Kaptanımızın da neşesi yerinde. Duyuyor musun lan?”
“Duyuyorum tabi kaptan”
“Amelie ile St. Charles Gar’ında buluşacağız. Bilir misin St. Charles Gar’ını?”
“Bilirim kaptan”
Dişlerinin arasından gülümsedi Salih kaptan;
“Bir bok bildiğin yok senin.. Aklımda çok şey yok; Panier’de yürüyelim, bir kafede oturup soluklanalım, yeter diyorum. Onu ne zamandır görmemiştim. En son bıraktığımda saçları sarıya boyalıydı. Elleri beyaz bir güvercine dokunur gibiydi; üstelik tüyden bir boynu vardı. Ah o tüyden boynu yok mu? Rüzgâr esse hemen üşürdü. O yüzden denizi sevmezdi. Bana “bu deniz kokuyor” derdi de gülerdim. Beni güldürmesini bilirdi; hoşuna giderdi.”
Durgunlaştı bir an. Dalıp gitti uzakta bir noktaya. Sonra kendine geldiğinde İbrahim’e baktı.
“Balıkları örttün mü?” diye sordu.
İbrahim, teknenin köşesine çömelmiş denize bakıyordu. Kaptan’dan yana döndü.
“Balıklar örtük kaptan” dedi. Dişlerini bile ayırmadan, sessizce; “Başladın yine mavralamaya” dedi. Durduk yere gülünce Salih kaptan sinirlendi.
“Neye güldün öyle? Yoksa balıklar ölmüş mü?” diye sordu kaptan. Gayet ciddiydi.
“Hayır kaptan!” Dönüp baktı balık sandıklarına. Buza gömülmüş, üzeri ıslatılmış çuhalarla örtülü balıkların kımıltısız derin uykuları fazla sessizdi; “Balıklar hala balık” dedi.
“Güzel. Nerede kalmıştım? Panier’de mi?”
“Evet kaptan”
“Bak evlat, benim her limanda bir sevgilim yoktu. Gemiyi yanaştırır, en yakın liman kerhanesine gider ve ucuz ucuz sevişirdik. Çıkardım, sigaramı yakar sonra yürürdüm. Temiz hava ciğerlerime iyi gelirdi. Mümkün olduğunca denizden uzaklaşırdım. Param bitince gemiye döner ve uyurdum. Hayatım bu kadar basitti. O yüzden Amelie benim hayatıma giremeyecek kadar temiz ve büyük bir kadındı. Anlatabiliyor muyum?”
“Evet kaptan.”
“Güzel. Amelie güzel kadındı. Ona bakacak adam çoktu. Kıskançlığım bundandı. O gün esrar çekmiştim. Kafam öyle dağınıktı, kimseleri görecek halim yoktu. İçim bulanıktı anlayacağın. Amelie bana elini uzattığında yanımızdan o geçiyordu. O; Amelie’nin eski kocası, uzun boylu bir İtalyan’dı. Serseriye benzemiyordu. Dönüp baktı, diğerlerinden farkı yokmuş gibi. Sonra masamıza yanaştı ve elimi Amelie’nin elinden çekip fırlattı. Düşünebiliyor musun? Ah Amelie.. Sinirlenmiştim evlat, gözüm dönmüştü. Çatacak halim yoktu. Vakit dar, diye geçirmiştim içimden. Masadaki bardağı herifin suratına vurduğumda bir yarıktan kan boşaldı, anlatamam. Kendimi geriye çektim, herifin acısını seyredeyim dedim. O bir İtalyan’dı. İçeriye koşup dışarı fırlamasıyla elinde uzun sap bir bıçağı fark etmem uzun sürmedi. Koştu tek adımda, bıçağı göğsüme uzattı. Can ne tatlıdır, çok şey feda edilir uğruna. Elimi siper etmemle parmağımın kopup düşmesi ve yerde çiğnenmesi bir oldu. Ah Amelie.. ah benim başparmağım..”
İbrahim yüzünü çevirdi. Kıyıda iki karartı seçti gözleri. İki iri kıyım adam, soğumuş, buz gibi havada bekleşiyordu.
“Ben de senin gibiydim” dedi kaptan. İbrahim irkildi birden. Hangi ara gelmişti yanı başına?
“Bir zamanlar, Kumkapı’da sabahlamadan evvel bir çocuktum. Sakalım vardı tabi. Neye yarar ki?”
Sigarasından çekti.
“Balık halinde sandık taşırdım. Bütün gün, o tezgâh senin bu tekne benim, gidip gelirdim. Bütün gün.. Bir baban var mı?”
Kıyıya baktı İbrahim.
“Ağabeyim de var” dedi.
Kaptan yine dalgınlaştı. Tekne kendi başına gidiyormuş gibiydi.
“Benim de.. Benim de vardı.. Bir baba. Ağabey değil. Bir babam vardı. Yalnızca bir babaydı. Akşamları babaydı yalnız. Akşamları..”
Kendine geldi kaptan. Sigarasını denize tükürdü.
“Seni işe aldım ama bir bok bilmiyorsun” dedi. “Aslında bir bok bildiğinden değil, yalnızlıktan sıkıldığım için aldım seni yanıma. Yalnızlıktan sıkılıyorum artık. Önceleri hoşuma giderdi. Her işi kendim görürdüm. Büyük gemilere kaptanlık ederken de böyleydim. Bir limana yanaştım mı bütün mürettebat karı kıza, içkiye kumara giderdi, ben kalırdım bir tek. Koca gemide, düşün. Kıyıya çıkardım bazan, rulocular olurdu. Esrar rulosu ha, delikçi değil. Sonra tek başıma geceye dek yaşardım. O zamanlar yalnızlık güzeldi. Çünkü yalnız olununca anlıyordun ne kadar dertli olduğunu, ne kadar bataklığa battığını. Daha çok seviyordun yalnız olmayı. Daha çok istiyordun o zaman. Her şey daha büyük görünüyordu gözlerine. Tek başınaydın arkadaş! Sesler, gürültüler.. Her şeyi daha büyük duyuyordun. Bazan daha çok mutlu oluyordun”
“Bir ailen yok muydu kaptan?”
Sakalını kaşındı.
“Ailem mi? Demek aile? Olmadı hiç. Ya da ben fark edemedim” Güldü. Dişlerinin arasında bir parça kırmızı pul biber kalmıştı, göründü. “Her insanın bir ailesi vardır elbet. Ama nerede? Hangi cehennemin dibinde? Hangi cennetin kapısında? Bir babam vardı, hatırlıyorum. Geceleri pencere kenarındaki masanın ortasına şişeyi dikerdi. Bana şişenin içinden bakardı. Buradan daha evlat gözüküyorsun derdi. Daha evlat ne demekse. Okumak istemiyordum ama çalışmak da zor geliyordu. Tablacılık yapıyordum. Pasajlarda çay dağıtıyordum, sakız satıyordum. Her işi yapıyordum. Sırf her gün bir balık çalıp ona getireyim de rakının yanına yesin diye balıkçı yamağı oldum. Miçoluk yaptım. Gemilerde çalıştım. Paspasla güverteleri sildim, balık pisliği kürekledim, birisi kustu mu beni çağırırlardı; koş lan Salih, kovayı da getir! derlerdi. Kovayı götürürdüm.”
Kaptan dişlerini diliyle yalandı. Beyaz değillerdi elbette. O sarılıktan, o siyah çukurun göbeğinden çamur gibi fışkırıyordu kelimeler. İbrahim için oldukça aşağılık, sıradanın ötesine geçemeyen şeylerdi.
“Kaç tane olduğunu say çabuk” dedi kaptan İbrahim’e. Sandıktaki balıkları işaret etmişti.
İbrahim ıslak çuhayı aralayıp şöyle bir göz gezdirdi. Çok olmadıkları belliydi.
“Yengeçleri ve birkaç karidesi saymazsak.. yeteri kadar yok kaptan”
Kaptanın dişlerinin ucu göründü. Dudaklarının kıvrımında bir tutam sakalla bıyık tutundu birbirine. Sinirlenmişti demek.
“Bok çuvalı! Nerden anlayacaksın neyin kime yetip yetmediğini? Sandık ağzına kadar dolu mu değil mi ondan haber ver ve unutmadan ekleyeyim, tekneden inerken ceplerini arayacağım. Gerekirse kıçına bile bakacağım, anladın mı aptal çocuk?”
Güneş tepedeydi. Bir şemsiyenin ucundaki demir gibi orada öylece durmuş, parıldıyordu. Oysa denize ilk açıldıklarında yıldızla doluydu gökyüzü. İbrahim alışkın değildi böyle şeylere. Ara sokaklarda sabaha karşı çok iyi işler çıkarmıştı ama yetiştirme yurdundan kaçmış bir çocuk için daha yolun başında sayılırdı. Ne zaman, nerede, nasıl davranacağı hakkında öğrenmesi gereken şeyler olduğunu biliyordu. O yüzden birkaç iyi çocukla beraber hayatta kalma mücadelesinden fazlasını veriyordu. Henüz birkaç gün olmuştu Salih kaptanın yanına geçeli ve Salih kaptan uzun zamandır miçosuzluktan kabul etmişti onu. Tabi ki ona verecek parası yoktu. Tuttuğu yemlik balıklardan ya da işte şu yengeç bozuntularından birkaçını verirse bir sorun olmayacağını düşünmüştü.
Şimdiyse kıyıya yaklaşıyorlardı. Vardıklarında teknenin ucuna biri ayağını dayadı. Kaptan sakalıyla gördü bunu. Yanaştı kıça doğru. İbrahim, balık sandığını kucaklamıştı o sırada. Rıhtımda bir adam daha vardı, geride kalmıştı. Kaptana yanaştı usulca.
“Bu adam mı?” diye sordu İbrahim’e bakarak. İbrahim’e döndü kaptan. Bir kürek çatırdayarak indi beyninin ortasına. Ne sap görebildi ne demir. Bir kol uzamış ve terlemişti kulağının kenarında. Öteki adam ensesinde kalmıştı.
Telaşla tekneye atladı öteki adam. İbrahim’i gövdesinden tuttuğu gibi kıyıya fırlattı. Yere kapaklandı İbrahim. Şaşkın bakışlarla etrafına bakıyordu. Kaptan ise dizlerinin üzerine çökmüş bir eliyle başını tutuyordu. Tutmasa düşecekmiş gibi duruyordu.
“Teknede olduğundan emin misin torbanın?” diye sordu teknedeki.
“Bilmiyorum. Bütün gün ottan, esrardan bahsedip duruyordu” dedi İbrahim.
“Allah’ım” diye inledi kaptan. Acınası bir hali vardı. Kulağının kenarından aşağıya doğru incecik kırmızı bir çizgi boynunu çiziyordu. “O neydi lan?”
Sırtına bir tekme yedi şimdi. Ağzıyla beraber yeri öptü.
İbrahim gittikçe başını beresine geçirdi. Ceketinin yakalarını kaldırdı. Salih kaptan tekme yedikçe gözlerini kırpıyordu yalnızca.
Teknedeki adam az daha denize düşecekti.
“Hiçbir şey yok burada” diye bağırdı. “Hiçbir şey”
Ötekisi tekmelemeyi bırakıp kaptanın kulağına eğildi.
“Palavracı hergele!” diye fısıldadı. Sonra ayağa kalkıp İbrahim’den yana yürüdü. “Ne diyorsun bu işe?..”
Bir silah sesi duyuldu. İbrahim korkusundan ayağa fırladı. Şehirde kimse yoktu herhalde, bütün ses boşluğa yayıldı aniden. Sonra denize bir şey düştü. Yüksekten atılmış yetmiş kiloluk ve bir yetmiş boyunda kocaman bir taşın sesiydi sanki. Teknedekiydi o. Sonra bir silah sesi daha duyuldu. İbrahim’in yüzünün ortasına kan sıçradı. Önündeki herif yere devrildi hızlıca. Kafasının içindeki bir şey boşalınca vücudunun ağırlığını direyememişti herhalde.
Kaptan yerdeydi. Kolunu uzattığı elinde bir tabanca tutuyordu ve şimdi İbrahim ile bakışıyordu.
“Kaptan affet beni! Başka çare bırakmadılar. Yapmak zorundaydım” diye bir şeyler geveliyordu.
“Evlat, boşuna yorma kendini. Her şeyi anladım. Ne durumda olduğunu biliyorum” dedi kaptan.
“Gerçekten kaptan, asla kötü bir niyetim yoktu. Sadece söyleneni yaptım ben”
“Tamam, bir şey yok. Allah’ın cezaları kafamı patlattı. Şuna bak, her yerim kan”
Yavaşça dizlerinin üzerine doğruldu önce, sonra bir süre başındaki kanı mıncıklayıp ayağa kalktı. Teknesine baktı. Dağılmıştı neredeyse. Ayağının ucundaki sandığa baktı, ağzına kadar balık doluydu. Tebessüm etti. Sonra ayakta donup kalmış İbrahim’e döndü. Ayağının ucunda kocaman bir palamut hareketsiz duruyordu. Ceketinin cebinde ise bir balığın başı dünyaya merhaba diyordu.
Salih kaptan silahının namlusunu gözüne doğrulttu ve bir süre içindeki karanlığa baktı.
“Sanırım hala orada bir şeyler var” dedi ve doğrulttuğu gibi İbrahim’i başının ortasından vurdu.
Bir tek martılar gördü bunu, bir de çöpleri karıştıran beyaz kedi.
Yazı akmaya başlar.
Engin Sevinç
Erciş 2015/2016
*


















































Yorumlar