top of page

Bir Sigara İçelim Babam!



ÇAĞLA BAŞTÜRK

*



-Ayrılıklar karşısında metanetine hayran olduğum Ceren Molla’ya ...-



Kalabalık kentlerde yalnızlığa mahkûmdur insanlar. Şairin de dediği gibi: “kimselerin vakti yoktur durup ince şeyleri anlamaya”. Sessiz bir kabulleniş hakimdir her şeye. Kimin işine yaramış ki isyan etmek. Susmak en iyisidir belki de...


Ilık bir bahar sabahı salına salına yürüyordu Ankara sokaklarında. Gök mavisi gözlerini yeni bir güne başlamanın yorgunluğu ve isteksizliğiyle açtı. Giyinip evden çıktı. Sokaklar hep bir yerlere yetişmeye çalışan insanlarla doluydu. Onlar gibi, Orhan Veli’nin bizim için her sabah hiç üşenmeden boyadığı o uçsuz bucaksız gökyüzünü fark etmeden yola koyuldu. Zaman akıp gidiyordu. O da bu akıp giden zamanın bir tutsağıydı. Ta ki aynı günün öğleden sonrasında çok uzaklardan gelen bir rüzgar penceresinden girip yüzüne çarpıncaya dek... İçinde nedenini bir türlü anlayamadığı bir sevinç doğdu. Çok bildik, sıcacık bir duyguydu bu ama bir türlü anlamlandıramıyordu işte. Masanın üzerindeki defter gözüne çarptı. Eli deftere uzandı. Kalemin kâğıtla dayanılmaz buluşmasına bıraktı kendini:


“Aylardan eylüldü. Eylülün 26’sı. Günlerdense Cuma. Yaşamımın en son, en güzel günlerinden biri… Ilık rüzgarlar esiyordu kentimin üzerinden. İçim kıpır kıpırdı. Bastıramadığım bu mutluluk dalgası tüm benliğimi sarmıştı. Güneş bugün daha mı başka parlıyordu? Ya gökyüzü daha da mı maviydi? Bugüne dek kuşların bu kadar güzel cıvıldadığını hiç fark etmiş miydim? Bilmem. Aşıktım. Ve aşık olduğum adamla evleniyordum. Dünyanın nasıl döndüğü umurumda bile değildi. Yalanlar, aldatmacalar öyle uzaktı ki bana. Bembeyaz bir gelinliğin içinde kanatlanmış uçuyordum adeta. Ayaklarım bir türlü yere basmıyordu. Tüm dünyayı; herkesi, her şeyi tüm kalbimle kucaklamak istiyordum. Âmâ göremediğim bir şey vardı... Benden birkaç adım uzakta uğruna tüm yaşamımı feda edebileceğim zayıf bir bedende bir çift mavi göz benim için gözyaşı döküyordu...”Durdu. Derin mavi gözleri donuklaştı. Kendini toparlayıp yeniden yazmaya koyuldu:


“Günler, haftalar, aylar dayanılmaz bir hızla geçip gidiyordu. Kış, sonbaharın yerini alıyordu ağır ağır. Yaşamımız biraz daha zorlaşmıştı. İşten ayrılmıştı. Para sorunlarımız oluyordu ama ne fark ederdi ki, o yanımda olunca her zorluğa katlanma gücünü bulurdum kendimde. Yeter ki başımı çevirip baktığımda onun bakışlarıyla karşılaşabileyim. Yeter ki o ‘canım’ desin bana. Yeter ki sevsin beni...”Yüreğinden sıcacık bir şey aktı. Ne de çok seviyordu onu. Sözcükler ne de zor ifade edebiliyordu duygularını. Ne zor şeydi bu denli çok sevmek ve ne zor şeydi bu denli çok severken ayrılmak. İçi sızlıyordu:


“İçim sızlıyordu o ocak akşamı. Kararını vermişti. Amerika’ya gidiyordu. Bana sormamıştı bile. Bencilce düşünmüş ve en iyisinin bu olduğuna kanaat getirmişti. Gerçekten en iyisi bu muydu? Kaçmak mıydı iyi olan? Beni dinlemedi hiç. Hoş, içimdeki sevgiyi ben ona anlattım mı? ‘Gitme, kal yanımda’ diyebildim mi? Onu öyle seviyordum ki, parmaklarımın arasından akıp giden sular gibi onun da kayıp gitmesine izin veremezdim. Ama verdim işte. Ve gitti... Uzağa. Çok uzağa. Kilometrelerce uzağa... Aşılması güç bir okyanus girdi aramıza...


Aylardan şubattı. İçim özlemlerle doluyordu. Tüm sevdiklerimden uzakta yapayalnızdım yine. Bomboş gözlerle bakıyordum çevreme. Telefon acı bir haykırışla çaldı. Hani insanın içine tanımsız bir sızı saplanır ya kimi zaman telefonun sesiyle. İşte, öyle sızladı içim. Titreyen ellerimle açtım telefonu.

- Efendim?

- Ceren? Kızım?

Arayan annemdi. Sesi buz gibiydi. Belki de söyleyecekleri sıkıyordu yüreğini. Bir türlü söyleyemiyordu.

- Kızım, nasılsın?

- İyiyim annecim, sen?

- Ben pek iyi değilim kızım.

- Neden anne kötü bir şey mi oldu?

- Öyle kızım. Babanı bu sabah ameliyata aldılar.

Ellerim ve yüzümdeki tüm kan çekilmişti adeta. Avuçlarım soğuk soğuk terliyordu. Dayanamadım sordum:

- Ee?

- Kızım, baban! durdu sesi titremişti. Duyulur duyulmaz bir sesle “kansermiş ” dedi.

Sanki o an dünya daha da hızlı dönmeye başladı. Algılamakta güçlük çekiyordum. Sesler, insanlar uzaklaşıyordu gittikçe. Her şey bir uğultu halini almıştı. Yanlış anlamış olabilirdim. Belki de yanlış teşhisti. Bu yalnızca filmlerde mi olurdu? Kendimi neden bir an sonra toparladım;

- Tamam anne, işten izin alıp akşam Bursa’ya geliyorum.


Her şey nasıl bu kadar kötü olabilirdi? Her şey nasıl da bir anda dayanılmaz bir kâbus olabilirdi? Oysa ne kadar da mutluydum birkaç ay önce! Uzansam güneşi yakalayabilirdim. Ya şimdi yolumu aydınlatacak bir ay ışığım bile yok... Nefes almak neden bu kadar güç? Neden bitmez tükenmez gün ve geceler bu denli ağır bir yük üzerimde?


Eve gelince onu aradım. Ah, o sevdiğim! Onun sesini duymak,gecenin zifiri karanlığı içinde gün ışığı gibiydi...Nasıl da sevgi doluyordum o var olunca.


O gece yola çıktım. Hiç durmadan ağlıyor, tüm bunların neden benim başıma geldiğini sorguluyordum: Babam. Canım babam benim. O güzel mavi gözlerine ömrümü verebileceğim babam. Neden sen? Neden dünya üzerinde bu kadar kötü insan varken, neden sen? Neyin cezası bu? Ve neden bu kadar ağır olmak zorunda? Allah’ım neden?


Hastanede onun o zayıf bedenini görünce bir kez daha tarifsiz acılarla sızladı yüreğim. Nasıl olurdu da o böyle olabilirdi? Canım babam! Babam benim! Öyle çok seviyorum ki seni! N’olur gitme babam! Sen de gitme!”Yüzündeki çizgiler derinleşti. Mavi gözleri yaşlarla doldu. Boğazında düğümlenen hıçkırıklardan kurtulamıyordu bir türlü. Kısacık kestirdiği sarı saçlarıyla bilinçsizce oynuyor, bir çıkış yolu arıyordu. Bir sigara yaktı. Derin bir nefes çekti, kendini öldürmek ister gibi... Kalemi yeniden aldı eline, yazmaya başladı:


“O karanlık günlerde yanıbaşımda bir ses duydum. Onun sesiydi bu! Döndüm. Sımsıkı sarıldım. ‘Canıım!’ dedi. Ah canım! İçimi kapkara yapan duygulardan sıyrılıp ılık ve aydınlık günlere açmıştım kapılarımı bu sözle. Nasıl bir rahatlamaydı bu? Bilmiyorum. Ama o vardı ya şimdi. Yeterdi bana. Ne var ki çok sürmedi bu güzel düş. Hemencecik karabasanlara dönüştü. Artık nefes almak daha da güçtü, içimi yakan bir şeyler vardı. Ne kadar gözyaşı dökersem dökeyim dinmiyor, aksine alevleniyordu. Daha kötüsü olabilir miydi? Oluyormuş meğer...


O,sevdiğim, canım, her şeyim... Gitti. Yine. Uçsuz bucaksız görünen bu gökyüzünün altında beni yapayalnız bırakarak… Gitti... Uzağa. Çok uzağa... Kilometrelerce uzağa. Aşılması güç bir okyanus girdi aramıza...


Zaman, elindekileri yitirmeye başlayınca anlaşılmaz bir hızla geçer... Durdurmak istersin. Ama kim başarmış ki sen başarabilesin... Akışını durduramadığım sular gibi geçip gitti zaman. Yaz, bende mevsimlerin en güzeli, kapımı çaldı. İçimi ısıtan ılık bir temmuz sabahı okyanusu aştım...İçim kıpır kıpırdı.Aylardan sonra ilk kez onu görecektim.Her şeyi unutmuş yalnızca bu güzel heyecana kaptırmıştım kendimi.Onu görünce,nedense,her şey bambaşka oluyordu gözümde.Varlığı varlığımdı,yokluğu yokluğum...


Mutluyken de çabucak geçermiş zaman. Hep o anda kalalım istermişsin de kalamazmışsın. Mutluluğu bulup ve yitirmek, hiç bulamamaktan daha çok acıtırmış ya insanın içini. Galiba benim kaderim de bu: Acı çekmek!


Babamın hastalığı gün geçtikçe ağırlaştı. Onu kaybedecektim ve buna bir türlü engel olamıyordum. Onun o mavi gözlerini bir kez daha görememek düşüncesi aklımı başımdan alıyordu. Artık daha sık gider olmuştum eve.Takvim yaprakları hiç durmadan ilerliyor;babam yaşamımdan engel olamadığım bir hız ve acıyla kayıp gidiyordu.Bir bayram sabahıydı. Birlikte yaşadığımız son bayramın sabahı... Çok zayıflamıştı, incecik bedeni yatağın içinde kaybolup gidiyordu. Artık yerinden de kalkmıyordu pek. Ona:


- Babaaam!, dedim, içimde bir türlü durulmayan denizler dalgalandı. Ben sana babam deyince sen bana ne diyordun?

Yorgun ve kısık sesiyle:

- Yavruuum!,dedi.Tüm gücünü bu sözü söylemeye harcadığı nasıl da açıktı.

- Babam!

- Yavrum!

Gitme babam! N’ olur gitme babam! N’ olur sen de gitme babam! Bırakma beni babam!


“Baba demek iki a iki b demek değil ki” diyordu ya şair... Nasıl olsun babam! Sen beni bırakıp gidersen...


Aylardan aralıktı. Aralığın 10’u… Günlerdense Cuma. Eve gidiyordum. İçimi daha da çok sıkıyordu acılar bu gece. Evi aramıştım. Annem, babamın bugün daha da kötü olduğunu söyledi. Korkuyordum. Onu kaybetmekten daha da çok korkuyordum. Soğuk ve karanlık gecede Bursa terminaline vardığımda amcamın oğullarının beni karşılamaya geldiklerini gördüm. Aman Allah’ım, yoksa?


Babaaaam!!! Gitme babam!Beni bırakma babam!Sensizliği sığdıramıyorum aklıma. Gitme babam! Ama gitti. O incecik bedenini toprağın altına koymak... Babamı toprağın altına koyamazlar benim!Ama koydular. Ve şimdi de benden onsuzluğa alışmamı bekliyorlar.Nasıl alışılır ki?”Mavi gözleri yaşlarla parlıyordu. Öyle çok özlüyordu ki onu... Nasıl alışılırdı, o incecik, sarı saçlı mavi gözlü devin yokluğuna? Nasıl alışılırdı, onun sesini duymamaya? “Zaman”diyorlardı, “Zaman her şeyin ilacıdır.” Öyle miydi? Bilmiyordu:


“Yapayalnızım, işte şimdi. Yapayalnızım. Hiç kimsem yok. O da yok. O çok sevdiğim... Gelmedi okyanusun ötesinden...


En kötüsü nedir? Ölüm mü ihanet mi? Ya da her ikisinin birden olması mı? Babam öldü. O,o çok sevdiğim yerime başka kadınları koydu. Nasıl yaptı bunu? Bilmiyorum ki; ben hiç yalan söylemedim ona...


Duvarımdaki Can Yücel portresine bakıyorum.

Ve onun sözleriyle konuşuyorum:


‘Yalnızlığım benim çoğul türkülerim

Ne kadar yalansız yaşarsak o kadar iyi’


Susuyorum. Benim sana en çok ihtiyacım olan zamanda sen yoksun. Gel hadi, bir sigara içelim babam! Kimin işine yaramış ki isyan etmek. Susmak en iyisidir belki de...”


Defteri usulca kapattı. Arkasına yaslandı. Gözyaşları yanıyordu yanaklarında. Aylardır mavi gözlerinin derinlerine dek işlemişti bu keder. Ağlamak istiyordu incecik bedeni sarsıla sarsıla. Ama yapamadı. Yerinden kalktı. Dışarı çıktı. Gülümseyen bir akşam güneşi gökyüzünü kızıla boyamakla meşguldü. Yaşamın her rengi vardı gökte. Karanlık ve aydınlık hep bir yerde buluşuyordu. Gülümsedi, yüreğiyle; yalnız dudaklarıyla değil... Bakışlarını indirdi, tam bu sırada ışıl ışıl iki gözle buluştu gözleri...

  • ÇAĞLA BAŞTÜRK


2 Mart 2006, Ekleyen Yusuf Yağdıran







İlgili Yazılar

Hepsini Gör

Yorumlar


bottom of page