top of page
1/1094

BİR DEVRİMCİNİN HİKAYESİ

Niyazi UYAR

*

Ailecek zekiydiler, özellikle sayısal zekâları… Köylüler onlara dair, “Hesabı, keratı eyi,” derlerdi. İki işlemli matematik sorularının cevaplarını şıp diye verirlerdi. Hele Muharrem, sigarasından bir fırt çeker, dumanı çıkarmak için başını yana yatırır, ağzını hafifçe büzer, içine çektiği dumanı parça parça bırakıp kalemsiz, kağıtsız şu derdi cevaba!


Kıcıro’dan kız almak her babayiğidin harcı değildi, her daim ciddi, her daim asık bir yüz, Gök Münevver’in deyişiyle “yüzlü isli”dir. Nasıl olmuşsa olmuş, ilk göz ağrısını taş yapı ustası Melek Nurullah’a vermiş. Kıcıro’nun köyünde kızlar gönlünün çektiğiyle mi yuva kuracaktır? Geç geç… sevdiğini isteyecek, ona varabilecek kaç Gök Münevver çıkar? Gök Münevver, Aziz Atatürk’ün kafasındaki Türk kadını profiline tıpa tıp uyan biridir. Onun şansızlığı, köyde dünyaya gelmesidir. O, “vali padişah vız gelir, bana,” deyip birey olmanın kavgasını dokuz yüz kırklarda vermiştir.


Muharrem, evin küçüğüdür. Taş yapı ustası Melek Nurullah’ın da öteki köylüler gibi işe göre çocuğu olmuştur. Biri, öküzleri otlatacak, biri koyunları, kız olursa halı dokuyup cebi sıcak para görecek, biri tarlada takkada çalışacak, biri de hindileri güdecektir. Muharrem’in şansına hindi çobanlığı düşmüştür. Muharrem hindilerine adlar koyar, o adlarla çağırır. Verdiği adlar okuduğu tarihi hikayelerdeki kahramanların adlarıdır. Kendini tarihi kahramanların yerine koyar, rüyalarında kötülere karşı savaş verirdi. Köroğlu hikayeleri, Hazreti Ali ve Hayber Kalesi, Battalgazi, Kara Murat, Malkoçoğlu…


Köroğlu adını koyduğu hindi ile arkadaştır, Köroğlu bir dakika ondan ayrılmaz, o oturunca o da varır yanına çöker, yürümeye başlayınca peşinden yürür, koşarsa o da paytak paytak koşturur. Muharrem elindeki sopa ile çekirge avlar, avladığı çekirgeleri Köroğlu’na verir, ikisi de bundan tarifsiz sevinç duyardı.


“Köroğlu, hadi kap olum, hadi zıpla, hadi zıpla, kap!”


Muharrem yanında kanatlarını hafifçe açarak çöken Köroğlu’nun güneşte ıldır ıldır yanan siyahlı, beyazlı, grili tüylerini önden arkaya okşar, gagasına bir öpücük kondururdu. Bu okşayış, bir sevginin, bir arkadaşlığın temsili resmi olarak hayat bulurken, Köroğlu, o hazza kendini teslim eder, yüreğindeki sevgi kabarcıkları büyüdükçe büyürdü.


İlkokulu bitiren Muharrem, Köy enstitülü Sait Öğretmenin kılavuzluğuyla ilçedeki ilk öğretmen okulu sınavlarına girer, öğrendiği yerlerden gelen soruların hepsini yapar, köy okullarının erken kapanmasına sebep Türkçeden ölçü, uyak, fen bilgisinden devreler konularındaki sorulara yanıt veremez sadece; fakat sınavı iyi bir sıralama ile kazanır.


İlköğretmen okulunun ilk yılı, alışma yılı olarak geçer, esas Muharrem ikinci sınıfta ortaya çıkar. Bir köy çocuğunun şehirde başarılı olması kolay değildir, evde sıcak bir aş, yanan bir soba, çamaşırlarını, bulaşıklarını yıkayacak bir büyük yoktur. Muharremlerin başarısı mucizenin hayat bulmasıdır. O, yalnız yetenek gerektiren derslerde başarısızdır, özellikle, resim, müzik. Hele müzik, doğru dürüst solfej yapamaz. Sesi, avazı kulaklar için ıstıraptır. Öğretmen okullarında bu dersler çok önemlidir, nice öğrenci bu derslere sebep sınıfta kalmış, belgelenmiş, okul hayatları bitmiştir. Muharrem’i iyi anlayan öğrenciliği onun öğrenciliği gibi zorluklarla geçen bazı öğretmenlerinin empatisi sayesine sınıfta kalmadan belgelenmeden geçmiştir sınıfları.


İlk öğretmen okullarında gündüzlü okuyanlara nehari, yatılı okuyanlara leyli denirdi. Leyli okuyabilmek için öğrencinin başarılı olması, not ortalamasının yüksek olması şarttı. Bir köy çocuğunun leyli okuması ailesi için bulunmaz bir kıymettir. Muharrem’in dersleri iyidir, Latif öğretmen gibi ona sahip çıkan birkaç öğretmeni de beceri derslerindeki eksikliğini görmezden gelince leyli okumaya hak kazanmıştır. Hak kazanmıştır kazanmasına da okulun leyli okuyacak sınırlı sayıdaki kontenjanına sebep, hani bir halk türküsü vardır, “kader torbasına elimi uzattım, tecelli kağıdım karalı çıktı,” dercesine bin dört yüz kilometre uzakta Diyarbakır Dicle İlköğretmen Okulundaki açık kontenjana istinaden Dicle İlköğretmen Okulu’na gider, oradan mezun olur.


Muharrem ilkokul üçüncü sınıfta, o zamanlar adı bilinmedik bir hastalıktan kaybetmiştir babası Melek Nurullah’ı. Adı bilinmedik demişler, belki şehre, doktora, hastaneye gidilebilseydi bilinirdi adı, belki iyileşirdi de kim bilir. Muharrem yetim kalmıştır, şimdi yoksullukla birlikte, babasızlık, gariplik daha çok bükmüştür belini.

Muharrem, Dicle İlköğretmen Okulunda da parmakla gösterilen bir öğrenci olur. Buna sebep yetenek dersleri hiçbir şekilde başını ağrıtmaz olmuştur, öğretmenlerinin empatisi bu okulda daha çok hakikat olmuştur.


Dicle İlköğretmen Okulunu bitiren Muharrem, leyli okuduğu için mecburi hizmeti vardır. İlk görev yeri, Elbistan’ın uzak bir köyüdür. Buralarda göreve git gitme arayıp soran yoktur. İsterse ayda bir ilçeye git maaşını al, isterse günlerce şehirde kal; kimse sen neredeydin diye sormaz bile. O ömrü boyunca hak etmediği hiçbir şeyi ne almış ne de almaya tevessül etmiştir. Kıcır Kızı Hatçe kadın, onu ahlaki olarak haram- helalden öte öyle bir yetiştirmiş, öyle bir yetiştirmiş, gece yastığa başını koyar koymaz, babası Melek Nurullah, anası Hatçe kadın karşısındadır, başını yastığa koyar koymaz sınava tabi tutarlar sanki onu. Arkadaşlarının;

“Boş ver canım, sen mi kurtaracaksın memleketi, bu kadar maaşa bu kadar olur,” sözlerine kulak asmaz, dersine hep vaktinde girip çıkar.


Muharrem’in hemen her akşam ziyaretçileri vardır. Okul bahçesinin içindeki küçük odalı lojmana gelenlerle çay, sigara derken sabahlara kadar “memleket nasıl kurtulur,” tartışmaları yaparlar, koyu koyu içilen çaylar ve filtresiz sigaraların dumanıyla kızarmış, kana kesmiş gözlerle. Muharrem’in sigara içişi herkesten farklıdır. Dumanın zerresini zebil ziyan etmez, hepsini içine çeker, büyük küçük dolaşımları yaptırır; dolaşımı tamamlayan dumanlar peyder pey parça parça çıkardı ağzından. Ağzından çıkan dumanlar yukarı doğru kıvrıla kıvrıla çıkıp giderken, küçük esintilerle bilindik hiçbir şekle benzemeyen haliyle bir yol izler, sonra da kaybolup gider. Sigara içmekten sağ elinin işaret parmağı ile baş parmağı, ince var yok tel bıyıkları, dişleri sapsarı sararmıştır.


Muharrem, her yaptığı işte disiplinli olduğu gibi siyasal çalışmalarda da disiplini elden bırakmamıştır. Onun disiplinli tavrı, siyasal düşüncesine hakimiyeti, tartışmalarda ustalardan alıntılar yaparak konuşması, örgüt içinde tez zamanda genel kabul görmesi bölge sorumlusu olmasını sağlamıştır. Muharrem siyasal çalışmalara bu kadar zaman ayırmışken, bir güne bir gün görevini ihmal etmemiştir. Derslere zamanında girip çıkmıştır, hasta olsa bile, doktora moktora gitmeden ayakta savmıştır hastalığı. Elbistan’ın dağ köyünde onu arayan soran olmayacakken, bugün de yatayım dememiş, her insanın içinde olan atalet duygusuna bir gün bile teslim olmamıştır.


Günler böyle akıp giderken, bir gün radyolar Hasan Mutlucan’ın tok sesiyle gümbürder;

“Yine de Şahlanıyor diyor, Mutlucan, Estergon Kalesi,” diyor, bütün kahramanlık türkülerini havalandırıyor. Çok rütbeli, çok ödüllü generaller kameraları karşılarına almış, Aziz vatandaşlarım, diyor çok rütbeli bir general, konuşmasında kaybolan devlet otoritesinden, Atatürk ilkelerinden uzaklaşıldığından, meclisin bir cumhurbaşkanı bile seçemediğinden, terörün tırmandığından, sokakların parsellendiğinden, kardeşin kardeşe düşman olduğundan dem vurarak, darbeye mecbur kaldıklarını anlatıyordu. Çok rütbeli bu general, Silahlı Kuvvetler olarak mecburen yönetime el koyduklarını, asayişi tesis eder etmez de demokratik hayata geçişin müjdesini veriyordu.


On bir Eylül’deki terör On iki Eylül sabahı bıçak gibi kesilmiştir. Bir gün önce memleketin sokaklarında gençler öldürülürken, On iki Eylül günü bitivermiştir. Askeri yönetim örgüt mensuplarını bir bir göz altına alıp tutuklarken, kısa zamanda da örgütlerin ellerindeki silahları eliyle koymuş gibi kısa zamanda toplamıştır. Kısa zamanda binlerce insan göz altına alınmış, yüzlercesi tutuklanmış, kimileri yurtdışına kaçarak kurtarmıştır canını.


Muharrem, Elbistan’ın dağ köyündeki lojmanda göz altına alınıp günlerce sorgusuz sualsiz tutulmuştur. Epey bir zaman sorgu sırası beklemiş, beklemekten delirecekmiş gibi olmuştur. Sorguçların, işleri başlarından aşkındır, yüzlerce yüzlerce insan toplanmış ifade sırası beklemektedir. Sıra nihayet Muharrem’e gelmiş, bilmediği, şahit olmadığı olayları ona yükleyip kabul ederse, cezasının az olacağını söylemişlerdir. O, bütün ithamları reddederken, arkadaşlarının ne adlarını ne adreslerini verir. İşkence ne kadar dayanılmaz olursa olsun, tek kelime alamamışlardır ağzından. Her soruya, “bilmiyorum, görmedim, hayır, duymadım…” cevaplarını verir. Bunun üzerine sorguçlar öfkelerinden çılgına dönerler, o hep, “bilmiyorum, görmedim, duymadım, hayır…” cevaplarını verir.


Muharrem’den istediklerini alamayan sorguçlar, tutuklanma talebiyle mahkemeye sevk ederler. Mahkeme böyle isnatlarla gelen hiçbir sanığı affetmez hepsinin tutukladığı gibi Muharrem’in de tutuklanmasına karar verirler ve Muharrem Diyarbakır E Tipi cezaevine kapatılır.


Muharrem’i göz altı günlerinde, mahpus damlarında yaşadıklarını konuşturmak için, Gök Münevver’le, Hatçe kadın’a, Zürya Petekkaya’ya anlatır göz yaşlarında boğula boğula. O anlattıkça, Gök Münevver, Hatçe kadın, Zürya Petekkaya da gözyaşlarında boğulmuştur. Muharrem’in anlattıklarına insan olanın dayanması imkansızdır, demirden yürekleri bile eritir. Filistin askısı mıymış ne, ona asmışlar, cereyana bağlamışlar, aç susuz koyup kan revan içinde kalıncaya kadar dövmüşler. “Bak Münevver yenge burun kemiğim kırıktır benim. Atatürk’ü sevmiyormuşum, tanımıyormuşum gibi, onun ilkelerinden, inkılaplarından sual ettiler. Ben onlardan çok bilerim Atatürk’ü, o Atatürk, Osman’ın at oynattığı diyarların tek gamzelisinin dediği gibi bizim Atatürk’ümüz! Hele Münevver yenge, yılan dolu bir hücreye attılar beni. Birçok arkadaşım, aklını kaybettiği gibi, itirafçı olup arkadaşlarını sattı. Ben yılandan çocukluktan beri korkmam. Tek tek boğazını sıkıp öldürdüm onları, onlar da beni ısırdı, ısırdı ısırmasına da zehri alınmış mıdır nedir, hiçbir şey olmadı bana, ah Münevver yenge, ah!”


Muharrem cezaevinde bir yıl yattıktan sonra, tahliye olur. Tahliye olmasına tahliye olur da meslekten ihraç edilmiştir. Bu durum cezaevi günlerinden, işkence odalarının acılarından daha acı gelir. Haberi yolda, belde kime kimseye demeden doğru eve gelir eşi Kezban Hanım’la paylaşır. Kezban Hanım:

“Üzülme hayatım, benim maaşım var ya, yeter de artar bize. Eller ne derse desin; sen bizimle birliktesin ya yeter bize!”


O gün görmüş, ehlibeyt erenlerindendir, bir güne bir gün onu üzecek, kendini eksik hissettirtecek tek kelime etmez, daha bir dikkatli davranır. Kendirli Pehlivan’ın ifadesiyle lafın dokuz boğum olduğu bilinciyle, iki düşünür, bir konuşur Kezban Hanım! Ahali, gariptir güller gibi geçinip giden insanları birbirine düşürmek için neler uydururlar neler! Muharrem’in yüzüne olmasa bile, arkasından diyeceklerdir.

“Bu da adam mı ya, garı parasına muhtaç olmuş, bu adam mı ya?”


İşte hayatın en acımasız şamarı böyle şeylerdir. Diyeceklerdir ki, “bu da erkeğim diye geziyor, yuh senin erkekliğine!” Günler böyle ağır ağır ölüm sessizliği içinde gelip geçerken, mahkemeleri hep ileri bir tarihe ertelenir. Davalar ertelendikçe, Muharrem’in canı çıkacakmış gibi olur. Birkaç sefer de mahkemeye bakan yargıçların değişmesi, her şeyin tuzu biberi olur. Eşi Kezban Hanım, hem işlerini yaparken öte yandan da görevini aksatmamaya çalışır. Muharrem’in elinden bir şey gelmez, istese de beceremez zaten, o bir yetenek işi değil midir ki. Kezban Hanım için saçını süpürge etme deyimi cuk diye oturur. Bu kadar ağır hayat koşulları, otuzunda saçını başını apak etmiştir. Apak olmasına aldırmadığı gibi, boyamayı bile aklının ucundan geçirmemiştir. Geçirse bile ona ayıracak ne zamanı ne de parası vardır.


Yıllarca meslekten ayrı kalan Muharrem, siyasal ortamın yavaş yavaş ılımaya başladığı günlerde mahkemelerde kararlarını çabuklaştırmaya, hakikatte bir suçu olmayanları beraat ettirmeye başlamıştır. Muharrem’in mahkemesine bakan heyet, mahkemeyi beraatla neticelendirip görevine iade edilmesine karar verir. Bakanlık da mahkemelerin verdiği kararları vakit geçirmeden uygulamaya koyar, Muharrem gibi mağdurları öteki mağdurları görevine iade eder. Yıllarca alamadığı maaşlarının bir bölümünü alarak az da olsa ferahlarlar. Yargıç Pirhasan Demirbaş’ın bu adilane kararı, Muharrem’in evini, düğün bayram evine çevirir. Muharrem’in evinde düğün bayram günleri üç yıl sürer. Hani şair demiş ya.


“Hele kavga nedir hiç bilmeyeceğiz,

Bir kavga var ki,

Biz o kavganın tam içinde olacağız!”

Şairi kimdir, yoksa ben mi demişim bilemedim.


Muharrem dayanılmaz baş ağrılarıyla, uykulardan uyanır, bir bıçak gelir, beyninin tam ortasına saplanırken, ağrıları dayanılmaz olurken sesi yıldızlara ulaşır. Eşi Kezban Hanım,

“Muharrem, yeter artık, doktora gitmem de gitmem diyorsun. Yarın doktora gidiyoruz, bir şey varsa da ortaya çıksın, tedaviye başlarız. Her zaman senin yanında olduğumu, en iyi sen bilirsin, verecek bir canım var; o da sana feda olsun!”


Muharrem’in korkusu, beynini yiyip bitiren bir tümörün olmasıdır. Ya tümör varsa, o zaman ne yapacaktır, daha yeni huzura kavuşmuşken, gülmeyi hatırlayıp ağız dolusu gülmeye başlayalı, üç yıl olmuştur. Ağrıların hayra alamet olmadığını tahmin ettiğinden ilk zamanlar hafif hafif gelip giden ağrılara bana mısın dememiş, “yel demiş, gelir geçer,” demiş. Demiş demesine de... Sonra sonra bayılıp bayılıp düşmeler, dalıp dalıp gitmeler, unutmalar, dilinin dolaşması, yarım yamalak çıkan sözcükler…

“Muharrem yarın Kütahya’ya gidiyoruz, orada bir beyin doktoruna muayene olup ne var yok görelim!”


Aslında Kezban Hanımın da sonucun hiç de hayırlı olmayacağı içine doğmaya başlamıştır. Özellikle Muharrem’in unutkanlığı, sözcükleri yarım yamalak söylemesi korkusunu çoğaltmıştır.


“Kezban benim bir şeyim yok, hiç korkma, tansiyonum düşüyor herhalde, beslenmeme dikkat edersem, bir de bu mereti bırakırsam bir şeyciğim kalmaz!”

“Olmaz Muharrem, yarın gidiyoruz, ben her şeyi planladım, yarın gidiyoruz!”

Altıntaş’ın bir köyünde görev yapan Kezban - Muharrem çifti, saat ondan sonra öğrencileri evlerine göndererek, Kütahya’ya doktora giderler.

“Maalesef hocam der Doktor Selim Ayvacı. Bizim yapacağımız bir şey yok. Ankara’ya, İstanbul’a veya İzmir’e gidip üniversite hastanelerinden birinde tedavi olmanız gerekiyor. Tavsiyem buralarda hiç zaman kaybetmeden en kısa zamanda bir üniversite hastanesine gidin. İşiniz uzun!”

Ege Üniversitesi Beyin Cerrahı Kazım Öner, lazım gelen tetkikleri yaptırarak ameliyat için gün verir.


“Muharrem Hoca, bu perşembeye hazır olun ameliyat oluyoruz!”

“Umut var mı doktorum, bana her şeyi söyleyebilirsiniz; ben hiçbir şeyden korkmam! On iki Eylül’ün zindanları, işkencehaneleri bile bana vız geldi. Şimdi bir tümörden mi korkacağım!”

“Hani derler Muharrem Hoca, Allah’tan umut kesilmez, biz elimizden geleni yapacağız; sonra bekleyip göreceğiz!”

“Dedim ya doktor bey, ben hiçbir şeyden korkmam, benim korkum cefakâr eşim Kezban ve çocuklarım Atakan ile Atalay! Benim için ölüm denilen şerefsiz hoş gelmiş, sefa gelmiş!”

Muharrem arka arkaya iki sefer ameliyat olmuştur, artık bütün umutlar tükenmiş, ölüm iki nefes arası hemen ensesindedir. Üçüncü ameliyat için ekibine talimat veren Kazım Öner, Muharrem’i ameliyata alır, fakat tümörün bütün beyni kapladığını görünce neşteri vurmadan ameliyatı sonlandırır. Bugüne kadar göz yaşı döktüğüne şahit olmadıkları Profesör Kazım Öner, Muharrem için içini çeke çeke ağlar. Muharrem’i sevmiştir Kazım Öner, onun hazır cevaplılığı, On iki eylül Faşizminde yaşadıkları, içini çok acıtmıştır. Muharrem’den her vizitte Bektaş Veli’nin, Turabi’nin, Pir Sultan’ın derin manalı sözlerini duyması… içini daha da acıtır.


Muharrem anası Kıcır kızı Hatçe Kadın’dan öğrendiklerini çocuk belleğine yerleştire yerleştire öteden beri nakli bilgileri, okudukları ile harmanlayıp halk kültürünün bir elçisi düzeyine ulaşmıştır.


Muharrem’in beynindeki agresif, saldırgan tümör, çabuk yayılıp vücudun diğer organlarına da sirayet etmiş, tıp dilindeki adıyla “metastaz,” yapmış, çoklu organ yetmezliğine sebebiyet vermiştir. Artık günleri sayılıdır Muharrem’in, o da bunun bilicindedir, içinde kalan her şeyi, o üzülürmüş, bu üzülürmüş diye düşünmeden söyler. Yalnızca diline geldiğini konuşmak değil, ayıplı, günahlı lafları da kullanmaktan geri durmaz olmuştur. O güne kadar sakladığı, ayıplı sözleri, sevip de alamadığı köy öğretmenin kızını unutamadığını… her şeyi, her şeyi düşünüp taşınmadan konuşması, çevrede şaşkınlık yaratmasıyla, “aklını sef etti,” galibalara sebebiyet verir…

Yıl iki bin, aylardan mayıstır. Muharrem sabaha karşı ak donlu bir ata binerek, o güzel insanların diyarına doğru alıp başını gider. O, güzel atlara binip giderken eşi Kezban Hanım’ı dul, oğulları, Atakan ile Atalay’ı yetim bırakıp gider.

62 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Buz Kesiği

KAR

Comments