top of page

BEDEL


 

Niyazi UYAR*


Gönlü yalnızdı. Ormanlıkta ağaç arar gibi, değildi ama ağacı gönülle açıklamak olur muydu hiç?

Sadece, gönlü yalnızdı seveni edeni çoktu çünkü! Onunla konuşmak, bir şeyler sormak için sıradaydılar adeta. Bu ne ak düşen sakallara ne de dökülmüş saçlaraydı. Bu birikime, bu özü sözü birliğe idi. Özü sözü bir olmak demek adam olmak demekti. Adam gibi adamın tanımı işte budur. Sözlükte yazılanlar bu kadar etkileyici olur mu mesela?


İlk gençlik yıllarından beri, iki yüzlülükten, nefret ederdi…

Seveni edeni çoktu ya gönlü yalnızdı ya! Bir Allah’ın kulu ile bile paylaşmazdı sırlarını.” Sevgi ayrı, güven ayrı derdi. 78 kuşağının karakteristik özelliğiydi bu. Akşam vakti arkasından gelen araba ışıkları, arkasında yürüyen insanlar, tanımadığı birinin yüzüne gülmesi… O, anlayandı, dinleyendi, dinlemekten öte güven vermesiydi belki… Yalnız o yine yalnızdı, onu anlayan, derdini paylaşabileceği birine denk gelmemişti daha. Teşbihte hata olmaz derler ya koca çamlıkta gölgesinde oturabilecek bir ağaç bulamamak gibi mesela. İçinden geçenleri, yüreğinden kopup gelenleri biriyle paylaşamaması güvensizliğin, yalnızlığın doruklarına çıkarıyordu.


“Bir seni, bir onu,

Bir de sarp kayaların kardelenini,

Bir de narçiçeğini,

Bir de meşeli tepenin vefasızını,

Unutamadım bir zaman, bir seni, bir de onu…” demişti ya!

Yalnızlığın doruklarında yaşamak nasıl bir şeydi?


Öğrencilerini çok severdi. Kızı erkeği birbirinden ayırdığı yoktu. Öğrencilik yıllarındaki ayrımlar gözünün önüne gelince o anlı şanlı nerde o eski öğretmenler lafını duydu mu, ‘hadi canım sende’ derdi. En çok ilgilendiği sınıfta arkada oturan öğrencilerdi. Her derste onlardan birini yoklar, dersten kopmalarına izin vermezdi. Okuduğu kitapları, izlediği güzel filmleri önerirdi. Türkiye ve dünya gündemi derslerinin en zevkli tarafıydı. ‘Kendilerini buluyor öğrencilerim, o nedenle demokratik bir ortamda konuşturup tartıştırıyorum onları’ derdi.

O gün Ali Öğretmen, bir ağarmaya yüz tutan bıyıklarıyla oynuyor; bir uçlarından tutup koparıyor, bir ısırıyordu. Siyah gözlerinin çevresi, ateş tuğlası gibi kıpkırmızı kızarmıştı. Yerinde duramıyor, sınıfın bir tarafından öte tarafına durmadan, hızlı hızlı gidip geliyordu. Gidip gelirken de başının arkasında kalan üç beş saçı yolarcasına asılıyordu. Son iki aydır sicilli bir tansiyon hastası olup çıkmıştı. Biraz canı sıkıldı mı, küçük tansiyonu on’un üstüne çıkıveriyordu hemen.


Ali öğretmen dersi unutmuş, durmadan:

“Bu kadarı da olmaz, bu kadarı da olmaz!” Diyor başka bir şey demiyordu. Ali Öğretmeni hiç böyle görmemişlerdi. Bildikleri, tanıdıkları Ali Öğretmen gitmiş, onun yerine huysuz bir adam peyda olmuştu, nerden çıktıysa: Adam barut, adam ateş gibi bir şeydi, adam deli gibi bir şeydi. Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Ali Öğretmen’in yürüyüşü ve bahçede ötüşen kuşların sesinden gayrı bir şey duyulmuyordu.


“Ben yirmi beş yıldır bir öğrencimin kulağını çekmedim, bir öğrencimi disiplin kuruluna vererek cezalandırmadım. Hep sözümü altın ettim, hep dilimi bal ettim. Dilimi bal ederken, acılarımı içime bastırdım. En sevdiğim insanları kaybettim. Yine de bir güne bir gün işimi savsaklamadım.”


Bu yılın son sınıflarının davranış bozukluğu okulca biliniyordu. Sevginin, disiplinin yerini iltimas almıştı. Top sakallı, küpeli, kot pantolonlu, garip garip giysili öğrenciler… Tuvaletlerde sigara içmek artık sıradan bir disiplin vakası olmuştu. Dilediği saat derse giren, dilediği saat dersten çıkan, özürsüz devamsızlığın bir şekilde hallolacağını bilen bir anlayış egemen olmuştu. Ve devamsızlık sıkıntılarını raporla çözenler...


O gün yine son sınıf öğrencileri, tuvalette bir araya gelmiş sigaralarını içmektedir. Ortalık duman altı, sanırsınız inden tilki çıkarıyorlar.

O gün nöbetçidir Ali Öğretmen. Nöbetçi olmasa ilgilenmeyi düşünmez; çünkü defalarca ilgililere iletmiş, bir şey değişmemişti. O konunun bir yönetim sorunu olduğunu bilmektedir. Mesela Muavin Nurhayat:

“Hocam, sorun söylemeyin, bana çözümden haber verin!”

İkinci dersten çıkmışlardı. Ali Öğretmen, nöbet yerine doğru istemeye istemeye gitti. Tuvaletten de sesler geliyordu. Oraya doğru yöneldi, tuvaletin kapısından içeri şöyle bir baktı:

“Gelin hocam gelin bir tane de siz götürün!”

“Hocam hadi nazlanmayın, siz de seversiniz!”

“Biliyoruz hocam siz de eski kulağı kesiklerdensiniz!”

“Hocam bizi kırmaz, hadi için hocam!”

“Benim en sevdiğim öğretmen, Ali Öğretmen!”

“Ali Öğretmen kraldır, Ali Öğretmen babadır!”

“Ali Öğretmen, Yumuk Binali’nin, Deli Hasan’ın adamı değildir!”

“Ali Öğretmen, onun bunun adamı olur mu be oğlum, sen manyak mısın?”

“Ali Öğretmen, arkadaştır, Ali Öğretmen dosttur, Ali Öğretmen candır!”


Ali Öğretmen ne diyeceğini ne yapacağını şaşırmış, tutulup kalmıştı. Yirmi beş yıllık öğretmenlik anlayışı, formasyonu yerle bir olmuştur. Olur; ama bu kadar da olmaz, denilen cinstendi. Çocuklarından küçük çocukların terbiyesizlikleri, her şeyi silip süpürmüştü. Ali Öğretmen bir felâketle karşı karşıyaydı şimdi. Ülkemin yarını, geleceğimizin teminatı dediği zavallılar onun öğretmenlik anlayışını yere sermişti. Ali Öğretmen önüne gelen iki öğrenciye öyle bir Osmanlı tokadı attı, tokadı yiyen çocuğun ayakları yerden kesilip boylu boyunca yere serildi… Ali Öğretmen, öfkelenmiş, sinirden boyun damarları şimiş, avazı çıktığı bağırıyordu:

“Allah hepinizin belâsını versin, sizin gibi öğrenci olmaz olsun, asalak herifler, terbiyesizler!”

Ali Öğretmen, öfkesini yenemedi. Bu sineye çekilecek, bir başına halledilecek bir sorun olmaktan çok öte bir şeydi. Tuvaletin, kapısını kapatıp iki öğrenciyi idareye haber vermesi için gönderdi. Bu sırada gürültüyü duyan üç beş öğretmen de oraya gelmişti. Ali Öğretmen’e:

“Hocam ne oldu, yapacağımız bir şey var mı diye soranlara bekleyin biraz sonra her şeyi gözlerinizle görürsünüz. Bunlar bizim eserimiz. Bunlardan gelecek olur mu, Allah’ınızı seversiniz, ne olur doğru söyleyin, bunlar bizim insanımız mı?”


Müdür Binali, Eğitim Şefi Deli Hasan, Muavin Nurhayat, beş dakika sonra oraya damlamışlardır bile. Oysa onları yerinde bulmak şanstan öte bir şeydi. Yerlerinde bulsan bile telefonla iş takibi yapmaktan seni duymazlardı. Eski eğitim şefi, dayanamamış, istifa etmişti. O anda yönetim kadrosu okulun işleyişi ile ilgili bir değerlendirme yapıyormuş, tesadüf bu ya!

Ali Öğretmen, siz kapıyı tutun, biz Hasan’la içeri girdikten sonra, Nurhayat Hanım’da isimleri yazsın.

Muavin Nurhayat Hanım tespit ettiği on beş öğrencinin isimlerini not defterine yazdı. Muavin Belgin:

“Müdür Bey, Ali Bey’in dilekçe vermesi lazım, çünkü o nöbetçi öğretmen; hem de olayı en ayrıntısına kadar bilen kişi. Aksi halde bizim işlem yapmamız mümkün olmaz!”

“Evet, Nurhayat Hanım, doğru söylüyor!”

Eğitim Şefi Deli Hasan:

“Bence de!”

“Hasan Bey, Ali Bey dilekçeyi milekçeyi hazırlarken, sen disiplin kurulunu topla. Arkadaşları dersten çağır, bugün bunu neticelendirelim.

“Tamam da Müdür Bey şöyle bir şey var yalnız!”

“Ne var Hasan Bey?”

“Disiplin kurulumuzun öteki üyelerine dediğimiz yaptıramıyoruz!”

“Sen de öğretim yılının başında sözün geçecek adamları seçtir kardeşim; sen sene başındaki kurulda işi ciddiye almıyorsun ki, şimdi de geçmiş karşıma adamlar dediğimi yapmıyorlar diye şikâyet ediyorsun!”

“Tamam Müdür Bey, seneye bunu halledeceğim!”

“Ali Bey oyalanma hemen dilekçeni yaz!”


"Dilekçe vermek istemiyorum Müdür Bey! Ben öğretmenlik hayatımda hiçbir öğrencimi disipline vermedim, bundan sonra da böyle bir şey düşünmüyorum! Olayları siz de gördünüz. Tuvaletin ortasında bir sıra, üstünde çanak içinde çerez; sonra bira kutuları, yerlerde sigara izmaritleri, sigara kapları… Ben neden dilekçe vereyim, siz idarece bir tutanak tutun, hepsinden daha sağlam olmaz mı?”

“Senin dilekçe vermen gerekir, sen dilekçe vermekten korkuyor musun?”

“Beni ateşe atıyorsunuz, bu nasıl idarecilik, benim güvenliğimi sağlayabilecek misiniz sonra?”

“Yönetmelik öyle, yönetmelik öyle!”

“Ben böyle yönetmeliğin…”

“Sen nereden bileceksin, her gün yönetmelik değişiyor, yönetmelik demese bile ben diyorum, dilekçeyi sen vereceksin!”

“Tamam o zaman, madem siz emrediyorsunuz, öyle olsun!”

Ali Öğretmen, dilekçeyi Hasan Bey’e verdi, o da havale işlemlerini Binali’ye yaptırıp disiplin kurulunu topladı, olayı soruşturmaya başladı.

Deli Hasan, Deli Hasan!

Havlacı Hasan

Bir dilim bostan,

Devecilerin Neslihan,

Yan gel Deli Hasan!


Her disiplin cezasından sonra ceza alan öğrenciler, arkadaşlarıyla bu tekerlemeyi söylüyorlardı. Bu tekerlemenin şerefine cezalar en alta iniyordu. Deli Hasan, yılların eğitim şefiydi okulda halledemediklerini üst kurulda hallediyordu. Hepsi aynı davanın adamıydılar. Farklı düşünceden, dünyaya farklı bakan bir Allah’ın kulu var mıydı? Deli Hasan’ın soluk çıkan yeri çok olduğundan kimse ondan korkmuyordu. Sınıfta sigara içen bir öğrencinin annesi okula avukatı ile gelmiş:


“Hasan Bey, oğluma tuvalette sigara içti diye ceza vermişsiniz. Bu yanlış, bakın avukatım size doğruyu anlatacak! Sigara kötü bir şey olsa bakkalda, çakalda açık açık satılır mı? Uyuşturucu kötü bir şey, o nedenle açık açık satılmaz. Satanı buldular mı anasını ağlatırlar. Lütfen verdiğiniz cezayı geri alın; yoksa biz yapacağımızı biliriz! Avukat Erol Bey, siz de bir şeyler söyleyin, öyle robot gibi durmayın!”


“Pakize Hanım olayı öğrenmeye çalışıyorum. Siz yolda bana bir şey anlatmadınız ki!”

“Sen sordun mu?”

“Soracaktım; ama fırsat vermediniz, ben bunlara sorarım dediniz durdunuz! Bir şey diyecek oldum, sözümü kesme dediniz.”

Disiplin kurulu toplandı, ateşli tartışmalardan sonra kararını açıkladı.

“Disiplin yönetmeliğinin 16 maddesinin 5. fıkrasına göre okuldan mecburi tasdikname ile uzaklaştırılmasına karar verildi. “

Bugüne kadar böyle bir uygulamaya kimse tanık olmamıştır. Dersten kaçanlara, okul eşyalarını tahrip edenlere, törenden kaçanlara, öğretmenlerine küfredenlere, sigara içenlere… ses çıkarmayan okul yönetimi bugün nasıl olduysa olmuş korkmadan vermişti öğrencilerin cezalarını…


Aradan bir ay geçmiş, okulda her şey normale dönmüştü. Dış kapıdaki güvenlik görevlisi bir bahane ile Ali Öğretmen’i kapıya çağırdı. Kim beni neden çağırıyor diye sorup etmeden kapıya giden Ali Öğretmen:

O, "kimdir beni çağıran," demeye kalmadan, beş silahın kendine doğrulduğunu görür.

“Ali Öğretmen sana yakışmadı, Deli Binali’nin oyununa geldin, sana yakışmadı!”

“Ali Hoca, Deli Hasan’ ın oyununa geldin, sana yakışmadı!”

“Ali Öğretmen, Karayılan Nurhayat’ın oyununa geldin, sana yakışmadı!”

“Biz seni severdik Ali Hoca; ama biz bedel ödedik, sen de bedel ödemelisin!”

“Racon böyle Ali Hoca, racon ödemeden öfkemiz dinmez!”

“Yapamayın çocuklar, yanlış yapıyorsunuz!"

“Yanlışsa yanlış Ali Hoca, sen bizim hayatımızla oynadın, bunun karşılıksız kalması yakışık alır mı hiç?”

“Bakın yapmayın, bu lekeyi hayat boyu çıkaramazsınız, asıl şimdi hayatınızla oynuyorsunuz, ne olur yapmayın!”

“Daha ne lekesi Ali Hoca, bundan ala leke mi olur zannediyorsun sen?”

“Yapmayın, katil olursunuz, kanlım olursunuz!”

“Katil olalım varalım, ne olur ki, bu ülkede katiller üç sene sonra bey oluyor!”

“Ömer yapma yavrum, Tarık yapma yavrum, Onur yapma, katil olursunuz, kanlım olursunuz!”


Ali Öğretmen’i ayağından vurdu eski öğrencileri, acı içinde bağırırken, sesi yıldıza çıkıyordu. Onların şakası olmadığını anladığında iş işten geçmiştir. Güvenlik görevlisine silahı dayayıp demir kapıyı kapattırmışlar. Ali Öğretmen, acıdan oracığa yığılıp kalır.


Okulunu, ülkesini, mesleğini çok seven Ali Öğretmen, öğrencileri tarafından vurulmuştur…


Ali Öğretmen’in arkadaşları, öğrencileri, yarım saat içinde okulu bırakmış, üniversite hastanesine doğru yürüyüşe geçmiştir. Müdür Binali, Eğitim Şefi Hasan Bey, Karayılan Nurhayat Hanım, kına yakmamışlardır; lakin Ali Öğretmen’i hastaneye götüren ambulansa eşlik ederek, ev sahibini bastırmışlar, yavuz hırsız misali…

                                                                              

 

 

 

 

 

 

 

 

Yorumlar


bottom of page