top of page

KANADI KIRIK KUŞ GİBİYDİLER

(Kitaplara adını yazıp imzaladım. Baktı baktı, "Yazı biraz büyük olmadı mı?" dedi. Ben de -incelemiş gibi- yazıya baktım,  "Evet ya biraz büyük olmuş," dedim. Yazarı eleştirmek ve haklı çıkmak!.. Çocuğun yüzündeki gülücük işte o anın sevinciydi).
(Kitaplara adını yazıp imzaladım. Baktı baktı, "Yazı biraz büyük olmadı mı?" dedi. Ben de -incelemiş gibi- yazıya baktım, "Evet ya biraz büyük olmuş," dedim. Yazarı eleştirmek ve haklı çıkmak!.. Çocuğun yüzündeki gülücük işte o anın sevinciydi).

*

DOĞAN SOYDAN

*

“Asrın felaketi” denilen 6 Şubat depreminden birkaç gün sonra hemşerilerimin acısını paylaşmak için, doğup büyüdüğüm memleketime gittim. Nisanın ilk haftasıydı, depremin yarattığı enkaz bütün çirkinliği ve korkunçluğuyla durup duruyordu. Evlerin üçte ikisi yok olmuş, ayakta kalabilenler de yıkık dökük, eğri büğrü görünüyor ve hepsi boşaltılmıştı. Şehrin dışında dört yöne öbek öbek kurulan konteynırlar insan doluydu ama ilk bakışta sanki kimse yokmuş gibi ıssız ve sessiz görünüyordu. Herkes kendi dünyasına çekilmiş her konteynırda tarif edilemez acılar yaşanıyor, gözyaşı akıtılıyordu.


Konteynırların çevresi tel örgülerle, beton kalıplarla kapatılmış, yalnızca giriş-çıkış kapısı açıktı. O ara öğle yemeği dağıtılıyordu. Kadınlar, çocuklar sıraya girmiş; yemek dolu plastik kapları alan gidiyor alan gidiyordu. Eski filmlerde gördüğümüz esir kampını andırıyordu görünen manzara.


Kapısında “Yönetim” yazılı konteynıra girdim, “Yönetim” dediğim yer, sarı cepkenli iki belediye işçisi bir de biraz daha üst yetkili görevli… “Çocuklara kitap getirdim, hediye edeceğim,” dedim. Onlar beni yanıtlamadan bir polis girdi içeriye. Konuyu anladıktan sonra, “Bugün İçişleri Bakanımız gelecek, yarın gelseniz” dedi. Anlaşılan, Bakan Beyle kitabı yan yana koyamamış, sakıncalı bulmuştu! Sonra öğrendim; baştan savmak için uydurulmuş asılsız bir bahaneydi bu. Üzüldüm, arabaya binip uzaklaştım.


Ertesi gün başka bir konteynır öbeğine uğradım. Dün evi varken bugün evi olmayan; dün oğlu, kızı, gelini, toru varken bugün kimsesi olmayan; dün her şeyi varken bugün hiçbir şeyi olmayan ailelerin acı dolu meskeniydi tek odalı konteynırlar! Burada iyi karşıladılar, masalar hazırlayıp hoparlörle duyuru yaptılar. Anneler, çocuklar sevgiyle yaklaştılar bana. Öyle sefil öyle sessizdiler ki; elleri koltuk altında titreyen anneler kanadı kırık kuş, çocuklarsa toprağından koparılmış çiçek gibiydiler; hepsi üzgün, solgun ve garipsi! 


Ziyaretimin üçüncü günü, şehrin merkezinde konteynırlar arasında; o da bir konteynır olan bir çayevine uğradım. Oraya gelen herkes -oturup konuşacak, dertleşecek, kim ölmüş kim kalmış öğrenecek- tanıdık bir yüz arıyordu. Ben de öyle yaptım, tanıdık bir yüz aradım. “Buyur eden” iki arkadaşın gösterdiği hasır iskemleye oturdum. Çay içtik, dertleştik. Bunlardan birinin ağabeyi ölmüş, ötekinin iki evi varmış ikisi de çökmüş; para, altın akçe hepsi enkaz altında kaybolmuş. 


Böyle bir ortamda depremden, acıdan başka ne konuşulur ki! Bazen bir söz bir sözcük sarsar, yıkar ya insanı, ben de öyle sarsıldım, yıkıldım sanki! Onca acılarının arasında, bana, “Allah’ını seversen söyle, açlığın varsa yemek getirtelim” diye ısrar edip durdular! İşte bu söz bu soylu davranıştı beni sarsan, yıkan! Susup kaldım. Bir ihtiyaçları olup olmadığını sordum, “yok” dediler.

 

Ah benim güzel Anadolu’m! Memleketimin gözü tok, gönlü zengin insanları.  “Bu da gelir bu da geçer ağlama” diyeceğim ama ağlamamak elde mi! Neyleyim!




Yaprak açma, dal sürme bahçemdeki salkım söğüt

Bu yıl yeşil olmasın hiçbir ağaç

Siyah açsın bütün güller, çiçekler

parklar bahçeler yolsun saçını

Susun kurtlar kuşlar, börtü böcek susun

Acımız var, yasımız var ortak!   


I8. 04. 2023                                                            

Yorumlar


bottom of page