top of page
1/1082

Aşk da Ölür

Güncelleme tarihi: 1 Ağu 2022

İnsan benzerini ararmış; salt aşkı yaratmak için değil, aşkı öldürmek ya da elinde ölmek için de...

Biz de birbirimizi bulduk; Aşkı öldürdük.


Nerden bilecektik, hem namuslu, hem sırtımızdan rengârenk kanatlar çıkaracak denli yürek kaldıracak ilişkilerin yaşandığı iklimlerde doğmadık ki malum olsun. En iyi aşklarımız annemizin babamızınki gibiydi, görev gibi.


Başlangıçtan beri hep inanılmazdı, sanki yaşadığımız böyle olsaydı dediğimiz bir filme taşınmıştık. Oysa lânetlenmiş Lut kavminin sonuncularıydık, kendi gerçeğimiz bu kadarını hak etmezdi. Belki bu yüzden farkına varamamıştık.


Piranha dişleri vardır sevinin,

Dedikodu alır yürür.

Çiğner çiğ etlerini kardeşlerinin

Lut kavmi yeniden yeniden dirilir.


Cahilliğimiz mi daha çoktu, cesaretimiz mi? Yaptıklarımızı ve ardından ölüme gittiklerimizin ne kadarını anladık sanıyorsun? Bir bilgisizlik okyanusu gibiydik başladığımızda, ondan da öyle cesur...


Daha kötüleri de vardır. Bakkal Şakir amcanın gofretlerine kalçalarını ve göğüslerini değiş tokuş etmiş kız da bizdik, geçkin yaşının eksikliklerini fark edemeyeceğimizi iyi bilen Nazife teyzenin parasıyla, deneyimiyle ayarttığı ama kentli giynekli bir hanımca beğenilmenin hazzıyla boyu uzamış on sekizindeki varoşlardan gelen delikanlı da… İnan ki hepsinde içten sevdalıydık, hepsinde de öyle heyecanlı… Saman çiğner gibi yaşamak sonradandır. İyiyi bilmeden kötüyü nasıl anlardın? Ama hepimizin yemini vardı, öğrenecektik…


Aşkı da…

Seni öğrenmeye kalmadı, bitti.

Haksızlık etmemeli, eşsiz bir ziyafetti. Aç gözüm doymaya kalmadan… demeli...


Tam alır gibiyken, bu benim hakkım, bu benim aradığım ve seçimim, ben bunu yaşayabilirim onuruyla derken, ama şaşkın ve anlamazlığın kelepçesinde saldırgan ve vurgun yemiş yüreğim yüzlerce yıl kapalı kalmış kadim bir tapınağın kapıları gibi gizemli sırlarıyla gıcırdayarak açılırken güneşe, bitti.


Yüreğim bütün merhabalara dünya kapısı olup açıktı, en savunmasız halde, öyle yakalandık, öyle de öldük...

Günahsa günah. Yaratan en derin hazlarımızla kusurlarımızı bir araya koymuşsa bir zavallı insancığın ne suçu olurdu? Hiçbir şey çalmamış, kimseyi aldatmamıştık, şimdi yaşadığımız kendi seçimlerimizdi.


Şimdi, yaşı kemale ermiş, yaş dönümüne girmiş, tansiyonu tavan yapmış, anıları sislenmiş biriyseniz, lütfen okumayın. Size ne kadar anlatsam da, hormonları ırmak gibi, yıkacak fırını ömrünün güzünde bulmuş aç ayıyı anlamanız ne zordur, bilmem mi? Yine de adaleti bilirseniz, yargılarken insafı unutmazsınız, belki. Günah gibi görünse de Tanrı şahit biz geç kalmış bir adalete omuz veriyorduk, aslında. Bulunmuş hazineler gibiydik, kim bulmuşsa ona yazılmıştık, birileri hak etmeden rastlantısal sahiplenmişti bizi, şimdi anlıyorduk ve şimdi farkına varıyorduk, yüreğini kurtaramayanın peygamberlikte ne işi olur? O zaman utanan ve korkan yüreğimizi susturduk, çalınmış haklarımızdan aldığımız onurla ayağa kalktığımızda büyümüştük. Yeni gerçeğimizle başlamıştı bizim bin renk baharlarımız…

Sonsuza değin sürecek gibiydi aşkımız. Tek bir damlasını zayi etmeden yudum yudum yaşamak için ölümsüz olmayı isterdik.


Birden dört yan yeniden gerçeğine döndü. Kuzgun kanadı zifir zindan kesilip karardı, baharımız.

Kanat tükendi, martı öldü. Ayrıldık...


Kol tükenir, yürek tükenir de kanat tükenmez mi?

Yeni uçuşlara kalkan bedeli bilmeli. Kaybedecek hanların hamamların olmadığına göre bir kalbindi üstüne oynadığın. Okyanusun o deli mavisine bir tüy yumağı oldun, düştün…

Bilirsin gün olur, ses arar yüreğin, insan arar. Sevgili olup boynuna dolaması gerekmez kollarını ya da yaslanacak bir omuz olması ya da acınızı ikiye katlayıp geri verecek anne olması gerekmez..


Sen sestin.

Mezarlıkta ıslık, gündoğumunda ulaştığın kentin düşman ayazından size dört el sarılan ilk çay sıcaklığı, yalnız kaldırdığınız cenazenize birden el atan eski dost, dokunarak konuşmaya deli olan çocuğunuz, sabahçı kahvesinde meleklerine gülümseyen gün görmüş ihtiyar, bıçak sırtı sevişmeleri yaşadığınız kavga günlerinden kalma yârınız… İşte öyle bir şey… ya da her neyse… Sen oydun.

Bir Akdeniz sabahında, bir Kaş mavisinde gülümsediğiniz güneşten başınızı koyduğunuz yastığa sarkıtılmış bir üzüm salkımı, su damlalarıyla parlayan bir portakaldın.


Öyle susamıştım. Ve sen öyle susamaları arıyordun.

Ne çok alışmıştım.

Oysa sen benim kendime anlattığım en büyük yalanımdın… ve şimdi yoksun…

Nasıl canım yanıyor, yaşamayan bilmez


O zaman tut ki, şahlanan tayları boğazlıyorlar, tut ki ipekböcekleridir kozasında öldürülen. Tut ki bir günlük yaşama doğmuş kelebekler, daha bir sevda bile yaşamadan, büyümeden alaşafak, büyümeden gün, dolu bir yağmura tutulmuşlar…


Aşk geçe kalmışsa

İntiharıdır yüreğin


Bir gönül bir sevda diyerek

Ya da bir başka kelebek

Sevmek yaşamı

Yağmura ve geçe kalmışsa

İntiharıdır kelebeğin


Deler kozasını

Süngü gibi saplar karnına

Bir günlük hayatı ve aşkı

Ölesim gelir…


O zaman ağla yüreğim ağla.

Aç kapılarını, yok olsun sana ait ne varsa, dünya kapısı olsun yüreğim. Işığı söndür, bırak ay ışığı odanda yürüsün. Bırak sessizliğin ancak yalnız insanların duyduğu sesi yürüsün. Usul usul büyüsün çığlık, ana rahmindeki bir bebek gibi büyüsün. Şimdi tam zamanıdır.


Hadi yak ışıkları.

Sevdiğin için, bir onun için çıplaktın, öyle biliyorsun.

Şimdi öyle ayrılığa yakalandın.

Şimdi dünyanın orta yerinde yüksek localarından bakarak kahkahalar atan, milyonlarca insanın gözü önündesin, anandan doğduğun gibi üryan.

Onun bu anı baştan beri bildiği geliyor aklına…

Neden öyle duyumsar, neden çıplakken savunmasızdır insan? Hele aydınlıksa hele seçmediğin birileri gözlerini bir pençe gibi en mahrem yerlerine takmış izliyorsa. İhanetin vuruculuğu mu? Sattığımız sevgililerin kahroluşu bundan mı? Işığın altında, anadan üryan bıraktığımızdan mı?

Göğün en derininden okyanusun zeminine çakılan martının çığlığını duyuyor musun? Onu tutunduğu son daldan, son buluttan aşağılara sen ittin.


Sen Judas’sın… İhanetin ve insan küçülmesinin ulaşacağı en son noktadasın. Seni salt ben değil tüm insanlık lânetleyecek… mi? Gülüyorsun, ihanet insanın bildiği ve en kolay saptığı günahıdır, diyorsun… En günahsızı kimse o atsın taşı, öyle mi?

Kıyamete kadar bekleriz o zaman günahsız olanı...


Aklım bilse de, yüreğim kaldırmıyor. Bilmez miyim, en günahsızımızın ihanetlerine hesap açılsa Tanrı katında, sığdıracak defter kalmazdı.


Bir falçete geçer yüreğimden, izsiz, kansız. Artık ben iflâh olmam.

Sözün ne anlamı kaldı ki? Tükeneni ne getirir, akan kan geri döner mi damara?


Martı öldü!

Mumları söndür, keman sussun, ziyafet bitti.

Yalnızca şarabı dökmeyin.


Gün bir uzun saça yenilmiş ilâhların üstüne doğmamalı. Duygular gece sarmaşığı gibidir, gün ışırken kapanmalı.

Bin yaşına gelmiş insanların güneşin gördüğü bir tek zayıflığı olmamalı. Dökmeyin şarabı, sarhoş olmak istiyorum. Sarhoş ve unutmuş…

Gün, beni görecektir, ona hükmüm geçmez, ama sarhoşsam ben günü görmeyebilirim, utancımı da…


Şimdi gece… Yediveren gül gibi durmadan yıldız açan gece… Yüreğimi bayrak yaparım, unutur utancımı ve yenilgimi derin uykulara dalarım. İster çocuk olur, maviye boyarım gökleri, ister dünyaları kırpıp yıldız yaparım. İstersem gözyaşlarımda boğulurum.

Yarına çok var. Hiç korkma, gün doğmadan çocukluğumu ve duygularımı saklayıp asık yüzümü, erkekliğimi, bilenen dişlerimle savaşçılığımı kuşanıp orta yerlerde meydan okurum. Bu gece bitmeden yarının bütün çirkinliğini göğüsleyecek denli insan olurum.

Bu gece öldürürüm içimdeki Peter Pan’ı.


Siz yenilmişleri ve çocukları sevmezsiniz bilirim. Siz ölüme ve kimsesizliğe alışkın gibisiniz siz martı yüreklerini söküp almaya ve ellerin kanlı derin uykulara kolayca geçmeye alışkın gibisiniz. Dayanamadığım bu. Ölümlerinden önce eğlenme cesaretini gösterenlere saygım var ama ölüm sonrası duyarsızlıklara çıldırıyorum.

Bu kazanmaksa kazandın. Martı öldü. Artık çığlığını duymayacaksın, o yalanla kutsanmış yaşamını ve uyduruk insanlarını sırtlayıp öylece ölebilirsin. Orada dilediğince kalabilirsin. Ben?…

Bana boş ver…


İnsanı sevmek, kaçamadığımız bir gensel hata. Hüzünleriyle, sevdalarıyla çakılışlarıyla büyüyen insanı sevmemek mümkün mü, elinizde mi? Ama bazıları var ki, yaşamı rol kesmek alıp bir sezon sonra anımsanmayacak oyunlar sahneleyenleri sevmiyorum. Bir insanın diğerinin gülümsemesine neler borçlu olduğunu iyi bilmeli.


Ben anlatırken felek, alayla fısıldıyor, duyuyorum; bindin gemiye açıldın, şimdi kara, çık artık diyor, yaşam bir ziyafet sofrası diyor, karnın doydu, kalk git artık…


Ama Ağlamadan...


Anlıyorum. Bilirim, gelirken değil, giderken belli olur insanın asaleti. Biliyorum da elimde değil, içim sızlıyor. Ama giderim. Gider ve unuturum… Seni de aşkı da…

Desem mi?


Canım acıyor. Giderken bile, o en büyük yalanımı, aşkı özlüyorum.


Gururlu ol, ağlama…mı diyeceksin gene…


Neylersin, ayrılık en zoru ve ben de ötesi değil, ancak senin kadar insanım.


102 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Kibele

Comments