top of page

ZİYA OSMAN SABA


Nurten B. AKSOY

*

Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi


Türk edebiyatının en iyi öyküleri arasında sayılan ‘Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesinde, fotoğrafçı dükkanlarının vitrinindeki mutlu insanlara özenen adam, bir gün öyle mutlu bir fotoğraf çektirmek ister; fakat olaylar istediği gibi gelişmez. Kahramanımız bir gün ismi ile müsemma bu fotoğrafçıya gider ve vesikalık çektirmek istediğini söyler; tabii ki aklında bin bir hüzünlü düşünce ve bin bir soruyla... Fotoğrafı çekilirken öyle bir ifadeyle bakar ki kameraya, fotoğrafçı özür dilemek zorunda kalır: “Beyim, kusura bakmayın, sizin resminizi çekemeyeceğim, burası mesut insanlar fotoğrafhanesi." İşte mutsuzluğun en yalın hikayelerinden birini yazan, edebiyatımızda “Yedi Meşaleciler” diye bilinen topluluğun yedi üyesinden biri olan Ziya Osman Saba…


Sessizlik


Biz o kadar ağladık ki beraber,

Gözyaşları doldurdu avucumu şimdilik.

Şimdilik uzun uzun, bambaşka bir sessizlik

Yavaşça alçalarak, yavaşça bizi dinler.

Etrafta kalan sesler kesildi birer birer.

Hatırlamaz olmuşum, her şey uzakta, silik.

Yalnız senin vücudun… Ah içte bir içimlik

Bir su gibi ellerin avucumda serinler.

Vücudunun gölgesi bak yerde gölgemle bir,

Yeni bir nefes gibi sessizlik göğsümdedir.

Sessizlik içerime doluyor yudum yudum.

Dolu bir yelken gibi göğsümde genişleyiş,

Ve öyle için için ve öyle geniş geniş.

Ben hiçbir şey duymadan, ben yalnız seviyorum.

 

Ziya Osman Saba, 30 Mart 1910’da İstanbul’da dünyaya açar gözlerini. Kalabalık bir aile içerisinde büyüyen Saba, sekiz yaşındayken annesini kaybeder. Ardından başka bir evlilik yapan babasından ayrılır. Üst üste yaşadığı bu acı olaylar şairde hem çocukluk dönemini hem de tüm yaşamını etkisi altına alacak bir ruh hali oluşturur. Mütareke yıllarında yatılı olarak başladığı Galatasaray Lisesi’nden 1931 yılında mezun olunca bir süreliğine amcası ile Paris’e gider ve orada kuzeni Nermin’e aşık olur. Ruhsal açıdan hayli sağlıksız olan Nermin Hanım ile evlenmesine karşı çıkılsa da Ziya Osman Saba, onunla evlenir.


 Baharı Beklerken Yazılmış Şiir



O günü görmek için sade bekleyeceğiz,

Göreceğiz bir sabah yeşil tomurcukları.

Hazırlanıyor gibi gökyüzü, ufuk, deniz,

Bir sabah dökülecek baharların baharı.

Bu bahar yalnız mesut günler taşımaktadır,

Baş başa kalacağız kenarında bir suyun,

Göz alabildiğine yeşil uzanan çayır,

Bir saadet içinde sessiz otlayan koyun. 


Yurda döndükten sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde okumaya başlar. Eğitimi devam ederken bir süre Cumhuriyet gazetesinde çalışır. Lisede sınıf arkadaşı olan Cahit Sıktı Tarancı da bu yıllarda onunla aynı gazetede çalışmaktadır. 1936 yılında fakülteden mezun olan Ziya Osman Saba, aynı yıl İstanbul’da askerliğini de yapar. Hayata atıldıktan sonra banka memuru, muhasebeci, musahhih (düzeltmen) olarak çeşitli işlerde çalışır.

 

Ancak bu yıllarda eşinin sağlık durumu pek de iyi değildir ve Bakırköy Ruh hastalıkları hastanesinde tedavi görmektedir. Bu durumdan fazlasıyla etkilenen Ziya Osman, bu ruh halini şiirlerine de yansıtır. Nermin Hanım ile olan evliliğini on yıl boyunca sürdürür, ama eşinin rahatsızlığı geçmeyince 1941 yılında ayrılırlar. Yine aynı yıl babasını da kaybeden şair, büyük ve derin bir acı yaşarken bir yandan da savaş söylentileri ile yeniden askere çağrılır.

 

Üst üste yaşadığı sarsıcı olaylardan sonra 1944 yılında askerden dönen Ziya Osman Saba, bir bankada çalışmaya başlar. Bu günlerde tanıştığı Rezzan Hanım ile ikinci evliliğini yapar. Uzun zamandır, mutsuzlukla beslediği kalbi tekrar sevinç ile dolar. Aradığı huzuru bulan şairin bu evliliğinden Osman ve Orhan adında iki oğlu olur. Beş yıl kadar Milli Eğitim Bakanlığında çalışan Saba, geçirdiği kalp krizi nedeniyle iş yerinden tazminat verilerek malulen emekli edilir.

 

Güz



Çiçeğin rengi soldu, bitti şarkısı kuşun.

Yol tenha, dal mecâlsiz, su durgun.

Tabut yapılan tahta, ev ev taşınan odun.

Bahar, ümit yerine, ey kış, içimde korkun!

 

Allahım, kararmasa şu göğün…

Dal senin, ağaç senin, döktüğün

Yapraklarla, mevsimlerle, gün gün.

Geçip gidişi ömrün…

 

Aslında bakanlıktaki işinden memnun olmayan şairimiz, emeklilikle birlikte maddi sıkıntıya düşer. Bu zor günlerinde lise yıllarında tanıştığı Yaşar Nabi Nayır, Saba’dan Varlık Yayınevinin tahsis işini yapmasını ister. Ancak maddi olarak zor bir durumda olmasına karşın Saba, bu işi ücret almadan yapmak ister. Kendisini maddi olarak da rahatlatmak isteyen dostu Yaşar Nabi ücret konusunda ısrar ederek onu ikna eder. Bir süre sonra Ziya Osman Saba, işlerini evde yapmaya başlar. İşte bu demlerinde ölüm korkusuna kapılan Saba, kalemini ölüm teması ile sivriltir. Şiirlerinde sıklıkla işlemeye başladığı ölüm, 29 Ocak 1957 tarihinde şairin kapısını çalar ve henüz 47 yaşındaki şairimiz kalp rahatsızlığı nedeniyle hayata veda eder.

 


Daha Galatasaray Lisesine başladığı yıllarda şiir yazmaya başlayan Saba’nın ilk şiiri 1927’de Servet-i Fünûn dergisinde yayınlanır. Bu dergide tanıştığı edebiyatçı arkadaşlarıyla “Yedi Meşaleciler” topluluğunu kurar. Bir süre Milliyet gazetesinin edebiyat sayfasına ve İçtihad dergisine yazılar yazar. Varlık, Yücel ve Ataç dergisinde de yazı ve şiirleri yayınlanır. Hece ölçüsüyle yazdığı şiirlerinin çoğunda Batı nazım biçimlerini kullanır ama içerikte 19. Yüzyılın edebiyat anlayışına bağlı kalır.

 

İstanbul



Seni görüyorum yine İstanbul

Gözlerimle kucaklar gibi uzaktan

Minare minare, ev ev

Yol, meydan.

 

Geliyor Boğaziçi’nden doğru

Bir iskeleden kalkan vapurun sesi,

Mavi sular üstünde yine

Bembeyaz Kızkulesi.

 

Bir yanda, serin sabahlarla beraber,

Doğduğum kıyılar: Beşiktaş’ım.

Baktıkça hep semt semt, yer yer,

Beş yaşım, on beş yaşım, ah yirmi yaşım!

 

Durmuş bir tepende okuduğum mektep,

Askerlik ettiğim kışladır ötesi.

Bir gün bir kızını benim eden

Evlendirme dairesi.

 

Benim de sayılmaz mı oralar?

Elimi tutar gibi iki yanımdan,

Babamın yattığı Küçüksu,

Anamın toprağı Eyüpsultan.

 

Önümde açık kollarıyla boğaz,

Çengelköy’den aktarma Rumelihisarı.

İstanbul, İstanbul’um benim,

Kadıköy’ü, Üsküdar’ı…

 

Gün olur köprü ortasında durur

Anarım Adalar’da çamların uykusunu.

Gün olur, Beyoğlu’nu özler içim,

Koklamak isterim Tünel’in kokusunu.

 

Bulut geçer üstünden,

Gemi gelir yanaşır

Bir eski türküdür, kulağıma fısıldar,

‘İçi dolu çamaşır’

 

Göğünde tanıdım ayın on dördünü.

Kırlarında bilirim baharı,

Her şey içimde, her şey,

İstanbul yadigarı.

 

Bir daha görüyorum seni dünya gözüyle,

Göğün hep üstümde, havan ciğerlerimdedir.

Ey doğup yaşadığım yerde her taşını

Öpüp başıma koymak istediğim şehir

 

Şiirlerinde yalın bir dil kullanan Ziya Osman, hissettiklerini, süssüz, yapmacıksız, duru ve yumuşak bir dille söylemeye çalışır. Çocukluk anıları, ev-aile sevgisi, yoksul yaşamlara karşı utanç ve acıma, Tanrı’ya kulluk, kadere boyun eğiş, küçük mutluluklarla yetinme, ölüm, ahiret özlemi gibi konuları işler. Doğduğu şehir olan İstanbul da şiirlerinde büyük bir yer kaplar. İlk şiirlerinde seyrek olarak yer verdiği İstanbul, ileri dönemlerinde daha sık değindiği bir konu olur.

 

Evcimen bir şair olan Ziya Osman, şiirlerinin başlıca konuları olan ev, evlilik, mahalle, komşuluk ilişkilerinde “modernleşmeyi” kabullenemez. Onun için ev, bir barınak değil sığınak, dinse evin ruhudur. Duaları, şükranları hep evdeki huzur içindir. Aşkın ve cinselliğin tek adresi de evdir. Her şeyin değiştiği, dönüştüğü ortamda kendini eve kapatarak geleneksel olanı korumaya, yaşatmaya çalışır.

 

Rabbim Nihayet Sana



Rabbim, nihayet sana itaat edeceğiz…

Artık ne kin, ne haset, ne de yaşamak hırsı,

Belki her sabah vakti, belki gece yarısı,

Artık nefes almayı bırakıp gideceğiz…

 

Ben artık korkmuyorum, her şeyde bir hikmet var

Gecenin sonu seher, kışın sonunda bahar.

Belki de bir bahçeyi müjdeliyor şu duvar,

 

Birer ağaç altında sevgilimiz, annemiz.

Gece değmemiş sema, dalga bilmeyen deniz,

En güzel, en bahtiyar, en aydınlık, en temiz

Ümitler içindeyim, çok şükür öleceğiz…

 

Ona göre ‘dışarısı’ tehlikeli, tehdit ve korku doludur. “Rabbim, nihayet sana itaat edeceğiz / Artık ne kin, ne haset, ne de yaşamak hırsı” diyen Ziya Osman 47 yaşında öldüğünde ardında dokuz şiir kitabı (Yedi Meşale, Sebil ve Güvercinler, Geçen Zaman, Nefes Almak, Bir Yer Düşünüyorum, Çocukluğum, İstanbul, Deniz Kıyısındaki Kulübe, Bir Oda Bir Saat Sesi) ve iki öykü kitabı (Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi, Değişen İstanbul) bırakır.

 

Ziya Osman 1930’lu ve 40’lı yıllarda en güzel şiirlerini yazarken, memlekette kültür-sanat dünyası da doruklardadır. Özellikle Hasan Âli Yücel’in Milli Eğitim Bakanlığı yaptığı yıllarda saman alevi gibi parlayıp sönen “Türk Rönesansı” içinde nedense Ziya Osman Saba’nın adı pek geçmez. En güzel şiirlerini bu yıllarda yazdığı halde görmezden gelinmesi belki geçici bir körlükten belki de kasıtlı bir ihmalden ileri gelir. Bu ihmalin cevabını Ziya Osman 1937’de kaleme aldığı “Edebiyatımızın Meseleleri” başlıklı yazısında şöyle açıklar; “Türk sanatkârı hiçbir devirde bugünkü kadar boğucu bir hava içinde yaşamamış, Türk sanatı hiçbir devirde bugünkü kadar birbirine zıt temayüllerin kök saldığı karmakarışık, bakımsız bir bahçe manzarası arz etmemiştir.”

 

Sebil ve Güvercinler



Çözülen bir demetten indiler birer birer,

Bırak, yorgun başları bu taşlarda uyusun.

Tutuşmuş ruhlarına bir damla gözyaşı sun,

Bir sebile döküldü bembeyaz güvercinler…


Nihayetsiz çöllerin üstünden hep beraber

Geçerken bulmadılar ne bir ot ne bir yosun,

Ürkmeden su içsinler yavaşça, susun, susun!

Bir sebile döküldü bembeyaz güvercinler…

 

En son şarkılarını dağıtarak rüzgâra,

Beyaz boyunlarını uzattılar taslara…

Bir damla suya hasret gideceklermiş meğer.

 

Şimdi bomboş sebilden selviler bir şey sorar,

Hatırlatır uzayan dem çekişleri rüzgâr

Mermer basamaklarda uçuşur beyaz tüyler.

 

Ziya Osman’ın “boğucu, karmakarışık” diye bahsettiği devir Tek Parti devridir. Buna rağmen şair korkmadan, fikirlerini söylemekten kaçınmaz: “Sanata düşman bir siyasetin sınırlamalarına razı olmak, ideolojik amaçlara sanattan daha fazla önem vermek sanatçıyı kısırlaştırır. Sınırlamacı zihniyete teslim olmak, sanat değeri olmayan demagojik bir edebiyata yol açar. Böyle bir edebiyatın suni surette şişirilmiş ürünleri, gerçek yetenekleri kaybolmaya mahkûm eder. Kötü eserlerin teşvik görmesi, iyi sanatkârların cesaretini kırmaktadır. Sanatçı ancak özgür olduğu zaman yarattığı eser özgün ve ölümsüz olabilir. Sanat, karşısına dikilen tüm engelleri aşarak, tüm ideolojileri yıkıp taşan bir nehir gibidir. Onun sakin veya coşkun olması, sağa veya sola akması değerini eksiltmez.”

 

Ziya Osman Saba böylesi bir devirde, kendine özgü bu ruh dünyasını içsel buhranlar ve çatışmalar ile birlikte şiirine yansıtır. Genel anlamda yaşamın sıradan insanlara sunduğu imkanları kabullenirken, özelde sürekli bir arayış içerisindedir. Bunun en güzel kanıtı ise “Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi” adlı hikayesidir. Onun bu hikayesindeki temel düşünce ve duyguları şiirlerinde de sıklıkla görülür.

 

Kim Bilir



İlk yağmur damlası düştü

Kuru yapraklarına güzün.

Ardında kış kıyamet,

Dert, hüzün.

Alınyazısı… hepsi kısmet…

Ha yazı ha kışı geceyle gündüzün,

Kim bilir kaç günü kaldı

Ömrümüzün…

 

Hikayede sıradan insanların mutluluğunu içten içe kıskanan kahramanın “Ben de mesut bir halde fotoğraf çektirmeliyim” arzusu gözler önüne serilir. Fakat hikâyenin sonunda fotoğrafçı; “Beyim, mâzur görün, sizin fotoğrafınızı çekemeyeceğim” der. İşte bu söz Ziya Osman Saba’nın sadece bir hikaye kahramanının değil, bizzat kendisinin yaşam karşısındaki duruşunu ortaya çıkarır. O, iç dünyasının derinliklerinde yaşamı sorgulayan, geçmişe yakıcı bir özlemle bağlı olan, mutluluğu arayan ama ölüm gerçeğini hiç aklından çıkaramayan münzevî bir şairdir.



Yorumlar


bottom of page