top of page

BİR ZAMANLAR MAZİYE BAK


Nurten AKSOY

*

İnsan Âlemde Hayal Ettiği Müddetçe Yaşar

*

"Ana gibi yâr olmaz İstanbul gibi diyâr;

Güleni şöyle dursun, ağlayanı bahtiyar…

Gecesi sümbül kokan,

Türkçesi bülbül kokan,

İstanbul, İstanbul…" (N.Fazıl Kısakürek)

*

Bugün yolculuğumun üçüncü günündeyim, daha önce dediğim gibi okulumu da ziyaret edip veda edeceğim gençliğime.

Yokuşu tırmanıp Beyazıt'a çıkıyorum yeniden ve oradan Koska'ya (eskiden orda koca bir Koska şekercisi vardı ama yerin ismi mi Koska'ydı yoksa şekerciden dolayı mı öyle deniyordu hatırlamıyorum) yani Edebiyat Fakültesine doğru yöneliyorum.


Aslında lisede okurken üniversiteye gitmeyi hayal bile etmiyordum, çünkü ailemin dediğine göre okulu bitirip hanım hanımcık bir ev kızı olacak ve oturup kısmetimi bekleyecektim. Laf olsun diye girdiğim üniversite sınavı, aldığım iyi puan ve arkadaşlarımın desteği bana üniversite kapılarını açmıştı. Lisede fen kolunda okumama rağmen edebiyatı çok sevdiğim için edebiyat okuyacak olmayı hiç ama hiç yadırgamamıştım.


O yıllarda fen ve edebiyat fakülteleri aynı binada bir aradaydı, bu kocaman binanın “bir dudağı yerde, bir dudağı gökte" devler gibi bir kapısı Ordu Caddesinde, bir kapısı Vezneciler’deydi. Fakültenin tam karşı köşesinde tarihi Hasan Paşa Fırını vardı; kısıtlı harçlıklarıyla öğrencilerin simit, un kurabiyesi yiyip, çay içerek sohbetler ettikleri küçücük ama sımsıcak bir mekandı. Koska’dan Şehzadebaşı’na doğru yürürken soldaki kitapçı dükkanı Fazıl Hüsnü Dağlarca'nındı , hem şiir yazar hem kitap satardı burada koca şair.

*

Sevgimi unutmak için seyrederim bir tabloyu, bir mermeri,

Ki ne kadar dalsa ruhum yeniden döner geriye:

Okurum düşüne düşüne okuduğun şiirleri,

Senin düşüncen geçerken üzerlerinde

Bir sıcaklık kalmıştır diye... (F.Hüsnü Dağlarca)

*

Bizim üniversite yıllarımız ihtilal ve sıkıyönetim yıllarıydı, henüz lise ikinci sınıftayken 1971 yılında 12 Mart muhtırası verilmiş ve ardından bir Hıdırellez gecesinde o “Üç fidan" daha niceleriyle darağaçlarına gitmişlerdi. Sıkıyönetim okullara da karışıyordu tabii ki o yüzden fakültenin ön caddedeki o bize göre- görkemli ve koca kapısı kapatılmış, Şehzadebaşı'na bakan arka kapıdan girilir olmuştu okula. Oysa biz o yıllarda okula o koca ön kapıdan girip hava atmayı ne çok isterdik; çünkü o zamanlar şimdiki gibi bakkal dükkanıymışçasına açılan özel üniversiteler yoktu, bir tek edebiyat fakültesi vardı ve biz de o okulun şanslı öğrencileriydik.

*

"Sana geldim, içim ümitlerle dolu

Beni sarhoş etme İstanbul, ne olur

Bir gün ben de eririm caddelerinde

Çürür kemiklerim adım unutulur

Yine sen kalırsın dipdiri, sımsıcak

Göğün, bulutların, denizlerin kalır

Oynama İstanbul, benimle oynama

Bir gün öldürür beni bu dert, bu kahır" (Ü.Yaşar Oğuzcan)

*

Türkoloji bölümünde yüz öğrenci vardı, ben de dahil beş on İstanbullu dışında arkadaşlarımız Anadolu'nun dört bir köşesinden gelmiş sıkılgan, çekingen biraz da mahçup çocuklardı. İlk yılımızı Osmanlıcayı öğrenmek ve birbirimizi tanımakla geçirmiştik. Arkadaşlarımın çoğu yurtlarda kalıyordu, bense evi neredeyse okulun dibinde olan şanslı (mı yoksa şanssız mı) öğrencilerdendim, öğlen yemeklerine bile eve giderdim niyeyse.


İkinci sınıfa geldiğimizde artık birbirimizi tanımış ve oldukça kaynaşmıştık, küçük arkadaş gurupları da oluşmuştu kendiliğinden. Mehmet Kaplan, Muharrem Ergin, Mehmet Çavuşoğlu, Kemal Eraslan ve daha adını sayamayacağım Türk dili ve edebiyatının duayen hocalarının rahle-i tedrisinden geçmiş ve dolu dolu edebiyat öğrenmiştik. Tabii Tanpınar’a yetişememenin hüznünü de yaşamıştık. Kaybettiğimiz hocalarımızın ruhları şad olsun, Allah kalanlara da sağlık ve uzun ömürler versin. Böylesine değerli hocaları tanıdığımız için çok şanslıydık çok...



Zaman ilerledikçe sınıfımızda minik flörtler ve sevdalanmalar başlamıştı, tabii bu sevdaların bir kısmı gizli sevdalardı, platonik aşklardı. Kimin kimi sevdiğinden hiç kimsenin haberi yoktu. Çok mu utangaçtık, çok mu çekingendik ki sevdalarımızı bir günah gibi hep içimizde sakladık; gençliğimizi, sevdalarımızı doya doya yaşayamadık...


Mesela, o yıllarda Bahriyeli bir öğrenci vardı bizim fakültede, hangi bölümde olduğunu bile bilmediğim. Boş derslerde ne zaman bahçede veya koridorda bir yere otursam karşıma geçer oturur, melül melül bakardı bana, bakışırdık… Bakışa bakışa bakışmayı öğrenmiştik ama utangaçlığımızı yenememiştik, ne bir kez selamlaştık ne de iki çift kelam ettik. Sadece bakardık birbirimize, masumca… Sonra okul bitti ve herkes kendi yoluna gitti. Şimdi ne zaman o günler aklıma gelse acı bir tebessüm yayılır yüzüme.


Ortak derslere girdiğimiz koca anfilerin yanında, Türkoloji katında küçük bölüm sınıflarımız vardı, üstü mermer kaplı, tahtadan yapılmış, upuzun sıralara oturur, edebi sohbetler yapar, mısralarla sataşırdık birbirimize, ne şairler ne cevherler vardı aramızda kim bilir ?


Sonra mezun olduk, bir bir ayrıldık o sıralardan ve her birimiz birer yaprak misali savrulduk bir yerlere, anılarımızı oralarda bırakarak. İşte böyle bazen yolum düştüğünde buralara, o anılar bir bir çıkıp birer köşeden, hazan yaprakları gibi önüme dökülüyorlar.

Şimdi düşünüyorum da aslında yıllardır hiçbir şey değişmemiş galiba, değişen sadece sahne, zaman ve oyuncular... Ama ne olursa olsun anılar hep taptaze.

Ne demiş Yahya Kemal:


Çıktığın yolda, bugün, yelken açık, yapyalnız,

Gözlerin arkaya çevrilmeyerek, pervâsız,

Yürü! Hür maviliğin bittiği son hadde kadar

İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar...


Yazının daha önceki bölümlerini okumak isterseniz:




İlgili Yazılar

Hepsini Gör

Yorumlar


bottom of page