top of page

Bir Zamanlar Maziye Bak



Nurten B. AKSOY

*

Şehr-i İstanbul


"Bu şehr-i Sitanbul ki bî misl ü bahâdır

 Bir sengine yek pâre Acem mülkü fedâdır"

demiş ya Nedim asırlar öncesinde, Yahya Kemaller, Tanpınarlar, Orhan Veliler dizelerinde anlatmışlar ya hep İstanbul’u; işte ben de ömrümün yarısını her bir taşına ilmik ilmik işleyerek geçirdiğim bu şehirde çocukluğumun, gençliğimin en güzel günlerini yaşadım, topraklarına sevdiklerimi ve anılarımı emanet ettim bu Şehr-i İstanbul’un.


Uzun yıllardır İstanbul'un Anadolu yakasında yaşıyorum ama çocukluğumu, gençliğimi geçirdiğim Avrupa yakasının yeri bir başkadır benim gönlümde. O nedenle fırsat buldukça giderim karşı yakaya. Soğuk bir kış gününde karşıda yapılacak işlerim olduğu için öğlene doğru evden çıktım ve lodos yüzünden çok sevdiğim vapurlara ihanet ederek asrın harikası Marmaray’la Sirkeci’ye geldim.


İlk olarak uğradığım yer telefonumdaki bazı fotoğrafları bastıracağım bir küçük dükkan. Fotoğraf makinaları ve malzemeleri satan dükkan sahibi tıpkı ünlü İtalyan film yıldızı Al Pacino'ya benzeyen, işinin ehli, çok karizmatik ve kültürlü fotoğrafçımıza daha sonra almak üzre filmleri bıraktım. Ancak buraya her gelişimde bu fotoğrafçı dükkanının bulunduğu han hüzünlendirir beni, çünkü Sirkeci’de Art Nouveau tarzda 1800'lü yılların sonunda yapılan bu bina (Vlora Han) isten, kirlilikten ve bakımsızlıktan kapkara. Alfons Mucha’nın eserlerini andıran mimarisi ile sanatsal değeri paha biçilemez bu han Prag’da, Viyana’da, Paris’te olsaydı mutlaka özenle korunur, gururla sergilenirdi. Oysa bizde altı kokoreççi üstü noter ne yazık ki.



Yavaş yavaş Bâb-ı Âli yokuşundan  Cağaloğlu’na doğru tırmanmaya başladım. İnsanın yaşı ilerledikçe galiba pek bir duygusal oluyor; bazen bir taş, bazen bir bina, bazen de bir çiçek... alıp seni yıllar öncesine götürüveriyor. Yıl 1977; çiçeği burnunda ve (belki) burnu da Kafdağı'nda, üniversiteden yeni mezun olmuş bir genç kız... Başbakanlık Arşivinde ARŞİVİST olarak işe başlamış.

Her gün Beyazıt'tan Gülhane Parkı'nın karşısındaki Vilayet bahçesinde bulunan arşive gidip geliyor, nasıl havalı olmasın. Zamanın ve günümüzün ünlü tarihçileri İlber Ortaylı, Yusuf Halaçoğlu, Stanford Shaw, Bernard Lewis hep arşivdeler ve onlarla sohbet etme fırsatı buluyor, onlardan feyz alıyor...


Yokuşu tırmanırken bir yandan bunlar geçiyor zihnimden bir yandan da gözlerim eski Meserret Pastanesi’ni arıyor, arkadaşlarla öğlenleri fırsat bulur bulmaz bir şeyler yemeye gittiğimiz, devrin gazeteci ve yazarlarının mekanı olan ünlü pastane, tabii şimdi yerinde yeller esiyor. Vilayete doğru çıkıyorum; yolun iki yanındaki o eski kitapevlerinin yerini ya test kitabı ya da dini içerikli kitaplar satan, vitrinleri dolu, içleri boş (!) dükkanlar almış. Yokuşun ortasında bir restorasyon garabetine kurban edilmiş o güzelim tarihi Nallı Mescid'in tam önüne yapılmış ucûbe Marmaray istasyonu anılarımı paramparça ediyor.



Sonra gönlüm ve gözlerim bir başka mekanı, Vilayet Lokantasını arıyor. Yetmişli seksenli yılların siyasetçi ve bürokratlarının buluştuğu yer, bir başka güzel mekan... Ben de sevgili eşimle burada tanıştırılmış ve ilk yemeğimizi burada yemiştik bir zamanlar. Onun da yerinde yeller esiyor pek çok şey gibi, sevdiklerimiz gibi…


Yolculuk uzun, yol yokuş, anılar paramparça... İl milli eğitim müdürlüğünün önünden geçiyorum, 1980'de ortalık toz dumanken öğretmenliğe geçmek için başvurduğum, daha sonra da Fatsa'ya giderken tayin belgelerimi almak için, içim burkularak gittiğim, sonradan yanan tarihi bina, karşısında Gazeteciler Cemiyeti Binası, biraz ötede Eminönü Halkevi, bir başka deyişle Milli Türk Talebe Birliği. Yıllar önce Yıldırım Gürses’in konserine gittiğimiz; heyecanla, coşkuyla doldurduğumuz o güzelim binalar birer kabir sessizliğinde.


Etrafımda koşuşturan hamallar, hanutçular, rehberler ve turistler, turistler, turistler... Yürümeye devam ediyorum, sokak levhasında Nuru Osmaniye diye adı katledilerek yazılmış Nur-ı Osmaniye'ye doğru ilerliyorum. Caminin avlusunda o kutsal mekanın uhreviyatından eser yok, avaz avaz bağıran satıcılar, itiş kakış etrafa bakmaya çalışan turistler ve ağlamaklı gözlerle yok olan gençliğini, yok olan o güzelim İstanbul'u arayan ben. Anılarla baş başa bir başka mekana Kapalı Çarşı'ya doğru yavaşça süzülüyorum tıpkı Attila İlhan'ın dediği gibi.


"...

Eğer sen yine İstanbul’san

Kirli dudaklarını bulut bulut dudaklarıma uzatan

Sirkeci Garı’nda tren çığlıklarıyla bıçaklanıp

İntihar dumanları içindeki Haydarpaşa’dan

Anadolu üstlerine bakıp bakıp ağlayan…

...

Devamı var...

Yorumlar


bottom of page