top of page

EMEKLİ SOKAĞI


 

 

 Niyazi UYAR

*

Kaç gündür, kapısını açan, ziline basan birileri olmamıştı. Bu sokak Emekliler Sokağı idi. Kimsenin kimseyle, doğru dürüst bir hasbihali yoktu. Sokakta oturanlar yolda karşılaştıklarına istekli isteksiz, başlarını sallayıp selam verirse ne âlâ, vermezse de bir şey olmaz. Zaten kimse kimseye doğru dürüst selam vermediği için yadırganmazdı. Emekliler Sokağı değil, kimsesizler mezarlığıydı sanki.


Dursun Bey yalnızdı, hiç evlenmemiş, bir başına yaşayan biriydi. İhtiyacı dışında evden çıkmaz, durmadan okur, kendince de denemeler yazardı. Yazdıklarını ne kimse ile paylaşır ne de bir şey! Onca birikimin ürünü yazdıkları Montaigne’i, Nurullah Ataç’ı imrendirecek derecedeydi. Yazmak onun yalnızlığının en mükemmel ilacıydı. Televizyonların yalan yanlış algıdan başka bir şey olmayan programlarını izlemez, okumak yazmak dışında bir de bit pazarından aldığı eski radyolara, teyplere bir şeyler takıp yeni icatlar yapmaya çalışırdı.


Yine yalnızdı, evde canı sıkılmış, üçüncü sefer okuduğu Yaşar Kemal’in Demirciler Çarşısı Cinayeti adlı eserini dördüncü sefer okumak için Salihli’ye tepeden bakan Karaağaç Mezarlığı’na gider, gençlik yıllarında aynı düşünceyi paylaştığı, aynı derneğe üye olduğu Mesut’un mezarının ayak ucundaki servinin gölgesine oturur, kitabın kahramanının karıncalarla olan ilişkisini kıskanmış olacak ki, o da önünden koşarcasına oradan oraya koşturup duran kırmızı karıncaları izlerdi. Kırmızı karıncalardan biri renk olarak ötekilerden farklıdır. O, öteki karıncalara göre daha hareketlidir; ötekiler bir sefer bir baştan bir başa gidip gelirken o ikinci seferini tamamlamak üzeredir. Ne içindi bu telaş, rengi azıcık daha açık olan karınca bir yarışın içine mahkûm etmiş kendini de boyuna koşturmaktadır?


Dursun Bey, kendinden geçer, karıncaların koşturmasını izlerdi saatlerce. Sonra kitabını eline alır, horst–graben oluşumundaki coğrafyanın laboratuvarı Salihli oluşumuyla bilgilerini tazeler, ardından Mesut’un ayak ucundaki serviye sırtını verip okumaya başlardı.


Bunaltıcı bir hava vardı. Az önce esip duran yel, yerini bir durgunluğa bırakmış, sıcaklık seyrim seyrim seyrelip Karaağaç’ın yamacından Salihli Ovası’na doğru efil deyip giderdi. Sıcaktan bunalan börtü böceklerden kimi yuvalarında saklanırken, kimi yuvalarının ağzında, dilleri dışarıda soluklanmaya çalışırken, Emekli Yurttaş Dursun da okuduğu kitaptan bir an kopar, düne yolculuk ederdi. Mezarda yatan arkadaşı Mesut, dernekten arkadaşları İbrahim Demir, Hüseyin, Behçet, Fırıncı, Dalton… Hepsi bir bir gözünün önüne gelir, sonra el sallayıp geçip giderlerdi. Emekli Yurttaş Dursun, arkadaşlarını zihninden uğurlayıp tekrar karıncaların gidiş gelişlerine takılırdı.


Amaçsız, gayesiz oradan oraya koşturup duran kırmızı karıncalara dalardı yeniden. Kimi yavaş yürürken kimi deli gibi koşar, bellediği hızlı giden karıncayı bir zaman göremeyince üzülürdü Emekli Yurttaş Dursun. Bir zaman sonra onun bir tezeğin altından çıktığını görünce sevinirdi. Bazılarının canları ağırdı; buna sebep yavaş yürüyen karıncalara:

“Hadi, sen neye duruyorsun, hadi koşsana canım, hadi koş!Tembel teneke, hadi koş!”


Her gün mezarlığa gelip servi ağacının gölgesinde kitap okuyan Emekli Yurttaş, bir yandan da karıncaların oradan oraya koşturmasını izlerdi. Onun her gün mezarlığa gidip gelmesi, mezarlığın altındaki köylülerin de dikkatini çekmişti. Emekli Yurttaş Dursun’un kıyafeti, saçı sakalı, dikkat çekmemesi olağan dışıydı. Eski, pare pare olmuş bir pantolon, kirden pastan rengini kaybetmiş bir penye; günler değil, aylar, yıllardan beri su yüzü görmemiş, birbirine karışmış saçı sakalı…


Bir gün, mezarlık dönüşü yokuşu inerken elindeki bir çubukla yerdeki karıncalara yol açmaya çalıştığını gören bir kadın, bunu “kendi kendine konuşup toprağı eşeliyor” diye anlatmıştı. Ertesi gün bu söz, “mezar başında garip hareketler yapıyor”a dönüşmüştü. Bir başkası, Dursun Bey’in çocuklara bakıp bakmadığını sormuştu; kimse kesin bir şey söylememişti ama herkes bir şey eklemişti.


Akşamüstleri kahve önünde fısıltılar çoğalmıştı. Kimine göre Emekli Yurttaş mezarlıkta saatlerce bir noktaya bakmakta, kimine göre bir şeyler saymaktaydı. Yanlış anlaşılmış bir hareket, abartılmış bir sözle birleşmiş; söylenti, söylentiyi doğurmuştu. Sonunda kimse neyi gördüğünü değil, neyi duymak istediğini anlatır olmuştu.


Emekli Yurttaş’ın giyiminden kuşamından, davranışlarından rahatsız olan; onun delirdiğine kanaat getiren, torunları için bir tehlike olduğunu düşünen bitişik komşusu Hacı Sadullah, mahallenin iki aklı evvel sakini Hasan Usta ile Osman Hanlı’yı yanına alıp Emekli Yurttaş’ı takip ettiler. Onun Allah’ın her günü Karaağaç Mezarlığı’na gelip bir mezarın başında saatlerce bir noktaya baktığını gördüler. Hacı Sadullah, Hasan Usta ve Osman Hanlı kesin kararlarını vermişti: Emekli Yurttaş Dursun delirmişti. Bu durum hem kadınlar hem çocuklar için can güvenliği meselesiydi.


Köyün alt yanından, siyah plakalı bir dolmuş orta hızda köye doğru gelirken kimse aracın bu saatte ne amaçla geldiğine dair bir fikir sahibi değildi. Yalnız Emekli Yurttaş’ın sokağında oturan Hacı Sadullah, Hasan Usta ve Osman Hanlı fikir sahibiydi. Onlar Manisa Akıl ve Ruh Sağlığı Hastanesi’ne gitmiş, başhekime olayı anlatmışlar, çocuklarının can güvenliğinin tehlikede olduğunu bire bin katarak aktarmışlardı. Başhekim Tayyar Bey, konunun aralarında kalması koşuluyla gereken desteği vereceğini söylemiş, önümüzdeki çarşamba günü operasyonu yapacağını bildirmişti.


Kara giysiler içindeki iki özel güvenlik elemanı, Mesut’un mezarı başındaki Emekli Yurttaş Dursun Bey’i yaka paça beyaz renkli arabanın içine koyup götürdüler.

 

        

Yorumlar


bottom of page