top of page
1/1098

ARKEOLOJİ KULÜBÜ



Otobüs Kireçli bayırını birinci vitesle tırmanırken, öğrenciler, İzmir’den beri bir dakika ara vermeden çalıp söylemiş birbirlerine şakalar yapmış, olur olmaz her şeye kahkahalarla gülüp şoförün biraz sakin olun uyarılarına tamam deyip birkaç dakika sonra devam edip, otobüsün koridorunda oyna ha, oynamışlar. Özgürlük aşığı bu öğrenciler söyledikleri şarkılara ritim tutarken sonra birden, şarkının en can alıcı yerinde kesip;

“İzmir Bornova Anadolu Lisesi, İzmir Bornova Anadolu Lisesi,” diye efsanevi sloganlarını atmakta sloganla birlikte bir alkış tutmakta, sağ, sol yumruklarını otobüsün tavanına doğru kaldırıp coşkularını arşa taşımaktaydılar.


“İzmir Bornova Anadolu Lisesi, İzmir Bornova Anadolu Lisesi!”


Hava ılıktı, İzmir’in yakıcı sıcağı Salihli’den yukarı geçmemiş, Gediz Ovasından aşağısını yakmaya devam ederken, Demirköprü Barajı’nın ılıman iklimi, Cüruf Dağının taşlı, kayraklı, bodur meşeli tepelerinin kah yarı belinden, kah eteğinden keçi yolu misali dolambaçlı Salihli - Demirci yolu, önce Köprübaşı’na, sonra Borlu’ya merhaba der, oradan Demirci’ye Kütahya’ya kadar aynı şekilde devam edip gider.


Kireçli bayırına tırmandıkça, rakım yükselmeye başlarken, serinlik yavaş yavaş kendini hissettirmeye başlar. Bu esnada da yavaş yavaş dağların serinliği de insanın içini ürpertir. Yolun gidiş istikametindeki sağ yanı uçurumdur. Alimallah bir yuvarlansa arabanın biri, kırk parça olur. Kırk parçaya ayrılırken, arabanın parçaları her bir yana perem perem saçılır. Kireçli bayırı uçurumdur, hem de ne uçurumdur, Gök Münevver’in adlandırmasıyla “coplan dere,”dir. Uçurumun meyillini Matematikçi Yusuf Okçu nasıl hesaplar bilinmez ama ben diyeyim yetmiş derece, siz deyin seksen!


Bornova Anadolu Lisesi Arkeoloji Kulübü öğrencileri danışman öğretmenleri Erdoğan Katipoğlu, kafile başkanı muavin Musa Kurbak’ın nezaretinde Antik Sidas’a bir gezi düzenlerler. Amaçları Antik Sidas ile birlikte, Ayın Kaşı’ndaki mağarayı inceleyecek bugüne kadar hiçbir yetkilinin varlığından haberdar olmadığı Ayın Kaşın’daki ucu bucağı olmayan mağara ve 1800 yıllık tavus kuşu mozaiğini inceleyip gündeme taşıyacaklar, adlarını sanat tarihine, arkeoloji tarihine yazdıracaklardır. Ayın Kaşının gövdesine bir hançer gibi giren bu mağaraya bugüne kadar bir Allah’ın kulu cesaret edip girememiştir. Mağaranın rutubetli, küf kokulu, çürümüş börtü böcek, çürümüş hayvan leşi kokulu havası, insanın burnunun direğini kıracak gibi kokar. Mağaranın içine konuşlanan yöre halkının "akşamcık kuşu" dediği yarasalar, sürü halinde mağaranın içinde oradan oraya uçar. Bu kuşlar içeri girmeye çalışanları daha mağaranın ağzında karşılar. Bu saldırının ilk ayağıdır, az daha ileri gitse insan kim bilir nasıl şeylerle karşılaşacaktır. Bornova Anadolu Lisesi’nin Coğrafya öğretmeni Şefik Bey’in öğretmenler kurulundaki ikna edici konuşması, okulun adının tarihe altın harflerle kazınacağını söylemesi, okul müdürünün ilgisini çekmiş, daha o an, “ben Şefik Bey’in önerisini yerinde buluyorum, Arkeoloji Kulübümüz buraya bir inceleme gezisi yapmalı, diyorum ne dersiniz arkadaşlar, oylamak istiyorum önerimi!” Okul müdürün istemesi ve Coğrafya Öğretmeni Şefik Bey’in merakı çoğaltan konuşması, okulun adının tarihe altın harflerle kazınacağını ifade eden akılcı konuşması, önerinin kurulca benimsenmesini sağlamıştır.


Ayın Kaşı, Antik Sidas’ı yüksekten seyrederken, gövdesinde kızılçamları, pırnalları, mazı çalılarını, yaban armutlarını barındıran ak topraklı bir coğrafya parçasıdır. Buraya dair ne efsaneler, ne söylenceler anlatılır, sürüyle. Rivayet odur ki, yöre insanının birebir anlatımı aynen şöyledir.

“Burda bir gavır mezeri vamış. Gavır mezerinde küp küp altınla, takıla, süsle vamış, fakat mezeri bekleyen gök bi geçi vamış!”


Gök keçi demek şeytan demekmiş, iblis demekmiş!


Bornova Anadolu Lisesi, Arkeoloji Kulübü, Danışman Öğretmen Erdoğan Katipoğlu, Muavin Musa Kurbak ve on beş kişilik öğrenci grubu, ekipmanlarını almış, bütün dikkatlerini yüreklerine, beyinlerine yükleyip öğretmenlerinin peşi sıra mağaraya doğru yöneltmişken, kafile başkanı Kurbak,


“Erdoğan, önce saray yıkıntıları görmek, tavus kuşu mozaiğini, sonra tarihi tiyatro alanını yani merdivenleri görmek lazım! Sonra dere boyu yürüyüş, Kızılpınar’a doğru! Dere boyu yürüyüşümüzü bereketli de olabilir, suyun aşındırmasıyla ortaya çıkan, yer değiştiren paralara, sikkelere tesadüf edebiliriz, hiç belli olmaz!”

“Tamamdır Musa Bey!”


İnceleme gezisi ciddiyetle başlamıştır. Emreboğazı dedikleri mevkideki sütunlar, sütun başları hakiki bir sanat eseri olarak ara ara karşılarına çıkıverince çarpılmışçasına büyülenirler. Maltepe’deki saray yıkıntısı koca koca köşeli bıçakla kesilmiş gibi taşları, akıllara durgunluk verir adeta. Sarayın giriş kapısının kemeri yerli yerindedir.


“İyi olur dedi Çağlar. Onun, tarihe, antikaya özel bir merakı vardır. Onunla birlikte geziye katılan Rümeysa, Ezel, Duru, Berkay, Oğulcan da aynı yönde görüş belirtince grubun istikameti belli olmuş olur. Arkeoloji kulübü öğrencileri, İzmir’deki tarihi mekânları üç beş kez dolaşmış, görsel hafızalarıyla, bir rehberden çok İzmir’in, Smryna’sını, Agora’sını, Kızlarağası’nı, Belkahve'deki efsanevi Atatürk heykelini bir rehber daha iyi bilirler.


“Benim soyadım Katipoğlu ama Uyaroğlu demek lazım, katılıyorum sizlere haydi o tarafa yürüyelim!”


Antik Sidas’ı üç günde dura düşüne, tartışa tartışa inceleyen Arkeoloji Kulübü öğrencileri, akşam olunca çadırlarına çekilip hem eğlenmiş, hem de incelemelerine dair saatlerce konuşup tartışmışlar. Büyük gün yarındır, yarın Ayın Kaşı'ndaki mağaraya yürüyecekler, mağaranın içine gireceklerdir. Bu ara zaman epey ilerlemiş, Sidas’ın meşe palamutlarına konan yörenin adı bilinmez çeşit çeşit böcekleri, ağustos böcekleri orkestralarını kurmuşlardır çoktan. Akşamcık kuşlarının ötüşleri geceye ürkünç bir hava verirken, az önce öğrencilerin birbirlerine anlattıkları korku filmi gibi hikâyeler, korkularını büyütmüş, buna sebep uykuları kaçmıştır. Dört bir yan “gavır mezeri,” ile doludur ya, bin yılların ölüleri canlanıp ak bürümcekleri üstlerine bir çöküverirlerse… Uyku geldikçe, kapanmaya yüz tutan göz kapaklarını zorla açıp direnirler uykuya, çünkü korkmaktadırlar uyumaktan. Öğretmenleri,


“Erken yatın çocuklar, böyle hikâyeler anlatıp birbirinizi korkutmayın diye birkaç kez uyarmış, uyarmasına, fakat onlar, hem korkmuşlar, hem de hikaye anlatmaya devam etmişler. Körpe bedenler sabaha doğru yenik düşünce uykuya uyuyup kalmışlar.


Sabahın kalk borusu Musa Kurbak’tan gelir,

“Günaydın evlatlarım, hadi uyanın, işimiz var, işimiz çok var; hadi uyanın!”


Sabah güneşi, Ali Dede Pınarı tarafından koca meşe palamutlarının sık yaprakları arkasından başını çıkarmış, Sidas alanına doğru göndermeye başlamıştır ok gibi ışınlarını. Musa Öğretmen Beden Eğitimi Öğretmeni Bilâl’den ödünç aldığı düdüğü öttürünce, düdüğün sesi Emreboğazı’ndan Uluköy Mahallesine doğru yayılıp gider. “Acele edin evlatlarım, daha işimiz çok var, hadi acele edin!”


Emreboğazı’ndan Ayın Kaşına doğru yürüyüşe geçtiklerinde kuşluk olmuştur. Yamaca tırmandıklarında güneşin yakıcı sıcağı daha kendini göstermemiştir. Emreboğazı’nın meşe palamutları, yanından, yakından geçen her Ballı’yı eğilerek selamlar. Bu selam akladır, bu selam çağdaşlığa şapka çıkarmaktır.


Ayın Kaşının beline hançer gibi giren mağaranın önüne geldiklerinde, yaprak kıpırdamaz, bu sırada rüzgâr esmez, arılar, sinekler, bir tekmil canlı cansız ne var yok, sanki bir maneviyatın ritüeli için tekmil doğa susmuştur. Sanki gece anlattıkları hikayeler o an hakikat olmuşçasına bir atmosfer hakim olmuştur oraya. Birden mağaranın ağzından fışkıran karanlık, yürekleri esir alırken, akşamcık kuşları, “vıv vıv vıv,” uçmaya başlar. Bu sırada çıktığını kimsenin görmediği bir meczup,


“Def olun yurdumdan, def olun evimden,” deyip torbasından çıkardığı tabancayı onlara doğrultmuştur. Buraların sahibi benim, burada benden izinsiz kuş bile uçamaz; def olup gitmezseniz hepinizi…”


Meczubun emreden sesi, havanın ağırlığı ile daha da ağırlaşırken, o, tabancanın soğuk namlusunu onlara çevirmiş, nişan almaktadır her birine tek tek!


“Olduğunuz yerde kalın, kıpırdayanı hiç acımam mıhlarım, kaldırın ellerinizi yukarı, yanlış yapanı vururum, hem hiç acımam, it gibi kıvırırım aha buraya!”


Herkes yavaş yavaş ellerini yukarı kaldırırken, Erdoğan Katipoğlu gözünü meczubun üstünden bir saniye bile ayırmaz, boşluk bulur bulmaz da gereğini yapmak için atlayacak gibidir üstüne. Öğrencilerin sorumluğu, mesleğinin kutsiyeti, ona bir şey yapmasını emretmektir zaten. Ne demekte Ali Rıza Binboğa İlk Öğretmen şarkısında:


“Öğretmen kutsal ana gibi,

Öğretmen kutsal baba gibi…”


Meczup, “gavır mezerlerinden” çıkan antikaları satıp kazandıkça, bir hoş olmuş, paranın büyüsüne kendini iyice kaptırmış, daha çok, daha çok deyip boyuna kazmış, “gavır mezerlerini,” kazdıkça kazanmış, kazandıkça durmamış, gecesini gündüzüne katmış. Bir gece vakti kazmaya çalıştığı bir “gavır mezeri” onu çok uğraştırmış. Mezarın üstündeki mermer tabakasını kırabilmek için epey uğraştıktan sonra kırabilmiş, sonra açtığı delikten içeri girmiş. Elinde bir gemici feneri vardır. İşte o an gördükleri aklını başından almış. Güneş çoktan batmış, yatsı ezanı okunalı çok olmuştur. Akşamcık kuşlarının, adı bilinmedik böceklerin, ağustos böceklerinin ürkütücü sesleri onun korkusunu çoğaltıkça çoğaltmıştır. Göz yanılması mıdır, korku mudur bilinmez, “Gavır mezerinin” içindeki kafatası dile gelmiş:


“Sen ölüye saygı göstermez misin, mezarımda bile rahat bırakmadın beni?”


Adı Ali Osman olan bu meczubun dizlerinin bağı çözülmüş, bayılıp düşmüş. Sabaha kadar “gavır mezerinin “içinde kalmış, uyandığında aklı yerinde değildir, deli danalar gibi bağıra, çağıra Ali Dede Pınarı tarafına doğru koşar.

O günden sonra Ali Osman torbasında silah mekanı Antik Sidas’tır. Yediği içtiği de bu dağların otu, bu dağların meyvesi, bu dağlarda avladığı kuşlar olmuştur. Ara sıra da köylülerin Sidas Pınarına bıraktıkları bir iki somun ekmektir.

Arkeoloji Kulübünün öğrencileri on birinci sınıf öğrencisidir. Korkmasına çok korkmuşlar, fakat ne ağlamak, ne titremek, belki biraz sonra namludan çıkacak “ it” bir kurşunla yaşama veda edecek iken, ne olur yapma diye yalvarmamışlar. Öğrencilerinin bu korkusuz duruşu, Erdoğan Katipoğlu’nun harekete geçtiğini gören meczup, basar tetiğe!

“Çat, çat, çat, çat…”

Silah ateş almamıştır. Silahın ateş almadığını gören Erdoğan Katipoğlu, meczubun üstüne atlar...

*

Bundan kırk beş yıl öncesinde Bursa’nın Hürriyet Mahallesinde Ülfet Dumlupınar da ilahi anlatıcıya sabıkalı silahı doğrultup basmıştır tetiğe. Sabıkalı silah,

“Çat, çat, çat…”

Silah ateş almamıştır, işte o an ilahi anlatıcı alıvermiştir sabıkalı silahı ve kolundaki baba yadigârı Seiko 5 saati. Bir altmışlık Ülfet Dumlupınar hem sabıkalı silahını, hem baba yadigârı Seiko 5 saatinden olmuş, sonra da bir araba sopa yemiştir.


Konudan konuya, mekandan mekana, özlemden özleme; Gediz’in verimli topraklarından, devasa kestane ağaçlarının diyarına, Uludağ’ın yamaçlarına doğru gezintiye çıkılmışken, doksan saniyelik zamanda,

“Kendi kendine ne konuşup duruyon, yan dön,” diyen eşinin sesiyle uyanıp yerinden doğrulmuş,


“Ne var, ne oldu, bir şey mi oldu?”

“Yat, yat bir şey yok, hadi yan dön, ört üstünü, iyi uykular; hadi Allah rahatlık versin!”




92 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

1984

Comments