top of page

Arama Sonucu

maviADA'ya DÖN

Boş arama ile 4771 sonuç bulundu

  • ŞAİR BİR SULTAN: HÜSEYİN BAYKARA

    Hüseyin Baykara, lakabı Ebu'l-Gazi, tam adı Hüseyin bin Gıyaseddin Mansur bin Baykara, (Haziran 1438, Herat - 4 Mayıs 1506, Baba İlahi, Herat yakınları), Timur İmparatorluğu hükümdarı ve şair. Taht kavgaları ve savaşlarla geçen uzun saltanat döneminde bilim, sanat ve edebiyatta büyük gelişmeler sağlanmıştır. Hayatı Anne ve Baba tarafından Barlaslardan ve Cengiz Han soyundan olan Hüseyin Baykara, 14 yaşına kadar Herat'ta Devlethane denen sarayda kaldı ve iyi bir eğitim gördü. 1452'de Herat'a egemen olan Ebu'l Kasım Babür'ün hizmetine girdi. 1454'te Semerkand'a gitti. Burada, yakın akrabası Ebu Said Mirza onu koruması altına aldı. Daha sonra Merv hükümdarı Muizeddin Sencer'in yanına gitti ve kızı Bike Sultan'la evlendi. Ebu'l Kasım Babür'ün ölümünden (1457) sonra Horasan tahtına çıktı. Horasan ve Maveraünnehir'de uzun yıllar hüküm sürdü. Herat hükümdarı Ebu Said Mirza'nın Muhammed Ali Bahşi komutasındaki 3 bin kişilik ordusunu çok küçük bir kuvvetle yenerek gücünü gösterdi. Daha sonra Sogdlu Said bin Hüseyin Türmen'le yaptığı savaşı da kazanarak Esterabad'ı ele geçirdi. 1461'de Mahmud Mirza'yı Esterabad yöresinde yenerek bütün Esterabad eyaletini egemenliği altına aldı. 1464'te Turşiz yöresinde Emir Muhammed Ali Yahşi'yi yenilgiye uğrattı ve aynı yıl Horasan'ı bütünüyle ele geçirdi. Ebu Said Mirza'nın 1468'de Karabağ yakınlarında Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan'a yenilmesi ve bu olaydan kısa bir süre sonra ölmesiyle büyük ölçüde rahatladı. Mart 1469'da Herat tahtına oturdu. Yadigar Muhammed Mirza'nın Türkmenlerden kurduğu büyük bir kuvvetle Esterabad üzerine yürüdüğünü haber alınca, onu Derbend-i Şahan'da karşılayarak yenilgiye uğrattı. 1470'te yeniden kuvvet toplayarak bu kez Herat'a yürüyen Yadigar'ı Çenaran'da ikinci kez yendi ve idam etti. Sonraki yıllarda Ceyhun (Amu Derya) boyundaki kaleleri güçlendirmeye ağırlık verdi.Ama oğullarının giderek bağımsız bir tutuma yönelmesi egemenliğini sarsmaya başladı. Belh valisi olan oğlu Bediüzzaman Mirza'nın, 1490'da çıkardığı ayaklanmayı bastırdıysa da aralarındaki gerginlik uzun yıllar sürdü. 1500'den sonra Türkistan'a egemen olan Özbeklerin Harezm dolaylarında Ceyhun'u aşarak Herat üzerinde akınlar düzenlemesi üzerine, 1506'da güçlü bir orduyla çıktığı seferde öldü. Kültür Timurlu soyunun son büyük hükümdarı olan Hüseyin Baykara, Türk kültürünün Çin, Kuzey Asya ve Hint etkilerini özümleyerek parlak bir düzeye ulaşmasında önemli rol oynamıştır. Herat'taki sarayını canlı bir bilim merkezi durumuna getirmiş, döneminin önde gelen düşünür ve sanatçılarını koruma altına almış ve onların yakınlıklarını kazanmıştır. Şair Cami, ünlü minyatürcü Behzad, dede ve torun tarihçiler Mirhand ve Handemir, Hilali, Hatifi, Tezkiretü'ş-Şuara'nın yazarı Devletşah, hattat Meşhedli Sultan Ali, aynı zamanda Hüseyin Baykara'nın çocukluk arkadaşı olan Ali Şir Nevai, Herat'taki Devlethane'ye bilimler akademisi özelliği veren sanatçılar olmuşlardır. ESERLERİ: Hüseyni mahlasıyla Türkçe ve Farsça şiirler de yazan Hüseyin Baykara'nın Türkçe şiirleri Divan-ı Sultan Hüseyin Mirza Baykara adıyla yayımlanmıştır. Şiirlerinin bir bölümü de Hüseyn-i Baykara Divanı'ndan Seçmeler adı altında basılmıştır.

  • ELİF VAROL

    Niyazi UYAR* Şehrin en kalabalık caddelerinden biriydi bir zamanlar. Gelişen şehre yeni sokaklar, yeni caddeler eklenince caddenin eski havası kalmasa da o yine de klasik bir eda ile her güne gelen konuklarını gülen yüzüyle karşılamakta, efendiliğini muhafaza etmekteydi. Seydi Bey kimseye "şuraya gideceğim" diye bir şey söylemeden çıktı. Çıkarken kapı gürültü ile kapanmasın diye anahtarı ile yavaşça kapattı. Kışın dondurucu günleri geride kalmış, bahar kendine has tatlı serinliğiyle karşılamıştı günü. Evden avare avare çıkan Seydi Bey, önüne çıkan her bir şeyi canlı cansız demeden dikkatle inceliyor, kendi kendine "Ya ya ya Allah, Allah," çekiyor ya da dudaklarını buruşturup beğenisinin dışa vurumunu dudaklarıyla ifade ediyordu. Bazen ilgisini bir kedi çekmişse geçip karşısına bir güzel süzüyor; sonra apartmanların balkon demirlerine konan kumruların, özellikle eşli yan yana konup uçanların muhabbetine şahit olunca, "İnşallah insanlar feyz alır bu vaziyetten," diyordu. Onların bu muhabbetine bir zaman bakıyor, içine, ruhuna, yüreğine bir şeyle yazmak için gönül gözünü ayırmıyordu. Yazdıkça düşünceleri, duyguları; kayadan kayaya, taştan taşa, ağaçtan ağaca, ağaçtan gökyüzüne oradan oraya konup uçuyordu. Seydi Bey’in boyu, ortalama Türk erkeğinin az üstündeydi. Çatık gür kaşları yüzüne bir is veriyordu ilk bakışta. Belinden göğsüne doğru kalınlaşan anatomik yapısı, ona adeta vücut çalışmış gibi bir vaziyet yüklüyordu. Öfkeli yüz ifadesine karşın içi sevgiyle doldurulmuş biriydi o. Bir insanı kırmak, üzmeyi geçtim; doğanın hiçbir canlı veya cansız mahlukatına zarar vermekten imtina eden biriydi. Şehrin eski prestijli caddesinde dükkanlara, mağazalara şöyle böyle bakıp ederken, gayriihtiyari bir mağazanın önünde durdu. O mağazanın önünde küçük bir masanın çevresinde, küçük taburelere oturmuş üç kadının oturuşları dikkatini çekmişti Seydi Bey’in. Üç kadın da kahve eşliğinde sigara içmekteydi. Fakat birinin oturuşu, sigara içişi çok enteresan gelmişti ona. Kadının boğazına mavi iple astığı kimlikte "Satış Temsilcisi Elif Varol" yazmaktaydı. Elif Varol’un sigara içişi fotoğraflıktır, derler ya, tıpkı öyledir. Elif Varol’un sigarası dudağının sağ köşesindedir. Elif Varol sigarayı öyle bir aşkla çekmektedir ki dumanın bir paçasını bile zebil ziyan etmemek için hepsini içine çekmiş, konuşurken peyderpey çıkmaktadır dumanlar. Yanakları, yüzü sigara içmekten olacak alaca belecedir. Sigaranın nikotini onu yaşının çok üstünde göstermekle kalmamış, güzelliğinden de her sigaradan sonra azar azar alıp gitmektedir. Cadde, günün hangi saati olursa olsun hep yoğundur. Çift yönlü caddeden karşıdan karşıya geçmek zordur. İnsan işte o zaman daha çok, daha çok zam yapsınlar akaryakıta deyip absürt bir çözüm yolu düşünmektedir. Yolda yürümeyi bilmeyen, iki adımlık yere hep araba ile gidip gelenler; gerekli gereksiz, aç kalmak pahasına araba alanlar... Elif Varol, içine doldurduğu ince sigaranın dumanını ağzını yamuklaştırmış, dudaklarını şekilden şekle sokmuş, dumanı parça parça bırakmakta. Elif Varol öyle bir sigara içmektedir ki, sigara içmeyenin bile canını istetmekte, sigarayı bırakanı tekrar sigaraya başlatacak gibidir neredeyse. Sonra "aşk öpücüksüz, kahve sigarasız olmaz" diyenler hemen yakacaktır bir sigara. Öyle kalsa iyi onlar da onun gibi sigarayı dudağının köşesine koyacak, yine köşesinden çıkaracaktır dumanı. Öyle aşkla çekmektedir ki sigarayı, onunla savaşanlar hakkında hemen suç duyurusunda bulunacaktır. Elif Varol bir zaman, ince zarif sigarayı işaret parmağı ile orta parmağı arasına almakta, ağzını, dudaklarını bir garip hale sokup öyle içmektedir her daim sigarasını. Ara ara dudakların arasından yol bulup çıkan dumanlar gözüne kaçmakta, o zaman gözünü yakan dumanlara istinaden göz kapaklarını hızlı hızlı açıp kapatarak yanmanın derecesini düşürmeye çalışmaktadır. At kuyruğu yapılmış saçları boyanmışçasına kömür karası gibidir. Kömür karası saçları, omuzdan aşağı uzayıp gideceğine, sağlı sollu, ilerili gerili bir vaziyet içinde durmaktadır. Elif Varol’un küçük tabureye oturuşu, ince sigarayı dudağının yan tarafına alışına göre diğer iki kadından farklıdır. Farklılığı yalnızca sigara içişi değildir. Onun öz güveni, anatomik güzelliği, iri kara gözleridir… Ah sigara ile yüzüne alacalar düşürmeseydi, bir içim su olurdu. Hele bir de azıcık bakıverse kendine: İşte o zaman insan bakmaya doyamaz. Elif Varol’un ten renginin aynısı, ince anatomik yapılı bir delikanlı ona doğru yavaş adımlarla yürümeye başlamıştır. Bunu gören Seydi Bey telaşlanır. Bu delikanlının vaziyeti, ona göre "iyi bir vaziyet" değildir. Bir zarar vereceğini düşününce panikler. Onun kendine doğru geldiğini gören Elif Varol, hiç istifini bozmadan arkadaşlarına hararetli hararetli bir şeyler anlatmaya devam etmektedir. İnce kara yağız genç yavaş adımlarla Elif Varol’a yaklaşa dursun, Elif Varol’un bundan haberi var mıdır, yok mudur kimsenin bir şey bildiği yoktur. Elif sigarayı yer gibi içmeye devam etmekteyken, kara yağız delikanlı ona doğru yürümeye devam etmektedir. Bu sinsi yaklaşış, kadınların çalışmasına karşı olan bir mürtecinin tavrı mıdır, ya da bir gönül oyunu mu vardır bunda? Kadınlara bir şeyler anlatmaya devam eden Elif Varol, kendine gelen bu mürteci kılıklı kişinin gelişini göz ucuyla süzmeye başlar birden. Şimdi bir şeyler olacak, acaba ne olacak diye telaşla kara yağız delikanlıyı takip etmeye devam eder Seydi Bey. Yavaş yürüyüşüne ara veren Seydi Bey, çorapçı dükkanının önüne gelince durup "acaba" sorusunun yanıtının az sonra hakikat olacağına iyice kani gelir. Delikanlı, Elif Varol’a iyice yaklaşmışken birdenbire kızın kolundan tuttuğu gibi çekiştirmeye başlamıştır. Kadın bir iki olmazlanırken, bunun gerçek bir tavır olmadığı ayan beyan ortadadır. Bu, "istemem fakat şu yan cebime koy" demektir. Bu vaziyeti anlamayan yalnızca Seydi Bey’dir. O, her daim ezilen, horlanan kadınlardan yana olduğundan nerede olursa olsun, hakkı yenen kadınlara arka çıkmıştır. — Bırak kadını, nereye götürüyorsun zorla; bırak diyorum sana! — Sana ne babalık, sana mı kaldı namus bekçiliği? — Bırak diyorum, şimdi haddini bildiririm sana, bırak diyorum! — Kes sesini babalık, cazgırlık yapıp durma da yıkıl git; canımı sıkma benim! Elif Varol, kendini savunan, ona bir şey olacak diye üzülen Seydi Bey’e dönerek: — İhtiyar, mahallenin namusundan sen mi sorumlusun, sana ne, senin işin gücün yok mu; git torunlarını sev! Seydi Bey şaşkınlık içindedir, yardım etmek istediği kız ona neler demektedir? — Ahmet’le biz arkadaşız, seviyoruz birbirimizi, senin de canın çektiyse bak sokaklarda, parklarda yaşına uygun birini bulursun! — Pardon hanımefendi, özür dilerim, bu delikanlı seni rahatsız ediyor, sana şiddet uygulayacak diye düşünüyordum, özür dilerim! — Öyle her gördüğüne balıklama atlama, sana mı kaldı? Seydi Bey bir başına kalmıştır ortada. Onlar, on-on beş metre ötede kara yağız delikanlının motoruna binip giderler kimseye bir şey söylemeden. Giderken de Elif Varol, boynundaki mavi ipli isimliği arkadaşlarına fırlatıp atarak: — Alın bunu, patrona verirsiniz! Deyip kara yağız delikanlının beline sımsıkı sarılıp uçarcasına oradan uzaklaşırlar. Mayıs 2026 Salihli

  • Nurhak'ta Açmayan Gelincikler

    60'lı yıllarda başlayan siyasi gençlik olayları, çatışmalar ve şiddet hız kesmedi, 70'li yılların başına da yansıdı. Başlangıçta solcu gençlikle güvenlik güçleri arasında oluşan çatışmalar, sonraki yıllarda özel olarak yönlendirilen ve hızla çoğalan sağcı gençlik arasında kanlı bir savaşa dönmüştü. Öylesine ki 70'li yılların bütününü kapsayarak 5000 kişinin ölümüne neden olurken , iki binli yıllara değin de etkisini zaman zaman hissettirecek ve siyasi kutuplaşmanın miladı olacaktı. Bu eylemlerin tanınmış adlarından Deniz Gezmiş ve arkadaşları yakalanınca, dışarıda kalan kimi arkadaşları idamlarına engel olabilmek için irili ufaklı kimi eylemlere kalkıştı. Bunlardan biri de Nurhak'ta 31 Mayıs 1971'de Kürecik Amerikan radar üssüne baskın için giden ama yolda öldürülen Sinan Çemgil, Kadir Manga, Alpaslan Özdoğan'ın ve diğer 4 arkadaşının eylemidir. 68 Kuşağı ve Türkiye devrimci hareketinin öncü isimlerinden Sinan Cemgil, Kadir Manga ve Alpaslan Özdoğan’ın Nurhak’ta katledilmesinin üzerinden 50 yıl geçti. Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idam edilmesini önlemek için Malatya Kürecik’teki Amerikan radar üssüne baskın yapmaya Nurhak’a giden devrimciler, 31 Mayıs 1971’de çıkan çatışmada katledildi. Cemgil, Manga ve Özdoğan, aradan geçen 50 yıla rağmen bugün de unutulmadı. İstanbul’da 15 Kasım 1944’te doğan Sinan Cemgil, 1964’te ODTÜ Mimarlık Fakültesi’ne kayıt yaptırdı. ODTÜ’de siyasetle etkin olarak ilgilenmeye başlayan Sinan Cemgil, ODTÜ Sosyalist Fikir Kulübü’nün kuruluşunda yer aldı, aynı zamanda Türkiye İşçi Partisi’ne (TİP) üye oldu. Cemgil, 1968 öğrenci boykotu ve 1969 ODTÜ işgaline önderlik etti. Sinan Cemgil’in, Amerikalı öğretim görevlisinin “Yıllardan beri ODTÜ’de İngilizce eğitim görüyorsunuz. Nasıl İngilizce bilmezsiniz?” sorusuna verdiği yanıt bugünlere kadar geldi: “Biz, ODTÜ’de İngilizce üç kelime öğrendik: Yankee go home.” 6 Ocak 1969’da ‘Vietnam kasabı’ olarak bilinen ABD Türkiye Büyükelçisi Robert Komer’in, ODTÜ’ye gelmesinin üzerine Sinan Cemgil ve Taylan Özgür önderliğindeki ODTÜ öğrencileri Komer’in arabasını ateşe verdi. Hüseyin İnan ile birlikte THKO’nun ideolojik altyapısını oluşturan Cemgil, 1970 yılında şehir eylemlerine katıldı. , 1971 darbesinin ardından Ankara’dan çıkarak, arkadaşlarıyla Elbistan bölgesindeki Nurhak Dağları’na çıkan Sinan Cemgil; Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idamlarını engellemek için Kürecik Radar Üssü’ne yapacakları baskın öncesinde, İnekli Köyü muhtarının ihbarı üzerine askerler tarafından kuşatıldı. Sinan Cemgil, Alpaslan Özdoğan ve Kadir Manga’yla birlikte Nurhak dağlarında askerlerle çıkan çatışmada katledildi. Cemgil, 10 Haziran 1971’de Karacaahmet Mezarlığı’na gömüldü. ‘Bir kuyruklu yıldız gibi kayıp gidecek’ Sinan Cemgil’in cenazesini almaya babası Adnan Cemgil ve annesi Nazife Cemgil ile birlikte giden ve ardından “Öldükleriyle Kalmadılar” adlı kitabı yazan yazar Orhan İyiler, Sinan’ın düştüğü anı şu satırlarla anlatır: “Sinan’ın ateş üstünlüğünü yitirmesiyle yüklenmelerinin amansızlığı arasından çok bir zaman geçmeden Sinan yoldaşı, fikirdaşı Kadir’e on metre, on beş metre daha yaklaşa idi ki kavuşa, alıp kucaklaya ve de bi kenara çeke... İşte zamanın bu can alıcı can verici, her bir şeyin bir böyle, bir öyle olacağı zaman kertesine dek... İzmirli onbaşının ilk kurşunu yiğitler yiğidi ve de bir gelin kadar alımlı Sinan oğlumun tam alnının ortasında patladı. Köylüler, havaya uçacak sandılar... Göğe doğru kanatlanıp sabah bulutları arasından bir kuyrukluyıldız gibi akıp gidecek. Belki de gerçekten böyle olacak idi. Yukarı doğru başını vermiş ağır yavaş ayakları yerden kesilirken ikinci kurşun tam göbeğinden girip sırtından çıkınca... Yere doğru döndü ağır yavaş, bir an herkesler, başını kaldırmış son kez arkadaşlarına bakıyor sandığında, birdenbire Kadir’e doğru yere kapaklanarak yuvarlandı.” Naaşını almaya anne ve babası gelmiştir. Annesi oradaki köylülere şunları söylemiştir: “Bu oğ­lum Si­nan. Bun­lar da onun ar­ka­daş­la­rı, kar­deş­le­ri. On­lar da oğul­la­rım. Bu ço­cuk­lar, bu oğul­lar; bu ül­ke­yi, hal­kı, siz­le­ri sev­di­ler. Baş­ka bir is­tek­le­ri yok­tu. Her bi­ri bi­rer de­hay­dı. Her bi­ri üs­tün ze­ka­lı gü­zel ço­cuk­lar­dı. Di­le­se­ler­di, dü­ze­nin adam­la­rı ol­sa­lar­dı, şim­di bu­ra­da can­sız yat­maz­lar­dı. Bi­rer mil­yo­ner olur­lar­dı. Ama on­lar, hal­kı, siz­le­ri sev­di­ler. Si­zin so­run­la­rı­nı­zı omuz­la­dı­lar.„ Mustafa Yalçıner ağır yaralı olarak “ele geçerken”, ovaya inip diğer ekiple ilişkiye geçmesi istenilen sivil giyimli ve silahsız iki kişiden biri olan Hacı Tonak saklandığı meşelikte yakalanır. Diğer sivil giyimli kişi olan Ahmet Erdoğan ile Metin Güngörmüş ise çatışma başlarken kaçmayı başardılar. Ancak onlarda birkaç gün sonra yakalanacaklardır. ODTÜ öğrencisi Sinan Cemgil, yine ODTÜ öğrencisi Alpaslan Özdoğan ve Erzurum Atatürk Üniversitesi öğrencisi Kadir Manga, yoldaşları Deniz’i, Yusuf’u ve Hüseyin’i kurtarmak isterken can verirler... MAYISIN KANLI GÜNÜ Nurhak Katliamı için onlarca şiir yazıldı, bu şiirler bestelendi ve 50 yıldır dilden dile söyleniyor. Hasan Hüseyin Korkmazgil’in daha sonra Grup Yorum tarafından bestelenen ‘Nurhak’ şiirinin ilk dörtlüğü şöyle: “Dört bir yana haber salsam,/ Öldü desem inanır mı?/ Dağlar bana geri verin/ Kadir’imi, Sinan’ımı...” Grup Adalılar tarafından yazılıp bestelenen ’71 sıcağında’ türküsü ise hâlâ söyleniyor.

  • Mavi Yazılar Atlası

    Asiye Arslan * Mavi Yazılar Atlası, gündelik ayrıntılardan evrensel sorulara uzanan yazılarıyla okuru hem düşündüren hem de gülümseten bir yolculuk sunuyor. Şenol Yazıcı’nın kaleminden çıkan yazıların ortak damarını bir araya getiriyor: Gündeliğin içindeki sorular, ironinin içindeki bilgelik, bireysel deneyimin içindeki toplumsal hafıza… Bu atlas, okuru yalnızca okumaya değil; düşünmeye, tartışmaya ve yeniden yaşamaya davet eden bir yolculuk. Her metin, bir kıvılcım gibi başka bir metni çağırıyor; her satır, okuru kendi iç atlasını kurmaya yönlendiriyor. AYRINTILI BİLGİ İÇİN RESME TIKLAYIN Güzel Yazılar Atlası Şenol Yazıcı GUFO YAYINLARI Liste Fiyatı: 375,00 Yayın Tarihi: 25.05.2026 ISBN: 9786255628220 Dil: TÜRKÇE Sayfa Sayısı: 190 Cilt Tipi: Karton Kapak Kağıt Cinsi: Kitap Kağıdı Boyut: 13.5 x 21 cm İlgili Kategoriler: Kitap, Edebiyat, TÜRANLATI Şenol Yazıcı’nın Mavi Yazılar Atlası, edebiyatın yalnızca estetik bir uğraş değil, aynı zamanda tarihsel ve toplumsal bir tanıklık olduğunu kanıtlayan metinler toplamıdır. Yazar, Yaşar Kemal’in Nobel tartışmalarından Anita Ekberg’in aşk ikonluğuna, deprem kentlerinin yıkımından Julio Iglesias’ın ölümsüzlüğüne kadar geniş bir yelpazede, bireysel deneyimi sosyo ekonomik bağlamla harmanlıyor. Yazıcı’nın kalemi, hüzünle ironiyi aynı anda taşıyan bir dil kuruyor. Bir yandan “iyi insanların uzay araçlarına binip gideceği” bir çağın hüznünü anlatırken, öte yandan “aşkın yaşı kırk mıdır?” diye sorarak okuru gülümsetiyor. Türkçeyi bir nehir gibi akıtarak, okuru hem nostaljiye hem bugünün sert gerçeklerine sürüklüyor. Metinlerde belirgin olan, sözlü kültürün kadim anlatıcı geleneğiyle modern edebiyatın buluşturulmasıdır. Dengbejlerden meddahlara uzanan bu damar, Yazıcı’nın Türkçeyi görsel tablolar yaratacak bir şiirsellikle kullanmasına olanak verir. İroni ise bu atlasın en keskin aracı: “Aşkın emeklilik yaşı kırk mıdır?” sorusu ile “Yaşar Kemal neden Nobel almadı?” sorusu aynı paragrafta yan yana durur. Sonuçta Mavi Yazılar Atlası, salt bir edebi derleme değil, kültürel eleştiri atlasıdır. Yazıcı’nın üslubu, okuru hem düşündürür hem de rahatsız eder; çünkü ironinin işlevi tam da budur: okuru konfor alanından çıkarıp edebiyatın gerçek yüzüyle karşılaştırmak. Şenol Yazıcı’nın Mavi Yazılar Atlası, okuru renkli bir yolculuğa davet ediyor: Çukurova’nın pamuk tarlalarında Yaşar Kemal’in izini sürerken, öte yandan geçmişte siyah beyaz filmlerde nostalji arıyor. Bir yandan aşkın ömrünü sorgularken depremle yıkılmış kentlerin acısını hüzünle dile getiririyor. En derin hüzünde bile yaşam sevincini yitirmiyor, Julio Iglesias’ın kadife sesinde gençliğin kaybolmayan izini buluyor. Bu atlas, okura yalnızca edebi bir tat değil, aynı zamanda bir yaşam deneyimi sunuyor. Her metin bir anı defteri gibi; ama aynı zamanda bir toplumsal eleştiri. DAHA FAZLA BİLGİ İÇİN TIKLAYIN

  • OLSUN

    Niyazi UYAR * Olsun yine de yaşamak Yine de sevmek! Mesela denizin üstünde Özgürlüğe kanat çırpan martı gibi Ve de yaraşır gibi insana, İşte öyle yaşamak! Sevmek, Hem de nasıl, Alabildiğine İçine alırcasına, Sarıp sarmalamak! Sevmek Hem de nasıl, Paslı zincirler ayaklarında Darağacına giden Deniz gibi İşte öyle sevmek! Fakat, Fakat suyun başında devler, Olsun ne çıkar, Korkmak varsa fıtratında Haramdır sevmek! Yaşayacaksan seveceksen, Bizim yiğitler gibi sevecek, Bizim yiğitler gibi yaşayacaksın! Ocak 1980 / Bursa

  • Uçun Kuşlar Uçun Bir Gezi Kitabından Ötesi..

    Daha fazlası için RESME tıklayınız UÇUN KUŞLAR UÇUN Şenol Yazıcı GUFO YAYINLARI Liste Fiyatı: 350 L İndirimli fiyat : 225-300 L Yayın Tarihi 23.05.2026 ISBN:9786255628190 Dil: Türkçe Sayfa sayısı:172 Cilt: Karton kapak Boyut:13.5 x 21 cm İlgili Kategoriler: Edebiyat, GEZİ/DENEME “Uçun Kuşlar Uçun, yalnızca yolculukların değil, ruhun kanatlanışının kitabı. Uludağ’ın serap gibi doruklarından Amasra’nın cennet kıyılarına, Afrodisyas’ın taşlarında saklı güzellikten Marmara Adası’nın yalnızlık metaforuna uzanan bu yolculuk, okuru hem büyülüyor hem düşündürüyor. Her sayfa, bir kanat çırpışı gibi özgürlüğe çağrı…” Nurten B. AKSOY “Şenol Yazıcı, gezi yazısını klasik sınırların ötesine taşıyor. Uçun Kuşlar Uçun, tarih, mitoloji, kültür ve bireysel deneyimi harmanlayan çok katmanlı bir eser. Uludağ’dan Afrodisyas’a, Marmara Adası’ndan Amasra’ya uzanan metinler, yalnızca mekân betimlemesi değil; toplumsal eleştiri, felsefi sorgulama ve edebî deneme düzeyinde bir katkı sunuyor. Bu kitap, Türk edebiyatında gezi yazısına modern bir halka ekliyor.” Asiye ARSLAN “Gezmek kolay sanırsınız; oysa Uçun Kuşlar Uçun sizi biraz yoracak. Çünkü Yazıcı, bir gezi yazısının olmazı ‘gittim, gördüm, yazdım’ la yetinmiyor; Uludağ’ın yaz günü tepelerindeki buzulları tanrının sebil dondurmasına, Marmara balıklarını 'Terminatör' kılıklı balıklara, adaları hem sığınak hem. hapishaneye dönüştürüyor. Bu kitapta gezi, eğlencelik değil; hem düşündüren hem gülümseten heyecanlı bir sınav. Okumaya cesaretiniz varsa, buyurun.” Aycan AYTORE AYRINTI İÇİN TIKLAYINIZ

  • VOLTAİRE

    François Marie Arouet (21 Kasım 1694 - 30 Mayıs 1778) ya da Voltaire takma adıyla tanınan Fransız yazar ve filozof. Fransız Aydınlanması'nın en önemli filozoflarının başına gelir hatta Aydınlanma hareketinin babası sayılabilir. Zamanının toplumsal, dinî, politik ve kültürel konularını radikal bir biçimde eleştirmiştir. Voltaire çok yönlü ve üretken yazardır; oyunlar, romanlar, şiirler, makaleler, bilimsel açıklamalarına rastlamak mümkündür, neredeyse her yazınsal türde eser vermiştir. 20 binden fazla mektup, 2 binden fazla kitap ve kitapçığı mevcuttur. Voltaire, toplumsal özgürlüklerin yılmaz savunucusuydu ve Katolik Fransız Monarşisi'nin sıkı sansür yasaları karşısında tehdit altındaydı. Hoşgörüsüzlüğü, dinî dogmaları ve Fransız kurumlarını yıpratıcı bir biçimde hicvediyordu. En ünlü yapıtı aynı zamanda başyapıtı (magnum opus'u) Candide; zamanının birçok olayını, düşünürünü ve felsefesini, en önemlisi Gottfried Leibniz'i ve dünyamızın "mümkün dünyaların en iyisi" olduğu inancını ele alan, eleştiren ve alay eden bir romandır. Hayatı İlk yıllar Voltaire Paris'te, 1694'te doğmuştur. Sekiz yıl boyunca sanat eğitiminin başladığı Collège Louis-le-Grand'da okumuştur. Fakat orada "Latince ve aptallıklar" dışında bir şey öğrenmediğini iddia etmiştir. Mezun olduktan sonra Voltaire edebiyatta kariyer yapmaya başladı. Babası ise oğlunun hukuk eğitimi almasını istiyordu. Bu nedenle Voltaire, Paris'te bir avukatın asistanı olarak çalışıyormuş gibi görünerek, zamanının büyük bir kısmını hicivsel şiirler yazmaya adamıştır. Babası bunu öğrendiğinde Voltaire'i yine hukuk okumaya göndermiştir; yine de Voltaire yazmayı sürdürmüştür. Sivri dili ile aristokratik ailelerin beğenisini toplamıştır. Kral XV. Louis'nin naibi, Orléans Dükü, II. Philippe'i konu alan bir yazısı nedeniyle Bastille'de hapsedilmiştir. Oradayken çıkış yaptığı piyesi Oedipe'yi kaleme almış ve Voltaire ismini almıştır. Oedipe'nin başarısı Voltaire'i etkili bir isim yapmakla beraber onu Fransız Aydınlanmasına dahil etmiştir. İngiltere'ye sürgün Voltaire'in hazır cevaplılığı ve sivri dili başına bela olmayı sürdürdü. Genç bir asilzadeyi gücendirmesi onun mahkeme dahi olmadan sürgün edilmesine yol açtı. Voltaire'in İngiltere'ye sürgünü, İngiltere'deki düşünsel durum ve yaşadıkları düşüncelerini büyük oranda etkilemiştir. İngiliz monarşisinden ve ülkenin din ve ifade özgürlüğüne verdiği değerden etkilenen genç yazar, ülkenin yazar ve düşünürlerinden de etkilenmiştir, Shakespeare gibi. Gençlik yıllarından Shakespeare'i Fransız yazarlarına bir örnek olarak görse de, daha sonraları kendini ondan daha büyük bir yazar olarak görmüştür. 3 yıllık sürgünden sonra Paris'e dönmüş ve fikirlerini İngiliz hükûmetini konu alan kurgusal bir metinde toplayarak bastırmıştır; Lettres philosophiques sur les Anglais ("İngiliz(ler) hakkında felsefi mektuplar"). İngiliz monarşisini daha gelişmiş ve insan haklarına daha saygılı görmesi nedeniyle yazıları Fransa'da büyük bir tartışmaya yol açmış ve sonunda öyle bir noktaya gelinmiştir ki evrakın kopyaları yakılmış Voltaire ise Paris'i terk etmeye zorlanmıştır. Château de Cirey ve sonrası Bundan sonra sınırdaki Château de Cirey'e yerleşen Voltaire burada Marquise (Markiz) du Châtelet, Gabrielle Émilie le Tonnelier de Breteuil ile de bir ilişkiye başladı. Voltaire ile Marquise 21.000'den fazla kitap toplamışlardır. Kuşkusuz Voltaire'in 15 yıl süren bu ilişkisi entelektüel gelişimine yardımcı olmuştur. Yazmaya devam eden Voltaire Mérope gibi oyunları ve bazı kısa öyküleri yayımlamıştır. İngiltere'de geçirdiği zamanda onu en çok etkileyen şeylerden birisi Isaac Newton'un çalışmalarıdır. Eser ve düşüncelerinde bunun etkileri görülebilir. Marquise'in ölümünden sonra Voltaire Berlin'e, yakın arkadaşı ve hayranı olan Büyük Friedrich'e gitmiştir. Kral zaten onu daha önce ısrarla saraya davet etmişti. Her ne kadar ilk zamanlarda buradaki yaşamı iyi gitse de, zamanla çeşitli zorluklarla karşılaşmaya başlamıştır. Sivri dili ile burada da haksız bulduğu durumları eleştirmiştir. Sonunda kızdırdığı Friedrich, Voltaire'in tüm evrakının kopyalarını yakmış, Voltaire'i de tutuklatmıştır. Voltaire Paris'e doğru yola çıkmış fakat XV. Louis onun kente girmesini yasaklayınca, Cenevre'ye gitmiştir. Her ne kadar iyi karşılansa da tiyatral performansları yasaklayan Cenevre yasaları Voltaire'in Candide, ou l'Optimisme ("Candide, veya İyimserlik") isimli eserini yazmasına ve kenti terk etmesine neden olmuştur. Bu eser Gottfried Leibniz'in felsefesinin hicvidir. Bugün Voltaire'in en tanınmış eseri Candide'dir. Ferney'de malikâne almış ve 1778'deki ölümüne kadar burada yaşamıştır. Fikirleri Sadece Fransa'da değil tüm Avrupa'da Aydınlanma döneminin büyük önderi Voltaire'dir. Victor Hugo'nun dediği gibi, "Voltaire'i anmak, tüm 18. yüzyılı anlamaktır" ("Citer Voltaire, c'est caractériser tout le XVIIIe siècle."). Lamartine ise şöyle der: "İtalya Rönesans'ı yaşadı, Almanya Reform'u gördü fakat Fransa'nın ise Voltaire'i vardı" (L'Italie a eu la Renaissance, l'Allemagne a eu la Réforme, mais la France a eu Voltaire). Voltaire, ilerleme fikrini aklın egemenliği olarak tanımlamıştır ve bu düşünceyi temsil eden en önemli isimlerden biridir. İlerleme teriminden, entelektüel, bilimsel ve ekonomik ilerlemeyi anlamıştır. Toleransın bilimsel ve ekonomik ilerleme için kaçınılmaz olduğuna inanmış ve bu nedenle toleransı savunmuştur. Aynı şekilde, düşünce ve ifade özgürlüğünün yanı sıra politik özgürlüğün de yılmaz bir savunucusu olmuştur. Locke gibi, devletin insan haklarına saygı göstermesi gerektiğini savunmuştur. Voltaire, felsefi açıdan orijinal bir filozof olarak tanınmaz ancak, yeni empirizmin prestijini ve anlaşılmasını artırmada büyük bir rol oynamıştır. Locke'u, aydınlanmış çağdaşlarıyla (enlightened contemporaries) birlikte, insan zihnine Newton'ın doğaya yaptığını yapmış bir deha olarak görmüş ve büyük bir saygıyla karşılamıştır. 1843 Voltaire 70 yaşında gösteren bir gravür. Felsefe Sözlüğü Voltaire, özellikle İngiliz felsefesini Fransa'ya taşıyarak, Fransız Aydınlanması'nın hızlanmasına ve yayılmasına büyük katkıda bulunmuştur. "İngilizler Üzerine Mektuplar" (Lettres sur les Anglais) adlı eserinde yurttaşlarına yeni bir doğa felsefesi ve toplum düzeni sunmuştur. Bu mektuplar, Kara Avrupa'sına İngiliz düşüncesini tanıtan ve Newton'un mekanist doğa sistemi, Locke'un empirist felsefesi ve İngiliz aydınlanmasını yakından inceleyen önemli bir dönüm noktası olmuştur. Voltaire, bu mektuplarda İngilizlerin politik, sosyal ve entelektüel yaşamlarını detaylı bir şekilde ele almıştır. İngilizlerin hoşgörü, adalet, din özgürlüğü, ticaret özgürlüğü gibi konulardaki ilerici yaklaşımlarını örnek göstererek, Fransız toplumuna benzer reformlar önermiştir. Newton'un bilimsel yöntemlerini ve determinist doğa anlayışını vurgulayarak, rasyonalite ve akıl temelinde bir düşünce sistemini savunmuştur. Locke'un deneyci felsefesini benimseyerek, insan bilgisinin duyusal deneyimlerden kaynaklandığını ve özgür iradeye sahip olduğunu vurgulamıştır. Voltaire'in "İngilizler Üzerine Mektuplar"ı, Avrupa kültür tarihinde büyük bir etki yaratmış ve Aydınlanma düşüncesinin yayılmasına önemli katkıda bulunmuştur. Bu mektuplar, Fransız Aydınlanması'nın fikirlerini şekillendiren ve toplumsal değişim sürecine ivme kazandıran önemli bir kaynaktır. Voltaire'in eserleri, çağdaşlarına ve gelecek nesillere aydınlanma, hoşgörü ve özgürlük gibi evrensel değerlerin önemini hatırlatmış, onları etkilemiştir. Voltaire ve eğitim, özgürlük konusunda çok şey yaptığı nesil, genetik psikolojinin titiz bir şekilde kullanılmasıyla -bunu o şekilde adlandırmasalar da- insan ve doğadaki her şeyin işleyişinin açıklanabileceğine inanıyordu. Bu sayede, teoloji, metafizik ve diğer gizli dogma veya hurafe türleri olarak bilinen, tembelliğin, körlüğün ve kasıtlı hilelerin ürünü olan karanlık gizemler ve grotesk masalları sona erdirilebileceklerdi. Vicdansız dolandırıcılar tarafından uzun süre boyunca aptal ve cahil kitleleri kandırmak için kullanılan bu unsurlar, onların öldürdüğü, köleleştirdiği, ezdiği ve sömürdüğü insanlar tarafından kabullenilmişti. Metafizik anlayışı Voltaire büstü. Voltaire'in felsefi anlamda tutarlı bir görüş sergilediği söylenemez, çünkü hem "düşünen madde" (la matière pensante), hipotezini benimseyerek sıkı bir materyalist yaklaşım sergilerken, hem de Tanrı'nın varlığını kanıtlamaya yönelik argümanlar ortaya koyar. Despotizmden nefret etmesine rağmen, filozofların etkisiyle aydınlanmış bir monarşinin adil ve haksever yönetimini tercih eder. Bu özellikleriyle Fransız Aydınlanması'nın önde gelen isimlerinden biri olan Voltaire, Fransız monarşisi ve kiliseye karşı mücadelesiyle bilinirken, aslında din ve Hristiyanlık görüşleriyle de tanınır. Voltaire'in felsefesi, Fransız filozoflar Montaigne, Gassendi, Descartes ve Bayle yerine daha çok İngiliz geleneği, özellikle John Locke tarafından şekillendirilmiştir. Voltaire, İngiliz felsefesini Fransa'ya getiren bir figür olarak ön plana çıkmıştır. Locke'un doğuştan düşünceler (tabula rasa) fikrini eleştirmesiyle birlikte deneyci bir anlayışı benimsemiş ve bilgiye deney ve gözlem yoluyla ulaşmanın önemini vurgulamıştır. Ayrıca, insan zihninin yeteneklerini ve sınırlarını belirlemenin felsefi soruşturma ile mümkün olduğunu savunmuştur. Voltaire'in en büyük başarısı ise Bayie, Locke ve Newton gibi kişilerin düşüncelerini Fransız toplumuna olağanüstü açık ve parlak bir dille yayması olmuştur. Voltaire, bu düşünürlerin fikirlerinin Fransız toplumunda yaygınlaşmasında önemli bir rol oynamıştır. Voltaire, Lockeçu öğreti olan, bilginin duyusal deneyimlerle elde edildiği fikrini savunurken, empirik epistemolojiyle ilişkilendirilen iki görüşü açıkça reddeder. İlk olarak, skeptikler tarafından ortaya atılan ve Berkeley tarafından revize edilen "dünyanın var olmadığı" veya "varlığının bilinemeyeceği" görüşünü reddeder. Voltaire, Locke'un empirizmini kabul ederken dış dünyanın var olduğunu savunur. İkinci olarak, Diderot gibi filozofların empirizmle ilişkilendirdiği ve "insanın özgürlüğünün bir yanılsama olduğu" görüşünü reddeder. Bu görüş, duyusal deneyimler aracılığıyla elde edilen her şeyin çevre tarafından tamamen belirlendiğini ve dolayısıyla özgürlükten bahsedilemeyeceğini iddia eder. Voltaire, bu görüşü de sağduyunun bakış açısından ve bazı ahlaki mülahazalar sonrası reddeder.[10] Voltaire, empirik bilgi anlayışı ve metodolojisine uygun olarak, Condillac'ın yapmış olduğu bir ayrımla metafiziği ikiye böler. Bu iki kategori "hepsini keşfetme iddiasında olan ihtiraslı metafizik" ve "hakikate dair araştırmalarını insan zihninin tüm zayıflıklarının belirlediği sınırlar içinde sürdüren mütevazı metafizik"tir. Voltaire, birinci kategorinin imkânsızlığı nedeniyle tercihini ikinci kategoriden yana kullanır ve Locke'un izinden giderek metafiziği "empirik yöntemlerle sınırlı, doğal olarak sınırlı bir bilim" olarak tanımlar. Voltaire, II. Frederick'e yazdığı bir mektupta metafiziğin "bir tarafta sağduyulu insanların bildiği şeyler, diğer tarafta ise hiçbir zaman bilemeyecekleri şeyler" olarak iki şeyden oluştuğunu ifade eder. Voltaire'in mütevazı metafiziği, maddeden ve Tanrı'dan oluşan iki tözü kabul etmesiyle şekillenir. Bu iki töz arasındaki ilişkiyle ilgili fikirleri zamanla değişmiştir. Genellikle, maddenin Tanrı'dan kaynaklandığını ve kendi içinde tam bir düzen ve yasalara tabi olduğunu savunur. Candide. Tabiat ve Tanrı anlayışı Voltaire'in düşünceleri, tabiat ile sanat arasındaki münasebet üzerine yoğunlaşan belirgin temalarla şekillenir. O, tabiatı kendisine mahsus bir sanat eseri olarak telakki eder ve evreni bir saate benzetir. Artificializm adı verilen bu yaklaşım, evrenin düzenli ve muntazam bir yapıda olduğunu iddia ederken, aynı zamanda tasarımcısının mevcudiyetini de işaret eder. Voltaire, evrenin bu düzen ve intizamının yalnızca "ebedî bir geometri ilahı" (Dieu éternel géomètre) tarafından gerçekleştirilebileceğine inanır. Voltaire, Tanrı'nın varlığına dair argümanlarında değişik evrelerden geçmiştir. Başlangıçta dünyanın tesadüfi bir varlık olduğunu savunurken, daha sonra bu argümanı terk etmiş ve tabiatın düzenine odaklanmıştır. Ona göre, Tanrı, tabiatın bilge bir yaratıcısıdır ve insanların kurtuluşuyla değil, tabiatın intizamının teminiyle meşgul olur. Voltaire'in düşünceleri, tabiat ve insan ilişkisindeki sabitlik ve değişmezlik düşüncelerine dayanır. İnsanların tabiatı değiştiremeyeceklerini ve onunla uyum içinde olmaları gerektiğini savunur. Bu sebeple, insanların mevcut şartlarda mutluluğu bulmak yerine kabullenme ve tatmin olmayı tercih etmeleri gerektiğini düşünür. Voltaire, Epicurus ve Descartes gibi düşünürlerin aksine, doğal nedenlerin kozmogoni arayışına yol açmadığına inanan bir tutum sergilemiştir. Voltaire, kozmogonik konuları ele alırken aynı zamanda eleştirel bir tutum sergiler. O, doğal nedenlerin kozmogoni arayışına yol açmadığını ve evrenin mevcut durumunun bir tesadüf olmadığını savunur. Voltaire, doğanın düzenini açıklamak için kozmogonik açıklamaların yetersiz olduğunu düşünür ve bunun yerine bilgi, akıl ve gözlem temelli yaklaşımların önemini vurgular. Onun ilgi odağı ise Newton'un fizik teorisidir. Newton'un evrensel düzeni ve mekanik yasaları, Voltaire için bir tasarımcının ve yaratıcının varlığına işaret etmektedir. Newton'un bilimsel keşifleri, Voltaire için Tanrı'nın varlığını ve doğanın bilge bir yaratıcısı olduğunu kanıtlar niteliktedir. Voltaire, doğanın düzeninin Tanrı tarafından belirlendiğine ve bu düzenin insan hayatının varlığı ve sürdürülebilirliği için önemli olduğuna inanır.[15] Ancak Voltaire, insanın kurtuluşu için Tanrı'ya değil, bilgi ve akılcılığa dayalı çabalarına güvenmesi gerektiğini savunur. Buna göre, Kant ve Laplace için Newton'un fizikteki eksiklikleri, yeni kozmogonik araştırmalarla doldurulması gereken bir boşlukken, Voltaire için ise kesin ve kalıcı bir durumu ifade eden bir şeydir. Voltaire, Leibniz'i eleştirmesinin temel nedenlerinden biri, Leibniz'in "yeter neden ilkesi" olarak bilinen felsefi prensibidir. Leibniz'e göre her olayın bir nedeni vardır ve bu nedenlerin var oluşu evrenin düzenini açıklar. Voltaire ise bu prensibin Tanrı'nın tamamen özgür kararlarını ve insanın özgür iradesini sınırladığını düşünmüştür. Ayrıca Voltaire, Leibniz'in göreceli zaman ve mekân anlayışını eleştirmiştir. Leibniz'e göre zaman ve mekân, bireysel varlıkların bakış açısına göre değişebilir ve görecelidir. Ancak Voltaire, Newton'un fizik teorisindeki mutlak zaman ve mekân kavramlarının daha doğru olduğunu savunmuştur. Ona göre, evrenin düzeni ve Tanrı'nın varlığına dair doğru bir anlayış için mutlak zaman ve mekân kavramlarının kullanılması gerekmektedir. Bu eleştirilerle birlikte, Voltaire Newton'un fizik teorisine ve onun evrenin düzeni ve Tanrı'nın varlığına dair kanıtlarını daha çok benimsemiştir.[16] Tolerans Voltaire'e göre hoşgörüsüzlük özellikle Hristiyanlıkla ilişkilidir: Doğu ülkeleri, Romalılar, Yunanlar ve hatta Yahudiler dâhil, ona göre, hiçbirinde dinî hoşgörüsüzlük olmamıştır. Bunun sebebi, Hristiyanlığın hem dünyevi hem de manevi alanda egemenlik isteyen bir din olmasıdır; ruhani olanın politik önceliği, papaların büyük iddiasıdır. Ancak, sadece "toplumun fiziksel ve ahlaki iyiliğini" düşündüğümüzde, bu iddianın insan ve vatandaş için sürekli bir engel olduğunu fark ederiz. Voltaire, toleransın güçlü bir hükûmetin önemli bir unsuru olduğuna inanmış ve dinî kurumların bazı pratiklerinin ve müdahalelerinin güçlü bir hükûmetin yolunda engeller oluşturabileceğini dile getirmiştir. Voltaire, Protestanların eşit haklara sahip olmaları gerektiğini savunarak dinî hoşgörüsüzlüğün ekonomik hayata olumsuz etkilerini vurgulamıştır. Ayrıca, ticaretin canlı tutulması ve ekonomik ilerlemenin sağlanması için hoşgörünün önemli olduğunu düşünmüştür. Bu şekilde, Voltaire'in düşünceleri, dönemin ekonomik koşullarıyla bağlantılı olarak hoşgörü ve eşitlik ilkesini desteklemektedir. Voltaire'in tutumunda, ahlaki değerlerin temelini oluşturan bağımsızlık fikri önemli bir yer tutar. Onun gözünde, dinin ahlaki değerleri belirlemesi yerine insanın kendi doğasına uygun amaçlara yönelmesi gerekmektedir. Bu nedenle, Voltaire, Unigenitus meselesinde ifade edilen teklifin, dinin ahlaki ilkelere hükmetmesine karşı çıkar. Ona göre, bir kişinin görevini yerine getirmesini engelleyecek bir korkunun olmaması gerekmektedir. Bu tutumuyla Voltaire, insanın özgür iradesine ve kendi doğasının rehberliğine dayanan bir ahlaki çerçeveyi savunmaktadır. Onun düşünceleri, dinin ahlaki değerleri zorlama veya kısıtlama yetkisi olmadığını vurgulamaktadır. Voltaire'e göre, insanın bağımsızlık ve özgürlük arayışı, ahlaki değerlerin temelini oluşturan bir ilkedir ve hiçbir din bu ilkeye üstün gelemez. Deizmi Voltaire, İngiliz felsefesinin etkisiyle deizme bağlanmış ve klasik Tanrı anlayışlarını ve dinin kurumsal boyutunu sert bir eleştiriyle karşılamıştır. Hristiyanlık ve özellikle Katolik Kilisesi'ne duyduğu düşmanlık, sadece inanç kaybından değil, daha çok sosyal ve insani gerekçelerden kaynaklanmaktadır. Voltaire, Hristiyanlık ve Kiliseyi otorite, sınırlama ve baskı sembolleri olarak görmekte ve evrensel değerler olan insan hakları, özgürlük ve adaleti engelleyen kurumsal yapılar olarak eleştirmektedir. Onun düşünceleri, dinî kurumları sorgulamayı ve insanların özgür iradeleriyle düşünmeyi teşvik etmektedir. Voltaire, eğitim sistemindeki tekelleşme ve hoşgörüsüzlük yaratan Kiliseye karşı çıkmış ve aydınlanma ideallerini savunmuştur. Mücadelesi, insanların özgürlüğünü ve adaleti destekleyen bir aydınlanma idealiyle derinlemesine bağlantılıdır. Hristiyan bağnazlığına yönelik sert eleştirilerine rağmen, Voltaire materyalist ateizme tam anlamıyla düşmek istemez. Tanrının yokluğunun yol açacağı nihilizmden endişe duyan Voltaire, bu inançsızlığın halk için büyük bir tehlike oluşturduğuna inanır. Ona göre, entelektüeller ateist olabilir ve bu bir sorun teşkil etmez; ancak halkın büyük çoğunluğu ateist olursa, toplumun refahı ve sosyal düzeni açısından ciddi bir sorun ortaya çıkar. Voltaire, nihilizm korkusuyla birlikte doğal bir dinin veya akıl dininin savunuculuğunu yapmaya başlar. Bir dinin hem akait veya dogmatik hem de etik boyutu olduğunu, yani mistik ve metafizik unsurların yanı sıra ahlaki öğelerin de bulunduğunu göz önünde bulundurarak, Voltaire, anlaşılamayan, akıl yoluyla temellendirilemeyen birinci boyutun tamamen terk edilmesi gerektiğine inanır. Ona göre, tüm dinlerde ortak olduğuna inandığı ikinci boyut üzerinde, akıl yoluyla bulunmuş bir Tanrı inancının gerekliliği üzerinde durur. "Tanrı yoksa bile, onu icat etmek gerekir." ("Si Dieu n'existait pas, il faudrait l'inventer.") sözü bu doğrultuda incelenmelidir. Bu söz, Tanrı'nın varlığına inanılmasının toplumun düzeni ve ahlaki değerleri açısından önemli olduğunu ifade etmektedir. Voltaire, insanların ahlaki bir rehber olarak Tanrı fikrine ihtiyaç duyduğunu savunurken, aynı zamanda bu fikrin toplumsal düzeni ve ahlaki değerleri korumada bir işlev gördüğünü de vurgulamaktadır. Sözün amacı, Tanrı'nın var olup olmadığından ziyade, toplumsal düzenin ve ahlaki değerlerin sürdürülmesinde Tanrı kavramının önemine dikkat çekmektir. Voltaire, Tanrı'nın varlığını açıklarken iki yaklaşımı benimser. İlk olarak, Tanrı'nın varlığını nesnel bir kanıt ve rasyonel bir analizle ortaya koymaya çalışır. Akıl yoluyla, mantık ve gözlem temelinde Tanrı'nın varlığını savunur. İkinci olarak, ateizm ve nihilizmin yol açabileceği ahlaki ve sosyal kaoslara dikkat çeker ve Tanrı'nın varlığını öznel bir argüman veya pragmatik bir analizle ortaya koyarak, "Tanrı'nın olmadığı durumda bile, bir Tanrı'nın icat edilmesinin gerekliliğini" öne sürer. Bu yaklaşımlar, hem akıl ve mantıkla hem de ahlaki ve sosyal endişelerle Tanrı'nın varlığını savunmayı amaçlar. Voltaire, Tanrı'nın varlığını savunmak için iki argüman sunar. İlk olarak, doğadaki düzen ve amaçlılık gözlemiyle, bir akıllı yaratıcının varlığının gerekliliğini ortaya koyar. Saatçi argümanı olarak da bilinen bu delil, bir saatin varlığının bir saatçinin varlığını gerektirdiği gibi, evrendeki düzenin akıllı bir yaratıcıyı gerektirdiğini savunur. İkinci olarak, insanların içindeki ahlaki değerler ve vicdani düşüncelerin, Tanrı'nın varlığını gösterdiğini ileri sürer. İnsanların doğuştan sahip olduğu ahlaki anlayışın, evrensel bir ahlaki düzenin varlığını desteklediğini vurgular. Voltaire, bu argümanlarla Tanrı'nın varlığını akıl yoluyla ve ahlaki temellendirmeyle ortaya koyar. İkinci olarak, Locke'un kozmolojik argümanını kullanarak varlık zincirindeki zorunlu bir varlığın varlığını savunur ve bu zorunlu varlığın Tanrı olduğunu belirtir. Voltaire'e göre, kendisi de dâhil olmak üzere maddi varlık alanı, Tanrı tarafından hareket, düşünce ve duygularla aktarılmıştır. Voltaire, Tanrı'nın dünyayı düzenli bir şekilde yarattığını ve her şeyin belirli bir amaca hizmet ettiğini savunur. İnsanların ahlaki yasaya uymalarını bekleyen bir Tanrı olduğunu öne sürer. Ancak, Lizbon depremi ve 70 yıl savaşları gibi olaylar Voltaire'in evrenin mükemmel düzenine olan inancını sarsar. Bununla birlikte, Voltaire, deist bir Tanrı inancını sürdürür. Candide adlı eseri, bu değişen düşüncelerini yansıtır.[14][19] Özetle; Voltaire, başlangıçta kötülüğün göreceli olduğunu savunurken Lizbon depremi gibi olaylarla kötülüğün mutlak varlığını kanıtlamaya çalışır. Tanrı'nın var olduğuna ve mutlak özgürlüğe sahip olduğuna inanırken, doğa yasalarının neden olduğu felaketlerden de sorumlu olduğunu düşünür. Voltaire, Leibniz'in Tanrı ve kötülük ayrımını kabul etmez. Bu noktada; ya depremler, savaşlar, cinayetler ve diğer kötülükler Tanrı'nın insanları gözetmediğinin bir kanıtıdır ya da kötülüğün insanın anlama yetisini aşan bir hikmeti vardır.[10] Etik Anlayışı Voltaire'in etik anlayışı, Aydınlanma döneminin etik felsefesinden etkilenmiştir. Onun için ahlaki değerler, doğal ve evrensel düzene göre belirlenmez, insanın akıl ve mantığıyla anlayabileceği şekilde yaratılır. Voltaire, insanın özgürlüğüne ve mutluluğuna önem verirken, ahlaki değerleri insanın doğasından ve toplumsal ilişkilerden türeterek açıklamaya çalışır. Voltaire'e göre, etik değerlerin kaynağı, insanların karşılıklı anlayış ve adalete dayalı olarak yaşadığı toplumda ortaya çıkar. İnsanlar arasında adalet, eşitlik, özgürlük ve hoşgörü gibi evrensel değerlerin hâkim olması gerektiğine inanır. Toplumun düzeni ve refahı, bireylerin doğal haklarına saygı gösterilmesiyle sağlanabilir. Ayrıca Voltaire, eleştirel düşünceyi ve özgür ifadeyi savunur. Ona göre, insanların fikirlerini özgürce ifade etmesi, tartışması ve eleştirmesi, toplumun ilerlemesi ve daha adil bir dünya için önemlidir. Tolerans, çeşitlilik ve entelektüel özgürlük, Voltaire'in etik anlayışının temel öğeleridir. Sonuç olarak, Voltaire'in etik anlayışı, insanların özgürlüğüne, adalet ve eşitliğe dayanan bir toplumsal düzenin önemini vurgularken, eleştirel düşünce ve özgür ifadeye verdiği değerle Aydınlanma ideallerini yansıtmaktadır. Politika anlayışı Voltaire'in politika anlayışı, despotizme ve despot yönetimlere karşı bir eleştiri ve demokratik değerlere dayalı bir sistem savunusuyla şekillenmiştir. Ona göre, hükûmetlerin temel amacı, insanların doğal haklarını korumak ve onların refahını sağlamaktır. Voltaire, yetkinin tek elde toplandığı mutlak monarşik sistemlere karşı çıkar ve bireylerin haklarını koruyan, adil ve özgür bir toplum düzeni için demokratik prensipleri destekler. Yönetimin meşruiyetini, halkın rızasına ve hukuka dayandırır. Hükûmetlerin despotik ve keyfi uygulamalarını eleştirirken, hukukun üstünlüğüne, yargı bağımsızlığına ve bireysel özgürlüklere vurgu yapar. Aynı zamanda Voltaire, fikir ve ifade özgürlüğünü savunur. Ona göre, sansür ve baskı, gerçeğin ortaya çıkmasını engelleyerek toplumu geriye götüren unsurlardır. Fikir özgürlüğünün olduğu bir ortamda, insanlar özgürce düşünme, tartışma ve eleştirme imkanına sahip olmalıdır. Bu da demokratik bir toplumun temel prensiplerinden biridir. Genel olarak, Voltaire'in politika anlayışı, demokratik değerlere dayanan, insan haklarına saygı gösteren ve özgürlükçü bir sistem önerir. Despotizme karşı çıkarak, hükûmetlerin insanların refahını sağlamak ve bireylerin özgürlüklerini korumak için var olduğunu vurgular. Fikir özgürlüğünü savunması da demokratik bir toplumun temel taşlarından biridir. Çalışmaları Elémens de la philosophie de Neuton, 1738 Çok üretken bir yazar olan Voltaire neredeyse tüm edebi şekillerde eser vermiştir. Başlıca eserleri şunlardır: Oedipe (1718) Zaire (1732) Lettres philosophiques sur les Anglais (1733) Le Mondain (1736) Sept Discours en Vers sur l'Homme (1738) Zadig (1747) Micromegas (1752) Candide (1759) Dictionnaire philosophique (1764) Épître à l'Auteur du Livre des Trois Imposteurs (1770) Oyunlar Voltaire, tamamlanamamışlar dahil, 50-60 arası oyun kaleme almıştır. Bunlardan bazıları: Ecossaise Eriphile Mahomet Mérope Nanine Zaire Şiir Voltaire'in ilk basılan çalışması şiirdir. İki uzun şiir kaleme almıştır: Henriade ve Pucelle. Bunların yanında birçok kısa şiir de yazmış ve genellikle kısa şiirleri bu iki uzun şiirinden daha fazla beğeni toplamıştır. Mektup 2. Katerina ile yapmış olduğu 26 mektuplaşması vardır. Bu mektuplardan 30 Ekim 1768 tarihlisinde Volter (Voltaire) "İmparator Majesteleri, Türkleri öldürerek beni hayata döndürüyor. [...] Yani haklıydım, ben Muhammed'den daha peygamberim: Ben şarkı söylediğimde Tanrı ve yengili birlikleriniz duymuştu." [...] Felsefe Voltaire'in en tanınmış ve büyük felsefi eseri Dictionnaire philosophique yani "Felsefe Sözlüğü"dür. Dönemin Fransız siyasi müesseselerine yoğun eleştiri içeren yazınlar içeren sözlük, aynı zamanda o dönemlerde popülerleşmiş düşünceler ve Voltaire'in rakip ve düşmanları hakkında da yazınlar içerir. Bunun dışında eserde din eleştirisi de bulunmaktadır. Diğer çalışmaları Voltaire bunların dışında tarihi ve düzyazı eserler kaleme almıştır. Düzyazı eserlerine şunlar örnek verilebilir: L'Homme aux quarante ecus, Zadig, dini ve felsefi optimizme saldıran ünlü Candide. Ayrıca yaşamı boyunca yaklaşık 20.000'den fazla mektup yazmıştır ve bu mektuplar gerek kişiliği gerekse düşünce tarzı açısından büyük önem taşır. 1740 yılında basılan Anti-Machiavel isimli eseri Prusya kralı II. Friedrich için Niccolò Machiavelli'nin Prens adlı başyapıtına yanıt olarak kaleme almıştır.

  • iSTANBUL'un FETHİ

    1453'ten hemen sonra (Jean Le Tavernier) tarafından çizilmiş İstanbul kuşatmasını anlatan bir minyatür. İstanbul'un Fethi, Kostantiniyye'nin Fethi veya Batı dünyasındaki adıyla Konstantinopolis'in Düşüşü , 6 Nisan – 29 Mayıs 1453 tarihleri arasında, 53 gün süren yoğun bir kuşatmanın sonucunda Osmanlı padişahı II. Mehmed komutasındaki Osmanlı ordusunun Bizans İmparatorluğu'nun başkenti olan Konstantinopolis'i ele geçirmesidir. Olayın sonucunda, bin yılı aşkın bir süredir varlığını sürdürmüş olan Doğu Roma İmparatorluğu yıkılmış ve Osmanlı Devleti bir imparatorluk hâline gelmiştir. Bu fetih, bazı modern tarihçiler tarafından Orta Çağ'ı sona erdirip Yeni Çağ'ı başlatan olaylardan biri kabul edilmektedir. İstanbul, jeopolitik konumu nedeniyle daha önce de defalarca kuşatılmıştı. 7. ve 8. yüzyıllarda Emevîler ve Abbâsîler tarafından kuşatıldı, ancak başarısız olundu. 1204 yılında, Dördüncü Haçlı Seferi sırasında Haçlılar, İstanbul'u kuşatıp zapt ettiler. Klasik Antik Çağ ve Orta Çağ'ın kültür hazineleriyle dolu olan şehri yakıp yok eden Haçlılar; 1204'te, kendi Orta Çağ ve Katolik inançlarına uyan Latin İmparatorluğu'nu kurdular ve Bizans İmparatorluğu'nun parçalanmasına neden oldular. Haçlıların bu yağmasından kaçan bazı Bizans aileleri, İznik ve Trabzon gibi bölgelere kaçıp orada bağımsız devletler kurdular. Katoliklerin şehirdeki hâkimiyeti, 1261'de İznik imparatoru VIII. Mihail Paleologos'un Konstantinopolis'i geri almasıyla sona erdi. Bu tarihten sonra Bizans İmparatorluğu, Paleologos Hanedanı'nın iktidarlığında varlığını sürdürmeye devam etti. Konstantinopolis'in Fethi, ZONARO, 20. Yüzyıl Osmanlılar da şehri daha önce kuşatmıştı. Orhan Gazi döneminde Matheos Kantakuzinos'un Bizans tahtına geçmesini sağlamışlar ve karşılık olarak da Gelibolu Yarımadası'ndaki Çimpe Kalesi'ni alarak Rumeli'de ilk kez toprak kazanmışlardı. Rumeli'ye geçişle beraber bölgede sınırları genişleyen Osmanlı Devleti, ilk kez I. Bayezid komutasında, 1395 yılında İstanbul'u kuşattı. Bazı kaynaklarda ise 1391 tarihli farklı bir kuşatmadan söz edilmektedir. I. Bayezid'in bu kuşatmasında mancınıklar kullanıldı ve kuşatma üzerine Macar Krallığı, günümüz Bulgaristan topraklarına (Niğbolu civarı) taarruz edince kuşatma sonlandırıldı. Ertesi yıl kuşatma tekrar başladı ve bu sefer I. Bayezid, deniz bağlantısını tümüyle koparmak için Anadolu Hisarı'nı inşa ettirdi. Bizans imparatorunun ateşkes talebi üzerine bu kuşatma da kaldırıldı. 1402 yılındaki Ankara Muharebesi ile beraber Osmanlı Devleti, hükümdarsız bir şekilde 11 yıl sürecek olan Fetret Devri'ne girdi. Bu dönemde, I. Bayezid'in oğullarından olan Musa Çelebi tarafından 1412 yılında İstanbul tekrar kuşatıldı.[not 4] Musa Çelebi, kargaşanın Bizans yüzünden olduğuna ve bazı rakip şehzadelerin Bizans tarafından desteklendiğine inanıyordu. Ancak rakip şehzadelerden olan kardeşi Mehmed Çelebi'nin harekete geçmesi sebebiyle bu kuşatma da kaldırıldı. İstanbul'un bir diğer kuşatılması ise II. Murad döneminde oldu. Düzmece Mustafa'nın isyanı ile uğraşan II. Murad, Mustafa'ya yardım ettiğine inandığı Bizans'ın üzerine doğru yürüdü ve kuşatma başladı. Bizans imparatoru VIII. İoannis'in, Karadeniz kıyılarında bulunan bazı toprakları ve haraç vermeyi teklif etmesiyle bu kuşatma da kaldırıldı. II. Mehmed, 1451 yılında 19 yaşında Osmanlı tahtına geçtiğinde etrafı bütünüyle sarılmış olan bir şehirle karşı karşıyaydı. Bizans İmparatorluğu'na savaş açan II. Mehmed, Konstantiniyye'yi almak için harekete geçti. Şehrin kuşatması 6 Nisan 1453 günü başladı ve 53 gün sürdü. Sultan Mehmed, kentin surlarını o zamana dek görülmemiş büyüklükte toplarla dövdü. Şehir, 29 Mayıs 1453 gününün sabah saatlerinde Osmanlı kuvvetleri tarafından ele geçirildi. Kuşatma öncesi Bizans Dördüncü Haçlı Seferi'nde zincir kullanan Bizans İmparatorluğu, bu kuşatmada da Haliç'e zincir gerdi. Dövme demirden imal edilen zincir farklı biçimdeki baklalardan oluşmaktaydı. Önceden farklı devletlerin saldırılarına maruz kalan Bizans, zincir kullanımıyla ilgili geçmişteki eksikleri giderebilmişti. 1204 yılındaki Haçlı saldırısında zincirin Galata'da bağlı olduğu kule Haçlılar tarafından ele geçirilmiş ve zincir saf dışı bırakılmıştı.[29] Bundan dolayı Bizanslılar kuleyi güçlendirdi ve etrafını surlarla çevirdi.1453 yılındaki kuşatma için Bizans donanması takviye edildi, Şubat 1453'te limandaki gemilerin kalması rica edildi fakat birçoğu şehirden kaçtı; sonuç olarak 2 Nisan 1453'te Bartalomeo Soligo tarafından yaptırılan zincir Kastellion ile Eugenios kuleleri arasına çekilerek Haliç kapatıldı ve zincirin arkasında Bizans donanması nöbete başladı Zincir halkaları aynı değildi, kalınlıkları 1,9 ilâ 6,2 cm arasında değişebilmekteydi. Bizans'ın bir başka savunma aracı ise grejuva idi. Grejuva, suda sönmüyordu ve hem kara hem deniz savaşında etkin şekilde kullanılacaktı. Fakat Bizans başkenti mezhepsel iç sorunlarla uğraşmaktaydı; 1439 yılında Katolik-Ortodoks kiliselerinin birleşmesi kabul edildi ve olaya Bizans halkı tepki gösterdi. Bazı kaynaklar, halkın "Konstantinopolis'te Latin serpuşu görmektense Türk sarığı görmeyi tercih ederim!" düşüncesini paylaştığını belirtmektedir.İmparator Konstantin'in Avrupalı devletlerden istediği yardımlar da mezhepsel sorunlar sebebiyle aksamaktaydı. Kuşatmadan önce Bizans halkına moral aşılamak için önünde Meryem Ana resmi bulunan bir kafile İstanbul sokaklarında dualar eşliğinde ilerlemeye başladı; resmin yere düşmesi ve ardından yağmur yağması sebebiyle Bizans halkı endişelendi. Halk arasında olumsuz söylentiler dolaştı.[48] Kuşatmadan önce ortalıkta dolaşan bazı kehanet söylentileri şehrin düşeceği yönündeydi; bunun da halk üzerinde olumsuz etki yaptığı düşünülmektedir. Kuşatma esnasında sıkıntı çekilmemesi için erzak, mühimmat depoları takviye edildi; çeşitli ülkelerden gelen askerlerle muhafızların sayısı arttırıldı ve şehir surları güçlendirildi. Papalık tarafından üç kadırgayla beraber 200 asker ve mühimmat gönderildi, 30 geminin ise sefer için hazırlanmakta olduğu bildirildi.[52] Ocak 1453'te iki gemiyle beraber Cenevizli komutan Giovanni Giustiniani komutasındaki 700 askerle yardıma geldi. İmparator Konstantin tarafından Guistiniani başkomutan olarak atandı.Muharebe Bizans zaferiyle sonuçlanırsa Giustiniani'ye Limni adası verilecekti. Nisan 1453'te, şehrin kuşatmasından hemen önce Osmanlı Devleti ve Bizans İmparatorluğu'nun sınırları. Bizans'ın savunma planında ana unsur İstanbul surları idi. İlk olarak 410-442 yılları arasında, 1400 hektarlık alanı kapsayacak şekilde 19 kilometre uzunluğunda Konstantin surları inşa edilmişti. Nüfusun artmasına bağlı olarak II. Theodosius, yaklaşık 1400 metre açığa yeni surlar inşa ettirdi. Bu surların yüksekliği 11 metre, genişliği ise 4,8 metre idi.[55] Surlar tek sıradan oluşmuyordu, ana surun 14,5 metre önünde 8 metre yükseklikte ön surlar bulunuyordu. Bu surların genişliği ise 0,5 ila 1,5 metre arasında değişmektedir. Ön surların da önü tahminen 1000'li yıllarda yapılan çalışmalarla 18 metre genişlikteki hendeklerle çevrilmişti.[55] İstanbul surları sadece karadan gelebilecek taarruza karşı tasarlanmamıştı; kentin deniz kıyısı da bütünüyle surlarla çevriliydi. Günümüzde Sarayburnu olarak bilinen bölge bütünüyle denizden izole edilmişti. 8,5 kilometre uzunluktaki deniz surları yine II. Theodosius tarafından yaptırılmıştı.[56] 36 kapısı, 101 kulesi ve 27 burcu bulunmaktaydı.[56] Haliç kıyısını ören Galata surlarının yapımı ise 439'da başlamıştı. 5,2 kilometre uzunluğa sahip bu surlar 2 ilâ 3 metre genişlikteydi ve 20 kapısı, 172 kulesi bulunmaktaydı.[57] Rum Ortodoks Patrikhanesi'nin bulunduğu yerde de bir iç kale bulunuyordu. XIV. yüzyılda yaşanan Bizans-Ceneviz Savaşı sebebiyle Galata surlarının da önü hendeklerle çevrilmiştir.[57] İstanbul'un su sistemi de geliştirilmişti. Yaklaşık 250 kilometre uzaklıktaki Yıldız Dağlarından, civardaki derelerden kemerlerle su getirilmekteydi. Getirilen sular, sarnıçlara aktarılmaktaydı.[58] Osmanlı 1444'te tahtından feragat eden II. Murad, kendi isteğiyle yerini oğlu Mehmed'e bıraktı. II. Mehmed 12 yaşındaydı ve acemi görülüyordu, dönemin sadrazamı Çandarlı Halil Paşa bu kararı uygun bulmamıştı. Bu taht değişikliği üzerine bir Haçlı ordusu kuruldu ve Osmanlı üzerine yürüdü, Sultan Mehmed 12 yaşında olmasına rağmen babasına şu tarihi mektubu yolladı: "Baba, eğer padişah siz iseniz geliniz ve ordunun başına geçiniz, yok eğer padişah ben isem size emrediyorum gelip ordunun başına geçiniz." Bu mektubun etkisi ve devlet adamlarının ricasıyla II. Murad geri geldi ve başkomutan olarak yönettiği Varna Muharebesi'ni kazandı. Bu muharebeden sonra devlet adamlarının da telkinleriyle II. Murad tekrar tahta çıktı, tahttan indirilen veliaht Mehmed Manisa'ya gönderildi. Kasım 1445'te II. Murad tekrar tahtı oğlu Mehmed'e bıraktı, Mehmed'in ikinci hükümdarlığında Edirne'de yangın ve yağma olayları yaşandı. Halil Paşa'nın ve diğer devlet adamlarının girişimleriyle Mehmed tekrar tahttan indirildi.Hammer'a göre II. Mehmed'e tekrar tahttan inmesi teklif edilmedi, Halil Paşa kendisine birlikte ava gitmeyi önerdi ve genç Mehmed tahttan indirildiğini avdan dönünce öğrendi. 1444-46 arasında geçici olarak hükümdarlık yapan II. Mehmed, 1451'de babasının ölümü üzerine son defa tahta çıktı.Sadrazam Halil Paşa tarafından sürgün edilen Zağanos Paşa, II. Mehmed'in müdahalesiyle Edirne'ye geri döndü. Halil ile Zağanos paşaların arasındaki anlaşmazlık kuşatmada da görülecek; Halil Paşa kuşatmadan vazgeçilmesini, Zağanos Paşa ise tam aksine kuşatmanın sürdürülmesini isteyecekti. Tahttan indirilmesine sebep olduğu ve kuşatmayı uygun görmediği için Halil Paşa'nın II. Mehmed tarafından düşman olarak algılandığı belirtilmektedir. Kuşatmada Osmanlılar tarafından kullanılmak üzere dökülen ağır toplardan biri. İstanbul'un deniz bağlantısını tümüyle kesmek, kuşatma esnasında şehre herhangi bir yardımın gelmesini önlemek için II. Mehmed, Rumeli Hisarı'nın yapımını gerekli gördü.[72] Konumu I. Bayezid'in yaptırdığı Anadolu Hisarı'nın karşısıydı; 1452 yılının nisan ayında inşa çalışmaları başladı.Hisarın yapımında beş veya altı bin işçinin çalıştığı belirtilmektedir. II. Mehmed inşaatla bizzat ilgileniyordu.[ Ağustos ayında inşaat bitti; hisarın on üç burcu bulunmaktaydı. Üç büyük burcun üstü kurşun çatı ile örtüldü. 400 askerin ve hisarın komutası Firuz Ağa'ya verildi. Rumeli Hisarı'nın inşası ve boğaz trafiğinin kapatılması Bizans İmparatorluğu'nu endişelendirmiştir. Hisarın yapımının durdurulması için gönderilen iki Bizans elçisi, II. Mehmed'in emriyle idam edildi. Kasım 1452'de iki Venedik gemisi boğazdan geçme teşebbüsünde bulundu, iki hisardan da ateş açıldı ve Antonio Rizzo adlı kaptanın gemisi batırıldı.Denize atlayarak kurtulan Rizzo, esir alındı ve Edirne'ye götürülerek kazığa oturtuldu. Kaptanın affedilmesi için İstanbul'dan ayrılan Venedik elçisi, infazın yapıldığını görünce geri döndü ve Osmanlıların Venedik'e de savaş açtığı kabul edildi.[85][86] Askerî hazırlıklarda dönemine göre büyük topların yapımına başlandı.[50] Bizans zindanlarından lağımcılar tarafından kaçırılan Urban adlı bir mühendisin yaptırdığı şahi topu bunlardan biriydi, tek güllesi 550 kilogram civarındaydı ve topun uzunluğu 8, çevresi de 2.5 metreydi.Bu topun İstanbul'a götürülmesini Rumeli Beylerbeyi Dayı Karaca Paşa üstlendi. Osmanlı ordusunun mevcudu hakkında çeşitli düşünceler bulunmaktadır, Hammer'a göre 250.000, Barbaro'ya göre 160.000, Sfrantzes ve Dukas'a göre 200.000 asker idi.Kuşatmaya denizden destek vermesi için Osmanlı Donanması da hazırlanmıştı; Baltaoğlu Süleyman Paşa'nın komutasına verilen filonun mevcudiyeti hakkında farklı düşünceler mevcuttur; Dukas 300, Yeorgios Francis ise 160 demektedir. Kuşatma İstanbul surlarını ve kapılarını gösteren harita. Kuşatmadan önce kentin çevresindeki bazı kaleler ve kasabalar Karaca Paşa komutasındaki 10.000 asker tarafından ele geçirildi.[Bizans İmparatoru Konstantin, son diplomatik girişim olarak kent dışındaki Rum köylerinin ve bu köylerde yaşayan sivillerin zarar görmemesini rica etti ancak II. Mehmed tam aksini yaparak Rum köylerinde hayvanların otlanmasını ve rastlanılan köylülerin derhal öldürülmesini emretti. İmparator Konstantin'in tepkisi ise İstanbul kapılarını kapatmak ve kentteki Türkleri hapsetmek oldu. Konstantin'in kardeşleri tarafından yönetilen Mora Despotluğu üzerine Osmanlı saldırıları başladı. 6 Nisan 1453'te Osmanlı kara ordusu, Haliç'ten Marmara'ya uzanacak şekilde surların önüne mevzilendi. Aynı gün, Bizans ve müttefikleri tarafından zayıf bulunan Adrianopolis Kapısına (Edirnekapı) Bizans İmparatoru Konstantin ve askerleri konuşlandı. Megadük Lukas Notaras ise yüz süvariyle birlikte limanı ve çevresini korumakla görevliydi.Konstantinopolis'te tutulan şehzade Orhan Bey ise askerleriyle birlikte kıyıdaki mahalleleri korumaktaydı. 6 Nisan'da moralleri yükseltme amacıyla imparatorun emriyle zırhlı ve silahlı yaklaşık bin asker, Osmanlı ordusu görecek biçimde surlarda yürüyüş yaptı. Bizans savunmasının biçimi şöyleydi; St. Romanos Kapısı (Topkapı) Giustiniani ve askerlerince tutulmaktaydı, St. Romanos ve Adrianapolis kapıları arası genel olarak Bizans-Ceneviz kuvvetlerince muhafaza ediliyordu. St. Romanos ile güneydeki Selymbria (Silivri) Kapısı arası savunmayı ise Bizans-Venedik kuvvetleri üstlendi.[92] Osmanlı ordusu, hücumdan önce kentin etrafındaki varoşları yıktı. Topların konuşlanacağı yerleri seçmek için surların en zayıf kesimleri tespit edildi. Galata cephesinde Zağanos Paşa'nın kuvvetleri, surların güney kısmında Anadolu Beylerbeyi İshak Paşa, kuzey kısmında da Rumeli Beylerbeyi Karaca Paşa konuşlandı. St. Romanos ile Adrianopolis kapıları arasındaki merkez cephesinde ise II. Mehmed, yeniçerileriyle birlikte konuşlandıBu bölgede Bizans tarafının en zayıf bulduğu surlar bulunmaktaydı. En zayıf kesimi tespit eden Osmanlılar, toplarını buna göre 11 Nisan'da konuşlandırdı; üç top Blaherne Sarayı, üç top Piyi (Silivrikapı), iki top Adrianapolis (Edirnekapı), dört top da St. Romanos (Topkapı) Kapısı önüne yerleştirildi. Osmanlıların döktürdüğü en büyük top, başta Kaligaria Kapısı (Eğri Kapı) önüne yerleştirildiyse de kapı dayanıklı bulundu ve daha zayıf görülen St. Romanos Kapısı önüne kaydırıldı, günümüzdeki "Topkapı" ismi bundan gelmektedir.Topların konuşlanmasından iki gün sonra Baltaoğlu Süleyman Paşa komutasındaki Osmanlı Donanması Prinkipos'u (Büyükada) ve Antigoni'yi (Burgaz Adası), Tarabya'daki bir Bizans kalesini de Osmanlı ordusu ele geçirdi. Topların da konuşlanmasından sonra, II. Mehmed veziri Veli Mahmud Paşa'yı İmparator Konstantin'e göndererek şehrin teslimini istedi. Konstantin, şehri korumaya yeminli olduğunu ancak istenilirse vergi verebileceğini söyledi. 12 Nisan 1453'te Osmanlı topçu ateşi başladı. Dönemine göre kuvvetli görülen bu toplar, birçok kaynağa göre büyük gürültü çıkarmaktaydı ve şehri savunanların moralini bozmaktaydı.Osmanlı topları yaklaşık iki saatte dolduruluyordu, bundan dolayı topçu ateşi sık değildi. II. Mehmed, topların daha sık ateşlenmesini istedi ve sonuç olarak bir top patlayarak parçalandı, topu döken usta Urban ile çevresindekiler öldü. Topların bakımı için ordugahta bir tamirathane kurulmuş olsa da, tarihçi Hammer'a göre Urban'ın ölmesi sebebiyle parçalanan top tamir edilemedi.Macaristan Krallığı komutanı János Hunyadi'den mektup getiren bir elçi, Osmanlı topçularını acemi buldu ve topçular tarafından benimsenecek bir taktik öğretti; küçük toplarla sur üzerinde belirlenen bir hedef noktasının etrafı zayıflatılıyor, sonra büyük toplarla hedef noktasına gülle isabet ettirilerek surdan parçalar düşürülüyor ve gedik açılıyordu.[109] Cenevizli komutan Giustiniani'nin askerleri, gediklere süratle demir kazıklar çakıyor ve üstlerini kayalarla, kum dolu varillerle dolduruyordu. Ayrıca şehirdeki ağaçlar da kesilerek bu gediklere yığılıyordu.edikli askerler de bir yöntem keşfetti; surların şehre bakan kısmını asmalarla donatıyorlar ve asma dallarını ıslatarak surla kaynaşmalarını sağlıyorlardı, böylece surdan parçaların düşmesi zorlaşmaktaydı. Osmanlı topçu ateşi, 18 Nisan gününe kadar devam etti. Savaşta Osmanlıların haricinde Rumların da ateşli silahlara sahip olduğu bilinmektedir. 12-18 Nisan arasında süren Osmanlı topçu ateşi esnasında Rumların bir ağır topu parçalandı; olaya öfkelenen Rumlar topçu kumandanını hain olmakla suçladı ve öldürmek istedi. Ancak yeterli delil bulunamadığından kumandan serbest bırakıldı; bu sırada şehirde mahsur kalanlardan biri olan Alman mühendisJean Grant, grejuvanın kullanım inceliklerini askerlerlere öğretmekteydi. Grejuvayı artık daha iyi kullanan askerler, St. Romanos kapısı önündeki bir Osmanlı topunu imha etmeyi başardı. 18 Nisan günü Osmanlı merkez ordusunun bulunduğu noktada, Bayrampaşa Deresi taraflarında birinci ve ikinci surlarda gedik açıldı. II. Mehmed'in emriyle surların önündeki hendek taşlarla, kum torbalarıyla dolduruldu. Osmanlı ordusu, gece taarruzu başlattı. Taarruzu desteklemek için II. Mehmed'in emriyle savaş kuleleri inşa edilmişti. Ancak Osmanlılar gece taarruzundan bir sonuç alamadı; yürüyen kuleler grejuvayla tutuştu ve surlara çıkmayı başaran Osmanlı askerleri de inatçı bir savunmayla karşılaştı.[53][115][116] Aynı günlerde Osmanlılar deniz taarruzu da başlatmıştı; 15 Nisan 1453 tarihinde Haliç önlerine yığılan Osmanlı donanması, Bizans ve müttefik donanmalarının savunması sebebiyle zinciri kıramayarak geri çekilmek zorunda kaldı. Her iki taarruzun da başarısızlığa uğraması Bizans tarafında moralleri yükseltti. 20 Nisan'da kaptan Flantanellas'ın komuta ettiği bir Bizans ve üç Ceneviz kalyonundan oluşan yardım filosu İstanbul'a yaklaştı.II. Mehmed, Baltaoğlu Süleyman Bey'i 18 gemi ile yardım filosunun üstüne gönderdi. Rüzgârı arkasına alan yardım filosu daha hızlı ilerlemekteydi ve Osmanlı gemileri bir türlü yanaşamamaktaydı. Günümüzde Yeşilköy adını taşıyan bölgenin açıklarında rüzgâr kesilince dört kalyon hareketsiz kaldı; Osmanlı gemileri kürek çekerek kalyonlara yetişti. Çarpışmaların uzaması sebebiyle arkadan gelen Osmanlı gemileri de yetişti ve dört gemiden oluşan Ceneviz-Bizans filosunun etrafını yaklaşık 150 Osmanlı gemisi sardı.Ancak kalyonların Osmanlı kadırgalarından daha yüksek olması, en öndeki Osmanlı gemilerindeki tayfaların acemiliği sebebiyle üstünlük kurulamadı.[32] Ağır kayıp verildiğini gören Baltaoğlu Süleyman Bey, donanmaya geri çekilme emri verdi. Hakim bir tepeden yenilgiyi gören II. Mehmed sinirlendi ve atını denize sürerek Baltaoğlu Süleyman'a emirlerini duyurmaya çalıştı. Ancak Osmanlı donanması yenilmişti, yardım filosu yoluna devam etti ve karanlık bastırınca Haliç'i kapatan zincirin gevşetilmesiyle iki Venedik gemisinin eşliğinde limana sığınarak Konstantinopolis'e yardımını başarıyla ulaştırdı.Ertesi gün II. Mehmed, on bin atlıyla beraber yenilginin hesabını sormak için donanma komutanlığına gitti. Baltaoğlu Süleyman Bey'i idam etmek isteyen öfkeli padişah, diğer devlet adamlarının yalvarması sonucu idamdan vazgeçti ancak Baltaoğlu'nu topuzuyla döverek azletti; boşalan kaptan-ı deryalığa Çalıbeyoğlu Hamza Bey getirildi.[67][116][120] Gemilerin karadan yürütülmesi Fausto Zonaro'nun Osmanlı Donanması'nın Haliç'e İndirilmesi adlı tablosu. Şehre yapılan hücumların başarısızlığından sonra yardım getiren kalyonların Osmanlı donanmasını yarıp geçmesi üzerine II. Mehmed, devlet adamlarıyla ve komutanlarla toplantı yaptı. Toplantıda Avrupa devletlerinin yardıma geleceğini tekrarlayan Çandarlı Halil Paşa, kuşatmanın kaldırılmasını ve Bizans'ın 70.000 duka altın vergiye bağlanmasını önerdi.[53][123][124] Ancak aralarında II. Mehmed'in eniştesi Zağanos Paşa ile hocası Molla Gürani'nin de bulunduğu diğer kişiler bu öneriye itiraz etti.[67][124] Buna rağmen toplantıda Haliç'e nasıl girileceği konusunda kimse teklifte bulunamıyordu. Mehmed tahta geçmeden 14 yıl önce Venedikli komutan Gattamelata, Adige'den Garda Gölü'ne gemilerini karadan götürmüştü. Gemilerin karadan yürütülmesinde bu olayın örnek alındığı tahmin edilmektedir.[125] İlk olarak Zağanos Paşa'ya Galata ile Konstantinopolis surları arasında kara bağlantısı kurmak için Haliç üzerine köprü kurması emredildi. Fakat bu köprünün Haliç'teki Bizans ve müttefik gemilerine karşı savunmasız olacağı düşünüldü. Bunun üzerine II. Mehmed, Diplonsion (Günümüz adı Beşiktaş) önlerindeki Osmanlı donanmasının Galata surları önünden kaydıralarak Haliç'e indirilmesini emretti.[53][67][125][126][127] Ek olarak, Haliç surlarını ve Haliç'teki donanmayı vurmak için Galata civarında hakim tepelere toplar yerleştirildi. Gemilerin geçeceği mesafe 2 ilâ 4 kilometreydi ve ormanlıktı; güzergâh üzerindeki ağaçlar kesiliyor sonra da ağaçlar Cenevizlilerin verdiği zeytinyağı ile kayganlaştırılarak toprağa sabitleniyordu. Cenevizliler, savaş boyunca denge politikası izlemiş ve hem Bizans hem Osmanlı tarafına yardım etmiştir.[50][53][126] Gemiler yürütülmeden önce, Galata taraflarına mevzilenen Osmanlı topçuları Haliç'teki gemileri topa tuttu.[50][128] Bizanslıların fark etmemesi için gemiler 21-22 Nisan gecesi yürütüldü.[118] Bu sırada dikkatlerini başka yöne çekecek biçimde St. Romanos Kapısı civarında büyük bir gedik açıldı. O gece şehirde bulunanlar, bu gediği kapatmakla meşgul oldu.[67][129] Sabah olduğunda 72 Osmanlı savaş gemisi başarıyla indirilmiş ve Haliç'i kapatan zincir işlevsiz kalmıştı. Osmanlılar, planın ikinci aşaması olan ahşap köprünün yapımına başladı. 24 Nisan'da Giustiniani'nin bir kadırgası gemileri yakmak üzere yaklaştıysa da Osmanlı topçuları tarafından batırıldı.[130][131] Olayın ardından Bizans tarafındakiler St. Maria Kilisesi'nde toplandı ve ikinci bir saldırı yaparak gemileri yakmayı gerekli gördü.[131][132] Saldırı, Venedikli kaptan Jacomo Coco'nun komutasında gece vakti yapılacaktı. Gemileri saldırıya hazırlama bahanesiyle saldırıyı bir gün erteleten Galata Cenevizlileri, kazandıkları vakitten istifade ederek planı II. Mehmed'e gizlice iletti.[131][133] Planı öğrenen II. Mehmed, Haliç'teki gemilerin takviye edilmesini ve kıyılara iki top daha yerleştirilmesini emretti. 28 Nisan gecesi Jacomo Coco komutasında grejuvayla yüklü iki[134] veya üç[131] gemi, Osmanlı gemilerine yaklaştı. Fakat saldırıdan haberdar olan Osmanlı donanması ateş açtı; Coco'nun gemisi batırıldı. Cabriel Trivixan komutasındaki diğer kadırga, topların gürültüsü sebebiyle Coco'nun gemisine olanları farketmedi ve ilerlemeye devam etti. Osmanlı topçuları bu kadırgayı da vurdu; gövdesinde delik açıldı, ancak iki mürettebatın pelerinlerini deliğe sıkıştırması sayesinde kadırganın su alması önlendi.[134] Buna karşılık Osmanlıların bir gemisi yanmıştı, esir alınan denizciler şehirden görülecek biçimde öldürüldü.[35][135] Misilleme olarak Bizanslılar da ellerinde bulunan 260 esiri infaz etti ve kesik başlarını surlara dikti.[53][130][135] Haliç surlarının dövülmesi Osmanlı gemilerinin Haliç'teki Bizans karşı taarruzlarını savuşturmasından sonra Galata'da mevzilenen topçular Haliç'teki gemilerle birlikte surları da bombalamaya başladı.Bunun üzerine Bizanslılar, Haliç surlarına askerler kaydırmak zorunda kaldı. Yine de Osmanlı topçusu uzun mesafeden dolayı surları yıkamıyordu; 150 atıştan sadece 1 tanesi isabet etmiş ve bir kadın ölmüştü.Bombardımanda batan gemiler arasında Osmanlı'ya gizlice yardım eden Cenevizlilerin de gemileri vardı; Cenevizlilerin şikayetlerine cevaben II. Mehmed, Haliç'teki bütün gemilerin korsanlık yaptığını ve hasmane bir tutum gösterdiğini söyledi.Haliç surlarının hasar görmemesinden dolayı rahatlayan Bizanslılar, yoğun ateş altındaki gemilerini korumak için 3 Mayıs'ta Haliç surlarına iki adet top yerleştirdi. Açılan ateş sonucunda iki Osmanlı gemisi batırıldı.Osmanlıların tepkisi ise karşı kıyıya üç top getirerek bu iki topu ateş altına almak oldu, gece gündüz devam eden çatışmaya rağmen iki taraf da birbirinin toplarını imha edemedi. Haliç'te karşılıklı bombardıman devam ederken, St. Romanos civarındaki surlar da bombalanmaktaydı. Sayısı arttırılan yürüyen kuleler şehir surlarından yüksekti ve içlerine küçük toplar yerleştirilmişti, bu kuleler vasıtasıyla Osmanlı askerleri açılan gediklerin kapatılmasına mani oluyordu.[ Surlardan düşen parçalarla dolan hendekler, Osmanlı ordusuna taarruz yapma fırsatı veriyorduBizans savunması Osmanlılara kayıp verdirmeye devam ediyordu; dört yürüyen kule yakılmıştı.Surların yeterince yıprandığını düşünen II. Mehmed, 6 Mayıs akşamı taarruz başlattı. Fakat sonuç alınamadı ve ağır kayıp veren ordu geri çekildi. Bu taarruzun ardından surların en yıpranmış bölgesi olan St. Romanos, 400 kadar Venedikli denizciyle takviye edildi. Bundan sonra topçu ateşi Kaligaria Kapısı (Eğri Kapı) ile Blakernai Sarayı arasındaki surlara yoğunlaştı. 12 Mayıs günü açılan gediklere giren Osmanlı ordusu, başlarda üstün geldiyse de Bizans ihtiyat güçlerinin yetişmesi sonucu püskürtüldü. Ardından tekrar taarruz yapıldı; bunda da Kaligaria'dan yardıma gelen bin kişilik Bizans kuvveti sebebiyle Osmanlılar sonuç alamadan geri çekildi.[53][136] Şehir savunması son taarruzları da püskürtmüştü ancak kıtlık başlamıştı.[139] Papa Nicholas'ın söz verdiği Jacomo Loredan komutasındaki 30 kalyonluk filodan haber yoktu, İmparator Konstantin filonun ne zaman yetişeceğini öğrenmek üzere bir tekneyi gönüllü 10 kişiyle birlikte Euboea Adası'na (Eğriboz Adası) gönderdi.[35][140] Osmanlı bayrağı çeken tekne, hiç kimseye yakalanmadan adaya ulaştı ve filonun gelmediğini gördü. Döndüklerinde şehrin düşmüş olmasından endişelenen gönüllüler, imparatora haberi ulaştırmayı gerekli gördü ve şehre geri döndü. Kuşatma sırasında şehirde bulunan Venedikli doktor Barbaro, filonun gelmediğini öğrenen Konstantin'in ümitlerini yitirdiğini ve ağladığını yazmaktadır. Surlardaki direncin zayıflaması sebebiyle 13 Mayıs günü kaptan Trivixan ve askerleri gemilerini terkederek surlarda konuşlandı.[142] Ertesi gün II. Mehmed, Haliç surlarına ve Bizans gemilerine ateş açan Galata'daki topların Blaherne Sarayı yakınlarına getirilmesini emretti. Bu toplar o güne kadar 91 kiloluk güllelerle 212 atış yapmıştı.[142] Bizans tarafı ise kuşatma boyunca en fazla hasarı alan St. Romanos Kapısını tehlikede görerek 300 kadar piyade ve arbaletli askerle takviye etti.[143] 16 Mayıs gecesi birkaç küçük Osmanlı gemisi süratle Haliç'e ilerledi, buna anlam veremeyen Bizans ve müttefik denizcileri gemilerde Osmanlı'dan kaçan Hristiyanların olduğunu zanneti ve ateş açmadı; fakat yaklaşan gemiler saldırınca karşılık verildi. İki tarafın da kaybı olmadı.[143] 17 Mayıs'ta beş Bizans gemisi Haliç'in ağzına yaklaşarak zincir dışındaki Osmanlı donanmasına ateş açtı; yetmişten fazla gülle atıldıysa da herhangi bir isabet kaydedilemedi.[144] 19 Mayıs sabahı Osmanlı ordusu, surlardan yüksek bir yürüyen kuleyi Adrianapolis Kapısı yakınlarına getirdi. Kat kat öküz/deve derisiyle kaplanmış ahşap bir iskeletten oluşuyordu ve iskeletin boşlukları toprakla doldurulmuştu, ok taş ve ufak güllelerin zarar veremediği bu kule sayesinde surdaki askerlere ok atılırken hendekler de toprakla dolduruldu.[50][145] Aynı gün Osmanlı ordusu Haliç'in daraldığı yerde birbirine bağlanmış fıçılardan oluşan bir köprü inşa etti; Bizanslıların açabileceği bir ateşle yok edilmemesi için Haliç surlarındaki Kynegos Kapısı'na uzatılmadı. Bizans tarafı, yarım kalmış bu köprünün Kynegos Kapısı'na uzatılması ihtimaline karşın Haliç surlarına asker konuşlandırmak zorunda kaldı.[50][146] 21 Mayıs'ta bütün Osmanlı donanması Haliç önlerine geldi, genel taarruzun başlayacağını zanneden şehir halkı paniğe kapıldı ve kiliselerde çanlar çalındı; fakat herhangi bir kara taarruzu olmadığı gibi Osmanlı donanması da birkaç saat sonra geri döndü.[147] Kuşatma esnasında şehirde bulunan Venedikli doktor Barbaro'ya göre surlar aralıksız her gün bombalanmaktaydı; tarif ettiği bir top 544 kiloluk gülle atıyordu ve her atışı şehir içerisinde paniğe yol açıyordu.[148] Yeraltı savaşları 16 Mayıs sabahı Kaligaria Kapısı civarında yeraltından sesler işiten muhafızlar, Osmanlı lağımcılarının tünel kazdığını fark etti ve bunu durdurmak üzere kendileri de bir tünel kazmaya başladı. Kısa süre içerisinde iki tünel buluşunca yeraltı savaşı başladı; Osmanlıların tünelini her ne pahasına olursa olsun yok etmekle görevli Bizans lağımcılarının kasten çıkarttığı yangın kendileriyle beraber Osmanlı lağımcılarının da ölümüne, her iki tünelin de çökmesine sebep oldu.[130][149] Tünel girişimi önlenmişti ancak şehir halkıyla beraber İmparator Konstantin endişeye kapılmıştı; henüz keşfedilmemiş Osmanlı tünelleri olabilirdi.[149] Nitekim 21 Mayıs günü Osmanlı lağımcıları, gözetleme kulelerinden yoksun Kaligaria Kapısı civarında ikinci bir tünel daha açtı ve o da şehirdekiler tarafından fark edildi; önceki tünelde olduğu gibi Bizans lağımcılarının yine yangın çıkartacağını tahmin eden Osmanlı lağımcıları fırsat vermeden kendi tünellerini ateşe vererek kendileriyle beraber Bizans lağımcılarının da ölümüne yol açtı.[149][150] Ertesi gün aynı yerde bir tünel daha keşfedildi; muhafızların döktüğü kızgın yağlar ile içerisindeki lağımcılar öldürüldü ve tünel ateşe verildi, aynı gün yakınlardaki henüz keşfedilmemiş bir Osmanlı tüneli çöktü. Şehri savunanlar arasında bulunan mühendis Jean Grant, başka tünellerin olup olmadığını öğrenmek için çalışmaya başladı ve kuşatmanın son haftasına girilirken her gün birkaç Osmanlı tüneli daha keşfedilir oldu;[151] 23-24-25 Mayıs günleri yine aynı yerde başka tüneller bulundu. 25 Mayıs'ta fark edilen tünel surların altına ulaşmıştı; imha edilmesi halinde surların çökmesi mümkündü; Bizans lağımcıları tüneli duvarla kapatmakla yetindi.[152] Son hücum İmparatora teslim teklifi "Şehri sana teslim etme konusuna gelince, bu ne benim ne de başka birinin yapabileceği bir şeydir. Daha açık konuşmak gerekirse, bunun için hepimizi öldürmen gerekiyor. Bu, senatomuzun oy birliğiyle aldığı karardır. Direneceğiz. Bu uğurda ölmeye de hazırız."— Haliç'e indirilen donanma, şehirde başlayan kıtlık, yeraltındaki savaşlar ve surlardan yüksek yürüyen kuleden sonra Osmanlı ordusunun son hücum için hazırlıkları başlamıştı; 23 veya 24 Mayıs günü II. Mehmed, eniştesi İsfendiyaroğlu Kasım Bey'i İmparator Konstantin'e elçi olarak gönderdi. Teslim olmaları halinde Konstantin ve ailesinin arzu ettikleri yere güvenle gidebileceği, halkın canına ve malına dokunulmayacağı, son olarak Paleologos Hanedanı'yla dostane ilişkilerin kurulacağı ancak teslim olmazlarsa imparator ve diğer asillerin öldürüleceği, şehir halkının esir edileceği, orduya yağma için müsaade verileceği belirtiliyordu.İmparator şehri teslim etmeyi reddetti fakat vergi vermeye hazır olduğunu belirtti. Konstantin-Mehmed arası diyalogdan hemen sonra 25 veya 26 Mayıs günü Macaristan Krallığı elçisi ordugâha geldi, kuşatmanın kaldırılmaması halinde Macar-Bizans ittifakının kurulacağını ve büyük bir Haçlı donanmasının da yola çıkmış olduğunu iletti. Bahsedilen Haçlı donanması, Konstantin'in beklemekte olduğu Jacomo Loredan komutasındaki donanmaydı ve Sakız Adası'na ulaşmıştı. Bu tehditten sonra 27 Mayıs günü Osmanlı ordugâhında toplantı yapıldı; Sadrazam Çandarlı Halil Paşa'nın endişelerine rağmen kuşatmanın sürdürülmesine ve 29 Mayıs'ta son hücumun yapılmasına karar verildi.Macar elçisi hapsedildi, hücum kararı ve günü Osmanlı ordusuna duyuruldu; şehrin fethedilmesi halinde bütün askerlerin üç gün boyunca şehri yağmalama hakkına sahip olduğu padişah tarafından ilan edildi. Ayrıca padişah, surların üzerine çıkacak ilk askere ödül vereceğini fakat savaştan kaçanları da idam ettireceğini ilan etmişti; yağma izninin çıkmasından sonra Osmanlı ordusunda şenlikler başladı ve çadırlar, gemiler ışıklandırıldı; şehirdekiler duyacak biçimde tekbir sesleri yükselmekteydi, "Buradan gitmem mümkün değildir, ya ben şehri zapt ederim yahut şehir beni ölü veya diri olarak zapt eder. Eğer şehirden sulhen çekilirsen sana Aforo'yu ve kardeşlerine diğer eyaletleri vereceğim; bu suretle dost oluruz. Şayet şehre harben girecek olursam eşraf ve ayanını ve seni öldürüp halkını esir edip mallarını yağmalatırım." —Sultan II. Mehmed Artık surlar geceleri de bombalanıyordu ve savunmacılara gedikleri kapatmak için fırsat verilmiyordu, 28 Mayıs'ta St. Romanos Kapısı'nda açılan bir gediğe giren Osmanlı birlikleri Cenevizli Giustiniani'nin birlikleriyle çarpıştı ve püskürtüldü. Çarpışma esnasında komutan Giustiniani'yle dövüşen Murad Paşa, Giustiniani tarafından öldürüldü. O gece halkın ve asillerin katılımıyla Ayasofya'da ayin yapılarakinsanların görev yerlerine gitmesi için gün boyu çanlar çalındı. Surların mazgallarına yerleştirilmek üzere Venedik elçisi Bailo tarafından getirtilen yedi araba dolusu kalkan, Bizanslı hamalların istediği paranın zamanında karşılanmaması sebebiyle yerleştirilemedi ve ertesi günkü son muharebede kullanılamadı.Sabah olmadan önce Giustiniani, hasar gören yerlerin tamiratıyla meşguldü ve harap haldeki St. Romanos Kapısı'nın ardına derin bir hendek ile siper yaptırdı. Giustiniani, yaptırdığı sipere yerleştirilmek üzere birkaç top istediyse de Megadük Notaras bunu reddetti. Muharebe Sultan Mehmed ordusunu üç gruba ayırmıştı; ilk grup yaşlılardan ve Hristiyanlardan, ikinci grup orduya katılmış Müslüman köylülerden ve azablardan, üçüncü grup ise yeniçerilerden oluşmaktaydı. Her grubun yaklaşık 50 bin askerden oluştuğu kaydedilmiştir.[169][170] Ordunun büyük kısmı ağır hasarlı St. Romanos Kapısı önlerindeydi. İmparator Konstantin ve Giustiniani de bu hattı savunmak üzere birlikleriyle beklemekteydi.[170] 29 Mayıs Salı günü güneş doğmadan Osmanlı ordusu namaz kıldı ve mehter takımı hücum marşı çalmaya başladı.[170][171] Yaşlılardan ve Hristiyanlardan oluşan ilk grubun öncelikli görevi merdivenleri surlara taşımak idi. Güneş doğmadan muharebe başlamıştı fakat surlara dikilen merdivenler derhal Bizans askerleri tarafından devriliyor, surlara yaklaşan askerler de fırlatılan taşlarla ve oklarla öldürülüyordu. Bu grubun taarruzu iki saat sürdü.[172] Çoğunluğu imha edilen bu grup, ordugâha doğru kaçmaya başladı. Fakat bir gün önce II. Mehmed'in verdiği emir uygulandı; kaçmakta olan askerler kılıçtan geçirildi ve surlara geri dönmeleri için zorlandı.[173] Sıra ana muharip askerlerden oluşan ikinci gruptaydı, bu grubun da hücumu başladı. Saldırı giderek St. Romanos civarında yoğunlaşıyordu fakat ikinci grubun askerleri bir türlü surlara çıkamıyor, merdivenleri dikemiyordu. Bizans askerleri kızgın yağ, grejuva, ok ve taş kullanarak bütün saldırıları püskürtüyordu.[174] İkinci grup da bitkin düşmekteydi ve bu durum Bizans kuvvetlerinin morali üzerinde olumlu etki yaratıyordu; bir buçuk saatlik savaşın ardından ikinci gruptan da bazı askerler geri kaçmaya başladı. Savaştan kaçanlar da yine komutanlarının infazlarıyla karşılaştı ve Sultan II. Mehmed, birkaç kaçak askeri topuzuyla cezalandırdı. II. Mehmed elinde kalan son grup olan yeniçerileriyle birlikte surlara yaklaştı. Bizans birlikleri artık yorgun düşmüştü, dinç ve tecrübeli yeniçeriler saflarını bozmaksızın surlara ulaştı; bir gece önce karşı taarruz için Konstantin'in emriyle açılan Kerkoporta Kapısı, elli kadar Osmanlı askerinin içeri girmesine olanak sağlayınca Bizans askerlerinin morali bozuldu.O esnada büyük Osmanlı topu ateşlendi ve yeniçerilere bir geçit açıldı, toz bulutunun içerisinde yeniçerilerle Bizans askerlerinin çarpışması başladı. Gözetleme kulesine girmeyi başaran Osmanlı askerlerini imha eden ve yeniçerileri de püskürttüğünü gören Bizans askerleri zafer sevinci yaşamaya başladı ancak Osmanlı topu tekrar ateşlendi; geride kalan Osmanlı birliklerinin taarruzu başlamıştı.Direnci kalmayan ilk sur Osmanlıların eline geçti, azabların da desteğiyle burayı sağlama alan yeniçeriler var güçleriyle ikinci sura yönelik saldırıyı başlatmıştı. Fransız ressam Jean–Joseph Benjamin–Constant tarafından yapılan "II. Mehmed'in Konstantinopolis'e Girişi" isimli tablo, 1876. Her iki sur da harap haldeydi ve çarpışmalar sürüyordu. Bu esnada Cenevizli komutan Giustiniani ağır yaralandı, İmparator Konstantin'in ricalarına rağmen yarasının tedavisi için limana götürüldü. Komutan Giustiniani'nin yaralandığı haberi Bizans birliklerinde bozguna yol açtı, Bizanslı askerler şehrin sokaklarında kaçışmaya başladı; Venedik ve Ceneviz askerleri de gemilerine binip kaçmak üzere limana yöneldi.[174][181] Bozgunun etkisiyle güneydeki Piyi Kapısı da düştü, Osmanlı askerlerinin yağması başlamıştı. Ordunun ağırlığı şehrin merkezine doğru ilerlemekteydi, oradaki zenginlikler daha fazlaydı ve sancaktarlar bir an önce Osmanlı bayraklarını dikmek istiyordu.[182] Öğle olduğunda şehir düşmüş ve yağma başlamıştı ancak Haliç surlarında, Vasileos, Leon, Alexius burçlarında direniş devam ediyordu; daha sonra Haliç surları düşürüldüyse de üç burç direnmeye devam etti, Giritli denizciler tarafından savunulan bu üç burç vire ile teslim oldu ve denizcilere evlerine dönmeleri için II. Mehmed tarafından izin verildi. Ayasofya, şehrin en büyük bazilikası iken fethin ardından sembolik önemi dolayısıyla camiye çevrilmiştir. Şehir düşerken İmparator Konstantin'e ne olduğu konusunda kesin bilgi bulunmamaktadır. Kaynakların çoğunluğu Konstantin'in savaşırken yüzünden ve sırtından aldığı kılıç darbeleriyle öldürüldüğünü belirtmektedir. Kaçışan askerlerin altında ezilerek öldüğü,kaçma fırsatı bulduğu fakat kendini astığı, kesik başının Megadük Notaras tarafından tanındığı ve diğer Müslüman ülkelere gönderildiği de iddialar arasındadır. Küçük direnişlere rağmen şehirde yağma ve talan devam ediyordu; Osmanlı denizcileri de Galata'ya çıkarak Giudecca adlı Yahudi mahallesini yağmalamaya koyuldu. Sakız Adalı Leonard'a göre rahibeler tecavüze uğradı, manastır ve kiliseler yağmalandı; 50 ilâ 60 bin sivil köle edildi. Bazı kadınların tecavüze uğramamak için intihar ettiği belirtilmektedir.Fakat bazı Osmanlı tarihçileri, sadece şüpheli görülenlerin öldürüldüğünü ve çoğu insanın sadece köle edildiğini yazmaktadır.Talandan kaçan bazı denizciler, kadırgalarıyla beraber denize açılmayı ve yağmayla meşgul olan Osmanlı donanmasını atlatmayı başarmıştı; İstanbul'un Fethi hakkında birçok bilgiye kaynaklık eden Sakız Adalı Leonard ve Niccolò Barbaro da kaçanlar arasındaydı. Yine de denizcilerin çoğunluğu esir edilmiş veya öldürülmüştü, kaptan Cabriel Trivixan esirler arasındaydı. O gün Konstantinopolis'te 300 bin Venedik dukası değerinde yağma yapıldığı tahmin edilmektedir. II. Mehmed, vezirleri ve komutanlarıyla birlikte St. Romanos Kapısı'ndan (Topkapı) şehre girdi.[194][195][196] Ayasofya'nın önüne gelen II. Mehmed, secdeye kapanarak toprağı öptü ve kiliseye sığınan kalabalığın köle yapılmakla yetinileceğini söyleyerek dışarı çıkmalarını istedi; canlarına dokunulmadı.[190][195][196] Ayasofya'daki mozaikleri ve değerli mermerleri incelediği tarihî kaynaklarda geçmektedir. Bu sırada mermerleri sökmeye çalışan bir askeri görünce tepki gösterdi ve şehirdeki binaların kendi mülkü olduğunu söyledi.[194][197] Hücumdan önce askerlere verdiği üç günlük yağma iznine rağmen yağma ve talanın derhal bitirilmesini, itaat etmeyenlerin idam edilmesini emretti.[35][198][199] Marmara surlarını savunan Şehzade Orhan, şehrin düştüğünü anlayınca surlardan aşağı atlayarak intihar etmiş ve başı II. Mehmed'e götürülmüştür.[189][200] Megadük Notaras tutuklandı, sonra da idam edildi.[201] Kuşatma boyunca Konstantin'in yanında çarpışan Giustiniani ise yaralarından dolayı öldü.[202] İki tarafa destek veren Galata'daki Ceneviz kolonisi sakinleri diğerleri gibi saldırıya uğramaktan korkuyordu ancak Zağanos Paşa'nın telkinleriyle sakinleştirildiler, Vali Giovanni Lomellino, Galata'yı Osmanlılara teslim etti.[203][204] II. Mehmed'in öldürmekle tehdit ettiği Paleologos ailesi ve birçok asil, Osmanlı donanmasının yağmayla meşgul olmasından istifade ederek Mora'ya kaçtı.[198] Yine de kaçamayan asillerin canına dokunulmadı, esir alınan 29 Venedikli asil 800 ilâ 2000 duka altın fidyeyle serbest bırakıldı,[205] Konstantin'in yeğeni Osmanlı sarayında yaşamına devam etti ve İslamı seçerek Mesih Paşa ismiyle sadrazamlık yaptı.[206] Sonuçları II. Gennadios ile II. Mehmed'i gösteren mozaik. İstanbul Hristiyanların şehirde kalabileceği duyuruldu, İslam hukukuna göre yargılanmadılar, ibadetlerini özgürce sürdürdüler ancak ata binmeleri, silah taşımaları ve askerlik yapmaları yasaklandı.[207] Scholarius adlı bir rahip, II. Gennadios ismiyle patrik seçildi ve II. Mehmed'ten bir takım imtiyazlar aldı; patrik tarafından Ortodokslara özel mahkemeler kurulabilecekti ve bu mahkemelerin üyeleri de ruhbanlardan seçilecekti.[208][209] 1461'de II. Mehmed tarafından Ermeni Patrikhanesi kuruldu ve Bursalı I. Hovagim patrik olarak seçildi. Ortodoks patriği gibi Ermeni patriği de imtiyazlar aldı; Süryani, Habeş ve Kıpti kiliseleri bu patrikhaneye bağlandı.[210] Yahudilere de haklar tanındı, Osmanlı himayesindeki ilk hahambaşı Moş Kapsari oldu.[210] Padişahın koruyucu tutumu sayesinde Ayasofya tahrip edilmedi, daha sonra Ayasofya'nın camiye çevrilmesi sebebiyle mozaiklerinin sökülmesi icap etti ancak sultanın emriyle mozaikler sökülmeyerek kireçle kaplandı.[197] 1847-1849 arası tamiratta Bizans mozaiklerinin korunmuş olduğu görüldü.[211] Çan kuleleri yıkılmadı, geçici olarak ahşap minareler eklendi. Günümüzdeki minareler II. Selim zamanında inşa edilmiştir.[212] Ayasofya'yla beraber çok sayıda kilise ve manastır camiye ve medreseye çevrildi.[212] Medreselerde eğitim vermeleri ve bilim çalışmaları yapmaları için Semerkant, Bağdat, Kahire, Şam, Buhara gibi şehirlerden âlimler davet edildi. Daha sonra tamamlanan Sahn-ı Seman Medresesi'ne gelir getirmesi için bazı binalar ve araziler bağışlandı.[213] İstanbul'da Osmanlı hâkimiyetinin başlamasıyla beraber, demografik yapı da ciddi değişime uğradı. Şehir fethedildiğinde nüfusunun 30 ilâ 40 bin arasında olduğu tahmin edilmektedir.[214] Başta sanatkârlar olmak üzere birçok insanın İstanbul'a iskân edilmesi emredildi; gönüllü gelenlerin istedikleri mülke sahip olabileceği duyurusundan sonra birçok insan şehre yerleşti. İstanbul çevresindeki tarım arazilerinin işlenmesi için Avrupa'da esir alınan insanlar getirildi. Bunun haricinde isyan tehlikelerinin olduğu Konya, Karaman ve Aksaray yörelerinden de mecburi iskân yapılmıştır.[214][215] 1477 yılında İstanbul'un nüfus sayımı yapıldığında ortaya çıkan tablo şöyleydi; Millet Aile sayısı Müslümanlar 9.486 Rum-Ortodoks 3.743 Yahudi 1.647 Ermeni 434 Karamanlı Rumlar 384 Galata halkı 332 Diğer gayrimüslimler Çingeneler Ek olarak İstanbul ile Galata'da toplam 16.324 ev ve 3.927 dükkân kaydedilmiştir.[215] Osmanlı Devleti Çandarlı Halil Paşa'nın idamı Osmanlı Devleti için İstanbul'un Fethi'nin sonuçlarından ilki, 1 Haziran 1453'te Sadrazam Çandarlı Halil Paşa'nın azledilmesi oldu. Çandarlı Halil Paşa'nın kuşatma sırasında ordudaki olumsuz söylentilere sebep olduğu ve Bizans'tan rüşvet aldığı düşünülmekteydi ancak herhangi bir kanıt bulunamadı.[161] Şehir düştükten sonra Megadük Lukas Notaras'ın, Çandarlı'nın Bizans'la hep iletişim içerisinde olduğunu padişaha söylemesi üzerine şüpheler kuvvetlendi ve sadrazamın mallarına el konuldu, düzenlenen divan toplantısında azledildiği bildirilerek hapse atıldı. Olayı yorumlayan tarihçilerin genel kanısı, Osmanlı Devleti'ne hizmet eden Çandarlı ailesiyle Osmanlı hanedanı arasındaki rekabetin bu idama yol açtığı yönündedir. Yedikule Zindanlarına kapatılan Çandarlı Halil Paşa, zindandaki ilk günlerinde nazik muamele gördü. Kendisinden önce idam edilmiş başka bir vezir olmadığı ve ailesi, kısa aralıklarla 154 yıldır iktidarda olduğu için son ana kadar idam edileceğine inanmadı.Çandarlı, azlinden kırk gün sonra, 10 Temmuz 1453'te Edirne'de infaz edildi. İdamından önce gözlerine mil çekilirken, cellat: "Padişahın yüzüne dik bakanların akıbeti işte budur." dediğinde, "Zağanos'un bayramı olsun, ahirette iki elim yakasındadır." dedi. Çandarlı Halil'in 120.000 dukalık hazinesi ve tüm mal varlığı müsadere edildi. Kuşatmanın sürdürülmesini destekleyen devşirme Zağanos Paşa sadrazam oldu, yüksek devlet kadrolarına devşirmeler yerleştirildi ve böylece devlet üzerinde Osmanlı hanedanının otoritesi kurulmuş oldu. Diğer Türk soyluların da Osmanlı hanedanına rakip olmasından endişelenen II. Mehmed, birçoğunun mallarına el koydu ve Türk aristokrasisi saf dışı bırakıldı.Hanedanına rakip aile bırakmayan II. Mehmed, halk arasında "Fatih" diye anılır oldu. Fatih Sultan Mehmed artık divan toplantılarına katılmıyor ve halkla teması eskiye nazaran düşük tutuyordu; böylece Osmanlı padişahlarının halktan kopuk yaşamı başlamış oldu. Düzenlenen seferler Fetih gerçekleştiğinde papalık makamında V. Nicolaus bulunmaktaydı. Osmanlıların İstanbul'u almasından sonra II. Mehmed Memlûk Sultanlığı'na,[225] Memlûk himayesindeki Mekke şerifine,[226] Karakoyunlulara[227] fetihnâmeler gönderdi ve bu devletlerden cevap olarak hediyeler, tebrikler geldi.[228] Ayrıca İstanbul'un fethi, Memlûk Sultanlığı'nda şenliklerle kutlandı.[229] Avrupa'da ise genellikle mücadele hakimdi; Fransa Krallığı ile İngiltere Krallığı arasındaki Yüz Yıl Savaşları yeni bitmiş, savaştan mağlup çıkan İngiltere'de York-Lanchester hanedanları arası mücadeleyle iç savaş çıkmış, İskandinavya'da da Danimarka Krallığı ile İsveç Krallığı arasındaki savaş bitmemişti.[230] Rodos'un hakimi Hospitalier Şövalyeleri haricinde bütün Avrupa devletlerinden tebrik için elçiler geldi, Sırp Despotluğu'nun elçisi hediye maksatlı iki kale anahtarı getirdi fakat II. Mehmed sinirlendi, iki kalenin zaten Osmanlı himayesinde olduğunu ve Sırpların Macaristan Krallığı'yla işbirliği yaptığını söyledi.[231][232][233] Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu'nun desteğine rağmen Papa V. Nicolaus'un Haçlı girişimleri sonuç vermedi, bilakis Cenevizliler, Eflak Prensliği ve Mora Despotluğu Osmanlı'ya vergi vereceğini duyurmuş, Venedikliler de Osmanlı'yla ticarete başlamıştı.[231][234] Bundan sonra diğer Rum topraklarına ve Sırbistan'a yönelen Osmanlılar 1454-55 yıllarında Sırp Despotluğu üzerine sefer yaptı, Belgrad kuşatıldı ve Sırbistan tümüyle ilhak edildi.[235] Mora'da ise Konstantin'in kardeşleri Tomas ile Dimitrios taht kavgasına girişti ve tam bu sırada Osmanlıların seferi başladı, 1458'de imzalanan anlaşma ile Korint teslim oldu fakat güney kesim despotluğa ve Venediklilere bırakıldı;[236] üç ay sonra despotluktaki taht kavgası tekrar başlayınca Tomas üstün geldiyse de on bin duka altınlık vergisini vermeyince II. Mehmed taarruza geçti; her iki kardeşin de bütün kaleleri ele geçirildi ve Mora Despotluğu yıkıldı.[237] Dimitrios Osmanlı himayesinde yaşamaya başladı, rakip kardeşi Tomas Avrupa'ya kaçtı ve Bizans tacını VIII. Charles'a satmak zorunda kaldı. Mora meselesi, Osmanlı-Venedik ilişkilerinin bozulmasına yol açtı ve 1463'te Venedik donanması iki kez Mora'ya saldırdı.[238] Mora ile Sırbistan'ın ilhakından sonra Osmanlılar, vergi veren Limni, Midilli, Gökçeada, Eğriboz, Semadirek, Taşoz adalarını ele geçirdi. Osmanlı Devleti'nin kurumsallaşmasına katkıları Bazı tarihçilere göre İstanbul'un fethedilmesi ile Orta Çağ kapanmıştır. 29 Mayıs 1453 tarihinde İstanbul'a giren Osmanlı Devleti devletlikten imparatorluğa geçiş yapmıştır. İstanbul'un başkent olması ile İslam coğrafyasının merkezi durumuna gelmiştir. İslam coğrafyasında bulunan bilim adamları ve Müslüman din alimleri İstanbul'a gelmeye başlamışlardır. Osmanlı İmparatorluğu İstanbul Boğazı'nın kontrol edilmesi ile ticaret yollarını ele geçirmiştir. Ticaretin merkezi durumuna gelmiştir. İstanbul’un fethi ile sadece Müslümanlardan oluşan bir devlet değil farklı milletlerden oluşan bir yapıya geçmiştir. Kurulmaya başlanan medreseler ve eğitim kurumları ile kurumsallaşmaya başlanmıştır. Bizans İmparatorluğu’nun sahip olduğu tecrübelerden yararlanarak imparatorluğun yönetimi ve gelişmesine katkı sağlamışlardır. II. Mehmet Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u fethettikten sonra Kayser-i Rûm unvanını, başka bir deyişle Roma İmparatoru unvanını almıştır. Basılan yeni paralarda da Yunanca olarak "Bizans İmparatoru" unvanını kullanmıştır. Bu unvan Batı dünyasınca da kabul edilmiştir ki 1481 tarihinde Rönesans sanatının bazı açılardan nadide örneklerinden olan ve II. Mehmet'e hediye edilen Medici Madalyonu'nda da "Bizans İmparatoru" unvanı yer almaktadır. II. Mehmet kendisini Roma İmparatoru olarak görmekte ve devletini de Roma İmparatorluğu'nun varisi saymaktaydı. Bu ideal doğrultusunda İstanbul'dan sonraki ikinci hedefi de Roma şehriydi.[kaynak belirtilmeli] Efsaneler ve söylentiler 53 günlük kuşatma çeşitli söylentilere de yol açtı. Stavros Sütunu. Stavros Sütunu — Bizanslı birçok falcının kehanetine göre kuşatmanın galibi Osmanlılar olacak fakat Osmanlı birlikleri Stavros Sütunu'na geldiklerinde bir melek elinde kutsal bir kılıçla gökten inerek bu kılıcı sıradan bir Bizanslıya verecek ve kılıç sayesinde Osmanlılar İran'a kadar sürülecekti.[45] Bu kehanet sebebiyle birçok insanın Ayasofya'ya sığındığı tahmin edilmektedir çünkü Ayasofya Stavros Sütunu'nun gerisindeydi. Ayasofya'daki keşiş — Muharebeden sonra Ayasofya'yı inceleyen II. Mehmed, rivayete göre iniltiler duydu ve bunun kaynağını bulmaları için askerlerini görevlendirdi. Ayasofya'nın mahzeninden çıkartılarak padişahın huzuruna getirilen keşiş İmparator Konstantin'in falında yenilgi gördüğü için mahzene atıldığını söyledi.[240] Molla Fenari'nin kehaneti — Osmanlı tarafındaki bir diğer rivayete göre II. Murad başkanlığında divan toplantısı yapılırken, Şeyhülislam Molla Fenari[241] dışarıdaki bir çocuğu izlemekteydi. II. Murad'ın uyarısı üzerine cevap veren Molla Fenari İstanbul'u fethedecek kişinin bu çocuk olduğunu söyledi. Kuyu başındaki çocuk II. Mehmed idi. Hacı Bayram-ı Veli ve Akşemseddin'in de aynı kehanette bulunduğu belirtilmektedir. Pişmiş balık söylentisi — Bizans tarafındaki yaygın bir inanışa göre felaket zamanı tavada pişirilmekte olan balıklar denize dönmek için çaba sarf eder ve tavadan atlamaya çalışırdı. Rivayete göre 29 Mayıs günü bir manastırda Rum papazlar balık pişirmekteydi ve surların düştüğü haberi duyulunca balıklar tavadan çıkarak yandaki havuza atladı. Cibali efsanesi — Mısır'da şeyhlik yapan Cebe Ali, üç yüz dervişiyle birlikte Anadolu'ya gelir ve Osmanlı ordusuna katılır. Kuşatma sırasında ekmek yapmakla görevlendirilen Cebe Ali, rivayete göre tek fırından yüz binlerce kişiye ekmek çıkartır ve söylentiler ordu içerisinde dolaşır. 29 Mayıs günü üç yüz dervişiyle birlikte Haliç'i geçen Cebe Ali, Haliç surlarının önüne çıkar ve burada öldürülür. Öldüğü yer onun ismiyle anılır; günümüzde Cibali semtinin ismi buradan gelmektedir. Ulubatlı Hasan — Birçok kaynakta ismi geçen Ulubatlı Hasan'ın gerçek olup olmadığı kesin değildir. Rivayete göre son hücum yapılırken Kaligaria Kapısı (Eğrikapı) surlarına 30 arkadaşıyla birlikte tırmanan Hasan, burcun tepesine çıkmayı başardı. Burca çıktığında 18 arkadaşı ölmüştü, palasıyla muhafızları deviren Hasan, Osmanlı bayrağını burcun tepesine dikti. Savaşçıların bütün dikkatini üzerinde toplayan Hasan'a 30-40 kadar ok saplandı fakat Hasan bayrağı dimdik tutmaya devam etti. Bu olay Osmanlı ordusunda şevke yol açtı, morali bozuk askerler taarruza geçti ve surlar aşıldı. Yavedud Sultan — Rivayete göre kuşatma altındaki Konstantinopolis'te Yavedud adında bir aziz şehrin düşmemesi için her gün dua etmekteydi. Şehrin uzun süre dayanmasının sebebi olduğu düşünülen Yavedud Sultan, 29 Mayıs'ta ölmüştür.[246] Cesedini bulan Osmanlılar cesedini yıkayarak tabuta koymuş ve törenle defnetmiştir; defnedilirken mezarından "Yavedud" sesi duyulduğu rivayet olunur. Ebu Eyyûb el-Ensarî'nin mezarı — MS 672 yılında Konstantinopolis'i kuşatırken ölen Ebu Eyyûb el-Ensarî'ye ait olduğu düşünülen mezar fetihten sonra Akşemseddin tarafından bulunmuştur. II. Mehmed'in emriyle buraya tekke ve medrese yapıldı; Eyüp Sultan Camii'nin temelleri atıldı. Rivayete göre orada yaşayan bir çoban, hayvanların bu bölgeye girmekten kaçındığını söyledi. II. Mehmed'in bedduası — Şehirde yaşayan bir kâhine danışan padişah şehrin Osmanlılarda kalıp kalmayacağını sordu. Kâhin şehrin hiçbir zaman savaşla işgal edilmeyeceğini fakat zamanla şehirdeki malların ve mülklerin yabancılara satılacağı, bir zaman sonra şehrin adeta yabancı toprağı olacağını söyler. Bunu duyan padişahın sinirlenerek "Kendi arazisini yabancılara satanlar Allah'ın gazabına uğrasın" dediği rivayet edilir. İstanbul'un ismi Günümüzde yaygın adıyla bilinen İstanbul'un isim kökeni hakkında farklı bilgiler mevcuttur. Niğbolu Muharebesi'nde esir düştükten sonra Osmanlıların hizmetine giren Johannes Schiltberger, anılarında Bizans hakimiyetindeki İstanbul'a ve İstanbul halkının yaşamına yer vermiştir. Schiltberger'in anılarına göre 1453'ten önce Rumlar şehre "İstimboli", Türkler ise "Stanpol" demekteydi. Galata, Rumlar ve Türkler arasında ortakça "Kalathan" diye adlandırılmaktaydı. İstanbul Boğazı ise Rumlar arasında "Hellespont", Türkler arasında "Boghes" biçiminde bilinmekteydi. Osmanlı hakimiyetindeki İstanbul, "Kostantiniyye" (Konstantin'in Şehri), "Stanpolis" (Şehre Doğru), "Dersaadet" (Mutluluk Şehri), "Asitane" (Büyük Dergah), "Makarr-ı Saltanat" (Saltanatın Merkezi) ve "Dârülhilâfe" (Hilâfet Merkezi) gibi farklı isimlerle anıldı. Genel olarak Osmanlı padişahları İstanbul için isim seçimi yapmadı, sadece III. Mustafa İslam Şehri anlamına gelen "İslambol"u kullanmaya gayret etti. Fetihten önce de Türkler tarafından yaygınca kullanılan ve "İstanbul" isminin kökeni olduğu tahmin edilen "Stanpol", Rumca iki kelimenin birleşiminden oluşmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti döneminde resmî isim olarak sadece "İstanbul" seçildi. Tarih boyunca farklı dillerde İstanbul'a verilen isimler "Çargrad", "Konstantingrad", "Eskomboli", "Megali Polis", "Kalipolis", "Vizantion", "Nova Roma", "Alma Roma", "Bizantiya", "el-Mahsura" idi. Popüler kültür Baş rollerini II. Mehmed rolüyle Sami Ayanoğlu, Konstantin rolüyle Cahit Irgat ve Çandarlı Halil Paşa rolüyle Reşit Gürzap'ın paylaştığı 1951 yapımı siyah-beyaz İstanbul'un Fethi adlı film, fetih hakkındaki ilk Türk filmidir. 2012'de yayına giren Fetih 1453, yönetmeni Faruk Aksoy'un verdiği bilgiye göre 18.200.000$ bütçeyle en yüksek bütçeli Türk filmlerinden oldu. 17 ülkede vizyona giren Fetih 1453, toplamda 6.000.000'dan fazla seyirci tarafından izlendi. 2013'te yayına giren Da Vinci's Demons (Da Vinci'nin Şeytanları) adlı ABD-Birleşik Krallık yapımı dizinin 4. bölümünde İstanbul'un Fethi anlatıldı.[257][258] 2006 yılında çekilen Alman yapımı Sturm über dem Bosporus (İstanbul Boğazı Üzerinde Fırtına), fethi ele alan bir belgeseldir. Netflix tarafından 24 Ocak 2020 tarihinde yayınlanan 6 bölümlük dizi belgesel türündeki Rise of Empires: Ottoman isimli yapımda İstanbul'un Fethi anlatıldı.

  • Bir Mavi Serencam

    Daha Fazlası için RESME tıklayın AYCAN AYTORE Şenol Yazıcı'nın yeni kitapları çıktı. Bunlardan biri Bir Mavi Serencam. Bir tür YAZICI'nın yazarlık ve maviADA dergisinin macerasını birinci ağızdan anlatan bir kitap... Şenol Yazıcı BİR MAVİ SERENCAM GUFO YAYINLARI Yayın Tarihi: 22.05.2026 ISBN: 9786255628213 Dil: TÜRKÇE Sayfa Sayısı: 246 Cilt Tipi: Karton Kapak Kağıt Cinsi: Kitap Kağıdı Boyut: 13.5 x 21 cm İlgili Kategoriler: Kitap, Edebiyat, Türanlatı * Edebiyatın En Büyük Sırrı * Kendi halinde bir edebiyat öğretmeni bir kitap yazmaya kalkarsa ne olur? Hele bir de dergi yayınlamayı denerse… Bir Mavi Serencam kitabı eğitimci bir yazar, aynı zamanda yayıncı olan Şenol Yazıcı’nın kültür sanat dünyasında otuz yıllık deneyimlerini, tanıklıklarını, iç yolculuklarını, yol arkadaşlarını ve maviADA Dergisinin yayın sürecini, o süreçten seçilmiş yazılarla anlatıyor. Şenol Yazıcı 2002’de dergiciliğe “mecbur kalınca” fellik fellik bir kitap aramış; dergi nasıl çıkarılır diye. Yığınla saç nasıl çıkarılır, üç günde şair yapılır, on günde yeni Tolstoy olabilirsiniz kitabı varmış ama bir tek dergi nasıl çıkarılır diye yayın bulamamış. Kendi kendine öğrenmiş, 25 yıldır da yapıyor. Hem kendine bir yol açmaya çalışıyor, hem de bizim gibi sayısız yazar olma heveslisine yol gösterme gayretinde... Yayıncılığa nasıl mecbur kaldığını ise yine kitapta okuyacaksınız. “Bir Mavi Serencam”, bireysel deneyimden yola çıkarak Türkiye’de edebiyat ve dergicilik dünyasının yapısal sorunlarını tartışan, samimi bir metin ve edebiyat sosyolojisi için değerli bir tanıklık sunuyor. Bir yazarın kendi yolculuğunu anlatırken Türkiye’de dergiciliğin ve edebiyat çevrelerinin perde arkasını da aralıyor. Şenol Yazıcı, “kral çıplak” demekten çekinmiyor, dergiciliğin kutsal bir iş değil; emek, sabır ve biraz da esnaflıkla yürüyen bir uğraş olduğunu hatırlatıyor. Bu kitap, yalnızca kişisel anıların değil; aynı zamanda edebiyat sosyolojisinin de bir belgesi. Bursa’dan Yalova’ya, İzmir’den Ankara’ya, ülkenin dört yanına uzanan bu serüven, edebiyat dünyasının çatışmalarını, dayanışmalarını ve tutkularını gözler önüne seriyor. Okur, bu sayfalarda hem bir yazarın iç dünyasına hem de edebiyatın toplumsal gerçeklerine tanık olacak. Ve belki de şu ironiyi hissedecek: “Edebiyatın en büyük sırrı, aslında hiç sır olmamasıdır.” Hırslar, anılar, kırgınlıklar, polemikler, tutkular ve elbette edebiyatın piyasa hali… Bir Mavi Serencam salt güzel yazılarla dolu bir metin değil, bir dönemi merak edenler ve yazar olmak isteyen ya da yayıncılık yapmayı düşünenler için ilham verici… * DAHA FAZLASI İÇİN

  • İngilizce'nin Amerikan Sözlüğünün Babası Noah WEBSTER

    Noah Webster, Jr. (d. 16 Ekim 1758 – ö. 28 Mayıs 1843), bir sözlükbilimci, ders kitabı öncüsü, İngilizce yazım reformcusu, politik yazar, editör ve üretken bir yazardı. Amerikan Bilim ve Eğitim Babası olarak anılır. Mavi kaplı imla kitabı 5 Amerikan nesli boyunca çocuklara nasıl heceleneceğini ve okunacağını öğretmek için okutuldu. Ellis (1979)'e göre Noah Webster Amerikanlara laik tam İlmihâl veren kişidir." Amerikada Webster'in ismi sözlüğüyle anılır olmuştu. Tam anlamda modern anlamda ilk Merriam-Webster sözlüğü 1828'de An American Dictionary of the English Language (İngilizce'nin Amerikan Sözlüğü) adıyla basıldı. Amerikan Devrimi'ne önderlik edenlerden biriydi. Biyografi Webster Hartford'un batı kesiminde, daha sonraki adıyla West Hartford, Connecticut, doğdu. Babası, Noah Sr. (1722–1813), Connecticut Valisi John Webster'in bir torunuydu. Annesi ise, Mercy (Steele) Webster, his mother Mercy (Steele) Webster (1727–1794) ise Plymouth Kolonisi'nin yöneticisi olan William Bradford'ın torunlarındandı. Babası yerel Congregational Kilisi'nde diyakoz, kasaba milislerinin lideri ve yerel kitap topluluğunun kurucusu olmasına karşın aslında bir çiftçiydi. Amerika'nın bağımsızlığından sonra huzurun yargıcı olarak görevlendirildi. Noah Webster'in babası hiçbir zaman üniversite eğitimine gitmedi ama eğitime meraklıydı ve değer verirdi. Webster'in annesi çocuklarına yazım, matematik ve müziği öğretmek için uzun saatler geçirirdi. Noah Webster 6 yaşında West Hartford Dini Topluluğu tarafından inşa edilmiş tek odalı yıkılmaya yüz tutmuş bir ilkokula başladı. Yıllar sonra, ilk okuldaki öğretmenlerini "insanlık artıkları" olarak tanımladı" ve eğitimin temel olarak dini olmasını şikayet etti. Webster'ın deneyimleri kendisini gelecek neslin eğitimsel tecrübesini geliştirmek için motive etti. 14 yaşında, Kilisenin papazı Noah Webster'ı Latince ve Yunanca dillerinde Yale Üniversitesi'ne girmesi amacı ile eğitmeye başladı. Webster 16. doğum gününden hemen önce Yale Üniversitesi'ne kaydoldu. Son yılını Yale Üniversitesi'nin Rektörü olan Erza Stiles ile çalışarak geçirdi. Yale Üniversitesi'ndeki 4 yılı Amerikan Bağımsızlık Savaşı ile üst üste geldi. Yiyecek kıtlığı ve Britanya işgal tehdidi nedenleriyle sınıfındaki birçok kişi başka şehirlere gönderilmek zorunda kalındı. Noah Webster Connecticut Milislerine kayıt oldu. Babası arsasını Noah Webster'i Yale Üniversitesine gönderebilmek için ipotek etti ama arsasını sonrasında geri aldı. Noah Webster 1978'de Yale Üniversitesi'nden mezun olduktan sonra herhangi bir kariyer planlaması yoktu. Sonraları sosyal bilimler alanında yazılar yazdı ki bunun anlamı iş dünyası için diskalifiye olmuş bir adam olması demekti. Glastonbary'de kısa bir zaman eğitim verdi ama çalışma koşulları sert ve geliri düşüktü. Hukuk okumayı bıraktı. Geleceğin ABD En Üst Mahkeme Yargıcı Oliver Ellsworth'in altında çalışırken Webster aynı zamanda yorucu ve son derece devamlılığı imkânsız olan Hartford'ta tam zamanlı eğitim veriyordu. Depresyona girdi ve bir yıllığına yasal çalışmalarını bıraktı. Kendisini bilgilendirmesi için başka bir avukat buldu ve çalışmalarını tamamlayıp 1781'de baro sınavını geçti. Amerikan Bağımsızlık Savaşı devam ederken Webster avukat olarak çalışabileceği bir iş bulamıyordu. Yale Üniversitesi'nden master belgesini mezuniyet sınıfına sözlü söylev vererek aldı. Bir yıl sonra, Connecticut'in batısında özel küçük bir okul açtı ve başarılı oldu. Buna rağmen, okulu kısa zamanda kapattı ve şehre döndü. Büyük olasılıklı sebebi ise çekici olamamasıydı. Kaybettiklerinin ve hırsının üstesinden gelmek edebiyata döndü. Ünlü İngiltere gazetelerinin övdüğü ve doğruladığı Amerikan Bağımsızlık Savaşı ve Britanya'dan bağımsızlık tartışmasının kalıcı olduğu konusunda iyi satış yapacağı bir seri kitap yazmaya başladı. Sonrasında Goshen, New York'ta zengin ebeveynlere hitap eden özel bir okul açtı. 1785'te ilkokullar için imla kitabını, dilbilgisi kitabını, okuma kitabını yazdı. Mavi kapaklı imlâ kitabının devam eden satışı Webster'e ünlü sözlüğüne yıllarca çalışması için imkân sağladı. Webster doğuştan devrimciydi, Britanya kültürel sömürgesinden çıkıp Amerikan bağımsızlığına ulaşmayı arzuluyordu. Bu durumu değiştirmek için lüksten ve gösterişten arındırılmış özgürlüğün şampiyonu Amerika ütopyasını oluşturmayı istedi. 1781'de, Webster yeni ulusa karşı geniş bir bakış açısına sahipti. Webster'in de istediği gibi Amerikan milliyetçiliği Avrupa'ya karşı hat safhadaydı. Bunun sebebi ise Amerikan değerlerinin son noktada olmasıydı. Webster imla kitabını ve sözlüğünü Amerikan milliyetçiliğine aydın bir kaynak sağlamak için hizmete sundu.1787'den 1789'a kadar Webster yeni anayasanın açıksözlü destekçisiydi. Ekim 1987'de A Citizen of America(Amerika'nın Bir Halkı) takma adıyla yayınlanmış bir kitapçık yazdı. Kitapçık özellikle New York dışında etkiliydi. Politik teoriye göre Webster cumhuriyetçiliğin çekirdek bir değerinin önemini azalttı ve liberalizmin temel bir ilkesi olan geniş çaplı mülkiyet sahipliğini vurguladı. Fransız teorist Jean-Jacques Rousseau'e fazlaca ilgi gösteren birkaç Amerikan'dan biriydi. Webster imla kitabını çocukların gelişim seviyesine göre düzenlerken Rousseau'dan pedagoji alanında Emile (1972)'den etkilenmiştir

  • İLHAN ŞEŞEN

    İlhan Şeşen (18 Haziran 1948, Manisa - 26 Mayıs 2025, İstanbul), Türk müzisyen, şarkıcı-şarkı sözü yazarı, oyuncu ve avukattır. "Ankara'dan Abim Geldi", "Neler Oluyor Bize", "Ellerimde Çiçekler" ve "Rüzgar" gibi şarkıları ile tanındı ve Aliye, Gönülçelen ve Yeditepe İstanbul gibi yapımlarda oyuncu olarak yer aldı. Bir süredir akciğer kanseri tedavisi görmekte olan Şeşen, 26 Mayıs 2025 tarihinde yaşamını yitirmiştir. İlk yılları ve eğitimi Şeşen, 18 Haziran 1948'de Manisa'da doğdu. Babası Mehmet Fuat Bey, annesi Fatma Nesime Hanım'dır. 1968'de dans müziği orkestralarında şarkıcılık yaparak müziğe başladı ve aynı yıl gitar çalmayı öğrendi. 1971 yılında Kavga başlığını taşıyan ilk 45'liğini çıkardı. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldu. Kariyeri Hukuk fakültesini bitirdikten sonra 10 yıl serbest avukat olarak çalıştı. Daha sonra bir bankada avukat olarak çalıştı. 1983 yılında bankadaki görevinden istifa ederek yeğenleri Gökhan Şeşen ve Burhan Şeşen ile beraber Grup Gündoğarken adlı müzik grubunu kurdu. 1994 yılında Aşk Haklı başlıklı ilk solo albümünü çıkardı. TRT'de Gençler Haklı ve 1995 yılında bir özel kanalda Arka Pencere adlı programların yapımcılığını ve sunuculuğunu üstlendi. On yıl boyunca Levent Kırca'dan oyunculuk eğitimi aldı. Daha sonra Ferhan Şensoy'dan iki yıl eğitim aldı. Şeşen daha sonraki yıllarda verdiği bir röportajda, "Levent Kırca üniversitem, Ferhan Şensoy master'ım oldu" ifadelerini kullandı. Amcam Burada adlı bir de radyo programı hazırladı. 2001 yılında ikinci solo albümü olan Neler Oluyor Bize'yi yayınladı. Ardından 2003 yılında Ben Bu Şarkıları Kime Söyleyeyim albümünü çıkardı. Bu albümü yayınladığı dönemde, 2003-2004 yılları arasında TRT 1'de yayınlanan Mühürlü Güller dizisinde rol aldı. 2004-2006 yılları arasında atv'de yayınlanan Aliye dizisinde Feyyaz rolünü canlandırdı. 2005 yılında 4. albümü Aşk Yalan'ı çıkardı. 2007-2009 yılları arasında Kanal D'de yayınlanan Annem adlı dizide rol aldı. 2012 yılında Star TV'de yayınlanan Hayatımın Rolü adlı dizide oynadı. Ayşegül Aldinç'in Farketmez, Nükhet Duru'nun Aşık Oluyorum Eyvah, Leman Sam'ın Rüzgâr ve Ayrılığa Dayanamam, İzel-Ercan'ın Geri Dön, Kerim Tekin'in Yine Beni Sev, Metiner'in Gördüğüme Sevindim, Yonca Lodi'nin Aşk Layık Olanda Kalmalı ve Fal, Şeşen'in yazıp bestelediği ve ilk olarak başka sanatçıların seslendirdiği başlıca şarkılardır. 2018'de kendi yazdığı şarkılardan oluşan ve başka sanatçıların seslendirdiği saygı albümü Hediyem yayımlandı.2017'de Sunay Akın'la birlikte Aşk Şarkıları ve Öyküler başlıklı gösteride sahne aldı. Şeşen, 2019 yılında ise Hayatım Hikaye başlıklı ilk kitabını yazdı. Özel hayatı ve ölümü 1974 yılında Arzu Şeşen ile evlenen İlhan Şeşen'in bu evliliğinden Melis ve Fuat isimli iki çocuğu oldu. 1996 yılında ''evliliğin kendisine yük olduğunu söyleyerek'' eşinden boşandı. Ardından oyuncu Sumru Yavrucuk ile 2,5 yıl süren bir birliktelik yaşadı, 2001 yılında bu ilişki de sona erdi. Aralık 2023'te, akciğer kanserine yakalandığını duyurdu. 26 Mayıs 2025'te bir süredir kanser tedavisi gördüğü İstanbul'da 76 yaşında hayatını kaybetti. 27 Mayıs 2025'te ilk olarak Caddebostan Kültür Merkezi'nde bir anma töreni düzenlendi. Daha sonra Şakirin Camii'nde kılınan cenaze namazının ardından Karacaahmet Mezarlığı'na defnedildi. Albümleri Yıl Albüm Tarih Yapım Şirketi 1994 Aşk Haklı 17 Nisan 1994 Türker Prodüksiyon 2001 Neler Oluyor Bize 12 Aralık 2001 DMC 2003 Şimdi Ben Bu Şarkıları Kime Söyleyeyim 9 Mayıs 2003 2005 Aşk Yalan 23 Şubat 2005 2006 İlhan Şeşen 1 Kasım 2006 2014 Gel 14 Temmuz 2014 Aşk Müzik Yapım Sony 2017 Yedi Bölge İki Gölge 15 Şubat 2017 Poll İstanbullu Şarkılar 26 Mayıs 2017 Sony 2018 Ciddi Eğlence 20 Nisan 2018 2020 Akustik Hikayeler 2 Ekim 2020 2022 Basmakalıp 23 Eylül 2022 Filmografisi Yıl Yapım Rol Notlar 1995 Aşk Üzerine Söylenmemiş Her Şey Uğur 2001 Cesur Kuşku TRT 1 Yeditepe İstanbul Engin 2002 Bir Tatlı Huzur Show TV Mumya Firarda Yahya Film 2003 Mühürlü Güller Cemal TRT 1 2004 Aliye Feyyaz Özdoruk atv Çocuğun Var Derdin Var Kendisi TGRT 2007 Şöhret Okulu atv 2007-2009 Annem Polis Ali Kanal D 1. ve 2. sezon 2010 Gönülçelen Ethem atv 1. ve 2. sezon 2011 Anadolu Kartalları Onur'un Babası Mehmet Bir Günah Gibi Cihangir atv 2012 Hayatımın Rolü Star TV 2013 Görüş Günü Kadınları Kudret FOX 2014 Asla Vazgeçme Gönül İşleri Star TV 2015 Paramparça Ekrem Star TV 2. ve 3. sezon Milat Yıldıray Gürata TRT 1 Saklı Mahir Bey The Yetimler 2016 Aşk Yalanı Sever Cüneyt Koçoğlu FOX Saklambaç Doktor Efruz 2017 Tatlı Şeyler Kudret 2021 Elli Kelimelik Mektuplar Avukat Fevzi 2022 Alabora Aşk 2022 Propaganda 2: Ana Kaynak: Ödülleri Yıl Ödül töreni Kategori Proje Kaynak Sonuç 2002 30. Altın Kelebek Ödülleri En İyi Türk Pop Müziği Erkek Solist Ödülü Kazandı 2003 9. Kral TV Video Müzik Ödülleri En İyi Şarkı Ödülü Neler Oluyor Bize Kazandı 2015 Cezayir Annaba Film Festivali En İyi Oyuncu Ödülü Kazandı

  • Necip Fazıl Kısakürek

    “ KALDIRIMLAR ... Sokaktayım, kimsesiz bir sokak ortasında; Yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum. Yolumun karanlığa saplanan noktasında, Sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum. Kara gökler kül rengi bulutlarla kapanık; Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar. İn cin uykuda, yalnız iki yoldaş uyanık; Biri benim, biri de serseri kaldırımlar. İçimde damla damla bir korku birikiyor; Sanıyorum, her sokak başını kesmiş devler... Üstüme camlarını, hep simsiyah, dikiyor; Gözüne mil çekilmiş bir âmâ gibi evler. Kaldırımlar, çilekeş yalnızların annesi; Kaldırımlar, içimde yaşamış bir insandır. Kaldırımlar, duyulur, ses kesilince sesi; Kaldırımlar, içimde kıvrılan bir lisandır. ... ” — Necip Fazıl Kısakürek, 1928 Necip Fazıl Kısakürek, gerçek adıyla Ahmet Necip Kısakürek (26 Mayıs 1904, İstanbul - 25 Mayıs 1983, İstanbul),Türk şair, yazar . İlk şiirlerinde bireysel bunalımlar, metafizik sorgulamalar ve şehir yalnızlığı gibi temaları işlemiş, 1934 yılında tasavvufla tanıştıktan sonra düşünsel bir dönüşüm yaşayarak eserlerinde İslami ve mistik konulara ağırlık vermeye başlamıştır. Bu süreçte "Büyük Doğu" adını verdiği bir düşünce hareketi geliştirmiş; edebi kimliği ile ideolojik yönelimini birleştirmiştir. Uzun yıllar çıkardığı Büyük Doğu dergisi, İslamcı ve muhafazakâr fikirlerin yayılmasında önemli bir platform olmuştur. Siyasi ve tarihî incelemelerinde resmî tarih tezine karşı çıkarak; olayları genellikle masonluk, Yahudi karşıtlığı ve dış güçler eksenli komplo teorileri ve tarihsel revizyonizm üzerinden yorumlamıştır. Çok sayıda şiir, tiyatro oyunu, hatıra ve fikir kitabı kaleme alan Kısakürek, ölümünden sonra da Türkiye'de muhafazakâr entelektüel kesimler üzerinde kalıcı bir etki bırakmıştır. Hayatı Ailesi ve çocukluk yılları 1904 yılında İstanbul'da, Maraşlı bir ailenin oğlu olarak dünyaya geldi. Babası, o sırada hukuk öğrencisi olan ve ilerleyen yıllarda Bursa'da âzâ mülazımlığı, Gebze savcılığı ve Kadıköy hâkimliği görevlerinde bulunan hukukçu Abdülbaki Fazıl Bey; annesi ise Girit ensarlarından bir ailenin kızı olan Mediha Hanım'dır. Ailenin tek çocuğu olarak dünyaya gelen Necip Fazıl'a, babasının büyükbabası Necip Efendi'nin adını verdiler. Çocukluğu, dönemin ünlü hâkimlerinden olan büyükbabası Mehmet Hilmi Bey'in Çemberlitaş'taki konağında geçti. 15 yaşına kadar önemli hastalıklar geçirdi.[3] 4-5 yaşlarındayken dedesinden okumayı öğrendi ve büyükannesi Zafer Hanım'ın da etkisiyle okumaya büyük ilgi duydu. İlköğrenimini pek çok farklı okulda tamamladı. Kısa bir süre Gedikpaşa'daki Fransız Frerler Mektebi'nde okudu. 1912 yılında Amerikan Koleji'ne kaydedildi, ancak disiplin sorunları nedeniyle okuldan uzaklaştırıldı. Eğitimine önce Büyükdere'deki Emin Efendi Mahalle Mektebi'nde, ardından yatılı bir okul olan ve Raif Ogan'ın yönettiği Rehber-i İttihat Mektebi'nde devam etti. Burada, sonraki yıllarda yakın dostu olacak Peyami Safa ile tanıştı. Ancak bu okulda daha fazla kalmayarak Büyük Reşit Paşa Numûne Mektebi'ne geçti. Seferberlik nedeniyle ailesi Gebze'nin Aydınlı Köyü'ne taşınınca eğitimine burada devam etti. Kız kardeşi Selma'nın beş yaşında ölümünün ardından, annesi vereme yakalanınca ailesi Heybeliada'ya taşındı. Böylece Necip Fazıl, ilk öğrenimini Heybeliada Numûne Mektebi'nde tamamladı. Bahriye Mektebi 1916 yılında Mekteb-i Fünûn-u Bahriye-i Şâhâne'ye (bugünkü adıyla Deniz Harp Okulu) imtihanla girdi. Üç yıl boyunca öğrenim gördüğü bu okulda, Yahya Kemal Beyatlı, Ahmet Hamdi Akseki ve Hamdullah Suphi Tanrıöver gibi tanınmış isimler görev yapıyordu. Türk şiir ve düşünce hayatında, farklı edebi ve ideolojik görüşlere sahip olduğu Necip Fazıl ile aynı dönemde öğrenim gören Nâzım Hikmet Ran da bu okulda, iki sınıf üstteydi. Necip Fazıl, Bahriye Mektebi'ndeki (Deniz Harp Okulu) öğrencilik döneminde şiirle ilgilenmeye başladı. Tek nüsha olarak, elle yazılmış Nihal adında haftalık bir dergi çıkararak ilk yayıncılık faaliyetine adım attı. Okulda iyi derece İngilizce öğrenerek Lord Byron, Oscar Wilde ve William Shakespeare gibi Batılı yazarların eserlerini orijinal dilinde okuma fırsatı buldu. Ahmet Necip olan adı, bu okulda "Necip Fazıl" olarak değişti. Bahriye Mektebi'ndeki üç yıllık öğrenimini tamamladıktan sonra, ilave edilen dördüncü sınıfı bitirmeden okuldan ayrıldı. İstanbul'un İşgali sırasında annesi ile birlikte Erzurum'daki dayısının yanına gitti. Bu dönemde, henüz genç yaşta olan babasını kaybetti. Darülfünun yılları İstanbul Darülfünûnu Hukuk Fakültesi'nde yükseköğrenimine başladı ve ardından Edebiyat Medresesi Felsefe Şubesi'ne geçti. Bu okulda, Ahmet Haşim, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Faruk Nafiz Çamlıbel ve Ahmet Kutsi Tecer gibi dönemin ünlü edebiyatçılarıyla tanıştı. Yakup Kadri ve arkadaşlarının çıkardığı Yeni Mecmua dergisinde ilk şiirleri yayımlandı. 1924 yılında, lise ve darülfünun öğrencileri arasından eğitim hayatına Avrupa'da devam edecek ilk grubu belirlemek amacıyla Maarif Vekâleti tarafından düzenlenen sınavda başarılı oldu. Bu başarı sayesinde, üniversitedeki eğitimini resmen tamamlamış sayılarak Paris'e gönderildi. Paris yılları 1924 yılında Sorbonne Koleji Felsefe Bölümü'ne girdi. Burada sezgici ve mistik filozof Henri Bergson ile tanıştı. Paris'te bohem bir hayat sürdü ve kumar alışkanlığı edindi. Bir yılın sonunda akademik başarısızlığı nedeniyle bursu kesildi ve yurda dönmek zorunda kaldı. 1934 yılına kadar hayatı Paris'teki bohem hayatına bir süre İstanbul'da da devam etti. 1925'te ilk şiir kitabı Örümcek Ağı'nı yayımladı. Aynı dönemde bankacılık sektörüne girdi. Kariyerine Hollanda bankası Bahr-i Sefit Bankası'nda başladı ve Osmanlı Bankası'nda çalıştı. Bu bankada Ceyhan, İstanbul ve Giresun şubelerinde görev aldı. 1928 yılında ikinci şiir kitabı Kaldırımlar yayımlandı ve olumlu eleştiriler aldı. “ Kaldırımlar ... Ne sabahı göreyim, ne sabah görüneyim; Gündüzler size kalsın, verin karanlıkları! Islak bir yorgan gibi, sımsıkı bürüneyim; Örtün, üstüme örtün, serin karanlıkları. Uzanıverse gövdem, taşlara boydan boya; Alsa buz gibi taşlar alnımdan bu ateşi. Dalıp, sokaklar kadar esrarlı bir uykuya, Ölse, kaldırımların kara sevdalı eşi... ” — Necip Fazıl Kısakürek, 1928 1929 yazının sonlarına doğru Ankara'ya giderek Türkiye İş Bankası'nda "Umum Muhasebe Şefi" olarak göreve başladı. Burada dokuz yıl çalışarak müfettişlik seviyesine yükseldi. Ankara'da siyasal elit ve aydın çevrelerle yakın ilişkiler kurdu;[3] Falih Rıfkı Atay ve Yakup Kadri Karaosmanoğlu ile sıkça bir araya geldi. 1931-1933 yılları arasında askerlik yaptı. İlk altı ayını Taşkışla'daki 5. Alay'ın Zâbit Kıtası'nda nefer olarak geçirdi. Sonraki altı ayı Harbiye'deki İhtiyat Zâbit Mektebi'nde öğrenci olarak tamamladı ve ardından aynı yerde altı ay subaylık yaptı. Askerlik hizmetinin ardından Ankara'ya döndü. Üçüncü şiir kitabı Ben ve Ötesi yayımlandıktan sonra ün kazandı. Ayrıca dergilerde yayımlanan hikâyelerini Birkaç Hikâye Birkaç Tahlil adlı kitapta topladı. Eşref Şefik Atabey'in hastalığı sırasında kendisine verdiği parayı kumar oynarken kaybettiği belirtilmiştir. 1934-1943 yılları arasındaki hayatı 1934 yılı, Necip Fazıl'ın hayatında önemli bir dönüm noktasıdır. Bu yıl, Nakşî şeyhi Abdülhakîm Arvâsî ile tanıştı. Abdülhakîm Arvâsî ile Eyüpsultan Camii'nden Pierre Loti tesislerine uzanan yol üzerindeki Kaşgari Murtaza Efendi Cami'nde yaptığı sohbetler sonucunda düşünce dünyasında belirgin bir dönüşüm yaşandı. Bu tanışmayı milat olarak kabul eden Necip Fazıl'ın şiirlerinde, sonrasında tasavvufi temaların izleri görülmeye başladı. Bu dönemde yazdığı tiyatro oyunu Tohum (1935), yeni fikir ve anlayışını yansıtan önemli bir eser oldu. İslamcılık ve Türklük vurgusunun ön planda olduğu eser, Muhsin Ertuğrul tarafından İstanbul Şehir Tiyatroları'nda sahnelendi. Oyun sanat çevrelerinden ilgi gördü. 1936 yılında kültür ve sanat dergisi Ağaç Mecmuası'nı çıkarmaya başladı. İlk sayısı 14 Mart 1936'da Ankara'da yayımlandı; dergi, ilk altı sayıdan sonra yayınını İstanbul'da sürdürdü. Spiritüalist özellikler taşıyan dergiye Ahmet Hamdi Tanpınar, Cahit Sıtkı Tarancı gibi önemli edebiyatçılar katkıda bulundu. Büyük ölçüde Türkiye İş Bankası tarafından finanse edilen dergi toplamda 16 sayı yayımlandı. 1937 yılında tamamladığı Bir Adam Yaratmak adlı piyesi, ilk defa 1937-1938 tiyatro sezonunda İstanbul Şehir Tiyatroları'nda Muhsin Ertuğrul tarafından sahneye kondu ve büyük ilgi gördü.[2] Piyes, insan aklının yetersizliğine dikkat çekerken, pozitivist yaklaşım ve salt akılcılığı kabul etmeyerek, gerçek güç ve hakikatin ilahi olduğuna işaret etmektedir.[12] 1938 yılı başlarında, yeni bir millî marş yazılması amacıyla Ulus gazetesinin açtığı yarışmada kendisine teklif yapıldı ve bu teklifi kabul etti. Yarışmanın iptal şartını öne sürdü; şart kabul edilince Büyük Doğu Marşı adlı şiiri yazdı.[2] Şiirin adı, daha sonra çıkaracağı derginin ismi oldu.[4] 1938 sonbaharında bankacılıktan ayrılan Necip Fazıl, Haber gazetesine girerek gazeteciliğe başladı.[2] Maarif Vekili Hasan Âli Yücel tarafından atandığı Ankara Devlet Yüksek Konservatuvarı'ndaki öğretim üyeliğini kısa süre sonra bıraktı ve İstanbul'da bir görev verilmesini istedi. Bunun üzerine Güzel Sanatlar Akademisi'nin Yüksek Mimari kısmına atandı. Ayrıca Robert Kolej'de edebiyat öğretmenliği yaptı.[2] 1934'te yaşadığı dönüşüm dönemini yansıtan Çile adlı şiirini 1939'da yayımladı. 1940 yılında Türk Dil Kurumu adına Namık Kemal isimli bir eser kaleme aldı. Namık Kemal'in 100. doğum yıldönümü vesilesiyle yayımlanan bu kitapta, Namık Kemal'in şairliği, romancılığı, oyun yazarlığı ve fikir adamlığı yönleri ele alınmıştır.[13] 1941 yılında Fatma Neslihan Balaban ile evlendi.[14] Bu evlilikten Mehmet (1943), Ömer (1944), Ayşe (1948), Osman (1950) ve Zeynep (1954) adlı beş çocuğu oldu. 1942 kışında yeniden askerlik yapmak üzere 45 günlüğüne Erzurum'a gönderildi. Askerlik sırasında siyasi bir yazı kaleme alması nedeniyle mahkûm oldu ve ilk kez hapis cezası aldı. Sultanahmet Cezaevi'nde hapis yattı. 1943-1948 yılları arasındaki hayatı Necip Fazıl Kısakürek, 1943 yılından itibaren siyasal görüşlerini ve Türk modernleşmesine yönelik eleştirilerini kamuoyuyla paylaşmaya başladı. Bu amaçla 17 Eylül 1943'te Büyük Doğu dergisinin ilk sayısını yayımladı. Büyük Doğu, o dönemde yayımlanan tek İslamcı dergi olarak kabul edilmektedir. Başlangıçta çeşitli yazarların katkı sağladığı dergide, ilerleyen dönemde Necip Fazıl'ın farklı takma adlarla kaleme aldığı yazılar ağırlık kazandı. Necip Fazıl Kısakürek'in kullandığı takma adlardan bazıları şunlardır: B.A.B., İstanbul Çocuğu, BÜYÜK DOĞU, Fa, Tenkitçi, N.F.K., ?, Ne-Mu, Ahmet Abdülbaki, Abdinin Kölesi, HA.A.KA, Adıdeğmez, Bankacı, Be-De, Prof. Ş. Ü., Dilci, İstanbullu, Muhbir, Dedektif X Bir. Dergi, 1943 yılının Aralık ayında "dinî neşriyat yapmak ve rejimi beğenmemek" gerekçesiyle birkaç aylığına kapatıldı. Bu dönemde Necip Fazıl, İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Yüksek Mimari bölümündeki görevine son verildi. Dergi, Şubat 1944'te yeniden yayımlanmaya başladı; ancak Mayıs 1944'te Bakanlar Kurulu kararıyla, "rejime itaatsizliği teşvik ettiği" gerekçesiyle kapatıldı. Kapatılma gerekçelerinden biri, "Allah'a itaat etmeyene itaat edilmez" hadisinin tek parti yönetimine karşı yorumlanmasıydı. Necip Fazıl, bu süreçte ikinci kez askerliğe sevk edilerek Eğirdir'de görevlendirildi. 2 Kasım 1945'te Büyük Doğu dergisini yeniden yayımlamaya başladı. Bu dönemde dergide ağırlıklı olarak dinî içerikli yazılar yer aldı ve yazıların büyük bölümü, "Adıdeğmez" mahlasını kullanan Necip Fazıl tarafından kaleme alındı.[4] Derginin art arda birkaç kez kapatılmasının ardından söylemlerini sertleştiren Necip Fazıl, 4 Aralık 1945 günü gerçekleşen Tan baskını sırasında, Vakit Yurdu olarak bilinen binanın penceresinden olayları izledi ve binanın önünden geçen kalabalığı alkışladı.[15] Büyük Doğu, 13 Aralık 1946 tarihli sayısında kapak olarak kullanılan bir kulak resmi ve altında yer alan "Başımızda kulak istiyoruz!" ifadesine yer verildi. Bu ifade, dönemin Başbakanı İsmet İnönü'nün duyarsızlığına atıfta bulunması nedeniyle yeniden kapatıldı. Necip Fazıl, dergide tefrika edilmeye başlanan Sır adlı piyesinden dolayı, "milleti kanlı ihtilale teşvik" suçlamasıyla mahkemeye çıkarıldı. 1947 baharında Büyük Doğu'yu yeniden çıkarmaya başladı. 6 Haziran'da Rıza Tevfik'e ait Abdülhamîd'in Ruhaniyetinden İstimdat başlıklı bir şiirin yayımlanması sebebiyle dergi mahkeme kararıyla tekrar kapatılırken, Necip Fazıl tutuklandı. Derginin sahibi görünen eşi Neslihan Hanım ile birlikte "Padişahlık Propagandası Yapmak - Türklüğe ve Türk Milletine Hakaret" suçlamasıyla yargılanan şair, 1 ay 3 gün tutuklu kaldıktan sonra beraat etti.[2] Bu tarihten sonra dergide yalnızca İslamcılığı savunan yazılar değil; Yahudilik, masonluk ve komünizm karşıtı içerikler de yer aldı. 1947 yılı içinde Sabır Taşı piyesi CHP Sanat Mükafatı'na layık görülse de jürinin kararı, partinin genel idare kurulu tarafından iptal edildi. Aynı yıl, Büyük Doğu'nun yayımlanmadığı bir dönemde Borazan adlı mizah dergisini üç sayı yayımladı. 1948'de hakkında verilen beraat kararının Temyiz Mahkemesi tarafından bozulması üzerine maddi sıkıntıya düştü ve ev eşyalarının bir kısmını satmak zorunda kaldı. 1949-1960 yılları arasındaki hayatı Büyük Doğu Cemiyeti Sanatçı, 28 Haziran 1949'da Büyük Doğu Cemiyeti'ni kurdu. Başkanlığını yaptığı dernekte başkan yardımcısı Cevat Rıfat Atilhan, genel sekreter ise Abdurrahim Rahmi Zapsu idi. 1950'de derneğin ilk şubesi Kayseri'de açıldı. Necip Fazıl, Kayseri'deki açılıştan İstanbul'a döndükten sonra bir yazısı nedeniyle tutuklandı. "Türklüğe hakaret davası"nda verilmiş beraat kararı, nisan ayında Temyiz Mahkemesi tarafından bozdurulunca eşi Neslihan Hanım ile birlikte hapse girdi. 1950 Genel Seçimleri'nden sonra seçimden zaferle çıkan Demokrat Parti'nin çıkardığı af yasasıyla hapishaneden tahliye edilen ilk kişi olarak 15 Temmuz'da serbest kaldı. 18 Ağustos 1950'de Büyük Doğu'yu yeniden yayımlamaya başladı. Necip Fazıl, dergide Adnan Menderes'e açık mektuplar yazarak partiyi İslam ekseninde geliştirmesini önerdi. O yıl Büyük Doğu Cemiyeti'nin Tavşanlı, Kütahya, Afyon, Soma, Malatya ve Diyarbakır şubelerini açtı. 22 Mart 1951 tarihinde "Kumarhane Baskını" olarak anılan olay gerçekleşti. Beyoğlu'ndaki bir kumarhaneye düzenlenen baskında yakalanan Necip Fazıl, bu olay nedeniyle 18 saat karakolda tutuldu. O dönemde yaptığı açıklamalarda röportaj yapmak üzere kumarhanede bulunduğunu belirten Necip Fazıl, ilerleyen yıllarda ise Büyük Doğu'yu korumak için bir adam tutmak üzere orada olduğunu söyledi. Kendisine göre bu olay, Demokrat Parti'nin bir komplosuydu. 30 Mart 1951'de dergisinin 54. sayısını çıkardı. Ancak dergi bayilere dağıtılmadan toplatma kararı verildi. Bu sayıda yer alan imzasız bir yazısı nedeniyle tutuklanan Necip Fazıl, 19 gün cezaevinde kaldı. Mahkemede 9 ay 12 günlük hapis cezasına çarptırıldı. Cezasını dört ay erteletti ve ardından hastaneden 3 aylık bir tecil raporu aldı. Necip Fazıl, başkanı olduğu Büyük Doğu Cemiyeti'ni ani bir kararla 26 Mayıs 1951'de feshetti. Örtülü ödenekten aldığı paraya karşılık cemiyeti kapattığı iddia edildi.[4] Kurmayı düşündüğü Büyük Doğu Partisi'nin ana nizamnamesini 15 Haziran 1951'de Büyük Doğu dergisinde yayımladı.[4] Bu taslakta, CHP'nin Altı Ok'una karşılık Büyük Doğu'nun Dokuz Umde'si, Millî Şef'e karşılık İslâmi bir yüce olan "Başyüce" bulunuyordu. Programa göre faiz, dans, heykel, zina, fuhuş, kumar, içki ve her türlü keyif verici madde yasaklanacak; suçlular kısas yöntemiyle cezalandırılacaktı. Necip Fazıl, Haziran 1951'de dergiye ara verdi. Son sayısında "Müslüman Türklerin günlük gazetesi çıkacak" duyurusunu yaptı. Günlük Büyük Doğu gazetesi 16 Kasım 1951'de yayımlanmaya başladı. Necip Fazıl'ın 1951'de aldığı hapis cezasıyla ilgili hastaneden aldığı tecil raporunun süresi dolarken 22 Mayıs 1952'de "Malatya Hadisesi" meydana geldi. O gün, Vatan gazetesinin sahibi ve başyazarı Ahmet Emin Yalman, Malatya'da bir suikast teşebbüsünde yaralandı. Necip Fazıl, Hüseyin Üzmez'i azmettirmekle suçlandı. Şair, "Taammüden katle teşvik ve azmettirmek, katle teşebbüs fiilini medih ve istihsal eylemek" suçlamalarıyla tutuklanarak Malatya'ya sevk edildi. 1951'deki mahkûmiyeti sebebiyle 9 ay 12 günlük hapis cezasını çekerken, "Maskenizi Yırtıyorum" başlıklı bir broşür yayımlayarak 1943'ten beri başına gelenleri ve Malatya Hadisesi ile ilgili yaşananları değerlendirdi (11 Aralık 1952). Malatya Davası hâlâ devam ettiğinden, 1951 mahkûmiyeti sona erdikten sonra da bir süre tutuklu kaldı. Malatya Davası'ndan suçsuz bulunarak 16 Aralık 1953'te serbest bırakıldı. 1957'de çeşitli davalardan gecikmiş cezaları nedeniyle 8 ay 4 gün daha hapis yattı. 1958'de Türkiye Jokey Kulübü'nün ısmarlaması ve çocukluk yıllarından gelen atlara olan ilgisi sebebiyle At'a Senfoni adlı eserini kaleme aldı. 1960 darbesinden ardından 6 Haziran'da evinden alınan Necip Fazıl, 4,5 ay Balmumcu Garnizonu'nda tutuldu. Basın Affı nedeniyle tahliye edilse de Atatürk'e hakaret suçu içerdiği iddia edilen bir yazısı nedeniyle mahkûmiyet kararı Balmumcu'da bulunduğu sırada kesinleşti. Böylece tahliye edildiği gün tekrar tutuklanarak ve Toptaşı Cezaevi'ne gönderildi. 1 yıl 65 günlük cezayı doldurduktan sonra 18 Aralık 1961'de serbest kaldı. 1960'tan sonraki hayatı Serbest kaldıktan sonra, önce Yeni İstiklal, sonra Son Posta adlı gazetede yazarlığa başladı. 1963-1964 yıllarında Türkiye'nin çeşitli yerlerinde konferanslar verdi. 1965'te "B.D. Fikir Kulübü"nü kurdu. Konferanslar serisini ve günlük yazılarını sürdürdü; bazı eserlerini gazetelerde tefrika etti. 1970 yılında eski başbakanlardan Necmettin Erbakan'ın kurduğu Millî Nizam Partisi'nin (MNP) kuruluş beyannamesini kaleme almıştır. MNP'nin ardılı Millî Selamet Partisi (MSP), Bülent Ecevit liderliğindeki CHP ile 1974 yılında koalisyon hükûmeti kurunca MSP'ye desteğini kesmiştir. 1977 yılından 12 Eylül 1980 askeri darbesine kadar Alparslan Türkeş'in lideri olduğu Milliyetçi Hareket Partisi lehine Büyük Doğu dergisinde yazılar yazmış, parti mitinglerinde ve kongrelerinde konuşmalar yaparak bu partide yer edinmeye çalışmıştır. 1973 yılında hacca gitti. O yıl, oğlu Mehmet'e "Büyük Doğu Yayınevi"ni kurdurdu. Esselâm isimli manzum eserinden başlayarak daha önce çeşitli yayınevleri tarafından basılmış eserlerinin düzenli yayınına başladı. 23 Kasım 1975'te, Millî Türk Talebe Birliği (MTTB) tarafından mücadelesinin 40. yılı münasebetiyle bir "jübile" tertiplendi. 1976'da, dergi-kitap formatında yayımlanan ve 1980 yılına kadar 13 sayı sürecek Rapor adlı dergiyi çıkardı. 1978'de ise Son Devre: Büyük Doğu dergisini yayımladı. 26 Mayıs 1980'de Türk Edebiyat Vakfı tarafından "Sultan-üş Şuara" (Şairlerin Sultanı) unvanı verildi. 1982 yılında yayımlanan Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu isimli eseri sebebiyle "Yılın Fikir ve Sanat Adamı" seçildi. Necip Fazıl Kısakürek, Bir Adam Yaratmak adlı piyesinde yer alan olay örgüsü ve diyalogların edebiyat çevrelerinde dikkat çekti. Bazı eleştirmenler tarafından "Türk Shakespeare" olarak anılmıştır. İman ve İslâm Atlası adlı eserini yazmak için 1981 yılında Erenköy'deki evinde odasına kapandı. Yeni bir parti kurmak üzere bulunan Turgut Özal'ı sık sık odasına kabul etti ve tavsiyelerde bulundu. 8 Temmuz 1981 tarihinde, Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun'a aykırı fiil işlediği gerekçesiyle, Atatürk'ün manevi şahsına hakaret suçundan hüküm giydi. Karar, Yargıtay 9. Ceza Dairesi tarafından onaylandı. Davaya konu olan Vatan Haini Değil, Büyük Vatan Dostu Sultan Vahidüddin adlı kitabın herhangi bir suç unsuru teşkil etmediği, mahkemenin atadığı bilirkişi raporu ile belirtildi. Ancak Necip Fazıl, "Atatürk'e hakaret etmeye meyilli olmak" gerekçesiyle mahkûm edildi. 25 Mayıs 1983 tarihinde evinde öldü. Cenazesi Eyüpsultan Mezarlığı'a defnedildi. Çalışmaları Kendi deyimiyle 12 yaşında şiir yazmaya başlayan Necip Fazıl'ın ilk şiir kitabı, 17 yaşındayken yayımlandı[29] ve bazı şiirleri Türkiye Cumhuriyeti Millî Eğitim Bakanlığı'nın ders kitaplarında okutuldu.[30] Bir Adam Yaratmak adlı tiyatro eseri ise 1937-1938 tiyatro sezonunda İstanbul Şehir Tiyatrosu'nda uzun süre kapalı gişe oynadı. Paris dönüşü yayımladığı Örümcek Ağı ve Kaldırımlar adlı şiir kitapları, onu çok genç yaşta ünlü yaptı. Henüz otuz yaşına basmadan çıkardığı yeni şiir kitabı Ben ve Ötesi (1932) ile takdir toplamayı sürdürdü. Birçok kişi tarafından da çok sevilen şair, "Üstat Necip Fazıl Kısakürek" olarak anılmaya başlandı. Necip Fazıl, 1934 yılında Nakşî şeyhi Abdülhakîm Arvâsî ile tanıştıktan sonra İslami kimliğiyle öne çıkmaya başladı. Bu dönemde, tamamında üstün bir ahlak felsefesinin savunulduğu tiyatro eserlerini birbiri ardına kaleme aldı. Tohum, Para, Bir Adam Yaratmak ve Nam-ı Diğer Parmaksız Salih gibi piyesleri büyük ilgi gördü. Cinnet Mustatili adlı eserinde hapishane anıları yer verdi. Sık sık kapatılan veya toplatılan Büyük Doğu dergisinin yayımlanmadığı dönemlerde, günlük fıkra ve yazılarını Ortadoğu, Son Havadis, Milliyet, Millî Gazete, Hergün ve Tercüman gazetelerinde yayımladı. Vasiyeti Vasiyetinin bir kısmı: Fikir ve duyguda vasiyete lüzum görmüyorum. Bu bahiste bütün eserlerim; her kelime, cümle, mısra ve topyekûn ifade tarzım vasiyettir. Eğer bu kamusluk bütünü tek ve minicik bir daire içinde toplamak gerekirse söylenecek söz, "Allah ve Resulü'nden başka her şey hiç ve batıl." demekten ibaretti. Beni, ayrıca hususi vasiyetimde belirttiğim gibi, İslamî usullerin en incelerine riayetle defnediniz! Burada, umumi vasiyette de belirtilmesi gereken bir noktaya değinmeliyim. Cenazeme çiçek ve bando mızıka gönderecek makam ve şahıslarla herhangi bir yakınlığımız yoktur ve kimsenin böyle bir zahmete girişmeyeceği de malumdur... Ancak bu hususta bir muziplik zuhur edecek olursa, ne yapılması gerektiği de beni sevenlerce bilinir... Çiçekler çamura, bando ise yüz geri koğuşuna. Çile şiirindeki şu satırlar, vasiyetini teyit eder niteliktedir: Son gün olmasın dostum, çelengim, top arabam; Alıp beni götürsün, tam dört inanmış adam... Siyasi fikirleri Necip Fazıl Kısakürek'in siyasi görüşleri yaşamı boyunca değişim göstermiştir. Gençlik döneminde Cumhuriyet Halk Partisi yanlısı yazılar yazmış, devlet bursuyla yurt dışına gönderilmiş ancak kumar ve alkol bağımlılığı nedeniyle eğitimini tamamlayamayıp yurda dönmüştür. Demokrat Parti döneminde örtülü ödenekten pay aldığı ve bunun karşılığında tek parti yönetimine yönelik çeşitli suçlamalarda bulunduğu iddia edilmektedir. Demokrat Parti'nin kendisine sırt çevirmesi ve bir kumar baskınında yakalanması sonrasında partiden ayrılmıştır. 1934 yılında katıldığı Nakşibendilik tarikatından sonra siyasi gelişmeler üzerine değerlendirmelerde bulunmaya başlamıştır. 1943 yılından itibaren çıkardığı Büyük Doğu dergisinde yazdığı yazılarla 1945'teki Tan Gazetesi Baskını ve 1952'de Malatya'da gerçekleşen Ahmet Emin Yalman suikast girişimi öncesinde Yalman'ı eleştiren metinler yayımlamıştı. Ayrıca, komünist Sovyetler Birliği karşıtı olarak ABD lehine görüşler dile getirmiştir. Bu dönemde fikirleri Millî Türk Talebe Birliği üyeleri tarafından benimsenmiştir. Necip Fazıl, 1940'lı yıllardan itibaren İslamcı bir toplum ve devlet düzeni tasarımı etrafında şekillenen fikirleriyle İslamcı düşünceyi sistemleştirmeye yönelik çabalarıyla öne çıkmıştır. Bu yönüyle bazı araştırmacılar tarafından "İslamcı ideolog" olarak tanımlanmıştır. Soğuk Savaş döneminde Türkiye'de antikomünizm akımının öncülerinden biri oldu. Ayrıca, dünya görüşü çerçevesinde yakın tarihi de yorumladı ve bu doğrultuda, resmî tarihe alternatif olarak Vahdettin: Vatan Haini Değil Büyük Vatan Dostu gibi kitaplarla tarih revizyonizmine de girişti. Eleştiriler Necip Fazıl'ın düşünce yapısı, din, tasavvuf ve mistisizm ekseninde şekillenmiş, fikrî mücadelesini bu doğrultuda sürdürmüştür. Fikir ve inançlarını yaymak amacıyla edebî araçların yanı sıra yayıncılık yaparak kendi medyasını oluşturmuş, Demokrat Parti döneminde ise parti iktidarından destek almıştır. Demokrat Parti başbakanı Adnan Menderes'e yazdığı yardım mektubul ve Demokrat Parti'den aldığı 147.000 liralık örtülü ödenek Yassıada yargılamalarında gündeme gelmiştir. Tarihçi Ayşe Hür, Necip Fazıl'ın yaşamı boyunca süren bağımlılıklarının örtülü ödenek talebinde etkili olduğunu ileri sürmüştür. Yazılarında Batı karşıtı, laiklik/sekülerizm karşıtı, meşrutiyet ve cumhuriyet karşıtı, padişahçı, İslamcı, totaliter, masonluk karşıtı ve antisemitik düşünceleri doğrultusunda Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye yakın tarihi için yarattığı revizyonist kurgu; yine aynı düşünceler ışığında İkinci Meşrutiyet, Millî Mücadele, Lozan Antlaşması, Türkiye'de cumhuriyetin ilanı ve hilâfetin kaldırılması gibi konularda kaleme aldığı komplo teorileri bazı araştırmacılar tarafından incelenmiş ve eleştirilmiştir. Fikir değişimleri Necip Fazıl Kısakürek'in hayatı, kendi anlatımına göre 1934 yılında Nakşibendi şeyhi Abdülhakîm Arvâsî ile tanışmasıyla değişmiş ve genel olarak idealist ve İslamcı bir çizgide sürmüştür. Ancak farklı yönetim dönemlerinde yazdığı yazılar, kitaplar ve mektuplar fikir değişiklikleri göstermektedir. Kendisinin ve arkadaşlarının yazdıklarına göre değişimlerinin en keskin olduğu yıl 1940'tır. 1940 yılında CHP'den milletvekili adaylığı talebinde bulunmuş, ancak kabul edilmemiştir. Yazar Mîna Urgan, Kısakürek'in 1940 yılından sonraki değişimini Bir Dinozorun Anıları kitabında detaylı olarak ele almıştır. Mustafa Kemal Atatürk'ün cumhurbaşkanlığı döneminde ve ölümünün ardından Kemalist çizgide çeşitli yazılar kaleme alan Necip Fazıl, İsmet İnönü döneminde, özellikle 1943 sonrası süreçte, İnönü ve Cumhuriyet rejimi hakkında eleştirel görüşler dile getirmiştir. CHP yönetimini din karşıtlığıyla ilişkilendirmiş; Cumhuriyet inkılaplarını Batı hayranlığı bağlamında değerlendirmiştir. Bu dönemde dile getirdiği düşünceler, daha önce karşı çıktığı bazı kesimlerle benzer temalar taşıyabilmektedir. 1950 genel seçimleri öncesinde Demokrat Parti karşıtı görüşlerini yoğun biçimde paylaşan Kısakürek, Demokrat Parti iktidara geldikten sonra parti yanlısı bir tutum benimsemiştir. Örneğin, 12 Aralık 1950 tarihli Büyük Doğu dergisindeki yazısında, Atatürk'ün cumhurbaşkanlığındaki Cumhuriyet'in ilk 15 yılına yönelik eleştirilerini daha da sertleştirmiştir. Necip Fazıl Kısakürek, 1950'li yıllarda dönemin başbakanı Adnan Menderes'e çeşitli tarihlerde mektuplar göndererek maddi destek talebinde bulunmuştur. Bu mektuplardan birinde, "Benim yaptığımı yapanlara hükümetler ve rejimler servetlerini ve nimetlerini yağdırır" ifadelerini kullanmış; içinde bulunduğu maddi sıkıntıyı ve yaşadığı psikolojik zorlukları dile getirmiştir. Demokrat Parti'ye verdiği hizmetler karşılığında maddi destek istediği mektuplardan birinde, içinde bulunduğu maddi sıkıntıyı "cinnet buhranları içinde çırpınmak" şeklinde tanımlamış; bu durumun hayatına mal olabileceğini ifade etmiştir. Yassıada duruşmalarında ortaya konan belgelere göre, 1950–1960 yılları arasında Kısakürek'e örtülü ödenekten toplam 147.000 TL ödeme yapıldığı belirtilmiştir. Kısakürek, bu dönemde kaleme aldığı Benim Gözümde Adnan Menderes adlı eserinde, Menderes'e duyduğu bağlılığı ifade eden ifadelere de yer vermiştir. Kitapta geçen bir bölümde, "Bizi arkanda azad kabul etmez köle farzedebilirsin... şeref duyarız" şeklinde ifadeler kullanmıştır. Necip Fazıl Kısakürek, Menemen Olayı hakkında 1 ve 5 Ocak 1931 tarihli Hâkimiyet-i Milliye gazetesinde hükûmet yanlısı ve sertlik yanlısı yazılar kaleme almıştır.Ancak 1969 tarihli Son Devrin Din Mazlumları adlı eserinde, olayın hükûmet tarafından tertiplenmiş olduğunu ileri sürerek önceki tutumundan farklı bir değerlendirme sunmuştur. Necip Fazıl Kısakürek, tarihsel olaylara ilişkin revizyonist ve alternatif görüşler ileri sürmüştür. Eserlerinde, 31 Mart Vakası'nın İttihatçılar ve masonlar tarafından organize edildiğini; ayaklanmayı bastıran Hareket Ordusu'nun "şuursuzlar sürüsü" olduğunu; Şeyh Said'in hareketini bir isyan değil, dindar bir Müslümanın laik yönetime karşı mücadelesi olarak gördüğünü belirtmiştir. Ayrıca, sadece şapka giymediği için idam edildiğini öne sürdüğü kişilere son anda bu konuda soru yöneltildiğini, İskilipli Âtıf Hoca'nın Kurtuluş Savaşı'na muhalefeti nedeniyle değil, şapka kanununa karşı çıkması sebebiyle idam edildiğini iddia etmiştir. Dersim Harekâtı'nı bir Müslüman katliamı olarak değerlendirmiş, II. Abdülhamid'in akıl hastası denilerek tımarhaneye kapatıldığını, Said Nursî'nin büyük bir din alimi olduğunu ve baskı gördüğünü iddia etmiştir. Ayrıca VI. Mehmed Vahdettin'in Kurtuluş Savaşı'na karşı olmadığını ve Mustafa Kemal'e bu mücadele için 40 bin altın verdiğini ileri sürmüştür. Hatırası Necip Fazıl Ödülleri, 2014 yılından beri Necip Fazıl'ın mirasını yaşatmak amacıyla Star gazetesi tarafından verilmektedir. Ailesi tarafından 2015 yılında Necip Fazıl Kısakürek Kültür ve Araştırma Vakfı kurulmuştur. Eserleri Bayram Bekleyen Vatan Dostu Sultan Vahidüddin 1925: Örümcek Ağı 1928: Kaldırımlar 1932: Ben ve Ötesi 1933: Birkaç Hikâye Birkaç Tahlil 1935: Tohum 1937: Beklenen 1938: Bir Adam Yaratmak 1938: Künye 1940: Çerçeve 1940: Namık Kemâl 1940: Sabır Taşı 1942: Para 1944: Vatan Şairi Nâmık Kemâl 1946: Müdafaa 1948: Halkadan Pırıltılar (Veliler Ordusundan) 1949: Nam 1950: Çöle İnen Nur (İzinsiz Baskı) 1951: 101 Hadis (Büyük Doğu'nun 1951'de verdiği ek) 1953: Maskenizi Yırtıyorum 1955: Cinnet Mustatili (Yılanlı Kuyudan) 1955: Sonsuzluk Kervanı 1956: Mektubat'tan Seçmeler 1958: At'a Senfoni 1959: Büyük Doğu'ya DOĞRU (İdeolocya Örgüsü) 1960: Altun Halka (Silsile) 1961: O ki O Yüzden Varız (Çöle İnen Nur) 1962: Çile 1962: Her Cephesiyle Komünizm 1962: Türkiye'de Komünizm ve Köy Enstitüleri 1964: Ahşap Konak (Büyük Doğu'nun 1964'te verdiği ek) 1964: Hazret 1964: İman ve Aksiyon 1964: Reis Bey 1964: Siyah Pelerinli Adam (Büyük Doğu'nun 1964'te verdiği ek) 1965: Bir Pırıltı Binbir Işık 1965: Büyük Kapı (O ve Ben) 1965: Ruh Burkuntularından Hikâyeler 1965: Ulu Hakan II. Abdülhamid Han 1966: Büyük Kapı'ya ek (Başbuğ Velilerden) 1966: İki Hitabe: Ayasofya/Mehmetçik 1966: Tarih Boyunca Büyük Mazlumlar I 1966: Tarih Boyunca Büyük Mazlumlar II 1967: El Mevahibü'l Ledüniyye 1968: 1001 Çerçeve 1 1968: 1001 Çerçeve 2 1968: 1001 Çerçeve 3 1968: 1001 Çerçeve 4 1968: 1001 Çerçeve 5 1968: İdeolocya Örgüsü 1968: Peygamber Halkası 1968: Tanrı Kulundan Dinlediklerim I 1968: Tanrı Kulundan Dinlediklerim II 1968: Türkiye'nin Manzarası 1968: Vahidüddin 1969: Son Devrin Din Mazlumları 1969: Müdafaalarım 1969: Piyeslerim (Ulu Hakan/Yunus Emre/S. P. Adam) 1969: Şiirlerim 1969: Sosyalizm, Komünizm ve İnsanlık 1970: Benim Gözümde Menderes 1970: Hikâyelerim 1970: Kanlı Sarık 1970: Nur Harmanı 1970: Yeniçeri 1971: Reşahat 1972: Senaryo Romanları 1973: Esselâm 1973: Hac 1973: Hazret 1973: Moskof 1974: Çile (Nihaî Tertib) 1974: Başbuğ Velilerden 33 (Altun Silsile) 1974: O ve Ben 1974: Rabıta 1975: Bâbıâli 1975: Hitabeler 1976: İhtilal 1976: Mukaddes Emanet 1976: Rapor 1 1976: Rapor 2 1976: Sahte Kahramanlar 1976: Veliler Ordusundan 333 (Halkadan Pırıltılar) 1977: Rapor 3 1977: Yolumuz, Halimiz, Çaremiz 1978: Doğru Yolun Sapık Kolları 1978: İbrahim Ethem 1979: Rapor 4 1979: Rapor 5 1979: Rapor 6 1980: Aynadaki Yalan 1980: Rapor 10 1980: Rapor 11 1980: Rapor 12 1980: Rapor 13 1980: Rapor 7 1980: Rapor 8 1980: Rapor 9 1981: İman ve İslâm Atlası 1982: Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu 1983: Tasavvuf Bahçeleri 1984: Kafa Kâğıdı 1985: Dünya Bir İnkılâp Bekliyor 1985: Hesaplaşma 1986: Mümin 1988: Öfke Ve Hiciv 1990: Başmakalelerim 1 1990: Çerçeve 2 1990: Konuşmalar 1991: Çerçeve 3 1992: Hücum Ve Polemik 1995: Başmakalelerim 2 1995: Başmakalelerim 3 1996: Çerçeve 4 1997: Edebiyat Mahkemeleri 1998: Çerçeve 5 1999: Hâdiselerin Muhasebesi 1 2000: Püf Noktası KAYNAK: VİKİPEDİ

  • Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu

    Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu (1 Ocak 1901 - 25 Mayıs 1970), Türk gazeteci ve yazardır. Deniz Harp Okulu, İstanbul Hukuk Mektebi, Yüksek Ticaret Okulu ve Moskova Üniversitesi'nde öğrenim gördü. Milli Mücadele'ye katılarak Hâkimiyet-i Milliye'de gazeteciliğe başladı. Yeni Hayat dergisinin Baş Yazarı iken, Halk İştirakiyun Fırkası davasında yargılandı, beraat etti. 1930 Aralık ayında Ahmet Hamdi Bey ile birlikte kurduğu Halk Dostu gazetesinin yazı işleri müdürlüğünü yapmıştır. Son yazıları Yeni İstanbul'da yayınlandı. Kara Davut adlı tarihi romanıyla tanındı. Kitapları Kara Davut, 1928 Köroğlu, 1928 Kolkola, 1944 Karlı Dağlar, 1945 Ordu ve Politika, 1967 Deli Deryalı, 1971

  • Şenol Yazıcı'nın 4 Kitabı GUFO Yayınlarından Çıktı!

    maviADA * Şenol Yazıcı'nın dört kitabı ANKARA konumlu GUFO YAYINLARINDAN ÇIKTI! Kitapların hepsini altlarındaki linklerden internet sanal kitap mağazalarında bulmak indirimli ve avantajlarla almak mümkün. UÇUN KUŞLAR UÇUN Şenol Yazıcı GUFO YAYINLARI Liste Fiyatı: 350 L İndirimli fiyat : 225-300 L Yayın Tarihi 23.05.2026 ISBN:9786255628190 Dil: Türkçe Sayfa sayısı:172 Cilt: Karton kapak Boyut:13.5 x 21 cm İlgili Kategoriler: Edebiyat, GEZİ/DENEME "Şenol Yazıcı, gezi yazısını klasik sınırların ötesine taşıyor. Uçun Kuşlar Uçun, tarih, mitoloji, kültür ve bireysel deneyimi harmanlayan çok katmanlı bir eser. Antik yerleşimlerden dağlara, metropollerden köylere ülkenin farklı coğrafyalarına uzanan metinler, yalnızca mekân betimlemesi değil; toplumsal eleştiri, felsefi sorgulama ve edebî deneme düzeyinde de bir katkı sunuyor. Bu kitap, Türk edebiyatında gezi yazısına modern bir halka ekliyor." AYRINTI GÖRÜN YAZAR ve ÜTOPYA Şenol Yazıcı GUFO YAYINLARI Liste Fiyatı: 360,00 L İndirimli:231-300 L Yayın Tarihi: 22.05.2026 ISBN: 9786255628206 Dil: TÜRKÇE Sayfa Sayısı: 180 Cilt Tipi: Karton Kapak Kağıt Cinsi: Kitap Kağıdı Boyut: 13.5 x 21 cm İlgili Kategoriler: EDEBİYAT/ DENEME Şenol Yazıcı, YAZAR ve ÜTOPYA'da yazarın ideolojilerin sözcüsü değil, insanlığın vicdanı olması gerektiğini vurgular. Yazar ve Ütopya, edebiyatın toplumsal ve felsefi işlevini tartışan kapsamlı bir incelemedir. Metin, yazarın dil aracılığıyla toplumsal düzeni sorgulama, ütopyalar kurma ve insanı özgürleştirme sorumluluğunu ele alır. AYRINTI GÖRÜN Şenol Yazıcı BİR MAVİ SERENCAM GUFO YAYINLARI Liste Fiyatı: 410,00 Yayın Tarihi: 22.05.2026 ISBN: 9786255628213 Dil: TÜRKÇE Sayfa Sayısı: 246 Cilt Tipi: Karton Kapak Kağıt Cinsi: Kitap Kağıdı Boyut: 13.5 x 21 cm İlgili Kategoriler:Kitap, Edebiyat, Türanlatı “Bir Mavi Serencam”, bireysel deneyimden yola çıkarak Türkiye’de edebiyat ve dergicilik dünyasının yapısal sorunlarını tartışan, samimi bir metin ve edebiyat sosyolojisi için değerli bir tanıklık sunuyor. Bir yazarın kendi yolculuğunu anlatırken Türkiye’de dergiciliğin ve edebiyat çevrelerinin perde arkasını da aralıyor. Şenol Yazıcı, “kral çıplak” demekten çekinmiyor... AYRINTIYI GÖR Şenol Yazıcı MAVİ YAZILAR ATLASI GUFO YAYINLARI Liste Fiyatı: 380 L Yayın Tarihi: ISBN: Dil: TÜRKÇE Sayfa Sayısı: 195 Cilt Tipi: Karton Kapak Kağıt Cinsi: Kitap Kağıdı Boyut: 13.5 x 21 cm İlgili Kategoriler: Kitap, Edebiyat, Seçme Yazılar Bu atlas, okura yalnızca edebi bir tat değil, aynı zamanda bir yaşam deneyimi sunuyor. Metinlerde belirgin olan, sözlü kültürün kadim anlatıcı geleneğiyle modern edebiyatın buluşturulmasıdır. Dengbejlerden meddahlara uzanan bu damar, Yazıcı’nın Türkçeyi görsel tablolar yaratacak bir şiirsellikle kullanmasına olanak verir. İroni ise bu atlasın en keskin aracı: “Aşkın emeklilik yaşı kırk mıdır?” sorusu ile “Yaşar Kemal neden Nobel alamadı?” sorusu aynı paragrafta yan yana durur. * AYRINTIYI GÖR

  • Mavi Kız Geri Geldi!

    ŞENOL YAZICI * Mavi Kız Geri Geldi... Kim bilir kaç yıldır doğru zamanda yeterince yağmur alamadığından yoktu. Tam yokluğuna alışmışken o sabah baş döndürücü bir güzellikle karşıma çıktı. Boşuna değil, kirazlar meyve yüklü dallarını taşıyamıyor, yıkılıyor, şükür bu kez dünya bahar gördü. Bir sabah dünya, ruhum gibi salkım saçak buz gözükürken ve öyle de üşürken O, bir arkaik gelin gibi mavi üstüne sarı duvağını kuşanmış göklere yükseliyor. Oysa düne kadar andız benzeri, koparsam mı acaba diye baktığım tuhaf bir ottu. İnanmazsınız ama nesebi bilinmeyen bir şey bu. Belli ama bir aşk çocuğu, ancak onlar bu kadar güzel olur. Öyle de böyle gösterişli bir güzelin anasının eve gizlice girecek hali yok. Ne var ki kim dikti, nasıl geldi bilen yok... Ayıptır övünmesi çiçeklerin tarihine deli ben bile... Hangi tohumu nerden çaldığımı bile anımsayan ben bile... Hangi çiçekçi de böyle toruna bile miras kalacak bir çiçeği sevabına verir ya da on kuruşa sattığı toprağa dahil eder ki? Evde bir yarış... Yapıt güzel, emek vereni de yok, kaynağı bilinmediği fark edilince herkes sahiplik ediyor, bir öykü de uyduruyor adına ama tevatür... Çünkü öyküler her seferinde en azından ayrıntıda değişiyor. Geçen yıl ATLAS'la beraber gelmişti. Daha önceki yıl da ADA'yla... Ama eminim EGE'nin gününde yoktu... Çünkü bu ev yoktu... Ne bakan var, ne gözeten...Kırk dua okuyup gözüm gibi baktıklarımdan hayır yokken , O, farkına bile varılmadan öyle bir sabah ışık ışık göveriyor... Bir nazenin çiçek için müthiş bir çaresizlik ve yoksullukla kuşatılmış apartmanın terasından "mavi kız" gümbür gümbür geri geliyor... Ülkeme de nasip olsun, bir ilahi ışık gelsin de bitsin bu zemheri der gibi...

  • 1940 Şiiri Üzerine

    * ŞENOL YAZICI * Geçenlerde izlediğim 1940 Şiiri üzerine bir etkinlikten sonrası yazdıklarıma yoğun tepki aldım. Bir bölümü haklıydı. Bir bölümü ise saçmalık... Bazıları niyet okuma ya da özel bir facebook sayfasında alınan notlara gereğinden fazla misyon yüklemeydi. Bu eleştirileri şöyle özetleyebilirim. * Ayrıntı etkinlikte işlenmemiş, üstün körü geçilmişse, neden sen o zaman sormadın ya da anlatmadın? * Konuşmacı yazara gösterdiğin abartılı nezaket sanki bir yergi taşıyor gibiydi. * Hep kusurlarını görüyorsun, Toplumcu şairlere karşı mısın? Yanıt: Yok devenin nalı. Buradan bunu çıkaran nasıl bir zekadır? Toplumcu şairlere karşıymışım. Ben o kültürle büyüdüm, bir kuşağı, hepimizi olduran o... İlk yazılarımda, hatta ilk kitabımda bu görülebilir. Bakışa göre, bizi besleyenler ya da zehirleyenler onlar... Benim derdim hatasıyla sevabıyla o dönem niçin anlatılmadı? İlle de beni konuşturmak, yanlış yaptırmak ya da bilmek derdinizse beni bir kitapta siyasi tercihler değil poetik tercihler ilgilendirir, öteki yazarın, şairin seçimidir. Suçta kanıt diye bir şey aranır, şu ya da bu olması değil; poetik kusursuzluk derdim. Niyet okumayın. Hem 1940 şiirinin bir Divan şiirinden ya da Garip akımından fazlası ya da özel kutsiyeti mi var? Yoksa moda deyişle bilmediğimiz bir beka sorunu mu gene? Ayrıca, Üzerinde konuştuğumuz Toplumcu Şairler değil, 1940 Kuşağı Şairleri diye hiç de doğal olmayan bir ayrım, hatta yakıştırma... Bunların bir kısmı örneğin Nazım, Hasan İzzettin Dinamo vs... daha 1929'larda, 1930'larda bu tarz şiirler yazıyor. Yani Attila İlhan daha dört-beş yaşındayken... Öncelikle anlaşalım: En güzeli bulmanın yolu eleştiridir, eleştirilmeyen hiçbir şey gelişemez, buna şiir de dahil. Özetle şiir dokunulmaz ya da kutsal değil. Belki biliyorsunuzdur, yazarlar, istisnalar hariç, yazın çalışmaz, kış için birikim yaparlar. Orada yazdıklarım, bitirilmiş bir yazı değil, gözlediklerimin karalama defteridir. Size ne oluyor diyeceğim, ama birilerini etiketlediğime, kimi gruplarda paylaştığıma bakınca çok da özel kalmamış, haklısınız. Yine de biraz bekleyip kayda değer olanlarla ilgili düzelterek, kaynak da kullanarak yapacağım çalışmaları maviADA Dergisi sayfalarında okuyup öyle suçlamayı seçebilirdiniz. Yazdıklarıma gelince yumurtanın tazeliğini anlamak için ille de tavuk mu olmalı. Kaldı ki ben o kadar bilsem 1940 Şairleri Kuşağı diye kitap yazardım. Söyleşinin konuk yazarı bu konuda bir de kitap yazarak bildiğini iddia etmektedir. Bilene de sorarlar: Bu nasıl bilmektir? * Şimdilik bir iki not; "Adı geçen şairlerin büyük bir kısmı şiirlerinde halk söyleyişine, halk dilinde kullanılan deyim ve atasözlerine hatta halk şiiri nazım şekillerine yer vermişlerdir. " -Bu da benim tezimi güçlendirmez mi, karşı oldukları GARİP akımından ne farkları vardı?- Nazım Hikmet’in 835 Satır’ının 1929’da yayınlanmasından sonra ortaya çıkan bu şiir akımı farklı boyutlarda 1980’lere kadar gelmiştir. Nazım Hikmet’in öncü olduğu bu şiir akımında önce Hasan İzzettin Dinamo, Ercüment Behzat Lav, İlhami Bekir; daha sonra A. Kadir, Rıfat Ilgaz, Ömer Faruk Toprak, Mehmed Kemal, Enver Gökçe, Niyazi Akıncıoğlu...; Türk şiir çizgisini hem biçim hem de muhteva bakımından değiştirmişlerdir. Attilâ İlhan, Arif Damar, Ahmet Arif, Şükran Kurdakul, Hasan Hüseyin... gibi şairler de bu şiir çizgisini geliştirmişlerdir. Bezirci'nin dile getirdiği, toplumcu şairler, Nazım Hikmet’in yazdıklarının ötesine geçemedikleri, çoğu zaman da onu taklit ettikleri için eleştirilirler. (Geniş bilgi için bakınız: Bezirci 1971: 13-15) Ancak bu şairlerin bir kısmının, 1950’den sonra kendi şiir çizgilerini oluşturdukları, bir kısmının da toplumcu şiir anlayışını çok farklı boyutlara taşıdıkları unutulmamalıdır." - Yani bu ayrıştırma suni bir ayrıştırma olduğunu düşünüyorum. Başlı başına bir akım değil, Nazım'la başlıyor. Bir çoğu başta onu taklit ediyor, sonraki yıllarda özgün eserler veriyorlar, anlamına gelmez mi? Onların değerlerini tartışmıyoruz, çok büyük şairler oldukları kesin ama neden bir on yıla sığdırılıp kutsanıyorlar, sorun adlandırma... Hem de yüzyılın içinde sadece 10 yıl... Neden 1930 kuşağı,1950 kuşağı yok... O zaman 1940 kuşağı yapay bir farkındalık yaratma olmaz mı? Haklı olduğunuz yanlara gelince... nezaket gösterdiğimi anlatamadım galiba. Madem ki 1940 Şairleri Kuşağı diye bir etkinlik yaptın ve sundun, o halde farklı bir şeyler de söylemelisin. Yoksa her hangi biri, az buçuk edebiyat görmüş biri, ben bile, o etkinliği yapardım, bir farkın olmalı, çünkü sen 1940 Şairleri diye koca kitap da yazdın... Programın konuk yazarına getirilecek bir eleştiri varsa o da budur. Hata varsa, soru sormayı bilmeyen biz dinleyici de... O halde... Bana gelince, kaygılanmayın dersimi aldım, bir daha mı asla ideolojiye bulaşmam. Benim işim ütopya üretmek, cami duvarlarından uzak dururum. Size de uyarı; geç saatte çok yemeyin, hele bir de üstüne içki almayın... önce evham yaptırır. Şimdilik bu kadar... Kışa görüşürüz.

  • Şair Eşref

    Şair Eşref (1847, Kırkağaç – 22 Mayıs 1912, Kırkağaç), Türk şair ve bürokrat. Türk edebiyatında hiciv şiirleriyle tanınmıştır. Hicviyelerini gazel, kaside, muhammes ve özellikle kıta biçiminde kaleme almıştır. Hayatı ve kariyeri Asıl adı Mehmet Eşref'tir. Babası Usulizade Hafız Mustafa Efendi, annesi ise Arife Hanım'dır. Eşref, Gelenbe'de doğdu. Doğum yılı farklı kaynaklarda 1842 ile 1853 arasında değişmekte olup, çoğu kaynakta 1847 olarak geçer; Mehmet Zeki Pakal'ın resmi sicil araştırmalarında ise 1853 doğumlu olduğu belirtilmiştir. Büyük dedesi, matematikçi Gelenbevi İsmail Efendi'dir. İlköğrenimini Gelenbe'de tamamlayan Şair Eşref, Manisa'da Hatuniye Medresesi'nde Arapça ve Farsça dersleri aldı. Özel öğretmenlerden matematik ve tarih öğrendi. 1870'te Manisa Vilayeti Tahrirat Kalemi'nde memuriyete başladı. Turgutlu, Akhisar ve Alaşehir'de mal müdürlüğü, Fatsa'da kaymakamlık yaptı.[5] Ardından Ünye, Acıpayam, Buldan ve çeşitli ilçelerde görev aldı. Doğu illerinde bulunduğu dönemde Ermenice konuşmayı ve Fransızca okumayı öğrendi. Gördes kaymakamlığı sırasında görevdeki yolsuzluklarla ilgili yazdığı şiirler ve gizli cemiyet kurmakla suçlanması nedeniyle bir yıl hapis cezası aldı. Ceza sonrası İzmir'de gözetim altında tutuldu. 1903'te Mısır'a geçti oradan da bir süre Fransa, İsviçre ve Kıbrıs'ta bulundu. Mısır'da Curcuna adlı mizah dergisinde yazılar yazdı; 1904-1908 yılları arasında altı kitabı yayımlandı. II. Meşrutiyet'in ilanından sonra yurda döndü. İzmir'de Edeb Yahu, İstanbul'da Eşref (daha sonra Musavver Eşref adını aldı) dergisinde başyazarlık yaptı. 1908'de Turgutlu kaymakamlığı, 1909'da Adana vali muavinliği görevlerinde bulundu. 1909'da emekliye ayrılarak Kırkağaç'a yerleşti. 22 Mayıs 1912'de öldü ve Kırkağaç Mezarlığı'na defnedildi. Eşref'in hicivleri, şekil bakımından Namık Kemal ve Ziyâ Paşa'nın şiirleriyle benzerlik gösterir. Gazel, kaside, mesnevi ve kıta biçimlerini kullanmış; hece ölçüsünü yalnızca bir dörtlüğünde, diğer tüm eserlerinde ise aruz ölçüsünü tercih etmiştir. Konu olarak daha çok toplumsal meselelere yer vermiştir. Hatırası 1980'den sonra Buldan Belediyesi, Cumhuriyet Mahallesi'ndeki bir caddeye Şair Eşref adını vermiştir. İzmir'in Karşıyaka ilçesinde bir ilkokula ve Alsancak semtinde bir bulvara adı verilmiştir. Kırkağaç ilçesinde bir mahalleye de Şair Eşref Mahallesi ismi verilmiştir. Başlıca Eserleri Deccal (2 Kitap, 1904-1907, Kahire) İstimdad (1905, Mısır) Şah ve Padişah (1906, Kahire) Hasbihal yahut Eşref ve Kemal (1908) İran'da Yangın Var (1908, İstanbul) Ölümünden sonra yayımlananlar Şair Eşref Külliyatı (1928) Meclisi Mebusan (1928) Bergüzar (1928-29 Kuyruklu Yıldız (1929) Rüya (1929) Kıt'alar ve Hikâyeler (1929) Deccal (3. Kitap)

  • Önce Göz Doymalı

    Şenol YAZICI * Hangi Bayram Daha Büyük * Her toplumda ayrılmaz bir ritüel olan bayramlar ulusal, geleneksel, dini, yöresel olabilir. Büyüklüğü o insanların yaşanmışlıklarına, çevreye sağladığı ekonomik ve sosyal katkılara dayalı anlamlandırılır. Dini yönü ayrı, olmazsa belki de bir çok ulusun ekonomik sıkıntıya düşeceği, onca kişinin ekmek yediği kurban bayramına daha yakın baksak daha iyi anlaşılır. Bazen bu değerlendirmeler bildiğimiz ölçütler dışında siyasi, yönetimsel, çıkarsal nedenlerle ya da öyle gerektirdiğinden bambaşka bir formatta gelişir ve örneğin zavallı bir mesire panayırı bütün ulusal ve dini bayramların önüne geçen bir büyüklük kazanabilir. DoğuKaradeniz'in ünlü Kadırga Şenlikleri işte böyle bir şeydir. Biz de ise bir zaman öncesine değin klasik yöntemlerle bayramların büyüklüğü küçüklüğü belirlenirken, şimdi bambaşka bir gözle değerlendirilmeye başlanmış, tatil günü sayısıyla ölçülür olmuştur. ...Ve emekliye söz verdiği ikramiye artışını bile henüz yapamayan hükümet, tatil tarihimizde ilk kez 3 işgününü daha tatile ekleyerek "büyük bayram" ilan etti. Bu garip eylemin ne ifade ettiğini anlamaya çalışırken araştırdığımda böylesine hilkat garibesi tatil kararlarının ÖZAL'la başlayan bu hükümetle doruğa ulaşan siyasi tarihimizde çok olduğunu , hatta bazı rekorların geçmişte kaldığını görecek şaşıracaktım. Zaten yetmeyen maaşları önceden dağıtmak ve bol tatilli bayramlar bu iktidarların yeniçerileri susturmak için izlediği en ucuzundan bir yöntemdi aslında. İşin içine bir de halkımızın geleneksel , işlev değil, büyüklük saplantısı, gösteriş düşkünlüğü de girince cuk oturuyordu. Neler vardı neler; daha dün 21 günlü bir bayram tatiliyle dünya rekoru kırmıştık. Hem de ölümcül salgın kapıları kırarken... ELBETTE ÖNCE GÖZ DOYMALIYDI * Ekmek yapardı baba dedemler, ekmek ama, plekiden araba tekeri gibi çıkardı, askerliğini yapmayan taşıyamazdı; öyle ağır, mısırla buğdayın karışık lezzeti mahallede haftasına kadar gökyüzüne asılı buram buram dolaşırdı. Gerçi üç güne kalmaz, bayatlar, yeşil yeşil küf olurdu ama önce göz doyardı... Kurban keserdi anne dedemler, bir ninem, bir dedem, ikisinin de dişleri gurbetçi, ama velakin deve keserlerdi, üç gün parçalaması sürerdi hayvanın, dört gün pay etmesi... Buzdolabı nerde, ayına gitmez, parmak gibi kurtlar, sinekler dolardı karyolanın altındaki ete, konukluğa gitsem vallahi de kurtçukların muhabbetlerini duyardım, ama göz doyardı... Daha emzikteyim, annem geç yaşta doğurduğu beni taşıyamıyor, hastalandı, emzik diye deliriyorum. Yaygarama dayanamadı komşu genç dünya güzeli lohusa gelin, emzireyim dedi... Minnacık , hiç de yumşak değil, beğenmemişim, diyemedim ama annemde önce göz doyardı. Bayramlar çoktandır kuşça, bir damlaydı, bazıları da tekaüt... Nerde eski bayramlar, önce göz doyardı. Hele baharlar, nerde o göz bebeği gibi nazenin duman duman ağan yeşil, nerde dağı taşı gökkuşağı yapan çiçekler... Vallahi de billahi de önce göz doyardı. Ya şimdi? Medeniyet denilen tek dişi kalmış canavar neyimiz varsa aldı elimizden, yetmiyormuş gibi bir de Çin işi virüsü saldı başımıza. Biz bahara hasret, bahar bize... Bayramlar mı? Hiç sorma Ama bu yıl iyi akletti büyüklerimiz, bayramı 21 güne çıkardı... Ne demezsin, önce GÖZ DOYMALI.. Sokaklar telaşlı biçimde alışveriş yapan insanlarla dolu. Değil mesafe, çarpmadan, sürtünemeden, edeple geçmek bile mümkün değil. Hasret kaldığımız kuyruklar yılan gibi kıvrılarak uzanıyor; kimi kahve alıyor, kimi ucuzluk yapan mağazaya taarruz halinde... Bu kadar kahveyi kaç günde içer insan? Kimi de ekmekten dağ yapacak sanki... Bir de kasa kasa içki... Seferberlikten bu yana ben böyle stok görmedim. Sorunca söylediler; yasakmış içki bayram boyunca... En son üç ay önce bir kadeh içebilmiştim zorla, ama böyle konu olunca canım da çekti, almalı bir tane... Kuyruğa giriyorum, adını bildiğim tek içkiyi soruyorum... Neden sonra sıram geldiğinde bitti diyor adam... Allaha şükür, ama böyle ilgi örmedim, diyor. Arkamdaki 70'lik amca, tipime bakarak beni içkici sandı: 4. Murat'tan sonra yaşadığımız ilk içki yasağında Tekel bayileri uzun zamandır ilk kez yok satıyor, dedi. Burnunun ucundan karaciğeri bağırıyordu kırmızı kırmızı, gene de dört 70'lik alacaktı, ne var ki çok da üzülmedi, komşum evde üretiyor nasılsa demesin mi, ağzım açık kaldı. Bir başkası iyice hınzır ve muhalif, dokundurarak konuşuyor: Kardeşim camiler açık, o zaman kiliseler, cem evleri de açıktır, marketler de açık, korana kalabalığı seviyor, alkolse dezenfekte ediyor. Yoksa yeni mutant mı bu virüs, alkolü de sever oldu. Önümüzdeki dekolteli, beli açık bayana da laf atıyor, ortaya konuşuyormuş gibi yapıp: Saça başa da yapışıyor bu virüs, hele açık göbek görmesin... Allahtan kadın kalender, gülüyor: Çözüm oysa kapatırız bey amca, diyor. Yollar lebalep araç dolu. Santim santim ilerliyorsun. Arabalar bana uçuşan kelebekler gibi görünüyor, kaç zamandır mahallemde, o da araçsız dolaşma serbestliğim var ya... bir yol çekiyor içim ki... Merhaba dediğin, yol verdiğin, alışveriş ettiğin...bayramınız kutlu olsun diyor giderken. Yarın bayram, erken kalkın çocuklar... Ne bayramı bu, Ramazansa daha 15 gün var. Bu ülkede yaşamak çok keyifli... Yoksa , eğlencesini de kendi yaratıyor. Pandemi boyunca ancak telefonla görüşebildiğimiz akrabalar uğradı. Konuk ağırlamayı da unuttuk, elimiz ayağımıza dolandı. Onlar da bilmem nereye gideceklermiş, ev tutmuşlar, bizim gitmeyişimize şaşırmışlar, durumunuz elvermiyorsa bize gelin, altı odası var villanın... diyorlar. Sezonda sadece kirası bir ortahalli ev ederi... Ama şimdi sudan ucuz... Üç gün önce kar yağıyordu oraya da ondan... demek geçti aklımdan. Hele bir gidin geceleri kurtlar iner... Ben iktidar mıyım, perdahsız konuşup doları hoplatacağım, demedim tabi. Komşum KORONA'ya yakalanmıştı, ilk onun kapısında görmüştüm BU EV KARANTİNADA yazısını... Allahtan kurtuldular, ama pazarcı olan oğlu laf olsun diye test yaptırmış, pozitif çıkmış... Çıkmış ama bir belirti yok... Kapıdan içeri almaya korktuğum, o nedenle ayak üstü dinlemeye çalıştığım anne baba gururla anlatıyor o bölümü; " İnanır mısın, her gün iki böbrek, iki koç yumurtası yemese uyuyamaz, ona Korana vız gelir" Urfa'ya gideceklermiş, ne olur ne olmaz, diyorlar, yol bu...Helalleşelim. İstanbul'daki imam akrabam ya gelin diyor, ya biz gelelim, seksen beşlik halam da yanlarında, gelin bak bir daha görüşememek de var. Utanıyorum, hayırsız evlatlar olduk, gitmeli, bayram ya... Ortalıktaki hareketi görünce ancak haftada bir uğrayıp kapıdan bakan çocuklara da cesaret geldi, her akşam evdeler cümbür cemaat. Eee gelenek bu... Özlemişiz valla Ada'yı Atlas'ı, Ege'yi... mıncık mıncık seviyoruz. Herkes mutlu, herkesin yüzü gülüyor. kaç zamandır iş yapmayan lokantasını da tümden kapayacak oğlan bile tasasız... Baba biraz borç var, el atarsın artık. Atmaz mıyım, babayım ben, nasılsa ikramiyeye de 100 lira zam geldi. Biraz ateşi var Ege'nin, biraz burnu akıyor ama... Annesi mutluluktan diyor. Çocuk bayram mı gördü? Bu ülkede insan olmak nasıl bir şans...nasıl güzel... Bayılırsın. Ağlayanı güldürürler vallahi. Seksenlik Gözaçan telefon ediyor, hadi gel Ayvalık'a gidelim. Yüreğim hopluyor, olur diyorum, hadi... Ayvalık dediğin en az 3,5 saat, ama bunca kıtlıktan sonra fırın mı dinleriz biz. Herkes bir yere gidiyor, ben gitmesem ölürüm... Toplanmam on beş dakika... Pijama terliğim bile hazır. Gözaçan gene arıyor, telaş yaptı herhalde... İyi de diyor yarın yasak başlıyor, dönemezsek... Bu adamda hep var bu hal... Nasıl kızıyorum ama ona... Önce heveslendirdi, sonra... Bu milletin aklına bayılıyorum; zor geliyor ama kaçarken maçarken ama sonunda geliyor. Ne var ki bir kez istimi almışım, durur muyum. Dönüp duruyorum arabanın çevresinde. Yasak gözümün öünüde, şu saatten şu saate ancak... yetişemezsin. İyi de bunca insan nasıl gidiyor? Genci var, saat 14-17 arası, 65 üstü var, 10-14 arası... Nasıl gidecekler? Kanun var, yasak var... Onlara yok mu? Ay sonu, para pul... Saçmalama diyor içimdeki şeytan, ikramiyene 100 lira zam yaptı ya... Ye ye bitmez. Hem bu durumda eminim maaşlar da erkeninden yatar, geçen bayram öyle yapmışlardı ya... Marmaris, Bodrum Belediye başkanları tasalı. Sezonu kurtaralım diyorlar ama bir günde 8 bin araç geldi, İstanbul'dan... en az 25 bin kişi... Bini Pandemiliyse bayram sonrası Bodrum'u kim kurtaracak, diye soruyor saf saf. Allah zor günler için yetişir. Gerçi kötü güne denk gelirse Bodrum'a bakmayabilir, ama... Adam aklı başında birine benziyor ama sonunda birazcık iş yapabilmiş esnafın gülen yüzlerini gösteren haberler arasında yitip gidiyor sözleri. Dün 30.000 aşı geldi diyen bakan bu kez aşı yok demiyor, iki aşı arasında iki ay olmasının daha iyi olacağını keşfetti bilim kurulu, biz de hak verdik, ikinci aşıyı olacakları inşallah birkaç aya kalmadan aşılayacağız... bu arada Rusya'dan da yedi sülalemize yetecek, yetip artacak, artanı da Somali'ye vereceğimiz aşılar geliyor... İnsanlık öldü mü... gibi bir şeyler diyor... Gözlerim yaşarıyor. Bu milletin insanlığına doyamıyorum. Ne var ki artık duramıyorum. Arabama atlayıp kaçıyorum... Covid arkamdan kovalıyormuş gibi kaçıyorum. Herkes mi benim gibi, caddelerde iğne atsan yere düşmez. Milim milim gidiyor araçlar, hele kavşaklar tam bir keşmekeş. Ben görmeyeli "dağlarına bahar gelmiş memleketimin". Nasıl çiçek nasıl yaprak kesmiş dünya... Güç bela İznik gölüne ulaşıyorum. Her zaman gittiğim lokanta ıssız, etrafta kimse yok, bahçesi bomboş... Sadece Pandemi değil ki, Ramazan günü de ... benimkisi de amma hayal, açık olmaz tabi... Döneceğim son anda fark ediyorum, kapısı açık... İnip sorduğumda genç sahibi tuhaf işaretler yapıyor bana, yat kalk der gibi... Ben anlamak için yaklaşınca da geri git diyor sanki eliyle... Öfkeyle burnunun dibine sokulunca anlıyorum ne dediğini. Lokanta resmen kapalıymış, ama paket servis varmış, zeytinliğe gitmemi istiyor. Zeytinlik adam boyu otların arasına çökmüş ekmek arası köftelerini yiyen lebalep adam dolu. Kahkahayı basıyorum. Ne zeka ama? Bu mevsimde göl boyu ıssızdır, ne var ki herkes bayram diye dizilmiş suyun kenarına, yollara... Nerde "TEHLİKE" levhası varsa başında 10 kişi mangalını yakmış, oltayı atmış, tutacağı balığı bekliyor. Güçlükle aşarak Yalova'ya geçiyorum otobanı seçerek. Paraya kıyıyorum, benzinden pahalı bu otobanı seçerken, belki tenhadır diyorum... Nerde? Ne kadar şerit varsa dolu otobanda... Herhalde geçmesek de alacaklar parayı vergiyle, iyisi mi... diyorlar... Gideni geleni, görünen İstanbul boşalmıyor, "128 milyar dolar" gibi sahip değiştiriyor sadece. Bir de bu otobana çok pahalı derler... Fuat Özgen'in bahçeye uğruyorum bir umutla... Şansıma ordaymış, kazımış, bellemiş, bahçesini bahara hazırlamış... Benim için de sağolsun börek... Açmamış ama düşünüp almış.... Bir kirazı var, çiçekten yıkılacak... İşte bu diyorum. Ancak bu kandırır beni... Baharsa önce göz doyurmalı... İlk korana durumunu soruyorum. "Lebaleb dolu diyor, şu cadde boyu git, her dört evden birinde o kağıt var, bak... Gösterdiği yer benim eski apartmanım... Kapısında beyaz bir kağıtla uyarı var...Ürperiyorum. Böreğimi yiyip iki lafın belini kırdıktan sonra gene yollara düşüyorum, ne olur ne olmaz, saatim doluyor. Olsun bayram havasına felekten bir gün daha çaldım. Asıl bayramda da bir istisna yaparlarsa yaşadım, bu kez Maldivler... Ne güzel ülkesin sen... Aklınla dalga geçenin çok olsa da ne kadar muhteşem bir şeysin ki hala dimdik ayaktasın. Bu arada Bayramınız da Kutlu Olsun... 15 gün sonra mı?.. Olsun gene deriz, fazla mal göz mü çıkarırmış... Gerçi Şırnak ve Uşak da artık maviliği unutacak büyük şehirden gelecek evlatlarıyla, ama evvel Allah sizi bayrama ve tatile öyle bir doyuracağız ki ... Ardından bir altı ay kapansak ne gam, sefan olsun. Oradaki muhalif konuşma boşuna; herkesin, Brezilya'nın, Afrika'nın bile kendi mutantı var, neden bizim de nur topu gibi bir milli Covid 19'umuz olmasın. Sen milletin bayramına mı karşısın. Hem lebalep dolu büyükşehir yoğun bakımlarımız da biraz nefes alsın, sağlıkçımıza söz verdiğimiz ekstra ödemeyi yapacağız, ama önce böyle bir iyiliğimiz olsun, sen yoksa sağlıkçıya da mı karşısın? Yok öyle yağma... Biraz da siz çekin kardeşim. Paylaşmalı... Yüzünüz gülsün! * 30.04.2021

  • Alexander Pope

    Alexander Pope (21 Mayıs 1688 - 30 Mayıs 1744), İngiliz şair, çevirmen ve hiciv üstadı. Kendisi, 18. yüzyıl İngiliz Aydınlanmasının bir parçası olan neoklasik Augustan edebiyat akımının Jonathan Swift ile beraber en önemli temsilcilerinden birisidir. Küçük yaşta vereme yakalandı ve çok acılar çekti. Bu yüzden ömür boyu kısa kaldı ve hiç evlenmedi. Eserleri ve ebedi tarzı Hicivli dizeleriyle ve Homeros çevirileriyle tanınmıştı. Kahramanlık beyitleri üstüne bir uzmandı. En önemli makaleleri arasında Tanrı'nın her şeyi bildiğini, onun zalim olarak görülmemesi gerektiğini savunduğu "Essay on Man" ("İnsan Üzerine Makale") ve kötü eleştirinin kötü eserlerden daha zararlı olduğunu anlattığı "Essay on Criticism" ("Eleştiri Üzerine Makale") sayılabilir. Meşhur "Hata yapmak insani, affetmek ilahidir," cümlesini Pope, "İnsan Üzerine Makale"'sinde yazmıştır. Önemli edebi eserleri arasında "The Rape of the Lock (Saç Kakulüne Saldırı)" adlı parodi epik şiiri sayılabilir. Pope, bu şiirinde dönemin yüksek sosyetesinden Arabella Fermor (şiirde "Belinda" adıyla geçer) ve Lord Petre arasında gerçekleşen gerçek bir olaydan esinlenmiştir. Belinda saçını taramaktayken Lord Petre, Belinda'dan izinsiz onun saçından bir kakül keser ve bu ikisi arasında bir kavga başlar. Pope'un hicivdeki başarısı, onun bu kadar basit bir olayı Homeros'un tarzında, sanki Antik Yunan tanrıları arasında büyük bir savaşı anlatırmış gibi aşırı abartılı, destansı bir dille anlatmasıdır. Bu hiciv tarzına biraz da o dönem sosyetesinin asortik dünyasına sahici bir merak da karıştırılmıştır.Şiirin gözden geçirilip genişletilmiş versiyonu esas konusuna, mal düşkünü bireyciliğin ve gösteriş amaçlı tüketim toplumunun ortaya çıkışına odaklanır. Şiirde, satın alınmış insan yapımı nesneler, insan iradesinin yerine geçer ve "önemsiz şeyler" hüküm sürmeye başlar. Ayrıca Pope'un hiciv amaçlı çok sayıda kısa şiiri de bulunmaktadır. Örneğin Pope, aşaığdaki şiirini o zamanlar aristokratların ve politikacıların zamanını geçirdiği bir yer olan Kew Bahçelerinde dolaşan bir köpeğin ağzından yazmıştır: “ Bir köpeğin tasmasındaki yazı: Ben Majesteleri'nin Kew'deki köpeğiyim. Rica ederim söyleyin, siz kimin köpeğisiniz? „ Bibliyografya Alexander Pope (1709) Pastorals (1711) An Essay on Criticism (Eleştiri Üzerine Bir Deneme) (1712) The Rape of the Lock (Saç Kakulüne Saldırı) (1713) Windsor Forest (Windsor Ormanı) (1715-1720) Homeros'in İlyada destanının İngilizceye tercümesi (1717) Eloisa to Abelard (1717) Elegy to the Memory of an Unfortunate Lady (Talihsiz bir kadının hatırasına mersiye) (1725-1726) Homeros'in Odysseia destanının İngilizceye tercümesi (1728) The Dunciad (Aptalların savaşı) (1727) Peri Bathous, Or the Art of Sinking in Poetry (Peri Bathus veya şiirin batırılma sanatı) (1734) Essay on Man (İnsan üzerine bir deneme) (1735) The Prologue to the Satires (Hicivlere bir giriş)

  • Hattat Hamit Aytaç

    Yazı, hat sanatının 20.yüzyıldaki en önemli temsilcisi Hattat Hamit Aytaç, 20 Mayıs 2026'da öldü. Asıl ismi “Şeyh Musa Azmî” olup Zülfikâr Ağa’nın oğlu olarak, H. 1309/M. 1891-1892’de Diyarbakır’da doğdu. Silsile-i nesebi, Hattat Âdem-i Âmidî’ye kadar uzanır. Hoca Mustafa Âkif Tütenk’in mektebini tamamladıktan sonra Askerî Rüşdî Mektebi hocalarından Vâhid Efendi’den rık‘a ve Kolağası Ahmed Hilmî Efendi’den sülüs dersleri aldı. Ayrıca kavâss-ı sâgir imâmı Sa’id ve Diyarbekir İdâdî Mektebi hüsn-i hat hocası Abdüsselâm efendilerden de istifâde etti. Askerî Rüşdî Mektebi’nin resim muallimi Hilmî Efendi’den de resim dersleri aldı. İdâdîden mezun olduktan sonra 1906 yılında İstanbul’a giderek Mekteb-i Hukuk’a kaydoldu. Fakat ertesi sene babasının vefâtı ile geçim derdine düşünce okulu bırakarak, matbaa işleri ile meşgûl olmaya başladı. Bir yandan da Sanâyi-i Nefîse Mektebi’nin resim ve hâk kısmına devam etti. Bu esnada Nazîf Bey’den celî, Kâmil Akdik’ten sülüs ve nesih, İsma’il Hakkî Altunbezer’den tuğra ve Hulûsî Yazgan’dan da ta’lik dersleri almaya başladı. Ancak hususî surette istifade ettiği bu hocalardan icazet alamadı. Kudretli eli sayesinde kısa zamanda yazıda gelişim gösterince 1908 yılında Haseki’deki Gülşen-i Ma’ârif Mektebi’nin resim ve yazı mu’allimliğine tayin edildi. 1909’daki müsâbaka ile Rüsûmât Matbaası Müdürlüğü’ne geçtiyse de, Sanâyi-i Nefîse’ye devamına engel olduğundan, bir müddet sonra ayrılarak Mekteb-i Harbiyye Matbaası’nın hattatlığını yaptı. Nazîf Bey’in vefâtı üzerine de Erkân-ı Harbiyye-i Umûmiyye’nin ser-hattatlığına tayin edildi. Bir müddet sonra Cağaloğlu’nda bir matbaa açarak, mesai haricinde yazı işleri ile uğraşmaya başladı. Bu zamana kadar eserlerinde kullanmış olduğu “Azmi” mahlâsını, “Hâmid”e tebdîli de bu yıllara rastlar. Nitekim yedi seneyi aşkın Erkân-ı Harbiyye-i Umûmiyye’de çalıştıktan sonra, mütârekenin ardından istifâ ederek, “Hattat Hâmid Yazıevi” nâmını taşıyan bu dükkânda tam zamanlı olarak çalışmaya başladı. Arif Hikmet Bey’in vefâtı ile eşi Âdile Hanım’a intikal eden matbaayı devralarak, ortak olarak işletmeye başlayan Hâmid Aytaç, daha sonra onunla evlenerek iş ortaklığını hayat ortaklığına çevirdi. Uzun müddet burada kardeşleri ile beraber hat ve tezhibin yanında, çelik üzerine gravürcülük ve çinkograflık, kabartma ve lüks etiket basımı ile meşgul oldu. Ancak evliliğinin yürümemesi ve 1960 yılında boşanması üzerine dükkanını kapamak zorunda kaldı. Bu vakadan sonra neredeyse hayata küserek, Reşîd Efendi Hanı’nda mütevâzı bir odaya yerleşip kendini yegâne aşkı olan yazıya hasretti ve 1980 yılına kadar aralıksız yazı yazdı. Son yıllarını hastalıklar içinde geçiren büyük üstad, 18 Mayıs 1982 tarihinde vefât etti. Karacaahmet Mezarlığı’na defnedilen naaşı daha sonra Şeyh Hamdullah’ın ayakucuna nakledilmiştir.

bottom of page