
Arama Sonucu
maviADA'ya DÖN
Boş arama ile 4488 sonuç bulundu
- Unutulmaması ve Ders Alınması Gereken 1993 Yılı
Nurten B. AKSOY * Yaşanan birçok acı ve uğursuz olayın yaşandığı 1993 yılı terör, faili meçhuller ve katliamlarla Türkiye için 1990’lı yılların en karanlık olaylarının gerçekleştiği, en uzun yılıydı. 1993’te gerçekleşen cinayetler, saldırılar, şüpheli trafik kazaları ve uçak kazalarının büyük bir kısmı hala esrarını korurken, bir kısmının dosyaları zaman aşımına uğrayıp tarihin tozlu raflarında birer utanç belgesi olarak yerini aldı. Mafya, derin devlet, PKK, operasyonlar, suikastlar, sır dolu ölümler, katliamlar ve dökülen onca kan… O yıllardan bugüne köprülerin altından çok sular aktı, çok daha acı olaylar yaşandı. Mehmet Akif Ersoy’un dediği gibi; “Geçmişten adam hisse kaparmış... Ne masal şey / Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi? / Tarihi tekerrür diye tarif ediyorlar / Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?” Ne yazık ki yaşananlardan ders almayı öğrenmediğimiz için acılar hep tekrarlanıp duruyor…Geçmişten ders çıkarmak içinse yaşananların unutulmaması gerekir. Bu nedenle 1993’te yaşanan o uğursuz olayları bir kez daha hatırlatmak istedik. UYUŞTURUCU OPERASYONU Cumhuriyet tarihinin en karanlık yıllarından olan 1993 yılı dev bir uyuşturucu operasyonu haberi ile başlar Operasyonun hedefinde 11 ton uyuşturucu taşıyan Lucky-S adlı Panama bandıralı bir gemi vardır. Türk SAT (Su Altı Taarruz) komandolarınca 7 Ocak günü bu gemiye Akdeniz açıklarında nefes kesen bir operasyon yapılır ve gemideki 11 ton uyuşturucuya el konulur. 1993'ün nasıl bir yıl olacağının ilk işaretidir o operasyon. Ardında birçok soru işareti, söylenti bırakırken, uyuşturucu kartellerini yani mafyayı derinden sarsar. UĞUR MUMCU SUİKASTI 24 Ocak 1993, karlı bir Ankara sabahı… Türkiye kâbus gibi bir güne uyanır. Uğur Mumcu her zamanki gibi evinden çıkıp aracına biner, kontağı çevirir ve o an, orada arabasına konan bombanın patlaması sonucu hayatını kaybeder. Kalemi keskin bir araştırmacı-yazar olan ve o günlerde Kürt Dosyası üzerinde çalışan Mumcu’nun cinayeti, aradan geçen onca yıla karşın bir türlü aydınlatılamaz ve olayın failleri nedense bulunamaz. JAK KAMHİ'YE SUİKAST GİRİŞİMİ Türkiye'nin Uğur Mumcu suikastıyla sarsıldığı o günün sadece 96 saat sonrasında gündem yeniden değişir... 28 Ocak 1993'te hedef bu kez Musevi iş adamı Jak Kamhi olur. Kamhi, İstanbul Beylerbeyi'ndeki evinin önünde, teröristlerin lav silahlı saldırısına uğrar ve şans eseri saldırıdan yara almadan kurtulur. Suikastın sorumlusu çok geçmeden tespit edilir, ama kayıptır. Saldırıdan tam 10 yıl sonra yakalanabilir. İdamla yargılanır, ama cezaevinde sadece 11 yıl tutuklu kalır. ADNAN KAHVECİ'NİN ÖLÜMÜ Zor başlayan 1993 yılı uğursuzluklarla sürer. 5 Şubat 1993 günü bu defa Anavatan Partisi'nin genç ve yetenekli isimlerinden, Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın yeniden siyasete dönme planındaki kilit ismi olan, dönemin maliye bakanı Adnan Kahveci Bolu yakınlarında sır dolu bir trafik kazası geçirir. Kahveci, eşi ve henüz 17 yaşındaki kızları orada hayatlarını kaybeder. Ancak kaza ilginçtir, çünkü Kahveci ters yola girmiştir. Oysa onu tanıyanlar Adnan Kahveci'nin asla hız yapmadığını ve çok dikkatli araç kullandığını söylerler. Üstelik Adnan Kahveci de o günlerde tıpkı Uğur Mumcu gibi bir Kürt raporu üzerinde çalışmaktadır. Ölümünün üzerindeki sis perdesi asla kalkmaz. ORGENERAL EŞREF BİTLİS'İN UÇAĞININ DÜŞMESİ Yine o şubat ayında Türkiye bir başka ölüm haberiyle daha sarsılır. Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis, tıpkı Uğur Mumcu ve Adnan Kahveci gibi terörün milli çözümle sona erdirilmesi için çalışan bir komutandır. Uçağı 17 Şubat 1993'te düşer ve Orgeneral Bitlis şehit olur. Ama ölmeden önce söylediği, Güneydoğu'ya konuşlu Çekiç Güç'ün Türkiye'den ayrılması gerektiği şeklindeki cümleleri o ölümün ardında da görünmez bir el olduğuna işaret eder sanki. Uçağın neden düştüğü hiç aydınlatılamaz. Onun ölümü de o yıl gerçekleşen ve gerçekleşecek diğer ölümler gibi hep karanlıkta kalır. CUMHURBAŞKANI TURGUT ÖZAL'IN ANİ ÖLÜMÜ Türkiye ardı ardına gelen ölüm haberleriyle sarsılmaya devam eder 1993 yılının ilk aylarında... Ama ülkeyi en derinden sarsan haber kuşkusuz 1993'ün 17 Nisan günü gelir. PKK'nın başı Öcalan 16 Nisan 1993'te süresiz ateşkes ilan ettiğini duyurur, açıklamayı 17 Nisan günü Şam'da yapacaktır... Gazeteciler ve hatta dönemin vekilleri o gün o toplantıya katılmak için yoldadırlar. Haber yolcular daha Şam'a ulaşamadan gelir. Cumhurbaşkanı Turgut Özal kalp krizi geçirmiştir. Daha doğrusu ölüm raporuna ölüm nedeni öyle yazılır. Ama o şok ölümün, tam da o güne denk gelmesi akıllarda ister istemez bir soru işareti doğurur. Özal öldü mü öldürüldü mü sorusu bir türlü cevap bulamaz. ÜMRANİYE'DE ÇÖPLÜK FACİASI 28 Nisan 1993 tarihinde, İstanbul’un Ümraniye ilçesi Hekimbaşı çöplüğünde yaklaşık 4,5 yıl süresince çöplerin kontrolsüz bir şekilde depolanması sonucu biriken metan gazının patlamasıyla meydana gelen faciada 27 kişi yaşamını yitirir, 12 kişiyse kaybolur. Kaybolanların cesetleri de ne yazık ki bulunamaz. TERÖR ÖRGÜTÜNÜN SAHNEYE ÇIKMASI Kabusla başlayan 1993 yılı kabuslarla Mayıs'ta da sürer, hatta içinden çıkılmaz bir hal alır. Artık PKK sahneye çıkar, ateşkes Öcalan'ın talimatıyla yine bozulur. PKK Özal'ın ölümünün ardından ilk büyük eylemini 25 Mayıs 1993 günü Bingöl-Elazığ yolunda yapar. 33 silahsız asker o gün orada şehit edilir. Artık PKK sahnededir ve terör kalan aylarda da aralıksız sürecektir. PKK'nın; Van'da, çoğunlukla Bağımsız Devletler Topluluğundan gelenlerin kaldığı Yenigün Otelini ateşe verdiği gün takvimler 30 Haziran 1993'ü gösterir... O yangında 11 sivil ölür. 2 Temmuz 1993 günü ise kanlı örgütün hedefi bu defa Şırnak'taki Çelik Karakolu olur, 16 er o baskında şehit düşer. Ve PKK’nin bu kanlı eylemleri 1993 yılı boyunca sürer, onlarca asker şehit edilir. MADIMAK FACİASI Temmuz ayı gelir, sıcak mı sıcak ve bir o kadar yürekleri dağlayan karanlık günler… Sivas'taki Madımak Oteli 2 Temmuz’da yakılır. Kentte Pir Sultan Abdal şenlikleri vardır o Temmuz'da. Aziz Nesin'in de aralarında bulunduğu çok sayıda yazar, şair, düşünür Sivas'ta buluşur. O korkunç katliamın işaret fişeğini görünmez bir el ateşler. Madımak Oteli'nde 33 ozan, düşünür ve yazar ile 2 otel çalışanı yanarak ölür. Olaydan bir gün sonra 35 kişi gözaltına alınır alınmasına ama aradan yıllar geçmesine rağmen o gün fişeği ateşleyen karanlık elin asıl sahibi asla bulunamaz. BAŞBAĞLAR KATLİAMI Madımak’ta tarihe vurulan kara leke 72 saat sonra daha da büyüyerek yayılır. 5 Temmuz 1993 günü hedef bu defa Erzincan'ın Başbağlar köyü olur. Başrolde yine PKK vardır. 33 masum köylü o gün orada kurşuna dizilerek katledilir, köyleri yakılır. Olayın ardından soruşturma açılır, ancak fiilen katliamı gerçekleştirenler bulunamadığı için cezalandırılamaz. Tam 2 hafta sonra, 18 Temmuz'da ise aynı örgüt Van'ın Bahçesaray ilçesine bağlı Sündüz Yaylası'nda ortaya çıkar. Hedef yine sivillerdir. Baskında 22'si çocuk ve kadın 26 masum can verir. Ağustos ayında terör örgütü bu defa Bitlis'in Mutki ilçesinde ortaya çıkar. Bir otobüs taranır, 15 kişi ölür ve örgütün gerek sivillere gerek askerlere karşı yaptığı eylemler 1993 yılı boyunca devam eder. BİTMEYEN SUİKAST VE CİNAYETLER 1993 yazı zor geçer, sırada sonbahar vardır. 4 Eylül'de HEP'in kurucularından Mardin Milletvekili Mehmet Sincar öldürülür, ama bu cinayet de hiç aydınlanmaz. 22 Ekim 1993 günü bu kez Diyarbakır Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Bahtiyar Aydın bir suikasta kurban gider. O da terörün demokratik yöntemlerle çözülebileceğini savunan bir isimdir. Kanla beslenen örgüt, kan döküp sivilleri katletmeye devam eder. 4 Ekim'de Siirt Şirvan'da çoğu kadın ve çocuk 23 kişi öldürülür. 7 Ekim'de Tunceli Pertek'te 4 öğretmeni şehit edilir. 22 Ekim'de ise Siirt Baykan'da bu kez çoğu bebek 22 köylü katledilir. Sonu gelmeyen korkunç günlerdir... 25 Ekim'de Erzurum'un Çat ilçesine bağlı Yavi beldesinde terör örgütü PKK bu kez en büyük katliamlarından birini daha yapar. Köy kahvesi basılır, 35 masum sivil o baskında öldürülür. Yaralı sayısı ise resmi kayıtlara 500 kişi olarak geçer. AKILLARDAN SİLİNMEYEN SORU İŞARETLERİ Ne 1993 yılı biter ne de terör son bulur… 4 Kasım 1993'te Türkiye yeni bir cinayet haberiyle daha sarsılır. Hedef yine terörün demokrasiyle sona ereceğini savunan biri, emekli Binbaşı Cem Ersever'dir. Ersever, ölümünden 10 gün kadar önce, faili meçhul davasında mahkemeye ifade verir, terörle mücadele adına yapılan kanunsuzlukları ve uyuşturucu ticareti gibi yasa dışı faaliyetleri açıklar. Onun ölümü de diğer faili meçhuller gibi hep karanlıkta kalır. Sanki görünmez bir elin düğmeye basmasıyla başlayan 1993 yılı ardında bir sürü soru işareti ve acı bırakarak son bulur. O yıldan ve o kara günlerden arda kalan tek bir gerçek ise ülkemizin çok şey kaybettiğidir.
- Selahattin Pınar ve Afife Jale
Nurten B. AKSOY * 20. Yüzyılda yetişen önemli bestecilerimizden olan Selahattin Pınar Türk Sanat müziğindeki klasik şarkı formuna bağlı kalmakla birlikte, yarattığı kendine özgü üslubuyla, besteleriyle ve sahneye çıkan ilk Türk kadın tiyatro sanatçısı Afife Jale’yle yaşadığı büyük aşkıyla Müzik dünyasının unutulmazları arasına girmiştir. Kendisini ölüm yıldönümünde saygıyla anıyoruz... Denizli'nin, Çal ilçesinde 22 Ocak 1902’de dünyaya gelir Selahattin Pınar. Ailesi, Denizli Milletvekili olan babaları Sadık Bey'in görevi nedeniyle o, henüz üç yaşındayken İstanbul'a taşınırlar. Babasının karşı çıkmasına rağmen 12 yaşında ud çalarak müziğe başlayan Selahattin Pınar, daha sonra dönemin önemli bestekârlarından ders alarak tambur çalmaya başlar. Hukukçu olmasını isteyen babasının sürekli “Benim oğlum çalgıcı olacak” şeklindeki aşağılamalarına dayanamayan Selahattin Pınar bir gün, bir toplantıda yine aynı şeyleri tekrarlayan babasına karşı çıkıp “Hayır ben sanatkâr olacağım ve siz de benim adımla anılacaksınız” diyerek evini terk eder. Artık ikinci evi olarak gördüğü, daha sonra Üsküdar Musikî Cemiyeti adını alan, musikî derneğinin kurucuları arasına katılarak burada pek çok değerli müzisyen ile tanışır ve bu hocaların bilgilerinden yararlanır. Bestekârlığa on sekiz yaşlarında başlayan Selahattin Pınar zamanla tambur çalmaya yönelerek on yedi yaşındayken "tamburî" sıfatını alır ve tamburuna kendine özgü bir üslûp ve boğuk sesi ile eşlik eder. Yüz elliyi aşkın bestesi olan Selâhattin Pınar’ın tüm şarkılarında İstanbul şehir kültürünün o güne yansıyan ifadesi vardır. Hüzünlüdür, hatta zaman zaman karamsardır ama her zaman ince, zarif ve şehirlidir. AFİFE JALE İlk Türk kadın tiyatro sanatçısı olan Afife Jale ise 1902’de orta halli bir ailenin kızı olarak İstanbul’un Kadıköy semtinde dünyaya gelir. Afife’nin çocukluk düşlerinde hep tiyatro vardır. İstanbul Kız Sanayi Mektebi’nde okurken de aklı tiyatrodadır. Tiyatro sevgisiyle 1918’de Türk ve Müslüman kadınlarının sahneye çıkmasının yasak olduğu bir dönemde Dârülbedâyi’de (Şehir Tiyatroları) açılan sınava girer ve kazanır. Afife bir yıl boyunca provalara katılır ve nihayet beklediği fırsatı yakalar. Jale takma adıyla ilk rolünü alır. Bir polis baskınında yakalanan Afife'yi "Dinini, milliyetini unutan kadın sen misin?" diyerek hırpalarlar. Zaten babası da tiyatroyla ilgilenmesine karşıdır ve kızını “kötü kadın” oldun diyerek evlatlıktan reddeder. Böylece Darülbedayi yöneticileri onu tiyatronun kadrosundan çıkarmak zorunda kalırlar. Bütün bunlar yaşanırken Afife bir yandan da şiddetli baş ağrıları çekmektedir. Tiyatrosuz kalması Afife Jale’yi çok sarsar. Hem yaşadıklarını biraz olsun unutmak hem de baş ağrılarını dindirmek için çareyi haplarda ve uyuşturucuda aramaya başlar. Nihayet 1923 yılında Mustafa Kemal Atatürk'ün Türk kadınının sahneye çıkma yasağını ortadan kaldırmasıyla Afife Jale de özgür bir şekilde oyunculuğunu yapmaya başlar. Birçok tiyatro sahnesinde rol alır, turnelere çıkar. Ne yazık ki sanatçı, yaşadığı sıkıntılı günler ve çektiği ağrılar nedeniyle doktor tavsiyesiyle, ağrılarını durdurmak için kullandığı morfine bağımlı hale gelir. Bu alışkanlığından kurtulmak ister ama bu sefer de uyuşturucu onu bırakmaz. Sağlığı giderek bozulur ve sonunda sahnelere veda etmek zorunda kalır. BİR BAHAR AKŞAMI RASTLADIM SİZE İşte o zor günlerinde Afife Jale ile Selahattin Pınar “Bir bahar akşamı” Kadıköy’deki Kuşdili Çayırında düzenlenen Hafız Burhan konserinde karşılaşırlar. Uzun zamandır saz salonlarının en sevilen besteci ve icracılarından biri olan Selahattin Pınar, Hafız Burhan’ın arkasında tambur çalmaktadır. Afife Jale ise konseri izlemeye gelmiştir. Afife Jale, Türk müziğinin usta sanatçısı Selahattin Pınar’ın naifliğinden, kibarlığından, şık giyiminden, güzel konuşmasından çok etkilenir. Duyguları karşılıksız değildir. İkisi de yirmi beş yaşlarındadır ve görür görmez birbirlerine aşık olup Selahattin Pınar’ın o ünlü şarkısında dediği gibi “Daha önceleri neredeydiniz?” diyerek evlenmeye karar verirler. Her ikisi de gençliklerini acı ve sıkıntılar içinde geçirmiştir. Evlenince hayat boyu özledikleri her şeyi birlikte yapmaya, mutlu olmaya çalışırlar. Selahattin Pınar, o güzel bestelerini çalar, Afife dinler, dinler… Ancak bu güzel ve mutlu günler uzun sürmez. Tüm mutluluklarına karşın Afife tiyatroyu unutamaz ve tiyatronun boşluğunu daha önce tedavi amaçlı kullanmaya başladığı uyuşturucularla doldurmaya başlar. Suriyeli bir eczacı onu morfine alıştırmıştır. Selahattin Pınar, bir gün eşinin öğle uykusu için çekildiği odasının anahtar deliğinden içeri baktığında, onun damarına morfin şırınga ettiğini görür ve yıkılır. Selahattin Pınar, eşine öfkeden çok merhamet duyar. Onu hayata döndürebilmek için çırpınmaya başlar, çünkü karısını çok sevmektedir. Tutkulu her aşık gibi kendini aldatır, Afife Jale’yi kurtarmak isterken kendi de uyuşturucu tuzağına düşer. Bu gidişi geri çevirebilmek için çok uğraşırlar ama bir türlü olmaz. Bunun üzerine Afife, “Terk et beni, yoksa sen de mahvolacaksın, bırak beni gideyim!” diye yalvarır eşine. Artık ikisi için de en kötü günler başlamıştır. Selahattin Pınar hiç yanaşmaz ayrılığa, Afife Jale ise hep zorlar onu. Bunun üzerine Selahattin Pınar altı ay sonra içi kan ağlayarak Afife Jale’yi terk eder. Ve 1935’te boşanırlar. Afife, kimsesiz ve beş parasız, parklarda yatıp kalkar, aş evlerinde karnını doyururken ayrıldığı eşinin kendisinin ardından yazdığı şarkıları taş plaklardan dinleyip ağlar. Afife Jale kimsesiz, terk edilmiş ve yoksul bir şekilde Balıklı Rum Hastanesinde hayata veda eder. Ölümü, gazetelere haber bile olmaz, cenazesi birkaç kişi tarafından kaldırılıp kimsesizler mezarlığında defnedilir. Selahattin Pınar, Afife’nin ölümünün ardından büyük acı çeker. Pek çok ölümsüz, hicran dolu besteye imza atar. Selahattin Pınar sevdiği kadını hiç unutamaz. Afife Jale`den sonra Seyyare Atıfet ile evlenerek yaşamını ölene dek onunla sürdürür. Alkol bağımlısı olduğu sanılan, asabi ve içe dönük bir karaktere sahip Selahattin Pınar 6 Şubat 1960'ta Todori'nin lokantasında, bir arkadaşı ile yemek yerken, geçirdiği kalp krizi sonucu yaşama veda eder. Afife Jale’yle ayrıldıktan sonra tanışıp evlendiği eşi Seyyare Hanım, Selahattin Pınar'la büyük bir aşk yaşadıklarını söyler, ama kocasının güzel kadınlara, özellikle de ilk aşkı Afife Jale'ye olan düşkünlüğünü gizlemez: "Şu gerçeği her zaman kabullendim. Kocam en önemli şarkılarını Afife Jale için yaptı. İlk ve unutulmaz aşkıydı o.” diye anlatır anılarında. (Seyyare Hanımın ölümünden birkaç gün önce verdiği röportajdan) Afife Jale ile beraberliğinin Selahattin Pınar`ın sanat hayatına etkisi büyük olur. Bu dönemde ve boşandıktan sonra bestelediği parçalar genellikle karşılıksız ve ümitsiz aşkları, ayrılık acılarını içerir. "Nereden sevdim o zalim kadını, Anladım sevmeyeceksin beni sen nazlı çiçek, Huysuz ve tatlı kadın"... gibi unutulmaz bestelerini bu dönemde yapar.
- Milyarlık Sevgiler
Nurten B. AKSOY * Günlük sevdaların, saman alevi gibi sönen sevgilerin, sanal aşkların yaşandığı “Ah, nerede o eski sevdalar!” diye hayıflandığımız demlerde; geldi geliyor, sattık satıyoruz, aldık alıyoruz derken bir sevgililer gününe daha kavuştuk. Anlamına ve masumane içeriğine baktığımızda duygu yüklü güzel bir gün gibi görünen sevgililer günü belki de kapitalist sistemin en çok pirim yaptığı, kazanç sağladığı birkaç özel günden biri. Haberlerde sunulduğu gibi tam “9 milyar liralık sevgililer günü… Böylesi güzel bir gün için iyi bir girizgah değil belki ama kapitalizm dediğimiz canavarın, aşk ya da sevgi gibi en hassas olduğumuz duyguları kullanarak insanlara bazı şeyleri dayatmasına gönlüm bir türlü razı gelmediğinden içimden gelen birkaç şeyi yazmak istedim... Duygu dozu abartılmış cicili bicili, kalpli, çiçekli, tek taşlı çeşitli reklamlarla günlerdir insanlara hediye alınmasının gereği anlatılıyor ve psikolojik yönden insanlara bu dayatma yapılırken sevgilisi olmayanların ya da bir şeyler almaya gücü yetmeyenlerin yaralarına tuz basılıyor sanki... Gerçek sevgilerin hiçbir zaman maddi bedellerle gösterilemeyeceğine inanıyorum. Bu nedenle de böylesi sevgilerin bir güne sığdırılmasını ya da yaldızlı reklamlarla insanlara dayatılmasını içime sindiremiyorum. Her tür sevginin ve gerçek aşkın kutsal olduğuna, sevgilerin pahalı hediyelerle anlatılamayacağına inanıyorum. Herkes kendince bir şeyler söylüyor, bir şeyler yapıyor bugünü kutlamak adına. Ben ise sokaklarda gezip durum tespiti yapmayı seviyorum böylesi günlerde. Örneğin geçen yıl Kadıköy’ün ünlü Bağdat Caddesine çıkmıştım. O koca cadde bir "Aşk yoluna” dönmüştü adeta. Her köşe başında renk renk ve mis kokulu çiçekler satan çiçekçi kadınları, ışıklarla bezenmiş vitrinleri, birbirlerine sarılarak yürüyen ya da kafelerin kuytu köşelerinde fısıldaşan gençleri izlemiştim gülümseyerek... Bu ışıltılı görünümlerin arasında ellerinde son derece özensiz, belli ki mecburiyetten yani "günün anlam ve önemine" uyularak alındığı belli olan birer çiçek demeti veya saksısıyla ayaklarını sürüyerek yürüyen orta yaşın üstündeki beyler dikkatimi çekmişti. Yüzleri asık, omuzları çökmüş, bezgin ve bıkkın evlerine doğru giderken "Bu yaşımızda bu da mı gelecekti başımıza?" dercesine yürüyorlardı. Güldüm kendi kendime, bu çiçekler evdeki huysuz hanımların dırdırından kurtulmak için mi yoksa "mahalle baskısı" yüzünden mi alınmıştı acaba? Belki de ben yanılmıştım, belki de o çiçekler solmaya yüz tutmuş ömürlerin sevgi çiçekleriydi kim bilir?
- Hüseyin Rahmi Gürpınar
Nurten B. AKSOY * Eserlerinde 19 ve 20’nci Yüzyıl başındaki İstanbul yaşamını gerçekçi bir biçimde yansıtan, romanı ahlakın aynası olarak gören, geniş bir okur kitlesine ulaşabilmek için yalın bir dil kullanan, eserlerinde toplumsal ve ekonomik eşitsizlikleri, kadın-erkek ilişkilerini, din sorunlarını ustaca anlatan Hüseyin Rahmi Gürpınar; zeki ve kurnazların, saf ve cahilleri kandırarak işlerini yürüttükleri çarpık bir düzenden kurtulmak için akılcı düşüncenin gelişmesi gerektiğini savunmuş ve ilginç yaşam öyküsüyle dikkat ve eleştirileri üzerine çekmiş bir yazarımızdır. İşte onun ilginç yaşam öyküsü ve edebi kişiliği… 17 Ağustos 1864 tarihinde İstanbul'da dünyaya gelen Hüseyin Rahmi’nin babası Hünkâr yaveri Mehmet Sait Paşadır. Çok küçük yaşta annesini kaybeden H. Rahmi, Girit'te bulunan babasının yanına gönderilerek orada İlkokula başlar. Ancak babasının yeniden evlenmesi üzerine altı yaşında İstanbul'daki anneannesinin yanına döner ve eğitimine burada devam eder. Çocukluk yıllarını annesiz ve babasından uzak, terk edilmişlik duygusu içinde geçirir. İlk ve orta öğreniminden sonra tarihçi Abdurrahman Şeref Bey'in himayesiyle Mekteb-i Mülkiye'ye giren H. Rahmi, okulun ikinci sınıfında iken ciddi bir hastalık geçirerek buradaki öğrenimini yarıda bırakır. Kısa bir süre çeşitli devlet dairelerinde çalışan Hüseyin Rahmi yaşamı boyunca hayatını kalemiyle kazanmaya çalışır. Çocukluk ve ilk gençlik döneminde annesinin ölümüyle başlayıp, babasından ayrı kalmayla süren ve yanında yetiştiği büyük annesi ve teyzelerini art arda yitiren yazarın kişiliği ve yaşam çizgisi üzerinde bütün bu felâketlerin belirgin bir rolü olur ve bu etkiler eserlerinde de gözlemlenir. Bir yazısında annesinin ölümünden duyduğu acıyı şöyle anlatır: “Validem okur yazar bir kadındı. Beni dört buçuk yaşında teyzemin terbiye aguşuna bırakarak pek genç iken yirmi ikisinde hayata veda etti. Söz valideme intikal edince kalemimi tutamam, ağlamadan duramam. Çünkü kendisine pek düşkündüm. Kucağından hiç inmezdim. Çocukluğumda bütün ateşleriyle zihnime intiba etmiş birkaç levha vardır ki tahatturu beynimi daima yakar. O zaman ne olduğunu bilmediğim, itiraf lâzım gelirse hâlâ öğrenemediğim hayatın acılığı masum yanaklarımı pek insafsızca şamarlamıştı. Sızısı hâlâ gitmiyor...” Çocukluğunda hayli yaramaz olmasına karşın gittikçe içine kapanan Hüseyin Rahmi, büyükannesi ve teyzeleriyle bir arada yetişmesinin etkisiyle kadınlara özgü birtakım davranış biçimleri geliştirir. Geleneksel toplum hayatının dışına çıkıp “kimse ile samimî olarak görüşmeme” gibi kurallarını kendisinin belirlediği farklı bir yaşamı tercih eder. Anneanne, teyzeler ve dadılardan oluşan kadınlarla dolu bir evde büyüyen Hüseyin Rahmi Gürpınar, onlardan nakış işlemeyi, dantel örmeyi, yemek yapmayı, müziğe, estetiğe derin bir sevgi beslemeyi öğrenir. Romanlarındaki kadınları, onların iç dünyalarını bu kadar iyi anlatması çocukluğunda büyüdüğü bu ortamın eseri olarak nitelenebilir. Gürpınar’ın çocukluğunda özenti olarak başlayan örgü ve dantel merakı, ileriki yaşlarında yalnızlığını gidermek, sıkıntılarını unutmak için hobiye dönüşür. Şimdi müze olan Heybeliada’daki evinde (şu günlerde restorasyon çalışmaları nedeniyle kapalı) yatak odasındaki yatağın üzerinde serili olan işlemeli pembe örtü, odalardaki danteller ve duvarlarda asılı peyzajlar da Hüseyin Rahmi’nin yaptığı eserlerdir. Yemek yapmayı çok seven yazarımızın özellikle reçel ve dondurma konusunda uzman olduğu da söylenir. Öyle ki tanıdıklarından bir hanımın ““Hüseyin Rahmi’nin reçellerini Hüseyin Rahmi’nin romanları kadar severim” dediği söylenir. Heybeliada’nın kuş uçmaz kervan geçmez bir tepesine yaptırdığı köşküne çekilerek çocukluk yıllarından beri tanıdığı ve kendisi gibi hiç evlenmemiş olan Miralay Hulûsi Beyle birlikte toplumdan ve dönemin edebiyat çevrelerinden uzak bir hayat süren Hüseyin Rahmi’nin dışa oldukça kapalı bulunan özel hayatı ve özellikle de hiç evlenmeyişi hem az sayıdaki dostları hem de dönemin edebiyat çevreleri tarafından daima merak edilen bir konu olur. Fakat yazar bu konuda kendisine yöneltilen soruları hep geçiştirir yahut cevapsız bırakır. Müzmin bir bekar olan Hüseyin Rahmi için aşk, cinselliğin öne çıktığı, gelip geçici bir durumdur. Refik Ahmet Sevengil, Gürpınar’ı anlattığı bir yazısında şöyle der: “Şimdiye kadar hiç evlenmemiştir. Bir gün sebebini sorduğum zaman önce sıkıldı. Çocukluğunda aralarında büyüdüğü eski İstanbul hanımlarından öğrenilmiş bir mahcubiyet edası ile kızardı, sonra galiba suali cevapsız bırakmış olmamak için gülümsedi: Yattığım odada başka nefes istemem, sinirlenirim; bunun içindir ki misafirlikte de kalamam, diye cevap verdi.” Hüseyin Rahmi; hemen hemen bütün romanlarında yarattığı ahlâk kurallarını çiğnemekte hiçbir mahzur görmeyen deli, cani, züppe ve bencil tipler vasıtasıyla toplumsal hastalıkları tespit ve teşhir ederek tedavi yollarını göstermek istemiştir. Özellikle yazarın “en korkunç eseri” sayılan ve Son Posta gazetesinde tefrik edildiği yıllarda ahlaka aykırı bulunarak yazarın yargılanarak beraat ettiği “Ben Deli miyim” romanı bunun en güzel kanıtıdır. Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın eserlerinde Anadolu yoktur. Yazarımız İstanbul halkının toplumsal, töresel yaşantısını, aile geçimsizliklerini, mahalle kadınlarının kavgalarını, batıl inançlarını, yaşadığı çağdaki Türk toplumunun geçirmekte olduğu kriz ve değişimleri gözlemci bir mizah dehası ile anlatır. Servet-i Fünûncuların yaşıtı olduğu halde, toplumcu bir sanat anlayışıyla yazar. Romanlarındaki kahramanların çoğu 19. Yüzyıl sonu İstanbul'unun canlı, renkli insan ve hayat manzaralarıdır. Roman ve öykülerinde seçtiği tipleri seviyelerine uygun, ustaca konuşturur; olayları hem komik hem acıklı yönleriyle anlatır. Hüseyin Rahmi'nin Gulyabani isimli romanından Ertem Eğilmez’in sinemaya uyarladığı “Süt Kardeşler” filmi bunun güzel bir örneğidir. Refik Ahmet Sevengil Hüseyin Rahmi’yi anlattığı kitabında yazarımızı şöyle anlatır: “Çocukluğu eski İstanbul hanımları arasında geçmiş; aradaki yarım asırdan hayli fazla olan zamana rağmen o hayatın tesirlerini jestlerinde kuvvetle muhafaza ediyor; gün görmüş, anâneye sadık, kibar bir İstanbul hanımefendisi gibi ekseriya ellerini ya dizlerinin üstünde, ya göğsünün üstünde kavuşturarak oturur; gülerken parmakları birbirine bitişip güzel bir siper haline gelen bir eli ile ağzını örter; kahkahaları küçük, sessiz ve kibardır; dudaklarında sönen gülümsemesi bir müddet de gözlerinde devam eder… Gayet iyi tentene örer, yastık işler, beyaz işi yapar…” (Refik Ahmet Sevengil, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Hilmi Kitabevi, İstanbul) “Mürebbiye adlı romanıyla birdenbire şöhretin ve muvaffakiyetin en yüksek mertebesine çıkan bu muharriri hep severdik, fakat uzaktan...” diyen Halit Ziya Uşaklıgil ise onun insanlardan kaçan huyunu haklı gösterecek bir sebep bulamadığını anlatır “Kırk Yıl” adlı hatıralar kitabında. Şevket Rado da eserleri kadar eldivenleriyle de tanınan yazarımızı: “Hüseyin Rahmi yanına eldiven almadan asla sokağa çıkmazdı. Sokakta el sıkmasını sevmez, evdeki kapıları entarisinin eteği ile tutarak açardı. Belki de hayatında hiç evlenmemesinin sebebi bu idi.” diye anlatır. İlginç kişiliği ve “Gulyabani, Şık, Şıpsevdi, Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç, Mürebbiye…” başta olmak üzere yazdığı onlarca eserleriyle edebiyat tarihimizde yerini alan Hüseyin Rahmi, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 5. ve 6. Dönemlerinde, Kütahya milletvekili olarak görev yapmıştır. Ömrünün son otuz bir yılını geçirdiği Heybeliada'daki köşkünde 8 Mart 1944 tarihinde hayata veda eden yazarımızın mezarı da Heybeliada’daki Abbas Paşa Mezarlığındadır. Yararlanılan Kaynak: http:// www.edebiyatfatihi.net/2014/11/huseyin-rahmi-gurpinar-neden-evlenmedi.html
- Beyaz Rusların Yüz Yıllık Türkiye Macerası
Nurten B. AKSOY * Kuzeydoğu komşumuz olan bir zamanların SSCB'siyle ya da bugünün Rusya'sıyla kimi zaman dostane, kimi zaman düşmanca ilişkilerimiz tarih boyunca sürmüş; savaşlar, devrimler ve göçlerle bu iki milletin bireyleri pek çok zaman yüz yüze gelerek bir arada yaşamak zorunda kalmışlardır. Rus halkı, özellikle kadınları çeşitli dönemlerde düştükleri zor koşullarda Türkiye’yi bir çıkış kapısı olarak görmüş, en yakın gördükleri komşularına sığınarak yaşam savaşına bizim topraklarımızda çalışarak devam etmişlerdir ve halen de etmektedirler. Son yıllarda Rusya ile yaşanan siyasi ilişkileri bir yana bırakarak 20. Yüzyılın başlarına gidelim önce... 1917 yılı dünyada siyasi dengelerin değiştiği en önemli yıllardan biri olarak tarihe geçer. Bir yandan I. Dünya Savaşı devam ederken, bir yandan da Rusya'da art arda iki devrim yaşanır. Bu devrimler sonunda Çarlık rejimine son verilerek dünyanın ilk sosyalist yönetimi kurulur. 1917 Ekim devriminin büyük sarsıntılarından kaçan yüz binlerce Beyaz Rus, İstanbul’u en önemli çıkış kapısı olarak görürler. Devrimin ardından Rusya’dan kaçanların sayısı iki milyon kişiyi bulurken, bunların yaklaşık iki yüz bini de İstanbul’a gelir. Bu mültecilerin gelmesiyle bir anda İstanbul nüfusunun yüzde yirmisi mültecilerden oluşur. Aynı gemide yan yana yeni bir yaşama yelken açan soylular, burjuvalar, sirk cambazları ve uşaklar İstanbul’da da aynı kaderi paylaşırlar. İşgal altındaki İstanbul’da yaşam koşullarının çok zor olmasına karşın bu insanlar olağanüstü bir dayanışma sergilerler. Bir yandan zorlu bir yaşam mücadelesi verirken bir yandan da İstanbul’un sosyal hayatında derin izler bırakırlar. Bu yaşam mücadelesinde onları ayakta tutan en önemli unsur, bu zor günlerin geçeceği ve bir gün vatanlarına dönecekleri umududur. Bir Rus göçmen bu konuda şunları söyler: "Rusya’dan kaçarken hep şunları düşündük: 1492’de İspanyol Engizisyonundan kaçan Yahudilere kapılarını açan tek ülke Osmanlıydı. 1920’lerde de bizi geri çevirmeyeceklerdi." 1917 Devriminden sonra dünyanın yedi bucağına dağılan Beyaz Ruslar, önce en yakın durak olduğundan, ardından da özgürlüğe uzanan köprü olarak Türkiye’yi görürler. Bu seçimlerinin iki nedeni vardır. Birincisi; çoğunluk için en yakın ve en güvenli ülke Türkiye'dir. İkincisi; Osmanlının engin hoşgörüsü ve konukseverliği dünyaca meşhurdur. 1919 yılı Aralık ayından itibaren İstanbul’a gelmeye başlayan Ruslar, Çarlık yanlısı, orta halli ve fakir sivillerden oluşuyordu. Birçoğunun üstü başı perişandı. Çok sayıda hasta ve çocuk olması, durumu daha da zorlaştırıyordu. Bu orta halli insanların dışında İtalyan vapuru Biron’la İstanbul’a çok sayıda prens, kont ve kontes de gelir. 1917 Devriminden önce “Beyaz Ordu” denilen Rus Ordusu devrimden sonra “Kızıl Ordu” adını alır. Devrimden sonra Türkiye’ye iltica eden Rusların neredeyse tümü, işte bu “Beyaz Ordu” subaylarıydı Çarlık ordusunda subay olmak için mutlaka bir asalet unvanına sahip olmak gerektiğinden 100 yıl öncesinin İstanbul’u; “Baron-Albay, Kont- General ve Grand Düklerle” dolar. İşte o günlerde on binleri bulan bu göçlerle İstanbul’da gıda ve barınma sorunu ortaya çıkar. Fiyatlar artar, salgın hastalık tehlikesi belirir. Rus konsolosluğunun bahçesi, yardım örgütlerinin ve kiliselerin önleri barınak bulamayan Beyaz Ruslarla dolar. Yetersiz kalan yardımlar ve olumsuz koşullar Beyaz Rusları dayanışmaya ve örgütlenmeye zorlar. Kısa zamanda yemekhaneler, barınma yerleri, hastane ve okullar kurulur. Sergiler açılır, kermesler, balolar düzenlenir. Rus kadınlarının ürettiği elişleri sokaklarda satılır. Çalışabilecek herkese iş bulunur. Dünyanın tüm ülkelerine mülteci ve öğrenci almaları için talep gönderilir. Ruslar İstanbul’da aç kalmamak için her işte çalışırlar. Seyyar satıcılık, tamircilik, şoförlük, fotoğrafçılık, seyislik, hamallık, garsonluk, hizmetçilik yapan subaylar, generaller, prensesler doldurur Galata’nın ve Pera’nın sokaklarını. “Spassibo İstanbul! Şükran İstanbul! Bize kollarını açtın, barındırdın, iş buldun, hayatımızı kurtardın! Seni hiç unutmayacağız, dünya güzeli şehir!” sözleri, 1924 yılında Babok ve Oğlu Matbaası tarafından basılan ‘Spassibo’ isimli kitabın önsözünde yer alır. Rusların gelişiyle pek çok şeyin değişmesi gibi şehrin sanat hayatı da değişir. Gelenler arasında pek çok balerin, ressam, opera sanatçısı olduğundan, İstanbul’un sanat hayatı birdenbire renklenir. Şehir halkı ‘Sevil Berberi’ gibi operalar ve ‘Rasputin’ gibi bale gösterileriyle tanışır. Rus ressamlar sergiler açar, fotoğraf salonları açılır. Sinema sanatçısı İvan Mozhukhin’in başrolde oynadığı ‘Acılar Yolculuğu’ adlı filmde sanatçı kendi hikayelerini anlatır. İstanbul’da Beyaz Rus olgusu devrimin ardından başlayıp 1940’lara kadar sürer. Beyaz Rusların varlıklarının en çok hissedildiği yıllarsa 1920-1924 arasıdır. Bu yıllarda Beyoğlu, Beyaz Rus istilasına uğramış gibidir. Ana caddeler üzerinde kabareler, arka sokaklarda pavyonlar açılır, Rus lokantalarının masaları kaldırımlara taşar, şarkılı ve danslı şovlar İstanbul gecelerine renk katar. Beyoğlu’nun ön yakasında eski düşesler votka sunarken, arka yakasında Odessa ve Kiev genelevlerinden kaçan kadınlar kokain pazarlar. Beyaz Rus kadınları İstanbul’a geldiklerinde güzellik ve görünüşleriyle olay yaratırlar. Genelde duru beyaz tenli, sarı saçlı, mavi gözlü olan bu kadınlar, başı açık gezip, kısa ya da ‘kloş’ tabir edilen etekler giyerler. Saçlar “çan kesimi” denilen şekilde kısacık kesilir. Kimileri saçlarına tülbent sararak ‘Rus başı’ modasını başlatır. İstanbul’a gelen Avrupa görmüş, Beyaz Rus aristokratlar, son modayı da beraberlerinde getirdikleri için, terzilik yapan İstanbullu şık hanımefendiler arasında büyük ilgi görürler. Beyaz Ruslar en çok, en iyi bildikleri işte, eğlence sektöründe tanınırlar. Rus şarkılarına, Türkçe aranjmanlar yapılır. “Rus geldi aşka, Rus’un aşkı başka” sözleriyle oynanan Kazaska oyunu o günlerde meşhur olur. “Hatırla Sevgili’ diye tanınıp sevilen şarkı da aslında “Hatırla Margarit” diye başlayan bir Beyaz Rus şarkısıdır. Bugünkü Çiçek Pasajı, adını o dönemde kapısında çiçek satan Rus kadınlardan alır. Sesinin güzelliğiyle ünlü fülürye kuşunun sesini dinlemeye gidilen mesire yerine Rus kadınlar telaffuz zorluğu nedeniyle “Florya” deyip mayolarıyla denize girmeye başlayınca İstanbul’da adeta deprem yaşanır. Bir süre sonra ortaya çıkan plaj kültürü, Müslüman Türkler tarafından da benimsenir. Göç dalgasıyla gelen Rus kadınların bazılarının bar ve restoranlarda çalışması ve Türk erkeklerinin buralara ilgi göstermesi önemli bir sosyal olay haline gelir. Bugün bütün Rus kadınlarına yapıştırılan “Nataşa” yaftası, o günlerde “Haraşo” şeklinde ortaya çıkar. “İyi, hoş, güzel” anlamına gelen Rusça sözcük ‘Haraşo’, Rus lokantalarında, barlarında, pavyonlarında, kabarelerinde, pastanelerinde sıkça duyulur. İstanbullular özellikle sarışın ve beyaz tenli Rus kadınlarına ‘haraşolar’ adını takar. Haraşo kelimesi, gazete köşelerine, fıkralara ve karikatürlere konu olur. Dönemin mizah dergilerinde, özellikle Akbaba Dergisinde haraşoların hicvedildiği onlarca karikatür yayınlanır. Reşat Ekrem Koçu İstanbul Ansiklopedisi’nde şöyle yazar: “Beyaz Ruslar İstanbul tarihçesinde önemli bir hatıraya sahiptir... Bu muhacir Beyaz Rusların büyük ekseriyeti Çarlık Rusya’sının en yüksek, görgülü, bilgili tabakasına mensuptu. İstanbul’da iş konusu olarak ilk düşündükleri şey, büyük şehrin mahrum olduğu eğlence yerleri açmak oldu. Bu arada İstanbul’un ilk barlarını açtılar. Açtıkları eğlence yerleri hakikaten kibar sanat mahfilleri oldu... Ak sakallı yarbaylar, albaylar, generaller, memleketinde malikaneler bırakmış zenginler, Beyoğlu Cadde-i Kebir’inde, boyunlarında basit tahta işportalar, kibrit, sigara, çikolata ve karamela sattılar.” Beyaz Rus kadınlarının İstanbul’a gelişiyle birçok ailede huzursuzlukların başladığı rivayet edilir. Gerçekten de Beyaz Rus kadınlar bu nedenle son derece zor anlar yaşar. Çarın sarayında her türlü lüks ve konfora alışık kadınlar, Beyoğlu’nda garsonluk yapar, daha az şanslıları Galata pavyonlarında kokain satıp kendini pazarlar. Aralarında bulaşıkçı düşesler, tuvalet temizleyici kontesler, hastabakıcı baronesler, dadılık yapan nedimeler vardır. Bir bölümü boynunda sigara tablası, Pera’da bir aşağı bir yukarı dolaşır, kimi de gazete satar. Beyaz Rus kadınlarının övgüye değer yanı, iş ne olursa olsun çalışmaktan çekinmemeleridir. Rus kadınlarının önemli bir faaliyeti de tombala oynatmalarıdır. İstanbul kahvehanelerindeki erkekler kolları, göğüsleri açık, güler yüzlü, sarı saçlı, mavi gözlü Rus dilberlerini karşılarında gördüklerinde cüzdanlarını sonuna kadar açmakta tereddüt etmezler. Olay öyle büyük boyutlara ulaşır ki Türk kadınlarının şikayetleri üzerine "Tombalacılarla Mücadele Derneği" dahi kurulur. Sonunda tombala oyunu yasaklanır. Her şeye rağmen bir gün ana vatanlarına dönebilme umuduyla yaşayan Beyaz Rusların evlerinde çarlık döneminden kalma kağıt paraları, madalyaları ve umutlarını sakladıkları “Haraşo bohçaları” bulunduğu anlatılır. Görkemle rezaletin harmanlandığı ‘haraşo fırtınası’ Beyaz Rusların çoğunun Fransa, Amerika ve Arjantin’e vize almasıyla durulur. Vize alanların arasında Gürcü Prensi Medivani de vardır. Bu arada yatırım yapmayı başaranlar veya bir Türk’le evlene Ruslar İstanbul’da sürekli kalmayı başarırlar. 20. Yüzyılın başlarında esip geçen Haraşo fırtınası 1990’lı yıllarda SSCB’nin yıkılmasından sonra Sarp sınır kapısının açılmasıyla, özellikle önceleri Karadeniz sahillerinden başlayıp zamanla ülkemizin tümüne yayılan Nataşa fırtınasına bırakır yerini. Siyasi ve sosyal çalkantılar sonunda 1991 yılında dağılan SSCB’nin yoksul vatandaşları bu sefer de ellerinde bavulları ve satmak istedikleri eşyalarıyla Hopa’dan Samsun’a kadar uzanan sahillerde boy göstermeye başlarlar. Hatta zamanla Akdeniz’in sıcak sularına kadar inerler… Artık onları bazen bir sanatçı, bazen bir hastabakıcı, bazen bir anne olarak hemen her yerde, içimizden birileri olarak görmek mümkün. Kaynak 1: http://www.milliyet.com.tr/-tesekkurler-istanbul-seni-magazin-1743784/ Kaynak 2: http://www.ekrembugraekinci.com/makale.asp?id=856
- Babasından Deniz Gezmiş'e Mektup
Nurten B. AKSOY * Mektuplar; kimi zaman iki sevdalının birbirine yazdığı, kimi zaman bir anne ya da babanın evladına, kimi zaman da bir evladın anne-babasına yazdığı mektuplar… Belki tarihin tozlu sayfalarında kaybolan, belki bir kutuda sararıp solan ama tarihe ışık saçan mektuplar… İşte o mektupların belki de en hüzünlüsü… Yüreğindeki sevgiyi acıyla harmanlayan eğitimci bir babanın, çok genç yaşta vatanı ve idealleri uğruna darağacında can veren bir fidanın babasının, yani Cemil Gezmiş’in tam 48 yıl önce oğlu Deniz Gezmiş’e yazdığı mektup… İbretle ve dikkatle okunması gereken bir mektup… 1970 yılının Eylül’ünde Bursa Cezaevinden tahliye olan Deniz Gezmiş üniversiteyle ilişiği kesildiğinden askere çağrılır. Ama o, kafasındaki gerilla planlarını gerçekleştirmek için askere gitmez ve asker kaçağı diye aranmaya başlar. Bir müddet ODTÜ kampüsünde saklanan Deniz mücadeleye devam etmek için arkadaşları Sinan Cemgil ve Hüseyin İnan'la birlikte bir bankayı soymaya, daha doğrusu kendi deyişleriyle “bankanın parasına el koymaya” karar verir. Bunun için de “yabancı sermaye ile işbirliği yapan” bir bankayı seçerler. Deniz ve arkadaşları 11 Ocak 1971'de Ankara-Emek’te bir banka şubesini basıp kasadaki 124 bin liraya “el koyarlar”. Onlar bu parayı halk için kullanacaklardır, ancak olay gazetelere adi soygun olayı gibi yansır. Kısa bir süre sonra da soygunu yapanların kimliği ortaya çıkar. Zaten onlar da baskın sırasında yüzlerini saklamamışlardır. Bunun üzerine polise, “Vur emri” verilir. Denizlerin gerçek niyeti bilinmediğinden ve banka soygunu “sıradan bir soygun” sayıldığından, herkes şaşkına döner. En çok da Gezmiş ailesi… Nasıl olur da Deniz gibi bir politik eylemci, banka soyar? Banka soygunu bahanesiyle oğlunun vurulacağından korkan Baba Cemil Gezmiş, zamanın başbakanı Süleyman Demirel’e bir telgraf çekerek vur emrinin önüne geçilmesini, yargısız infaz yapılmamasını, Deniz’in “kim vurduya gitmemesini” ister. Ama bütün bu çabaları karşılıksız kalınca o acıyla oğlu Deniz’e bu mektubu yazar… “Oğlum Deniz, 12 Ocak’tan beri Türkiye radyolarında ve basında banka soygunu ile ilgili haberleri büyük bir üzüntü içinde takip ediyorum. Kendi kendime bu suçun faili olup olamayacağını düşünüyorum ve bunun için çok önceleri yeniden yaşamış gibi canlandırıyorum hayalimde. Karlı bir şubat sabahı Ayaş’ta dünyaya gözlerini açtığın zaman ilk işin ağlamak olmuştu. Şimdi anlıyorum, karşında canlı yaratık olarak ilk defa bizi görmüştün; insanları… Ve içinden, ‘Ben bütün ömrümü bu nankör yaratıklar arasında mı geçireceğim’ diye düşündün, onun için ağladın… İnsanlar; yani bütün istikbalini onların daha mutlu olmaları uğrunda feda ettiğin insanlar… Canavarların en korkuncu olan bizler… Tanrı’nın bahşettiği zekâ ve yetenekleri zehirli birer hançer gibi hemcinslerinin azap çekmesinde kullanan uygar canavarlar... Neden böyle yaptın oğlum? Günlük kazancı ile geçinen bir aile topluluğu içinde, tuzuna haram karışmamış bir çorba bulurdun. Giyecek bir elbisen, yatacak bir yatağın vardı. Hem zaten sen hiç kendini düşünmeyen bir çocuktun. Kardeşlerine alınan bir giysi için kıskanmaz sevinirdin. Diğergâm bir yaradılışın vardı; paraya hiç kıymet vermezdin. Hatta bir gün yapmayı tasarladığım bir iş konusunu sofrada konuşurken beni kınamış ve şöyle demiştin: ‘Baba, hayatta paraya değer vermeyen insan olarak seni bilirdim.’ Benimle anlaşamıyordun. Benim görüşlerimi beğenmiyor, yarınki Türkiye’nin size ait olacağını söylüyordun. Beni tutuculukla itham ediyordun. İçten içe sana hak vermekle beraber, artık iki ayrı dünyanın insanları olduğumuzu kabul ediyor ve susuyordum. Bundan sonraki olaylar belli… Sen kaderin çizdiği yolda hızlı adımlarla ilerliyordun. Benim hayat tecrübem, senin bu hızını kesmeye yetmedi. 18 yaşını bitirmiş, kanun nazarında reşit olmuştun, ama benim gözümde henüz ilk gençlik çağının en hassas ve tehlikeli bir döneminde idin. Benim şefkatim, çevrenin hoyrat davranışı ile meydana gelen tahribatı onarmaya yetmiyordu. Halbuki sen eğitime muhtaçtın. Artık olaylar seni kötü niyetlilerin pençesine atmıştı. Çıkmana imkan yoktu. Çıkarlarına sekte vurduğun çevreler senin bütün çıkış yollarını tıkamışlardı. Sana Ermeni demişler. Sen de ‘it ürür kervan yürür’ demiş geçmiştin. Bana sorsaydın. Anne tarafından deden Balkan Savaşı’na askeri lise öğrencisi olarak katılmış, Kurtuluş Savaşında yaralanmış ve İstiklal madalyası almış şerefli bir subaydır. Baba tarafından deden şimdi seni Ermenilikle itham eden zibidilerin var olması için Sarıkamış Muharebesinde Moskof ordularına karşı savaşırken esir düşmüş ve üç yıl Sibirya ormanlarında işkence çekmiştir. Sen bilir misin, Gezmiş oğulları Birinci Dünya Savaşında on altı şehit vermiş bir ailedir. Babanın üç dayısı Erzurum’un geri alınmasında Ermeniler tarafından şehit edilmişti. İşte sen bu biçim Ermeni’sin. Senin için bütün bu olayları kolay diploma almak için yapıyor diyorlar. Evde bulunan öğrenci karnene baktım şimdiye kadar girdiğin bütün derslerden iyi, pekiyi almışsın. Zaten saçı uzun gençlerin devam ettiği yerlere uğramaz, gece yarılarına kadar odana kapanır, çalışırdın. Sana dışardan çok miktarda para alıyor dediler, bazı gazete sahipleri zarflar içinde binlikleri sana gönderdi dediler. Bu ne tezat oğlum, bu kadar bol parası olan banka soyar mı? Bütün bunları yazarken içimin kan ağladığını tahmin edersin. Bu duyguyu sen değil, yalnız baba olanlar bilir. Sağlıklı, yakışıklı, boylu poslu bir delikanlı idin. Sen gelecekten, biz de senden neler beklerdik. Nasıl oldu da seni bu hale getirdik? Suça itmek için elimizden gelen her şeyi yaptık. Başta üniversitenin büyük hocaları, ana, baba, bizler, toplumun her kesimi, politikacılar ve tüm yönetim sorumluları… Anlamadık seni; anlamak işimize gelmedi, çıkarlarımıza aykırı düştü! Her çıkış yapışında kendi hesabımıza bir yararlanma yolu aradık senden… Hâlâ öyle değil miyiz? Bak bizim felaketimizin üstünde kâşâneler kuranların ağızları kulaklarında… Her öğrenci kurşunlanmasında, ‘Darısı diğerlerinin başına’ diye demeç veren, çok muhterem usule uygun banka soyguncusu bile şimdi ne parlak demeçler hazırlar bilinmez. Senin için ‘Cezaevine girdi çıktı’ dediler. Bildiğim kadarıyla polis koydu, yargıç çıkardı, ama sen de durmadın. Polis seni döverken elini kaldırır, başını korursan elbette emniyet mensubuna mukavemet eder ve girersin içeri. Hatta bir defasında emniyet mensuplarından birinin başına kiremit parçası atmış, yaralamıştın. ‘Yarasında hayati tehlike vardır’ kaydıyla bir ay rapor almış, iki gün sonra da emniyet müdürlüğüne tayin edilmiş, göreve başlamıştı. Sen gençlik teşkilatında otururken, Yıldız’da asansör boşluğunda bulunan av tüfeği sana mal edilmiş ve bunun için 9 ay içeride kalmıştın. Belki de öyledir, sen onlardan iyi mi bileceksin? Hem ne diye sen ifade verirken arkadaşların dışarıdan, ‘Surlardaki toplar da Deniz’indir’ demişlerdi? Ben ondan şüpheliyim! İşte böyle oğlum… Üç yıldan beri yaşantımızı zehreden, toplumu tedirgin eden bu olaylar zinciri başladığı yerde çözülür ve bugünkü elem verici sonuca varmazdı. Bunun için biraz anlayış, sağduyu ve ihtiraslardan arınmış, gençlik psikolojisinin genel kurallarına uygun bir politika yeterli idi. Böyle olmadı. Şimdi sen ve senin kader çizginde giden on binlerce genç bu metotla birer toplum ve düzen kırgını olup çıktınız. Ben bir evlat kaybettim, fakat toplum kendi geleceği üzerinde bir kumar partisini kaybetmektedir. Korkunç bir ihmaldir bu… Bir gün ‘Suçlu ayağa kalk’ derlerse, senden başka hepimiz ayaktayız! Suç ve ceza teorilerinde kürsü sahipleri, suç ve ceza konusunda uygulama yapanlar, tüm eğitimciler, yöneticiler, politikacılar… Suça itmek, suçlu yakalamak, suç tasni etmek ve ceza vermek kolaydır. Güç olan suçu işletmemek, suça yönelten nedenleri ortadan kaldırmak ve suça yönelmişleri anlamaktır. Gayretlerinizi, güçlerinizi ilim ve irfanınızı bu noktada birleştirin. Cezanın, hele maddi cezanın islâh niteliğini çağdaş eğitimci kabul etmemiştir. Mektubumun sonundaki teklifimi iyi dinle: İçişleri Bakanlığı, Türkiye radyoları ile seni suçlu ilan etti. Ben evdeki yığın hukuk kitaplarına baktım, orada ‘kendisine suç isnat edilen kişi yargıç kararı ile suçu sabit oluncaya kadar sanık sıfatını haizdir’ diyor, ama ben hukukçu olmadığım için belki de bildiri doğrudur, bilemem. Eğer sen bu suçun faili isen bulunduğun yerde adaletin hükmünü beklemeden kendini cezalandır. Eğer suçsuz isen çık, adalete teslim ol. Korkma, memlekette yargıçlar da var.” Baban Cemil Gezmiş 18 Ocak 1971 Baskınların arttığı, gözaltıların çoğaldığı ve çemberin daraldığı o günlerde Deniz Gezmiş, kamuoyuna eylemlerinin nedenini anlatmak için babasının açık mektubuna cevaben, onun yaptığı gibi açık bir mektup yazar ve arkadaşları Hüseyin İnan’la yayınlanması isteğiyle Cumhuriyet gazetesine yollar. Cumhuriyet Gazetesi de bu mektubu 29 Ocak 1971 tarihinde yayınlar… “Baba, Sana her zaman müteşekkirim, çünkü Kemalist düşünceyle yetiştirdin beni. Küçüklüğümden beri evde devamlı Kurtuluş Savaşı anılarıyla büyüdüm. Baba biz Türkiye’nin İkinci Kurtuluş Savaşçılarıyız. Elbette ki hapislere atılacağız, kurşunlanacağız da. Tıpkı Birinci Kurtuluş Savaşında olduğu gibi, ama bu toprakları yabancılara bırakmayacağız ve bir gün mutlaka yeneceğiz onları. Düşün baba, bugünkü hükümet, işini gücünü bırakmış bizimle uğraşıyor. Çünkü bizden başka gerçek muhalefet kalmamış durumda. Ve hepsi Kemalist çizgiden sapmışlar ve tarih önünde hüküm giymiş durumdalar. Biz çoktan onları tarihin çöplüğüne atmış durumdayız. Ya vatan ya ölüm!” Deniz Gezmiş Kaynak: “Abim Deniz” kitabı
- Milyon Taşından Kurşunlu Mahzene
Nurten B. AKSOY * İstanbul bir masal hem de "Binbir Gece Masalı", anlat anlat bitmez... Sanırım ben de ömrüm oldukça İstanbul'u anlatmaya ve keşfetmeye doyamayacağım... Hafif rüzgarlı, bulutlu ama bir o kadar da güzel ve ılık bir hava vardı İstanbul'da. Aldığım bir davete icabet etmek üzere çıktım evden, martıların eşliğinde karşı yakaya geçtim. Buluşacağım arkadaşım "Milyon Taşı'nın" önünde buluşmayı teklif etmiş ve ben de olur demiştim. Kırk yıllık İstanbullu edasıyla Sultan Ahmet Meydanına gelip Dikilitaş'ın önünde beklemeye başladım, ama ne gelen vardı ne de giden... Bir müddet sonra arkadaşımı telefonla aradığımda, Milyon Taşının önünde beklediğini söyleyince şaşırarak yanlış yerde beklediğimi fark ettim ve bu sefer ayrıntılı tarif alıp gerçek buluşma yerine yöneldim utanarak... Utanmamın iki nedeni vardı; birincisi arkadaşımı çok bekletmiştim, ikincisi bir İstanbul sevdalısı olduğumu her dem övünerek söyleyen ben, hâlâ İstanbul'u tanıyamamıştım. Neyse sabah Sultan Ahmet'e geldiğimde bulamadığım Milyon (Million) taşını bulmak üzere Yerebatan Sarnıcının önüne geldim ve ömrümün yarısını geçirdiğim bu şehrin ne gizemli bir yer olduğuna bir kez daha şaştım. Bir kez daha "bakmak" ile "görmek" arasında ne kadar büyük fark olduğunu anladım. Yıllarca hemen hemen her gün önünden geçtiğim halde hiç görmediğim, aslında adını ve öyküsünü bildiğim Milyon taşının burada olduğunu fark etmediğim için bir kez daha utandım kendimden. MİLYON TAŞI İstanbul'un Cağaloğlu semtinde, Ayasofya Camii ve Sultan Ahmet meydanının karşısında, Yerebatan Sarnıcı'nın hemen önünde, tramvay yolunun yanında bulunan bir küçük taş. Bizans İmparatorluğu döneminde Konstantinopolis şehrine ulaşan tüm Roma yollarının başlangıç noktası sayılan ve dünya üzerindeki diğer şehirlerin bu şehre olan uzaklığının hesaplanmasında kullanılan, sıfır noktasını gösteren yer... Yıllar sonra keşfettiğim bu değerli (!) taşın fotoğraflarını çektim, özür dilemek adına ihtiram duruşunda bulundum önünde... NALLI MESCİD Sirkeci'ye doğru yola koyuldum, Bâb-ı Âli yokuşundan inerken yıllarca Vilayet binasının gölgesine sığınmış, 15. Yüzyıl'da İmam Ali Efendi tarafından yaptırılan ve minaresinin kaidesinde nal resimleri olduğu için Nallı Mescit diye bilinen o minik, şirin mescidin restore edilmiş haliyle karşılaştım. Bir gelin gibi pırıl pırıl olmuş, allanıp pullanmıştı o minik camii... Ama yanında 2014 yılında bir Cumhuriyet bayramında anlı şanlı açılışı yapılan ve hizmete sunulan meşhur Marmaray'ımızın çirkin mi çirkin istasyonu arz-ı endam ediyordu... Bu çirkin taş yığını karşısında içimden "lâhavle" çekerek indim o çilekeş yokuşu. Aşağıda Yenicami karşıladı tüm ihtişamıyla beni... Rüzgar bir yandan içimi ürpertirken, Galata Köprüsü'nde oltalarını denize atmış bekleşen balıkçıları selamlayarak köprüden geçtim, tepelerden bir yerden Galata Kulesi mağrur bir eda ile tepeden bakarak selamlarken beni Karaköy'e geldim, biraz soluklanmak, denizi seyretmek, vapurların peşine takılıp İstanbul'un iki yakası arasında mekik dokuyan martılara el sallamak ve demli bir çay içmek için bir çaycıya oturdum. Bir zamanlar ayyaşların, tinercilerin mekanı olan Karaköy'ün arka sokaklarının Şanzelize sokaklarına döndüğünü gördüm hayretle, öylesine güzelleşmişti ki o sokaklar, çayımı yudumlarken tüm yorgunluğumun uçup gittiğini hissettim. Eve dönmek üzere vapur iskelesine doğru giderken Yeraltı Camii'nden gelen hüzünlü ikindi ezanını duyunca camiye girmeye karar verdim. YERALTI CAMİSİ Yeraltı Camisinin kubbesi yok, minaresi de sonradan yapılmış. Karaköy vapur iskelesini geçtikten sonra sola sapınca, Kemankeş Caddesi üzerinde yer alan Yeraltı Cami, nam-ı diğer Kurşunlu Mahzen; aslında cami olarak yapılmış bir yapı değil. Hikayesi yüzyıllar öncesine dayanıyor. Yapımı tam olarak bilinmese de 570'li yıllarda Doğu Bizanslıların gemilerin Haliç'e girişini engellemek için Galata-Sirkeci arasına çektiği zincirin bir ucunun bağlandığı Kastellion Kulesi'nin mahzeni... İstanbul'un fethi sırasında da Haliç'i kapatan zincirlerin bu mahzene bağlandığı söyleniyor. Fetih'ten sonra da Sultan-ı Mahzen olarak anılmaya başlanmış; cephane deposu, su sarnıcı olarak kullanılagelmiş. Camiye çevrilmesiyse 259 yıl öncesine dayanıyor. Mesleme bin Abdülmelik komutasındaki İslam ordusu (700'lü yıllar) İstanbul'u kuşatmak için birçok sahabe ve tâbiinle (sahabeyi gören Müslüman) beraber İstanbul'a gelir. Ordu Galata çevresinde konuşlanır ama zor günler onları bekliyordur. Çetin çatışmalardan sonra Bizans'a esir düşenler büyük işkencelere maruz kalır. Söylenen o ki tâbiinden olan Süfyân bin Uyeyne kuşatma sonlanıp ordu geri çekilirken Bizans'a esir düşer. Kastellion Kulesi'nin zindanına hapsedilir, susuz bırakılır. Dua edince de yerden su çıktığı rivayet edilir. Zindanda gördüğü işkenceler sonucu şehit olur. Mahzene gömülüp kabrin bulunduğu kapı kurşunlanarak kapatılır. O günden beri de Kurşunlu Mahzen olarak anılagelir burası. İşte camideki bu mezar ve yanındaki iki mezar cam muhafazalar içine alınmış, sanki içindekilerin esareti kıyamete kadar sürecek... Üstlerine ne bir damla yağmur ne de gün ışığı düşecek... Kafamda bin bir düşünce, yüreğimde hüzün Kadıköy vapuruna doğru yol aldım kendimle baş başa... Evime geldiğimde bir kez daha İstanbul'da yaşadığım için şükrettim ve dostlardan gelecek "ne çok geziyorsun" serzenişlerine cevap yetiştirmek için oturdum klavyenin başına... Sürç-i lisan ettimse affola... Fotoğraflar: Nurten B. AKSOY
- AZALIYORUM
Nurten B. AKSOY * Sizi bilmem ama ben her geçen gün bir şeylerimi yitirdiğimi fark ediyorum. Sanki azar azar yok oluyorum... Ufalıyorum, azalıyorum... Anlamıyorum, gölgem gitgide uzuyor, ama kendim gitgide küçülüyorum, azalıyorum... Önce çocukluğumu kaybettim; okul bahçelerinde neşeli çığlıklarla oyunlar oynayan, şarkılar söyleyen çocuk yok oldu. İlk o zaman hissettim; bir yanım, küçük de olsa bir yanım, yoktu artık... Sonra zaman geçti, ülkenin en zor günlerinde gençliğimi yitirdim, fidan gibi gençlerle birlikte gençliğimizi yitirdik; ne rahat rahat okuluma gidebildim, ne sevebildim, ne sevilmeye izin verdim. Kırk bohçanın içine hapsettiler gençliğimizi, umutlarımızı, neşemizi... O yamalı bohça parçalanırken ben de gençliğimi yitirdim, azaldım... Zaman geçti hızla, hiç durmamacasına ve ben farkında olmadan zamanımı da yitirdim. Bana ait olan her şey azaldı bir bir... Saçlarıma aklar düştü, azaldım, gözüme gözlük taktım, azaldım... Sesimizi kıstılar toplum olarak; bağıramaz olduk, azaldım... Sesimi yitirdim, kendi sesimi duyamaz oldum, azaldım... Ağaçlarımızı kestiler, beton kuleler diktiler dört bir yanımıza, nefes alamaz oldum, azaldım... Gökyüzüne bile hasret kaldım, maviyi kaybettim, azaldım... Her sabah gün ışığıyla açardım gözümü, güneşi çaldılar, karanlık sardı dört bir yanımızı, aydınlığa hasret kaldım, azaldım... Çocukları, kadınları öldürdüler, top tüfek sesleri arasında yaşama sevincimi kaybettim, azaldım... Yalanlar, riyalar, ikiyüzlüler içinde kaldım, doğrularımı kaybettim, azaldım... Sevdiklerimi kaybettim birer birer... Acılarım çoğalırken ben azaldım, hep azaldım... Yıllarca öğrencilerime ders anlattım, dostlarımla sohbet ettim, konuştum, konuştum, konuştum... Oysa şimdilerde ağzımı bile açmak istemiyorum; sözlerimi kaybettim, azaldım... Yüzümü derin çizgiler, kırışıklar kapladı, güzelliğimi kaybettim, azaldım... Harflerimi çaldılar; yazamaz, okuyamaz oldum, azaldım... Şimdilerde bir tek yüreğim kaldı elimde; her gün sesini daha az duyduğum yüreğim... Azalıyorum her gün, küçülüyorum, ufalanıyorum... Bir toz zerresi kadar kalacağım sonunda, biliyorum. Ve bir ufak rüzgar savuracak beni yıldızlara, kaybolacağım... Biliyorum. Benden ondan çalarak büyüttüğünüz dünyanızda siz, tek başınıza mutlu olacak mısınız? Sadece onu merak ediyorum...
- Antalya'da Antik Bir Kent Perge
Nurten B. AKSOY * Yeşille mavinin kucaklaştığı, buram buram tarih kokan bir şehir; "Hiç şüphesiz ki dünyanın en güzel yeridir" denilen Antalya… Günümüzde genellikle yaz tatillerini geçirmek için düşündüğümüz bu cennet şehir, her mevsimde bir başka güzeldir. Karla kaplı yaylalarında kış sporları yaparken, güneşin ısıttığı sahillerinde isterseniz denize girebilir ya da bizim yaptığımız gibi ören yerlerini, antik kentlerini gezebilirsiniz Antalya’nın. "Tüm kavimlerin ülkesi" anlamına gelen PAMFİLYA; Aspendos, Perge, Side gibi tarihi şehirleri içinde barındıran, Antalya ilinin doğusundaki Likya ve Kilikya arasındaki bölgedir. İşte bu bölgeye bir zamanlar başkentlik yapmış olan Perge, Antalya'nın 18 km doğusunda, Aksu ilçesi sınırları içinde bulunan, antik bir kent. Perge, sadece bölgenin değil, tüm Anadolu'nun en düzenli Roma dönemi kentlerinden biriymiş. Mimarisi yanında, şimdilerde Antalya Müzesinde sergilenen mermer heykelleriyle de ünlü. 1946 yılından beri İstanbul Üniversitesince yürütülen kazılar sonucu, şehir merkezinin önemli anıtsal yapıları gün ışığına çıkarılmış, ele geçen heykel buluntuları sayesinde Antalya Müzesi dünyanın en zengin Roma Dönemi heykel müzelerinden birisi olma özelliğini kazanmış. Perge'yi gezmeye şehrin sağ tarafındaki sur duvarlarının kalıntıları boyunca yürüyerek başladık. Her biri yaklaşık yarım tonu bulan taşların üst üste konulmasıyla inşa edilen surların bir kısmı hala ayakta duruyor. Bu kocaman taşlar, doğal yapısı nedeniyle zamanla yağmur sularının etkisiyle birbirine kaynaşmış ve böylece hala ayakta kalabilmiş. Yapılan kazılar ve ortaya çıkarılan eserler Perge Antik Kenti‘nin üç parlak dönemden geçtiğini gösteriyor. Hâlâ ayakta olan sur yapılanmaları ve kulelerin inşa edildiği Helenistik dönem (İ:Ö 3. ve 2. Yy), kentin günümüze kadar gelebilen birçok yapısının (tiyatro, stadyum, hamam, çeşme, agora) inşa edildiği Roma dönemi (İÖ 2. ve 3. Yy) ve kilise yapılarının görüldüğü Hıristiyanlık dönemi. Şehir merkezine doğru yürüdükçe etrafımızda yol boyunca uzanan bazilikaları ve sıralanmış sütunları görüyoruz. Antik Kentin önemli yapılarından biri olan anıtsal çeşmeyi, şehrin hemen yakınlarda bulunan Aksu Nehri’nin tanrısı olarak ifade edilen, nehir tanrıçası Kestros‘un heykeli süslüyor. Bu çeşmeden akan su, 2 metre genişliğindeki su kanalının ortasından geçerek kenti ikiye ayırıyor. Bu çeşmeli yolun devamında geniş sütunlu bir cadde yer alıyor. Su kanalının ortadan ikiye böldüğü 22 metre genişliğindeki bu caddede, o dönemlerde kullanılan araba tekerlerinin izlerini görmek mümkün. Sütunlu caddenin yan taraflarında ise dükkanlar yer alıyor. İki caddenin kesiştiği noktada ise Apollonius Demetrius takı bulunuyor. Güneşli bir mart gününde rehber arkadaşımızın eşliğinde gezdiğimiz Perge’ye hayran kalmamak mümkün değildi. Bölgenin iklimsel özellikleri de düşünülerek kurulan şehrin ortasından, havuzlarla birbirine bağlanmış bir su kanalının geçiyor olması, sıcaklığın 40 dereceyi bulduğu yaz günlerinde ne kadar büyük bir ferahlık duygusu vermiştir kim bilir şehirde yaşayanlara. Sütunlu caddenin ilerisinde agoranın girişinde İÖ 2. Yy’da inşa edilmiş bir kapı bulunuyor. Helenistik kapı, savunma amacıyla dört katlı iki yuvarlak kule olarak inşa edilmiş. Duvarlarındaki niş denilen oyuklarda, şimdi Antalya Arkeoloji Müzesinde bulunan tanrıların ve şehrin kurucularının heykelleri bulunuyormuş. Rehberimizin anlattığına göre bu kulelerin üstünde bulunan bir çeşit gözetleme bölümünde, bugünkü zabıtaların görevini yapan, çarşıdaki düzeni, hile yapan satıcıları gözetleyen görevliler bulunurmuş. Perge Antik Kentinde de birçok antik şehirde bulunan ve şehirle ilgili her türlü ticari ve politik faaliyetin yapıldığı bir agora var. Geniş bir avlu ile çevresindeki dükkanlardan oluşan Agora, Eski Yunancada toplanmak anlamına geliyormuş. Agoradaki bazı dükkanların tabanı mozaikle kaplı ve bu dükkanlardan biri sırasıyla agoraya açılırken, diğeri agorayı çevreleyen sokaklara açılıyor. Perge'nin en dikkat çeken ve günümüze en sağlam olarak gelen yapılarından biri Helenistik kapının batı tarafında bulunan Roma hamamları. Sıcak ve soğuk su havuzlarının yanı sıra soyunma odaları, soğuk, ılık ve sıcak banyo kısımları ile spor odası gibi bölümlerden oluşan hamamda sıcak su ve ısı sağlayan külhan bölümlerini de görmek mümkün. Böylesi geniş imkanlara sahip hamamlar o dönemde sadece yıkanmak için değil, edebi ve politik sohbetler yapmak, dinlenmek ve zaman geçirmek için kullanılan sosyal mekanlarmış. Antik kentte görülebilen ve gezilebilen birçok eser Roma Döneminden kalma. Şehrin güney girişinde bulunan kapı bunlardan biri. Romalılar bu kapıyı ve duvarı İS 3. Yy’da şehri saldırılardan korumak amacıyla inşa etmiş. Helenistik duvarların renkli mermerlerle kaplandığı sütunlu bir cephe mimarisinin oluşturduğu caddede, duvarlara açılan nişlere tanrılara ve kentin efsanevi kurucularına ait heykeller konulurmuş. Perge'yi gezerken neredeyse şehrin büyük bir kısmında zeminin ince çakıl ya da kumla kaplı olduğunu görüyoruz. Rehberimiz şehrin zemininde bulunan mozaiklerin tahrip olmaması için bu malzemenin yerlere döküldüğünü anlatıyor. Bu arada çeşmeli yolun dayandığı yamaçtan tepeye doğru tırmanmak için yapılan merdivenli yoldan çıkıldığında şehri tüm görkemiyle kuşbakışı görmek de mümkün. İS 2. Yüzyıldan kalma, Anadolu'nun en büyük antik stadyumlarından olan Perge Stadyumu; ince, uzun dikdörtgen planlı olarak yörenin doğal taşı olan konglomera bloklarından "at nalı" şeklinde yapılmış. On iki bin izleyiciyi alacak şekilde yapılan statta, zamanla gladyatör ve vahşi hayvan dövüşleri popüler olunca, stadyumun kuzey ucu koruyucu kafeslerle çevrilmiş ve arenaya dönüştürülmüş. Stadyumun uzunluğu 234 metre, genişliği ise 34 metre imiş. Duvarlarında şarap tanrısı Dionisos‘un hayatını betimleyen rölyeflerin bulunduğu Perge tiyatrosu; seyircilerin oturma alanı, orkestra ve sahne alanları olmak üzere üç ana bölümden oluşmuş. On üç bin seyirci alabilen tiyatronun orkestra alanı birçok gladyatör ve vahşi hayvan dövüşlerine şahit olmuş. Çok geniş bir alana yayılmış olan şehri gezmemiz oldukça uzun bir zaman aldığı ve ne yazık ki müzenin kapanış saati geldiği için şehrin en önemli ve görkemli yapılarından olan tiyatroyu uzaktan görmekle yetindik. Bir başka gezide, bir başka antik kentte buluşmak dileğiyle... F otoğraflar: Nurten Bengi Aksoy
- Ataol Behramoğlu
Nurten B. AKSOY * Bugünkü yazımızda “Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var / Yaşadın mı büyük yaşayacaksın; ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına / Çünkü ömür dediğimiz şey hayata sunulmuş bir armağandır” diyen bir şair, yazar, çevirmen ve hocayı şiirleriyle anlatalım istedik. Ataol Behramoğlu “Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle /çünkü acılar da sevinçler gibi olgunlaştırır insanı./ Kanın karışmalı hayatın büyük dolaşımına / dolaşmalı damarlarında hayatın sonsuz taze kanı” dizelerinde dediği gibi yaşamı boyunca sevinci de kederi de bütün benliğiyle namusluca yaşamış ve ölümsüz eserleriyle edebiyat dünyamızda hak ettiği yeri almıştır. AŞK Hayatın hızıyla yaşadık o aşkı Her şey bir anda başladı Yaşandı Ve bitti… Yan yana gidip de bir süre Ayrı yönlerde uzaklaşan İki tren gibi 1942’de babasının askerlik görevini yaptığı Çatalca’da dünyaya geldi. Azerbaycan kökenli bir ailenin çocuğu olan Ataol Behramoğlu’nun babası yüksek ziraat mühendisi Haydar Behramoğlu, annesi ise İsmet Hanım’dır. İlkokul üçüncü sınıfa kadar Kars’ta öğrenim gördükten sonra ilk, orta ve lise öğrenimini babasının ziraat müdürü olarak görev yaptığı Çankırı’da tamamladı. İlk şiirleri, aile soyadı ile yani “Ataol Gürus” adıyla Yeni Çankırı, Yeşil Ilgaz, Çağrı gibi yerel gazete ve dergilerde yayınlandı. BEBEKLERİN ULUSU YOK İlk kez yurdumdan uzakta yaşadım bu duyguyu Bebeklerin ulusu yok Başlarını tutuşları aynı Bakarken gözlerinde aynı merak Ağlarken aynı seslerin tonu Bebekler çiçeği insanlığımızın Güllerin en hası, en goncası Sarışın bir ışık parçası kimi Kimi kapkara üzüm tanesi Babalar çıkarmayın onları akıldan Analar koruyun bebeklerinizi Susturun susturun söyletmeyin Savaştan yıkımdan söz ederse biri Bırakalım sevdayla büyüsünler Serpilip gelişsinler fidan gibi Senin benim hiç kimsenin değil Bütün bir yeryüzünündür onlar Bütün insanlığın gözbebeği İlk kez yurdumdan uzakta yaşadım bu duyguyu Bebeklerin ulusu yok Bebekler, çiçeği insanlığımızın Ve geleceğimizin biricik umudu… 1960 yılında lise öğrenimini tamamlayan Ataol Behramoğlu, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde Rus Dili ve Edebiyatı Bölümünden 1966 yılında mezun oldu. 1962’de üyesi olduğu Türkiye İşçi Partisinin (TiP) örgütlenme çalışmalarına katıldı. Yüksek öğrenimi sırasında Yapraklar, Dost, Evrim, Ataç gibi dergilerde çıkan şiirleriyle dikkat çekti. Bu dönemin şiirlerini bir araya getiren ilk şiir kitabı “Bir Ermeni General” 1965’te Ankara’da Toplum Yayınevince basıldı. Gençlik dönemi şiirlerinde Orhan Veli, Attilâ İlhan ve İkinci Yeni şiirinin ortak özellikleri etkindir. MELANKOLİ Ey sokaklarında yıllarca avare dolaştığım İçinde ilk aşkımı yaşadığım küçük şehir Umutsuz akşamlarımda sesini duyduğum lir Sihrinde ilk acıyı tattığım Ey sarhoş akşamlarımın biricik tesellisi İlk şiirlerimdeki biricik dert ortağım fener Soğuk kış geceleri ısındığım kalorifer Gitgide uzaklaşan tren sesi Ey en masum arzularımı gizleyen oda Yıldızlarla dost eden küçük pencere Her akşam gönlümün dilediği yere Götüren sihirli araba Ey en içli, en yanık türkülerimi duymayan Rüzgârı saçlarımı dağıtan sokak Ve ey saçı ak, gönlü ak Anneciğim pencerede ağlayan Ah biliyorum güç gelecek sizlere Ama artık gitmek geliyor içimden Bir sabah masmavi bir bulutun peşinden Dönüşü olmayan yerlere… Gerçek şiir kimliği 1965-1971 yılları arasında Papirüs, Şiir Sanatı, Yeni Gerçek, Yeni Dergi ve Halkın Dostları’nda çıkan şiirleriyle oluştu. Halkın Dostları’nı İsmet Özel’le birlikte çıkarmaya başlamışlardır. Fakat dergi 12 Mart askeri muhtırasının ardından kapatıldı. Behramoğlu’nun 1960’lar ve 1970’lerin ilk yılları boyunca İsmet Özel’le yakın bir dostluğu olmuştur. Bu dönemde yazdığı şiirlerinde toplumcu, etkin bir edebiyat anlayışının örnekleri yer aldı. 1965’te yayımlanan “Bir Gün Mutlaka” adlı kitabı 60’lı yıllar toplumcu kuşağının manifestosu niteliğindeki şiirlerden oluşmaktaydı. Kitaplaşan ilk çevirisi “İvanov” (Anton Çehov) 1967’de basıldı. Mihail Yuryeviç Lermontov’dan ilk şiir çevirilerini de bu dönemde yaptı. Gerçekçi ve toplumcu şiir ilkelerine yönelerek şiirlerini yeni tema ve biçim arayışlarıyla besledi. BU AŞK BURADA BİTER Bu aşk burada biter ve ben çekip giderim Yüreğimde bir çocuk, cebimde bir revolver Bu aşk burada biter iyi günler sevgilim Ve ben çekip giderim, bir nehir akıp gider Bir hatıradır şimdi dalgın uyuyan şehir Solarken albümlerde çocuklar ve askerler Yüzün bir kır çiçeği gibi usulca söner Uyku ve unutkanlık gittikçe derinleşir Yan yana uzanırdık ve ıslaktı çimenler Ne kadar güzeldin sen, nasıl eşsiz bir yazdı! Bunu anlattılar hep, yani yiten bir aşkı Geçerek bu dünyadan bütün ölü şairler Bu aşk burada biter ve ben çekip giderim Yüreğimde bir çocuk, cebimde bir revolver Bu aşk burada biter, iyi günler sevgilim Ve ben çekip giderim bir nehir akıp gider 1970 yılında siyasi nedenlerle yurt dışında çıkan Behramoğlu, 1972’ye kadar Londra ve Paris’te yaşadı. Sovyet Yazarlar Birliğinin davetlisi olarak 1972’de gittiği Moskova’da yaklaşık iki yıl kaldı. Bu dönemde Moskova Devlet Üniversitesinde stajyer olarak Rus Edebiyatı üzerine çalıştı. 1974’te af yasasından yararlanarak ülkeye dönen Behramoğlu, Muhsin Ertuğrul yönetimindeki İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatrolarında dramaturg olarak çalışmaya başladı. 1975’te kardeşi Nihat Behram ile çıkardıkları edebiyat-kültür dergisi “Militan” büyük ilgi gördü. Bu dönemde Ataol Behramoğlu’nun “Ne Yağmur Ne Şiirler, Kuşatmada, Mustafa Suphi Destanı, Dörtlükler” adlı kitapları yayımlandı. 1979’da Türkiye Yazarlar Sendikası genel sekreteri oldu. Rus asıllı Ludmila Denisenko ile evliliğinden kızı Barış o yıl dünyaya geldi. 1980 darbesi sonrasında dramaturgluk görevinden ayrılmak zorunda kaldı. “Ne Yağmur Ne Şiirler” kitabının yeni basımının mahkemece toplatılması ve imhasına karar verilen Ataol Behramoğlu bir hafta göz hapsinde tutuldu; kitap daha sonra beraat etti. 1981’de “İyi Bir Yurttaş Aranıyor” başlığı altında topladığı şiirler Türkiye’de “siyasal kabare” türünün ilk örneklerinden biri olarak birçok kez izleyiciye sunuldu. Aynı yıl Yunanistan’da şiirlerinden seçmeler “Türkiye, Üzgün Yurdum, Güzel Yurdum” adıyla yayımlandı. Dünya şairlerinden Rusça, İngilizce, Fransızcadan yaptığı çevirileri “Kardeş Türküler” adlı bir kitapta topladı. Son Yüzyıl Büyük Türk Şiiri Antolojisinin ilk çalışmalarına başladı. ESKİ NİSAN Canımın yongası, sevdiğim, Birkaç gün çaldık ilkbahardan Geçtik yıllardır özlediğim Erguvan ışıklı kıyılardan Aşkı sessizlik tanımlar Gençken tersini düşünürdüm Akşamla dönerken geriye dalgalar Yalnızlığı çırçıplak gördüm Durduktu önünde Ege Denizi’nin Gözleri mayıs bulanığı, Kuytuluğunda eski evlerin Dolaştıktı Ayvalık’ı Eski nisan, her şey gibi, Kalbim de, rüzgâr da eski Çırpınıp duruyor havada Yitik anıların kelebeği 1982’de Barış Derneği kurucu ve yöneticisi olarak tutuklandı, on ay tutuklu kaldı. Cezaevinde bulunduğu sırada, Asya-Afrika Yazarlar Birliği 1981 Lotus Ödülü’nü kazandı. 1983’te sekiz yıl hapse mahkum edildi. 1984’te ülkeden gizlice ayrılarak Fransa’ya gitti. Bir süre sonra pasaport verilmeyen ailesini de gizlice yurt dışına çıkardı. Hayatının 1989 yılına kadar süren bu döneminde Paris Sorbonne Üniversitesnde Rus edebiyatı ve karşılaştırmalı edebiyat konularında lisans üstü bir çalışma yaptı. 1986’da Paris’te ressam Yüksel Aslan ile birlikte Fransızca Türk edebiyatı dergisi “Anka”yı kurdu ve yönetti. Birçok ülkede katıldığı toplantılarda konuşmalar yaptı, şiirlerini okudu. Türkiye’ye dönüşünden sonra kültür danışmanlığı ve editörlük yaptı. 90’lı yıllarda “Sevgilimsin, İki Ateş Arasında, Nâzım’a Bir Güz Çelengi, Mekanik Gözyaşları, Şiirin Dili-Ana Dil” adlı kitapları yayımlandı. Aziz Nesin ile ilgili anılarını “Aziz Nesinli Fotoğraflar”, yurt dışı gezi yazılarını “Başka Gökler Altında” adlı kitaplarda topladı. Vera Tulyakova’nın anılarından ve Nâzım Hikmet’in şiirlerinden oluşturduğu “Mutlu ol Nâzım” ile belgesel bir oyun çalışması olan “Lozan” adlı eserlerini yazdı. GİZLİCE SEVGİLİM Rüyalar bile geceleri bekler Gizlice görünmek için Yüreğimdesin, saklısında içimin Gizlice, sevgilim Kimse bilmesin üzgünlüğümü Taşırım ölümüm gibi bu duyguyu En gizli kuytularında ömrümün Bir yer var gizlice sevgilimin uyuduğu Gizlice sevgilim, yaşam kadar acı Canımı tutuşturan özlem gibi Özlüyorum derin yok oluşta Gizlice, sevgilimi 1995’te Türkiye Yazarlar Sendikası Genel Başkanı seçilen şair; bu görevi 1999’a kadar iki dönem sürdürdü. 2002’de Türkiye PEN Yazarlar Derneği “Dünya Şiir Günü Büyük Ödülünü aldı. 2008 yılında şiirlerinden oluşan geniş bir seçmeler kitabı Amerika Birleşik Devletlerinde yayınlandı. Aynı yıl kendisine Rusya Federasyonunca uluslararası Puşkin Nişanı verildi. 1992’de İstanbul Üniversitesinde başladığı Rus Dili ve Edebiyatı öğretim üyeliğini, 2003’te aynı üniversitede doçent, 2009’da Beykent Üniversitesinde profesör olarak sürdürdü.
- Serhat Şehri Edirne
Nurten B. AKSOY * Bahar mevsimi, bir başka deyişle gezme mevsimi geldi. Hepimiz olanaklarımız dahilinde tatil planları yapıp bir yerlere gitmek istiyoruz. Cennet ülkemizin her köşesi bir başka güzel ve görülmeye değer. İşte bunlardan birini; yeşilin her tonunu görebileceğiniz, tarihi mekanların, en küçük camilerin bile beton yığınları arasında kaybolmadığı bir sınır şehrimizi; Edirne’yi gezip, görülecek yerleriyle anlatalım istedik. Otobanın iki yanında gözalabildiğine uzanan buğday ve ayçiçeği tarlalarını geçip şehre girdiğinizde gökyüzüne doğru kollarını açarcasına uzanmış Selimiye’nin minareleriyle, orada kaldığınız sürece bir yerlerden kulağınıza hep çalınan ve sanki şehrin fon müziği gibi sürekli vuran davul sesleri, gezinizi renklendirmeye katkıda bulunacak. Şimdi hep birlikte bu güzel şehri gezmeye başlayalım. Ülkemizi Avrupa’ya bağlayan karayolu üzerinde yer alan sınır şehrimiz Edirne; Tunca, Arda ve Meriç ırmaklarının buluştuğu düzlükte kurulmuş. Şehir merkezi Yunanistan’a 7 km, Bulgaristan’a ise 17 km uzaklıktadır. Ainos Antik Kenti Edirne’nin Enez ilçesinde bulunan bir antik kenttir. Ülkemizde bulunan birçok antik kentten biri olan Ainos’ta yapılan arkeolojik kazılarda ortaya çıkan kalıntılar, tarihe ışık tuttuğu gibi Edirne’nin ne kadar zengin bir tarihe sahip olduğunu da belgeler niteliktedir. Traklardan Bugüne Tarih içinde Edirne ve civarının bilinen ilk yerleşimcileri, Trak kabilelerinden Odrisler ve Bettegerilerdir. 1361-1371 yılları arasında değişiklik gösteren süreçte şehir Osmanlı İmparatorluğu topraklarına katılana kadar, başta Akalar, Makedonlar, Romalılar, Latinler ve Bulgarların hâkimiyetine girmiş, başta Haçlılar olmak üzere pek çok da saldırıya uğramıştır. Kurulduğu yıllarda Odris veya Odrisia diye bilinen şehrin adı Türklerin eline geçince Edirne olarak değişmiş ve daha sonra Osmanlı İmparatorluğu’na 92 yıl boyunca başkentlik yapmış. 1453’te İstanbul’un fethiyle eski önemini biraz yitirse de padişahların gözde yerlerinden biri ve canlı bir ticari ve idari merkez olarak kalmıştır. 18. yüzyılda yangınlar ve depremle sarsılan kentin gelişimine en büyük darbeyi, bir zamanlar avantaj teşkil eden Balkanlara açılan kapı olma niteliğinin Osmanlı İmparatorluğu’nun gerilemeye başlamasıyla dezavantaja dönüşmesi vurmuştur. Yabancı işgalini ilk olarak 1828-29 yılındaki Osmanlı-Rus harbinde yaşayan şehir, 93 Harbi’nde (1877-1878) tekrar Ruslar, Balkan Harbi’nde (1912-1913) ise Bulgarlar tarafından işgal edilmiştir. Gidip gelen şehir Birinci Balkan Savaşından sonra kabul edilen barış anlaşmasıyla Bulgaristan’a geçen kent, daha anlaşmanın mürekkebi kurumadan patlak veren İkinci Balkan Savaşından sonra tekrar Türk topraklarına katılmış. I. Dünya Savaşı’ndan Osmanlı İmparatorluğu’nun yenilgiyle çıkmasının ardından Edirne, Temmuz 1920’de Yunan işgaline uğramış, Kurtuluş Savaşı’nın başarıyla sonuçlanmasıyla 25 Kasım 1922’de (Edirne’nin Kurtuluşu) nihai olarak Türk egemenliğine girmiş ve Lozan Antlaşması’yla Yunanistan’dan savaş tazminatı olarak geri alınan Karaağaç’ın 15 Eylül 1923’te Türkiye’ye katılmasıyla ilin sınırı bugünkü halini almıştır. Tarihi boyunca birçok milletin gelip geçtiği şehirde bu medeniyetlere ait izleri görmek mümkün. Kaleiçi’nde bulunan İtalyan Katolik Kilisesi, Kıyık’ta bulunan Sveti Georgi Bulgar kilisesi ve Kirişhane’de bulunan Sveti Konstantin-Elena Bulgar Kilisesi’nden başka yine Kaleiçi’nde, Türkiye sınırları içerisindeki en büyük, Avrupa’daki 3. büyük sinagog olan Edirne Büyük Sinagogu bulunur. Selimiye Camii Edirne deyince tabii ki ilk akla gelen; şehirle özdeşleşen ve şehrin her tarafından görünen Selimiye Camisidir. Osmanlı Padişahı II. Selim’in Mimar Sinan’a yaptırdığı ve Sinan’ın 90 (bazı kaynaklarda 80 olarak geçer) yaşında yaptığı ve “Ustalık Eserim” dediği Selimiye Camii, gerek Mimar Sinan’ın gerek Osmanlı mimarisinin en önemli yapıtlarından biridir. Caminin kapısındaki kitabeye göre yapımına 1568 yılında başlanmış, II. Selim’in ölümünün ardından 14 Mart 1575’te ibadete açılmıştır. Selimiye Camii ve Külliyesi 2011 yılında Unesco’nun Dünya Mirası Listesi’ne alınmıştır Şehrin merkezinde yer alan Eski Cami, zamanımıza ulaşmış ilk orijinal anıtsal yapı olarak da bilinir. Caminin yan kapısı üzerindeki kitâbeye göre mimarı Konyalı Hacı Alâeddin’dir. Osmanlı tarihinde Fetret Devri diye anılan dönemde Süleyman Çelebi tarafından 1403 yılında inşasına başlanan cami I.Mehmed tarafından 1414’te tamamlanmış. Beyaza boyanmış duvarları ve payeleri üzerindeki 18. ve 20. yüzyılların ünlü hattatları tarafından yazılmış yazılar caminin en ilgi çeken özellikleridir. II. Bayezid Külliyesi Tunca Nehri kıyısında bulunan külliye Edirne’nin en önemli yapıtlarındandır. Cami, tıp medresesi, imaret, darüşşifa, hamam, mutfak, erzak depoları ve öbür bölümleriyle geniş bir alana yayılmıştır. Sultan II. Bayezid'i n 1484-1488 yılları arasında yaptırdığı külliyenin mimari Hayreddin’dir. Çok etkileyici bir görünümü olan külliye küçüklü büyüklü yüze yakın kubbeyle örtülüdür. Padişah II. Bayezid tarafından kurulan bu külliyenin (sitenin) temel amacı Edirne’yi bir Darüşşifaya (Hastaneye) kavuşturmaktır. Külliye içindeki caminin batısında Darüşşifa ve Tıp Medresesi bulunmaktadır. Ortası açık büyük kubbenin altında bulunan şadırvandan akan suların sesiyle ruh hastalarının tedavi edildiği, revaklarla çevrili ön avlunun yanlarındaki kubbeli hücrelerde ise akıl hastalarının iyileştirildikleri anlatılmaktadır. Avlunun köşesinde, mutfak ve çamaşırhane bölümleri vardır. Darüşşifa ve bitişiğindeki Tıp Medresesi, II. ’ Bayezid' in 1484 yılında Akkirman seferinden elde ettiği ganimet gelirleri ile yaptırılan külliyenin birer parçasıydı. Darüşşifa’da tedavi hizmeti ücretsiz verilmekteydi. Medresede okuyan öğrenciler, darüşşifadaki uzman hekimler yanında yetiştirilmekteydi. 1850’li yıllardan sonra darüşşifa, sadece ruh hastalarının tecrit edildiği bakımsız bir kurum haline gelmiş. 1877-1878 Osmanlı – Rus Savaşı sırasında Edirne işgale uğradığında içindeki hastalar İstanbul’a gönderilmiş. 1896 yılında onarım gören şifahane, bir süre daha ruh hastalarının tecrit edilmesinde kullanılmış. 1916’ya kadar hizmet vermeyi sürdüren Dar-üş Şifa’nın Trakya Üniversitesi bünyesinde Sağlık Müzesi’ne dönüştürülme çalışmaları 1993 yılında başlamış ve müze 2008 yılında hizmete girmiş. Bu bölümde, 15. Yüzyıl tıp eğitimi mankenlerle canlandırılmaktadır. Şükrü Paşa Anıtı ve Balkan Savaşı Müzesi Edirne’de görülmesi gereken yerlerden bir diğeri de Tarihe “Edirne Müdafii” olarak geçen Mehmet Şükrü Paşa adına yapılan anıt ve burada bulunan Balkan savaşı müzesidir. Balkan Savaşında Edirne’yi savunan Şükrü Paşa ve Balkan Savaşı şehitleri anısına, savunma mevzilerinden biri olan Kıyık Tabya’da inşa edilen anıt-müze, kentin en yüksek yerinde bulunmakta ve 14 bölümden oluşmaktadır. Edirne’de görülmesi gereken yerler arasında bulunan ve Edirne halkı tarafından Türk Silahlı Kuvvetleri’ne bağışlanan silah, belge ve mühimmatın sergilendiği bu müze Balkan savaşında yaşananları anlatmaktadır. Camileriyle olduğu kadar tarihi köprüleriyle de ünlü olan şehir yeşilliğini ve bereketli topraklarını içinden geçen Arda, Tunca ve Meriç nehirlerine borçlu bir anlamda. Karaağaç’a gitmek için önce Tunca ve Meriç köprülerinden geçmek gerekiyor. Yeşil-mavi suların üstündeki tarihi köprüler adeta şehrin taçları gibi duruyor. Dünyanın en uzun taş köprüsü Edirne’yi süsleyen köprülerin en önemlisi olan ve Unesco Dünya Kültür Mirası Geçici Listesi’ne alınan Uzunköprü; Ergene nehri üzerine II. Murat döneminde 1427-1443 yılları arasında mimar Muslihittin Bey’e yaptırılmış. Bulunduğu ilçeye adını vermiş olan köprü dünyanın en uzun taş köprüsüdür. Bunun dışında Karaağaç’ta Arda ve Meriç nehirlerinin birleştikleri yerde, Meriç nehrinin üzerindeki Meriç Köprüsü ile Tunca Nehri üzerinde yapılmış, Edirne ile Karaağaç’ın bağlantısını sağlayan Tunca köprüleri de Edirne’de yeşil ve mavinin her tonunun seyredileceği en güzel alanlardan. Lozan Anıtı Edirne’nin Karaağaç Semtindeki Trakya Üniversitesi Rektörlüğü alanı içerisinde bulunan ve 1998’de ziyarete açılan Lozan Anıtı; Anadolu, Trakya ve Karaağaç’ı sembolize eden üç yüksek sütundan oluşmaktadır. Lozan Anlaşması ile Karaağaç’ın tekrar Türk topraklarına kazandırılmasını ve Lozan Anlaşmasında kazanılan diplomatik zaferi temsil eden anıtın bitişiğinde ise bu tarihi antlaşmanın anlam ve önemini gelecek kuşaklara aktaracak belge, fotoğraf ve kitapların sergilendiği Lozan Müzesi bulunmaktadır. Edirne’nin ilgi çeken bir başka yönü ise hanları ve kapalı çarşılarıdır. Osmanlı İmparatorluğu’nun 19. yüzyıla kadar olan döneminde Edirne, çarşı ve hanlar bakımından en zengin ve gelişmiş illerden biri olmuş. Bu çarşıların en bilineni Selimiye Caminin hemen yanı başındaki Selimiye Arastasıdır. Selimiye Camisi’ne gelir sağlamak amacıyla yaptırılan çarşı 225 metre boyunda, 73 kemerli ve 4 kapılıdır. Bedesten ise Eski Cami’ye gelir temin etmek için Çelebi Sultan Mehmet zamanında yaptırılmış. Edirnelilerin daha çok Kapalı Çarşı adıyla andıkları Ali Paşa Çarşısı ise Kanuni Sultan Süleyman’ın son yıllarında yaptırılmış şehrin en önemli çarşılarındandır. Dar-ül Eytam (Yetimler) Çarşısı Abacılarbaşı’nda bulunan, eski Dakik Kapanı’nın ( zahire çarşısı) yerine 1911 tarihinde yapılmış büyük bir iş hanıdır. İki katlı ve yarı kagir olan çarşıda seksene yakın işyeri bulunmaktadır. Burası 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşında yetim kalan şehit ailelerinin çocuklarına gelir sağlamak amacıyla yapılmış olup, çarşı o yıllarda halk arasında Yeni Çarşı olarak anılmıştır. Günümüzde Yetimler Çarşısı olarak anılan dükkanlar Edirne ticari hayatındaki yerini korumaktadır. Edirne deyince akla gelenlerden biri de geleneksel Türk yağlı güreş turnuvasıdır. Olimpiyatlardan sonra dünyanın en eski spor organizasyonu olarak gösterilen Tarihi Kırkpınar Yağlı Güreşleri her sene haziran sonu ila temmuz başında Edirne Sarayiçi’nde düzenlenir. Turnuvada pehlivanlar üç gün süresince er meydanında mücadele ederler. Son gün yapılan finallerde her kategorinin birinci, ikinci ve üçüncüleri belirlenir. Bunlardan en önemlisi başpehlivandır. Güreşler esnasında Kırkpınar Festivali düzenlenir ve çeşitli etkinlikler gerçekleştirilir. Türkiye’nin hemen her şehrinde olduğu gibi Edirne’de de kendine has yöresel lezzetler bulunmaktadır. Edirne’ye gelip de ciğer yememek, elbasan tavanın, zerdenin, kandilli mantının, badem ezmesinin ve nişasta helvasının tadına bakmadan ayrılmak olmaz. Gezi sonunda evinize dönerken Kavala kurabiyesi ile Edirne peyniri almak da unutmamalı tabii…
- Bir Gün mü Her Gün mü
Nurten B. AKSOY * Geldi geliyor, sattık satıyoruz, aldınız alıyorsunuz, alın... derken bir anneler gününü daha idrak etmeye hazırlanıyoruz. Anlamına ve masumane içeriğine baktığımızda son derece anlamlı ve güzel bir gün farz edilen anneler günü, belki de kapitalist sistemin en çok pirim yaptığı, kazanç sağladığı birkaç özel günden biri. Böylesi güzel bir gün için iyi bir girizgah olmadığını biliyorum ama kutsal sayılan sevgilerin, maddi çıkarlar için kullanılarak insanlara dayatılmasına gönlüm bir türlü razı gelmiyor. Duygu dozu abartılmış çeşitli reklamlarla günlerdir insanlara hediye alınmasının gereği anlatılıyor. Ve bu dayatma yapılırken maddi ve manevi yönden bir anneye sahip olmayanların ya da bir şeyler almaya gücü yetmeyenlerin yaralarına sürekli tuz basılıyor. Anne olmak ya da bir başka deyişle evlat sahibi olmak yaşamdaki en güzel duygu belki, ama isteyen herkes anne olamayabiliyor ya da şu veya bu şekilde evladını yitirmiş milyonlarca anne var etrafımızda. Bunun yanında annesini kaybetmiş milyonlarca da öksüz çocuk tabii... Belki biraz empati yapabilseydik birilerinin canının ne kadar yandığını fark edebilirdik. Ülkemizin bir köşesinde anneler ve çocukları yoksullukla, açlıkla savaşarak yaşama tutunmaya çalışırken, bir başka köşesinde terör korkusuyla ve yitirdikleri babalarının acısıyla gözyaşı dökerken, bir başka yerde asgari ücretle geçinmek için çırpınırken, anne sevgisinin kanıtı sanki bunlarmış gibi, annelere alınması tavsiye edilen bilmem kaç liralık pırlanta takılardan, akıllı telefonlardan, pahalı hediyelerden dem vuruluyor... Anne sevgisi gibi gerçek sevgilerin hiçbir zaman maddi bedellerle gösterilemeyeceğine, keza anneliğin de sadece bir çocuğu dünyaya getirmekle kazanılmayacağına inanıyorum. Dünyaya getirdiğiniz çocuklarınız kadar, getirmediğiniz çocukları da gerçek bir anne gibi sevebilir ya da onlar tarafından sevilebilirsiniz. Ama bunlara sahip olmak için illa da çok paranızın olması gerekmiyor. Bir tatlı söz, bir gülücük ya da sıcacık bir kucaklama ve gönül zenginliği tüm sevgileri anlatmaya yeter de artar bile... Bu nedenle böylesi sevgilerin bir güne sığdırılmasını ya da yaldızlı reklamlarla insanlara dayatılmasını içime sindiremesem de annelerin başımızın tacı olduğuna inanıyor ve onları çok seviyorum. Her şeye rağmen tüm annelerin günü kutlu olsun...
- Niçin Baktın Bana Öyle
Nurten B. AKSOY * Son günlerde pek muhterem bir emekli devlet büyüğümüz ki kendisi aynı zamanda iktidar partisinin İBB Başkan adayıdır; seçimlerde sandık başkanlarının seçmenlerin yüzüne bakıp hangi partili olduklarını anladıklarını, bu kişilere kasıtlı olarak oy pusulasının eksik verildiğini buyurmuş ve seçimin iptaline gerekçe göstermiş. Eee tabii haklı adamcağız; insanların yüzüne bakınca ne mal oldukları anlaşılıyor, ama bu daha çok siyasetçiler için geçerli. Bir siyasetçinin bıyığından, saçından, ceketinden... hangi partiden olduğu şıp diye anlaşılıyor da sade vatandaşta pek başarılı olunmuyor bu yöntemle. 31 Mart seçimlerinden bir iki gün önce Kadıköy'den bindiğim belediye otobüsünde karşılıklı koltukların olduğu yere oturmuştum, karşımda lise öğrencisi sandığım şirin bir genç kız oturuyordu. Sonra benden hayli yaşlı, modern giyimli bir hanım gelip yanıma oturmuş, diğer durakta da başörtülü, pardösülü bir hanım binmiş otobüse ve dördüncü koltuğa da o oturmuştu, böylece kare as tamamlanmıştı... Bir müddet birbirimizi süzdükten sonra bir ısınıp bir soğuyan havalardan dem vuran bir sohbet başlamıştı aramızda. Karşımda oturan genç kızın gideceği yerle ilgili sorusu üzerine, onunla ilgili bir muhabbet başlamıştı. O genç kızın aslında üniversite son sınıf öğrencisi olduğunu ve staj yaptığını öğrenince hem şaşırmış hem de eğitimle, gençlerin iş bulamamasıyla ilgili yeni bir konuya girmiştik. Bindiğimiz otobüs Üsküdar'ın tepelerinden sahile doğru süzülürken yol kenarında sıra sıra dizilmiş seçim afişleri dikkatimi çekmişti. Akp'nin Büyük şehir belediye başkan adayıyla ilçe başkan adayı "İstanbul bizim aşkımız" sloganıyla baş başa poz vermişlerdi afişlerde. Hemen yanındaki bir başka afişte ise baş başa poz veren adayların yanında Cumhurbaşkanı da arz-ı endam ediyordu... Düşünmüştüm de koskoca Cumhurbaşkanı niye mahalli bir seçimde bunca öne çıkar, bunca mücadele, bunca kavga eder diye, akıl erdirememiştim. (Şimdilerde akıl erdirir olduk tabii) Neyse yolculuğumuz bu afişlerin gölgesinde sürerken konu ülkemizin eğitim sistemine ve hal-i pür melalimize gelmişti. Aramızda tesettürlü ve YÜZÜNE BAKINCA şıp diye AKP'li olduğu anlaşılan biri olduğundan, durduk yere bir gerginlik yaşamamak için oldukça sakin ve temkinli konuşmaya çalışıyor, daha doğrusu konuşmadan dinliyordum. Bir müddet sonra lafa girip, kendi çocuklarını anlatan o başörtülü hanım, ders kitaplarındaki bilgilerin yetersizliğinden, saçmalığından, eğitim sistemimizin içine düşürüldüğü korkunç durumdan, insanların inançlarının sorgulanmasından filan bahsederek İKTİDAR PARTİSİNİ ve yöneticileri suçlamış, "İbadet ve inanç insanın kendiyle ilgilidir, bunu kimse sorgulayamaz, benim başörtüm, namazım kimseyi ilgilendirmez, ben kimse için değil kendim için kılıyorum namazımı, bizleri, çocuklarımızı bu hale düşürenler inşallah bunun vebalini öderler" demişti de öfkeyle, şaşırıp kalakalmıştım öylece... Konu belki ekonomiye, bekaya filan da gelecekti ama ben, ineceğim durağa geldiğimden gerisini dinleyemeden inmiştim otobüsten. Bir yandan konuştuklarımızı düşünerek yürürken bir yandan da içimi bir sevinç ve umut kaplamıştı... Biz dört farklı ve birbirini hiç tanımayan kadın, herkesin bildiği ve gördüğü asgari müşterekte buluşmuş ve ben o başörtülü kadıncağızın yüzüne çok dikkatle bakmama karşın, ne yazık ki partisi hakkında yanlış teşhis koymuştum... Birkaç sene önce de referandum döneminde ellerinde viski bardaklarıyla YETMEZ AMA EVET diyen, tanıdığımı sandığım birilerinin de yüzlerine bakıp ne halt olduklarını anlayamamıştım... Demek ki bu benim basiretsizliğim. İyi ki sandık başkanı filan olmamışım; yoksa şu iptal edilen seçimlerde kim bilir daha neler olur, bir bavulluk daha kanıt çıkardı ortaya... Ziya Paşanın meşhur bir beyiti vardır çoğumuzun bildiği; "Âyinesi iştir kişinin lafa bakılmaz / Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde" diye, ben de bu beyiti söylüyorum şu aralar gülerekten... Fotoğraf: Nurten Bengi Aksoy
- Ihlamurlar Çiçek Açtığı Zaman
Nurten B. AKSOY * Güneşi özledik, günlerdir yaz geliyor diye sevinirken, bir türlü başımızın üstünden gitmeyen kara bulutlar ruhumuzu da karartmaya çalışıyor, o bardaktan boşanırcasına yağan yağmurlar sel olup coşuyor sanki umutların üstünde… Ama her şeye rağmen doğa yine de merhametli, kıyamıyor insanoğluna... Bir yandan korkutup bir yandan bezdirirken, bir yandan da tüm güzelliklerini bahşediyor bizlere… Yağan yağmurlardan sonra doğa öylesine güzelleşiyor ki sözcüklere sığmıyor; taze bir toprak kokusu sarıyor her yeri, sokaklar tertemiz, hafif bir rüzgar esiyor… Efil efil, rengarenk kokular iniyor gökyüzünden yere doğru... İlk yazın en büyüleyici kokuları doldurmuş gökyüzünü; bir yanda o azametli ıhlamur ağaçları, gelin gibi salkım salkım ıhlamur çiçekleriyle donanmış, diğer yanda vakur duruşu, gökyüzüne yalvarırcasına el açmış gibi uzanan dalları, parlak büyük yapraklarıyla manolya ağaçları ve o, "koklamaya kıyamadığımız" beyaz ve güzel manolya çiçekleri, diğer yanda narin iğde ağaçları… Günlerdir yağan yağmurların etkisiyle daha da yeşile çalan, daha da güzel kokan doğa... Her şeye rağmen "bir tatlı huzur" sarıyor ruhumuzu ve acımasızca yok edilmeye çalışılan, betona boğulan bu güzellikler, bu ağaçlar, bu yeşillik... Doğa direniyor her şeye rağmen ve kendisine yapılan tüm kötülüklere karşı yine de bize tüm güzelliklerini sunuyor... IHLAMURLAR ÇİÇEK AÇTIĞI ZAMAN Dilimde sabah keyfiyle yeni bir umut türküsü Kar yağmış dağlara, bozulmamış ütüsü Rahvan atlar gibi ırgalanan gökyüzü Gözlerimi kamaştırsa da geleceğim sana Şimdilik bağlayıcı bir takvim sorma bana -Ihlamurlar çiçek açtığı zaman- Ay, şafağa yakın bir mum gibi erimeden Dağlar çivilendikleri yerde çürümeden Bebekler hayta hayta yürümeden Geleceğim diyorum, geleceğim sana Ne olur kesin bir takvim sorma bana -Ihlamurlar çiçek açtığı zaman- Beklesen de olur, beklemesen de Ben bir gök kuruşum sırmalı kesende Gecesi uzun süren karlar-buzlar ülkesinde Hangi ses yürekten çağırır beni sana Geleceğim diyorum, takvim sorma bana -Ihlamur çiçek açtığı zaman- Bu şiir böyle doğarken dost elin elimdeydi Sen bir zümrüdüankaydın, elim tüylerine deydi Sevda duvarını aştım, sendeki bu tılsım neydi? Başka bir gezegende de olsan dönüşüm hep sana Kesin bir gün belirtemem, n`olur takvim sorma bana -Ihlamurlar çiçek açtığı zaman- Eski dikişler sökülür de kanama başlarsa yeniden Yaralarıma en acı tütünleri basacağım ben Yeter ki bir çağır beni çiçeklendiğin yerden Gemileri yaksalar da geleceğim sana On iki ayın birisinde, kesin takvim sorma bana -Ihlamur çiçek açtığı zaman- Bak işte, notalar karıştı, ezgiler muhalif Hava kurşun gibi ağır, yağmursa arsız Ey benim alfabemdeki kadîm Elif Ne güzellik, ne de tat var baharsız Güzellikleri yaşamak için geleceğim sana Geleceğim diyorum, biraz mühlet tanı bana -Ihlamurlar çiçek açtığı zaman- Ihlamurlar çiçek açtığı zaman Ben güneş gibi gireceğim her dar kapıdan Kimseye uğramam ben sana uğramadan Kavlime sâdıkım, sâdıkım sana Takvim sorup hudut çizdirme bana Ben sana çiçeklerle geleceğim -Ihlamurlar çiçek açtığı zaman- (Uzaklara Türkü) Bahattin Karakoç
- SON GÜRLÜĞÜ
Nurten B. AKSOY * Sonbahar mevsimlerin en güzeli ama en hüzünlüsü; ilkbahar ise yaşamın tüm tazeliğinin ve canlılığının gözler önüne serildiği mevsim... Her canlı tıpkı ilkbaharda olduğu gibi yaşamının ilk zamanlarında güzeldir, ter ü tazedir; bir bebek, bir gonca gül ya da bir yavru hayvan hepimizde sevme, okşama duygusu uyandırır. Ama zaman geçip de yaş ilerledikçe yani sonbahar gelince yavaş yavaş yaşlanma, canlılığını yitirme belirtileri başladıkça özellikle biz insanoğlu aynalara bakarız sık sık ve içimizi bir sızı kaplar, şairin dediği gibi biz de: "Zamanla nasıl değişiyor insan! Hangi resmime baksam ben değilim. Nerde o günler, o şevk, o heyecan? Bu güler yüzlü adam ben değilim; Yalandır kaygısız olduğum yalan..." deriz yüzümüzdeki, ruhumuzdaki değişikliklere bakarak. Evet insanoğlu genellikle yaşı ilerledikçe çöker, yaşlanır ve hatta biraz da çirkinleşir, gençler de ayıp olmasın diye "ne tonton nine veya ne nur yüzlü dede" diyerek gönüllerini okşarlar genellikle büyüklerin... Şimdi bu girizgahı niye yaptın ki diyebilirsiniz. Anlatayım; bunca yıllık ömrümde hiçbir canlının yaşamının son demlerinde yani sonbaharda bu kadar coşup güzelleştiğini görmedim. Nisan-mayıs aylarıydı, balkonumdaki saksılarda bir kıpırtı başladı yavaştan, geçen seneden toprağa düşmüş o minicik, mini minnacık siyah tohumlar önce kıpırdanıp baş kaldırdılar topraklarından, yeşil ve cılız fideler günden güne serpilip boy attılar. Ben de her sabah onların hayata tutunuşlarını izledim saksıları sularken, güneş parladıkça onların yüzlerini güneşe dönüp gerim gerim gerinip gelişmelerine tanık oldum coşkuyla... Neden mi bahsediyorum, anlatayım... Çoğumuzun "kedi tırnağı" diye bildiği, kimilerinin de "ipek çiçeği veya pırpır" dediği çiçeklerimden bahsediyorum. Öylesine mütevazı ve coşkuludur ki kedi tırnakları, her sabah o zarif yapraklarının üstünde birkaç çiçekle karşılar sizi, her gün ayrı bir sürpriz hazırlar size. Rengarenk gülümser her sabah ve bütün yaz boyu hiç bıkmaz açmaktan, hiç çiçeksiz bırakmaz sizi, coştukça coşar... Hepimizin bildiği gibi "eylül" hazanın başlangıcıdır ve çoğu bitkinin de son mevsimidir. İlkbaharda canlanan doğa sonbaharda ömrünü tamamlamaya başlar; yapraklar sararır, dökülür, çiçekler solar solar da yitip gider... Oysa benim kedi tırnaklarım ömrünün son günlerini bile hep cıvıl cıvıl ve rengarenk geçiriyorlar, sanki Allah onlara "son gürlüğü" vermiş... Birkaç hafta sonra yitip gidecek çiçeklerimi bir yandan mutluluk bir yandan hüzünle seyrediyorum her gün, biraz da kıskanarak. Ve gizliden gizliye soruyorum kendime "Yüce Allah biz insanoğluna da böyle bir son gürlüğü verseydi güzel olmaz mıydı acep" 🍁🌺 Fotoğraflar: Nurten B. AKSOY
- Haydarpaşa Garı'ndan Sirkeci'ye
Nurten B. AKSOY * Sonbaharın en güzel günleri sürerken insanın başını alıp bir yerlere gidesi geliyor; ama neyle, nereye gitmeli diye düşünürken de eski tren yolculukları geliyor aklımıza. Şöyle kuşetli bir kompartımanda çoluk çocuk, güle oynaya, sanki evimizdeymişçesine yapılan eski tren yolculukları... Şimdilerde yolculuğun tadına bile varmadan sizi gideceğiniz yerlere ulaştıracak “yüksek hızlı trenlerimiz” var; ama sinyalizasyonu var mı, rayların altı sağlam mı, fiyatlar niye bu kadar yüksek diye düşünürken o yolculuk bazen kâbusa bile dönebiliyor... Neyse biz bu konuyu bir tarafa bırakıp bir zamanlar “Demir ağlarla örülen” güzel yurdumuzun en güzel iki istasyonunun tarihine bir bakalım... Yani şu günlerde adlarını haberlerde çokça duyduğumuz Haydarpaşa ve Sirkeci Garlarının... 1960’lı yılların başında Mardin’den İstanbul’a “kara trenle” çoluk çocuk göç eden bir ailenin fertlerinden duyduğumuz kadarıyla korku tünelleriyle dolu olsa da eski tren yolculukları hafızalara kazınacak kadar güzelmiş. Güneydoğu’nun en uzak köşesinden başlayan bu yolculuklar genellikle Haydarpaşa Garında denizi görmenin heyecanı ve martıların selamıyla noktalanırmış. Eğer İstanbul’un Avrupa yakasına geçmekse meramınız, o zaman da sizi bir kuğu gibi süzülerek alıp karşı yakaya ulaştıracak bir vapura atlar, oradan da Sirkeci Garından bineceğiniz bir trenle Edirne’ye, hatta istediğiniz bir Avrupa şehrine kadar gidebilirmişsiniz. Gerçi şimdilerde yüksek hızlı trenlerimizle hiç inmeden denizin altından Asya'dan Avrupa'ya geçebiliyorsunuz ama ne denizin mavisini ne de o güzelim martıları görebiliyorsunuz. Neyse lafı daha fazla uzatmadan son günlerde gündemden inmeyen iki garımızın tarihinden bahsedelim. Kadıköy dendiğinde ilk aklımıza gelen isimlerden olan Haydarpaşa Garı sadece Kadıköy'ün değil, İstanbul'un da simgesidir. Anadolu'yu İstanbul'a bağlayan bu mekânın yapımına ilk olarak 30 Mayıs 1906'da başlanmış. İki Alman mimar ve 1500 İtalyan taş ustasının iki yıllık çalışması sonucunda Haydarpaşa Garı, Mayıs 1908 yılında tamamlanarak hizmete açılmış. Haydarpaşa Tren Garı yapıldıktan sonra padişah III. Selim, kendi adını taşıyan Selimiye Kışlası'nın yapımında emeği geçen Haydar Paşa'ya jest yapmak amacıyla bu mekânın bulunduğu semte "Haydarpaşa" isminin verilmesini istemiş. Bu sebeple gar binası da aynı isimle anılmaya başlanmış. Garın önemi zamanla, demiryolu ağının Anadolu'nun içlerine kadar genişlemesiyle birlikte artmış O dönemde garı işleten ve Anadolu Demiryolları olarak isimlendirilen Alman şirketi, teklif ile garın önüne bir de mendirek yaptırmış. Bunun yanı sıra Anadolu'ya giden ve oradan gelen trenlerin taşıdığı ticari eşyaların saklanması için silolar da inşa edilmiş. İlk olarak 2525 metrekarelik bir alana kurulan Haydarpaşa Tren Garı, kapandığı zaman toplam 3836 metrekarelik bir alana yayılmış; yedi yol ve dört peronla yıllarca hizmet vermişti. Doğu Ekspresi, Başkent Ekspresi, Fatih Ekspresi, Kurtalan Ekspresi gibi pek çok tren uzun yıllar boyunca Haydarpaşa'ya yolcu taşımış. Her biri 21 metre uzunluğunda 100 ahşap kazık üzerine inşa edilen ve yapımında Hereke'den getirilen açık pembe renkli granit taşların kullanıldığı Haydarpaşa Garı, tarihinde pek çok yangına maruz kalmış, 2011 yılında tren yollarının yenilenmesi projesiyle de yüzyıldır sürdürdüğü tarihi misyonunu da noktalamıştı. Şimdilerde Haydarpaşa Garı bir yandan restore edilirken, bir yanda da çevresinde arkeolojik çalışmalar sürdürülmekte. II. Abdülhamid devrinde inşa edilen Sirkeci Garı ise, Avrupa Yakası'nda Sirkeci semtindedir. TCDD'nin, Haydarpaşa Garı ile birlikte İstanbul'daki iki ana istasyonundan biridir. Alman mimar August Jachmund tarafından planı çizilen şimdiki gar binasının yapımında granit mermer ve Marsilya Aden'den getirilen taşlar kullanılmış. 11 Şubat 1888 günü temeli atılan gar, 1890'da tamamlanmış ve binanın açılışını 3 Kasım 1890'da II. Abdülhamid adına Ahmed Muhtar Paşa yapmıştır. Binanın yan cephesinde garın hizmete girdiği tarih, hem Rumi takvime hem de Miladi takvime göre yazılıdır. İnşa edildiği yıllarda denize çok yakın olan Sirkeci Garı'nın çevresi zaman içinde büyük bir değişime uğramıştır. Gar lokantası 1950'li ve 1960'lı yıllarda tanınmış yazar, gazeteci ve diğer ünlü kişilerin buluşma noktası olmuştur. Ünlü polisiye roman yazarı Agatha Christie'nin de yolcuları arasında bulunan ve Paris'ten kalkan Şark Ekspresi uzun yıllar bu istasyona yolcu indirmiş ve buradan yolcu almıştır. Binanın ön cephesindeki anıtsal giriş kapısının iki tarafında yer alan saat kuleleri yukarıdan aşağıya doğru daralan taş kaide üzerinde yer almakta ve üç cephesinde Paris'ten getirilen kare kadranlı saatler yer almaktadır. Şimdilerde Marmaray tren hattının bir durağı olan Sirkeci Garı ülkedeki en derin tren istasyondur. Ve bizler şu günlerde bu iki tarihi gar binasının akıbetini merakla bekliyoruz
- KUZGUNCUK
Nurten B. AKSOY * İstanbul gibi koca bir metropolün ortasında, Boğaz’ın hemen kıyısında, koca çınarların ve mis kokulu rengarenk çiçeklerin arasında huzur bulacağınız şirin mi şirin, İstanbul’un en bâkir, en gizemli köşelerinden bir semti, Kuzguncuk’u gezelim istedik sizlerle. Huzurlarınızda Kuzguncuk semti ve güzellikleri… Kuzguncuk İstanbul Boğazı’nın Anadolu yakasında Üsküdar tepelerinden sahile doğru süzülerek inen, doğal güzelliklerini hâlâ koruyabilen; özellikle o korkunç gökdelenlere ve AVM’lere inatla direnen şirin, minicik bir semt. Yeşille mavinin kucaklaştığı en güzel noktada bir cennet köşesi Kuzguncuk. İsterseniz Üsküdar’dan kıyıyı takip ederek, isterseniz Nakkaştepe’den aşağı doğru salınarak ulaşabilirsiniz buraya, tavsiyemiz “tepeden inmek” olsun. Kuzguncuk’un eski adının “Hrisokeramos” olduğu ve “Altın Kiremit” anlamına gelen bu adın, II.Iustinos (565-578) tarafından yaptırılmış olan, çatısı altın yaldızlı kiremitlerle kaplı bir kiliseden geldiği rivayet edilir. Kuzguncuk adının kökeniyle ilgili görüşlerden bir diğeri de eskiden “Kosinitza” adıyla anılan semtin, bu adının bozularak “Kuzguncuk” olduğu şeklindedir. Evliya Çelebiye göre ise bu ad, II. Mehmed (Fatih) zamanında buraya yerleşmiş “Kuzgun Baba” adlı bir veliden kaynaklanmıştır. İstanbul’un Asya kesimindeki ilk Musevi yerleşim bölgesi Kuzguncuk’tur. Musevilerin buraya geliş tarihleri bilinmemekle birlikte, 17. yüzyıl kaynaklarında Kuzguncuk’un bir Musevi köyü olarak anıldığı görülmektedir. Kuzguncuk’un Avrupa Musevileri tarafından “Kutsal Topraklara varmadan önceki son durak” olarak kabul edildiği ve herhangi bir nedenle vaat edilmiş topraklara gidemeyenlerin hiç değilse Kuzguncuk’a yerleşip orada ölmeyi ve gömülmeyi vasiyet ettikleri bilinir. Üç dinin buluştuğu Kuzguncuk’ta biri Ermeni, biri Rum kilisesi olmak üzere iki kilise, bir camii, bir de havra vardır ve yan yana duran bu kutsal mekanlar semtteki hoşgörü ve huzurun birer sembolü olarak belki de dünyaya dinler arası uzlaşı mesajı vermektedir. Bunun en somut örneği ise; zamanında cami yapılması için yer bulunamadığında kilisenin bahçesinden cami yapılması için yer verilmesidir. * Hazan: Sinagoglarda dua okuyan güzel sesli din adamlarına denir. Nakkaştepe Boğaziçi Köprüsü’nün başlangıç noktası sayılır, işte oradaki sokaklardan birine sapıp yokuş aşağı yavaşça süzülürseniz, yaşama direnen tek tük kalmış ahşap evler karşılar önce sizi sokaklarda, sonra binalar azalır bahçeler çıkar karşınıza bükülüp kıvrılan yolların iki yanında. Ama bu bahçeler öyle süslü püslü dizayn edilmiş bahçeler değil, tamamen doğal bahçelerdir… Tek katlı minik evlerin etrafını çevrelemiş otlar ve gül hatmilerle, meyve ağaçlarıyla dolu; içinde civcivlerin kedi yavrularıyla oynaştığı yemyeşil bahçeler… Yürürken bu bahçelerde çaylarını yudumlayan yaşlı çiftler ya da çocuklarıyla ağaçtan meyve toplayan anneler el sallar çoğu kez size. Bu sokakların birinde mutlaka bir film veya dizi ekibiyle karşılaşırsınız. Dememiz o ki pek çok dizi ve filme ev sahipliği yapan Kuzguncuk sokakları adeta birer doğal film platosudur zaten. Yokuşu inip sahile doğru yaklaştığınızda evlerin şekilleri değişmeye başlar. Artık yolun iki tarafında sıralanmış eski, cumbalı taş evler ile rengarenk boyanmış ahşap konak yavruları boy göstermeye başlar. Evlerin önündeki ulu çınar ağaçları gölgeleri ve serinliğiyle adeta bir tatlı huzur verir buralarda insana. Sahile yaklaştığınızda dönüp arkanıza bakarsanız o çok dik yokuşları ve merdivenlerden oluşan sokakları görür ve “Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden” diyen Haşim’i hatırlarsınız. Semtin güzelliğine güzellik katan o eski evlerin çoğu şimdilerde restore edilmiş; altı kagir, üstü ahşap olan iki üç katlı, tertemiz ve rengarenk çiçeklerle süslü evlerin önünde, insanların sohbet ettiği, tavla oynadığı, gazete okuduğu küçücük çay evleri, kafeler var artık. Kuzguncuk’un bir başka güzelliği de semtin AVM’lere direnen minik, rengarenk vitrinli esnaf dükkanları, bakkal ve manavlarıdır. Burada öyle kocaman marketler filan yoktur, o küçük dükkanların önünde oturup sohbet eden güler yüzlü semt sakinleri selamlar sizi hep, hatta çay içmeye davet ederler gülümseyerek. Yürürken mahallenin fırınından buram buram yükselen taze ekmek ve simit kokusu bir anda acıktırıverir sizi. Hıristiyan ve Musevilerle Müslümanlardan oluşan Kuzguncuk halkı yıllardır saygı, sevgi ve dostluk içinde sürdürürler yaşamlarını Kuzguncuk’ta. Gerçi son yıllarda göçler nedeniyle gayri Müslim halk azalmıştır ama semtin o tatlı aksanlarıyla konuşan yaşlı teyzeleri, amcaları ve esnafı sıkı sıkıya tutunurlar burada hayata. Kuzguncuk halkının tek bir doktoru varmış bir zamanlar, Dr. Ohannes Minasyan. Öleli çok olmasına rağmen, İcadiye Caddesi üzerindeki Deniz Eczanesi’nin vitrininde Minasyan’ın şırıngalarını, ilaç kutularını ve diğer tıbbi malzemesini hâlâ görebilirsiniz. Türkiye’nin köklü aileleri eskiden Kuzguncuk’un köşklerinde ve yalılarında yaşarmış. Atatürk Harbiyeliyken, yedi yıl boyunca, hafta sonu tatillerini bu köşklerden birinde, Ali Fuat Cebesoy’un evinde geçirmiştir. Kuzguncuk pek çok sanatçıya ve ünlüye de ev sahipliği yapmış yıllarca. Şair Can Yücel, Oktay Rifat, yazar Rıfat Ilgaz, Sevim Burak Kuzguncuk’ta yaşamış sanatçılar arasındadır. Oyun yazarı Göngör Dilmen, oyuncu Uğur Yücel, Hülya Koçyiğit de Kuzguncuk’ta oturmuş sanatçılardan. Bunca sanatçıyı ağırlayan semt sokakları Perihan Abla, Ekmek Teknesi gibi çok sevilen televizyon dizilerine de ev sahipliği yapmış. Buket Uzuner’in “Kumral Ada & Mavi Tuna” isimli romanı eski Kuzguncuk’u en güzel anlatan romanlardan biridir. Gülsüm Cengiz “Boğazdaki Mutlu Çocuk – Kuzguncuk” kitabında Kuzguncuktaki çocukluk ve gençlik dönemlerini kaleme almıştır. Nedret Ebcim ise “Üç Dinin ve Ünlülerin Buluştuğu Semt Kuzguncuk” isimli kitabında Kuzguncuk’un tarihine, burada yaşayanlarla yaptığı röportajlara ve hikayeler yer verir. İcadiye Caddesi’ni bitirip Paşalimanı Caddesi’nden karşıya geçtiğinizde yani sahile indiğinizde, kıyıdaki evlerin arasından bir minik meydan çıkar karşınıza, denizle sarmaş dolaş ve yemyeşil ağaçlarla çevrili Çınaraltı… Meydanın yanında eski bir fırın, dumanı tüten tavşankanı bir çay, sıcacık bir simitle “hoş geldiniz” der size. Eğer serinlemek isterseniz karşı köşedeki Dilim Pastanesi’nden dondurma da alabilirsiniz. Sahilde bir yandan çayınızı yudumlarken bir yandan da martılara selam verip karşı kıyıdaki Çırağan ve Dolmabahçe Saraylarını seyredip soluklanabilirsiniz. Çok da uzun soluklanmayın keza daha sırada gezilecek Beylerbeyi, Çengelköy, Kandilli ve niceleri bizleri beklemekte… KUZGUNCUK Beykoz’da oturmalı Beykoz’da çalışan adam. Fakat Kuzguncuk şirin yerdir Ve gayet nefis yapar gül reçelini Pansiyoncu Madam Ve kızı Raşel… Aynada bir kartpostal: Bir manzara Nis şehrinden. İskemle, karyola, konsol… Ve Denize nazırdı pencereleri… Güneşte tavana suların ışıltısı vurur, Karanlık şilepler geçerdi geceleri İnsanı olduğu yerde Eli böğründe bırakarak… Selim’in odası havadardı. Kırmızı yazmalar kururdu yandaki boş arsada. Sağda Cevdet Paşa yalısı. Yalıda bir tavus kuşu Bir de Mebrure Hanım vardı. Mebrure Hanım Tafta entariler giyerdi. Çok ihtiyardı Ve mavi gözleri kördü. Tentene işlerdi Mebrure Hanım. Uyanır bir beyaz güle başlar, Uyurken dağıtırdı gülünü… Merhum Cevdet Paşa yalısında Mebrure Hanımı unutmuşlardı… Beykoz’da oturmalı Beykoz’da çalışan adam. Fakat Kuzguncuk şirin yerdir Ve kırmızı yazmalar kuruyan boş arsadan Dünyayı zapta gidecek olan Pulsuz balıklar gibi çıplak çocukların Her akşam dinlerdi çığlıklarını Selim… Nazım Hikmet Gezimizi büyük usta Nazım’ın dizeleriyle noktalamak istedik, çünkü Nazım Hikmet’in teyzesi Sâre Hanım da Kuzguncuklu ve dolayısıyla büyük şairin çocukluk günlerinde Kuzguncuk’un ayrı bir yeri var. Öyleyse selam olsun tüm Kuzguncuklulara ve onu sevenlere…
- Türkülerimiz ve Hüzünlü Öyküleri-1
Nurten B. AKSOY * Türkülerimiz... Buram buram Anadolu kokan, hasret kokan türkülerimiz... İşte içimizi yakan bu türkülerimizden ilk aklımıza gelenleri ve onların hüzünlü öykülerini sizler için derledik. Kırmızı Gül Demet Demet Kırmızı gül demet demet Sevda değil bir alâmet Gitti gelmez o muhannet Şol revanda balam kaldı Kırmızı gül her dem olsa Yaralara merhem olsa Ol tabipten derman gelse Şol revanda balam kaldı Kırmızı gülün hazanı Ağaçlar döker gazeli Kara yağızın güzeli Şol revanda balam kaldı Annesinin tek oğlu Mehmet, Erzurum yöresinde yetiştirdikleri ürünleri, bugünkü Ermenistan’ın başkenti, o dönemler önemli ticaret merkezi olan Revan’a (Erivan) kervan ile götürüp satmaktadır. Karayağız, güçlü kuvvetli Mehmet, annesine her akşam bahçelerinden derlediği gül demetini getirir. ‘Sevgi ve saygı’ ifadesi olan gül demetini anne duvara asıp kurutur, onlara baktıkça oğlunu görür gibi olur. Ancak vebaya yakalanan Mehmet, Revan’da ölür ve bir çalı dibine gömülür. Bir Mehmet değildir ölen, kervanın çoğu da bu amansız hastalıktan kurtulamaz. Ağır ağır Erzurum’a giren kervanı analar, babalar, yavuklular meraklı gözlerle beklemektedir, ama gidenlerin çoğu gelmemiştir. Mehmet’in anası durumu öğrenince, deli olup dağlara düşer, elinde bir demet kırmızı gül, dilinde bu türkü… Ağıtlar yakıp dağlarda gezer durur. ******* Arda Boylarında Kırmızı Erik Arda boylarında kırmızı erik Halime’nin ardında on yedi belik Ah annecim ah annecim yaktın ya beni Bu genç yasta denizlere attın ya beni Alıverin feracemi annecim diksin O gıymatlı İsmail’e kendisi gitsin Uyan uyan İreceb’im senin olayım Ardalar aldı ya nerde bulayım Arda boylarına ben kendim gittim Dalgalar vurdukça can teslim ettim Ah annecim ah annecim yaktın ya beni Bu genç yasta denizlere attın ya beni Bir ömür boyu ayrılmamak üzere birbirlerine söz veren iki nişanlı olan Recep ve Zeynep’in huzurlarını köy ağasının oğlu İsmail bozmaktadır. İsmail de Zeynep’e âşık olmuştur ve ona sahip olabilmek için türlü yollara başvurmaktadır. İsmail zenginliğinin verdiği cesaretle Zeynep’in annesine niyetini açıklar, o da İsmail’in elinde bulundurduğu mal varlığına aldanarak işbirliği yapar onunla. Sevdiğine bir başkasının talip olmasına dayanamayan Recep, öfkeyle ağanın kapısına dayanır. Ancak ağa güçlüdür, kendisine karşı çıkan Recep’i ağır bir şekilde cezalandırır. Uğradığı zulme dayanamayarak dağa kaçan Recep’in yokluğunda, Zeynep’in annesi ve ağanın oğlu Zeynep’i evlilik için ikna etmeye çalışırlar. Recep’in bir başka sevdiğinin olduğu ve ona kaçtığı söylentileri köye yayılır. Ve düğün hazırlıkları başlar. Recep ve can dostu Cemil ise dağda ağanın adamlarıyla mücadele ederler. Ağanın adamlarından kurtulmayı başaran arkadaşlar, bu sefer kendilerine dost gibi yaklaşan düşmanlarla savaşmak zorunda kalırlar. Düğün günü sevdiğini kaçırmaya çalışan Recep, sevdiğine bu dünyada kavuşamaz. Zeynep ve Recep’in dillere destan aşkları da bu türkü ile dilden dile dolaşır. ***** Kara Tren Gecikir Gözüm yolda gönlüm darda Ya kendin gel ya da haber yolla Duyarım yazmışsın iki satır mektup Vermişsin trene halini unutup Kara tren gecikir belki hiç gelmez Dağlarda salınır da derdimi bilmez Dumanın savurur halimi görmez Kan dolar yüreğim gözyaşım dinmez Yara bende derman sende Ya kendin gel ya da bana gel de Duyarım yazmışsın iki satır mektup Vermişsin trene halini unutup Yıl 1915… Osmanlının birçok cephede savaştığı, her türden levazımın gerekli olduğu gibi her şeyden önce savaşacak askerin de gerekli olduğu yıllar. Büyük kayıpların verildiği, gidenlerin geri dönmediği çoğunun akıbetinin bilinemediği günler… İnsanımız istasyonlarda sabahlıyor, ümitle beklenen kara trenler kara haber getiriyor çoğu zaman. Anaların, bacıların, eşlerin, gözleri ağlamaktan fersiz düşmüş çaresiz bir bekleyiş sürüyor… Bekledikleri bir defa ölmüş ama her kara tren gelişinde sevenler bir defa daha ölüyor… Yorgun, bitkin ve başı eğik kara tren acı bir çığlık atarak uzaklaşırken kadınların inadına yaşatmaya çalıştıkları ümitleri, o korkunç bekleyişleri de bir ağıta dönüşüyor… ****** Sarı Gelin Erzurum çarşı pazar leylim aman aman İçinde bir kız gezer ay nenen ölsün sarı gelin aman Sarı gelin aman sarı gelin aman suna yârim Erzurum’da bir kuş var leylim aman aman Kanadında gümüş var ay nenen ölsün sarı gelin aman Sarı gelin aman sarı gelin aman suna yârim Elinde divit kalem leylim aman aman Katlime ferman yazar ay nenen ölsün sarı gelin aman Sarı gelin aman sarı gelin aman suna yârim Palandöken güzel dağ leylim aman aman Altı mor sümbüllü bağ ay nenen ölsün sarı gelin aman Sarı gelin aman sarı gelin aman suna yârim Vermem seni ellere leylim aman aman Niceki bu halimse ay nenen ölsün sarı gelin aman Sarı gelin aman sarı gelin aman suna yârim Sarı gelin, eski çağlardan beri Çoruh boyunda yaşayan Hıristiyan Kıpçak Beyi’nin sarı saçlı, güzeller güzeli kızıdır. Erzurumlu bir delikanlı Kıpçak Beyi’nin bu güzel kızına âşık olur ve Erzurumlu delikanlı ile sarışın Kıpçak kızının arasında büyük bir aşk başlar. Sarışın Kıpçak kızına âşık olan delikanlının ailesi, oğullarının bu kız ile evlenmesine karşı çıkar. Delikanlı ise kıza deli gibi âşıktır ama bey de kızını vermez bu delikanlıya… Delikanlı nihayet sarışın güzel kızı kaçırmaya karar verir ve nihayet kaçırır. Kıpçak Beyi’nin adamları iki kaçak aşığın peşine düşer ve uzun bir takipten sonra aşıkları bulup delikanlıyı öldürürler. ****** Yaslan Be Halil İbrahim Dağda gızıl ot biter, içinde keklik öter Eşkıyadan da beter, uslan be Halil İbrahim Kıvırcık saçlarına, kar düşmüş uçlarına Dağın yamaçlarına yaslan be Halil İbrahim Derede su durulur, daldan köprü kurulur El yerine vurulur, aslan be Halil İbrahim Kıvırcık saçlarına, kar düşmüş uçlarına Dağın yamaçlarına, yaslan be Halil İbrahim Müfreze dağı sarar dağda kaçaklar arar Geçit vermez kayalar, hızlan be Halil İbrahim Kıvırcık saçlarına, kar düşmüş uçlarına Dağın yamaçlarına yaslan be Halil İbrahim Halil İbrahim 1931 doğumlu; Fatsa’da yaşayan, kıvırcık saçlı, şık giyinen, sırım gibi bir delikanlıdır. Saat, gramofon, şemsiye ve (gizlice) tabanca gibi aletlerin tamiriyle uğraşır. Gel zaman git zaman Halil İbrahim komşu köyden Ahmet Ağa’nın kızına aşık olur ve onu kaçırır, evlenirler. Bir müddet sonra Halil İbrahim karısını ve oğlunu köyde bırakıp askere gider. Askerdeyken Ahmet Ağa’nın kendi arazilerini üstüne geçirdiğini, kızı ile torununu da alıp köye götürdüğü haberini alan Halil İbrahim firar eder. Ormana yakın olan evinin yakınında saklanır, bazen de evine gider ama sonunda yakalanır, ceza olarak jandarmalarca telefon direğine bağlanıp dövüldüğü ve bu dayağın onun yaşamını değiştirdiği anlatılır. Cezasını çeken Halil İbrahim askerliğini tamamlayıp döner ama karısı, çocukları elinden alındığı için hayata küsmüştür, hep saklanarak yaşamaya başlar, eşi dostu da kalmamıştır artık. Silahsız gezemez olur ve evinde tamirat işleriyle uğraşmaya devam eder yalnız başına… 12 eylül öncesi Fatsa’da yapılan bir operasyonda Halil İbrahim teröristlerce yakılan evinden kaçar, ormanda saklanır ama jandarmalar tarafından bulunur, hiçbir suçu olmamasına karşın yıllar önce yediği dayağın korkusuyla kaçmaya kalkışır, Hasano deresinin köprüsünü sel almıştır, taşkın dereyi geçer, tam dağlara doğru kaçacakken başından vurulur ve kayalara yaslanır, ölürken bile yere düşmez Halil İbrahim… **** Yemen Türküsü Havada bulut yok bu ne dumandır Mehlede ölüm yok bu ne şivandır Bu Yemen elleri ne de yamandır Ano Yemen’dir gülü çemendir Giden gelmiyor acep nedendir Burası Muş’tur yolu yokuştur Giden gelmiyor acep ne iştir Kışlanın önünde çalınır sazlar Gözlerim ağlıyor yüreğim sızlar Yemen’e gidene ağlıyor kızlar Kışlanın önünde redif sesi var Açın çantasına bakın nesi var Bir çift potin ile bir de fesi var Osmanlı Yemen çöllerinde zorlu bir savaşa tutulmuştur. Divanlar kurulur, savaş ve şartları haftalar boyu tartışılıp durulur. Sonunda Yemen ellerine, vilayetlerden birinde oluşturulacak bir alayla gidilmesinin mümkün olduğuna karar verilir. Düşünülür ki; bir tek vilayetten birlik oluşturulursa, bunlar hep akraba ve hısım olacakları için birbirlerine bağlılık ve dayanışmaları ile savaş alanından kaçmaları söz konusu olmaz. Haberler salınır, Osmanlının dört bir yanından uzun beklemelere karşın istekli çıkmaz bu oluşuma. Aslında istek olmasına olur da Osmanlının istediği gibi olmaz. Değişik vilayetlerden çıkan bu gönüllü sayısı da yeterli olmaz. Bu sırada Muş’tan Bulanık, Malazgirt ve Varto’dan bir ses yükselir Osmanlıya; “hepimiz varız, gönüllüyüz Yemen çöllerine gitmeye” Osmanlıya haber iletilir. Yetkililer bakar sayı yeterli, karar verilir ve Yemen çöllerine Muş’tan oluşturulan bir redif alayı gönderilir. Yemen’e gidilmesine gidilir ama hiçbiri de geri dönemez. İşte bu türkü gidip de gelemeyen o isimsiz kahramanların Muş’ta kalan sevgililerinin sesi, özlemi, elemi ve de acısıdır. ****** Humâ Kuşu Yükseklerden Seslenir Humâ kuşu yükseklerden seslenir Yar koynunda bir çift suna beslenir Sen ağlama kirpiklerin ıslanır Ben ağlim ki belki gönül uslanır Sen bağ ol ki ben bahçende gül olim Layık mıdır yanim yanim kül olim Sen bey olki ben kapında kul olim Koy desinler bu da bunun kuludur Erzurum’un Çiğdemli köyünde yaşayan Mustafa ve Gülbahar’ın dillere destan aşklarını bilmeyen yoktur. Sevda çeken bu gençler ailelerinin rızasıyla evlenirler, fakat beraberlikleri çok sürmez. Seferberlik ilan edilmiş ülkedeki tüm gençler; okuyanı, okumayanı tümü askere çağrılmıştır. Vatan borcu namus borcudur. Bu kutsal görevden geri kalmak olur mu? Mustafa sevdasını evde koyarak ayrılır. Bu ayrılık o günlerde ölüme gitmek gibi bir şeydir. Belki de bir daha Gülbahar’ını göremeyecek, “gülüm” diye, doya doya koklayamayacaktır onu. Gülbahar’ın ise iki gözü iki çeşmedir ama elden ne gelir ki? Bağrına taş basarak Mustafa’sını uğurlar askere… Ama ne yazık ki gidiş o gidiştir… Aradan yıllar geçer fakat hiçbir haber gelmez. Öldü mü kaldı mı, kimse bir şey bilmez. Ev halkı artık Mustafa’dan umutlarını kesmiştir ama Gülbahar her sabah kalktığında bahçeye çıkar, yavuklusunun yoluna uzun uzun bakarak geleceği günü bekler. Bekler ama ne gelen vardır ne de bir haber. Gülbahar her geçen gün erimiş, erimiş hatta ağlaya ağlaya göz pınarları da kurumuştur. Gelinlerinin bu durumu kaynanasını ve kayınbabasını çok üzmektedir. Kayınbabası Gülbahar’ın her sabah yavuklusunun yolunu gözlemesine, uçan kuşlardan haber istemesine o kadar üzülür ki dayanamaz ve bu ağıtı yakar. Humâ kuşu yuvasından havalanan ve çok yükseklerde günlerce uçan bir kuştur. Mustafa’yı humâ kuşuna benzetir babası ve humâ kuşunun haberci bir kuş olmasına atfederek başlar söylemeye… ****** Mihriban Sarı saçlarına deli gönlümü Bağlamıştım, çözülmüyor Mihriban Ayrılıktan zor belleme ölümü Görmeyince sezilmiyor Mihriban Yar deyince kalem elden düşüyor Gözlerim görmüyor aklım şaşıyor Lambada titreyen alev üşüyor Aşk kağıda yazılmıyor Mihriban Tabiplerde ilaç yoktur yarama Aşk değince ötesini arama Her nesnenin bir bitimi var ama Aşka hudut çizilmiyor Mihriban 1960 yılında yaşadığı ölümsüz aşkı kelimelerle ebedi kılan Abdurrahim Karakoç’un gerçek adını gizleyip, Mihriban diye seslendiği o güzel Anadolu kızının hikâyesidir bu… Köyde düğün olacaktır, civardan misafirler gelmeye başlar. Genç Abdurrahim düğünde ailesiyle gelen misafir bir genç kız görür, tanışırlar… “Şefkatli, merhametli, muhabbetli, güler yüzlü, yumuşak huylu” manasındaki Mihriban'dır bu. Misafirlikleri ilerledikçe aşk da ilerler. Bir sabah Abdurrahim kalkar ve Mihriban adını koyduğu sevdalısını görmeye gider, gider ki misafirler gitmiştir. Abdurrahim’in dünyası yıkılır, hayat manasızlaşmış, aşk acısı yüreğini yakmıştır. Bu halini gören ailesi kızı bulmak için Maraş’a gider, uzun aramadan sonra kızın ailesini bulur ve kızı isterler. Önce kız küçük derler, bahane bulurlar ama bakarlar ki Abdurrahim’in ailesi ısrarcıdır gerçeği söylerler; kız nişanlıdır… Ailesinin halinden olumsuzluğu sezen Abdurrahim kızın nişanlı olduğunu duyunca; “Bir daha bu evde onun ismi anılmayacak ve konusu geçmeyecek.” der ancak yedi yıl sonra aşk ateşinin sönmediği anlaşılır, eşsiz duygu yoğunluğu olan bu dizelerle aşkın gücünü anlatan şairimiz, Mihriban’dan aldığı “unutmak kolay değil” başlıklı mektup üzerine de şiirin devamını yazar… “Unutmak kolay mı?” deme, Unutursun Mihribanım. Oğlun, kızın olsun hele, Unutursun Mihrabanım ******* Ziya Türküsü Çamlığın başında tüter bir tütün Acı çekmeyenin yüreği bütün Ziya’nın atını pazara tutun Gelen geçen Ziya’m ölmüş desinler At üstünde kuşlar gibi dönen yar Kendi gidip ahbapları kalan yar Uzun olur gemilerin direği Yanık olur anaların yüreği Ne sen gelin oldun ne ben güveği Onun için kapanmıyor gözlerim At üstünde kuşlar gibi dönen yar Kendi gidip ahbapları kalan yar Ham meyvayı kopardılar dalından Beni ayırdılar nazlı yarımdan Eğer yarım tutmaz ise salımdan Onun için açık gider gözlerim At üstünde kuşlar gibi dönen yar Kendi gidip ahbapları kalan yar Ziya yakışıklı bir delikanlıdır. Yozgat’ın Karacalar Köyü’ndendir. Aynı köyden Fikriye adlı kızı sever ve nişanlanırlar. Fikriye’nin babası Karacalar Köyü imamı Ali Hoca’dır. Ali Hoca Kızıltepe Köyü’ne imam olur. Ziya sık sık nişanlısını görmeye at sırtında gider. İki taraf da birbirini oldukça sevmektedir. Ziya bir gün ekin sularken üşütür ve karın ağrısından şikayet eder. Doktora gider ama fayda bulamaz, bir hafta içinde ölür. Bir başka söylentiye göre, Ziya Bey yakışıklı, at düşkünü, çok iyi atan binen, iyi cirit oynayan bir yiğittir. İki köy arasında oynanan ciritte attan düşer orada ölür. Fikriye, nişanlısının ani ölümü karşısında duyduğu acıyı ve kederi şiire döker böylece Ziya Türküsü ortaya çıkar. ******* Hastane Önünde İncir Ağacı Hastane önünde incir ağacı Doktor bulamadı bana ilacı Baştabib geliyor zehirden acı Garip kaldım yüreğime dert oldu Ellerin vatanı bana yurt oldu Mezarımı kazın bayıra düze Benden selam söyleyin sevdiğim gıza Başına koysun, karalar bağlasın Gurbet elde kaldım diye ağlasın Komşu kızı ile beşik kertmesi olan bir genç askerde vereme yakalanır. Hava değişimi olarak Yozgat’a (Akdağmadeni) gelir. Sözlüsünün ailesi gence kızlarını göstermek istemezler. Genç tedavi için İstanbul’da hastaneye yatar, odasının penceresinden gördüğü incir ağacından aldığı ilhamla bu türküyü söyler. Yakalandığı amansız hastalıktan kurtarılamayarak hastanede ölür. Ailesi cenazesini Yozgat’a getiremez, İstanbul’da kalır.
- Nazım'ın Yaşamında İz Bırakan Kadınlar
Nurten B. AKSOY * Romantik komünist, tutkulu aşık, büyük şair ve yazar, vatanına hasret giden bir sürgün… Ama vazgeçemediği en önemli tutkusu kadınlar… Onlar olmasaydı yaşamı bu kadar heyecan verici, duygulu, anlamlı ve coşku dolu olabilir miydi? Celile’si, Nüzhet’i, Piraye’si, Münevver’i, Galina’sı ve son eşi Vera’sıyla Nazım Hikmet’in yaşamına yön veren, onun sanatını besleyen, şiirlerine konu olan kadınları anlattık... Ressam bir anne Celile Hanım Nazımın annesi Celile Hanım 1880 yılında Selanik’te dünyaya gelir. Evde özel öğrenim görerek yetiştirilen Celile, saray ressamı Fausto Zonaro’dan resim dersleri alır. Resim çalışmalarında kuşağının diğer kadın ressamları gibi portreler üstüne yoğunlaşır. 1900 yılında Şair Nazım Paşa’nın oğlu Hikmet Bey ile evlenir. İleride Türk şiirinin önemli isimlerinden birisi olacak ilk çocukları Nazım, 1901’de Selanik’te dünyaya gelir. Yahya Kemal ile yaşanan aşk Celile Hanım, şiddetli geçimsizlik nedeniyle 1917’de Hikmet Bey’den ayrılır; ancak Hikmet Bey’den ayrılmak üzere olduğu sırada tanıştığı ünlü şair Yahya Kemal ile büyük bir aşk yaşar; ne yazık ki bu ilişki arzu ettiği gibi evlilikle sonuçlanmaz. Celile Hikmet Hanım resimleriyle olduğu kadar güzelliği ile de tüm İstanbul’un diline destandır. İstanbul sosyetesinin en çok konuşulan kadınıdır. Oğlu Nazım’a ders vermek için evlerine gelen Yahya Kemel bu eşsiz güzelliğe tutulur; ancak Nazım’ın karşı çıkması ve Yahya Kemal’in evliliğe yanaşmaması üzerine Celile Hanım yurtdışına gider. Annesiyle babasının boşanması Nazım’ı derinden etkiler. Şiir hocası Yahya Kemal’i bundan sorumlu tutar. Derse geldiği bir gün hocasının ceket cebine bir not bırakır Nazım. Edebiyat hocası Yahya Kemal’e bu notla adeta meydan okumaktadır genç şair: “Hocam olarak girdiğiniz bu eve babam olarak giremeyeceksiniz.” Nazım’ın ilk aşkı Nüzhet Nazım ve Nüzhet aynı mahallede yetişmiş çocukluk arkadaşıdırlar ve Nüzhet, Nazım’ın ilk aşkıdır. 1921 yılında Moskova’da üniversitede öğrenciyken ani bir kararla evlenirler. Nüzhet’in ailesi bu evliliğe razı olmaz. Mektuplar yazarlar Moskova’ya; “Her sözüyle, her hareketiyle, her şeye isyan etmiş, hatta saçları bile berberin tarağına isyan etmiş bu adamla senin gibi munis ve uysal bir kız… geçinemezsiniz!” derler. Ancak aşkla başlayan bu evlilik fazla uzun sürmez. İki yıllık birlikteliğin sonunda Nüzhet hastalanıp İstanbul’a döner ve ailesinin de etkisiyle Nazım’ı terk eder. Bu terk ediliş Nazım’a çok dokunur. Nüzhet’i uzun süre aklından çıkaramaz.Kıskançlık ve terk edilişin yol açtığı duygularla “Gövdemdeki Kurt” şiirini yazar. …Sen / benim / minare boyunda çam gövdeme / yumuşak beyaz / bir kurt gibi girdin / kemirdin / ............................. Yumuşak / beyaz / kıvrılışlarıyla / beynime giren kurdu / çürük bir diş çeker gibi söktüm / epeyce ter döktüm / bu sonuncuydu / bir daha olmayacak… Piraye Piraye, Nazım’ın kız kardeşi Samiye’nin yakın arkadaşıdır. Kızıl saçlı, gösterişli, aydın görüşlü, kültürlü bir ortamda yetişmiş ve varlıklı bir aileye mensuptur. Ve Piraye aynı zamanda kocasından ayrılmış, bir erkek ve bir kız çocuğu sahibi dul bir kadındır. Nazım’ın Kadıköy’deki evlerine yapılan sık ziyaretler sırasında tanışıp aşık olurlar birbirlerine, ancak Nazım’ın o tarihlerde başlayan uzun hapis yılları nedeniyle araya ayrılıklar girer. Ama Nazım’ın hapis yıllarıyla başlayan bu uzun ayrılıklar, bağlılıklarını ve aşklarını daha da perçinler ve Nazım Türk şiirinin en güzel örneklerini oluşturan aşk şiirlerini hep bu “kızıl saçlı kadın” için yazar. 1935 yılında çıkan afla serbest kalan Nazım ve Piraye nihayet evlenirler. Ancak bu evlilik de politik baskılar, ekonomik sorunlar ve zorunlu ayrılık yılları nedeniyle kesintilere uğrar. Nazım’ın 1938 – 1948 yılları arasında hapishanede geçireceği yılların umutsuzluğunu, annesi ve dostlarının desteğinin yanı sıra Piraye’nin kısa ziyaretleri ve sevgisi azaltacaktır. Nazım umutsuzluğa kapıldığı uzun hapis yıllarında Piraye’ye kendisinden boşanmasını önerir. Piraye’nin cevabı '101 yıla mahkûm olsan bile ben senin arkandayım, bunu böyle bil' olur. Münevver Bu tutkulu sevda gün gelir heyecanını yitirir ve Nazım aradığı heyecanı başka ilişkilerde bulmaya çalışır. Tabii bu durum Piraye’nin gururunu incitir, kalbini kırar. Roman yazarı Cahit Uçuk ve opera sanatçısı Semiha Berksoy bu umutsuz günlerinde onun hayatına giren kadınlardandır. Sonuçta Piraye tüm bunlara anlayış göstermek ve affetmek zorunda kalacaktır onu. Ama Nazım’ın Münevver’le ilişkisi artık bardağı taşıran son damla olur. Münevver, Nazım’ın dayısının kızı olup Fransız asıllı bir anneden Sofya’da dünyaya gelmiştir. Münevver çocukluk arkadaşı olan Nazım’la, o hapiste iken önce mektuplaşarak daha sonra da ziyaretine giderek tekrar ilişki kurar. Bu durum Nazım’ın yıllar öncesine dayanan gençlik arzularını canlandırırken Piraye’ye karşı da suçluluk duymasına neden olur. Nazım ile Piraye arasındaki büyük aşk, Münevver'in araya girmesi yüzünden 1951 yılında boşanmalarıyla son bulur Nazım ve Münevver aşkı tam üç yıl (1948-51) sürer ve Nazım’ın Romanya üzerinden Rusya’ya kaçışıyla fiilen son bulur. Arkasında bırakıp gittiği Münevver’in aşkı ve hasreti vardır. Ancak Münevver’e olan hasreti Nazım’ın yeni yaşamında, yeni ilişkiler kurmasına engel olmayacaktır. Moskova Aşkları 1952 Yılında tanıştığı Galina adlı genç bir Rus doktor Nazım için yeni bir aşkın başlangıcı olur. Galina Nazım’ın doktoru, hayat arkadaşı, evdeki yoldaşı, sağlık danışmanı, yediğini-içtiğini, tüm yaşamını denetleyen yardımcısı, yurt dışına birlikte gittiği eşi ve diğer yandan da Rusya adına onu kontrol eden devlet görevlisidir. Nazım, Galina’ya aşk şiirleri yazmasa da en uzun ilişkisini onunla yaşar. Son Kadın “Saman Sarısı” Ancak Galina ile yaşayan, Münevver’i özleyen Nazım’ı yeni bir aşk beklemektedir. 1955 yılı sonlarında bir tesadüf eseri Vera’yla tanışır. Ancak o zaman şairin bilmediği şey Vera’nın evli ve bir kız çocuğu annesi olduğudur. Bu yıldırım aşk Nazım’ı tekrar canlandırır, onun yaşama bağlılığını, coşkusunu geri getirir. Sonuçta Vera’ya kocasından boşanarak birlikte yaşamaları konusunda baskı yapmaya, onu kıskanmaya başlar. Nazım’ın “Saçları saman sarısı, kirpikleri mavi, kırmızı dolgun dudaklı” diye 1961 de yazdığı “Saman sarısı” şiiri ile ölümsüzleştirdiği kadındır Vera. Kendinden otuz yaş daha küçük Vera’nın aşkı Nazım’ın başını döndürür. Artık yeni aşk şiirlerinin ilham kaynağı bu genç sevgili olur. 1960 yılı başında nihayet beklenen olur. Nazım’ın Galina ile olan sekiz yıllık uzun beraberliği boşanmayla sonuçlanır. Vera da uzun ve bunalımlı yıllar sonrası kocasından ayrılmayı başarır. İlk tanıştığı andan itibaren aşık olduğu Vera’ya kavuşur sonunda Nazım, yani muradına erer ve Vera’nın gönlüne girmeyi başarır. Nazım bundan sonraki aşk şiirlerini artık Vera için yazacaktır. Gelsene dedi bana Kalsana dedi bana Gülsene dedi bana Ölsene dedi bana Geldim, Kaldım, Güldüm, Öldüm…
- Toprak Dede Hayrettin Karaca
Nurten B. AKSOY * “Çok ödül aldım, ama en büyük ödülüm iki tanedir. Bunlardan biri, 2500 metre yükseklikte bir dağda, bir çocuğun beni gösterip, arkadaşlarına, ‘koşun koşun erozyon dede gelmiş’ demesidir. Diğeri ise bir kula nasip olmuş en büyük ödüldür, daha büyük ödül olacağına inanmıyorum; bu ödül de, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmamdır. Her ödülün kişiye verdiği bir sorumluluk vardır. Ben bu sorumluluk altında yaşıyorum, zaten beni çağıran da budur.” Herkesin bildiği adıyla “toprak” ya da “erozyon dede” Hayrettin Karaca’nın bu sözleri kaldı akıllarda. TEMA vakfının kurucusu Hayrettin Karaca 97 yaşında yaşamını yitirdi. Hayrettin Karaca kimdir, gelin birlikte bakalım. Kırım muhaciri dört çocuklu bir ailenin en büyük çocuğu olan Hayrettin Karaca 4 Nisan 1922 tarihinde, Yunan işgali sırasında Bandırma’da dünyaya geldi. Babası Hocazade Halil Efendi, annesi Zehra Hanım. Üç buçuk yaşında kekeme olan Hayrettin Karaca, arkadaşları arasında kendini kabul ettirebilmek için küçük yaşına rağmen harman dövmekten buğday yıkamaya, mısır kırmaya kadar her işi yaptı. İlkokula başladığında kekeme olduğu için alay edilip, dışlanan küçük Hayrettin kızların saçını çekip canlarını yakarak yaramazlık yapmaya başladı. O günleri kendi ağzından dinleyelim: Çekiyorum saçlarını kızların, canlarını yakıyorum. Sonunda kızlar beni, o vakit biz muallime diyorduk, öğretmene şikayet etmişler. İşte o Zehra Öğretmen benim hayatımı değiştiren insandır. “Hayrettin gel evladım bakayım” dedi, gittim. “Uzat ellerini” dedi, uzattım… “Eyvah, cetvelle dövecek beni” dedim. Ama o “Aaa arkadaşlar, bu ellere bakın ne kadar güzel, yaramazlık yapabilir mi?” dedi. Bir daha yaramazlık yapamadım. Çünkü beni himayesine almış birine karşı gelemezdim… Çıplak ayaklı zengin çocuğu İlkokulun son sınıfındayken şarkı söyler gibi ilk heceleri uzata uzata konuşmaya başlayarak ve öğretmeninin de yardımı ve sevecenliğiyle kekemelikten kurtulur. Çocukluğuyla ilgili bir başka anısını şöyle anlatır Hayrettin Karaca: “Biz 4 kardeşiz, dedim ya en küçüğümüz daha doğmamış. Ben 5,5-6 yaşındayım, benden sonra iki küçük daha var. Anacığım sabahleyin bizi doyurur, bana “Haydi evladım ayağımın altında dolaşma, git oyna” der. Ama ayakkabı giydirmez, neden biliyor musun? Mahalledeki çocukların hepsinin ayakkabısı yok, onun için… Kültür bu işte… Zengin olmak bu işte… Bayramda bile eğer mahalle çocuklarına da alındıysa giyerdim ayakkabıyı; ama akşamı zor bulurdum. Çünkü ayakkabılar ısırırdı ayaklarımı. Nasır bağlamış altları, dolu…” Yeşil gözlerinden muhabbet kaptım Bandırma’da başladığı ilkokul eğitiminden sonra İstanbul’da Feyzi Ata Ortaokulunda okur. İstanbul Erkek ve Haydarpaşa Lisesinden sonra devam ettiği Boğaziçi Lisesinden 1940 yılında mezun olur. Daha on üç yaşındayken yeşil gözlerine vurulduğu Türkan Hanımla 1941 yılında evlenir İkinci Dünya Savaşının sürdüğü seferberlik yıllarında ailesinin triko örme fabrikasının başına geçerek çalışma hayatına başlar. “Ben sanayici olmak istemiyordum. İstediğim edebiyatla ilgilenip kalan zamanımı doğayla iç içe geçirmekti. Fakat o günlerde babamıza karşı çıkmak söz konusu değildi.” diye anlatır mesleğini seçme nedenini. Beş yıl evli kaldıktan sonra veremden kaybettiği eşi Türkan Hanımla evliliğinin ilk yıllarını da şöyle anlatır. “Biz Türkan’la yeni evliyiz, gittik Uşak’a… 2. Dünya Savaşının sürdüğü seferberlik yılları, ekmek yok, çünkü karne yok. Bizim karnemiz var; ama İstanbul için var, Uşak’ta geçerli değil. Ekmeğimiz yok, yeni karneyi çıkartana kadar bir ay zaman geçti. Bir ay kestane yedik, patates yedik… Ne bulursak artık… Fırına gidiyoruz, dörtte bir ekmek veriyorlar. O günleri bilmezsiniz siz. Yok, hiçbir şey yok. Oğlumuz da işte bu günlerde doğdu…” İlk özel arboretum (Ağaç evi) Ellili yaşlarında, Türkiye’nin ilk özel arboretumunu (ağaç evi) kurar Hayrettin Karaca. Yurt içi ve yurt dışında gezdiği her yerden tohumlar toplayıp botanik bahçelerini gezer, bağlantılar kurar. Bugün Yalova’daki Karaca Arboretum’u dünyanın her yerindeki botanikçiler tarafından bilinmektedir. 14.000 türü barındıran arboretum aynı zamanda ülkenin tehlikedeki türleri için bir gen koruma merkezidir. Hanoover Üniversitesi’nden Ekoloji profesörü Franz H. Meyer Hayrettin Karaca’dan “Şimdiye kadar hiç böylesine kişisel çıkar gütmeden, kendini insanlığın yararına çalışmaya adamış birine rastlamadım.” diye bahseder. Hayrettin Karaca yurt içindeki gezilerinde Türkiye’nin anıtsal ağaçlarının fotoğraflarını çeker, onların korunması yönünde çalışmalar başlatır ve yetkilileri habitat ve biyolojik çeşitliliğin karşı karşıya bulunduğu tehlikelere karşı uyarır. Hayrettin Karaca bu geziler sırasında Türkiye’de insan etkisinden kaynaklanan hızlı bir çölleşme tehdidinin de farkına varır. Bitki türlerinin yok olduğunu görür. Harap olmuş meralara, kuruyan şelalelere, yangınlar yüzünden veya tarla açmak üzere köylüler tarafından kesilmiş ormanlara rastlar. Gözlemlediği felaket karşısında sessiz kalamayacağını hisseden bu kendi kendini yetiştirmiş botanist, 70 yaşında yeni bir meslek edinir; Türkiye’deki çevre çalışmalarının liderliğini üstlenir. Sanayici arkadaşı Nihat Gökyiğit’le birlikte 1992 yılında TEMA’yı, Türkiye Erozyonla Mücadele, Ağaçlandırma ve Doğal Varlıkları Koruma Vakfı’nı kurar. Yapılan uluslararası bir araştırmanın sonuçlarına göre Türkler arasında çevresel konulara duyulan ilgi Hayrettin Karaca tarafından kurulan TEMA vakfı sonrası yüzde 12’den yüzde 51’e yükseldi. Yılmadan yola devam etti İster bir köy kahvesinde 5-6 kişi, isterse akademisyenler ve hükümet görevlilerinden oluşan bir bilimsel konferans olsun, dinleyici kitlesi ve sayısı ne olursa olursun Hayrettin Karaca konuşmaktan ve çevre bilincinin oluşması için çalışmaktan vazgeçmedi. TEMA Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı Hayrettin Karaca, üzerinden çıkarmadığı kırmızı kazağının sırrını açıklarken, “Bu kazağı 16 yıldır giyiyorum, sonsuza kadar da giyeceğim” şeklinde konuşmuştu. Kırmızı kazağı ve yakasındaki yaprak rozetiyle bütünleşen, çevre ve doğaya olan düşkünlüğü ile bilinen Karaca, 20 Ocak 2020 tarihinde 97 yaşında hayatını kaybetti Ömrüne birçok başarı sığdıran Hayrettin Karaca, 1998 yılında Türkiye Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’ne layık görülmüştü. Karaca’ya ödülünü 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel vermişti. Hayrettin Karaca ayrıca . Hayrettin Karaca Alternatif Nobel ödülüne layık görülmüş, Birleşmiş Milletler (BM) tarafından da ‘Orman Kahramanı’ seçilmişti.

Hayat ve Sanat
DERGİSİ
Emek veren herkesin ADAsı



























