KUZGUNCUK


İstanbul gibi koca bir metropolün ortasında, Boğaz’ın hemen kıyısında, koca çınarların ve mis kokulu rengarenk çiçeklerin arasında huzur bulacağınız şirin mi şirin, İstanbul’un en bâkir, en gizemli köşelerinden bir semti, Kuzguncuk’u gezelim istedik sizlerle. Huzurlarınızda Kuzguncuk semti ve güzellikleri…


Kuzguncuk İstanbul Boğazı’nın Anadolu yakasında Üsküdar tepelerinden sahile doğru süzülerek inen, doğal güzelliklerini hâlâ koruyabilen; özellikle o korkunç gökdelenlere ve AVM’lere inatla direnen şirin, minicik bir semt. Yeşille mavinin kucaklaştığı en güzel noktada bir cennet köşesi Kuzguncuk.

İsterseniz Üsküdar’dan kıyıyı takip ederek, isterseniz Nakkaştepe’den aşağı doğru salınarak ulaşabilirsiniz buraya, tavsiyemiz “tepeden inmek” olsun.


Kuzguncuk’un eski adının “Hrisokeramos” olduğu ve “Altın Kiremit” anlamına gelen bu adın, II.Iustinos (565-578) tarafından yaptırılmış olan, çatısı altın yaldızlı kiremitlerle kaplı bir kiliseden geldiği rivayet edilir. Kuzguncuk adının kökeniyle ilgili görüşlerden bir diğeri de eskiden “Kosinitza” adıyla anılan semtin, bu adının bozularak “Kuzguncuk” olduğu şeklindedir. Evliya Çelebiye göre ise bu ad, II. Mehmed (Fatih) zamanında buraya yerleşmiş “Kuzgun Baba” adlı bir veliden kaynaklanmıştır.


İstanbul’un Asya kesimindeki ilk Musevi yerleşim bölgesi Kuzguncuk’tur. Musevilerin buraya geliş tarihleri bilinmemekle birlikte, 17. yüzyıl kaynaklarında Kuzguncuk’un bir Musevi köyü olarak anıldığı görülmektedir. Kuzguncuk’un Avrupa Musevileri tarafından “Kutsal Topraklar’a varmadan önceki son durak” olarak kabul edildiği ve herhangi bir nedenle vaat edilmiş topraklara gidemeyenlerin hiç değilse Kuzguncuk’a yerleşip orada ölmeyi ve gömülmeyi vasiyet ettikleri bilinir.


Üç dinin buluştuğu Kuzguncuk’ta biri Ermeni, biri Rum kilisesi olmak üzere iki kilise, bir camii, bir de havra vardır ve yan yana duran bu kutsal mekanlar semtteki höşgörü ve huzurun birer sembolü olarak belki de dünyaya dinler arası uzlaşı mesajı vermektedir. Bunun en somut örneği ise; zamanında cami yapılması için yer bulunamadığında kilisenin bahçesinden cami yapılması için yer verilmesidir.


* Hazan: Sinagoglarda dua okuyan güzel sesli din adamlarına denir.

Nakkaştepe Boğaziçi Köprüsü’nün başlangıç noktası sayılır, işte oradaki sokaklardan birine sapıp yokuş aşağı yavaşça süzülürseniz, yaşama direnen tek tük kalmış ahşap evler karşılar önce sizi sokaklarda, sonra binalar azalır bahçeler çıkar karşınıza bükülüp kıvrılan yolların iki yanında. Ama bu bahçeler öyle süslü püslü dizayn edilmiş bahçeler değil, tamamen doğal bahçelerdir…


Tek katlı minik evlerin etrafını çevrelemiş otlar ve gül hatmilerle, meyve ağaçlarıyla dolu; içinde civcivlerin kedi yavrularıyla oynaştığı yemyeşil bahçeler… Yürürken bu bahçelerde çaylarını yudumlayan yaşlı çiftler ya da çocuklarıyla ağaçtan meyve toplayan anneler el sallar çoğu kez size. Bu sokakların birinde mutlaka bir film veya dizi ekibiyle karşılaşırsınız. Dememiz o ki pek çok dizi ve filme ev sahipliği yapan Kuzguncuk sokakları adeta birer doğal film platosudur zaten.

Yokuşu inip sahile doğru yaklaştığınızda evlerin şekilleri değişmeye başlar. Artık yolun iki tarafında sıralanmış eski, cumbalı taş evler ile rengarenk boyanmış ahşap konak yavruları boy göstermeye başlar. Evlerin önündeki ulu çınar ağaçları gölgeleri ve serinliğiyle adeta bir tatlı huzur verir buralarda insana. Sahile yaklaştığınızda dönüp arkanıza bakarsanız o çok dik yokuşları ve merdivenlerden oluşan sokakları görür ve “Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden” diyen Haşim’i hatırlarsınız.


Semtin güzelliğine güzellik katan o eski evlerin çoğu şimdilerde restore edilmiş; altı kagir, üstü ahşap olan iki üç katlı, tertemiz ve rengarenk çiçeklerle süslü evlerin önünde, insanların sohbet ettiği, tavla oynadığı, gazete okuduğu küçücük çay evleri, cafeler var artık.


Kuzguncuk’un bir başka güzelliği de semtin AVM’lere direnen minik, rengarenk vitrinli esnaf dükkanları, bakkal ve manavlarıdır. Burada öyle kocaman marketler filan yoktur, o küçük dükkanların önünde oturup sohbet eden güler yüzlü semt sakinleri selamlar sizi hep, hatta çay içmeye davet ederler gülümseyerek. Yürürken mahallenin fırınından buram buram yükselen taze ekmek ve simit kokusu bir anda acıktırıverir sizi.


Hırıstiyan ve Musevilerle Müslümanlardan oluşan Kuzguncuk halkı yıllardır saygı, sevgi ve dostluk içinde sürdürürler yaşamlarını Kuzguncuk’ta. Gerçi son yıllarda göçler nedeniyle gayri Müslim halk azalmıştır ama semtin o tatlı aksanlarıyla konuşan yaşlı teyzeleri, amcaları ve esnafı sıkı sıkıya tutunurlar burada hayata.


Kuzguncuk halkının tek bir doktoru varmış bir zamanlar, Dr. Ohannes Minasyan. Öleli çok olmasına rağmen, İcadiye Caddesi üzerindeki Deniz Eczanesi’nin vitrininde Minasyan’ın şırıngalarını, ilaç kutularını ve diğer tıbbi malzemesini hâlâ görebilirsiniz.


Türkiye’nin köklü aileleri eskiden Kuzguncuk’un köşklerinde ve yalılarında yaşarmış. Atatürk Harbiyeliyken, yedi yıl boyunca, hafta sonu tatillerini bu köşklerden birinde, Ali Fuat Cebesoy’un evinde geçirmiştir.

Kuzguncuk pek çok sanatçıya ve ünlüye de ev sahipliği yapmış yıllarca. Şair Can Yücel, Oktay Rifat, yazar Rıfat Ilgaz, Sevim Burak Kuzguncuk’ta yaşamış sanatçılar arasındadır. Oyun yazarı Göngör Dilmen, oyuncu Uğur Yücel, Hülya Koçyiğit de Kuzguncuk’ta oturmuş sanatçılardan. Bunca sanatçıyı ağırlayan semt sokakları Perihan Abla, Ekmek Teknesi gibi çok sevilen televizyon dizilerine de ev sahipliği yapmış.


Buket Uzuner’in “Kumral Ada & Mavi Tuna” isimli romanı eski Kuzguncuk’u en güzel anlatan romanlardan biridir. Gülsüm Cengiz “Boğazdaki Mutlu Çocuk – Kuzguncuk” kitabında Kuzguncuktaki çocukluk ve gençlik dönemlerini kaleme almıştır. Nedret Ebcim ise “Üç Dinin ve Ünlülerin Buluştuğu Semt Kuzguncuk” isimli kitabında Kuzguncuk’un tarihine, burada yaşayanlarla yaptığı röportajlara ve hikayeler yer verir.

İcadiye Caddesi’ni bitirip Paşalimanı Caddesi’nden karşıya geçtiğinizde yani sahile indiğinizde, kıyıdaki evlerin arasından bir minik meydan çıkar karşınıza, denizle sarmaş dolaş ve yemyeşil ağaçlarla çevrili Çınaraltı… Meydanın yanında eski bir fırın, dumanı tüten tavşankanı bir çay, sıcacık bir simitle “hoş geldiniz” der size. Eğer serinlemek isterseniz karşı köşedeki Dilim Pastanesi’nden dondurma da alabilirsiniz.


Sahilde bir yandan çayınızı yudumlarken bir yandan da martılara selam verip karşı kıyıdaki Çırağan ve Dolmabahçe Saraylarını seyredip soluklanabilirsiniz. Çok da uzun soluklanmayın keza daha sırada gezilecek Beylerbeyi, Çengelköy, Kandilli ve niceleri bizleri beklemekte…


KUZGUNCUK


Beykoz’da oturmalı Beykoz’da çalışan adam. Fakat Kuzguncuk şirin yerdir Ve gayet nefis yapar gül reçelini Pansiyoncu Madam Ve kızı Raşel… Aynada bir kartpostal: Bir manzara Nis şehrinden. İskemle, karyola, konsol… Ve Denize nazırdı pencereleri… Güneşte tavana suların ışıltısı vurur, Karanlık şilepler geçerdi geceleri İnsanı olduğu yerde Eli böğründe bırakarak… Selim’in odası havadardı. Kırmızı yazmalar kururdu yandaki boş arsada. Sağda Cevdet Paşa yalısı. Yalıda bir tavus kuşu Bir de Mebrure Hanım vardı. Mebrure Hanım Tafta entariler giyerdi. Çok ihtiyardı Ve mavi gözleri kördü. Tentene işlerdi Mebrure Hanım. Uyanır bir beyaz güle başlar, Uyurken dağıtırdı gülünü… Merhum Cevdet Paşa yalısında Mebrure Hanımı unutmuşlardı… Beykoz’da oturmalı Beykoz’da çalışan adam. Fakat Kuzguncuk şirin yerdir Ve kırmızı yazmalar kuruyan boş arsadan Dünyayı zapta gidecek olan Pulsuz balıklar gibi çıplak çocukların Her akşam dinlerdi çığlıklarını Selim…


Nazım Hikmet


Gezimizi büyük usta Nazım’ın dizeleriyle noktalamak istedik, çünkü Nazım Hikmet’in teyzesi Sâre Hanım da Kuzguncuklu ve dolayısıyla büyük şairin çocukluk günlerinde Kuzguncuk’un ayrı bir yeri var. Öyleyse selam olsun tüm Kuzguncuklulara ve onu sevenlere…

9 görüntüleme

mavi

ADA

2002

Hayat ve Sanat

Emek veren herkesin ADAsı

<?php include_once("analyticstracking.php") ?>

© 2018 maviADA