top of page

Arama Sonucu

maviADA'ya DÖN

Boş arama ile 4771 sonuç bulundu

  • Çetin Altan

    (22 Haziran 1927, İstanbul - 22 Ekim 2015, İstanbul), Türk yazar, gazeteci, köşe yazarı, oyun yazarı, siyasetçidir. Türk basınında edebiyatçı köşe yazarı kuşağının son temsilcisi olan Altan, dünyanın en çok köşe yazısı yazmış yazarları arasında kabul edilir. "Enseyi karartmayın" sloganıyla tanınır. Roman, oyun, mizah yazısı, anı, fıkra, inceleme ve gezi yazısı türlerinde eserler vermiştir. Türkiye İşçi Partisi kontenjanından XIII. dönem İstanbul milletvekili olarak 1965-1969 arasında mecliste görev yapan Altan, dokunulmazlığı kaldırılan ve sonra da iade edilen ilk milletvekili olmuştur. 1980'lere kadar solun ve sosyalizmin popüler ismi olmaya devam etmiş; daha sonra görüşleri liberal bir çizgiye kaymıştır. Gazeteci yazar Ahmet Altan ve akademisyen Mehmet Altan'ın babasıdır. Yaşamı 22 Haziran 1927'de İstanbul'da doğdu. Dedesinin babası Kırım'dan göç eden arabacı Ahmet Kıpçakski, annesinin babası olan dedesi ise Tatar Hasan Paşa idi. Babası hukukçu Halit Bey, annesi Nurhayat Hanım'dır. Lise öğrenimini Galatasaray Lisesi'nde tamamladı. İlk işleri, lise öğrencisi iken Foto Süreyya'nın yayınladığı Foto Magazin dergisinde çıktı. 1943-1944'te Çınaraltı, Varlık, İstanbul ve Kaynak dergilerinde şiirleri ve düz yazıları çıktı. Yüksek öğrenimine Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde devam etti. Bu sırada ilk kitabı Üçüncü Mevki (1946) yayımlandı. Gazeteciliğe dönemin CHP yayın organı Ulus gazetesinde muhabir olarak başladı. Bu dönemde Çocuk Esirgeme Kurumu'nun dergisine Shakespeare'den tercümeler yaptı. Yeni Adam dergisinde Maupassant'dan tercüme ettiği "Küçük Fıçı" adlı hikâyesi yayınladı. Varlık dergisinde şiirleri, Seçilmiş Hikâyeler dergisinde yazıları ve tercümeleri çıktı. Ulus'tan sonra gazeteciliğe Hür Ses'te "Şeytanın Gör Dediği'' başlığı altında fıkra yazarak devam etti. Daha sonra Halkçı, Tan, Akşam, Milliyet, Yeni Ortam, Hürriyet, Güneş gazetelerinde ve Çarşaf dergisinde köşe yazıları yazdı. Balkabağı adını taşıyan haftalık bir mizah dergisi çıkardı ve radyoda "Çetin Altan Diyor ki..." adlı bir program hazırladı. Özellikle dönemin devrimci gençleri arasında çok popüler oldu. 1959 yılında Abdi İpekçi'nin teklifi üzerine Peyami Safa'nın yerine Milliyet gazetesinde yazmaya başlaması, yazarlık hayatında önemli bir dönemeçtir. "Taş" başlığı altındaki taşlama yazıları gazetenin tirajını 75 binden 215 bine yükseltti. Edebiyatçı köşe yazarı kuşağının son temsilcisi olan Altan, aynı dönemde bir tiyatro yazarı olarak da ünlendi. Daha sonra Devrim, Akşam, Hürriyet, Güneş, Sabah, Milliyet gazetelerinde köşe yazıları yazdı. Dünyanın en çok köşe yazısı yazmış yazarlarındandır. Çetin Altan 1965-1969 arasında Türkiye İşçi Partisi'nden (TİP) milletvekilliği yaptı. Önce dokunulmazlığı kaldırılan, sonra da iade edilen ilk milletvekili oldu. Milletvekilliği sırasında Akşam gazetesinde yazmayı sürdüren Altan, sosyalizm ve TİP yanlısı yazılar kaleme aldı. 1966'da Akşam gazetesinden ayrılan ekiple birlikte Ant dergisini çıkardı. Meclisteki sivri dilli konuşmalarıyla sık sık gündeme geldi. 1968 yılında meclisteki bir konuşması sırasında başlayan tartışma Nâzım Hikmet'e kadar sıçramış ve başta o dönemin Adalet Partisi milletvekili Cavit Şadi Pehlivanoğlu ve Hamit Fendoğlu olmak üzere Adalet Partisi milletvekilleri ile karıştığı kavga ile çokça gündeme gelmiştir. Altan, bu dönemdeki anılarını 1969'da Devrim gazetesinde "Ben Milletvekili İken" başlığı altında mizahi olarak anlattı ve aynı adla kitaplaştırdı. Atatürk'ün Sosyal Görüşleri ve "Türk Sosyalistlerinin El Kitabı" alt başlığını taşıyan "Onlar Uyanırken" adlı kitapları milletvekilliği döneminde yayımlandı. 9 Mart 1971 darbe teşebbüsünü destekleyen Devrim gazetesi mensubu olduğu gerekçesiyle, bu "Millî Demokratik Devrim" darbesi planlarına karşı çıkan zamanın 1. Ordu Komutanı Orgeneral Faik Türün tarafından tutuklanarak sorguya çekildi. 1973 yılında Büyük Gözaltı romanı Orhan Kemal Roman Armağanı'nı aldı. 1974'te çıkan Bir Avuç Gökyüzü romanı müstehcenlik suçlamasıyla toplatıldı. Viski (1975), Küçük Bahçe (1978) adlı iki roman daha yayımladı. Romanlarının hepsi Fransızcaya çevrilmiş; Büyük Gözaltı İsveççe, Yunanca, Bulgarca ve İspanyolca; Bir Avuç Gökyüzü ise İspanyolca ve Rumence dillerinde yayınlanmıştır. Büyük Gözaltı Fransız liselerinde seçmeli ders kitabı olarak okutuldu. Altan, köşe yazılarını topladığı kitaplardan biri olan Bir Yumak İnsan ile 1978'de Türk Dil Kurumu Ödülü'nü aldı. 1980'li yıllarda görüşleri sosyalist çizgiden uzaklaşıp liberal bir çizgiye kayan Çetin Altan 1980'de Milliyet gazetesinde köşe yazılarına tekrar başladı. 1982'de bu gazeteden ayrılarak Güneş'te yazmaya başladı, aynı yıl Paris'te küçük bir apartman dairesi kiraladı. Siyasete dayanmadan sadece kalemiyle kazandığı parayla Paris'te yaşamak arzusunda idi. 1986'da Hürriyet'e geçti fakat sütununun kendisinden habersiz olarak değiştirilmek istenmesi üzerine gazeteden ayrıldı 1993'te Sabah gazetesinde yazmaya başladı. Yazarın tümü oynanmış oyunlarından basılı olanlar; Çemberler, Mor Defter, Suçlular, Dilekçe ve Tahtaravalli, basılmamış olanlar ise, Beybaba, Yedinci Köpek, Islıkçı ve Telefon Kimin İçin Çalıyor 'dur. Kavak Yelleri ve Kasırgalarda çocukluk anılarını anlatan Altan'ın Aşk Sanat ve Servet ve Atatürk'ün Sosyal Görüşleri adlı iki incelemesi vardır. Rıza Bey'in Polisiye Öyküleri ile polisiye türünde eser veren yazar Zurnada Peşrev Olmaz 'da mizahi yazılarını topladı. 2027 Yılının Anıları ise onun fütürist bir çalışmasıdır. Gezi yazıları Al İşte İstanbul ve Bir Uçtan Bir Uca adlarıyla yayınlandı. Tarihinin Saklanan Yüzü ise onun Osmanlı tarihi üzerine yaptığı bir araştırmadır. Tüm yapıtlarından örneklerin toplandığı Seçmeler 1992'de yayımlandı. 1997'de Seçmeler genişletilerek Dünyada Bırakılmış Mektuplar adıyla tekrarlandı. Son 15 yılın günlük gazete yazıları da Şeytanın Gör Dediği kitabıyla okuyucuya ulaştı. Yazar son olarak çocuklar için özel bir yapıtı gerçekleştirdi: Alfabe. Elli yıllık yazı yaşamında yazılarından ötürü pek çok kez mahkemeye verilen Altan hakkında ağır cezada 300'den fazla dava açıldı. 1972 yılında gözaltı süresi 24 saat olmasına karşın 15 gün gözaltında tutuldu. Üç kez tutuklandı, iki kez mahkûm oldu ve iki yıl cezaevinde yattı. Son olarak hakkında 159. Maddeye dayanılarak açılan davada tek celsede beraat etti. Hayat hikâyesi, 1998 yılında eşi Solmaz Kamuran tarafından İpek Böceği Cinayeti adlı kitapta kaleme alınmıştır. Yazarın roman ve tiyatrolarını ele alan en kapsamlı çalışma, Cumali Büker'in "Çetin Altan'ın Roman ve Oyunlarında Aydın ve Küçük Burjuvazinin Sorunları" adlı yüksek lisans tezidir. Ahmet Altan, Mehmet Altan ve Zeynep Bakan'ı babasıdır. Çetin Altan, köşe yazılarına Milliyet gazetesinde devam ederken 22 Ekim 2015'te öldü. Eserleri Roman 1972: Büyük Gözaltı 1974: Bir Avuç Gökyüzü 1975: Viski 1978: Küçük Bahçe 1985: Rıza Bey'in Polisiye Öyküleri 1998: Aşk, Sanat ve Servet Şiir 1946: Üçüncü Mevki Öykü 1997: Dünyada Bırakılmış Mektuplar 2009: Kalem Bahçelerinden Yedi Hayat Oyun 1960: Beybaba 1964: Yedinci Köpek 1964: Çemberler 1965: Mor Defter 1965: Suçlular 1966: Dilekçe ve Tahtırevalli 1969: Komisyon 1977: Islıkçı 2001: Bütün Tiyatro Eserleri Anı 1971: Ben Milletvekili İken 1977: Bir Yumak İnsan 1999: Kavak Yelleri ve Kasırgalar 2001: İyi ki Şu Köyceğiz Var 2015: Enseyi Karartmayın Gezi 1965: Bir Uçtan Bir Uca 1981: Al İşte İstanbul Deneme 1965: Atatürk'ün Sosyal Görüşleri (Onlar Uyanırken) 1991: Öldürülmüş Şehzadeler ve Devrilmiş Padişahlar 1991: İdam Edilen 44 Vezir-i Azamın Dramı 1997: Şeytanın Gör Dediği 1998: Kadın, Işık ve Ateş 2000: Yeryüzü Tanrıçaları 2000: Kullar ve Sultanlar 2001: 1,2,3,4,5,6,7,8,9,10 2003: Enseyi Karartmayın 2004: Uçuk Mizah 1964: Taş 1965: Sömürücülerle Savaşı 1967: Onlar Uyanırken 1968: Geçip Giderken 1970: Kopuk Kopuk 1970: Suçlanan Yazılar 1976: Kahrolsun Komünizm Diye Diye 1976: Nar Çekirdekleri 1978: Zurna’da Peşrev Olmaz 1981: Gölgelerin Gölgesi 1982: Şeytan Aynaları 1985: 2027 Yılının Anıları 1999: Sobe Çocuk 2006: Alfabe Çeviri 1962

  • DİRENİR DEDİM

    ASIM ÖZTÜRK * - Bahçem- Düşmez dedim Bu fırtınaya da dayanır, Acının tayları aşar ağılların duvarlarını, Esip kırsa da çayırların umutlarını Düşmez dedim, Filiz süren dal tutunur karanlık olsa da ormana, Suskunluğun yuvalandığı gecede Gözler hep uzaklardadır, Yıldızların ışıltısında aralar Sözcüklerin perçinlerini, Çözer dağ bayır, Akar gider yaşamın yollarından; Direnir dedim Yer gök karanlığı sürgülese de üstüne Duyar kıvılcımla ateşin yakan sesini, Yol bulur iner gelir dedim Çekiçlerin izinden tezgâhların üstüne; Kararmaz dedim gün doğumu Ekranlar sussa da kararmaz, Yazılı metinlerin dili tutulur, Kör olur alanlar Caddeler korkuyla sinerse, Toprak yine de tohumun umudunu Yeşertir dedim, Bulur o karanlıkta sesinin yolunu. ASIM ÖZTÜRK 16.5.2022 9501 * 1950 Manisa doğumlu Asım Öztürk Buca Eğitim Enstitüsü Türkçe bölümünü bitirdi. İlk şiirini Salhli'de yayınlanan Güneş gazetesinde yayınladı. Demokrat İzmir başta olmak üzere dönemin birçok gazetesinin sanat sayfalarında yer aldı. Kimi sanat dergilerinin çıkarılmasında yer alan ÖZTÜRK'ün 35'i şiir, bir gençlik romanı, iki de şiir kuramı üzerine deneme kitabı vardır. Ülkenin yayınlanan kültür sanat dergilerinde yazılarıyla, şiirleriyle yer aldığı gibi çok sayıda da ödül sahibi. İzmir'de yaşayan Öztürk, 2003'ten bu yana uzun yıllar maviADA Dergisinde de yazdı.

  • Can Arzusu

    GUERNİCA'dan bir bölüm 1937, PİCASSO ENGİN SEVİNÇ * Git başımdan Sadık, bildiğin gibi değilim! Havada asılı duran ilmiğe geçirmişim boynumu, inceden inceye süzülen acısını duyuyorum. Her şeyin dışındayım. Bir rüya gördüm, beni gün ışırken ıpıslak uyandıran. Sen ve ben bir köydeyiz. Şirin ve güzel bir köy burası Sadık. Tepeleri ormanla örtülü dağ sırtlarından avuç içine boşalırcasına akan nehirler var. Her biri bembeyaz parlaklığında kısrak başlarının koşturulduğu ovalar, derin vadiler ve bir de içinde bizim de yaşadığımızı umduğum ahşaptan yapılma, çatısı akan ve üstelik soba borusundan kestane kokulu dumanlar tüten bir ev; her şey olması gerektiği gibi, hayal ettiğimiz gibiydi. Hani üniversiteye gitmeden evvel üniversiteye gittiğimizde yapacaklarımızı hayal edişimiz vardı ya, o türdendi. Rüyam bir yol kenarında başlıyordu. Sinekli kuyruğunu sallayarak hantal hantal yürüyen bir eşek ve eyerine oturtulmuş küçük bir çocuk vardı. Yolun kenarından sessizce gidiyorlardı. Ben, vücudumu göremesem de ben olduğuma inandığım noktadan onların gidişini izliyordum. Arkalarındaydım ve onlarla beraber yürüyordum. Sonra yanımızdan bir atlı geçti Sadık. Sırtında kocaman namlulu tüfeği olan biri ve yeleleri şahlanmış atın siyahlığı korkunçtu. İleride yüksek sesle kişnedi at ve gözden kayboldu. Önümdeki eşek ve çocuk döndüler benden yana. Düşünebiliyor musun? Çocuk ve eşek beraber dönüp baktılar; muhteşem bir şeydi. "Baba gidiyor musun? "dedi çocuk. Sesi istençliydi. Ben miyim babası, bana mı sormuştu? Ellerimle yüzüme dokunmak, konuşup sesimi duymak istedim. Olmadı. Ben yoktum. Orda durmuş birinin içindeydim; onu yaşıyordum ama o değildim. Ayna koysalardı önüme, görseydim kimin nesiyim. Benim çocuğum var mıydı Sadık, ben evli miydim? Köye vardığımızda evimize girdim. Evimiz diyorum Sadık, sanki seninle sahiplenmişiz, sözleşmişiz. Yolda yanımdan geçip giden at ahırın orada bağlı durmuş yemleniyordu. İçeride, sobanın bitişiğindeki sedire çökmüş heybeti duvara yaslanan yüz, senindi. Bana bakıyordun. Şaşırdım Sadık, dedim ulan sen misin bu? Konuş ki duyayım, nasıl böyle olabilirsin? Yanına çöktüm, ayran içtik. Gür bıyıklarını elinin tersiyle sildin şöyle. Eski Türklerde kımız merasimi vardır ya hani, onun gibiydi. Çocukluğumuzda sen uyurken yanı başına çöküp soluklarını dinler gibi süzüyordum; bu sen olamazdın. Hayır, bana imkânsız görünen senin başkalığındı. “İşim bitik” dedin. Şaşırdım. “Fena işler mi yaptın?” diye sordum. “Buldular beni. Götürecekler sonunda.” Dur hele, dur! Kim arıyordu, kim götürecekmiş seni? Yapma Sadık bunu, korkutuyorsun. “Yapmasaydın bunu, asmasaydın, bilmezlerdi.” dedin. Kör kütük hırslı bakışların göğsümü tırnaklamaya başlamıştı. İmkânsız bir acı şakaklarıma tırmanmaktaydı ve sen beni o bilindik solumalarınla tehdit ediyordun. Ne dedim ben Sadık? Allah aşkına söyle de bileyim neler ettiğimi? “Başına ne belalar sardım?” diye sorduğumda başın öne eğildi. Mağlup biri gibi değildin; şüphesiz sen mağlup olmasını bilmezdin. Asla öğretemediler sana bunu. Kaybettiğin her yarışta mutlaka umudun olurdu. “Bir sonrakinde mutlaka” derdin. “Çamlığın başında, kimseler yokken oldu bu iş. Sen, her şeyi berbat ettin.” Ben? Ben ne yapmış olabilirim ki? Tüfeğin namlusundan kızıl bir cızırtı, tıpkı bir ihtiyarın kopkoyu öksürüğü gibi çınladı o an. Ya bir sinek olmalıydı bu kulaklarımda vurulup düşen, ya da dışarıdaki atın kesilen başıydı gövdesinden kopartılıp cama fırlatılan. Sen birden bire yerinde büzüşüp başını ellerinle örtünmeye koyuldun. “Geldiler” diye bağırmaya başladın. Dışarıda ayak seslerini duyduğum üç gölge kapıyı araladı. Kapıdan girerlerken bile gölgeydiler, düşünebiliyor musun? Yüzlerini ve gözlerini göremiyordum. Elleri var mıydı? Onu bile bilemiyordum. Biri üzerimden geçip sana tutundu. Kolların çelik renginde kupkuruydu. Gücün yoktu Sadık. Alışkın değildim seni öyle görmeye. Annenin karnından çıkarken de böyle çaresizdin; hatırlıyorum o küçücük çiğ dilini dünyaya uzatıp nasıl da boğulur gibi ağladığını. Kaldırdılar ve sürüklemeye başladılar. Bir şey demeden baktın öylece. Bakarken götürdüler seni. Ardından koşup seni kurtarmak istedim. Kapıyı kapadılar ve açamadım Sadık. O bilindik tahta kapı, üzerinde beyaz tebeşirle adımın ve soyadımın yazılı olduğu kapıyı yıkıp geçemedim. Kurtaramadım seni. Bindiniz ve gittiniz ormanda bir yere doğru. Eşeğin sırtındaki çocuktu size yolu gösteren. Çocuk ve eşek beraber dönüp baktı yüzüme. Düşünebiliyor musun? İkisi birden dönüp baktılar. “Güle güle baba!” Rüyanın içinde düşündüğün oldu mu hiç ya da ufacık bir vicdan kıpırtısı duyduğun? Şurada bir yerde, çarpıp duran kalbinin durmaya yeltendiğini hissettiğin oldu mu? İnan bana Sadık, o an cama yaslanıp sizleri izlerken, camda yansıyan gözlerimi gördüğümde oldu bu. Öyle korkunç ve bembeyazdı. Dedim ki içimden, bu bir rüya ve uyandığımda her şeyi unutacağım. Bilirsin beni, anlatıla anlatıla kutsallaştırılan dini hikâyeleri umursamam. Cehennem azabı, cin çarpması ve daha nice damardan enjekte edilen korkular bana bulaşmaz. Din diyorum çünkü bunu birine anlatsam bana söyleyeceği şey şu olurdu: rüyalar tersine döner, gölgelerin alıp götürdüğü sensin. Camda yansıyan yüz, senin ruhunun yüzü. Hemen git bir hocaya, sana iyisinden bir muska yazsın ve üç kez boy abdesti alıp günahlarından arın. Çocukluğumun memleketinde, mahallemizdeki garip hadiseler hep böyle çözülmeye çalışılırdı Sadık, hatırla. Bir keresinde karabasan gördüğünü ve annenin seni zorla mahallenin ihtiyar şıh hazretlerine götürdüğünü unuttun mu? Adam elindeki krom tastan ılık suyu yüzüne serpe serpe hangi duaları okumuştu da, ondan sonraki her gün bismillah çekerek yatağa girer olmuştun. Oldum olası inanmıyorum böyle şeylere. Belki okumuş cahillerden diyeceksin bana, belki münafık olacağım gözlerinde; ama ben böyleyim. Neyse Sadık konumuzdan uzaklaşmayalım. Ne diyordum ben? Ha, evet; rüyamda cama yaslanıp gidişinizi izliyordum. Hani yüzümün yarısını alır, akıntısız berrak bir suya daldırırsın ve sonra suya attığın taş parçası dalga kırınımları yaratır, çehrende uzun ve de hareketli çizgiler oluşturur; işte yüzüm öylesine bembeyaz ve korkunçtu. Tanınmaz haldeydi. Bu ben miyim diye sormamak için zor tuttum kendimi. İnsan rüyasında başka bir ete bürünür mü hiç? İnan bana o an kılıfımdan sıyrılmış ruh gibi hissettim kendimi. Bedenimi terk etmişim ve başka bir yerde başka bir bedene girmişim sanki. Ya da sahipsiz, öylesine kalmışım. Sonra içimde bir sıkıntıyla bahçedeki kafası kesik atın hareket edişine dalıyorum. Gövdesi çırpınıp durmaktaydı. Hayret ediyorum ki nasıl da canını arzulamakta. O at senin bindiğin küheylandı Sadık. Kesik baş, gözlerimin önünde kumlanmıştı. Bir tek gövdesi hareket ediyordu. Dönüp bakıyorum sobadaki harlanmış ateşe. Kestane kokulu dumanlar buradan tütüyor. Ateş söndü sönecek gibi. Korkuyorum. Sonra başımdan aşağı kum yağmaya başlıyor. Bakıyorum ki çatıda kocaman bir delik. Evimizin çatısı akıyor dedim Sadık; dinlemedin. Kapatalım dedim bu yarığı, kışın çok yağmur yeriz. Kar yağarsa üşürüz, hastalanırız. Çıkalım onaralım dedim, umursamadın. Gittikçe kumlanıyordum. Odalar kumla dolup taşıyordu. Bir anda belime tırmandığını hissetmiştim. O tırmandıkça, aşağılarda bacaklarımı zorlayan bir şey oluyordu. Daha derinlere doğru çekip duruyordu. Koşup kapıdan çıkma ümidimi kemiriyordu. İnançsız biri gibiydim. Pencereye baktığımda at kendini kurtarmaya çalışıyordu. Kafası kesik bir at gibiydim Sadık. O nasıl canını arzulamakta, ben de öyleydim. Ama içimde hep bir duygu; bu bir rüya olmalı tesellisini yaşıyordum. Kendimi aldatıyor muydum bilmiyorum. Boğazıma yükselen kum taneciklerinin birbirleriyle kavgasını işitebiliyordum artık. Kulaklarıma ve burun deliklerime sesleri geliyordu. Ütopik bir şeyden bahsetmiyorum, gerçekten oluyordu bunlar. Tırnak uçlarımda ve göğsümün içinde karıncalar yürüyordu. Dedim ya hani alttan çekiyorlar beni; artık kemiriyorlardı da. Hem çekiyor hem kemiriyorlar, böylece tüketiyorlardı beni. Çaresizdim. Sonra Sadık, kum kirpiklerime dokunmadan son kez bakıyorum; kesik başlı atın cesedi yere yığılmış. Yılgın bir asker gibi çaresizce ölüme yatmış, göğsünde sonsuz bir hareketsizlik onu yalnız başınalığına bırakmıştı. Kestane kokulu duman hala çıkıyor muydu? Ateş söndü sönecekti, kim bilir ne olmuştu? Bildiğin gibi değil. Her şeyin dışındayım Sadık. Beni her şeyin dışına iten şey tahta kapıdaki isimdi. Ölmüştüm. Ölmüştük. ENGİN SEVİNÇ * 1990, Tarsus doğumluyum. Memurum. Aynı zamanda Fizik Mühendisliği, Kamu Yönetimi ve Yönetim Bilişim Sistemleri okudum. Kendimi bildim bileli edebiyata ilgi alakam var. Okumayı ve öykü/şiir karalamayı severim. Ayna İnsan, Akköy Edebiyat, Mavi Yeşil, Ada Edebiyat, Şair Çıkmazı ve diğer bazı dergilerde öykü şiirlerim yayınlandı. Yüzyıllık Perde isimli sinema üzerine kitapta film üzerine yazım yayınlandı.

  • Fahriye Abla

    Ahmet Muhip Dranas * Hava keskin bir kömür kokusuyla dolar Kapanırdı daha gün batmadan kapılar Bu afyon ruhu gibi baygın mahalleden Hayalimde tek çizgi bir sen kalmışsın sen! Hülyasındaki geniş aydınlığa gülen Gözlerin, dişlerin ve ak pak gerdanınla Ne güzel komşumuzdun sen Fahriye abla Eviniz kutu gibi küçücük bir evdi Sarmaşıklarla balkonu örtük bir evdi Güneşin batmasına yakın saatlerde Yıkanırdı gölgesi kuytu bir derede Yaz kış yeşil bir saksı ıtır pencerede Bahçede akasyalar açardı baharla Ne şirin komşumuzdun sen Fahriye abla Önce upuzun sonra kesik saçın vardı Tenin buğdaysı, boyun bir başak kadardı İçini gıcıklardı bütün erkeklerin Altın bileziklerle dolu bileklerin Açılırdı rüzgarda kısa eteklerin Açık saçık şarkılar söylerdin en fazla Ne çapkın komşumuzdun sen Fahriye abla Gönül verdin derlerdi o delikanlıya En sonunda varmışsın bir Erzincanlıya Bilmem şimdi hala bu ilk kocanda mısın Hala dağları karlı Erzincan'da mısın Bırak geçmiş günleri gönlüm hatırlasın Hatırada kalan şeyler değişmez zamanda Ne vefalı komşumuzdun sen Fahriye abla

  • BİR ÇINARIN GÖLGESİNDE BÜYÜMEK; BABALARIMIZA

    ZEKİ BAŞTÜRK * Yaşam yolculuğumuzda ilk adımlarımıza eşlik eden, düşerken elimizden tutan, sevgisini çoğu zaman sözlerden çok emekleriyle gösteren tüm babaların Babalar Günü kutlu olsun. Kimi zaman bir öğüt, kimi zaman güven veren bir omuz, kimi zaman da sessizce arkamızda duran bir güç oldular. Varlıklarıyla yaşamımıza yön veren, fedakârlıklarıyla geleceğimizi yönlendiren tüm babalara minnet ve sevgiyle... Aramızda olan babalarımıza sağlık, huzur ve mutluluk; özlemle andığımız babalarımıza rahmet diliyorum. Babalar Günü kutlu olsun.

  • Hasan İzzettin Dinamo

    H.İ. Dinamo'nun 8 ciltlik Kutsal İsyan kitabı Hasan İzzettin Dinamo (1909, Akçaabat, Trabzon - 20 Haziran 1989), Türk yazardır. Yaşamı 1909 yılının 1 Ocak gününde Trabzon'un Akçaabat ilçesinin Ahadanda köyünde doğdu. Ailesiyle önce İstanbul'a sonra Samsun'a yerleşti. Babası ve büyük ağabeyi I. Dünya Savaşı'nda öldü. Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü'ndeki eğitimini tamamlayamadan ayrılan yazar, geçimini çeviriler yaparak ve özel ders vererek sağladı. Dinamo, gençliğinde bireysel şiirler yazsa da Nâzım Hikmet'in şiirleriyle tanışınca kendine toplumcu bir çizgi çizdi. Yazdığı Tren adlı şiirinde işçi haklarından bahsetmesi nedeniyle dört yıl hapis yattı. 6-7 Eylül Olayları sırasında İstanbul'da yaşanan olaylar ve meydana gelen büyük patlamalardan sorumlu tutularak hapsedildi. Nâzım'ın yanında, Sabahattin Ali, Rıfat Ilgaz ve A. Kadir gibi şairlerle birlikte çalıştı. Sekiz ciltlik Kutsal İsyan ve Savaş ve Açlar gibi önemli romanlara imza attı. 1977 yılında, Kutsal Barış adlı romanıyla, Orhan Kemal Roman Armağanı'nı kazandı. Genellikle savaş dönemini anlatan romanlarının yanında şiir kitapları ve bir de öykü kitabı bulunmaktadır. İlk şiirlerinde Rıza Tevfik, Yusuf Ziya, Orhan Seyfi'nin etkileri görülür. Servet-i Fünûn dergisinde hece vezniyle şiirler yazmıştır. Aruz ölçüsünü kullanmış olsa da yeniden heceye dönmüştür. Hapiste sayısız şiirler, romanlar, destanlar yazmıştır. " Kuğunun son türküsü: Hasan İzzettin Dinamo İnsanın ruhu kimi zaman acılarla olgunlaşır, yaşadıkları ne denli trajik olsa da onun zihin ve hayal dünyasının besini haline dönüşebilir. Hasan İzzettin Dinamo da küçük yaşta, yetimhanelerde, okullarda kitapların peşinden koşan, şiirler karalayan, çeviriler yapan bir genç olarak yetiştirir kendini. Trabzon kökenli Hasan İzzettin Dinamo, geçim sıkıntısı nedeniyle İstanbul'a taşınan ailenin bir bireyi olarak, Meşrutiyet heyecanının henüz dinmediği 1909'da İstanbul'da doğar. Ancak Balkan Savaşları nedeniyle İstanbul muhacirlerle dolup salgın hastalıklar, açlık başlayınca aile bu kez Samsun'a taşınır. Burada hayatı tanımaya başlayan Hasan İzzettin Dinamo, çocuk gözüyle Ermeni tehcirine, bunu izleyen günlerde babasının ve ağabeyinin savaşa gidişine tanık olur. Kısa süre sonra ölüm haberleri gelir. Annesini de kaybedince kızkardeşleriyle ortada kalakalmıştır. Bundan sonrası yetimhanelerde bir dilim kuru ekmek peşinde, endişelerle, yalnızlığın ruhunda açtığı derin uçurumlara düşme korkularıyla geçecektir. Savaşlar ve Açlar ile Öksüz Musa adlı otobiyografik romanlarında o günleri acıya batırılmış kalemle yazacaktır sonradan. Sokaklarda, terk edilmiş evlerde, kuytularda yatıp kalkan üstü başı perişan, açlıktan bir deri bir kemik kalmış, ağlaşıp duran çocuklar, acıyan ahali tarafından toparlanıp İstanbul'a gönderilir. Doğduğu ama ailesinin tutunamadığı kentte de onu açlık ve kimsesizlik beklemektedir. ... Hasan İzzettin Dinamo ile ilgili bir kitap yazan Ömer Asan'ın (Belge Yayınları) saptamalarına göre, Sivas Öğretmen Okulu'nda sosyalist öğretmenlerle tanışması, onlarla birlikte Adım adlı bir dergi çıkarmaya başlaması ve Nâzım Hikmet'in şiiriyle karşılaşması onun hayat çizgisini de değiştirecektir. Nâzım'ın 835 Satır'ını okuduğunda kâğıda kaleme sarılır: "Sivas yaylasında ne güzel esiyorsun Nazım Kızılırmağın çağıltısı Gürleyüğün göğe başı çekişi Renk renk bulut bahçelerinin süsleyişi ufukları Seninle çok daha güzel,çok daha güzel anladım. Seni izliyorum adım adım Nazım!" Sivas'tan sonra öğretmenlik yapmak yerine Gazi Eğitim Enstitüsü'ne kayıt yaptırır. Burada, toplumcu edebiyatın büyük isimlerinden Sabahattin Ali ile kesişecektir yolları. Sabahattin Ali ona, adını Nâzım'dan duyduğunu söyleyecek, ilgi gösterecektir. Şiirleriyle adını usul usul duyurmakta olan Dinamo'ya sadece edebiyat çevresi ilgi göstermez; devletin de takibe aldığı kişilerdendir artık. Cezaevine tıkılması için geçer akçe bir bahaneye de gerek yoktur: Trenlerle ilgili bir şiiri "İsmet Paşa'nın tren siyasetine aykırı bulunduğundan" tutuklanır. Dört yıl ceza alır. Ancak Ankara Hapishanesi ona bambaşka bir özgürlük alanı açar: Nâzım Hikmet de bir süre sonra onun koğuşuna konacaktır. ... " Kuğunun Son Türküsü, İBRAHİM DİZMAN Eserleri Şiir Deniz Feneri (1937) Karacaahmet Senfonisi (1960) Özgürlük Türküsü (1971) Mapusanemden Şiirler (1974) Sürgün Şiirleri (1975) Gecekondumdan Şiirler (1976) Kavga Şiirleri (1977) Çoban Şiirleri (1982) Nazım'dan Meltemler (1989) Tüyuğlar (1990) Roman Kutsal İsyan (Sekiz cilt, 1966-1968) Ateş Yılları (1968) Savaş ve Açlar (1968) Kutsal Barış (Yedi cilt, 1972-1976) Öksüz Musa 1973) Musa'nın Mapushanesi (1974) Koyun Baba (1976) Musa'nın Gecekondusu (1976) Türk Kelebeği (1981) Açlık (1982) Adalet Sıtması (1983) Anadolu'da Bir Yunan Askeri (1988) Öykü Savaşta Çocuklar (1981) Sübyan Koğuşu Anı kitapları 6-7 Eylül Kasırgası (1971) İkinci Dünya Savaşı'ndan Edebiyat Anıları (1984) TKP ve Aydınlar (1989)

  • NURİ İYEM

    2024'te 93. İZMİR FUARI İÇİN DÜZENLENEN SERGİ DE NURİ İYEM TABLOLARI Nuri İyem, (1915, İstanbul - 18 Haziran 2005, İstanbul), Türk ressam ve toplumsal-gerçekçi sanat akımının önde gelen isimlerindendir. Anadolulu kadın portreleriyle tanınmıştır. 3500 civarında resmî vardır. 1941 yılında Avni Arbaş, Agop Arad, Turgut Atalay, Haşmet Akal, Kemal Sönmezler, Selim Turan, Fethi Karakaş, Ferruh Başağa, Mümtaz Yener ile beraber "Yeniler" grubunu oluşturmuş ve "Liman" adlı bir sergi ile toplumsal-gerçekçi sanat görüşünü ortaya koymuştur. Hayatı Henüz üç yaşında iken 1918 yılında annesi ve ablası ile birlikte babasının görevi gereği bulunduğu Mardin’e bağlı bir ilçe olan Cizre’ye gitti. İleriki yıllarda gözleri sanat yaşamının portrelerine konu olacak ve kendisi ile çok yakından ilgilenen ablasını 1922 yılında kaybetti. İlkokula Mardin’de başladı. Ailesiyle geldiği İstanbul’dan 1923 yılında annesi ve teyzesiyle gittiği Arnavutluk İşkodra’da mahalle mektebine ardından da İtalyan İlkokulu’na devam etti. Ortaokulu, tekrar döndüğü İstanbul’da okuyan Nuri İyem, Pertevniyal Lisesi öğrencisi iken yaptığı resimlerini dönemin Akademi hocası Nazmi Ziya Güran’a gösterince, Akademi’ye kabul edilebileceği yanıtını aldı. 1933 yılında girdiği Akademi’de öğreniminin ilk yılında Nazmi Ziya Güran’ın öğrencisi oldu. Daha sonraki yıllarda Hikmet Onat, İbrahim Çallı ve Leopold Levy ile çalıştı. Estetik derslerini ise daha sonraki yıllarda yakın dostu olacak olan Ahmet Hamdi Tanpınar’dan aldı. 1937 yılında birinciliği dönem arkadaşı Ragıp Gürcan ile paylaşarak mezun oldu. 1938 yılında yani II. Dünya Savaşı sıralarında asteğmen olarak Trakya’ya gitti. Askerliğini yaptıktan sonra Giresun’a resim öğretmeni olarak atandı. Mezun olduğu okula 1940 yılında “Yüksek Resim Bölümü”nde okumak üzere tekrar geri döndü. Leopold Levy’nin öğrencisi oldu. 1944 yılında “Yüksek Resim Bölümü”nü Nalbant adlı çalışması ile ikinci kez birincikle ilk mezun olarak bitiren sanatçı, aynı yıl Nasip Özçapan’la evlendi. 1941 yılında Avni Arbaş, Agop Arad, Turgut Atalay, Haşmet Akal, Kemal Sönmezler, Selim Turan, Fethi Karakaş, Ferruh Başağa ve Mümtaz Yener gibi toplumcu-gerçekçi sanat anlayışını paylaştığı arkadaşları ile Yeniler Grubu’nun kurucusu oldu. Grup, “Liman Kenti İstanbul” konulu ilk sergisini Beyoğlu Matbuat Umum Müdürlüğü binasında açtı. Türkiye'nin ilk özel resim dershanesini Beyoğlu Asmalımescit S. Önay Apartmanı çatı katında Fethi Karakaş ve Ferruh Başağa ile birlikte kurdu. Buradan yetişen öğrencilerin ilerleyen yıllarda Tavanarası Ressamları adlı bir grup kurduklarına şahit oldu. Ahmet Hamdi Tanpınar'ın, "Bir heykel kadar sımsıkı, yeşil mehtap aydınlığı kadar zarif, geçmiş zamanın havasını içinde taşıyan eski fresk ve ikonalar kadar yalın" dediği kadın yüzleri, köyden kente göçün yoğunlaştığı, bireye ait sosyal hakların kadınlar aleyhine işlediği bir dönemin ürünüdür. Mahur, çekingen, güzel, utangaç ve melankolik halleri ile bu yüzler, hem ölen ablasının hayali imgesi hem de zamanı aşan ikonik bir sembol olarak Nuri İyem'in sanatının billurlaşmış bir örneğidir. Sanatçının aynı tarihlerde gerçekleştirdiği, Anadolu gerçeğine ulusalcı bir bakışla yaklaştığı ‘göç’ resimlerinde de, çalışan, emeğini topraktan çıkaran kadınlar sembolize edildi. Boyut ve soyut sonrası olmak üzere iki dönem altında biçimlenen sanatı akademi merkezli sanat görüşlerine karşıt bir seçenek üzerinde kimliğini oluşturan sanatçının 2001 yılında Evin Sanat Galerisi tarafından resimlerinin yer aldığı koleksiyonlar tespit edilerek görselleri arşivledi. Projenin devamı olarak, 1504 resimden oluşan "Dünden Yarına Nuri İyem" Retrospektif sergisi açılan ve sergiye gelen tüm yapıtların yer aldığı iki ciltlik kitabı yayımlanan sanatçı, Ulus'taki evinde 90 yaşında 18 Haziran 2005 tarihinde öldü. Zincirlikuyu Mezarlığı’nda toprağa verilen sanatçı, aralarında kendisi gibi sanatçı eşi ve hayat arkadaşı Nasip İyem’in de bulunduğu cenaze törenine katılanların yakalarına, sanatçıyı "Anadolu Kadınları" temalı bir tablosunun önünde gösteren fotoğrafı takıldı. Resim tutkusu Resme olan tutkusu ile anne ve babasının ona karşı olan tutumunu kendi sözleri ile şöyle aktarır: “ Resme olan tutkum yüzünden babamdan yediğim tokatlarla, söze başlamam gerekiyor önce: Mardin’de ilkokuldaydım. Bir tatil günü evde renkli kalemlerle resim yapıyordum. O zamanlar kullandığımız renkli kalemler kalitesiz olduklarından uçları hemen kırılıyordu. Külüstür bir çakı ile kırılan uçları açmak için uğraşıyordum. Ama kalemleri yontmak çok zor oluyordu. İşte, tam bu sırada duvara gömülü dolap içinde bir kutuda duran babamın usturaları geldi, aklıma. Çoktandır o usturaları kullanmadığını da biliyordum. Ama usturaları almaya korkuyordum. Babam evde olmadığı zamanlar, berbere gittiğinde almak daha kolayıma geliyordu, tabii. Usturalarla, renkli uçları kırılıveren kalemleri daha kolay yontabiliyordum. Yontabiliyordum ama usturaların o keskin ağızları da çabucak kırılıyordu. Resim yaptıktan sonra usturaları kutuya koyup dolaba kaldırdım. Kopacak fırtınayı bekliyordum. Şimdi bunları hatırladığımda yaşananların üzerinden sadece bir iki ay geçmiş gibi geliyor, bana. Babam dolabın kapısın açmış, elinde usturalarla önünde durmuş ve beni çağırıyordu. Yanına gittiğimde hiçbir şey söylemeden tokatları indirmeye başladı. Yeterince tokatladığına inanınca da usturaları bu hale niçin getirdiğimi sordu. Olayı olduğu gibi anlattım. Usturaları çok uzun zaman önce gördüğümü, kalemlerin uçunu açarken bu kadar kolay kırılacaklarını hiç sanmadığımı ve kendisinin de kullanmadığına göre lüzumlu olmadığını düşündüğümü söyledim. Babamın usturalarını kullanarak yaptığım resme ne oldu şimdi hatırlamıyorum. Ama resim yapmak, öylesine heyecan ve keyif verici bir şeydi işte. „

  • Kuştul Manastırı

    TRABZON'un KADİM YAPILARI * ASİYE ARSLAN KUŞTUL MANASTIRI-1904 Kuştul Manastırı, Trabzon ili Maçka ilçesi Esiroğlu Beldesi Şimşirli-Kuştul Köyü sınırları içerisinde bulunan; turizm açısından önem taşıyan bir manastır. Benzeri bütün dönem manastırları gibi doğal savunması kolay, gösterişli büyük bir kaya üzerine inşa edilmiştir. Kuştul Manastırı, 752 tarihinde yapılmış olup 1203'te yağmalanıp bir süre terk edildikten sonra 1393'te tekrar faaliyete başlamıştır. 1904'teki yangında tamamen yanınca üçüncü kez yapılmıştır. Günümüze pek az kalıntısı gelen manastırın içindeki mağaranın kuzeyine yaslanmış küçük kilisenin çok eski olmadığı bilinmektedir. Manastırın içine girilince, iç avlunun sağında ve solunda iki-üç katlı manastır odaları yerleştirildiği görülmektedir. Kuzeydekilerin misafir odaları, güneydekiler keşiş odaları olarak tanımlanmaktadır. Cumont'un 1903'te çektiği fotoğraftan manastırın; büyük bir kilisenin yanında haç planlı başka bir kilise ile manastır yapılarından oluştuğu anlaşılmaktadır. Batı cephesinden bir merdivenle içine girilen manastır; geniş holleri ve salonlarıyla dikkat çekmektedir. Haç planlı kilisesi zamanla yıkılmış ve hiçbir iz bırakmadan yok olmuştur. Bu yok oluşun manastırın define avcılarınca tahrip edilmesinden kaynaklandığı iddia edilmektedir. Manastırın batıya uzanan dehlizleri olduğu belirlenmişse de bugün kullanılmaz durumdadır. KUŞTUL MANASTIRI -GÜNÜMÜZDEKİ HALİ Manastırın içine girilince, iç avlunun sağında ve solunda iki-üç katlı manastır odaları yerleştirildiği görülmektedir. Kuzeydekilerin misafir odaları, güneydekiler keşiş odaları olarak tanımlanmaktadır. Cumont'un 1903'te çektiği fotoğraftan manastırın; büyük bir kilisenin yanında haç planlı başka bir kilise ile manastır yapılarından oluştuğu anlaşılmaktadır. Batı cephesinden bir merdivenle içine girilen manastır; geniş holleri ve salonlarıyla dikkat çekmektedir. Haç planlı kilisesi zamanla yıkılmış ve hiçbir iz bırakmadan yok olmuştur. Bu yok oluşun manastırın define avcılarınca tahrip edilmesinden kaynaklandığı iddia edilmektedir. Manastırın batıya uzanan dehlizleri olduğu belirlenmişse de bugün kullanılmaz durumdadır. KUŞTUL -GÜNÜMÜZDEKİ HALİ Bölgenin önemli manastır yapılarındandır. Kayıtlara göre, Sümela Manastırı kütüphanesinden sonra bilinen en eski kütüphane, Kuştul Manastırı Kütüphanesi’dir. Yapı, Ortodoksların teoloji/ilahiyat fakültesi olarak hizmet vermiştir. Peristera adıyla anılan manastır, yazılı kaynaklara göre, 752 yılında inşa edilmiştir. İnşa edildiği tarihten sonra pek çok yapı evresi geçirmiştir. Yapının 13. yüzyılda genişletildiği, 15. yüzyılda ise kapsamlı bir onarımdan geçtiği bilinmektedir. Yapı, Maçka Şimşirli Köyü’nde, Galyan vadisinde bulunmaktadır. Yüksek bir tepede, ana kaya üzerinde, çevreye hâkim bir konumda inşa edilmiştir. Manastıra batı yönünde bulunan merdivenle ulaşılmaktadır. Merdivenlerin bulunduğu alana ulaşım patika yolla sağlanmaktadır. Manastıra giriş ise yüksek koruma duvarında bulunan dikdörtgen açıklıktan sağlanmaktadır. Girişin hemen ardından ulaşılan alanda farklı işlevlerde yapı kalıntıları bulunmaktadır. Güney yönünde çok katlı manastır bölümleri yer almaktadır. Bu bölümlerin yuvarlak kemerli pencere açıklıkları bulunmaktadır. Manastır içerisinde, kilise, misafir odaları, keşiş odaları, dehlizler ve farklı işlevlerde yapıların bulunduğu bilinmektedir.

  • Okumaz Yazmaz Bir Millet

    Zeki Sarıhan * Biraz abartılı gelse de Türk milleti için okumaz yazmaz bir millet dememiz mümkün. Her yıl binlerce kitap yayımlanıyor, devlet kitaplıklarında, özel kütüphanelerde bir hayli kitap var. Kitapseverler, okumak umuduyla aldığı kitapları evlerinde koyacak yer bulamıyorlar. Bütün bunlar gerçek olmakla birlikte, okur yazar nüfusumuzun sayısına oranlarsak kitap varlığımızın çok az olduğunu, mevcut kitapların okunma sayılarının da çok düşük olduğunu görüyoruz. Neden acaba? Bir bozkır halkı olan Türklerin savaşmak, koyun sürüleri beslemek ve otlaktan otlağa göçmek gibi bir hayat tarzı olduğundan yazılı kültüre geç girmesinden ve okuma açığını hâlâ kapatamamış olmasından mı? Kuşkusuz bu konuda milletimize benzeyen bir hayli millet vardır. Batılı yazlıkçıların güneşlenirken de kitap okuduğunu gözlemleyen çok kişi vardır. Sosyalist döneminde Sovyetler Birliğinde kitapların daha yayımlanmadan on binler sattığı söylenirdi. Köy Enstitüleri, öğrencilerin çok kitap okumasıyla da bilinir. Hasan Ali Yücel’in bakanlığı sırasında Doğu ve Batı klasikleri yayımlanarak, Elif Cüzü’nden başka ilk defa kitap yüzü görecek olan köy çocuklarının da yararına sunulurdu. Her öğrenci yılda belirli sayıda kitap okumak ve bunu bir deftere tanıtmak zorundaydı. 1958-1964 yıllarında okuduğum Enstitülerin devamı ilköğretmen okulunda ilk yıllar Türkçe öğretmenimiz, Köy Enstitüsü mezunu idi. Türkçe dersi dönem ödevi olarak iki uygulama yaptırdı. Biri basında beğendiğimiz yazıları biriktirdiğimiz “kupür” dosyası” tutmak (ki bizi günlük gazetelere de abone yapmışlardı), diğeri bir dönem boyunca sınıfça belirlediğimiz sayfa sayısı kadar kitap okuyup bunu öğretmenin verdiği bir anahtara göre Özet Defteri’ne tanıtmaktı. Dönem sonunda Kupür Dosyasını ve Özet Defteri’ni alarak öğretmen masasına gider, dosya ve defterdekilerle ilgili sorularını yanıtlar ve dönem ödev ve sözlü notu alırdık. Ben de Türkçe öğretmeni olarak, öğretmenimden öğrendiğim ve bize okuma tutkusu kazandıran, bu alışkanlığı kökleştiren usulü hiç aksatmadan uyguladım ve sanırım öğrencilerimiz bundan çok yarar gördüler. Beni hâlâ bu uygulama ile hatırlayanlar çoktur. Kitap okuma alışkanlığı kazandırma işi, sınırlı sayıda öğretmenin çabasıyla başarılacak bir olay değildir. Bunun için 1999’da Eğitim Hakkını Savunma Komitesi olarak Bakanlığa konu ile ilgili bir proje verdik ve bunu öğretmen dünyasında da yayımladık. Kitap okuma seferberliği bütün okullarımızda öğretmenlerin yol göstericiliğinde başlayacaktı. Metin Bostancıoğlu’nun Bakanlığı dönemiydi. Bakanlık projemizi olduğu gibi kabul etti ve bütün okullara bir genelge ile de duyurdu. Ek olarak okuma çalışmasının yıl sonu raporunu Bakanlığa bildirmeyi de emretti. Çok az okul bu konuya ilgi gösterdi, okumayı gereksiz bir iş gören idareciler, konuyu sumen altı etmeyi başardılar! Türkiye’yi öğretmeni, öğrencisi, velisi, idarecisi ile nasıl okuyan bir toplum hâline getireceğiz? Okuyanlarımızın gitgide azalmasına rıza gösterecek miyiz? Okumadan ileri, olgun bir toplum olabilir miyiz? Yazma işine gelince, bu konudaki sicilimiz, okuma tembelliğinden de beter bir durumdadır. Türküdeki “Hem okudum hemi de yazdım” dizesi bunun faydasız bir iş olduğunu peşinden gelen dize ile ifade ediyor: “Yalan dünya senden bezdim!” Okumak ve yazmak bizde bayağı bir ayrıcalıktır. “Ben severim okuyanı yazanı” denir bir Türküde. Bizim milletimiz kadar az şey yazan başka milletler de vardır kuşkusuz! Edebiyat ürünleri meydana getirenleri saymazsak bizde yazı yazmak ancak kâtiplerin, kasa başında hesapları yazanların bir işi hâlindedir. Elimiz kalem tutmadığından aile tarihleri yazıya geçmemekte, bir iki kuşak sonra da unutulmaktadır. İnsan, kendi tarihini de küçümsememeli. Okuma yazma bilen herkes kendi tarihinin doğru biçimde tutulmasından ve bunun ailenin genç kuşaklarına aktarılmasından sorumludur. Bunun yolu günlük tutmak ya da hiç değilse anılarını kaleme almaktır. Aile tarihini yazmak için ailenin zengin veya ünlü olması gerekmez. Aile tarihleri, köyün, kasabanın, ülkenin tarihinin bir parçasıdır ve ona ışık tutar. Ali Hafızoğlu Kitabı, yalnız köyümüzün değil, Türkiye’nin geçmişine de ışık demetleri serpiştiriyordu. Annemin hayatını kaleme almam gerektiğini anladığımda iş işten geçmişti! Şimdi 92 yaşsında olan ablama hayatını anlattırdım ve birkaç nüsha çoğaltarak aile bireylerine teslim ettim. Biz, yazma alışkanlığı olmamakla kalmayan, yazılı belgeleri de yok etmekte üstüne olmayan bir milletiz. Her darbenin sabahında bacalarımızdan yanan kitapların dumanı yükselir. Çünkü iktidarlarımız kitaptan daha doğrusu insanın zihnini genişleten belgelerden hoşlanmaz. Benim de özenle biriktirdiğim, bir kısmında yazılarımın bulunduğu dergi, gazete koleksiyonlarım, hatta kendi çıkardığım gazeteler, bültenler, anı defterleri yok edildi. Yalnız, annemin sandığının dibine sakladığım anı defterlerim, annem okuma yazma bilmediği için kurtuldu… Bizde devlet de bir sürü belgenin bir zaman gelip işe yarayacağını düşünmemiştir. Birçok sicil defterinin yabancılara kâğıt olarak satıldığını öğrendik. Kendi geçmişimle ilgili olarak 19673’te kurduğumuz Beyceli Kalkındırma Derneği, 1976’da kurduğumuz Fatsa Köycülük Derneği’nin ilçe emniyetinde birer nüshasının bulunması gerekmez mi? Bu ve daha nice benzerlerinin yıllar önce SEKA’ya gönderilmesi, konu ile ilgili tarih yazımını da engelliyor. Arkadaşlarıma ve geçlere, günlük tutmalarını öğütlüyorum. Öğretmenliğim sırasında okuma alışkanlığı üzerinde çok durduysam da günlük tutma alışkanlığı yaratmada yeterince durmadığım için kendimi eleştiriyorum. Sonuç olarak: Bir milletin refah ve demokratik düzeyi ile kültürel düzeyi birlikte yükselmek zorundadır. Kültürel düzeyin en önemli göstergesi, milletin okuma yazmaya olan düşkünlüğüdür. Beni bu yazıyı kaleme almaya sevk eden, Şenol Yazıcı’nın geçenlerde ikinci baskısı yapılan Yazar ve Ütopya (Gufo Yayınları) adlı kitabında yer alan “Yazmak, Kendini Yeniden Yaratmaktır” yazısıdır. Benim gibi Yazıcı’yı okuma şansını bulmuş olanlar, yetkin bir edebiyat adamıyla karşılaşmanın keyfini yaşayacaklardır. Gelecekte uygulanacak Halkçı Eğitim Programı, öğrencilerde ve yetişkinlerde okuma alışkanlığını geliştirip yerleştirecek ve kitaba erişimi kolaylaştıracak önlemleri almak zorundadır. (Independent Türkçe, 15 Haziran 2026)

  • Maksim Gorki

    Aleksey Maksimoviç Peşkov , en çok bilinen adı ile Maksim Gorki, (28 Mart 1868 - 18 Haziran 1936), Sovyet Rus yazar, sosyalist gerçekçi yazımın öncüsü politik eylemci. Yaşamı Maksim Gorki Gorki, nakliyecilik yapan babasını 5 yaşındayken kaybeder ve annesi yeniden evlenince doğum yeri olan Nijni Novgorod'a döner. 11 yaşında tamamen öksüz kalır, anneannesi ve büyük babası tarafından Nijniy Novgorod'da büyütülür. Masalları ile büyüdüğü anneannesinin, üzerinde büyük etkisi vardır. Gorki yalnızca birkaç ay okula gidebilmiştir. 8 yaşında çalışmaya başlar, bu sayede Rus işçi sınıfının yaşamını yakından tanır. Bir gemide bulaşıkçılık yaparken okuma merakı sarar. İlk gençlik yıllarını Kazan'da geçiren Gorki, Aralık 1887'de intihar girişiminde bulunur. Sonraki 5 yıl boyunca değişik işlerde çalışarak, daha sonra yazılarında kullanacağı pek çok izlenimi edindiği büyük Rusya turuna çıkar. Gorki'nin daha sonra eserlerinde görülen güçlü betimlemeler ne kadar keskin bir gözlemci olduğunu gösterecektir. Yazarlık kariyeri 1892 yılında Tiflis'te, Kafkasya Gazetesi'nde çalışmaya başladı. Yoksullukla ve acıyla dolu bir hayat sürdüğü için Rusçada acı anlamına gelen Gorki takma adını kullanmaya başladı. 1895'te Sankt-Peterburg'da yayınlanan bir dergide çıkan Çelkaş adlı öyküsü ile ünlendi. Ardından Yirmi Altı Erkek ve Bir Kız öyküsü yayınlandı. Ünü hızla yayıldı. Bu öyküler kadar başarılı olmayan bir dizi roman ve öykü daha yazdı. Gorki'nin 1898 yılında yayınlanan ilk kitabı Hikâye Denemeleri (Очерки и рассказы) çok beğenilir ve yazarlık kariyerinin başlangıcı sayılır. İlk romanı Foma 1899'da basıldı. Bu dönemde sağlam bir olay örgüsü kuramaması ve yaşamın anlamı üzerine uzun felsefi tartışmalara girmesi romanlarının başarısını düşürür. 1906'da yazdığı ve Rus Devrimi'ne adadığı Ana en başarılı romanıdır. 1899-1906 arasında Sankt-Peterburg'da yaşar. Gorki, Çar rejimine açıkça karşı çıkmış ve bu yüzden birçok kez tutuklanmıştır. Çarlık tarafından kontrol ve baskılara maruz kalmıştır. 1901'de "Fırtına Habercisi"nin Türküsü isimli kısa şiiri yüzünden tutuklandı. Kısa sürede serbest kaldı, Kırım'a gitti. Gorki birçok devrimci ile tanıştı. Lenin'le tanıştığı 1902 yılından itibaren aralarında yakın bir arkadaşlık oluşmuştur. 1902 yılında Rusya Edebiyat Akademisine seçilir. Ancak Çar II. Nikolas buna izin vermez. Anton Çehov ve Vladimir Korolenko bu tavrı protesto eder ve Akademiden ayrılır. Başarısız olan 1905 Rus Devrimi sırasında Peter ve Paul Kalesi'nde kısa bir süre daha hapis kalır. Gorki Güneşin Çocukları adlı oyununu yazar. Ekim Devrimi ve Gorki Gorki 1905'te Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi'ne resmî olarak üye olur ve Bolşeviklerle beraber hareket eder. Anton Cehov ve Maksim Gorki Yalta'da 1910 Anton Çehov ile birlikte 1900, Yalta İleride 1905 Devrimi'nde önemli bir rol oynayacak olan Bilgi isimli bir yayınevi kurar. 1905 Moskova Ayaklanması'nda da kilit bir rol oynayan Gorki, ayaklanmaya katılan işçiler için gereken malzeme ve erzağı temin etmiştir. Ayrıca ayaklanmada kullanılacak askerî teçhizatlar Gorki'nin dairesinde hazırlanmıştır. 1906'da ABD'ye seyahat eder, aynı yıl Rusya'dan ayrılıp İtalya'da Capri Adası'ndaki villasında yaşamaya başlar. 1913'te tekrar Rusya'ya döner ve Rusya'nın I. Dünya Savaşı'na girmesine karşı çıkar. Aralık 1915'te Petrograd'da Letopis adında (Türkçe: Tarihsel Olaylar) bir edebiyat, bilim ve politika dergisi kurar. I. Dünya Savaşı sırasında Petrograd'daki dairesi Bolşevik ofisi gibi çalışmaya başlar. Lenin'in devrim fikrini erken bulan Lev Kamenev ve Grigori Zinovyev'in eleştirel yazıları Gorki'nin editörlüğünü yaptığı Novaya Şisn gazetesinde basılır. Lenin, Bolşevik Parti Üyelerine Mektup adlı yazısında Kamenev ve Zinovyev'in bu gazetede yer alan bir makalesinden bahsetmiş ve Bolşeviklere gönderdiği bu mektubunda bu iki ismin yazdığı yazıları eleştirmiştir. Zira bu iki isim Bolşevik Merkez Komitesinin 16 Ekim günü 10-2 oyla aldığı ayaklanma kararına itiraz etmiş ve Novaya Şisn gazetesine demeç vererek Bolşevik Merkez Komitesinin aldığı kararı ifşa etmişti. Bu olay sonrasında Lenin "Artık onları yoldaş olarak kabul edemem." diyerek Kamenev ve Zinovyev'in partiden ihraç edilmelerini istemiştir. Fakat Zinovyev Lenin'e karşı sadakat andını içerek affedilmiş ve Petrograd Sovyeti'nin başkanlığına getirilmiştir. Gorki bu gazetede Bolşeviklerin iktidara el koymasını eleştiren yazılar yayımlamıştır. Nitekim 1918'de Bolşeviklerin Vakitsiz Düşünceleri isimli makalesini yayınlar. Lenin, Gorki ile dostluğuna zarar vermek istememiş, bu dönem boyunca kendisini ikna etmeye çalışan uzun mektuplar yazmıştır. Lenin'in Gorki'yle 1919'daki yazışmalarında Petrograd'ın boğucu havasının ve çevrenin onu kötü etkilediğini ve bir hava değişikliğine ihtiyacı olduğunu düşündüğünü yazmıştır. Bu mektuplarda olayların Petrograd'dan göründüğü gibi olmadığını gelmek isterse bu tür bir ziyareti planlayabileceklerini yazmış, bu tür fikir ve davranışların hayatı kendisi için zorlaştıracağını söylemiştir. Ancak Komünist Enternasyonal Dergisi'nde Gorki'nin yazdığı bazı yazıları yakışıksız bularak 31 Haziran 1920'de Politbüro'ya bu tür makalelerin Komünist Enternasyol'de yayınlanmaması gerektiğini belirten mektubunu göndermiştir. Bu yıllar Gorki ile Bolşeviklerin fikir ayrılıkları olarak tanımlanacak tartışmalarla geçmiştir. Zira devrimin hemen yapılması konusunda Lenin'le fikir birliğinde olmayan birçok parti üyesi bulunmaktadır. Ancak Gorki'nin Parti ile ilişkisinde tam anlamı ile bir kopukluk veya destekten bahsetmek mümkün değildir. 1920'lerde Vladimir Mayakovski ile birlikte Komsomol örgütüne bağlı Pionerskaya Pravda gazetesinin yayınlanması çalışmalarına katılmıştır. Bu gazetede pek çok makalesi yayınlanmıştır. Ağustos 1921'de bir yazar arkadaşı ve Anna Ahmatova'nın kocası Nikolay Gumilyov'un Petrograd Çeka'sı tarafından monarşist görüşleri nedeni ile tutuklandığını öğrenir. Gorki arkadaşının bizzat Lenin tarafından bırakılmasını sağlamak için hemen Moskova'ya gider. Ancak Petrograd'a döndüğünde Gumilyov'un zaten öldüğünü öğrenir. Ekim ayında tüberküloza yakalanır ve İtalya'ya göçer. 1921-1929 arasındaki yıllarını tekrar İtalya'nın Sorrento kentindeki villasında geçirmiştir. 1929'dan sonra SSCB'yi birçok kez ziyaret etmiştir. Haziran 1929'da Gorki, Solovki Esir Kampını ziyaret etmiş ve Batı'da kötü bir üne sahip olan Gulag Kampı hakkında olumlu şeyler yazmıştır. 1932'de Stalin, Gorki'yi ülkeye kesin dönüş yapmaya çağırmış ve ülkesinde büyük bir memnuniyetle karşılanacağını garantilemiştir. Aleksandr Soljenitsin'e göre Gorki kendi ilgileri nedeniyle dönmüştür. Gorki'nin Faşist İtalya'dan geri dönüşü Sovyet zaferinin büyük bir propagandası olur. Gorki'ye Lenin Nişanı verilir ve eskiden milyoner Pavel Ryabuşinski'ye ait olan ve şimdi Gorki Müzesi olan Moskova'daki malikâneye yerleştirilir. Şehir dışında da bir yazlık ev tahsis edilir. Moskova'nın büyük caddelerinden biri olan Tverskaya Caddesi'ne ve doğduğu şehre adı verilir. 1990'da şehrin adı tekrar Nijni Novgorod olarak değiştirilecektir. 1930'larda dünyanın en büyük uçaklarından olan Tupolev ANT-20'ler de Maksim Gorki olarak isimlendirilmiştir. Ölümü Stalinist baskı arttıkça ve özellikle 1934 yılının Aralık ayındaki Sergey Kirov suikastından sonra Gorki, Moskova'daki evinde bir nevi hapis hayatı yaşamıştır. Son dönem yapıtlarının hemen hepsinde devrim öncesi dönemi ele almıştır. 37 yaşındaki oğlu Maksim Peşkov'un Mayıs 1934'teki ani ölümünü takiben Gorki de, 1936 yılında Haziran ayında öldü. Her ikisinin de ölümü şüphe altındadır. Zehirlendikleri iddia edilmiş, ama bu iddia hiçbir zaman ispatlanamamıştır. Gorki'nin cenaze töreninde tabutu taşıyanlar arasında Stalin ve Molotov da yer alacaktır. 1938'de Buharin, Moskova Duruşmaları'nda Gorki'nin, Yagoda'nın NKVD ajanları tarafından öldürüldüğünü itiraf etmiştir. Eserleri Roman Foma (1899, 1983) Makar Çudra (1892) Ana (1906, 1979) Halk Düşmanı (1907, Türkçeye "Yararsız Bir Adam" adıyla (1979) Matvey Kojemyakin (1910, 1984) Klim Samgin'in Hayatı (1936, 1975) Artamonovlar (1977) Küçük Burjuvalar (1901, 1967) Arkadaş Fırtınanın Habercisi Çocukluğum Üçler, (1900) Soytarı Ekmek İşçileri İki Kafadar ve filer Düşkünler Ekmeğimi Kazanırken Benim Üniversitelerim İnsanlarımız Danko'nun Yüreği Muhbir Öykü Yirmi Altı Erkek ve Bir Kız (1939) İtalya Hikayeleri (1911, 1970) Yol Arkadaşım Bozkırda Oyun Ayaktakımı Arasında (1941, 1967) Sonuncular Yazlıkçılar (Yaz Misafirleri) Vassa Jeloznova Güneşin Çocukları Barbarlar Küçük Burjuvalar Yegor Buliçov ve Diğerleri Anı/otobiyografi Benim Üniversitelerim (1941, 1986) Çocukluğum (1947, 1976) Ekmeğimi Kazanırken (1949, 1986) Tolstoy'dan Anılar (1919, 1967) Güncemden Yapraklar (1924, 1984) Lenin (1924-1936) "Türkçeye Gorki Lenin'i Anlatıyor" adıyla (1980)

  • Jose Saramago

    d. 16 Kasım 1922 – ö. 18 Haziran 2010), Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Portekizli yazar. Hayatı José Saramago, Portekiz'in Lizbon kentinin kuzeyindeki küçük bir köy olan Azinhaga'da (Ribatejo) doğdu. Yoksul bir köylü ailenin oğlu olarak büyüdü. Ailesiyle birlikte taşındığı Lizbon'da öğrenim gördü. Öğrenimi sırasında kırsal kesimde çalıştı. Ekonomik sorunları nedeniyle okulu bıraktı. Makinistlik eğitimi aldı. Teknik ressamlıktan redaktörlüğe, editörlüğe ve çevirmenliğe kadar birçok işte çalıştı. Daha sonra bir yayınevinde, yayın hazırlığı ve üretim departmanında görev yaptı. Diario ve Lisboa gazetelerinde kültür editörü olarak çalıştı. Siyasi yorumlar yazdı. Portekiz Yazarlar Birliği'nin yönetim kurulunda görev üstlendi. 1976'dan sonra kendini tümüyle kitaplarına verdi. 1993'te Kanarya Adaları'ndaki Lanzarote adasına yerleşti. Pilar del Rio ile evlendi. İlk romanı Günah Ülkesi (Terra do Pecado) 1947'de yayımlandı. 1995 yılında kaleme aldığı Körlük adlı romanıyla birlikte geniş kitlelerce tanındı, büyük bir başarı yakaladı. Yazarın romanları ve denemelerinin yanı sıra iki şiir kitabı ve oyun kitapları da vardır. José Saramago, 1998 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanmaya layık görüldü. Yazarın anlatma biçimi gayet dikkate değerdir ve öğüt niteliğindedir. Kitaplarındaki düzyazılarında, kendine özgü bir yazım stili vardır: Diyalogları düzyazı biçiminde yazar ve noktalama işareti olarak nokta ve virgülden başkasını kullanmaz. Anlatım dili de oldukça muzip, sade ve akıcıdır. Bunlar da, okuyucuyu yazara bağlayan diğer etkenlerdir. Ünlü yazar 18 Haziran 2010 tarihinde, 87 yaşında öldü. Saramago, bir ateistti. 1969 yılında üye olduğu Portekiz Komünist Partisinden ömrünün sonuna kadar ayrılmamıştır. Eserleri Roman Terra do Pecado (1947) Manual de Pintura e Caligrafia (1977) / Ressamın El Kitabı (Can Yayınları, 1999) Levantado do Chão (1980) / Umut Tarlaları (Can Yayınları, 2003) Memorial do Convento (1982) / Baltasar ve Blimunda, (Gendaş Kültür, 2000) O ano da morte de Ricardo Reis (1984) / Ricardo Reis'in Öldüğü Yıl (Can Yayınları, 2003) A jangada de pedra (1986) / Yitik Adanın Öyküsü, (Merkez Kitaplar, 2006) História do cerco de Lisboa (1989) / Lizbon Kuşatmasının Tarihi, (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2004) O evangelho segundo Jesus Cristo (1991) / İsa'ya göre İncil, (Merkez Kitaplar, 2006) Ensaio sobre a cegueira (1995) / Körlük (roman), (Can Yayınları, 1999) Todos os nomes (1997) / Bütün İsimler, (Gendaş Kültür, 1999) O conto da Ilha Desconhecida (1997) / Bilinmeyen Adanın Öyküsü, (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2001) A caverna (2000) / Mağara, (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2005) O homem duplicado (2002) Kopyalanmış Adam, (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2010) Ensaio sobre a Lucidez (2004) Görmek, (Can Yayınları, 2008) As intermitências da morte (2005) / Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş, Merkez Kitaplar 2007 As Pequenas Memórias / Küçük Anılar, (Can Yayınları, 2008) A Viagem do Elefante / Filin Yolculuğu, (Turkuvaz Yayınları, 2009) Cain / Kabil, (Kırmızı Kedi Yayınları, 2011) Deneme Deste mundo e do outro (1971) A bagagem do viajante (1973) As opiniões que o DL teve (1974) Os apontamentos (1976) Viagem a Portugal (1981) Folhas políticas: 1976-1998 (1999) Discursos de Estocolmo (1999) Günlük Cadernos de Lanzarote Vol. 1-5 (1994-1998, 5 cilt) Oyun A noite (1979) / Gece Que farei com este livro? (1980) / Bu kitap ile ne olacak? A segunda vida de Francisco de Assis (1987) / Francisco de Assis'in ikinci yaşamı In nomine Dei (1993) Don Giovanni ou O dissoluto absolvido (2005) Şiir Os poemas possiveis (1966) Provavelmente alegria (1970) O ano de 1993 (1975) Öykü Objecto quase (1978) / Kısırdöngü, (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2001)

  • İKTİDARIN CHP’Yİ YOK ETME ÇABASI

    Zeki Sarıhan * Siyasi hayatımız olağanüstü bir dönemden geçiyor. Olayın özü, iktidarın CHP’yi devre dışı bırakarak gelecek seçimleri de kazanacağı koşulları yaratmaya çalıştığıdır. Bunu başarabilecek mi? 24 yıl aralıksız süren AKP iktidarı milleti yönetmeye ve ülke rejimini dönüştürme çalışmasına devam mı edecek? Olayı, baştan başlayarak ve madde madde anlatmak yerinde olacaktır. Gerçekçi ve doğrucu bir anlayışla. Daha sağlıklı bir geleceğin ancak bu anlayışla yaratılacağına inanarak. 1. İstanbul Büyükşehir Belediye seçimlerini CHP’nin kazanması, iktidar partisinde panik yarattı. “İstanbul’u kaybeden Türkiye’yi kaybeder”di. İstanbul Belediyesinin başarısız olması ve halkın gözünden düşmesi için merkezî yönetimin birtakım önlemler alması yetmezdi. Akıl almaz bir gerekçeyle Yüksek Seçim Kurulu’na seçim iptal ettirildi. 2. Yenilenen belediye seçimlerini, daha büyük bir farkla gene ana muhalefetin adayı kazanınca bu kesimde bir an önce iktidar olma isteği uyandı ve iktidarı bir erken seçime zorlama programı benimsendi. Ancak hükümet kaybedeceği bir seçime gitmeye hiç niyetli değildi. 3. Büyükşehir Belediye Başkanı, CHP kongresinde Kılıçdaroğlu’nun karşısına Özgür Özel’i aday olarak çıkardı. Özel’e biçilen misyon, Ekrem İmamoğlu’nu cumhurbaşkanı seçtirmekti. Oysa kamuoyu yoklamalarında adaylardan en büyük desteği Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş alıyordu. Bu eğilim dikkate alınmadan İmamoğlu’nun adaylığı için imzalar toplandı ve genel merkeze paralel olarak Cumhurbaşkanlığı Aday Ofisi kuruldu. 4. iktidar, bu kez belediye başkanı ve çevresindeki insanları tutuklayıp saf dışı bırakması için İstanbul’a bir başsavcı gönderdi. Geniş tutuklamalar yapıldı, sanıklar rüşvet ve yolsuzluklar konusunda itirafa zorlandı. Böylece ana muhalefet partisi mensuplarının seçmenin gözünden düşmesi ve İstanbul’un rantından iktidarın beslenmesi hedeflendi. 5. CHP’nin meydanlarda seçmenleri coşturma yeteneğini taşıyan yeni başkanı, hükümetin partisine karşı giriştiği bu itibarsızlaştırma ve etkisizleştirme hareketine karşı kolları sıvadı. Bütün ülkeyi geceli gündüzlü bir miting alanına dönüştürdü. Erken seçim istedi ve İmamoğlu’nun adaylığında ısrar etti. 6. Bu aşamada, iktidar yargısı yeniden imdada koştu. Önce İmamoğlu’nun cumhurbaşkanlığı adayı olması için gereken üniversite diplomasını iptal ettirdi. 7. CHP kurultayında bir kısım delege oylarının İmamoğlu tarafından satın alındığını ileri sürerek kongre hakkında “mutlak butlan” yani bütün sonuçlarıyla yok sayma kararını alarak partiyi eski genel başkan Kemal Kılıçdaroğlu ve ekibine teslim etti. Özgür Özel yönetimi şimdi bu badireden çıkış yolu arıyor. Ya iki başlı hâle gelen parti yeni bir uzlaşma kurultayı ile yeniden Özgür Özel yönetimine geçecek ya da Özel-İmamoğlu ekibi yeni bir parti kurarak. Ancak bu kez de partinin seçimlere katılıp katılamayacağı gibi bir sorunla karşılaşılacak. 8. İçinde bulunulan durumun özeti: Bu, ülke kaynaklarına ve kültürel politikalarına hangi sınıfın egemen olacağı ile ilgili örneği az görülen bir siyasi kavgadır. Taşradan yoksul halkın desteğini alarak iktidar olan muhafazakâr yeni burjuvazi mi, klasik laik, Batıcı Orta sınıfların siyasi hareketi mi? Laik Kemalist burjuvazi geçmişinden beri halkı kavramakta yetersiz kaldığından seçimleri 2002’den beri kazanmakta olan ve rejimi değiştirmeye uğraşan muhafazakâr burjuvazi, devletin bütün olanaklarını kullandığı için üstünlüğünü koruyor ise de heyecan veren yarış devam ediyor. 9. Bu süreçte kamu kurumlarında olduğu gibi belediyelerde de akçalı işlerin nasıl yürütüldüğüne ilişkin ifadelerle karşılaştık. Bütün belediyelerde ve kamu kurumlarında olan bir durum yalnız muhalefet belediyelerinde varmış gibi ikna edici olmayan bir iddia ile kamuoyuna sunuldu. CHP ise, taktik olarak bu iddiaların tümünü reddetme yoluna gidiyor. Uşak ve Antalya Belediye başkanlarının itirafları ise partiyi müşkül durumda bırakırken Türkiye’de belediyeciliğin hangi ilişkiler üstünde yükseldiğine de örnek oluşturuyor. 10. CHP’lilerin ezici bir çoğunluğu iktidarı almaya “ramak kalmışken” partinin Kılıçdaroğlu’na teslim edilmesine ateş püskürüyor. Onu hainlikle suçluyor. Kılıçdaroğlu ise geri adım atmıyor ve partinin delegeler satın alınarak elinden alındığını söylüyor. Ancak Türkiye’de particilik, gerçeği arama ve teslim etme üzerinden değil, taraftarlık üzerinden yapılıyor. İçinde bulunduğumuz süreç, böyle bir gerçeği de öğretti. Aynı durumu Hükümetin bazı bakanlarının yolsuzlukları ayyuka çıkınca AKP seçmeninin bunu sorun etmemesinde de görülmüştü. Sonuç olarak: Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı miadını doldurmuş olmalıdır. Türkiye’de iktidarın yenilenmesine şiddetle ihtiyaç vardır. Bunu sağlayabilmek için kişisel hırs ve ikbalin yerine ortak aklı koymalı, vicdanlarda kötü bir iz bırakacak yöntemlerden şiddetle kaçınılmalıdır. “Partinin arınması” isteği hiç de boş bir istek değildir ve yaşadığımız şu deneyim, temiz siyaseti de her çevre için gündeme getirmiştir.

  • Bir Sevdadır Memleketim

    Turhan EYÜBOĞLU * Ne Yapmak İstiyorum Biliyor musun? Tuhaftır, bu sabah çok erken kalktım! Her tarafımda kitap varken içimden bir türlü okumak gelmiyor. Oturduğum koltukta manzarayı seyretmek, doğan güneşin ağaçlara vuruşunu ve perdenin arkasından sızarak oturduğum koltuğa doğru yavaşça yaklaşmasını izliyorum. Güneşin aydınlatması artık yüzüme vurmuş, beni uykudaymışım gibi iç sessizliğime büründürmüştü. Artık manzarayı göremiyordum. Bir güç beni koltuktan havalandırarak gitmek istediğim yere götürüyordu. Sizin için ne anlama geliyor bilmiyorum, ama benim için tarihi bir cinayet olarak gördüğüm Trabzon Ortahisar Belediye ve Kaymakamlık binasının yerinde MS 130 yılındayım! Yani 1890 yıl önce orada olan Hadrian Limanının surlarının üstünde yürüyorum. Surların yanında bulunan kuleye tırmanıyorum. Kulenin üstünden uzaktan gelen gemileri görüyor, bayraklarını seçmeye çalışıyorum. Şimdi ise bulutların arasından Maçka vadisine bakıyor, Zigana dağının eteklerine yaklaşıyorum. İncil'deki Vaftizci Yahya Peygambere adanmış olan ve yıllarca ilgilenmediğimiz ve yıkılmaya terk ettiğimiz MS 270 yılında yamaca kayalarla inşa edilen Vazelon Manastırına bakıyorum. O tarihteki yaşamı görüyor, yavaşça önüne doğru iniyorum. Manastırın kuzey bölümünde bulunan cennet cehennem ve kıyamet gününü gösteren freskler yeni yapılmış. Oradaki topluluk bu tefsiri hayranlıkla izliyor. 1904 Öncesi Kuştul Manastırı Artık Maçka Galyan vadisine doğru ilerliyor, bir kartalın bakışıyla o vadinin tüm güzelliklerini görüyorum. Asıl adının Peristera olan ancak biz Kuştul Manastırı diye adlandırdığımız manastırın 1904 yılında çıkan büyük yangından önceki halini hayranlıkla izliyorum; harika görünüyor. İnsanlar, ulaşımı zor olan manastırın tek kapısından içeri karınca yürüyüşü gibi kıvrım kıvrım giriyorlar. Vadiye hakim olan bu manastırın bir benzeri daha var mı diye düşünüyorum! aTATÜRK'ün bir program izlediği 1950'li yıllarda yıkılan OPERA BİNASI Oturduğum yerde gözlerim kapalı ve güneşin yüzümü ısıttığını hissediyorum. Ancak bu yolculuktan kopmamak için gözlerimi açmıyorum. Kulağıma harika bir müzik geliyor. Salonda yeni yapılmış tahta koltukta oturuyorum. Salon tıka basa dolu. Etrafıma bakıyorum, şık giymiş kadın ve erkekler! Sahnede Trabzon Filarmoni Orkestrası yerini almış. Birden sessizlik oluşuyor, alkışlar arasında şef Andreas Hindas sahneye geliyor. Artık konser başlamıştı 1906 yılında yapılan ve 1958 yılında yıkılan Trabzon Opera binasında! Oturduğum yerde güneşin yüzümü ısıtmasına rağmen tir tir titremeye başladım. "Trabzon'a bu kadar ihaneti nasıl yapmışız!" diye düşünüyorum. "Şehir kültürü, tarih kültürü, şehirde yaşayanların elbirliğiyle nasıl olur da yerle bir edilir!" diye titriyorum güneşin yüzümü ısıtmasına rağmen! Isınmak istiyorum; Trabzon'da Avni Aker'de olmak istiyorum o heyecanı yaşamak için! Şenol'u, Turgay'ı, Kadir'i, Necati'yi, Cemil'i seyrederken rakip takımın bir devre boyu kalemize gelemeyişini, Şenol'un oyundan soğumaması için altı pasın içinde sağa sola koşmasını tekrar görmek istiyorum! 70'li yılların efsane takımı Trabzonspor Yavuz Selim sahasında idman yaptıktan sonra Faroz'a inip oradan denize girmek, kumda ayağımla çizdiğim çizgilerin dalganın gelmesiyle yok oluşunu seyretmek istiyorum! Denizde bulunan üç kayanın üstüne çıkarak arkadaşlarımın kayaların üstüne çıkmaması için onlarla yaptığım mücadeleyi istiyorum! Annemle beraber Uzunkum'da bulunan gazinoya gidip iyi bir gün geçirmeyi, ertesi gün de Emperyal Gazinosunun ön balkonunda bana vuran rüzgarı yüzümde hissederek Ganita'da bulunan 'tombul kaya'ya bakarak çay içmek istiyorum! Sahilboyu ve Erkek Öğretmen Okulu Uzunkum'a gidip saatlerce kumda top oynadıktan sonra arkadaşlarımla denize girmek ve akşam güneşini Yoroz burnunda batırdıktan sonra ıslak mayo ile eve dönmek istiyorum! Ertesi gün küçük limanda bulunan 'paket kaya'dan Arafilboyu'ndaki arkadaşlarımla denize atlamak, kayalardan çıkardığımız midyeyi paslı bir tenekenin üstünde pişirmek istiyorum! Ganita ve Tünel Arafilboyu'nda bulunan evimizden çıkıp Meydan'dan Trabzon Ticaret Lisesine giderken bindiğim elli altı chevrolet dolmuşa binmek, o parke yollarda ilerlerken hiç sarsılmadan tekrar gitmek istiyorum! Okulun bahçe kapısından okulun içine kadar olan yürüyüş yolundan ilerlemek istiyorum! Maçka deresinde bulunan Meksila gölü, Mezbaha gölü, Santral gölü, Kazan gölünde yüzmek ama saatlerce yüzmek istiyorum! Meksila piknik alanında oturup dereye bakmak, tahta köprüden geçerek yolun kenarında bulunan etçilerde et yemek istiyorum! Yüzümde güneşin sıcaklığını hissetmeyince gözlerimi açtım. Bir bulut, güneşi saklamak istemiş olacak ki arkasına almış göstermemek için direniyor. Bana bakışından anlıyorum 'Sana güneşi göstermeyeceğim!' diye. İşte bu Trabzon şehri, ne çekmişse bu bulutlardan çekti!

  • Dünya Romanlar Günü

    Nurten B. AKSOY * Kimi zaman bir meydanda klarnet ve darbukalarıyla içli bir ezgiye eşlik eden, kimi zaman renkli giysileriyle elindeki çiçeği size uzatan, kimi zaman şen kahkahalarıyla etrafı neşelendiren Çingeneler toplumumuzun ve kültürümüzün ayrılmaz bir parçası… Türkiye’de yoğun olarak başta Adana (Cono aşireti) olmak üzere, Çanakkale, Edirne, Kırklareli, Tekirdağ, Düzce, İstanbul ve İzmir’de yaşayan ve Dünyanın da en renkli göçebe topluluklarından olan Çingenelerin sorunlarını tartışmak üzere Nisan 1971’de Londra yakınlarında ilk Uluslararası Roman Kongresi toplanmış. Bu kongreye atfen de 1990’dan itibaren 8 Nisan Dünya Romanlar Günü olarak kutlanmakta. Biz de hem Çingenelerin bu gününü kutlamak hem de onları daha yakından tanımak istedik. TARİH ve DİL Arnavutlar, Çerkesler, Gürcüler, Bulgarlar, Boşnaklar, Sırplar, Araplar gibi Romanlar da bir kavimdir Roman kavmini kavim yapan iki temel unsur vardır. Bunlardan birincisi Roman tarihi diğeri ise Roman dilidir. Bugün farklı bölgelerde yaşayan Romanların ataları aynı geçmişi paylaşmışlardır. İşte bu tarihin sonucunda ortaya Roman dili ve Roman kültürü çıkmıştır. Doğrudan doğruya Roman tarihine kaynaklık edebilecek çok az sayıda yazılı belge bulunmaktadır. Buna karşılık Roman tarihinin en büyük şahidi Roman dili Romanes’tir. 1700’lü yılların sonlarından itibaren Romanes dilini inceleyen dilbilimciler bu dilin kimi özelliklerinden Romanların tarihine ilişkin çeşitli sonuçlar çıkarmışlardır. Romanes dilinin Avrupa’da konuşulan diller içerisinde yakın dönem Hint dilleri ile doğrudan ilişkili tek dil olması Romanların tarihinin Hindistan’da başladığını ortaya koymaktadır. 1000 yıl önce Hindistan’ı kasıp kavuran büyük istila hareketleri ve savaşlar Romanların atalarının bu bölgeden ayrılmasına neden olur. Bu insanlar bin bir zorlukla o zamanlar üzerinde Bizans İmparatorluğu’nun hüküm sürdüğü Anadolu ve Balkan topraklarına gelirler. Burada geçimlerini çeşitli zanaat ve hizmetlerin sunumuyla sağlayan yerli Çingene kavimleri ile kaynaşarak zamanla tek bir kavim haline gelirler. Batıya doğru hareket eden bu kavimlerin kimi üyeleri gittikleri ülkelerin Çingene gruplarıyla kaynaşarak o ülkelere yerleşirler. Kimileri ise Batı’ya doğru yolculuklarına devam ederler. Roman tarihinin ikinci aşaması Romanların Bizans İmparatorluğu’na ulaşmaları ile tamamlanır. Bizans İmparatorluğu’nun bugünkü Türkiye ve Balkanlar sınırlarında kalan topraklarında yaşayan Çingene kavimleri Hindistan’dan gelen Çingenelerle kaynaşırlar. Bu sürecin sonucunda Romanes dili ve Roman kimliği ortaya çıkar. Kendilerine Roman adını veren ve Romanes dilini konuşan Çingeneler ilk olarak Bizans İmparatorluğu’nun özellikle Balkan topraklarında yayılırlar. Zamanla Balkanların her köşesinde kalabalıklaşan ve Balkanların ayrılmaz bir parçası haline gelen Romanlar bir yandan da daha küçük gruplar halinde Avrupa’nın diğer bölgelerine göç ederler. 1800 ve 1900’lü yıllarda Amerika ve Asya toprakları da Romanların yaşadığı bölgeler arasına girer. HİNT-AVRUPA DİL AİLESİ Hintçeye çok yakın, Hint-Avrupa dillerinin bütün özelliklerini taşıyan Romanes dili çok açık bir şekilde Hint dilleri ile bağlantılıdır. Bununla birlikte Fars, Kafkas dilleri ile Yunancadan da etkilenmiştir. Çok sayıda farklı lehçesi olmakla birlikte özellikle Balkanlar ve Batı Anadolu’da konuşulan Romanes dilinin farklı lehçelerini konuşanlar, birbirleriyle kolaylıkla iletişim kurabilirler. Romanes dilinin gizemini Jan Yoors adlı bir kişi (ailesinin izniyle altı yıl Çingenelerle beraber yolculuk ettikten sonra) şöyle anlatmış: “Artık kendimi, havadan sudan konuşmalar için elverişsiz olan yabani, eski ‘Romanca’ ile ifade edemeyecektim, Romanların etkili, şiirsel, esnek ifadelerini, yaratıcı kıssalarını kullanamayacak, bu dilin sınırsız yoğunluk ve üretkenliğinin keyfini çıkaramayacaktım. Yaşlı Bidişka bir kez bize, Roman dilinin büyüsü, ağırlığı ve katışıksız yoğunluğuyla dolunayın gökten yere indiriliş efsanesini anlatmıştı. İnsanın inanası geliyordu…” Çingene toplulukları arasında yaşamış bir gazeteci olan Isabel Fonseca “Beni Ayakta Gömün-Çingeneler ve Yolculukları” adlı kitabında şöyle anlatıyor Çingeneleri: Sanılanın aksine yekpare bir grup olmayan Çingene toplumunun yazılı ya da sözlü bir tarihi yok. Yaşadıkları acılarla başa çıkmak için unutmayı kolektif bir sanat haline getiren bu insanlar için geçmiş ya da gelecek değil sadece içinde yaşanan an önemli. Hindistan’dan çıktıkları günden beri ne Hindistan’da ne de dünyanın başka bir yerinde bir ‘anavatan’ kurma özlemine kapılmamış olmaları da bunun bir göstergesi. Aileyi devletten daha anlamlı bulan Çingenelerin vazgeçilmez önceliği ise; tarih boyunca hiç değişmeden kalmış, diledikleri gibi bir yaşam seçme özgürlüğünü korumak…” HEP AZINLIKTA KALMAK Dünya üzerindeki toplam Roman nüfusu hakkında halen kesin bir bilgiye ulaşılamamıştır. Romanların içinde yaşadığı ülkelerin verdiği bilgiler esas alınırsa dünya genelinde Roman nüfusu beş milyonun üzerindedir ve bu Roman nüfusunun yarıdan fazlası Balkan ülkeleri ve Batı Anadolu’da yaşamaktadır. Ancak Romanların, Balkanlar ve Batı Anadolu dahil olmak üzere yaşadıkları bölgelerin hiçbirinde çoğunluğu oluşturdukları hiçbir toprak parçası yoktur. Sayıları elli bini geçmeyen Roman mahalleleri dışında Romanlar tüm yerleşim birimlerinde sayıca azınlık konumundadırlar. Bu durumun nedeni Roman tarihinde gizlidir. Hindistan’dan ayrılmak zorunda kalan Romanlar sahip oldukları tüm doğal kaynakları uzun zaman önce yitirmişlerdir. Savaş ve istilanın getirdiği yıkım Romanların atalarının topraksız kalmasına, hayvan sürülerini ve sahip oldukları ormanlık arazileri kaybetmelerine neden olmuştur. HÂLÂ YAŞAYAN ROMAN MESLEKLERİ Bu şartlar altında geçinebilmek için tek yol Çingene usulü geçim yollarını benimsemek olmuştur. Romanların ataları tarımcı ve hayvancı kavimlere çeşitli zanaat ve hizmetleri sunmuşlar, karşılığında ise onlardan çeşitli hayvansal ve tarımsal gıdaları almışlardır. En bilinen Roman zanaatları sepetçilik, kalaycılık, müzisyenlik, halk hekimliği, bakırcılık, at yetiştiriciliği ve demircilik olmuştur. Çingenelerin ataları diğer toplumlar gibi hayvan sürülerine ve geniş topraklara sahip olmadığından göçebe zanaatçılıktan başka bir geçim imkanı bulamamışlardır. Aslında Çingenelerle Çingene olmayanları birbirinden ayıran en önemli fark budur. Bu meslekleri yaparak geçinen Roman aşiretleri daha geniş bir müşteri topluluğuna ulaşabilmek için küçük gruplara ayrılarak ve giderek daha geniş bir alana yayılmışlardır. Bunun sonucunda toplam nüfusu bugün dahi on milyonu geçmeyen Roman kavmi Avrupa’nın dört bir yanına dağılmıştır. Bu durumun sonucu olarak Romanlar çok yaygın, ama aynı zamanda hiçbir bölgede nüfusça ağırlık oluşturmayan bir kavim durumuna gelmişlerdir. Bunun tek istisnası Romanların dayanışma içerisinde bir arada yaşadıkları Roman mahalleleridir. Sayıca küçük gruplar halinde de olsa sadece Roman mahallelerinde Romanlar, kültürlerini yaşatma ve kendilerini geliştirme imkanı bulabilmişlerdir. Mahallelerin dışında kalan Roman aileler genellikle birkaç kuşak içerisinde dillerini, kültürlerini ve Romanlıklarını tamamen yitirmişlerdir. EN ZOR İŞLERDE ÇALIŞMAK Romanlar sanayinin yaygınlaşması ile birlikte geleneksel mesleklerini büyük ölçüde kaybetmişlerdir. Modern teknoloji pek çok geleneksel zanaatı işlevsiz bırakmıştır. Bu şartlar altında büyük bir yoksulluk tehlikesi ile karşılaşan Roman toplumunun ezici çoğunluğu ayakta kalabilmek için diğer kesimler tarafından tercih edilmeyen dar gelirli, insan sağlığına zararlı ve en zor işlerde çalışmak zorunda kalmışlardır. “İşte bu Göçebe Zanaatçılar biz Çingenelerin atalarıdır. Dünyanın her yerinde farklı dilleri konuşan ve farklı ırklardan gelen göçebe zanaatçılar vardır. Zamanla atalarımız yer değiştirmişler ve büyük göçler yaşamışlardır. Gittikleri her yerde kendileri gibi göçebe zanaatçılıkla geçinen başka insanlar bulmuşlar ve onlarla kaynaşmışlardır. Çoban kabileler, göçebe zanaatçılarla evlilik yapmaktan kaçınırken; farklı ırklardan gelen göçebe zanaatçılar bu kaygıyı hiç duymamış zamanla birbirinden ayrılamayacak kadar iç içe geçmişlerdir. Günümüzde hiçbir toplum saf ırk özelliği göstermemektedir. Ama bizlerin ataları yaşadıkları büyük göçler dolayısıyla o kadar geniş bir alana yayılmışlardır ki Çingeneler tam anlamıyla ırklar üstü bir kültür haline gelmiştir. Çingene olmak demek, bir Hindu ile bir Kafkasyalı ile bir Afrikalı ile bir Turani ile bir Farsi ile akraba olmak, kardeş olmak demektir. İnsanlığın kendi arasında büyük acılar çekmelerine sebep olan ırk ayrımları Çingenelerin arasında ortadan kalkmıştır." “1971 yılında Londra’da toplanan 1. Dünya Romanlar Kongresi, Roman tarihinde bir dönüm noktası olarak kabul edilebilir. Bu kongrede dünya Romanlarını temsil eden bir simge belirlenmiş ve tarihte ilk kez Roman toplumunun uluslararası arenada temsil edilmesi yönünde bir girişim başlatılmıştır. Kongrenin Çingene adının tümden reddi gibi eleştirilmesi gereken kararları olmakla birlikte Çingene Evrensel Milletinin bir parçası olarak Romanların kavim kimliklerini geliştirmeleri noktasında son derece önemli bir yeri olduğunun altı çizilmelidir. Kongrede kabul edilen simge son derece büyük bir hızla Avrupa’nın her yerinde yaşayan Romanlar arasında yaygınlaşmakta ve Romanların birlikte yaşadıkları toplumlar tarafından da kabul görmektedir.” (Ali Mezarcıoğlu) * 2019/04/08/

  • Ahmet Haşim Akşam Kızıllığının ve Yalnızlığın Şairi

    Nurten B. AKSOY * "Ağır, ağır çıkacaksın bu merdivenlerden, Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak, Ve bir zaman bakacaksın semâya ağlayarak…” Dizelerini hemen hemen bilmeyen yok gibidir. Kimimiz şiiri çok sevdiğimizden, kimimiz lise edebiyat derslerinden, kimimiz de şairini bilmesek bile birilerinden duyduğumuz için biliriz bu dizeleri. Bazen merdivenli bir yolun başında, bazen de artık yaşlandığımızı hissettiğimizde dolanıverir dilimize bu dizeler. Aslında pek çok şiirini bildiğimiz; ama kendisini çok da iyi tanımadığımız Ahmet Haşim’i tanıtalım istedik sizlere. Şairsiz Dünya Şairdir şiiri anlatan Şairdir seni tanıyan Şairdir duyguları yaşayan Şairdir size bakan… Türk Edebiyatında, sembolizm akımının en güçlü şairlerinden olan Ahmet Haşim, 1884’te Bağdat’ta dünyaya gelir. Babası Ahmet Hikmet Bey; annesi ise Sara Hanım’dır. Bağdat’ın ileri gelen ailelerinden olan Ahmet Haşim’in çocukluk yılları, babasının kaymakamlık görevi yüzünden şehir şehir dolaşarak geçer ve bu nedenle düzenli bir okul hayatı olmaz. Ağaç Gün bitti, ağaçta neş’e söndü. Yaprak âteş oldu, kuş da yâkut. Yaprakla kuşun parıltısından Havzın suyu erguvâna döndü... 1893 yılında, daha ufak bir çocukken çok sevdiği annesi verem hastalığından vefat edince Haşim, derin bir yalnızlığa düşer. Çocuk ruhunda derin etki yapan bu olay Ahmet Haşim’in tüm hayatına ve şiirlerine yansır. Bir Günün Sonunda Arzu Yorgun gözümün halkalarında Güller gibi fecr oldu nümâyan, Güller gibi… sonsuz, iri güller Güller ki kamıştan daha nâlan; Gün doğdu yazık arkalarında! Altın kulelerden yine kuşlar Tekrarını ömrün eder ilan. Kuşlar mıdır onlar ki her akşam Âlemlerimizden sefer eyler? Akşam, yine akşam, yine akşam… 1896 yılında babası Arif Hikmet Bey, oğlunun eğitimini düzene sokmak amacıyla İstanbul’a yerleşir. Ancak İstanbul’da yeni bir okula ve hayata başlayan Haşim’in yanından mutsuzluk ayrılmaz. Bağdat’ta doğup büyüyen Haşim, İstanbul’a geldiğinde sadece Arapça biliyordu ve Türkçe bilmemesi onun yalnızlığını ve çekingenliğini daha da arttırır. Bülbül Bir gamlı hazânın seherinde, Isrâra ne hâcet yine bülbül? Bil, kalbimizin bahçelerinde, Cân verdi senin söylediğin gül. Savrulmada gül şimdi havada, Gün doğmada bir başka ziyâda. Hâşim, İstanbul’da bir müddet mahalle mektebinde okuyup Türkçe öğrenmeye başladıktan sonra 1897’de Galatasaray Sultanîsi’nde yatılı olarak eğitimine devam eder. Hâşim’in sanat ve edebiyata ilgisi de bu okulda başlar. Havuz Akşam yine toplandı derinde… Canan gülüyor eski yerinde Canan ki gündüzleri gelmez Akşam görünür havz üzerinde, Meh-tab kemer taze belinde Üstünde sema gizli bir örtü Yıldızlar onun güldür, elinde… Annesini kaybetmesinden birkaç yıl sonra dilini, geleneklerini, insanlarını hiç tanımadığı bir şehirde ve yeni bir okulda yatılı okuyor olmasının verdiği hüzün onu iyice içine kapanık yapar. Üstelik okul arkadaşlarının yeni öğrendiği Türkçesi ve Fransızcasının telaffuzuyla alay ederek ve “Arap Haşim” diyerek yabancılığını yüzüne vurmaları da cabası olur. Karanfil Yârin dudağından getirilmiş Bir katre alevdir bu karanfil, Ruhum acısından bunu bildi. Düştükçe vurulmuş gibi, yer yer Kızgın kokusundan kelebekler, Gönlüm ona pervane kesildi. Galatasaray’da okurken derslerine giren ve şiirlerinde etkisi görülen hocası Tevfik Fikret ve onun dahil olduğu Servet-i Fünun akımından hoşlanmadığı için onu kötüleyen yazılar yazar. Ama yazdığı olumsuz birçok yazısının ardından kendisine aynı şekilde karşılık verilmediği için “Bu kusurum (dedikodu) için kendimi müdafaa kuvveti artık bende yok” diyerek özür mektupları yollar. Karanlık Aşkın bu karanlık gecesinde Bülbül yine vahşi müterennim Mecnûn’u terk etti mi Leylâ? Vahşî sesi firkat sesi sandım. Aşkın bu karanlık gecesinde, Hicrânımı duydum, seni andım, Firkâtzede bülbül gibi yandım (müterennim: güzel sesle şarkı söyleyen, firkat: ayrılık, hicran: ayrılık ) Ahmet Haşim, henüz on beş yaşında iken “Leyâl-i Aşkım” adında ilk şiirini yazar. Ardından şiirlerin devamı gelir ve dergilerde yayımlanmaya başlar şiirleri. Şair bu yıllarda Cenap Şahabettin ve Tevfik Fikret gibi edebiyatımızın önemli isimlerinin yanı sıra son sınıfta iken Fransız şiirini ve sembolistleri okuyup tanımaya başlar. Parıltı Ateş gibi bir nehir akıyordu Ruhumla o ruhun arasından Bahsetti derinden ona halim Aşkın bu unutulmaz yarasından. Vurdukça bu nehrin ona aksi Kaçtım o bakıştan, o dudaktan Baktım ona sessizce uzaktan Vurdukça bu aşkın ona aksi… II.Abdülhamit’in devrilip 1908 Anayasasının ilanından sonra, Servet-i Fünun dergisinin çevresinde toplanan gençlerin kurduğu Fecr-i Âti topluluğu, en fazla “Fransız sembolizmi” üzerinde çalışarak; “Edebiyatı ideolojinin değil, estetiğin emrine vermek” ilkesini benimseyen Ahmet Haşim gibi büyük bir şairin doğmasına olanak hazırlar. Şafakta Dönsek mi bu aşkın şafağından Gitsek mi ekâlîm-i leyâle? Bizden daha evvel erişenler Ağlar bugün evvelki hayâle. Dönmek mi? Ne mümkün geri dönmek Düştüyse gönüller bu melâle? Bir eldir ufuklardan uzanmış Zulmet bizi çekmekte visale… (ekâlîm-i leyâl: gece iklimleri, melal: keder, üzüntü, zulmet: karanlık, visal: kavuşmak) Okul sonrasında Ahmet Haşim, bir süre memurluk yapar. Bir yandan da Mekteb-i Hukuk’ta eğitimine devam eder. Daha sonra Fransızca öğretmenliğine atanınca memurluktan ayrılır ve hukuk eğitimini de sonlandırır. Tamamıyla edebiyata yoğunlaşan Ahmet Haşim, bu dönemde siyasetten de bir hayli uzak durur. Birinci Dünya Savaşının baş gösterdiği yıllarda yedek subay olarak görev yapar. Süvâri Şu bakır zirvelerin ardından Bir süvârî geliyor kan rengi. Başlıyor şimdi melûl akşamda 1911’de yayınlanan Göl Saatleri adlı kitabıyla haklı bir şöhret kazanan Ahmet Haşim, Fecr-i Atî topluluğu dağıldıktan sonra her türlü siyasî ve edebî akımın dışında kalıp, kendine özgü bir şiir ve nesir anlayışının tek temsilcisi olarak sanat hayatına devam eder. Tahattur Bir Acem bahçesi, bir seccâde, Dolduran havzı ateşten bâde… Ne kadar gamlı bu akşam vakti… Bakışın benzemiyor mu’tade. Gök yeşil, yer sarı, mercân dallar, Dalmış üstündeki kuşlar yâda; Bize bir zevk-i tahattur kaldı Bu sönen, gölgelenen dünyâda! (bade: şarap, mutâd: her zamanki, zevk-i tahattur: hatırlama zevki) Bu arada böbreklerinden rahatsız olan Ahmet Haşim, hastalığının iyice ilerlemesi üzerine 1932 yılında tedavi için Frankfurt’a gider ve buradaki anılarını Milliyet gazetesinde yayımlar. Bir müddet sonra tedavisini yarıda bırakarak Türkiye’ye geri döner. Gazetede çıkan yazılarını “Frankfurt Seyahatnamesi” adı ile kitap haline getirir. Kendisini “Şairlerin en garibi” olarak adlandıran Ahmet Haşim 4 Haziran 1933'te dünyaya veda eder. Yarı Yol Nasıl istersen öyle dinle, bakın: Dalların zirvesindeyiz ancak, Yarı yoldan ziyâde yerden uzak, Yarı yoldan ziyâde mâha yakın. (mah: ay) Ahmet Haşim’in şiiri adeta bir tablo gibidir. Karamsarlık ve yalnızlık onun vazgeçilmez temalarıdır ve Haşim, bu temaları sonbahar ve akşam kızıllığı gibi çeşitli simgelerle şiirlerine yerleştirmiştir. Bu nedenle onun şiirinde ahenk büyük bir öneme sahiptir. Bir Yaz Gecesi Hatırası İşveyle, fısıltıyla, gülüşle Olmuş şeb-i sevda yine bî-hâb Oklar gibi saplanmada kalbe Düştükçe semadan yere mehtap… Buseyle kilitlenmiş ağızlar Gözler neler eyler neler işrap! … Uçmakta bu ateşli havada Vuslat demi bir kuş gibi bitap… (şeb-i sevda: sevda gecesi, bî-hâb: uykusuz, israp: üstü kapalı anlatma, vuslat: kavuşma, dem: an, bitap: yorgun) Haşim’in şiirlerinde hâkim olan duyguların başında çocukluk anıları, aşk ve tabiat gelir. En çok kullandığı zaman dilimi; güneşin batışı yani “gölgelerin suya inip, kuşların uykuya yattığı” vakittir. Ve o saatlerde dünyasını saran kızıllık en sevdiği renktir. Çocukluğunu Dicle kıyılarının romantik ve boğucu sıcak atmosferi içinde yalnız yaşayan şair, bir de çirkin olduğuna inandığı için yüzlerin, şekillerin üstünün gölgelerle örtüldüğü akşam saatlerini bu nedenle çok sever. Sonbahar Bir taraf bahçe, bir tarafta dere Gel uzan sevgilim benimle yere Suyu yakuta döndüren bu hazan Bizi gark eyliyor düşüncelere. Haşim’e göre kendisi “İri ve yağlı bedeni üzerinde duran koca kafası, kısacık boynu ve yüzündeki yara iziyle bir ucubeyi andıran, çirkin sesli zavallı bir adamdır” ve kendisinde zerre bulunmadığını düşündüğü güzellikten de bu nedenle nefret eder. Haşim bütün hayatını, anlaşılamamış olduğunu düşünerek ama inatla anlatmaktan vazgeçmeyerek yaşar. Kadınlarla ilişkisine gelince, şair kadınlardan ya korkup kaçmış ya da ani duygu kabarmalarıyla saldırgan bir hal almıştır. Evlenip bir yuva kurma hayalini hayatı boyunca taşıyan Haşim, güzel ve zengin bir kadınla evlenerek mutlu bir yuva kurmayı hayal etmiş; ancak, aşk hayatını “Beni sevenlerin hepsi güzel fakat züğürttü. Sevdiklerimin hepsi de zengin fakat bana kayıtsızdı. Hem zengin hem de bana ilgisi olan kızlar tanıyorum ki maalesef onlar da çirkinlerdi” sözü ile özetliyordu. Merdiven Ağır, ağır çıkacaksın bu merdivenlerden, Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak, Ve bir zaman bakacaksın semâya ağlayarak… Sular sarardı… yüzün perde perde solmakta, Kızıl havâları seyret ki akşam olmakta… Eğilmiş arza, kanar, muttasıl kanar güller; Durur alev gibi dallarda kanlı bülbüller, Sular mı yandı, neden tunca benziyor mermer? Bu bir lisân-ı hafîdir ki ruha dolmakta, Kızıl havâları seyret ki akşam olmakta… (muttasıl: sürekli, lisan-ı hafî: gizli dil) Divan Edebiyatı kültürünü de şiirinde kullanan Ahmet Haşim, faklı bir şiir yaratarak birçok şairi etkilemeyi başarmıştır. Şiir dışında yazdığı, gezi yazılarında, denemelerinde ve fıkralarında ise sade ve anlaşılır bir dil kullanmıştır. Fotoğraflar: Nurten B. AKSOY * 04.06.2019

  • Aramızdan Bir Kimse: Ayşe Yamaç

    EY KALEM * Ayşe Yamaç * Yalnız aşkı mı yazmalı ozanlar dize dize? Bu susmanın bir başka biçimi değil mi? Ya da gidişata alkış tutmanın… başımızı kuma gömmenin… Yazarlar ya da şairler… düzene muhalif insanlar değil midir? Yazdıklarıyla, dize dize çağladıklarıyla çağa tanıklık yapmaları gerekmiyor mu? Sevgiliyi anlatmak biteviye; onun kaşı, gözü, bedeni, sözü… Bunlar mıdır yalnızca sanatın özü? Aşkın en hasını yazarsın belki… Yürek yürek ağlar, dize dize ağlatırsın. Kavuşmaları yazarsın ballı sözlerle; ayrılıkları, en derin hüzünlerle… ama yoksa içinde bir çocuğun gülüşü, bir ananın gözyaşı, ülkenin gidişatı, tepedekilerin saltanatı; eksik olmaz mı insanın insan yanı? Bedri Rahmi, “ne zaman bir köy türküsü duysam, şairliğimden utanırım,” diye boşuna mı çağlamış? Nazım ülkesi için bir ömür sürgünlüğe niye katlanmış? Hasan Hüseyin Kızılırmakça nasıl akmış? Ahmed Arif, hasretinden prangalar eskitirken, yalnızca aşkı mı anlatmış? Ya suskunun karanlığı?.. Ya ödenen bunca bedel?.. Ya, karanlığa yakılan mum damlalarından yanan eller?.. Ya “zulmün önündeki etten kaleler”… İnsanı yalnızca aşk mı insan eder? Aşkı da yazmalı ama unutulmalı mı diğer insanca değerler? Postmodern edebiyatın oyuncağı mı olmalı kalemler? Ya aşkı yalnızca bedene indirgeyenler?.. Kırarım seni ey kalem; yoksa sevdanın çağlayışında ülkem, yoksa umudun türküsü! * 2011, maviADA Dergisi AYŞE YAMAÇ 12 Şubat 1960 Afyon, Emirdağ doğumludur. Emekli öğretmendir. Öykü, şiir, roman ve çocuk yazını ürünleriyle tanınır. Yayınlanmış otuza yakın kitabı, yazınımızın çeşitli alanlarında onu aşkın ödülü vardır. Yurt içinde ve yurt dışında, çok sayıda etkinliğe katılmıştır. Eskişehir’de oturmaktadır. Eserlerinden bazıları: İncili Kavak, çocuk romanı Bu Yay. 2004, Ali’nin Öyküsü, çocuk romanı Bu Yay. 2005, Düşlerin Ötesi, gençlik romanı, Bu Yay. 2007, Yazgülü, gençlik romanı, Bu Yay. 2008 Sokaklar Düş Yangını, gençlik romanı, Bu yay.2008, Yaşamı Kırk Beş Geçe, öyküler, Ceylan Yay.2007, Hüzünden Kelepçeler, roman, Anfora Yay.2008, İki Yunus, çocuk öyküleri, Bu Yay. 2009,Gezegenler Arasında Yolculuk 1-2-3 çocuk romanı(dizi roman)Bu Yay. 2009, Hayalet Peşinde, Bu Yay. 2009, çocuk romanı, Bizim Evde Grev Var, Gençlik romanı, Bu Yay. 2010, Gökkuşağı Nereye Gitti, masal,Bu Yay. 2010, Dedemin Gizli Defteri, roman, Bu Yay. 2010

  • Aysel Git Başımdan

    ATTİLA İLHAN * aysel git başımdan, ben sana göre değilim ölümüm birden olacak seziyorum hem kötüyüm, karanlığım, biraz çirkinim aysel git başımdan, istemiyorum benim yağmurumda gezinemezsin, üşürsün dağıtır gecelerim sarışınlığını uykularımı uyusan nasıl korkarsın hiçbir dakikamı yaşayamazsın aysel git başımdan, ben sana göre değilim benim için kirletme aydınlığını hem kötüyüm, karanlığım, biraz çirkinim Islığımı denesen hemen düşürürsün gözlerim hızlandırır tenhalığını yanlış şehirlere götürür trenlerim ya ölmek ustalığını kazanırsın ya korku biriktirmek yetisini acılarım iyice bol gelir sana sevincim bir türlü tutmaz sevincini aysel git başımdan, ben sana göre değilim ümitsizliğimi olsun anlasana hem kötüyüm, karanlığım, biraz çirkinim sevindiğim anda sen üzülürsün sonbahar uğultusu duymamışsın ki içinden bir gemi kalkıp gitmemiş uzak yalnızlık limanlarına aykırı bir yolcuyum dünya geniş büyük bir kulak çınlıyor içimdeki çetrefil yolculuğum kesinleşmiş sakın başka bir şey getirme aklına aysel git başımdan, ben sana göre değilim ölümüm birden olacak seziyorum hem kötüyüm, karanlığım, biraz çirkinim aysel git başımdan, seni seviyorum 15.06.2019 Attila İlhan Attilâ İlhan, tam adıyla Attilâ Hamdi İlhan (15 Haziran 1925, İzmir - 10 Ekim 2005, İstanbul), Türk şair, romancı, düşünür, deneme yazarı, gazeteci, senarist ve eleştirmen. Entelektüel çalışmalarıyla Türk edebiyat ve düşünce dünyasına önemli katkıları olmuştur.

  • Cumhuriyetin Akademisyen Öğretmeni: MİNA URGAN

    Hasan GÜLERYÜZ * Bir Dinozorun Anıları kitabını iki binlerde aldım, çeyrek asır sonra güncelliğini geciktirerek okudum. Kitabı elime aldım, beni döve döve okuttu. Hem okuyor, hem de ben neredeyim, benim yücelttiğim adları yaşam dünyasından kesitler öğreniyor, karşılaştırmalar yapıyorum. Ortak yanımız onun arkadaşları, bizim yazarlarımız, aydınlarımızdı. Ortak olmayan yanımız o bir ket soylu, küçük burjuvaydı ve biz köylü olmanın avantajına, köylü kalmamanın avantajına sahiptik. Urgan’ın kitabı bir dönemin tanığı olması, döneme, kendine ilişkin eleştiri ve öz eleştiri yapmasını önemli buluyorum. Araştırmacıların, yazarların ve meraklı okurları sevindireceğini düşünüyorum. Klinik vaka bir okur olarak kitabı kısa sürede okudum. Okurken hem güldüm, hem düşündüm ve hem de üzüldüm. Yetmedi bir de oturup, kitabı gözden geçirerek birçok ilginç konuyu uzun olur diye atlayarak yazdım. Kitap, Yaşlılık ve Ölüm, Çocukluk, Gençlik, Gençliğimde Tanıdığım Kişiler, Siyasal Tutumum ve ilişkilerim ve Mina Urganın albümünde olmak üzere altı bölümden oluşuyor kitap. Mina Urgan (1915-2000) yılları arası 85 yıl yaşamış bir Cumhuriyetin akademisyen öğretmeni. Elbette Urgan’ın çocukluğu çok açıklamasa da sıkıntılar içinde geçtiği anlaşılıyor. Aykırı, yaramaz, kabına sığmaz bir çocuk olarak var oldu. On yedisine kadar erkek bir çocuktu Mina. Bu yanını hep sevdim. Kendisi keşke adımı Mina değil, Mine koysalardı diyor. Kimse adımı söyleyemiyor, bazen bana dönme, kripto, maranos, yabancı muamelesi yapıyorlardı! Urgan soyadını kendim aldım. Yaşlılık ve ölüm bölümünü anlatırken hem gülüyor hem de kendi yaşınızı, yaşamını düşünüyorsunuz. Yaşamından onca yaşına rağmen ödün vermiyor. Öte dünya beri dünya hesapları yapıyor. Kendi yaşamıyla, kendisiyle gırgır geçiyor. Anılarını seksen iki yaşlarında yazmaya başlamış. Birkaç yıl içinde büyük baskılar yapan kitabı üzerine “Ah ne olacak!” diyordu. Bu yaşta üne de paraya da ihtiyacım yok, yaşamımın hesabını verdim. Siz de yaşamınızın hesabını yazarak, saklamadan, çekinmeden yazın diyor. Aile tarihi yazıya geçirilmiş bir ulus değiliz. Bir yığın alt üst oluşumuz var! Evet, biz de anılarımızı korkmadan, yazalım… Urgan, erken yaşta babasını kaybediyor. Önemli bir arkadaş çevresi vardı. Urgan, babasını ciddi bir şair saymıyor ve “Babam üçüncü derecede manzume yazan biriydi.” Diyor! Annesi Şefika Çerkez bir kadın ve erken zamanda Falih Rıfkı Atay’la evleniyor. Urgan, “Atay’ı baba gibi çok seviyor. Bana baba sevgisi gösteriyor ve yardım ediyordu. Annem benim için Atay’la evlenmiş ve yaşamı kabus olmuştu,” ifadesini de kullanıyor! Urgan daha sonra Robert koleji olan özel okula gidiyor. Çok özel arkadaşı ve sırdaşı ünlü arkeolog Halet Çambel’di (1916-2014). Bir milletvekili kızıydı. İzini sürdüğüm bir arkeolog. Necip Fazıl bizim eve girer girer çıkardı. Kabına sığmaz bir delikanlıydı. Annemin bir arkadaşına aşık olduğu için evimizden çıkmazdı. Dinle hiç ilişkisi yoktu, sonradan dindar değil, “dinci” oldu! Ağzı eğriydi, tiki vardı. Bir tarikat şeyhine gitti, ağzına tükürdü ve tiki gitti. Ve sağaltımdan sonra ona bağlandı! Onunla selamı sabahı kestik. Ayrı bir dünyanın adamı olmuştu. Arnavutköy Kız Lisesini bitirdikten sonra olgunluk sınavını verdim. Romonoloji denilen Fransız Filolojisi bölümüne gitmeye karar verdim. Orası roman okunan yer değil, Fransız, İspanyol, İtalyan edebiyatının öğretildiği yerdi. O yıllarda Oktay Rıfat, Melih Cevdet, Orhan Veli’yle Küllük Kahvesinde buluşurduk. Hele sömürdüğümüz, gırgıra aldığımız Nusret Hızır, üç dil bilirdi. Çok değişik alanlarda bilgi sahibi ve kültürlü biriydi. Üniversite yıllarımda Almanya’dan bize sığınan ünlü Yahudi profesörlerin öğretmenimiz olması bizim şansımızdı. Sonra biz onları elimizde tutamadık, Amerika onları bizden teker teker kaptı! Prof. Leo Spitzer’in bana öğretmenlik konusunda: “Kürsüye çıkmak, sahneye çıkmak gibidir. Sınıf bir sanat sahnesidir. İyi bir oyuncu ve inandırıcı olacaksın, seni benimseyecek ya da kabul etmeyecekler. Karşılıklı sevgi ve güven oluşturamazsan, orada sen de bir şey öğretemezsin, karşındaki de öğrenemez. Mutsuz olursun,” derdi. O sınıfta tam bir aktördü. Onun bu öğüdünü tuttum ve çok mutlu bir öğretmenlik yaptım. Sınıf içinde tam bir sanatçı olmak, öğrencilerin yaptığı işin de bir sanatçıyı izlemek, sanatına ortak olmaktı. Bu iklim oluşunca sınıf kanatlanıyordu. Urgan, Cumhuriyet kurulduğunda sekiz yaşındaymış. Bir tür Cumhuriyet’in kara kutusu. Annesi, üvey babası Ankara’dayken Ankara Palas’a gitmişler. Beni götürmek istemediler, Ruşen Eşref beni götürdü. Annem Atatürk’le konuşuyordu. Annem, beni görünce bozuldu. görmezden geldi. Atatürk fark etti, “Hanımefendi, bu çocuk kim?” diye sordu. Annem, “Kızım!” demek zorunda kaldı! Atatürk elini uzattı. Ben elini öpeceğime, ellini sağa sola salladım. Annem “öp” dedi. Atatürk, “Hanım efendi, o benim arkadaşım. Elimi niye öpsün?” Sonra bana “Beni yiyecek gibi niye bakıyorsun?” diye sordu. “Efendim, “Sizi hiç görmedim de ondan,” dedim. “O senin kabahatin. Çankaya’daki evim bilmiyor musun? Canın ne zaman istersen gel.” Okulumla, okuduğum kitaplarla, ne olmak istediğimle ilgili sorular sordu. O arada orkestra çalmaya başladı. “Gel senine dans edelim,” dedi. “Ben dans bilmem,” dedim. “Ben sana öğretirim,” dedi. Zorlandım, oradan benim yaşıma uygun birini bulup dans etmemizi sağladı. Otelden ayrılırken, bana el sallayarak, “Çankaya’ya bekliyorum,” dedi. Mustafa Kemal’e ilişkin anlattıklar bir çocuk kitabı olacak niteliktedir diyebilirim. Urgan, “Mustafa Kemal olmasaydı, biz, “biz” olamazdık!” diyor. Ayrıca Leon Troçki’yi (12 Şubat 1929 – 17 Temmuz 1933 tarihleri arasında dört buçuk yıl İstanbul'da yaşadı.) İstanbul Adalarda görmüş, gözlemiş. Sandalına binmek istemiş, o da soğuk soğuk bakmış. Yoğun bir koruma altındaydı. Beni sandala almadılar, o da “Bırakın şu kızı gelsin, bakalım ne diyor?” demedi! Troçki, sosyalistlerden kaçan bir sosyalistti. Ve sonunda sosyalistlerce öldürülmüştü! Devrim çocuklarını yiyordu. Urgan, “Bu anılarımı yazarken öğretmenliğimin devam ettiğini düşünüyorum,” diyor. Öğretmenliğin sönmeyen bir ocak olduğunu söylüyor. Anlatımındaki korkusuzluğuyla yazıyı zenginleştiriyor, bir şölene dönüştürüyor. Siz daldan dala konar kalkarken, büyük bir fırtınaya kapılıyorsunuz! Sahici anlatımı var, kendine inandırıyor sizi. İstanbul’daki sanatçı, akademisyen ve edebiyatçılarla hep ilişkileri olmuş bir öğretmen. Tanıdığı, Tanpınar’ın deyimiyle o sahnenin dışındakilerden değil, sahnenin içindekiler, sahnedekilerin izleyicilerinden. Edebiyat Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyatı bölümünden 1939’da mezun oluyor. Kazandığı Fransız bursuyla Paris’e gidiyor. Mehmet Ali Aybar, Cahit Sıtkı, Oktay Rıfat oradaydı. Ve Aybar solcu değildi. Solcu olduğum için bana kızıyor ve “Reçete Kız” diyordu! Aybar, Nazım Hikmet’le teyze çocuklarıydı. Aristokrat ailelerin çocuklarıydı. Gelelim dönemin ünlülerine. İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili Edebiyatı Bölümü 1940’da kuruldu. İsmet Paşa, Mustafa Kemal döneminde yurt dışında yaşayan Halide Edip Adıvar’ı (1884-1964) çağırdı, bölümün başına Prof. unvanıyla yerleştirildi. Adıvar 1950’de DP milletvekili olana kadar on yıl onunla boğuştum. Hem boğuşurdum, o da beni korurdu. Halide Hanım, etkilemeyeceği erkek yoktu. Mustafa Kemal’i sevmez, onu yakışıklı bulmazdı. Çünkü onu etki altına alamıyordu… Cepheye gittiğinde Amerikan istihbaratçısı olduğunu yazmıyor elbette! Kenan Çobanları ve Küdüs’te İbrani okul müdürlüğünü de. Türkün Ateşle İmtihanı, Sinekli Bakkal, Mor Salkımlı Ev gibi romanlarıyla, işgal günlerinde Sultan Ahmet Meydanındaki konuşması coşkulu ve korkusuzdu, o zenginliğimizdir. Ahmet Haşim onun gözünde büyük şair. Yakışıklı değil, yanağında Halep çıbanının izi vardı. Geçimsizdi. Mektebi Sultani’den (Galatasaray’dan) mezun olduğu için Fransızcası çok iyiydi. Haşim, Yahya Kemal gibi Mustafa Kemal Paşa’ya yalvar yakar millet vekilliği, büyük elçilik istemedi. Yahya Kemal Nazım Hikmet’in annesiyle uzun süren aşk yaşamıştı. Bu gizli aşk ilişkilerini sınırlayarak da olsa yer veriyor. Ona göre Yahya Kemal “estetiği olmayan bir obur, şişko” ve hızını alamıyor dahası “şair değildi,” diyor. Bu konuda şair Hayati Baki de aynı görüştedir. Ve Behice Boran (1910-1987), Ankara Üniversitesinde Sosyoloji doçentiyken görevine 1948’de son verildi. Yurt dışından istendi, gitmedi. “Herkesin aşk acıları vardır, benim de arkadaşlık acılarım,” derdi. Samsun Eğitim Enstitüsü yıllarımda, Nurettin Topçu’nun Anadolu sosyalizmine sempati duydum, bir dönem Sovyetlerin işgalciğine karşı çıkan Aybar’ın Sosyalist Devrim Partisi taraftarı olmuştum. Sınıf tartışmalarında bu çizgide düşünceler ileri sürüyordum. Marksist analizler yapabilir miydim? Hayır! Bu çizgiden çok uzaktım! Dinlediğimiz Marksistler de çizili sayfalardan imamın ayeti önce Arapça, sonra Türkçe okuyor ve güncele ilişkin yorum yapar gibi, onlar da aynısını yapıyorlardı. Ekonomi, madde bilgisi, doğanın diyalektiği, düşüncenin maddi ve ekonomik temellerini, sınıfsal yapılar, bilim, çözümleme ve bireşim yapma düzeyine ulaşmanız gerekiyor ki, Marksist çözümleme yapabilesiniz! Marksizm’i, maddeyi temele alan düşünce metodolojisini önemli buluyorum. Düşüncenizin maddi temeli, felsefi dayanağı varsa, “sol papağanlıktan” kurtuluyorsunuz. Uğur Mumcu’nun, Behice Boran’la yaptığı Bir Uzun Yürüyüş adlı söyleşide Aybar’la olan uyuşmazlığını anlattı. Söyleşide Mumcu’yla da birçok konuda anlaşamadığı sorulan soru verilen karşılıktan anlaşılıyordu. Çok sevdiğim Mumcu’yu aşıyordu. Bu cesur Tatar kızını çok tutarlı buldum ve sevdim. Yazı kurulu üyesi olduğum bir dergide onunla ilgili taziye ilanı verilmesinde çekimser kaldığıma şimdi çok üzülüyorum. Bu da düşünsel ve siyasal yanımın bir göstergesi! Urgan, “Aziz Nesin Türk aydının onuru ve şansıydı. Hepimizin düşündüğünü korkmadan o söylerdi. Aziz Nesin büyümüş ve sonra çocuk olmuş biriydi. Onun o halini çok seviyordum. Tombiş yanaklarından makas almak, saçlarını karıştırmak isterdim. Eşinden ayrıldıktan sonra Ali ile Ahmet’e nasıl annelik yaptığına tanık oldum.” Urgan, “Çok iyi arkadaşım olan Abidin Dino şaşırtıcı bir insandı. Yakışıklı değil, çok zekiydi. Ortaokul diploması bile yoktu, üç dört yabancı dil bilirdi, her alanda çok bilgili, yetenekli, çok yönlüydü. Neyzenle Tevfik’le karşılaşır karşılaşmaz, Neyzen’in yüz çizgilerini çizerdi.” diyor. Dino’nun zenginliği, servetinin kaynağına ilişkin hiç bilgi vermedi! Bu bilgileri biliyor ve saklıyor olmalıydı! Bu saklama kanımca aydın olamama halidir! Biraz bilgi verme bize düştü: “Abidin Dino, Şakir Paşanın torunuydu. Paşa Preveze’de doğmuş, Selanik, Ankara ve Adana valiliklerinde bulundu. Çok zengin ve Adana’da büyük mülkler edinmiş bir mütegallibe (Hak etmeden galip gelen, zorla ele geçiren, zorba!). Dede Abidin Paşa, torun Abidin Dino ve kardeşlerine bitmez servetler bıraktı. Dino dışarılarda okudu ve yaşadı.” ( Küçük, 2016:38) “Bu konuda Yaşar Kemal’e de suskundu! Dino, Yaşar Kemal’in elinden tutan adamdı. İnceme Memet Destanında Abdi Ağa’dan söz etti, Şakir Paşadan hiç söz etmedi! Bir başkaldırıcıyı (Aslında Toroslar’da yaşayan Gizik Duran’ı) anlattı. Bana bu Gizik Duran’ı anlatan 95 yaşındaki adama, Feke’nin orman köylerinde bir kahvede tanıştım. Fotoğraf çektirdim, çay içtim. Neyzen Tevfik, Yavrunun Çayhanesine takılırdı. Onunla söyleşmek için oraya giderdim. Sait Faik, kılık kıyafeti ve davranışlarıyla yazar çizer takımına benzemezdi. Okuduğu, yazdığını kimseyle paylaşmaz, koltuğunun altında kitap taşımazdı. Ömrünü avarelik içinde Burgaz’da ve Beyoğlu’nda dolanmakla geçirirdi. Geçim derdi yoktu. Annesinin verdiği parayla idare ederdi. Sabahattin Eyuboğlu (1908-1973), bizim bölüme doçent olarak atandı ve hocam oldu. Fransa Dijon, Lyon ve Paris’te devlet bursuyla okuduğunu duymuştuk. Onu taşralı diye küçümsemiştik. Derimize girdikten sonra hiç de öyle olmadığını anladık! Ondan sadece Fransız edebiyatını değil, Türkçenin ayrıntılarını ve Anadolu’yu öğrendik. Biz Anadolu’yu bilmezdik ve Anadolu bizi ilgilendirmezdi. Bizim dünyamız bize yeterdi! Anadolu kilimini onun evinde gördüm, folklora ilişkin türküleri ondan dinledim. Dönemin aydınları evinde toplanır, akademik, sanatsal çalışmalar yapılırdı. Evi bir akademi ve o çok etkileyici bir filozoftu. 12 Mart döneminde komünist parti üyesi olduğu iddiasıyla tutuklandı. Oysa o bırakın komünist olmayı sosyalist bile değildi. İsmet Paşa ne kadar solcuysa o da o kadar solcuydu. Türkiye İşçi Partisine girdiğime çok kızmıştı. On iki Mart’ta hapishane onu çok yıpratmış ve çok erken onu kaybettik. Nazım Hikmet ve Oğuz Atay’ı çok az gördüm. Mina Urgan, “Ben kendimi solcu, bir Türk olarak kendini tanımlıyor, ateist ve komünist olduğunu söylüyordu. Ancak aktif değil, taraftarım diyordu. Sosyolojik çözümlemelerinde Marksist bir dil kullanmıyor ve olaylara bu temelden bakmıyordu. O dönemin solcuları, sosyalistleri Beyaz Türkler dediğimiz okumuş zengin çocuklarının çekim alanıydı. O da Kent soylu, zengin bir ailenin kızı olarak bu çekim alanına katılanlardandı. İşçiyi, köylüyü, Anadolu’yu bilmeyenlerdendi. Babam ölünce mal varlıklarını annesinin sattığını ve tam da bu sırada yardımına çok ihtiyacımız olacak adam Falih Rıfkı Atay’dan annem boşanıyor! Ta ki, ben ekmeğimi kazanana kadar çok acı çektik, diyor. Anılarının son bölümü, Türkiye’nin DP, AP ve ANAP dönemlerini anlatıyor. Özellikle, “27 Mayısı destekledik ve duygularımızı saklayamamış ağlamıştık. TİP’e girdim ama mutlu olmadım. Biz kitle partisi değil, aydın partisiydik.” Bu bana göre de önemli bir saptama. Bu gün de Türk sosyalistleri, komünistleri büyük kentlerin mahfillerinde yaşıyor. Halka inemiyor! Devamla Urgan “Gecekondu bölgelerinde bizim partiye oy çıkmaz, zengin semtlerden oy alırdık. Köylerde, varoşlarda yoktuk ki! “ En şanlı yılımız 1965 yılıydı. “Milli Bakiye” sistemiyle on beş millet vekili çıkarmıştık. Üniversiteden izin aldım, Mecliste gurup toplantısına katıldım. Boran’la yan yana oturdum. O büyük bir önderdi. Ve çok mutluydum. Aydınlar Dilekçesine 1984’te imza verdim. Beni gelip evden alırlar diye bekledim, almadılar. Siyasal faaliyetim hapisteki arkadaşlarımı her hafta yoklamak, davalarını izlemekten öteye gitmedi solculuğum.” Ben ilkokulu bitirdiğim yılın 10 Ekim 1965’de seçim olmuştu. İnek bekliyordum. Babam, ormanda arkadaşıyla hızar kesiyordu. Oyunu kullanıp gelmişti. Akşama doğru beni okulun yanına gönderdi, sonuçları öğren gel dedi. AP Partisi çok almıştı. Bizde o zamanlar radyo vardı. Akşam haberleri dinlerken “Türkiye İşçi Partisi on beş millet vekili çıkardı.” Köylüler bundan çok rahatsızdı. Son sözleri olarak: Gençlikte edindiğiniz alışkanlıklarınızı bırakmayın, geliştirin. Sigarayı, içki içmeyi ve kitap okumayı hiç bırakmadım. Sigara konusundaki tutumumu onaylamıyorum. Bilgisayar kullananlara imreniyorum; ama, öğrenemedim. Eski usul not alarak çalışırım, sonra onları düzenler, bir daha yazarım. En sonunda da daktilo ederim. Remingtong daktiloyu öteye geçemedim. Anılarımı 1997’de yazarken sigara alıp içmek için ayağa kalktım, ayağım halıya takıldı düştüm ve kaburgalarım kırıldı. İnleye inleye anılarımı hem yeniden tazeledim hem de yazdım. Bir dinozor olarak anlatmak istediğim başka konular da var. “ Ömrü vefa ederse ve fazla uzun yaşamanın ayıbına katlanabilirse onları da yazar günün birinde” şeklinde yazarak 321 sayfalık anılarını bitiriyor. En sonunda da Mina Urgan’ın albümünden annesi, babası, kendisi ve diğer arkadaş ve dostlarıyla ilgili otuz beş fotoğrafa yer veriyor. Kaynak: 1.Mina Urgan, Bir Dinozorun Anıları, 36. Basım, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul. 2. Yalçın Küçük, Tenkit, Tekin yayınları, 2016, İstanbul. Mart. 2024

  • Jorge Luis BORGES

    BİR KÖR * Ne zaman aynadaki yüze baksam, bilmiyorum hangi yüz bana bakıyor; bilmiyorum hangi yaşlı yüz sessizce ve bezgin bir öfkeyle kendi imgesini arıyor. Karanlığımda yavaşça görünmeyen çizgilerimi araştırıyorum ellerimle. Bir kıvılcımın ışığı sızıyor içime. Saçlarını tanıyorum, külrengi, hatta altın sarısı olan. Gene söylüyorum yalnızca boş ve yapay yanlarını yitirdim eşyanın. Bu soylu sözler Milton’un bilgeliği, ama ben gene de harfleri ve gülleri düşünüyorum. düşünüyorum ki görebilseydim yüzümün çizgilerini, bilebilirdim kim olduğunu bu benzersiz akşamda. Jorge Luis Borges * Jorge Francisco Isidoro Luis Borges Acevedo veya bilinen adıyla Jorge Luis Borges, D:24 Ağustos 1899, Buenos Aires, Arjantin ,Ö; 14 Haziran 1986, Cenevre, İsviçre Arjantinli öykü, deneme yazarı, şair ve çevirmen, Büyülü gerçekçilik akımının önde gelen isimlerindendir ve gerçeküstücülük konusunda yazdığı denemeleri ile ünlüdür. BORGES: (d. 24 Ağustos 1899 - ö. 14 Haziran 1986), Arjantinli öykü, deneme yazarı, şair ve çevirmen. En önemli eserleri arasında 1940'larda yayınlamış Ficciones ve rüya, labirent, indeterminizm, sonsuzluk, ayna ve mitolojik motifleri ihtiva eden Alef yer alır. Eserleri, felsefe literatürünü ve fantezi türünü etkilemiştir, 20. yüzyıl Latin Amerika literatüründe Büyülü gerçekçilik akımını önemli ölçüde etkilemiştir. Büyülü gerçekçilik akımının önde gelen isimlerindendir ve gerçeküstücülük konusunda yazdığı denemeleri ile ünlüdür. * Yaşamı Borges, 24 Ağustos 1899 tarihinde Buenos Aires'te doğdu. Babaannesi İngiliz olduğu ve evde iki dil birden konuşulduğu için daha çocukken her iki dili de çok iyi derecede konuşabiliyordu. Oğluna satranç tahtasında Zeno'nun paradoksunu öğreten Jorge Guillermo Borges avukat ve psikoloji öğretmeniydi. Evlerinde Borges'in hayal gücünün sürekli olarak işgal edecek bir bahçe ve kütüphane vardı. Babasının görme yetisinin azalması üzerine, aile tedavi için I. Dünya Savaşı'ndan önce (1914) Cenevre'ye taşındı. Burada kaldıkları süre boyunca Borges Calvin Koleji'ne devam ederek, Latince, Fransızca ve Almanca öğrendi. Sembolizm akımının örneklerinden Verlaine, Rimbaud ve Mallarmé'in eserleriyle bu sırada tanıştı. Schopenhauer'a olan sevgisi ve Walt Whitman'ı keşfetmesi de Cenevrede'yken başladı. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra ailesiyle birlikte İspanya'ya taşındı. Borges artık yazar olmaya karar vermişti, babasına 1870'lerde geçen bir roman yazmaya yardım ediyordu. Birkaç edebî gruba girme çalışmasından sonra, kendine akıl hocası buldu: Endülüs'lü şair Rafael Cansinos-Asséns. Onun etkisiyle kendisini "ultraistler" grubundan saymaya başladı ama kısa zamanda aidiyet hissinden sıkılarak kimseye bağlı olmadan bir şeyler yapmaya çalıştı. Denemelerle ve şiirle pasifizm, anarşi, Rus devrimi gibi bâzı şeyleri övdüğü, genel düşüncelerini dile getirdiği iki kitap yazdı. Ama sonra yazdıklarından utanarak, her iki kitabı da İspanya'dan ayrılmadan önce imha etti. 1921'de ailesiyle Buenos Aires'e geri dönmesinden sonra, babasının arkadaşı Macedonio Fernandéz'in düşüncelerinden etkilenmesi, düşüncenin yeni yollarına yönelmesine neden oldu. Fernandez'in düşünceleri Schopenhauer, Berkeley ve Hume'ün bir yansıması idi. Edebî stili ekzantrik ve düşünce tarzı karmaşıktı. Borges'e en büyük etkisi her şeye kuşkuculukla bakmasını sağlamasıdır. 1923'te ilk kitabı olan Buenos Aires Tutkusu (Ferver de Buenos Aires)'i çıkardı. 1924-1933 arası Borges için oldukça heyecan verici bir zamandı. Bu dönemde pek çok yazısı ve şiiri basıldı. Luna de Enfrente 1925'te, San Martin Defteri (Cuaderno San Martín) 1929'da basıldı. 1933-1934 yıllarında Crítica'da Alçaklığın Evrensel Tarihi (Historia universal de la infamia) yayımlandı. Bu öykü dizisi, önceden basılmış bâzı hikâyelerden alınan karakterler ve fikirler üzerine yeniden hikâye yazmakla oluşmuştu. Gerçeği ve hikâyeyi harmanladığı bu hikâyeler gerçeküstü bir otantizm taşıyorlardı. Daha sonraları bu tarz "büyülü gerçekçilik"in ilk örneklerinden sayılacaktı. Ama onun asıl kariyeri 1935'te yazdığı "Borges stili"nin ilk örneği denilen, hayâlî bir romanı eleştirdiği "Al-Motasim'e Bir Bakış" isimli öyküsüdür. 1936'da denemelerini topladığı Sonsuzluğun Tarihi Historia de la eternidad basıldı. Bu sırada maddî sıkıntılar çekiyordu, bu nedenle 1937'de Belediye Kütühânesi'nde çalışmaya başladı. Kütüphânedeki işi hafif olan yazar, iş günlerinin kalanını klâsikleri okuyarak ve modern edebiyatın uluslararası örneklerini İspanyolcaya çevirerek geçirmiştir. Bu çevirilerin en önemlileri Virginia Woolf'un ve William Faulkner'ın kitaplarıdır. Borges, bu yazarların İspanyolcadaki ilk çevirmenlerindendir. Yaratıcılığını kaybetmekten korkan Borges, eşşiz bir eser yazmak istedi ve "Pierre Menard, Don Quixote'un Yazarı"'nı kaleme aldı. Ardından da "Tlön, Uqbar, Orbis Tertius" geldi. Her iki hikâye Victoria Ocampo'nun Sur edebiyat dergisinde yayınlandı. Bunların başarısının verdiği motivasyonla Babil Kütüphanesi'nin çalışmalarına başladı. 1941'de bu öykülerin toplandığı Yolları Çatallanan Bahçe basıldı. Aynı hikâyeler toparlanarak "Artifices"e eklendi ve ve 1944'te Ficciones adıyla yeniden basıldı. 1942'de "Bustos Domecq" takma adı altında Adolfo Bioy Casares ile birlikte polisiye hikâyeler dizisi olan Don İsidro İçin Altı Problem'i yazdılar. Felsefe, gerçekler, fantezi ve gizemleri harmanladığı bu yeni öykülerin yanında, El Hogar'da anti-semitizmi, faşizmi ve nazizmi eşeltiren politik makaleler de yazıyordu. Bu makalelerle oldukça tanındı. 1946'da Juan Perón'un iktidara gelişiyle, kütüphanedeki işinden atıldı. Bu işten atılma onun için bir tür kurtuluş olmuştu, çünkü hem Arjantin'den Uruguay'a kadar pek çok yeri gezip, Budizmden Blake'e kadar pek çok konuda seminerler veriyor, hem de iyi para kazanıyordu. Ama ailesi Peron'un baskıcı rejiminde zor günler geçirdi, annesi ve kız kardeşi hapse girdi. 1949'da ikinci önemli kısa hikâyeler kitabı Alef (El Alef) basıldı. 1955'te Peron devrilince Borges hayâlindeki meslek olan Arjantin Ulusal Kütüphânesi Müdürlüğü'ne getirildi. ailesinden gelen hastalık nedeniyle görme bozukluğu çeken Borges bu dönemde görme yetisini tamamen kaybetti. "Bana aynı anda hem 800,000 kitabı hem de karanlığı veren Tanrı'nın muhteşem ironisi" diyerek bu gerçeği kabullenmiştir. -Umberto Eco unutulmaz romanı Gülün Adı'nda yer alan ana karakterlerden kör kütüphaneciyi Borges'ten esinlenerek oluşturmuştur.- 1956'da Buenos Aires Üniversitesi'nde İngiliz ve Amerikan edebiyatı profesörlüğüne atandı ve 12 yıl bu görevi yürüttü. 1961'de Samuel Beckett'le birlikte Uluslararası Yayımcılar Ödülü'nü (Formentor Ödülü) kazandı. Bu ödül ona gecikmiş bir uluslararası ün kazandırdı. Gözlerinin görmeyişini şiire yönelerek telâfi etmeye çalıştı. 1970'li yıllarda ABD'de çeşitli üniversitelerde dersler verdi. 1973'te Peron geri dönünce, görevinden istifa etti. Ders vererek ve yolculuk yaparak geçirdiği zamanın meyvesi 1975'te basılan toplama hikâyelerin olduğu Kum Kitabı (El libro de arena) oldu. Dünya gezilerinin sonucu ona eşlik eden Maria Kodama'nın resimlerini çektiği yazılarını ise kendi yazdığı Atlas'la (1984) sonuçlandı. Nobel ödülünü alamadan 87 yaşında, 14 Haziran 1986'da Cenevre'de karaciğer kanserinden hayatını kaybetti. * 20 Oca 2021

  • Osamu Dazai

    Osamu Dazai (d. 19 Haziran 1909 - ö. 13 Haziran 1948), Japon yazardır. Tsugaru Yarımadası'nın merkezi yakınlarında küçük bir kasaba olan Kanagi'de doğdu. Asıl adı Şuuci Tsuşima'dır . Ailedeki siyasetçi olma geleneğine karşı çıkarak yazar olmaya karar verdi. Yirmi yaşında Tokyo Üniversitesi Fransız Edebiyatı Bölümüne kaydını yaptırdı. Hayatının büyük bölümünde esrarkeş, veremli, asabi, kavgacı ve alkolik biri olarak birkaç kez intihar etmeye kalkıştı. Dazai, 1948'de metresiyle birlikte suya atlayarak intihar etti. Ölümünün üzerinden bunca sene geçmesine rağmen, Japonya'da hâlâ ilgi gören bir yazardır. Eserlerinin çoğunluğunda yalnızlığı ele alır. Yalnızlık ön planda iken insanın arayış içinde olması ve insanın varoluşunu, içe dönüklüğünü yani temelde insanı ele alır. Hayatı Tsushima Shūji, daha sonra bilinen adıyla Osamu Dazai, Japonya'nın kuzey ucundaki Tōhoku bölgesinde yer alan Kanagi'de yaşayan Tsushima ailesinin hayatta kalan sekizinci çocuğuydu. Hayatının ilk yıllarını Tsushima konağında otuz kişiyle beraber yaşayarak geçirdi. Mütevazı bir durumdan gelmesine rağmen Tsushima ailesi ilerleyen dönemde hızla güç kazandı ve bir süre sonra bölgedeki en saygıdeğer ailelerden biri hâline geldi. Eserleri Dooke no Hana, 1935 Nicusseiki Kişu, 1937 Kyoko no Hoko, 1937 Ai to Bi ni Tsuite, 1939 Coseito, 1939 Bannen, 1939 Onna no Kettoo, 1940 Şin Hamuretto, 1941 Seigi to Bişo, 1942 Udaicin Sanetomo, 1943 Tsugaru, 1944 Otogizooşi, 1945 Sekibetsu, 1945 Şin Şokokubanaşi, 1945 Pandora no Hako, 1946 Fuyu no Hanabi, 1946 Kyoşin no Kami, 1947 Shayoo, 1947 Biyon No Tsuma, 1947 Tokatonton, 1947 Nyoze Gabun, 1948 Ningen Şikkaku, 1948 Goodbye, 1948 (bitmemiş) Türkçeye çevrilen eserleri Batan Güneş (Japonca: 斜陽 - Şayoo) çeviri: Esin Talu Çelikkan, yayımcı: YKY, 1993 Mor Bir Serserinin Gezi Notları (Japonca: 津軽 - Tsugaru) çeviri: Aslı Biçen, yayımcı: YKY, 2003 İnsanlığımı Yitirirken (Japonca: 人間失格 - Ningen Şikkaku) çeviri: Hüseyin Can Erkin, yayımcı: Karakutu Yayınları, 2006 "Buruk Ayrılık" (Japonca: 惜別 - Sekibetsu) çeviri: Hüseyin Can Erkin, yayımcı: Japon Yayınları, 2017 "Öğrenci Kız" çeviri: Barış Bayıksel, yayımcı: Can Yayınları, 2020 "Yeşil Bambu ve Diğer Fantastik Öyküler" çeviri: Esmanur Yiğit, Esranur Yiğit, yayımcı: İthaki Yayınları, 2021 "Günün İlk Işıkları" (Japonca: 薄明 - Hakumei) çeviri: Kuzey Baykal, yayımcı: Olvido Kitap, 2022 "Yeni Bir Hamlet" çeviri: Esmanur Yiğit & Esranur Yiğit, yayımcı: İthaki Yayınları, 2021 "Pandora'nın Kutusu" çeviri: İrem Akçay, yayımcı: İthaki Yayınları, 2023 "Soytarı Çiçekleri" çeviri: Zeynep Ebru Okyar, yayımcı: İthaki Yayınları, 2023 "Otogizōshi" çeviri: Meliz Elendil, yayımcı: Tokyo Manga, 2023 "Meteliksiz Öğrenci" çeviri: Ebru Sarıkaya, yayımcı: İthaki Yayınları, 2024

bottom of page