top of page

Arama Sonucu

maviADA'ya DÖN

Boş arama ile 4488 sonuç bulundu

  • Bugün 17 Ağustos

    Nurten B. AKSOY * HAFIZA-YI BEŞER NİSYAN İLE MALÜLMÜŞ... Günlerdir bir yandan ağustos sıcağıyla bedenlerimiz ve ormanlarımız yanarken bir yandan dolardı, avroydu diye memleketin hal-i pür melalini izlerken bir başka tarafta bir selin yıktığı yollara köprülere içimiz yanıyor hem de çok yanıyor... Galiba bizim yüreklerimiz hep yanmaya mahkum. Bazen beklenmedik bir facia, bazen insanın insana düşmanlığı, kimi zaman da bir doğal afet... Sanırım bu toprakların hamuru acıyla, kanla, göz yaşıyla yoğrulmuş... Yine bir akşam üstü, yine bir gün batımı... sahilde hafif esen rüzgara karşı oturuyorum, deniz köpük köpük, mavi mavi çırpınıyor, güneş ışınları elveda diyor gökyüzüne... sanki bir hüzün var her yerde, dilime bir şarkı takılıyor; Rüzgar kırdı dalımı Ellerin günahı ne Ben yitirdim yolumu Yolların günahı ne? Bir yandan şarkıyı mırıldanırken bir yandan da dalıp gidiyorum geçmişe, yıllar öncesine...her zamanki gibi. Daha sonbahara var; ama yapraklar telaş içinde rüzgarlara tutulmuş sürüklenip gidiyor, tıpkı 19 yıl önce bir ağustos gecesinde boranlara tutulmuş yerkürede; Gölcük'te, İzmit'te İstanbul'da Adapazarı'nda Yalova'da yitip giden canlar gibi. Üzerinden yıllar geçse de hepimizin içinde bir burukluk var, o kötü günlerin acısı, anısı hala yüreğimizde. Yitip gidenler ya da acılarıyla yaşamak zorunda olanlar düşüyor aklıma, yüreğime bu sıcak mı sıcak ağustos gününde. Hatırladığım ilk deprem 1966 yılındaki Varto depremi, tam 4000 can yitip gitmişti bir anda bir sarsıntıyla. Bir gece yarısı İstanbul'u da sarsan Adapazarı depremi ise korkuların en büyüğünü yaşadığım en şiddetli depremdi. Tabii o günden bu güne depremler hiç bitmedi, hep bir yerler sarsıldı, yerle bir oldu, canlar yok olup gitti; ama bir 17 Ağustos depremi yaşadık ki ulusça, hiç unutulmayacak acılar ve korkular yaşattı hepimize. Gerçi biz o yıllarda Adana'da olduğumuz için depremi yaşamamıştık ama sabah acı acı çalan telefon sesleriyle haberdar olmuştuk depremden, tabii sonra da televizyonlardan izlemiştik o dehşeti, o acıyı. Annem, ablamlar ve diğer yakınlarım İstanbul'daydılar ve çok şükür onlar iyiydi; ama ya o yanan canlar, ya enkaz altında kalanlar, ya kaybolanlar... O yıl emekli olmuş, yeni biten evime taşınmış ve alacağım emekli ikramiyemle de yeni evime yeni eşyalar almıştım. İşte depremin olduğu o gün gelmişti eşyalarım eve, günlerce elim ermemişti, canım istememişti onları eve yerleştirmeye. Ne kadar anlamsız ve gereksiz gelmişti o eşyalar bana o gün, televizyonlarda o herc ü mercü gördükten, yıkıntılar arasında sevdiklerini arayanları izledikten sonra. Aslında zaman en iyi ilaç, yaralar sarıldı, acılar küllendi, yeni yeni evler yapıldı; ama gidenler her zaman olduğu gibi, hiç ama hiç geri gelmedi... Peki yaşananlardan ibret alındı mı, o meçhul işte. Evet tam on dokuz yıl önce bir rüzgar, bir fırtına kırmıştı dalımızı, budağımızı ve bunda ellerin çok ama çok günahı vardı... Tüm yitip gidenlerin ruhları şâd olsun...

  • Zaman Makinesinde Geçmişe Yolculuk

    Nurten B. AKSOY * İstanbul Boğazı'nın güneyinden batısına doğru uzanan, boynuz şeklindeki yapısından dolayı İlk Çağ’da Khrysokeras yani Altın Boynuz olarak anılan ve Avrupalıların “Golden Horn” olarak bildikleri Haliç semti İstanbul'un en sevdiğim köşelerinden biri. Ve bir yol arkadaşı bulduğumda gitmekten hiç yüksünmediğim buram buram tarih kokan bir semt. Hatırlar mısınız bilmem, 1980'li yıllarda çok ses getiren, çok sevilen bir film vardı, dizi halinde çekilen. Steven Spielberg'in yönettiği, bir delikanlının kazara tam otuz yıl geriye, yani 1985 yılından 1955 yılına gitmesinin anlatıldığı GELECEĞE DÖNÜŞ filmi. Filmde çılgın profesör Brown ile Marty ismindeki delikanlı bir zaman makinesiyle geçmişe yolculuk yapıyorlardı. Çok güzel ve eğlenceli bir filmdi. Bugün ben de yol arkadaşlarımla geçmişe bir yolculuk yapayım istedim. Gerçi zaman makinesine binmedik ama daracık ve dik yokuşlu eski İstanbul sokaklarında gerilere, çok gerilere gittik... Kadıköy vapurundan Eminönü'nde indikten sonra Haliç kıyısından yürüyerek Fener'e geldik. Fener’in o kimi yenilenmiş, kimi yıkılmaya yüz tutmuş evleriyle dolu daracık yollarına saptığınızda sanki bir film platosunun içinde buluyorsunuz kendinizi… Eski, yıkık dökük, virane evler; o evlerin arasına gerilmiş iplerde uçuşan rengarenk çamaşırlar, eli yüzü kir içinde koşuşturan çocuklar ve tüm o sokaklara sinmiş yoksulluk ve yoksunluğa karşın gülümseyen yüzler, ışıldayan bakışlar… Fener'de ziyaret ettiğimiz ilk mekan 17. Yüzyıldan kalma Dimitri Kantemiroğlu'nun eviydi. Boğdanlı olan Dimitri Kantemiroğlu 14 yaşına geldiğinde Osmanlı Devleti babasını Boğdan beyliğine atar. Geleneğe uyularak genç Dimitri de 1687 yılında rehin olarak İstanbul’a gönderilir. Öğrenimini İstanbul’da sürdüren Dimitri, Rum Ortodoks Patrikhanesi'ndeki akademide antik Yunan ve Latin kültürüyle Bizans ağırlıklı Ortodoks kültürünü, Enderunda ise Osmanlıca, Farsça ve Arapça dillerini öğrenir. Osmanlı siyaset ve kültür çevreleriyle yakın ilişki kurar. Çocukluğunda başlayan müzik ilgisi İstanbul'da da devam eder Dimitri Kantemir'in, Türk müziğine merak sarar. Padişah II. Ahmet zamanında Enderuna öğrenci olarak alınır. Yaptığı besteleri ve oluşturduğu nota sistemiyle Türk Müziği'ne büyük katkıda bulunur. Padişah da bu hizmetlerinden dolayı kendisine Fener'de koca bir saray bağışlar. İşte bu sarayın bahçesinde biraz nefeslenip kahvelerimizi içtikten sonra, ikinci durağımıza, buranın hemen üstünde bir kartal edasıyla Haliç'e ve Fener'e tepeden bakan "Kırmızı Mektebe" doğru tırmanmaya başladık. İstanbul'un en güzel yerlerinden birinde yer alan bu okul, gerek mimari yapısı, gerekse tarihsel değeri ile İstanbul’un en görkemli binalarından biri. İstanbul’da faaliyet gösteren çok az sayıdaki Rum eğitim kurumundan biri olan bu okul, 1881'de mimar Dimadis tarafından, Fransa’dan getirtilen kırmızı ateş tuğlalarından yaptırıldığı için halk arasında “Kırmızı Mektep” diye de anılıyor. Okulun tarihi ise ta Fatih Sultan dönemine dayanıyor. Okulun önüne geldiğimizde tırmandığımız merdivenlerden, çevredeki tarihi binalardan ve muhteşem Haliç manzarasından nefesimiz kesildi ama daha görecek yerlerimiz vardı. Zaman makinesiyle Kanuni Dönemine gidecek; onun, babası Yavuz Sultan Selim için yaptırdığı camiyi ziyaret edecektik.Yokuşu biraz daha tırmanmamız gerekiyordu. Yokuşun sonuna geldiğimizde bir sokak ismi dikkatimizi çekti. Levhada "İsmail Ağa Sokağı" yazıyordu. Birden içinde yaşadığımız şu sıkıntılı günlerde çok duyduğumuz cemaatlerden birinin yaşadığı mahalleye geldiğimizi fark ettik. Zaman makinemiz karanlık bir dehlize girmişti sanki, bir başka boyuta geçmiştik. Sokakta kara çarşaflı, hatta peçeli kadınlar, genç kızlar arzı endam ederken, başları sarıklı, cübbeli, sakallı adamlar fütursuzca dolaşıyordu. Sokakta oynayan küçücük kız çocuklarının bile başları örtülü, erkek çocukların başları takkeli ve sarıklıydı. Çeşit çeşit sarıkların, şalvarların, cübbelerin satıldığı onlarca dükkan vardı mahallede ve sokakların bir kısmının adları yine 1,2,3 rakamlarının eklendiği İsmail Ağa Sokağı idi. Neredeyse bizden başka normal kıyafetli kimsenin olmadığı sokakta, üstünde "Kur'an Kursu" yazan çok çok büyük bir bina dikkatimizi çekti. Kim bilir kaç bin öğrenci barınıyordu burada. Cemaat ve tarikatlardan bunca yüreğimizin yandığı şu günlerde bu manzarayı görmek, bu dehlizin içinden geçmek bütün neşemizi bir anda söndürdü ne yazık ki... Son durağımız olarak geldiğimiz Yavuz Selim Caminin görkemli yapısı ve o güzelim Haliç manzarasını görecek halimiz bile kalmadı. Tedirgin ve biraz da ürkekçe yaptığımız ziyaretimizi bitirip bir an önce uzaklaşmak istedik oradan, çünkü orası İstanbul'un bizim bilmediğimiz bir başka yüzü idi, belki de İstanbul bile değildi... Yaklaşan akşam saatinin telaşı ve batan günün ışıkları arasında Karaköy'den vapurumuza bindik, biraz yorgun biraz bezgin bir şekilde... Vapurda bir şarkı takıldı dilme; " Ah! İstanbul İstanbul olalı hiç görmedi böyle keder" diyen. Düşündüm de son 20-25 yılda İstanbul neler neler kaybetmiş, tepesine ne çok mezar taşı dikilmiş, bağrına ne çok hançer saplanmış... A slında bu son satırlarda anlattıklarımla kimsenin inancını, dinini sorgulamak niyetinde değilim, ama İstanbul gibi bir şehrin göbeğinde, dini ve inancı böylesi çağ dışı görüntülerle yaşayıp, "Hz. Muhammed'in yaşam tarzını ve sünnetini" yerine getirdiklerini savunanların, çağın bütün teknolojik olanaklarını kullanmaları da son derece ironik geldi bana. Umarım yaşananlardan ders alınır da yeni KANDIRILMALAR ALDATILMALAR ve ardından da AF DİLEMELER yaşamayız. Aydınlık günlere kavuşmamız dileğiyle... Fotoğraflar: Nurten Bengi Aksoy

  • İstanbul Gezmeleri

    Nurten B. AKSOY * "Seyyah oldum şu âlemi gezerim Bir dost bulamadım gün akşam oldu" diye bir şarkı geldi aklıma niyeyse, belki gezmeyi sevdiğimden, belki de bazı dostların biraz kinayeli söyledikleri "ne çok geziyorsun" sözleri yüzünden. Keşke seyyah olabilsem, keşke gönlümce daha çok gezebilsem. Ama hep dostlarla, arkadaşlarla ve sevdiklerimle. Çok şükür ki bu konuda şanslıyım, her an "hadi" dediğimde bana eşlik eden dostlarım var. İşte şu meşhur dokuz günlük bayram tatilinde, özellikle "yastık altındaki" dolarcıklarıyla bir anda zengin olanların İstanbul'u terk etmelerini fırsat bilip, eskilerin deyimiyle "limonata" tadında bir havada bir arkadaşımla uzanıverdik Boğaziçi'ne doğru ve kısa bir tur yaptık Bebek ve Rumelihisarı taraflarına... Kadıköy'den motorla geldiğimiz Kabataş'tan "bindik bir alâmete" ama şükürler olsun ki kıyamete değil cennete geldik. Bir gün önceki sert poyrazın etkisiyle bulutlu ama bir o kadar güzel bir gökyüzü altında kucaklaşan yeşille maviyi seyrederek ve artık bugün hafifleyen rüzgar eşliğinde minicik, şirin mi şirin bir mekana, Anadoluhisarı'ndaki Antik bir kafeye vasıl olduk. Aslında burası 1743 yılında padişah I.Mahmut zamanında mescitten camiye çevrilmiş Hacı Kemaleddin Camii'nin altında bir kafe. Caminin duvarları tuğladan, çatısı ahşap, minaresi ise taştan. Zemin katında ise şu an kafe-restoran olarak kullanılan, tonozlu bir bölüm var. Burası aslında yedi adet kemer şeklinde düşünülmüş bir kayıkhane. Caminin ahşap çatısı Marsilya kiremidi ile kaplı. Kubbe aramayın bu camide çünkü yok. Camiye adını veren Hacı Kemalettin’le ilgili bilgi de yokmuş ne yazık ki... Bu şehirden başka nerede, üst katınızda cami varken siz alt katta oturup çay içip bir şeyler yiyebilirsiniz? Ya da en güzel aşk şarkıları Hisar’da yankılanırken, sırtınızı musalla taşına verip Boğaz vapurunun beyaz dalgalarıyla gönlünüzü hoş edebilirsiniz? Neyse burada bir yandan karşıdaki Anadolu Hisarını ve Göksu tepelerini izleyip, biraz nefeslenerek çaylarımızı içtikten sonra yürüyüşe başladık arkadaşımla. Önce FSM Köprüsünün hemen yanı başındaki o görkemli binayı yani Perili Köşk'ü seyrettik, bu gizemli yapının yine kendi kadar gizemli öyküsünü daha önce şurada anlatmıştık... Şimdilerde ise Borusan Çağdaş Sanat Koleksiyonu Müzesi olarak kullanılıyor bu köşk. Daha önce de söylemiştim İstanbul sürprizler şehri, her an bir yerlerde beklemediğiniz bir şeyle karşılaşıyorsunuz. Mesela o koca kuleli köşkün yanında, tam köprünün altında taştan yapılmış, minik bir mescit daha var, yanındaki ahşap evle adeta o koca köprüye kafa tutuyorlar Oradan zamanımız kısıtlı olduğu için bir U dönüşü yapıp Rumelihisarı'nın önüne geliyor ve tepesinde dalgalanan o güzelim bayrağımızı seyrediyoruz neyse ki şairin dediği gibi o "bayrak rüzgar beklemiyor" bugün, özgürce dalgalanıyor mavi gökyüzünde... Biraz daha yürüyoruz, serin selvilerin kapladığı âsude bir mekanın, Rumelihisarı Mezarlığı'nın önünden geçiyoruz. Kimler kimler yatmıyor ki burada; Yahya Kemal Beyatlı, Ahmet Hamdi Tanpınar, Münir Nurettin Selçuk, Attila İlhan, Tevfik Fikret, Edip Cansever... "Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde; Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter. Ve serin serviler altında kalan kabrinde Her seher bir gül açar, her gece bir bülbül öter." Tıpkı Yahya Kemal'in kendi mezar taşında da dediği gibi bu mezarlık yemyeşil ve çiçekli yamaçlardan Boğaz'ın mavi sularına balarken gerçekten "asude bir bahar ülkesini" andırıyor. Burada huzur içinde yatanlara birer Fatiha okuyup yürümeye devam ediyoruz, yukarılarda Aşiyan'ından Tevfik Fikret el sallarken bize sahildeki yamaçta yeşillikler içinde tepesindeki martısıyyla birlikte oturan Orhan Veli'yi görüveriyoruz. Kimler gelmiş kimler geçmiş buralardan diyerek yavaş yavaş Bebek'e geliyoruz, o da ne, buradaki parkın içinde de tüm ihtişamıyla koca Fuzûli 16. Yüzyıldan selam ediyor sanki. Aslında bugün yola çıkarken bunları hiç düşünmemiştim. Benim amacım arkadaşımla hasret giderip güzel bir mekanda iki çift laf etmekti ama dedim ya İstanbul sürprizler şehri, bakmasını ve görmesini bilene... Ha bu arada yolun kenarında birer gelin gibi beyaz çiçekleriyle süslenmiş zakkum ağaçlarını da anmadan geçmeyeyim.

  • El Ele Büyüttük Sevgiyi

    Nurten B. AKSOY * O bir devlet adamı, O bir politikacı, O bir şair ve yazar, aynı zamanda beş kez Türkiye Cumhuriyeti’ne başbakanlık yapmış bir “dürüst siyasetçi”; ama her şeyden önce yüreği sevgi dolu, mütevazı bir insan… Birlikte öğrendik seninle avucumuzda yüreği çarpan kuşa sevgiyi El le duyduk kumsalda denizin milyon yılda yonttuğu taşa sevgiyi Tırtılları tanıdık seninle baharda tırtılken daha sevmeyi öğrendik sevgiden üreyen kelebeği toprağı evimiz gibi sevdik seninle Birlikte sevdik kuru toprakta ev küren köstebeği köstebeğinden toprağına taşına tırtılından kelebeğine kuşuna el ele sevdik bu dünyayı Acısıyla sevinciyle sevdik yazıyla kışıyla sevdik köy köy, ülke ülke Gökler gibi sardı dünyayı yağmur gibi sızdı dünyaya dünya kadar oldu sevgimiz El ele büyütüp el ele derdik el ele derip insana verdik verdikçe çoğalan sevgimizi Bülent Ecevit, 28 Mayıs 1925 tarihinde İstanbul’da doğdu. Babası Kastamonu doğumlu Fahri Ecevit, Ankara Hukuk Fakültesi’nde adli tıp profesörüydü. İstanbul doğumlu olan annesi Fatma Nazlı Hanım ise ressamdı. Bülent Ecevit 1944 yılında Robert Koleji’nden mezun oldu ve aynı yıl içinde çalışma hayatına Basın Yayın Genel Müdürlüğü’nde çevirmenlik yaparak başladı. Önce Ankara Hukuk Fakültesi sonra da Dil Tarih Coğrafya Fakültesi İngiliz Filolojisi bölümüne kayıt yaptırmasına rağmen yüksek öğrenimine devam etmedi. 1946 yılında okul arkadaşı Rahşan (Aral) Ecevit ile hayatını birleştirdi. 1950 yılında Cumhuriyet Halk Partisi’nin yayın organı olan Ulus Gazetesi’nde çalışmaya başladı. 1955 yılında ABD’nin Kuzey Karolina eyaletinin Winston-Salem kentinde, The Journal and Sentinel’de konuk gazeteci olarak çalıştı. 1957’de Rockefeller Foundation Fellowship Bursu ile yeniden ABD’ye gitti, Harvard Üniversitesi’nde sekiz ay sosyal psikoloji ve Orta Doğu tarihi üzerine incelemeler yaptı. Bu sırada Ecevit’in sürekli “hocam” diye bahsettiği Henry A. Kissinger Harvard Üniversitesi rektörü idi. Harvard’da 1957 yılında, 1950-1960 arasında verilen antikomünizm seminerlerine sürekli Olof Palme, Bertrand Russell gibi kişilerle katıldı. 1953 yılında CHP’ye kaydolan Ecevit, ilk olarak Gençlik Kolları Merkez Yönetim Kurulu’nda görev alarak siyasete başladı. 1957 seçimlerinde CHP’den milletvekili oldu. 8 Mayıs 1972’de istifa eden İsmet İnönü’nün yerine 14 Mayıs 1972 tarihinde CHP genel başkanlığına seçildi. 1953 yılında CHP’ye kaydolan Ecevit, ilk olarak Gençlik Kolları Merkez Yönetim Kurulu’nda görev alarak siyasete başladı. 1957 seçimlerinde CHP’den milletvekili oldu. 8 Mayıs 1972’de istifa eden İsmet İnönü’nün yerine 14 Mayıs 1972 tarihinde CHP genel başkanlığına seçildi. 20 Temmuz 1974’te başlayan Kıbrıs Barış Harekatı’nı, 14 Ağustos’ta II. Barış Harekatı izledi. Kıbrıs Harekatı’ndan sonra Ecevit, “Kıbrıs Fatihi” olarak anılmaya başladı. 12 Eylül 1980 darbesinde eşi Rahşan Ecevit ile birlikte Hamzakoy’da (Gelibolu) yaklaşık bir ay gözetim altında tutulan Ecevit diğer parti başkanlarıyla beraber siyasetten uzaklaştırıldı. Ecevit, 7 Kasım 1982 halk oylamasında kabul edilen 1982 Anayasası’nın geçici 4. maddesi ile diğer bütün partilerin ileri gelenleriyle birlikte 10 yıl siyaset yasaklıları kapsamına alındı. 2000 yılındaki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde üniversite mezunu olmaması nedeniyle cumhurbaşkanlığına aday olamadı. Koalisyon partilerinin bu hükmü değiştirme teklifini ve kendisine cumhurbaşkanlığı teklifi getirmesini ise teşekkür ederek reddetti. 1973 seçimlerinde CHP’nin seçim kampanyasında, yaşlı bir kadının “Karaoğlan nirede ha evlatlar, Karaoğlan’ı görmek istiyom.” şeklindeki sorusundan sonra Karaoğlan adı CHP’liler tarafından benimsenmiş ve ilerleyen yıllarda da Türkiye’de Bülent Ecevit için kullanılmaya başlanmıştır. Seçim propagandalarında “Umudumuz Karaoğlan” sloganı söylenmeye başlamıştır. Dönemin Adalet Partisi lideri Süleyman Demirel, en büyük rakibi olan Bülent Ecevit’i, darbeyle devrilen Şilili sosyalist devlet adamı Salvador Allende’ye benzetip atıfta bulunmak için “Allende-Büllende” tabirini kullanmıştır. Ecevit, başbakanlık dönemlerinde yapılan Kıbrıs Harekatı sonrasında “Kıbrıs Fatihi”, Abdullah Öcalan’ın yakalanışı sonrasında da “Kenya Fatihi” olarak anılmıştır. Kamuoyunda mütevazı kişiliğiyle de tanınmaktadır. Mavi gömleği ve kasketi ile marka haline gelen liderlerden biri olan Ecevit, Bitlis sigarası, Meclis sigarası içer, eniştesi İsmail Hakkı Okday’ın hediyesi Erika marka daktilosuyla yazardı. Bu 70 yıllık daktiloyu, ODTÜ Bilim ve Teknoloji Müzesi’ne armağan etmiştir. Biri ABD’de Rumlar tarafından olmak üzere siyasi hayatında 6-7 kere suikast girişimine maruz kaldı. Bülent Ecevit, siyasi yaşamının yanı sıra yazarlık ve şairliği de birlikte yürütmüş ender siyasetçilerden birisidir. Sanskrit, Bengal ve İngilizce dillerinde çalışmalar yapmış olan Ecevit, Rabindranath Tagore, Ezra Pound, T. S. Eliot, ve Bernard Lewis’in yapıtlarını Türkçeye çevirmiş, kendi şiirlerini de kitap halinde yayımlamıştır. İlerleyen yaşı, bozulan sağlığı ve doktorlarının karşı çıkmasına rağmen Danıştay Saldırısı’nda yaşamını kaybeden Yücel Özbilgin’in 19 Mayıs 2006’daki cenazesine katıldı. Törenin ardından beyin kanaması geçiren Ecevit, uzun süre Gülhane Askerî Tıp Akademisi’nde yoğun bakımda kaldı. Bülent Ecevit, bitkisel hayata girdikten 172 gün sonra 5 Kasım 2006 Pazar günü dolaşım ve solunum yetmezliği sonucu vefat etti. Hep bir kır evinde yaşayıp şiir yazmak isteyen, hiçbir zaman gösterişi sevmeyen, “seçkin” olmamış, dengeli, ciddi, dürüst bir halk adamı ve inatçı, uzlaşmacı bir siyasetçiydi. Saygı ve minnetle anıyoruz.

  • Meğer Ne Çok Okurmuşuz

    Nurten B. AKSOY * Bu yıl 13-21 aralık tarihleri arasında  yapılan İstanbul Kitap Fuarı her zamanki gibi birçok sanatçıyı ağırlamış, bir çok etkinliğe yer verilmiş. Yetkililer fuara ilginin her zamanki gibi çok yoğun olduğunu ifade etmişler. Oysa "AB ülkelerinde yüzde 21 olan kitap okuma oranı, Türkiye'de sadece yüzde 0.01'miş. DESAM tarafından hazırlanan Ar-Ge raporuna göre, Türk halkı günde 6 saatini televizyona, 3 saatini ise (ki ben 13 saat diye düşünüyorum !) internete ayırırken, kitap okumaya yılda ancak 6 saat vakit ayırıyormuş." Efendim, bu raporlar ve gözlemlerim doğrultusunda aklıma garip bir soru geliyor. Okuma oranının bunca düşük olduğu bu ülkede kitaplara, pardon kitap fuarlarına ve oradaki yazar çizer taifesine bu ilgi nasıl oluyor da o cehennemi kalabalık oluşuyor? Malum dün İstanbul Beylikdüzü'nde TÜYAP Kitap Fuarı açıldı. İstanbul'dan da İl dışından da fuara katılımcı olarak gelen arkadaşlarım var, gönlüm gidip onları görmek ve onlara destek olmak istiyor ama iki yıl önce yaşadığım deneyim yolumu kesiyor. Yok o cehennemi ortama bir kez daha girmeye cesaretim yok, dostlarım kusuruma bakmasın... Tüyap bir kitap fuarı, amenna, ama oraya kaç kişinin kitapları almak, tanımak, aldığı kitapları okumak için gittiğini sorguluyorum o günden beri. Kendilerine görkemli standlar hazırlanmış birkaç ünlü yazar ve şairin dışında diğer katılımcılar sanki birer cendereye hapsedilmişler. Neredeyse 2 metrekare olan küçücük standlara konulmuş 3 sandalyede sırayla oturmak üzere, 5-6 yazar ve şair ayakta kitaplarını imzalamak için sıra bekliyor gün boyu, aç bilâç... Şehrin merkezinden bilmem kaç kilometre uzağa kurulan fuar alanına ulaşmak zaten büyük sıkıntı. Özel aracınızla gitmeye kalksanız, şehir trafiğinin en yoğun olduğu bu güzergahta ömrünüzden bir kaç gün gider. Oraya ulaşmanın sözüm ona en kolay yolu olan metrobüsle gitmeye kalkarsanız, evdekilerle hellaleşip yola çıkmanız gerekir. Bir kere o teknoloji harikası otobüslerde bırakın yer bulmayı, nefes alacak hava bile bulamazsınız. Hadi diyelim nefes alabildiniz; sizi şoförün ya da öfkeli bir yolcunun gazabından kim kurtaracak ? Diyelim salimen vardınız Tüyap'a, bir labirente benzeyen fuarda aradığınız standa erişmek ikinci zorlu kulvarınız. Bebek arabasına koyduğu naralar atan çocuğuyla ayaklarınızın üstünden geçen okuma sevdalısı anneler karşılar sizi bu labirentin içinde ilk olarak. Sonra sevgilisiyle gelen ve eşe dosta hava atmak için her standın önünde selfi çeken başka okuma sevdalılarıyla karşılaşırsınız. Her köşeden üstünüze üstünüze çığlıklar atarak gelen 12-13 yaşındaki ergenler ise korkulu rüyanız olur. İçinde ne olduğu belirsiz rengarenk kaplı kitaplara ve öğretmenlerinin istediği test kitaplarına saldırırlar ve albenisine kapıldıkları bu kitapları bir daha kapağını açmamak üzre alırlar; malum biz kitap okumayı severiz... Kitap Fuarının bir başka renkliliği de ana sınıfından tutun liselere kadar, pek sevgili öğretmenlerimizin öğrencilerini kitap fuarlarına getirmeleri. O küçücük çocukların anlamaz ve ağlamaklı yüzlerle etrafa bakınmaları, öğretmenlerinin denetleyemediği ve dizginleyemediği her yaştan çocuğun etrafa çil yavrusu gibi savrulmaları gözlerinizi yaşartır "vay be amma da kitap sever milletmişiz" diye... Diyelim Kitap Fuarına başarıyla girdiniz, dolaştınız, yazar-şair arkadaşlarınızla görüşünüz, birkaç da kitap aldınız, hepsi güzel. Ama bu sefer de dışarı çıkamıyorsunuz izdihamdan, yolun karşısına geçmek için kullanmanız gereken üstgeçit kalabalıktan sallanıyor ve kelime-i şehadet getirerek kayboluyorsunuz kalabalıklarda... İçinizde Anadolu'nun herhangi bir köşesinden gelmiş, edebiyata, sanata gönül vermiş, adı duyulmamış insanların bir kenarda mahzun ve boynu bükük okuyucu beklemelerinin burukluğu. Bi r de kitap aşkıyla yanıp yakılan yurdum insanının gururuyla evinize dönüyorsunuz. Meğer biz okumayı ne çok severmişiz (!) Nice Kitap Fuarlarına...

  • İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar

    Nurten B. AKSOY * On Dört Tarihsel Minyatür "İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar" kitabı, insanlık tarihine yön vermiş, belirleyici anlar üstüne yazılmış kısa denemelerden oluşmuş. Stefan Zweig bu eserinde Fatih Sultan Mehmet'ten Hendel'e, Dostoyevski'den Tolstoy'dan Lenin'e koşulların dayattığı sınırları aşmış ve böylece insanlığın yazgısını etkilemiş kişilerin yaşamından benzersiz anlara ışık tutmuş. İlk basımı 1927 yılında yapılan "İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar" deneme kitabı hakkında yazarı Stefan Zweig şöyle diyor: "Çağları aşan bir kararın bir tek takvime, bir tek saate, çoğu kez de yalnızca bir tek dakikaya sıkıştırıldığı trajik ve yazgıyı belirleyici anlara, bireylerin yaşamında ve tarihin akışı içinde çok ender rastlanır. Ben böyle anları İnsanlık Tarihinde Yıldızın Parladığı Anlar diye adlandırdım; çünkü onlar, tıpkı yıldızlar gibi, hiç değişmeden geçmişin karanlığına ışık tutmaktadırlar. İşte bu kitabımla, değişik zamanlara, değişik bölgelere ait kimi önemli anları, İnsanlık Tarihinde Yıldızın Parladığı Anlar'ı anımsatmaya çalıştım. Kitapta yer alan tarihsel olayları anlatırken, gerçekleri hiçbir biçimde değiştirmedim, katkılarımla renklendirip zenginleştirmedim. Çünkü tarih, kusursuzluğa ulaştığı böylesine eşsiz anlarda, kendisine yardım için uzanan ellere gereksinim duymaz." Pasifik kaşifi Balboa'nın hazin sonu ile kitabına başlayan yazar, Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul fethini ve savaş öncesi hazırlığını aktararak devam ediyor. Fransız ulusal marşı "La Marseillaise"nın öyküsünü Waterloo ve Eldorado'nun keşfiyle sürdüren Zweig, daha sonra İngiltere ile Amerika arasına Atlas Okyanus'u boyunca ilk telefon hattı çekilmesini çok dramatik bir şekilde sunuyor okuyucuya. Sonlara doğru, ömrünün son deminde kendisine inananlarca pasif olmakla suçlanan Tolstoy'un 83 yaşında kendi iç hesaplaşmasını psikolojik roman tadında aktarıyor. Güney Kutbunun keşfini ve Lenin'in darbe öncesi yaşamını anlattığı bölümlerden sonra, Büyük Roma İmparatorluğunun ilk hümanisti, en büyük hatibi ve hukuk savunucusu Cicero'nun acıklı ve korkunç sonunu yazan Zweig kitabını Birinci Dünya Savaşı sonrasında dünyada kalıcı bir barış için çaba harcayan, ancak hayal kırıklığına uğrayan ABD başkanı Wilson'un başarısızlığını anlattığı bölümle sonlandırıyor. Kitabın Bölümleri 1- Ölümsüzlüğe Sığınış (Büyük Okyanus'un Keşfi) 2- Bizans'ın Fethi (29 Mayıs 1453) 3- George Friedrich Hendel'in Dirilişi 4- Bir Gecelik Dahi (Marseılaıse) 5- Waterloo - Dünyanın Yazgısını Belirleyen An (Napoleon) 6- Marienbad Ağıdı ( Goethe Karlsbad ile Weımar Arasında) 7- Eldorado'nun Keşfi (J. A. Suter) 8- Bir Yiğitlik Anı (Dostoyevski,Petersburg, Semenovsk Alanı) 9- Okyanusu Aşan İlk Söz (Cyrus W. Field) 10- Tanrı'ya Sığınış (Lev Tolstoy'un "Karanlıkta Bir Işık" adlı tamamlanmamış dramı için yazılmış bir sondeyiş) 11- Güney Kutbu İçin Savaşım (Kaptan Scott, 90. Enlem Derecesi) 12- Mühürlü Tren (Lenin) 13- Cicero 14- Wilson'un Başarısızlığı

  • Yaşamak Bir Ağaç Gibi

    Nurten B. AKSOY * Kimi zaman düşen bir tohum, kimi zaman özenle dikilen bir fidan toprağın sıcak koynunda kök salmaya başlar. Önce baş kaldırır usulca, deler toprağın yüzünü, güneşle göz göze gelir. Boy verir günbegün, açar kollarını semaya doğru. Yağmurlarla ıslanır, fırtınalara boyun eğer, büyür büyür büyür… Gün gelir ağaç olur, pembe-beyaz çiçeklerle donanır baharda. Akasya olur, ıhlamur olur, erguvan olur, mimoza olur… görenler büyülenir. Mis gibi kokusuyla başları döndürür, sarhoş eder alemi. En görkemli demidir bahar mevsimi ağacın Yeşilin her tonundan yapraklarıyla sarılır sarmalanır her yanı. Bir bakarsın çeşit çeşit, rengarenk meyve verir ya da yapraklarıyla şenlenir, büyür çınar olur, servi olur, köknar olur… merdiven dayar gökyüzüne. Hasat mevsimi gelir sonra, toplanır o bal gibi, olgunlaşmış meyveler. Mevsim yazdır artık. Sıcaklar yavaştan kavurmaya başlar yaprakları, o yemyeşil yapraklar sararır safran gibi. Sonra güneş daha az ısıtmaya, günler kısalmaya başlar, sonbahardır artık, yani hazan mevsimi. Önce hafiften başlayan meltemler bazen lodosa döner. Savurur sararan yapraklarını ağacın. Rüzgarların peşi sıra gidenler karışıverir orada toprağa. Bazen de bir fırtına kırar dallarını en ince yerinden, yaralar onu, ta ki bir başka bahar gelene kadar. Zaman geçer, devran döner, kış geliverir. Artık ne yeşil bir yaprağı vardır çoğu ağacın, ne çiçeği ne de meyvesi. Kuru dallarıyla çırılçıplak, yapayalnız kalmıştır bir anda o koca ağaç. Bazen bir serçe, bazen bir karga konuk olur dallarına. Tepelerde bir yerdeyse bazen bir leylek yuvası çarpar gözümüze. İşte soğuk bir kış mevsimi daha bitiyor. Biliyorum yakında baharın müjdecisi cemreler düşecek, su yürüyecek yeniden dalların uçlarına, göğerecek yeniden ağaçlar… Aslında ne çok benziyoruz ağaçlara…Ben de çoğumuz gibi baharda severdim ağaçları, yemyeşil olduklarında, çiçekler açtığında. Oysa bu kış kuruyan ağaçlar bir başka görünür oldu gözüme. Güneşin kızıl ışıklarıyla alev alan, dua edercesine göğe ellerini açan, cıvıldayan kuşları konuk eden o kuru ağaçlar huzur veriyor artık bana. İnsanlara belki de kendime benzettiğimden bir başka görünüyor kış ağaçları artık bana. Tıpkı ana rahmine düşen bir zerrenin hayat bulması, dünyaya gelmesi, büyümesi; ömrün ilkbaharı olan gençlikte tüm güzelliklere sahip olması, sonra olgunlaşması, meyve vermesi, çoluk çocuğa karışması ve yaz mevsimini bazen güzellikleriyle bazen zorluklarıyla yaşaması gibi. Hiç beklenmedik bir zamanda kapımızı çalan sonbaharda sararıp, solup yapraklarımızı dökmüyor muyuz ağaçlar gibi. Ve bir gün bir başka baharın olmayacağını bilerek girmiyor muyuz kış mevsimine ? Ama olsun kış mevsiminde bile gün batımını izlemek, giden geminin ardından bakakalmak, ağaçlar gibi tekrar baharı yaşayamayacak olduğumu bilsem de kışı yaşamak her şeye rağmen güzel. Nazım’ın dediğince: “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine bu hasret bizim…”

  • Ben Badem Ağacı

    Nurten B. AKSOY * Çok uzun süren, karanlık mı karanlık ve soğuk kış günlerini geride bırakmaya başladık. Onca yağmur, kar ve fırtınanın ardından güneş sıcacık yüzünü göstermeye başladı. Elimizi, sırtımızı çok ısıtamasa da en azından yüreğimizi ısıtıyor. Aslında kış mevsiminin son ayını yaşıyoruz yani daha göreceğimiz soğuk günler var önümüzde, daha cemreler yeni düşecek; havaya, suya, toprağa… ama olsun baharın kokusu sardı sanki dört bir yanımızı… Dallar kıpırdanmaya, kabarmaya başladı bile. Aslında böyle havalarda hep endişelenir, yalancı bahar deriz ya... Ya ağaçlar çiçeğe durursa ya çiçeklenip de aldanırsa, yeniden gelecek soğuklara dayanamaz da donarsa diye… İşte dallar kıpırdanmaya, kabarmaya başladı bile, yakında pıtrak gibi patlar o görkemli pembe, beyaz çiçekler… Ama ben, hep aynı tuzağa düşerim, hep aldanırım, hep vaktinden önce bahara kavuşmak isterim. Kim miyim ben? Ben badem ağacı; aceleci, şaşkın, talihsiz ve zavallı... Baharın müjdecisi derler bana; ilk ben tomurcuklanırım, ilk ben açarım pembe pembe. Daha bahar gelmeden biraz ısınan havalara, yalancı baharlara kanarım hep. O gövdemi saran güneş ışınları, dallarımı okşayan ılıklık yüreğimi yumuşatıverir hemen, kıpır kıpır olur içim. Yapraklarım daha gövermeden tomurcuklarım patlayıp açılıverir. Tüm bakışları üzerine toplayan bir görsel şölene döner görüntüm, o pespembe çiçeklerim sarmalar dallarımı. Mutlulukla açarım kollarımı gökyüzüne doğru, bahar geldi diye haykırırım. Sonra, sonra birdenbire o yalancı bahar yeniden kışa bırakır yerini. Kara bulutlar önce güneşin ışıklarını örter, sonra kaplar bütün gökyüzünü, mavilikler siyaha döner. Acı bir rüzgar esmeye başlar inceden, fırtınaların habercisi olan, ardından da kar düşer dallarıma, çiçeklerimin üstüne. Kolumu, kanadımı kırar fırtına, çiçeklerimi dondurur kar ve buz. Yaralı, kırık ve bitkin öyle girerim ben her seferinde gerçek bahara, bir yanım eksik. Ah insanoğlu ah! Hiç ibret almaz mısın benden, yüreğini ısıtan her güneşe açarsın içini. Hep umutlarının üstüne karlar yağdırır, hep eksik erişirsin bahara... Belki de baharı göremeden karışıp gidersin toprağa... Nurten Bengi Aksoy ARKADAŞIM BADEM AĞACI Sen ağaçların aptalı Ben insanların Seni kandırır havalar Beni sevdalar Bir ılıman hava esmeye görsün Düşünmeden gelecek kara kışı Açarsın çiçeklerini... Bense hayra yorarım gördüğüm düşü... Bir güler yüz, bir tatlı söz.. Açarım yüreğimi hemen Yemişe durmadan çarpar seni karayel Beni karasevda Hem de bilerek kandırıldığımızı Kaçıncı kez bağlanmışız bir olmaza Ko, desinler bize şaşkın Sonu gelmese de hiç bir aşkın Açalım yine de çiçeklerimizi Senden yanayım arkadaşım Havanı bulunca aç çiçeklerini Nasıl açıyorsam yüreğimi Belki bu kez kış olmaz Bakarsın sevdan düş olmaz Nasıl vermişsem kendimi son sevdama Vur kendini sen de bu güzel havaya... Aziz NESİN

  • İnci Küpeli Kız

    Nurten B. AKSOY * İnci Küpeli Kızın ressamı Vermeer ve tabloları hakkında çok fazla bilgi bulunmamakta. Ancak Jan Vermeer’in genellikle evlerin içindeki gündelik hayatı betimleyen tablolarıyla tanınmış Hollandalı bir Barok ressam olduğu biliniyor. Yaşamı boyunca başarılı, taşralı bir tür ressamı olarak tanınan Vermeer 1632-1675 yılları arasında yaşamış. Hayatı boyunca diğer ressamlara oranla çok daha az sayıda tablo yapmış olması, onun mükemmeliyetçiliği ile bağdaştırılır. Bundan dolayı hem yaşamında maddi sıkıntılar çekmiş hem de ölümünden sonra ailesine yüklü miktarda borç bırakmıştır. Resimlerinde parlak renkler, canlı tonlar ve pahalı boyalar kullanarak çok titiz, özenli ve yavaş çalışan ressam, özellikle ışık oyunları ve yansımaları ustalıkla kullanmış ve eserlerine hem halkı hem de pek çok ressamı hayran bırakmıştır. Bütün eserlerini titizlikle yapan ve yavaş çalışan ressamın bir yılda en fazla üç tablo yaptığı rivayet edilir. Bunların yanı sıra, 17. Yüzyıl ressamları arasında en kaliteli malzemeleri ve en pahalı boyaları kullanan isim de hiç kuşkusuz Johannes Vermeer’dir. Ünlü ressam, genellikle günlük yaşamı konu alan iç mekanlar çizdi. Bunlar; evin içinde masa başında oturan, dışarı bakan veya enstrüman çalan kişiler, özellikle kadınlardı. Yaşadığı yer olan Hollanda’nın Delft şehri manzaraları da Vermeer tarafından tabloya aktarılmıştır. Kullandığı tekniği kimden öğrendiği ya da nasıl geliştirdiği bilinmeyen, mükemmeliyetçilik tutkusuyla az sayıda eser veren ressamın 43 yıllık yaşamında sadece 35 eser yaptığı biliniyor. Ölümünden sonra iki yüzyıl boyunca unutulan Vermeer, 1866 yılında sanat eleştirmeni Thoré Bürger tarafından tekrar keşfedildikten sonra yeni bir üne kavuşmuş ve eserlerinin kopyaları yapılmış. Gizemli kimliği nedeniyle sahte resimleri bile büyük paralar kazandırmış. Hollanda Altın Çağının en önemli ressamlarından kabul edilen Vermeer, bu gizemli kimliğiyle pek çok besteci, ressam ve senaristi etkilemiş, eserlerini konu alan romanlar yazılmış, filmler yapılmıştır. Onun en ünlü eseri kabul edilen İnci Küpeli Kız tablosunda resmedilen kızın hayal ürünü değil de gerçek bir model olduğu ve ressamın kızı ya da bir yakını olduğu düşünülmektedir. Eser üzerinde yapılan araştırmalar modelin hayali değil gerçek olduğu noktasında birleşince, insanların hayal gücü bu gizem üzerinden romantizmi tetikleyerek ortaya ressamı ve sır dolu güzel aşkını anlatan yeni eserler çıkmış. Tracy Chevalier, İnci Küpeli Kız romanında, ressamın sanatsal bakış açısını ve duygusal uyanışını, tarihsel ve kurmaca bir örgüyle bir araya getirmiş. On yedi yaşındaki Griet’in gözünden, 1660’lı yılların Hollanda'sını, Vermeer’in en ünlü resimlerinden birine ilham veren genç kadının düşlerle dolu portresiyle anlatmış. Yönetmen Peter Webber tarafından 2003 yılında yapılan İnci Küpeli Kız filmi ise aynı adlı romandan Olivia Hetreed tarafından uyarlanmış. Scarlett Johansson, Colin Firth, Tom Wilkinson ve Cillian Murphy filmde rol almış. 1665 yılında Hollanda’da geçen filmde on yedi yaşındaki Griet’in, babasının bir iş kazası sonucu kör kalması nedeniyle ailesini geçindirmek için çalışmak zorunda kalarak, Johannes Vermeer adlı bir ressamın evine hizmetçi olarak alınması ve sonrasında gelişen olaylar konu alınmış.

  • Harita Metod Defteri'yle Geçmişe Yolculuk

    Nurten B. AKSOY * 2015 yılının Kasım ayında yayınlanan Murathan Mungan’ın "Harita Metod Defteri" adlı kitabı, yazarın kendi yaşamını, doğduğu toprakları, ailesini anlattığı biyografik bir roman ya da anılar kitabı. İkinci kez okumaya başladığım kitabın her bir sayfasını içim burkularak, bazen gözlerim dolarak yeniden heyecanla okuyorum. "Geçmişi yalnızca ondan bir şey inşa edecekseniz anmalısınız," demiş eski ustalardan biri. Ben kendi payıma geçmişimden bunu yapmaya çalıştığımı söyleyebilirim. Ömrünün yıllarla ölçülen süresi 'kaç ortalı' olursa olsun, yaşamı boyunca kendine çizdiği yol haritasını izleyerek bıkmadan usanmadan ders çalışan, elinden kolundan, kucağından defter, kitap, kalem eksik olmayan “bir çocuğun” anılarını yazdığı kitaba Harita Metod Defteri adının yakışacağını düşündüm. Umarım okunması, yaşanmasından daha güzel bir hayatın kitabı olmuştur…. Diyor Murathan Mungan kitabın tanıtımında. Murathan Mungan, İsmail Beyle Muazzez Hanımın çocuğu olarak 1955 yılında İstanbul’da dünyaya gelir. Kısa bir zaman sonra annesinin psikolojik rahatsızlıkları ortaya çıkınca, babası henüz bir buçuk yaşındaki oğlunu alıp memleketi Mardin’e döner ve ikinci evliliğini yapar Habibe Hanımla. Murathan Mungan “Haboş” dediği annesinin, öz annesi olmadığını on yedi yaşına gelince öğrenir ve öz annesini aramaya başlar… Yazar kitabında çocukluğunu, gençliğini, o yaşlardaki duygularını, yaşadığı kentleri, anne ve babasını anlatırken bir yandan da ülkenin yakın tarihine ışık tutuyor. İşte Harita Metod Defteri bu minval üzre, yazarın yaşamının her sayfasını anlattığı, içiniz burkularak ve kendinizden pek çok şey bularak okuyacağınız bir kitap… Aynı dönemin, aynı toprakların çocukları olduğumuzdan, ben de kitapta öylesine çok ortak yaşanmışlık ve anı buldum ki kitabı bitirmek istemiyorum. Tabii Murathan Mungan'la çocukluğumuzda aynı evi, aynı oyuncağı paylaşmanın etkisi de var bunda. Yazarın geçen yıl yaptığı bir söyleşisinde o evin fotoğrafına bakarak çok kısa da olsa geçmişe bir yolculuk yaptık yıllar sonra… ............ Mardin'de iki katlı bir ev, alt katta biz oturuyoruz; annem, hasta babam ve kardeşlerim… Beş ya da altı yaşlarındayım, çoğu zaman kendi kendime oynuyorum evde, bazen de yakında oturan amcamlara gidiyoruz kardeşlerimle. Babam hep yatıyor, yarı felçli, ancak bastonuna tutunarak zar zor ayağa kalkabiliyor. Annem çalıştığı için evde yalnızken en büyük eğlencem, pencerenin içindeki geniş cumbada annemin diktiği bez bebeğimle ve oyuncaklarımla oynamak. Pencerenin önünden, üst kattan inen elektrik telleri geçiyor. Bir gün belki bilerek, belki de farkında olmadan o tellere dokunuyorum ve cereyana kapılıyorum. O gün okula gitmeyen ağabeyim de beni kurtarmak için bana sarılınca ikimiz birden bayılıyoruz. Yattığı yerden ne olduğunu anlamaya çalışan ve durumun kötüye gittiğini fark eden babam zar zor kalktığı yatağından uzanarak bastonuyla telleri koparıyor ve bizi kurtarıyor. Babamın bağrışlarına ilk koşan üst kat komşumuz, avukat amcanın karısı Habibe teyze oluyor. Ve bizi apar topar hastaneye götürüyorlar. Hastanedeki tedavi faslından sonra eve geliyoruz ve çocukluğumun en tatlı (!) anılarından biri olan bir kucak dolusu şeker kalıyor aklımda o günlerden… Habibe Teyzenin benim yaşlarımda, Muro diye seslendikleri bir oğlu var, Murathan. Ona üstü açık spor bir oyuncak araba alıyorlar, içine binilebilen türden, rengi kıpkırmızı… Muro bazen beni de arabasına bindiriyor ve evin önündeki kaldırımda geziyoruz, etrafa caka satarak. O sanki benim 'Beyaz atlı prensim'… Benim onunla paylaşacağım öyle süslü, pahalı oyuncaklarım yok. O nedenle ben de ona, yarım yamalak öğrendiğim, içinde onun adı geçen bir türkü söylüyorum… Muratgilin damından atlayamadım Liralarım döküldü toplayamadım. Mardin kapısında vurdular beni Hevsel bahçesine koydular beni Gözüm kapanmadan görseydim seni Vurmayın arkadaşlar ben yaralıyam El alem al giymiş ben karalıyam İşte ben bu türküyü ne zaman duysam gözlerim dolar ve hep o kırmızı arabayı, beni arabasıyla gezdiren Murat'ı hatırlarım. Sene 1960… Babamın hastalığının ağırlaşması üzerine onu İstanbul'a götürmek için Mardin’den trene biniyoruz. Günlerce süren tren yolculuğu ve korkudan gözlerimi kapayarak ağladığım, bitmez tükenmez kapkara, upuzun tüneller... Mardin'den belleğime kazınmış en acı (belki de en güzel) anılar… Sene 2012, aradan 52 yıl geçmiş. Efil efil ıhlamur kokan bir mayıs günü… Okuduğum gazetede yazar Murathan Mungan'la yapılmış bir söyleşi çarpıyor gözüme. O güne kadar Murathan Mungan, benim için bir sürü kitabı, şiiri olan usta bir kalem. Hepsini değilse de kitaplarından bazılarını okumuşum ama işte o kadar. Yaşamı hakkında çok da bir şey bilmiyorum… Yazar gazetedeki söyleşide çocukluğunun Mardin'de geçtiğini, oradaki evlerini filan anlatıyor. Birden zihnimde bir şimşek çakıyor, gözümün önünde çocukluğum canlanıyor, “acaba?” diyorum ve o güne kadar dikkat etmediğim bazı ayrıntıları internetten araştırarak öğreniyorum. Murathan Mungan Mardinli, babası avukat, 1955 doğumlu vs. vs. Tekrar “acaba?” diyorum, bu Murathan benim çocukluk arkadaşım Muro olabilir mi? Hemen ağabeyimi arıyorum telefonla, aklıma takılanları soruyorum. Habibe teyzelerin soyadının Mungan olduğunu teyit ediyorum. Severek okuduğum ünlü yazarın çocukluk arkadaşım olduğunu yıllar sonra fark ediyorum, hem şaşırıyor hem de çok seviniyorum. Yıllar öncesinin anıları yeniden resm-i geçit yapıyor gözlerimin önünde… Bir imza gününde buluşuncaya değin… Ve Harita Metod defterine benim adım da kaydoluyor...

  • Sait Faik Abasıyanık

    Nurten B. AKSOY * Türk hikâyeciliğinin önde gelen ismi Sait Faik Abasıyanık, çağdaş hikâyeciliğe yaptığı katkılarla Türk edebiyatında bir dönüm noktası sayılır. Modern Türk hikâyeciliğinin öncülerinden olan Sait Faik, getirdiği yeniliklerle 'kökü kendisinde olan' bir yazar olarak kabul edilir. Klasik öykü tekniğini yıkarak doğayı ve insanları basit, samimi, hem iyi hem kötü taraflarıyla oldukları gibi fakat şiirsel ve usta bir dille anlattı Bunu yaparken Cumhuriyet sonrasının pek çok sanatçısı gibi Batı'daki gelişmelere bağlı kalmadı hiçbir edebî anlayışın etkisinde hareket etmedi ve belli bir tarzın takipçisi olmadı. 1906-1954 yılları arasına sığdırdığı kısa ömründe, edebiyata ilk önce şiir yazmakla başlayıp daha sonra hikâyede karar kılan Sait Faik, Çağdaş Türk hikâyeciliğinin mihenk taşlarındandır. 1930’larda başladığı yazı hayatı boyunca “sorumlu avare, gözlemci balıkçı, çakırkeyif sirozlu, küfürbaz şair, müflis tacir, züğürt yazar, hamdolsun diyemeyen rantiye, anadan doğma çevreci” gibi çeşitli sıfatlarla anılan Abasıyanık’ın tüm yazdıkları bir şair duyarlılığı içerirdi. Öykü, roman ve şiirlerini yaşamın hakkını vermek için yazan Sait Faik’in, sürekli kullandığı ana tema yaşama sevincidir. Sıradan insanlar, işsizler, hamallar, balıkçılar, sokak kadınları, kimsesiz çocuklar, emekçiler ve küçük burjuvalar onun insanlarıdır. O bu insanlarda evrensel insanı yakalayan bir İstanbul öykücüsüdür. Doğa güzellikleri karşısında başı dönen Abasıyanık’ı, toplumsal sorunlar bireysel planda bir hayıflanmaya sürüklemiştir. Böyle anlarda karamsar bir tablo çizmiş, toplumsal çelişkiler karşısınday öfke, yenilgi ve kaçış duyguları yaşamıştır. “Hikâyelerimde şiir kokusu var diyorsunuz. Bir iki tane de şiir yazdım, içinde hikâye kokusu var dediler. Demek ki ben ne hikâyeciyim ne de bir şair. İkisi ortası acayip bir şey. Ne yapalım beni de böyle kabul edin.” diyen Sait Faik’i ölüm yıldönümünde saygıyla anıyoruz… Kendi özgün dilini oluştururken André Gide, Comte de Lautréamont, Jean Genet gibi isimlerden etkilenen Abasıyanık, kendisinden sonra gelen Ferit Edgü, Adalet Ağaoğlu, Demir Özlü gibi pek çok yazara da öncülük etti. Ölümünün ardından Burgaz Adası'ndaki evi müzeye dönüştürülen yazar adına her sene öykü ödülü de verilmektedir. O ve Ben Sana koşuyorum bir vapurun içinden Ölmemek, delirmemek için. Yaşamak; bütün adetlerden uzak Yaşamak. Hayır değil, değil sıcak Dudaklarının hatırası Değil saçlarının kokusu Hiçbiri değil. Dünyada büyük fırtınanın koptuğu böyle günlerde Ben onsuz edemem. Eli elimin içinde olmalı. Gözlerine bakmalıyım Sesini işitmeliyim Beraber yemek yemeliyiz Ara sıra gülmeliyiz. Yapamam, onsuz edemem Bana su, bana ekmek, bana zehir Bana tat, bana uyku Gibi gelen çirkin kızım Sensiz edemem...

  • Aramızdan Bir Kimse Emir Aksoy

    Nurten B. AKSOY * Müzisyen Emir AKSOY'la TANIŞMA Bugünkü konuğumuz geçtiğimiz günlerde ilk şarkısı dijital ortamlardaki resmi müzik kanallarında yayınlanan Emir AKSOY. 1988 doğumlu olan Emir Aksoy, Boğaziçi Üniversitesinde Uluslararası İlişkiler ve Siyaset Bilimi okudu. Antalya’da yaşıyor. Farklı bir alanda eğitim görse ve çalışsa da yoğun bir ilgiyle müzikle uğraşıyor, gitar çalıyor, konserler veriyor, İnternet'ten yayınlanan konuklu video programları yapıyor... Sevgili Emir Aksoy, bizler sizi sosyal medyada yayınladığınız bestelerinizden, söylediğiniz şarkılardan ve çeşitli mekanlarda verdiğiniz konserlerden tanıyoruz. Bize öncelikle kendinizi tanıtır mısınız? Merhabalar, 1988 yılında Antalya’da doğdum, üniversiteye kadar da orada büyüdüm, okudum ve yaşadım. Boğaziçi Üniversitesinde okumaya başladığım 2005’ten 2017 yılına kadar da İstanbul’da yaşadım. Peki, müziğe başlayalı kaç yıl oldu, gitar dışında çaldığınız bir enstürman var mı? 20 yıl olmuş gitar çalmaya başlayalı, bunun son 14-15 senesinde kendi müziğimi üretmeye gayret ettim. Başına geçtiğim enstrümanlardan basit sesler çıkartabilsem de gitar dışında “çalabiliyorum” dediğim bir enstrüman henüz yok. Gitarı da şarkılarımı üretecek kadar, yani derdimi anlatacak kadar çalıyorum zaten. Müziğe ilgi duymanızdaki etkenler nelerdi? Daima müzik dinlenen bir evde büyüdüm, annem ve babam müziğe gönülden bağlı insanlardı. Üstelik, Türkçe müziğin en kalitelilerinin ana akım olduğu yıllarda büyümenin avantajını yaşıyoruz tüm bir nesilce. Şarkılarınızı yazarken ve bestelerken neler düşünüyor, nelerden etkileniyorsunuz, sadece kendi yazdığınız sözleri mi besteliyorsunuz? Feyz aldığım, daha doğrusu dinlemekten keyif aldığım çok fazla isim var; Sezen Aksu ve tüm öğrencileri örneğin… Ayrıca, alternatif müzik sahnesinde de birbirinden muhteşem ve ilham verici insanlar var. Hal böyle olunca kendi şarkılarım kadar çalmaktan keyif aldığım onlarca muhteşem şarkı var tabii. Aslında konusu ne olursa olsun güzel yazılmış sözler beni motive ediyor. Bazen başka dostlarımın şiirlerini veya yazdıklarını, bazen de kendi sözlerimi besteliyorum, böylece konular da tek tip olmuyor. Sanırım okul yıllarında birlikte müzik yaptığınız arkadaşlarınız oldu, onlarla çalışmalarınızı halen sürdürüyor musunuz? Aslında senelerce Emir Bey adı altında kalabalık ve değişime açık bir kadroyla müzik yaptım ve bundan da çok keyif aldım, ancak birlikte müzik yaptığım dostların yoğun olması ve bir araya gelemememiz sonucunda, tek başıma şarkılarımı çalmaya devam ediyorum bir süredir. Oturma odamda provamı yapıp konsere hazırlanabiliyorum yani! Şu ana kadar kaç şarkı bestelediniz, bunların içinde sizce özel yeri olan şarkınız var mı? Şarkı formatında diyebileceğim 14-15 kadar bestem var, bunların iki tanesinin içime sinecek kalitede, yaklaşık yarısının da o ya da bu şekilde kayıtları var. Bir albümlük iş birikti yani. Peki resmi olarak dijital ortamda yayınlanan ilk şarkınız TANIŞMA'yı bize biraz anlatır mısınız? Tanışma 'nın sözleri sevgili Levent Sevi 'nin on yıldan da evvel yazdığı aynı isimli güzel şiirinden. Şiiri gibi bestem de on yaşının üzerinde. Bu on yılda bu şarkıyı müzisyen arkadaşım Emre Malikler ile ilki 2009, ikincisi 2013'te olmak üzere kaydedip önce Myspace , sonra da Soundcloud üzerinden kendimce paylaşmıştım. Geçen yıl Emre'nin kapısını bir kez daha çaldım "Şu benim sandıktakilerin üzerinden geçsek, parça parça onları işleyip dağıtım kanallarından resmi olarak yayımlasam" dedim. Araya salgın girdi, bekleyelim dedik, sonra bu sürecin bekleyerek geçmediğini öğrendik ve planları biraz daha basitleştirip yola koyulmaya karar verdik. Tanışma Emre ile bu yıl yeniden kaydettiğimiz ve resmi olarak yayımlanan iki eserimin ilki. İkincisi de önümüzdeki ay gelecek. Çok kaliteli ve saygın bir üniversitede çok iyi bir eğitim aldığınızı biliyoruz, peki bu eğitimin ışığında bize gelecekle ilgili düşüncelerinizi kısaca anlatır mısınız? Son aylarda yaşananları büyük öfke ve üzüntüyle izlediğim okuluma ve okulumun bana kazandırdığı her şeye (arkadaşlarım, hocalarım, vizyonum…) müteşekkirim. Köklü kurumların en benzersiz yanı da size eğitim dışında bir kültür aktarmaları. Sürekli artan bir karanlığın içindeyiz hep beraber. Üstelik bu karanlık sanılanın aksine, olana alternatif üreten bir karanlık da değil, olanı yok edip sonrasını planlamayan bir karanlık. Aynı sebepten de sürdürülebilir olmayan yani hiçbir şekilde geleceği olmayan ve bunun farkında olarak delirmiş bir karanlık. Yaşadığımızdan daha da kötü günler göreceğimize ne yazık ki eminim, ama oluşacak enkazı temizleyip olması gerekeni inşa etmek de hepimizin görevi… Peki, sadece müzik yaparak bizim toplumumuzda karnınızı doyurabilir misiniz? Ben doyurmaya gayret etmiyorum, bir işe para karışınca onun dokunulmazlığı da azalıyor çünkü... Ancak yaşadığımız şu pandemi dönemini saymazsak az da olsa doyurabilenleri görüyordum çevremde ve mutlu oluyordum. Ama ne yazık ki şu günlerde müzisyenler çok zor günler yaşıyor. Müzik dışındaki yaşamınızda nelerle uğraşıyorsunuz? Bugüne kadar profesyonel anlamda yazı yazma, içerik üretme, proje geliştirme, dijital pazarlama ve iletişim tasarlama gibi birbiriyle bir şekilde ilişkili pek çok alanda çalıştım. Bunların içinde popüler bir dijital mecranın genel yayın yönetmenliğini yapmak da vardı, yeni kurulmuş bir şirketin pazarlamasını yönetmek de. İş hayatının yanı sıra on seneden fazla zamandır kişisel yazılarımı yazdığım Gözümün Seyir Defteri adlı bir bloğum var. Ayrıca 2019'da hayata geçirdiğim karsimuzik.com ve Karşı Müzik'in sosyal medya hesaplarında alternatif sahnemizin güncel üretimlerini paylaşıp arşivliyorum. Yine 2015'ten bu yana beehy.pe adlı uluslararası bir müzik bloğuna Türkiye’deki alternatif müziklere dair yazılar yazıyorum. Salgın döneminde bol bol okumaya gayret ettim. Bisiklete binmek ve yeni edindiğim piyanoda ilerlemeye çalışmak da şu anki diğer uğraşlarım. Yaşamınızda müzik olmasaydı sizce onun yerini ne alırdı? Daha çok yazı yazardım kesinlikle ya da daha çok fotoğraf çekerdim. Aslında müziğin yanı sıra bu ikisini de yapıyorum ama müzik, hayatımda hiyerarşik olarak hepsinin üstünde yer alıyor. Müzik yaparken batıl inançlarınız, uğurlu olduğuna inandığınız eşyalar ya da objeleriniz var mı? Sanırım yok, sadece giydiklerime dikkat ederim. “Sahne ciddi iştir” gibi bir cümle oturmuş kafama vaktiyle, çıkmıyor. İyi ki de çıkmıyor… Müzik yaşamınız boyunca sizi en çok etkileyen müzisyen veya müzik gruplarını söyler misiniz? Sezen Aksu, Mazhar Alanson, Ceyl’an Ertem, King Crimson, Emir Yargın… Bu güzel söyleşi için size teşekkür ediyor ve tüm yaşamınızda başarılar ve mutluluklar diliyoruz… Ben de sizlere teşekkür eder Mavi ADA dergisine yayın hayatında başarılar dilerim… https://open.spotify.com/artist/6jjie4ycJ9AxnKbEgvyiVv https://www.youtube.com/EmirAksoyMusic https://www.instagram.com/aksoyemir/ https://twitter.com/beyemir https://www.facebook.com/emiraksoymusiki/

  • Aramızdan Bir Kimse Zeki Sarıhan

    Nurten B. AKSOY * HAYDARPAŞA KİTAP GÜNLERİNİN ARDINDAN Kadıköy Belediyesi tarafından geçen yıl ilk kez Haydarpaşa Garında düzenlenen ve yüz bin kişinin ziyaret ettiği Kitap Günleri'nin ikincisi, bu yıl yine 3-11 Haziran tarihleri arasında Haydarpaşa Garında gerçekleşti. Osmanlının son yıllarında 2. Abdülhamit döneminde İstanbul-Bağdat demiryolu hattının başlangıç istasyonu olarak yapılan Haydarpaşa Garının gerek İstanbulluların gerekse Anadolu'dan İstanbul'a gelenlerin anılarındaki yeri bambaşkadır. 1960 yılında Anadolu'nun en ücra köşesinden kara bir trenle yola çıkan ve Haydarpaşa Garına geldiğinde ilk kez denizi ve martıları gören bir kız çocuğunun anılarında olduğu gibi. 1908 yılında Haydarpaşa'da başlayan tren seferleri 2013 yılında tren yollarında yapılmaya başlanan ve hala bitirilmeyen yenileme çalışmaları nedeniyle artık yolcularına hizmet vermiyor. Hakkında çıkarılan otel, AVM yapılacak haberleri nedeniyle uzun zamandır mahzun ve boynu bükük duran Haydarpaşa Garı "Kitap Günleri" etkinliğiyle iki yıldır o çok özlediğimiz cıvıl cıvıl kalabalıklarına yeniden kavuştu. Gerçi şimdilerde peronlarda tren sesleri, sevdiklerini uğurlayanlar, kondoktörlerin düdük sesleri yok ama her yeri kitap kokusu, kitap alma telaşındaki insanların cıvıltıları doldurmuş. Geçen yıl büyük bir keyifle ziyaret ettiğim kitap fuarını bu yıl evimin tam da karşısında, bir başka deyişle ‘burnumun dibinde’ olmasına rağmen az daha kaçırıyordum. Elimde olmayan nedenlerle ancak kapanış günü akşamüstü gidebildiğim fuar yine hıncahınç doluydu, ama bu doluluk öyle TÜYAP'taki gibi tıkış tıkış mekânlarda avare dolaşan bir kuru kalabalık değildi. İnsanlar buraya gerçekten kitap almaya, sevdikleri yazarları görmeye, Garın o hasret kokan peronlarında ve vagonlarında bir anlamda anılarını yaşamaya gelmişlerdi, tıpkı benim gibi... Kitap Günlerinin başladığı ilk günlerde İstanbul'da olabilseydim eğer 'Parasız Yatılı' ve 'Kırk Yedililer' kitaplarının yazarı Fürûzan'ı, tüm kitaplarını severek okuduğum Ayşe Kulin'i, hemşerim ve çocukluk arkadaşım Murathan Mungan'ı, taa Konya'dan kalkıp gelen şair dost Ahmet Üresin'i görmeye gidecektim, ama olmadı, daha doğrusu olamadı. Neyse ki nefes nefese olsa da son güne yetişebildim. Tek tek, tüm yayınevlerinin o rengarenk kitaplarla süslü stantlarını dolaştım, çantamdaki son kuruşu harcayana dek bir kucak dolusu kitap aldım. Ataol Behramoğlu'nu, Hanefi Avcı'yı, Doğu Perinçek'i, Sunay Akın'ı ve kitaplarının başında okuyucularını heyecanla bekleyen biraz ürkek, biraz mahcup amatör yazarları görme fırsatı buldum. Çocukların, gençlerin kitaplara ilgisi mutluluk vericiydi. Aslında Kitap Fuarına gitmek istememin özel bir nedeni de üç yıldır hasbel kader benim de yazılarımla katıldığım maviADA Dergisi ile halen editörlüğünü yapmaya çalıştığım Güneş Ülkesi Dergisinin değerli yazarı ve eğitimci Sayın Zeki Sarıhan'ı yakından tanıyıp sohbet etmekti. Zeki Sarıhan’ı sanal alemdeki yazılarından tanıyordum ama “Sarıhan” adının benim anılarımda özel bir yeri vardı. 1980’li yılların başında 12 Eylül Darbesinden bir yıl sonra atandığım ve dört yıl görev yaptığım Fatsalıydı Zeki Hoca ve o bilmese de yakın akrabalarından biri Fatsa’da komşumdu. Küçük ama şirin bir Karadeniz kasabası olan Fatsa halkı aydın ve okumuş insanlardı, orayla ilgili pek çok anı biriktirmiştim. O nedenle Zeki Sarıhan’la tanışmayı çok istiyordum. Garın son peronuna girerken heyecanım iyice artmıştı, acaba geç kalmıştım da Zeki Bey gitmiş miydi diye düşünürken son peronun sonundaki Güzel Ordu Kültür Sanat Derneğinin stantını ve kitaplarının başında oturan Zeki Sarıhan’ı gördüm. Yanına yaklaşıp kendimi tanıttım, sevecen bir öğretmen edasıyla karşıladı beni. Tanışmamızın ardından bir devir onun da yazılarını yayınladığı maviADA dergisinden söz ettik. Geçmişten, Fatsa’dan, öğretmenlikten, yazma sevdasından ve yazdığı kitaplardan konuştuk. Kendisine yönelttiğim sorulara geçmeden ZEKİ SARIHAN’ı kısaca tanıtayım. 1944 yılında Fatsa'nın Beyceli köyünde dünyaya gelen Zeki Sarıhan, 1964 yılında Ladik Akpınar İlköğretmen okulunu bitirerek üç yıl ilkokul öğretmenliği yapmış. 1970 yılındaysa Gazi Eğitim Enstitüsü Türkçe Bölümünü bitirerek öğretmenlik yaşamına Türkçe öğretmeni olarak 1993 yılına kadar devam etmiş. Daha öğrencilik yıllarında başlayan okuma, yazma ve araştırma merakı; okul duvar gazetesine yazdığı köşe yazıları öğretmenlerinin ilgisini çekmiş, 1980 yılında arkadaşlarıyla aylık Öğretmen Dünyası dergisini kurarak 2011 yılına kadar bu derginin yazı işleri müdürlüğünde bulunmuş. Eğitim Hakkını Savunma Komitesi sözcülüğü ve 2003 yılında kurulan Ulusal Eğitim Derneğinin üç dönem başkanlığını yapmış. Zeki Hoca yurt içinde ve çeşitli Avrupa ülkelerinde eğitim ve tarihle ilgili konferanslar vermiş, panellere katılmış. Yayımlanmış 36 kitabı içinde 4. ciltlik “Kurtuluş Savaşı Günlüğü” 1990'da Afet İnan Tarih Araştırmaları ödülüne, “Kurtuluş Savaşı Kadınları” 2006’da Yunus Nadi Sosyal Bilimler Ödülüne, “Milli Mücadelede Maarif Ordusu” adlı kitabı da 2014’te Nafi Atuf Kansu Eğitim Araştırmaları ödülüne değer görülmüş. EĞİTİMCİ YAZAR ZEKİ SARIHAN’LA KÜÇÜK BİR SÖYLEŞİ Nurten Bengi Aksoy: Zeki SARIHAN kimdir, birkaç cümleyle nasıl anlatılabilir? Zeki Sarıhan: Siz nasıl tanıyorsanız aşağı yukarı öyledir. Ben kendimi şöyle sanıyorum: Mazlumlardan yana, emeğin en yüce değer olduğuna inanan, yurduna ve halkına derin bağlarla bağlı, öğretmenliğe doyamayan bir köylü çocuğu. Nurten Bengi Aksoy: Yazdıklarınızdan edindiğim izlenimlere göre zor bir hayatınız olmuş. Hemen hemen tüm öğretmenliğiniz devletle çatışmayla geçmiş. Bu çatışmanın izleri yazdıklarınıza da sinmiş, daha doğrusu yazmak bir mücadele, hatta ayakta kalma yöntemi gibi. Siz bu hali nasıl açıklıyorsunuz? Zeki Sarıhan: Yukarıdaki tanımları yaptıktan sonra neden devletin hıncını üzerime çektiğim anlaşılır. Pek çok insanın başına gelen olaylar. Doğru söyleyen ve dokuz köy hikâyesi. Benim de yalnız iki silahım oldu İkisi de yazı aracı. Tebeşir ve kalem. Şimdi elimde yalnız kalem (klavye) kaldı. Onunla idare ediyorum. N urten Bengi Aksoy: Köy Enstitüsünde yetişmiş bir öğretmen olarak, bugünkü eğitim sistemimizle ilgili neler söylersiniz? Zeki Sarıhan: Siz de başka bazıları gibi benim köy Enstitüsünde okuduğumu sanmışsınız. Öğretmen Okuluna girdiğim 1958’de Enstitülerin adı değişeli dört yıl olmuştu. Bu kurumların programını 1946’dan sonra zaten değiştirmişlerdi. Neyse… Öğretmen Okulunun birçok öğrencisi de öğretmenliğinde ve düşün hayatında Enstitü mirasını içselleştirerek sürdürdü. Eğitim köprüsünün altından o tarihten beri çok sular aktı. Bugünkü iktidar, kendi ifadeleriyle “dinci ve kinci” kuşaklar yetiştirmek işine soyundu. Bunun açılımı, sömürü ve zulme ses çıkarmayan, bilimden habersiz, itaatkâr bir sürü yetiştirmektir. Bunun sürdürülebilir olmadığı kanısındayım. Onursal Genel Başkanı olduğum Ulusal Eğitim Derneğinin eğitimdeki hedefi "Bağımsızlıkçı, aydınlanmacı, halkçı eğitim”dir. Nurten Bengi Aksoy: Bildiğim kadarıyla genellikle ülke sorunları, siyaset, kuşağınızın sancıları konularınız olmuş… Kaç kitabınız var Sayın Sarıhan? Bu kitaplarda genelde neleri işlediniz? Zeki Sarıhan: Mayıs 2017’de yayımlanan Akpınar’da Okurken, 36. kitabımdır. Kitaplarımın türleri Kurtuluş Savaşı tarihi, yerel tarih, anı, deneme ve eğitimdir. Beş kitabım da yayımlanmayı bekliyor. Kurtuluş Savaşı’nı konu almamın nedeni, devrim pratiğimizde kendi devrimci mirasımıza yaslanma düşüncesidir. Başka ülke pratiklerinin çok öne çıkmasına bir itirazın ürünüdür. Nurten Bengi Aksoy: Neredeyse yarım asırdan fazladır yazıyorsunuz. Yazmanın insanın ve toplumun şekillenmesine katkısı var mıdır, yazmaya yeni başlayanlara bu doğrultuda neler önerirsiniz? Zeki Sarıhan: Yazmak, müthiş bir eylemdir. Yazı, icat edildiğinden beri vazgeçilmez bir toplumsal görev yapıyor. Öğrendiklerimizin nerdeyse tamamını yazılardan edindik. “Kalem kılıçtan keskindir” sözü yazının gücünü anlatmak için kullanılmış. Benim yazdıklarımın da boşa gitmediğini, verilen ödüllerden ve okurlarımdan aldığım olumlu tepkilerden anlıyorum. Sosyal medyada paylaştıklarımın da işe yaradığını anlıyorum. Ancak son yıllarda yayıncıların arayıp sorduğu bir yazar değilim. Bunun nedeni yayın piyasasının belli ideoloji sahipleriyle tutulmuş olması. Demem şu ki gün benim günüm değil. Nurten Bengi Aksoy: Anılarınız ve yazdıklarınızdan geçmişe ve geleneklere bağlılığınızı biliyoruz. Bu bağlılıkla devrimci ve mücadeleci bir kişiliği birlikte nasıl yürüttünüz? Zeki Sarıhan: Ben fena halde yerli ve milliyim. Devrimci olmak da bunu gerektirir. Devrimci mücadelemizde bu toplumu harekete geçireceğiz ve ona yaslanacağız. Değişim ve adalet duygusunu onun geçmişinde, hislerinde arayıp bulacağız. Bunlar fazlasıyla da vardır. Sizi, maviADA'da, Türkiye halkının güneşli günleri için yaptığınız yayından ötürü kutlar, benim yazılarımı da oraya koyduğunuz için çok teşekkür ederim. Sayın Zeki Sarıhan kendisine yönelttiğim birkaç soruyu nezaketle yanıtladı. Aldığım kitapları imzaladı ve son olarak bir de anı fotoğrafı çektirdik. Kendisine teşekkür edip vedalaşırken yerimi öğretmenlerini ziyarete gelen öğrencilerine bırakarak ayrıldım oradan. Denizden esen ılık yaz rüzgârına doğru yürürken içimi dolduran kitap kokusu rüzgâra karışıyordu… Bize vakit ayırıp, sorularımızı yanıtladığı için maviADA adına Zeki Sarıhan’a çok teşekkür eder, bundan sonraki yaşamında sağlık ve esenlikler, çalışmalarında kolaylıklar dileriz…

  • Kimseye Etmem Şikayet

    Nurten B. AKSOY * Kimseye etmem şikayet ağlarım ben hâlime Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime Perde-i zulmet çekilmiş korkarım ikbalime Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime Bazen bir şarkı çalınır kulağınıza bir yerlerden, belki bir taş plaktan, belki bir gramofondan, belki cızırtılı bir radyodan… Farkında olmadan eşlik edersiniz o şarkıya içinizi yakan anılarla. O şarkının öyküsünü bilmeseniz de sözleri, ezgisi alır götürür sizi… İşte böyle bir şarkının ve yazarı İhsan Raif Hanımın öyküsü… Çerkes kökenli Servet Hanım ile 2. Abdülhamit dönemimin Nafıa ve Ziraat Nazırı Köse Mehmed Raif Paşa'nın kızı olan İhsan Raif Hanım 1877'de Beyrut'ta dünyaya gelir. Mithat Paşa’nın yetiştirdiği, Sultan II. Abdülhamit’in kendisinden pek hoşlanmadığı ve çekindiği için sık sık taşrada görevlendirdiği baba Raif Paşa çocuklarının eğitimine çok önem verir, onlara özel hocalardan müzik, edebiyat ve Fransızca dersleri aldırır. Küçük yaştan itibaren edebiyata ilgi duyan İhsan Raif, dönemin şairlerinden Rıza Tevfik'in etkisiyle hece ölçüsüyle halk şiiri tarzında şiirler yazmaya başlar. Şiirde hece ölçüsünü kullanan ilk kadın şairlerimizden olan İhsan Raif Hanımın sade bir dili, yalın bir anlatımı vardır. İlk çocukluk yıllarını Adana’da geçiren, iyi derecede Fransızca bilen ve Fransız Edebiyatına da ilgi duyan İhsan Raif’in şiirleri kadınsı, aşk dolu ve yoğun duygu içeriklidir. Şiirlerinden bazılarını kendisi, çoğunu da diğer sanatçılar bestelemiştir. İşte bu bestelenen şiirlerinden biri olan ve günümüzde de çok sevilen “Kimseye etmem şikayet ağlarım ben halime” diye başlayan şiiri, aslında İhsan Raif hanımın buruk yaşam öyküsünün bir parçasıdır. Bugün Şişli Kaymakamlığı olarak kullanılan, o günlerde Taş Konak diye de bilinen konakta Nafia ve Ziraat Nazırı Köse Mehmed Raif Paşa ailesi ve konak çalışanları yaşar. İhsan Raif’in; "O günler başka bir semâ altında, tomurcuk güllerin açtığı, uçarı gönüllerin coştuğu hayal ülkesiydi" diye hüzünle andığı konak, yine onun sözleriyle "şiirin, musikinin, sanatın beslendiği bir edebiyat mekânıdır.” İşte bu taş konakta bir gün henüz 13 yaşında olan İhsan Raif ile ablası Belkıs beşinci kattaki odalarında oynarken, odanın kapısı birdenbire açılır ve kızların o güne kadar hiç görmedikleri ve tanımadıkları bir adam girer içeriye. Belli ki adamın niyeti kötüdür ve İhsan Raif’i kaçırmak için gelmiştir. Adam İhsan Raif’i kaçırmaya teşebbüs eder, ama çocukların korkulu çığlıklarıyla geldiği gibi koşar adım merdivenlerden kaçarak gözden kaybolur. Adam kaçar ama kafalarda “Bu adam kimdir, nereden çıkmıştır, konağın içine nasıl girebilmiştir ve çocuklardan ne istiyordur?” gibi sorular kalır. Bir zaman sonra bu soruların cevabı bulunur. Eve giren davetsiz misafirin reji memuru Mehmet Ali adında bir adam olduğu ve evdeki hizmetkarların yardımıyla küçük kızı kaçırmaya kalkıştığı öğrenilir. Aslında konu çok da önemli değildir ama baba Raif Paşa hadiseyi kafasında büyütür. Adamı görmek dışında onunla hiçbir yakınlığı olmadığı ve tamamen masum olduğu halde, baba bu kötü olayın faturasını kızı İhsan'a keser. Mehmet Raif Paşa, kızı İhsan Raif’in ve diğer aile fertlerinin itirazlarına, ağlamalarına, yalvarmalarına aldırmaz. Çünkü bu olay ona göre artık bir namus meselesidir ve temizlenmelidir. Böylece 13 yaşındaki kızını hiç acımadan Mehmet Ali’yle evlendirir ve onları bir sürgün havasında İzmir’e yollar. İhsan Raif Hanım yaşadıklarını şöyle anlatır: “Babamın terazisinin şaştığını hiç görmedim ben. Onu Hazret-i Ömer adaletinin timsali bilirdim. Benim istikbalimi tartarken adil olmadı o terazi. Mehmet Ali’yle nikahlanmaktan başka çıkar yolum kalmadı. Günlerce gözyaşı döktüm, haftalarca yalvardım. Babacığım, masumum, bana kıyma, derslerimi tamamlayayım, yaşım küçük, beni yakma, diye dizlerine kapandım. Beni sevdiğim biriyle evlendir, telli duvaklı gelin et…” Kızının bu sözleri Raif Paşa’yı hiç etkilemez. İhsan Raif 13 yaşında gelin, 14 yaşında da anne olur. 1890 senesinde ailesinden, sevdiklerinden, çocukluk masumiyetinden ayrılmanın hüznünü ve hayal kırıklığını yaşarken bir de hiç tanımadığı ve sevmediği kocaman bir adamın karısıdır artık. İşte bu ruh hali içindeyken yazar o şiirini. “Kimseye etmem şikâyet; ağlarım ben halime /Titrerim mücrim (suçlu) gibi baktıkça istikbalime. / Perde-i zulmet (karanlık perdesi) çekilmiş korkarım ikbalime /Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime...” Beklenmeyen ve hayal edilmeyen bu evlilik sonrası, gönülsüz geldiği İzmir’den İstanbul’a dönüş yolunun kapalı olduğunu bilen İhsan Hanım, her şeye rağmen, zorla evlendirildiği adamı hiç sevmemesine rağmen bir dişi kuş içgüdüsüyle yuvasını sahiplenir. Ama tüm çabalarına rağmen hiçbir şey umduğu gibi olmaz. Mehmet Ali hayırsız ve sevgisiz bir adamdır. İçkiye ve gece hayatına düşkündü, günlerce eve uğramadığı olur. İhsan Raif Hanım o günleri şöyle anlatır: “İzdivacın asude cennetini harlı cehennem gayyasına çeviriyordu. Genç kalbimin heveslerini her zaman kırar, aşk beklentimi hüsrana boğar, sonra kendini sokağa atar, mutluluğu yuvasında aramaz, işkence ederdi…” İhsan Raif Hanım ancak on dört yıl sonra çapkınlıklarıyla kendisini hayattan bezdiren hayırsız kocadan boşanmasına izin çıkınca, 27 yaşında ve üç çocuk annesi bir genç kadın olarak döner İzmir’den İstanbul’a. Bir süre sonra sadece bir gün sürecek ikinci evliliğini yapar. Zorla elini öptürmek isteyen ikinci eşini hemen boşar. İlk ve tek büyük aşkı, entelektüel, yazar-çizer Şahabettin Süleyman ile 1914 yılında üçüncü evliliğini yapar. Artık dönemin tanınmış kadın şairlerinden olan İhsan Raif ile Şahabettin Süleyman çiftinin evi, Yahya Kemal’den Ahmet Haşim’e, Ruşen Eşref’ten Fazıl Ahmet’e devrin edebiyatçılarının toplantı yerlerinden birisi olur. Ne yazık ki Şahabettin Süleyman tatil için gittikleri bir Avrupa seyahatinde İspanyol gribine yakalanarak 1921 yılında hayatını kaybeder. Eşinin beklenmedik şekilde ölmesi İhsan Raif’in tekrar karanlığa gömülmesine yol açsa da yas döneminde hep yanında olan Strasburglu şair Bell ile dördüncü evliliğini yapar. Bell, İhsan Raif Hanım’a aşkından dinini değiştirerek Hüsrev adını alsa da bu son evliliği pek hoş karşılanmaz. Bu aşk ilişkisi İhsan Raif Hanımın, döneminde oldukça başarılı bulunan ve bestelenen şiirleriyle değil, hakkında çıkan dedikodularla anılmasına neden olur. Son eşiyle İsviçre’de yaşayan şair, Fransa ve Belçika gibi Avrupa ülkelerini de gezer. Son yolculuğu ise tedavi için gittiği Paris olur. Orada geçirdiği bir apandisit ameliyatı sırasında kırk dokuz yaşında hayata veda eder. Balkan Savaşı sırasında Hilal-i Ahmer (Kızılay) cemiyetinde gönüllü hemşirelik yapan, Milli Mücadele’nin de ateşli destekçilerinden olan İhsan Raif Hanım, yalnızca şiir yazmakla kalmaz, şiirlerini besteler, zaman zaman da piyanosunun başına geçip bestelediği şarkıları seslendirirdi. Güfte ve bestesi kendisine ait on dokuz yapıtı saptanmıştır; ayrıca başkalarının bestelediği şiirleri de vardır. “Kimseye etmem şikayet, ağlarım ben halime” şiirini ise Kemancı Serkisyan nihavent makamında bestelemiştir.

  • Bayramımız Mutlu Olsun mu

    Nurten B. AKSOY * Seneler seneler evvel, genç Cumhuriyetin en ücra köşelerinden bir şehirde dünyaya açtım gözlerimi. Şimdilerde bir yandan "dinlerin, dillerin, ırkların sentezi" diyerek göklere çıkarılan, bir yandan da kirli oyunlara alet edilen Mardin'de doğdum ben. Ailemin çok eski kökleri hakkında fazla bilgim yok aslında. Bildiğim, anne tarafımın Girit'ten göç eden bir "mübadil" aile olduğu, baba tarafımın da (belki Azeri) Bitlisli olduğu. Kaderin yazgısı işte, annemle babam bir şekilde buluşup evlenmişler ve bizler doğmuşuz Mardin'de. Sonra kader rüzgarları oralardan alıp İstanbul'a savurmuş bizi. Bazen oturup düşünürüm; "Ben neyim, kimim?" diye. Anne tarafımdan belki bir Rum vardı ailemde ya da baba tarafımdan bir Kürt ya da Arap... Bilmiyorum; ama o zamanlar kimseler dert etmezdi bunu. Mesela yengem İranlı bir Acem kızıymış, halam ise bir Ermeni kızını almış gelin olarak oğluna. Hem o zamanlar Türk, Kürt ya da Arap olmak nasıl dert değilse insanların dini de sadece kendilerini ilgilendirirdi; dert değildi yani. Soyumuz ne olursa olsun, bizler genç Cumhuriyetin çocuklarının çocukları olarak geldik dünyaya. Sonra okul yılları başladı bir koca şehirde, "yetmiş iki milletin" bir arada asırlardır kardeşçe yaşadığı Şehr-i İstanbul'da. Mahallemizde, okulumuzda öyle çok Rum, Ermeni, Yahudi, Kürt arkadaşımız vardı ki... Ve biz ne çok severdik birbirimizi, ne güzel paylaşırdık sevgiyi, dostluğu, kardeşliği; okulda aldığımız simidi paylaşırdık, evde pişen çorbayı, aşureyi... Bayram günlerinde, törenlerde hep bir ağızdan okurduk İstiklal Marşımızı, cumhuriyetin değerlerinden, Atatürk'ten bahsederdi öğretmenlerimiz, can kulağıyla dinlerdik hepimiz, vatan için canlarını verenlere hep birlikte göz yaşı dökerdik. Çünkü o zamanlarda bizim yüreklerimize sevgi tohumları ekerdi büyüklerimiz, öğretmenlerimiz. Çünkü bizler "Gel, gel, ne olursan ol yine gel, İster kafir, ister mecûsi, ister putperest ol yine gel, Bizim dergâhımız, ümitsizlik dergâhı değildir, Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel… " sözleriyle büyütülmüştük. Gençlik yıllarımız zor yıllardı, nifak tohumları serpilmişti aramıza sağ-sol diyerek; ama hepimizin mücadelesi vatan içindi; sağcı da olsak, solcu da olsak vatanımızı seviyorduk. Sonra yıllar geçti, bizler büyüdük. Bizlere öğretilen insan sevgisini, vatan sevgisini, Atatürk'ün ilkelerine ve Cumhuriyete bağlılığı anlattık öğrencilerimize, şimdi gururla izlediğimiz güzel çocuklar yetiştirdik bu ülkeye. Oysa şimdilerde ülkemin haline baktıkça üzülüyorum, değer yargılarımızı kaybettik, değerlerimizi unuttuk, "aman sendeci" olduk. Vatan, millet, insan sevgisi ayaklar altında, sanki Cumhuriyet'in değerleri, ilkeleri kasıtlı olarak yok edilmeye çalışılıyor. Para her şeyin önüne geçmiş, birileri "daha güçlü olmak" adına yangına körükle gidiyor, ayırıyor, ayrıştırıyor bizleri. Ben içim acıyarak düşünüyorum; bunca genç neden öldü, neden darağaçlarına gitti, neden şehit oldu, neden bilinmeyen ya da bilinen (!) güçlerce öldürüldü, neden hâlâ gencecik insanlar şehit oluyor, aileleri gözü yaşlı perişan kalıyor. O yüz yaşına merdiven dayamış genç Cumhuriyet yaralı hanidir; birileri yarasını kanatmaya çalışıyor, tuz basıyor ha bire her yanına. Sanırım artık aklımızı başımıza alıp, kendimize dönme zamanı, birbirimizi sevme zamanı, el ele verip Cumhuriyetimize sahip çıkma zamanı, kenetlenme zamanı... Yukarıdaki fotoğraf 1960'lı yıllarda çekilmiş bir okul fotoğrafı ve ben bu fotoğrafa bakarak hep düşünüyorum: "Biz nerelerden nerelere geldik?" diye... Yine de her şeye rağmen CUMHURİYET BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN da bunca acıdan, bunca hainlikten, bunca ikiyüzlülükten sonra mutlu olur mu bilemiyorum?

  • Koreli Küçük Kız ile Türk Subayın Filmlere Konu Olan Duygu Yüklü Öyküsü

    Nurten B. AKSOY * AYLA Savaşlar; ölümlerin, yıkımların yaşandığı ardında acı dolu öyküler bırakan insanlığın en büyük dramıdır. Bu dramların arasında yeşeren sevgi öyküleriyse belki de savaşların en duygusal ganimetleri… Kore Savaşı sırasında filizlenen ve yıllar sonra bir filme konu olan Koreli küçük kız ile ona babalık yapan Türk subayının duygu yüklü öyküsü de bunlardan biri. 25 Haziran 1950’de Kuzey Kore Güney Kore’ye saldırdığında, bütün dünya, özellikle de Amerika Birleşik Devletleri ayağa kalkmıştı. Bu savaş, Asya’nın uzak bir köşesindeki küçük bir ulusun birbiriyle kavgaya tutuşmasının çok ötesinde anlamlar taşıyordu. Çünkü Kuzey Kore’nin arkasında Sovyet Rusya ve Komünist Çin vardı. Olay, Doğu'nun Batı'ya, bir başka deyişle Komünizmin Kapitalizme savaş ilanı olarak duyuruldu. ABD’nin girişimiyle Birleşmiş Milletler Ordusu kuruldu ve 16 batılı milletin askeri Kore’de, Güney Kore’nin yanında yer aldı. Milyonlarca kişinin ölümü, yaralanması, fiziki ve psikolojik anlamda sakatlığı ile sonuçlanan Kore Savaşı böylece başladı. Türkiye de BM kararına uyarak Kore Savaşı’na katıldı. ABD’den sonra Kore’ye asker göndereceğini bildiren ilk ülke Türkiye’ydi. Savaşa gidecek erler, 1929 doğumlulardan ve daha çok gönüllülerden seçilecekti. Subay ve astsubaylardan da gönüllüler tercih edilecekti. Beş bin kişilik bir tugayın kurulması kararlaştırıldı. 1950 yılının Eylül ayında yola çıkan Türk askerleri, 27 Temmuz 1953’te kocaman kanlı bir nokta ile sonlanan Kore Savaşından pek çok gazi, kayıp ve Türk şehitliğinde yatan yedi yüzün üstünde asker bırakarak döndü…Tabii bir sürü de acı ve hüzün dolu öyküyle… O günlerde henüz 25 yaşında olan Süleyman Dilbirliği’nin aslında asker olmak gibi bir niyeti hiç yoktur ama zamanını boşa geçirmek istemediğinden kendini orduda bulur. İlk görev yeri, memleketi Kahramanmaraş’tır, sonra İskenderun’a gider. “Benim bölük kumandanım çok iyi bir insandı. Çalışırken ‘komutan’, mesai bittikten sonra da ‘abi’ derdim.” İşte, o ‘çok sevdiğim’ diye anlattığı komutanı, Dilbirliği’ne, Kore’ye gitmenin gerekliliğinden bahseder bir gün. Kore ikiye bölünmüş, güneyde Demokratik Kore, kuzeyde Komünist Kore Halk Cumhuriyeti kurulmuştur. Türkiye de askeri yardımda bulunan ülkelerden biri olacaktır. Komutanının “Gel, beraber gidelim” önerisini biraz düşünmek ister ama düşünecek bir şey de bulamaz. Komutanıyla Kore’ye gitmeye karar verir. “Sene 1950… Kore’de havanın eksi 25 dereceyi bulduğu, kış mevsiminin belki de en soğuk günlerinden biri… Ormanda ilerliyoruz, yere oturmuş dört-beş yaşlarında bir kız çocuğu, feryat edercesine ağlıyor. Yanında, yakınında kimseler yok. Üstü başı perişan, her yeri buz kesmiş…” Astsubay Süleyman Dilbirliği, Birleşmiş Milletler ordusunun komutası altında, Kore Savaşı’na katılan Türk tugayındadır. Yanında iki askerle yürürken gördüğü bu çocuğu, hiç düşünmeden kucaklayıp birliğine götürür. Astsubay Süleyman Dilbirliği, 16 Ekim 1950’de Kore topraklarına ayak bastığında, bir ömür sürecek bir kalp ağrısı yaşayacağını bilemezdi. Bulduğu küçük kız çocuğu yanından hiç ayrılmıyordu. Birliğine geldiğinde ilk işi saçları bit dolu küçük kızı güzelce yıkamak ve saçlarını kısacık kesmek olur. Ona güzel bir yatak hazırlar, sıcak tutacak kıyafetler, ayakkabılar satın alır ve küçük kızı bir güzel giydirir. Annesi-babası öldürülmüş bu çocuğun adı, Kim Eunja’dır. Adını telaffuz etmek sadece ona değil, tüm askerlere zor geldiği için, bu yusyuvarlak, ay gibi yüzlü küçük kıza Ayla adını koyar. Kısa sürede Ayla askerlere, askerler Ayla’ya alışır. Küçük kız askerlerle oyunlar oynar, onları güldürmeye çalışır, bir anlamda kışlada sevinç kaynağı olur. Bu arada yavaş yavaş Türkçe de öğrenir. Üstelik artık Süleyman Astsubayı babası bilir. Peki, neden diğerlerini değil de onu baba olarak seçmiştir küçük kız? Süleyman Astsubay bu soruya şöyle yanıt verir: “Biz birbirimizi çok sevdik, oraya bizden 15 bin kişi gitti. Ama bu yaşanan, bana kısmet oldu. Ben orada o çocuğa hep sarılırdım, hep öperdim. O da bana nasıl sarılırdı, nasıl severdi. Ama işte sonra… Ayrılmamız gerekti.” Süleyman Astsubayın görevli olduğu birlik Kore’de bir sene görev yaptıktan sonra geri döner ve onlar dönerken, yeni bir birlik Kore’ye doğru yola çıkar. Süleyman Astsubay için de dönüş vakti gelmiştir. Ayla’yı Türkiye’ye getirmeyi düşünür ama yasalar buna izin vermez. Yüreğinin bir parçasını Kore’de bırakıp yurda dönen Gazi Süleyman Dilbirliği küçük kızı hiç unutamaz. Koreli küçük kız babası bildiği bu askerin ardından çok ağlar, çok gözyaşı döker. Süleyman astsubay da Türkiye’ye döndükten sonra uzun süre gözyaşı döker, Ayla’yı rüyalarında görür. Ayla ise, Türk askerlerinin Suwan kentinde açtığı Ankara Okulu’na yerleştirilir Daha sonra Güney Kore Eğitim Bakanlığı’na devredilen bu okula kaydı yapılırken, küçük kız adını soran müdüre Kim Eunja değil, “Ayla” der. Müdür “Bizde öyle isim olmaz” deyince de “Ama ben Türk’üm” yanıtını verir. Ve araya, koca bir altmış yıl girer. Baba-kız, birbirinden haber alamaz olur. Ayla çok uğraşsa da babasına dair bir iz bulamaz… Süleyman Astsubay, Kore Savaşı’nın 60. yılı anısına Kore Başkonsolosluğunda düzenlenen bir resepsiyona katılır. Tüm gazilerin anılarını paylaştıkları bu toplantıda o da Ayla’dan bahseder, uzun uzun onu anlatır. Konu, Koreli yetkililerin ilgisini çeker, Ayla’nın fotoğraflarını görmek isterler. Hemen Kore’deki Ankara Okulundan mezun olanların kayıtları incelenir. Uzun bir uğraş sonucu, Ayla bulunur. Eşini uzun süre önce kaybeden Ayla’nın bir oğlu, bir kızı hatta iki de torunu olmuştur ve bir anaokulunda temizlik işçisi olarak çalışmaktadır. Koreli muhabirler, Ayla’yla evinde buluşurlar, savaş sırasında çekilmiş fotoğraflarını gösterirler. “Bu ben miyim” diye şaşıran Ayla, Süleyman Astsubayı yanağından öptüğü kareyi gördüğü an “Hep özlediğim bu adamı fotoğraflarda görmek kahrediyor beni.” Diyerek ağlamaya başlar. Fotoğraflara baktıkça anılar geri gelir, yeniden canlanır. Gazeteciler Ayla’ya Süleyman Astsubayın onu görmek istediğini anlatırlar. Koreli yetkililer Ayla ile Süleyman Astsubayı, 2010 yılı Ağustos ayında Kore’de bir araya getirirler. Süleyman-Demet Dilbirliği çifti ile Ayla, 60 yıl sonra Seul’deki Ankara Parkında buluşurlar. Buluşma anı gören herkesi gözyaşlarına boğar. Pembe montlu bir kadın, iki yanında torunlarıyla beraber onlara doğru yürür, birbirlerine koşarak sarılıp ağlaşırlar. Sarılırken, dünyanın en hüzünlü ve özlem kokan cümleleri dökülür Ayla’nın dudaklarından: “Niye bu kadar uzun sürdü? Neden daha önce gelmedin? Seni çok özledim baba…” Bu buluşmadan sonra Süleyman Astsubayla kızı birbirleriyle mektuplaşırlar. Ayla Korece yazdığı mektupları Türkçeye de çevirtip ikisini birden postalar ve mektuplarında şöyle der: “İyi bir babanın kızı olmaktan mutluyum. Babam Türk diye kendimle gurur duyuyorum. Her gün resminize bakıyorum ve resminizle konuşuyorum.” Mektuplarında Süleyman Dilbirliği’ne baba, eşine de anne diye hitap eden Ayla ile Süleyman Astsubay en son 2012’de Ayla’nın Türkiye ziyaretinde görüşürler. Ayla’dan en son mektup ise 2013 yılında gelir. Birlikte yaşadığı oğlunun yanından ayrılan ve İncheon kentinden de taşınan Ayla’nın şu an nerede olduğu bilinmiyor… Hayatı boyunca hep albümler biriktirip Ayla’nın fotoğraflarına bakan Süleyman Astsubay ise şimdi 93 yaşında. 1969’da ordudan emekli olan ama silah sesleri kulağından hiç gitmeyen ve savaşı hâlâ rüyasında gören Süleyman Astsubay şöyle diyor: “Kızım için, ben bugün olsa, yine gider savaşırım.” Kore Savaşında yaşanan bu hüzünlü ve duygusal hikaye beyazperdeye de taşınmış. Geçtiğimiz Babalar Günü vesilesiyle fragmanı yayınlanan, Türk-Güney Kore yapımı filmde pek çok ünlü oyuncu rol almış. “Ay yüzlü bir kızla, ay yıldızlı bir askerin 65 yıllık anlatılmamış hikayesi” yani “Ayla” filmini şu günlerde sinema salonlarında izleyebilirsiniz. Can Ulkay’ın yönetmenliğini üstlendiği filmin başrollerinde Çetin Tekindor, İsmail Hacıoğlu, Lee Gyungjin ve Kim Seol oynuyor. Filmin müzikleri ise Fahir Atakoğlu’na ait. Ayrıca AYLA filmi Türkiye'nin en iyi yabancı film dalında bu yılki Oscar adayı seçildi...

  • Fotoğraflar ve Mısralarla İstanbul

    Nurten B. AKSOY * bir martının kanadına tutunup uçsam, sonra kaybolsam bu şehr-i İstanbul'da... *** an gelir "o serin selviler altındaki" ülkeye gitmek istersin, sonra dönüp ardına bakarsın, hayat güzel... ne gelen var o ülkeden ne de gitmek isteyen... *** Bahar geçmiş, hüzün sarmış her yeri masada kalmış yalnız mazinin çiçekleri... *** bazen sol yanımın sesi kesilir yüreğim hicret eder bambaşka diyarlara... *** Ah benim biçare ömrüm, Nasıl da yel gibi geçtin... Lâl oldu ağzımda dilim Yine susup kaldın gönlüm... *** bir martının kanadına tutunup uçsam, sonra kaybolsam bu şehr-i İstanbul'da... *** soğuk kış geceleri karanlık mı karanlık, duman duman tütüyor bacalardan yalnızlık... bir yıldız parlar bazen bulutlar arasından, her karanlık gecenin sonundadır aydınlık...… *** bazen bir bulut kaplar gökyüzünü saklar güneşin solgun ışıklarını çiçekler büker boynunu sessizce bilmez ki bulutlar hicran yüklüdür *** Görseller ve dizeler: Nurten Bengi Aksoy

  • Doktor Jivago

    Nurten B. AKSOY * Sinema Dünyasının Unutulmaz Filmlerinden... Sanatın 7.dalı olarak tanımlanan sinemayı; “Diğer altı sanat dalı olan müzik, resim, edebiyat, dans heykel ve mimariyi de içinde barındıran en kapsamlı sanat dalıdır,” diye tanımlayabiliriz. Görselleriyle, müzikleriyle, oyuncuları ve müzikleriyle bizleri bambaşka dünyalara, hayal alemlerine götüren sinema aslında hayattan beslenir. İzlediğimiz her filmde az veya çok kendimizden bir şeyler buluruz mutlaka. Hele bazı filmler vardır ki aradan uzun yıllar geçse de yüreğimizde bıraktığı izlerle hafızalarımızdan silinmez. Örneğin Dr. Jivago... Sovyet yazarı Boris Pasternak’ın (1890-1960) Rus Devrimi sırasında geçen olayları anlattığı 1956'da Noviy Mir Dergisi'ne gönderdiği ilk romanı olan Doktor Jivago, SSCB’nin resmi görüşüne uygun yazılmadığı gerekçesiyle kabul görmez. Bunun üzerine 1957 yılında İtalya'ya gizlice kaçırılan roman, burada hem Rusça hem de İtalyanca olarak aynı anda yayımlanır. Ertesi yıl da İngilizce basılan roman, kısa sürede çeşitli dillere çevrilerek tüm dünyada ünlenince Pasternak, 1958 Nobel Edebiyat Ödülü'ne değer görülür. Fakat gördüğü baskılar sonucu ödülü geri çevirmek zorunda kalır. SSCB'de uzun yıllar yasak olan Dr. Jivago romanı, ancak 1985'teki demokratikleşme hareketi döneminde yayımlanabilir. Romanın Konusu Rusya'da 1917 Ekim Devrimi ve hemen sonrasında patlak veren Rus İç Savaşı (1917-1922) sırasında geçen roman, adını kahramanı şair, Doktor Yuri Jivago'dan almıştır. 1900’lerin başında, lise yaşlarındaki bir grup gencin ilk gençlik öyküleriyle başlayan romanda 1917 Ekim Devrimi ve sonrası ile 1929’a kadar uzayan siyasî toplumsal süreç Dr. Jivago’nun hayatı üzerinden anlatılır. Romanın arka planında dönemin siyasi çalkantıları bütün detaylarıyla anlatılırken ön planında da iki kadın arasında kalıp sadakat ve ihtiras arasında bocalayan, hayatının kontrolü kendi elinden alınmış, savaşın parçaladığı yokluklarla dolu bir ülkede, oradan oraya sürüklenen hem şair hem de tıp doktoru olan Dr. Jivago’nun dramı anlatılır. Sinema Uyarlaması Pasternak'ın romanı 1965 yılında ünlü yönetmen David Lean tarafından filme alınır. 3,5 saat uzunluğundaki bu kapsamlı epik filmde Ömer Şerif, Julie Christie, Geraldine Chaplin, Rod Steiger, Alec Guinness ve Tom Courtenay başrolleri paylaşırlar. Yapımcılığını Carlo Ponti'nin üstlendiği filmin Oscar, Altın Küre ve Grammy ödüllü özgün müziklerini Maurice Jarre besteler. Film 10 dalda birden aday gösterildiği Oscar ödüllerinden; "En iyi uyarlama senaryo, en iyi görüntü yönetimi, en iyi sanat yönetimi, en iyi kostüm ve en iyi orijinal şarkı" dallarında olmak üzere beşini kazandı. Dr. Jivago, David Lean'in epik sinema uyarlaması dışında üç kez daha filme çekildi. İzlemek için Resme tıklamanız yeterli

  • Söylesem Tesiri Yok

    Nurten B. AKSOY * Kadınlara; Fransa ve İtalya’da 1946, İsviçre’de ise 1971 yılında verilen seçme ve seçilme hakkı Türk kadınına 5 Aralık 1934'te Atatürk Devrimleri doğrultusunda Anayasa'da yapılan bir değişiklikle tanınmıştı. Yasalarla sağlanan bu hak sonucunda 5 ARALIK “Dünya Kadın Hakları Günü” olarak kabul edilmişti. Kazandığımız bu haklar için ATAMIZA şükranlarımız sonsuz, ama o günden bugüne geldiğimiz noktada, allı pullu sözcüklerle bu günü anmak, kutlamak içimize ne kadar siniyor? Seçme ve seçilme alanında bahşedilen bu hak; “erkek egemen” toplumumuzda ne kadar sağlanabilmiş, acaba kadınların diğer haklarını almasını, hele hele "yaşam hakkının" korunmasını sağlayabilmiş mi? Özellikle son yıllarda yüzlerce kadının sokak ortasında, evinde, orada-şurada... sevildikleri, kıskanıldıkları erkekler tarafından öldürüldüğü; tacize, tecavüze, şiddete uğradığı, küçücük yaşlarda evlendirildiği günümüzde “Kadın Haklarından” bahsetmek, ya da bu günü kutlamak ne kadar gerçekçi olur, bilemiyorum. İşte bütün bunlarla ilgili bir şeyler yazmak istiyorum ama dedim ya, ne yazacağımı bilemiyorum... İçimde birikmiş yüzlerce sözcük dans ediyor, savruluyor oradan oraya; fakat bir türlü hizaya giremiyor, ayak uyduramıyor birbirine. Belki bir sarsıntı, belki bir çarpma patlatacak volkanı ve fışkıran lavlar hem beni hem sizi yakacak, ama olmuyor işte... Aslında bu sıkıntımın sebebini biliyorum; bir kadın olarak bana ya da bana benzer binlerce kadına biçilmiş tabular, yasaklı sözcükler, sansürlenmiş duygular, bir türlü kıramadığımız prangalarımız var... Tıpkı Ahmet Arif'in dediği gibi... "Seni bağırabilsem seni, Dipsiz kuyulara, Akan yıldıza, Bir kibrit çöpüne varana, Okyanusun en ıssız dalgasına Düşmüş bir kibrit çöpüne..." Ben de bağırabilsem, haykırabilsem dağlara, dipsiz kuyulara ya da ortasından kırılmış bir kibrit çöpüne... Belki seslerim harflere dönüşüp dökülüverecek satırlara... diye düşünürken "aşk" geliyor aklıma birden bire, benim tabu olan sözcüklerimden. Sonra "kadın", sonra "yalnızlık"... İçimde dans eden sözcüklerden bir kaçı. İşte bu sözcükleri harmanlayıp bir şeyler anlatmalıyım, yazmalıyım, içimi dökmeliyim... Kadından başlayayım mesela; bir çiçek kadar güzel, narin; bir kelebek kadar kırılgan. En güzel demlerinde tüm bakışları üstünde toplayan kadın, gönlünü çalmak ya da kırmak için etrafını saranlara direnen kadın... Ya hafif bulurlar sizi, oradan oraya savurmak, üstünüzde mülkiyet kurmak isterler ya da bir kaya gibi sert ve soğuk bulurlar. Bakmazlar bile yüzünüze, duygularınızın olduğu kimselerin aklına gelmez... Aşk ise başlı başına ayrı bir dert, ayrı bir tabu. Her kullandığınızda manidar bakışlar, alaycı gülümsemeler, dudak bükmeler çarpar gözünüze. Bir şeylerle doldurmaya çalışırlar o sizin en içten duygularınızın içini, çünkü aşk sadece birilerinin tekelindedir, sizin aşka hakkınız yoktur, onu yaşamanız söz konusu bile olamaz. Şüphe ederler sevginizden, hatta yakıştıramazlar size; çünkü hayata tek başına kafa tutan sert, duygusuz, yalnız bir kadının değil aşka, yaşamaya bile hakkı yoktur aslında... Yalnızlığınızı bile çok görür, aldırmazlar size, "niye yalnız olasın ki canım" diye sitem ederler her fırsatta. Bilmezler ki insanlar belki de en çok kalabalıklar içinde yalnızdır. Dostların vardır, dost bildiklerin vardır, seni hiç dinlemeyen, sesini hiç duymayan canların vardır hep etrafında; ama bunca kalabalığın içinde yapayalnızsındır hep... Dertleşmek, içindekileri dökmek istersin bazen, daha ilk cümlenden sonra onlar alır sazı eline. Çalar, söyler, hatta şakırlar bülbül gibi. Konuşamazsın, konuşturmazlar; çünkü sana hep dinleyici rolü uygun görülmüştür; konuşmak ise sadece onların hakkıdır... Yutkunursun, içindekileri haykıramazsın, susarsın. Zaten haykırmak yasaktır sana, "şükret haline, daha ne istiyorsun" diye öğüt verenler aslında ne çok severler seni, kadir kıymet bilmezsin. Hatta öyle çok severler ki canını alma hakkını bile görürler kendilerinde...

  • Elsa'nın Gözleri

    Nurten B. AKSOY * Siyasal eylemci ve komünizm yanlısı şair olarak bilinen, romancı, şair ve deneme yazarı Louis Aragon 3 Ekim 1897 de Paris de doğar. Önceleri Dadaizm akımının öncüleri arasında sayılan şair, sonradan Bréton, Soupaux ile birlikte 20. Yüzyılın en önemli şiir akımı olan Sürrealizm'in kurucularından biri olur. Edebiyatın hemen her türünde yazan ve Fransız ozanlarının en önemlilerinden biri diye bilinen Aragon’un altmış bir eseri yayımlanır. Bir burjuva ailenin oğlu olan Aragon, iyi bir öğrenim görür. Edebiyat çalışmalarına tıp fakültesinde okurken başlar ama tıp eğitimini tamamlamaz. Birinci Dünya Savaşının son yıllarında silah altın alınır. Savaştan dönen Aragon dönemin edebiyat çevresinin içinde bulur kendini ve ilk şiir kitabı olan Sevinç Ateşi’ni 1920 yılında çıkarır. Ardından yayınladığı Anicet ya da Panaroma adlı uzun hikayesi onun eşsiz hayal gücünü ve derin şiir duygusunu açıkça ortaya koyar ve edebiyat çevrelerinde büyük yankı uyandırır. 1896 yılında Moskova'da Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Elsa Kagan'ın annesi müzik öğretmeni, babası ise avukattır. Kız kardeşiyle birlikte çok iyi bir eğitim gören Elsa mükemmel Almanca ve İngilizce konuşup piyano çalar, ayrıca Moskova Mimarlık Akademisini de bitirerek iç mimar olur. Şiiri çok seven Elsa 1915 yılında şair Vladimir Mayakovsky ile tanışır, şaire aşık olur ve ondan etkilenir ama Mayakovski Elsa’yı değil kız kardeşini seçer ne yazık ki… Elsa 1918'de Rus İç Savaşı sırasında bir Fransız süvari subayı olan Andre Triolet ile evlenip Fransa'ya göç eder. Ancak Triolet ile yaptığı evliliğinde mutlu olamaz. Mayakovsky'nin ve diğer Rus şairlerinin şiirlerini Fransızcaya çevirerek vaktini geçiren Elsa daha sonra Triolet'ten boşanır. Elsa 1920 yılında Tahiti'ye yaptığı seyahati, mektuplarıyla arkadaşı Victor Shklovsky'ye anlatır. O da mektupları Maksim Gorki'ye gösterir. Yazıları beğenen Gorki mektupların sahibinin yazarlığı düşünmesi gerektiğini söyler ve Elsa’nın böylece başlayan yazı hayatı. 1944 yılında Fransız edebiyatının en önemli ödülü olan Goncourt ödülünü kazanmasıyla devam eder. Elsa Triolet bu ödülü kazanan ilk kadın yazar olur. İlk eşinden 1920 yılında ayrılan Elsa artık Paris’te yaşamaya başlar ve 1928 yılında, tanıştıklarından sonra geri kalan yaşamı boyunca hep kendisi için şiirler yazacak olan, Louis Aragon ile tanışır. Birbirlerine aşık olurlar, özellikle Aragon Elsa’nın gözlerine vurulur. 1939 yılında evlenen bu iki güzel insan, Fransız yurt severlerinin Nazilere karşı İkinci Dünya Savaşı boyunca yapmış olduğu direniş hareketi sırasında, Fransa’nın güneyinde kimliklerini gizleyerek etkin bir şekilde mücadeleye katılırlar. Pek çok edebiyatçının otellerde yaşadığı 2. Dünya Savaşı yıllarında Paris’in küçük otelleri de birçok entelektüeli barındırıyordu. İşte o günlerde artık bir efsane olan Elsa Triolet ile Louis Aragon’un aşkı da çoğunlukla Montparnasse’daki Istria otelinde yaşayan bir efsaneye döner. Louis Aragon, bu süre içinde yazdığı yurt sever şiirlerle dünyaca ün kazanır. Öyle ki bu yapıtlarından dolayı, büyük şaire Komünist Partisi üyesi olmasına rağmen, resmi askeri madalya bile verilir. Aragon, büyük bir şair, iyi bir romancı, siyasi mücadelelere girmiş cesur bir adam, halkının taptığı bir kahramandır artık ve Elsa için yazdığı şiirleri herkes tarafından okunur, sevilir ve ezberlenir… 1951 yılında Aragon, eşi ve yoldaşı Elsa’ya bahçeli bir ev armağan etmek ister. Hayli varlıklı bir dostları olan fotoğrafçı Bresson’dan altı hektarlık bir ormanın içindeki eski bir su değirmenini satın alır. Değirmeni, yaşanacak bir ev olarak düzenleyen iç mimar ise Elsa olur. Ünlü ressam Picasso, Pablo Neruda, Paul Eluard, Jean Richard Bloch, bu evin sürekli konukları olurlar. Abidin Dino ve Nazım Hikmet de zaman zaman bu eve konuk olanlar arasındadır. 16 Haziran 1970 günü Elsa, Aragon’un dediği gibi, o yağmur renkli gözlerini bir daha açmamak üzere kapatır ve vasiyet ettiği gibi değirmenin bahçesine gömülür. Yüreği bu büyük ayrılık acısıyla yanan Aragon, eşi ve yoldaşı Elsa’sına şu dizelerle seslenir: “Nerdesin gecemin zevki Yok oluveren kaçağım Sultanım eğrelti saçlım Ey gözleri yağmur rengi… ” Elsa’nın 1970 yılında kalp krizi geçirerek aniden ölümünden sonra Aragon için Paris yakınlarındaki o güzel değirmenli bahçede özlem dolu, hüzünlü, zor günler başlar. Elsa’ya özlemi her geçen gün artan Aragon bir gün ona ait hatıralar bulabilmek için çekmeceleri karıştırırken bir mektup bulur. O mektupta Elsa’nın birlikte olduğu ve olmayı düşündüğü kalabalık bir sevgililer listesini görünce tüm dünyası yıkılır. Elsa’nın belki de bir nemfomani hastası olduğunu gösteren notunda şunlar yazmaktadır: “Herkes beni sevsin, bütün erkekler bana hayran olsun istiyorum...” Aragon’un bundan sonra mutlu olması mümkün olmaz. Fakat o yine de “ölüler savunmasızdır, kitaplarımız bizi savunacak” diyerek yücelik gösterir ve bu acıya 24 Aralık 1982 tarihinde ölünceye kadar katlanır. Öldüğünde vasiyet ettiği gibi sevdiği kadın Elsa’nın yanına gömülür. Şimdi mutlu mu mutsuz mu olduklarını bilemediğimiz o iki insan, o bahçeli evde yan yana yatmaktadırlar. Ne Gelir Elimden Bak nasıl oyulmuşum unutuluşla Oyulup çizilip kırışıp delik deşik olmuşum unutuşla Yok artık bildiğim tek şey kendimden Cehennemim senin cehennemin Üstünde yara izlerinden başka damga yok Senin acı çektiğin yerde Bıçak derin iz açtı bende Çentik çentik oldum Senin acı çektiğin yerde Yalnız senin çektiğin acıyla dolu bütün belleğim Yalnız seninle kanıyor bütün belleğim İşte ezik içinde dizlerinin dibinde senin Louis Aragon (Çeviren: Sait Maden)

bottom of page