top of page
1/2

Bugün 17 Ağustos

Güncelleme tarihi: 28 Nis


HAFIZA-YI BEŞER NİSYAN İLE MALÜLMÜŞ...


Günlerdir bir yandan ağustos sıcağıyla bedenlerimiz ve ormanlarımız yanarken bir yandan dolardı, euroydu diye memleketin hal-i pür melalini izlerken bir başka tarafta bir selin yıktığı yollara köprülere içimiz yanıyor hem de çok yanıyor... Galiba bizim yüreklerimiz hep yanmaya mahkum. Bazen beklenmedik bir facia, bazen insanın insana düşmanlığı, kimi zaman da bir doğal afet... Sanırım bu toprakların hamuru acıyla, kanla, göz yaşıyla yoğrulmuş...


Yine bir akşam üstü, yine bir gün batımı... sahilde hafif esen rüzgara karşı oturuyorum, deniz köpük köpük, mavi mavi çırpınıyor, güneş ışınları elveda diyor gökyüzüne... sanki bir hüzün var her yerde, dilime bir şarkı takılıyor;


Rüzgar kırdı dalımı Ellerin günahı ne Ben yitirdim yolumu Yolların günahı ne?


Bir yandan şarkıyı mırıldanırken bir yandan da dalıp gidiyorum geçmişe, yıllar öncesine...her zamanki gibi...


Daha sonbahara var; ama yapraklar telaş içinde rüzgarlara tutulmuş sürüklenip gidiyor, tıpkı 19 yıl önce bir ağustos gecesinde boranlara tutulmuş yerkürede; Gölcük'te, İzmit'te İstanbul'da Adapazarı'nda Yalova'da yitip giden canlar gibi. Üzerinden yıllar geçse de hepimizin içinde bir burukluk var, o kötü günlerin acısı, anısı hala yüreğimizde. Yitip gidenler ya da acılarıyla yaşamak zorunda olanlar düşüyor aklıma, yüreğime bu sıcak mı sıcak ağustos gününde.


Hatırladığım ilk deprem 1966 yılındaki Varto depremi, tam 4000 can yitip gitmişti bir anda bir sarsıntıyla. Bir gece yarısı İstanbul'u da sarsan Adapazarı depremi ise korkuların en büyüğünü yaşadığım en şiddetli depremdi. Tabii o günden bu güne depremler hiç bitmedi, hep bir yerler sarsıldı, yerle bir oldu, canlar yok olup gitti; ama bir 17 Ağustos depremi yaşadık ki ulusça, hiç unutulmayacak acılar ve korkular yaşattı hepimize.


Gerçi biz o yıllarda Adana'da olduğumuz için depremi yaşamamıştık ama sabah acı acı çalan telefon sesleriyle haberdar olmuştuk depremden, tabii sonra da televizyonlardan izlemiştik o dehşeti, o acıyı. Annem, ablamlar ve diğer yakınlarım İstanbul'daydılar ve çok şükür onlar iyiydi; ama ya o yanan canlar, ya enkaz altında kalanlar, ya kaybolanlar...


O yıl emekli olmuş, yeni biten evime taşınmış ve alacağım emekli ikramiyemle de yeni evime yeni eşyalar almıştım. İşte depremin olduğu o gün gelmişti eşyalarım eve, günlerce elim ermemişti, canım istememişti onları eve yerleştirmeye. Ne kadar anlamsız ve gereksiz gelmişti o eşyalar bana o gün, televizyonlarda o herc ü mercü gördükten, yıkıntılar arasında sevdiklerini arayanları izledikten sonra.


Aslında zaman en iyi ilaç, yaralar sarıldı, acılar küllendi, yeni yeni evler yapıldı; ama gidenler her zaman olduğu gibi, hiç ama hiç geri gelmedi... Peki yaşananlardan ibret alındı mı, o meçhul işte... Evet tam on dokuz yıl önce bir rüzgar, bir fırtına kırmıştı dalımızı, budağımızı ve bunda ellerin çok ama çok günahı vardı...


Tüm yitip gidenlerin ruhları şâd olsun...


15 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör