Harita Metod Defteri'yle Geçmişe Yolculuk

En son güncellendiği tarih: 6 Ara 2020


2015 yılının Kasım ayında yayınlanan Murathan Mungan’ın "Harita Metod Defteri" adlı kitabı, yazarın kendi yaşamını, doğduğu toprakları, ailesini anlattığı biyografik bir roman ya da anılar kitabı. İkinci kez okumaya başladığım kitabın her bir sayfasını içim burkularak, bazen gözlerim dolarak yeniden heyecanla okuyorum.


"Geçmişi yalnızca ondan bir şey inşa edecekseniz anmalısınız," demiş eski ustalardan biri. Ben kendi payıma geçmişimden bunu yapmaya çalıştığımı söyleyebilirim. Ömrünün yıllarla ölçülen süresi 'kaç ortalı' olursa olsun, yaşamı boyunca kendine çizdiği yol haritasını izleyerek bıkmadan usanmadan ders çalışan, elinden kolundan, kucağından defter, kitap, kalem eksik olmayan “bir çocuğun” anılarını yazdığı kitaba Harita Metod Defteri adının yakışacağını düşündüm. Umarım okunması, yaşanmasından daha güzel bir hayatın kitabı olmuştur…. Diyor Murathan Mungan kitabın tanıtımında.


Murathan Mungan, İsmail Beyle Muazzez Hanımın çocuğu olarak 1955 yılında İstanbul’da dünyaya gelir. Kısa bir zaman sonra annesinin psikolojik rahatsızlıkları ortaya çıkınca, babası henüz bir buçuk yaşındaki oğlunu alıp memleketi Mardin’e döner ve ikinci evliliğini yapar Habibe Hanımla. Murathan Mungan “Haboş” dediği annesinin, öz annesi olmadığını on yedi yaşına gelince öğrenir ve öz annesini aramaya başlar…


Yazar kitabında çocukluğunu, gençliğini, o yaşlardaki duygularını, yaşadığı kentleri, anne ve babasını anlatırken bir yandan da ülkenin yakın tarihine ışık tutuyor. İşte Harita Metod Defteri bu minval üzre, yazarın yaşamının her sayfasını anlattığı, içiniz burkularak ve kendinizden pek çok şey bularak okuyacağınız bir kitap…


Aynı dönemin, aynı toprakların çocukları olduğumuzdan, ben de kitapta öylesine çok ortak yaşanmışlık ve anı buldum ki kitabı bitirmek istemiyorum. Tabii Murathan Mungan'la çocukluğumuzda aynı evi, aynı oyuncağı paylaşmanın etkisi de var bunda. Yazarın geçen yıl yaptığı bir söyleşisinde o evin fotoğrafına bakarak çok kısa da olsa geçmişe bir yolculuk yaptık yıllar sonra…

............

Mardin'de iki katlı bir ev, alt katta biz oturuyoruz; annem, hasta babam ve kardeşlerim… Beş ya da altı yaşlarındayım, çoğu zaman kendi kendime oynuyorum evde, bazen de yakında oturan amcamlara gidiyoruz kardeşlerimle. Babam hep yatıyor, yarı felçli, ancak bastonuna tutunarak zar zor ayağa kalkabiliyor.


Annem çalıştığı için evde yalnızken en büyük eğlencem, pencerenin içindeki geniş cumbada annemin diktiği bez bebeğimle ve oyuncaklarımla oynamak. Pencerenin önünden, üst kattan inen elektrik telleri geçiyor. Bir gün belki bilerek, belki de farkında olmadan o tellere dokunuyorum ve cereyana kapılıyorum. O gün okula gitmeyen ağabeyim de beni kurtarmak için bana sarılınca ikimiz birden bayılıyoruz.


Yattığı yerden ne olduğunu anlamaya çalışan ve durumun kötüye gittiğini fark eden babam zar zor kalktığı yatağından uzanarak bastonuyla telleri koparıyor ve bizi kurtarıyor. Babamın bağrışlarına ilk koşan üst kat komşumuz, avukat amcanın karısı Habibe teyze oluyor. Ve bizi apar topar hastaneye götürüyorlar. Hastanedeki tedavi faslından sonra eve geliyoruz ve çocukluğumun en tatlı (!) anılarından biri olan bir kucak dolusu şeker kalıyor aklımda o günlerden…


Habibe Teyzenin benim yaşlarımda, Muro diye seslendikleri bir oğlu var, Murathan. Ona üstü açık spor bir oyuncak araba alıyorlar, içine binilebilen türden, rengi kıpkırmızı… Muro bazen beni de arabasına bindiriyor ve evin önündeki kaldırımda geziyoruz, etrafa caka satarak. O sanki benim 'Beyaz atlı prensim'… Benim onunla paylaşacağım öyle süslü, pahalı oyuncaklarım yok. O nedenle ben de ona, yarım yamalak öğrendiğim, içinde onun adı geçen bir türkü söylüyorum…


Muratgilin damından atlayamadım

Liralarım döküldü toplayamadım.

Mardin kapısında vurdular beni

Hevsel bahçesine koydular beni

Gözüm kapanmadan görseydim seni

Vurmayın arkadaşlar ben yaralıyam

El alem al giymiş ben karalıyam


İşte ben bu türküyü ne zaman duysam gözlerim dolar ve hep o kırmızı arabayı, beni arabasıyla gezdiren Murat'ı hatırlarım.


Sene 1960… Babamın hastalığının ağırlaşması üzerine onu İstanbul'a götürmek için Mardin’den trene biniyoruz. Günlerce süren tren yolculuğu ve korkudan gözlerimi kapayarak ağladığım, bitmez tükenmez kapkara, upuzun tüneller... Mardin'den belleğime kazınmış en acı (belki de en güzel) anılar…


Sene 2012, aradan 52 yıl geçmiş. Efil efil ıhlamur kokan bir mayıs günü… Okuduğum gazetede yazar Murathan Mungan'la yapılmış bir söyleşi çarpıyor gözüme. O güne kadar Murathan Mungan, benim için bir sürü kitabı, şiiri olan usta bir kalem. Hepsini değilse de kitaplarından bazılarını okumuşum ama işte o kadar. Yaşamı hakkında çok da bir şey bilmiyorum…


Yazar gazetedeki söyleşide çocukluğunun Mardin'de geçtiğini, oradaki evlerini filan anlatıyor. Birden zihnimde bir şimşek çakıyor, gözümün önünde çocukluğum canlanıyor, “acaba?” diyorum ve o güne kadar dikkat etmediğim bazı ayrıntıları internetten araştırarak öğreniyorum. Murathan Mungan Mardinli, babası avukat, 1955 doğumlu vs. vs. Tekrar “acaba?” diyorum, bu Murathan benim çocukluk arkadaşım Muro olabilir mi? Hemen ağabeyimi arıyorum telefonla, aklıma takılanları soruyorum. Habibe teyzelerin soyadının Mungan olduğunu teyid ediyorum.


Severek okuduğum ünlü yazarın çocukluk arkadaşım olduğunu yıllar sonra fark ediyorum, hem şaşırıyor hem de çok seviniyorum. Yıllar öncesinin anıları yeniden resm-i geçit yapıyor gözlerimin önünde… Bir imza gününde buluşuncaya değin…



1s0l.gif

ŞAKASIZ;

artık

KIŞ!..

mavi

ADA

2002

Hayat ve Sanat

Emek veren herkesin ADAsı

861536d39876bb9d5a5ca0fa97dddfb8.gif

<?php include_once("analyticstracking.php") ?>

© 2018 maviADA