top of page

Arama Sonucu

maviADA'ya DÖN

Boş arama ile 4493 sonuç bulundu

  • 12 EYLÜL VE ŞİİR

    Nevzat Çelik ve 12 Eylül Dönemi Şiiri Üzerine... Nevzat Çelik 1980’lerin şairi; Can Yücel’in deyimiyle şairin ilk kitabının önsözüne yazdığı gibi yüreği “gepegergin bir tambura teli” şair. 1980’ler ve Şafak Türküsü şiiri onu kitlelerin gönlünde ayrı bir yere bir tahta oturtmuştu: Beni burada arama anne Kapıda adımı sorma Saçlarına yıldız düşmüş Koparma anne Ağlama diyordu genç şair, diyordu ve dışarıdaki birçok gencin yüreğini de alıp bir yerlere götürüyordu. önce kol sonra sürgü sonra anahtar açılır kapı itilirim sırtımdan ben ebedi kiracı kesilmiş hükmüm önce sürgü sonra kol sonra anahtar kapanır kapı bir ömür boyu diri diri içmek için gövdemi dolanır bacaklarıma balçık gibi ağır bir karanlık çırpınsam küçücük pencerede çifte çapraz parmaklık üstünde yüzüme örtülür binlerce kare demirörgü her karesinde oyulmuş bir göz gibi kanar gökyüzü diyordu Metris’ten Nevzat Çelik… 1980’lerden sonra cezaevi şiirinin gözle görülür elle tutulur gencecik bir şairi olmuştu. 1960 doğumluydu. 1980’de tutuklanıp içeriye girmişti. Şirinde de belirttiği gibi daha doğrusu itilmişti “Metris Cezaevi”ne, hani o meşhur cezaevine, 80’den sonra devrimci tutsakların kapatıldığı hapishaneye… Devrimci Sol davasından idamla yargılanan şair sekiz yıl cezaevinde kaldıktan sonra 1987’de dışarı çıktı. Tutukluluğu sırasında iki şiir kitabı yazdı. İlk kitabı “Şafak Türküsü” 1984 Akademi Şiir Ödülü'nü kazandı. Öteki kitabı “Müebbet Türküsü”nü ise 1987 yılında yayınladı. Sinop/ Boyabat doğumlu Karadenizli şairin cezaevine girmeden önce çocukluğu ve ilk gençlik yılları İstanbul’da Gültepe’de geçmişti… Cezaevinden çıktıktan sonra dışarıdaki ilk günleri şöyle anlatıyor Nevzat Çelik: “Nedense bugün, bu gece gülmem ve konuşmam isteniyor. Haklılar sekiz yıldan sonra… Evet Haklılar. Onlar, sekiz yıl ayrı bırakıldıklarım, yalnızca kavuşmayı yaşıyorlar.Ama ben kavuşmayı yaşarken, gün yirmi dört saatimi birlikte geçirdiğim arkadaşlarımdan, dostlarımdan ayrılığı da yaşıyorum, hem de bütün şiddetiyle”… Tahliye olan arkadaşına Şafak Türküsü’nde yazdığı bir şiirde; sen giderken parmaklıklara gömerek alnımı baktım da ömrünce taşıyacağın bir çift göz bıraktım sırtına diyordu bu duyguları yaşayacağını bilerek… Demirel gel voltaya çıkalım, Masalar boşalır birazdan Biz gececiler okumaya Yazmaya otururuz… Oluruna getirip, gündüzden Çay da ayarlamışsak bir vakit demleriz Gel seninle voltaya çıkalım Cemal sabah karavanasını alır. Muhittin kahvaltıyı hazırlar Domatesleri yine küçük küçük Doğrar, sabah sayımı gelir Sayarlar bizi demişti bir şiirinde de… “Diretmişliğimiz, ne güzel. Bir akşam yağmur çiselerken biniyorum vapura. Vapura binerken birileri ayaklarıma basıyor. Martılar denize yakışıyor... Deniz karanlık ve soğuk… Hasan Hüseyin şiir ödülünü almak için 17 Aralık günü Ankara’ya gidiyorum. Yüzlerce insan bana dokunmak istiyor. Karpuz kabuğu düşmeden denize girecektim. Düşle gerçek birbirine uymuyor”… Ve bitiriyor anıları Nevzat Çelik… “Sabahları sayıma kalkmıyorum ama bir yerde beklemem gerektiğinde kendimi voltaya atarken yakalıyorum. Yerken, içerken, gülerken… Kimselerin görmediği bir bıçak sokuluveriyor içime. Çoğu zaman, mantığın önüne geçen yaşanmışlıklar, öfkeyi olur olmaz açığa çıkarmayı zorluyor”... O Yaşanmışlıklar ki dokumuza işleyen ve hep anımsanacak olan. Nevzat Çelik 1984’te yayınlanan ilk kitabı Şafak Türküsü ve 1987’de yayınlanan ikinci kitabı Müebbet Türküsü’nden sonra üçüncü kitabı “Suda Seken Hayat”ı yayınladı. Suda Seken Hayat cezaevinde yazdığı şiirlerle dışarıda kaleme aldığı şiirlerden oluşuyordu: bin dokuz yüz altmış doğumlular yıldız kanatlı birer kuştular doğru uçtular yanlış uçtular bıkmadan usanmadan uçtular bin dokuz yüz altmış doğumlular yıldız kanatlı birer kuştular fırtınalara bindi ateşi harlayan kanatları en acemi ve en usta gözlerimize değen gözleri kaçamadığımız yangın karanlıkta suda seken taş onların hayatıdır suda seken yassı parlak taş hayatımızın en dehşet anıdır üç kere seker beş kere seker başı bulutlara değer belki varamadı karşı yakaya varacak fakat suda seken hayat Nevzat Çelik 1990’da da “Yağmur Yağmasaydı” isimli dördüncü şiir kitabını yayınladı. "Suda Seken Hayat"tan sonra ilk iki kitabına adlarını veren "Şafak Türküsü" ve "Müebbet Türküsü" gibi uzun ve tek bir şiirden oluşuyordu, "Yağmur Yağmasaydı": … seni yağmurların aldığı bir akşamdı karnından vurulmuştu o kalbini tuttu alnından vurulmayı sevmiyordu gül dese de şairler kadavra gibi diktiler karnını kalbini avuçlayarak kalktı adam gözlüğünü aradı yüzünde henüz gözlük kullanmıyordu bunu unuttu bir leylak geçti önünden eflatun mu ak mı kokusundan tanıdı bir leylak geçti önünden baktı arkasından koştu arkasından seni tanımıyordu bunu da unuttu buğulu cama dayadı ıslak burnunu yüzünün ıslaklığını yağmura yordular belki cama dayamazdı burnunu bir yaz günü açılsaydı kapılar bir yaz günü açılsaydı kapılar yağmur yağmasaydı seni yağmurlar almasaydı ıslığımla okşayacaktım heybetinden yanına varılmaz dağları soluğum dağ kurdun kuşun uğramadığı taze bir şeftali bir fesleğen bir ıtır bir sardunya kokusu koşacaktım sana ihtimal ben kapıyı vurmadan açacaktın ellerimi bulacaktın yağmur yağmasaydı seni yağmurlar almasaydı nizamiye kapısında dururdun güneş saçlarında dururdu görüşçülerin gözlerinde nöbetçinin kepinde dururdu kim bilir ellerin nasıl dururdu kiremit renkli aralık beni içine alıyordu sen yoktun sözlerini bulamadığım bir şarkının müziği vardı küçük eski bir yara izi gibi tüfeklerin dönüp baktığı bir şarkının müziği vardı sen yoktun ben kederimi ellerinden tuttum … 1980 Eylül’ünün 12.günü gecesi büyük operasyonun düğmesine basılmıştı. Silahlı Kuvvetleri arkasına alan cunta yönetiminde başlayacak olan dönem ülkenin üzerine bir daha izleri kolay silinmeyecek bir kabus gibi çöktü. ABD yöneticileri 12 Eylül darbecisi generallere ‘our boys’ diyorlardı. Amerikan Merkezi Haberalma Örgütü CIA’nın Türkiye İstasyon Şefi Paul Henze, darbeyi dönemin ABD Başkanı Carter’a “Our boys did it!” (Bizim çocuklar başardı!) diyerek haber vermişti. ABD Başkanı Carter da, sonraki bir tarihte Türkiye’yi ziyaretinde darbecilere şükranını, “12 Eylül harekâtından önce Türkiye’nin durumu savunma açısından tehlike arz ediyordu. Afganistan’ın işgal edilmesi ve İran’daki monarşinin devrilmesinden sonra Türkiye’deki bu istikrar harekâtı içimizi ferahlatmıştır.” sözleriyle dile getirdi. (Cumhuriyet, 21 Temmuz 1985) ABD’nin 1970’lerden itibaren Türkiye’ye biçtiği taktiksel rol aksamamalıydı. Afganistan ve İran kaybedilmek üzereydi. Türkiye Sovyetlere karşı yeniden ve daha da güçlü bir koz olabilirdi. Ülkede yükselen muhalif sesler ve kitleselleşen Amerikan karşıtlığı çıkarları zedeleyebilirdi. Üstelik Ortadoğu’da oluşturulmak istenen yeşil kuşağın sürekliliği için bu tehlikeli gidiş hayra alamet değildi. Yeni küresel düzenekte büyük ölçekli (ama tabana yayılmamış) kolayca söz sahibi olunacak liberal ekonomik bir yapılanmanın kurulması arzu ediliyordu. 1950’lerde yola konmuş aşınmakta olan yapının üzerinde yeni ve daha güçlü temeller atılmalıydı. Hükümetin düşmesi ve dış borçların ertelenmesini askeri müdahale için fırsat sayan harekat kurmayları 11 Temmuz’da meclisten güvenoyu çıkınca erteledikleri girişimi yerine getirdi. Oysa ABD ve İMF’ye göbekten bağlı devletin başındaki siyasi otoriteyle ordu hiyerarşisi ise ekonomik ve askeri konularda çözüm üretmekten çok uzak görünüyorlardı. İnanılmaz rastlantılarla başa getirilen dikta önderliğinde 12 Eylül’ün adı ve hedefi belirlenmişti... Sol muhalefet terör bahane edilerek susturulacak sonra ana planın safha safha tatbikine geçilecekti. Apar topar DGM’leri kuranlar talimatlar yağdırıyorlardı. Alelacele kurulan mahkemelerde infaz kararları alınıyor ve kışlalar cezaevlerine dönüştürülüyordu. Sendikalarıyla dernekleri kapatılıp grev ve toplu sözleşme hakları ellerinden alınan başta İşçi ve öğrenci liderleri olmak üzere düzen muhalifleri tek tek tutuklanıp suçlanıyor cezaevlerine dolduruluyordu. 12 Eylül’le düzene muhalif herkes anarşist olarak fişlenmişti. Davalarda “savaş hali” hükümleri uygulanıyor, sanıklar adeta vatan haini muamelesi görüyorlardı. Ülke dışına çıkanlar vatandaşlıktan da çıkartılıyordu. Sorgu ve gözaltı süreleri uzatılmıştı. Sıkı yönetim mahkemelerinde alınan kararlara itiraz hakkı yoktu. Askeri mahkemelerde 7 bin kişi hakkında idam cezası hükmü verildi. Asılanların çoğunluğu sol görüşteydi. 3 yıla kadar verilen her cezanın sonucu sorgusuz sualsiz hapis yatmaktı. İşkencecilerde insaf yoktu. Çoluk çocuk, yaşlı genç, kadın erkek dinlenmiyordu. Gözaltında ve cezaevlerinde 229 kişi yaşamını yitirmişti. Yaşananlar travmatik bir durum almıştı. İşkenceler insanlar üstünde derin izler bırakıyordu. Aklını yitirenler sakat kalanlar oldu… 1980 öncesi gidişten toplumun bütün ilerici aydın kişi ve kurumları sorumlu tutulmuştu. Gazeteler kapatılıyor, kitaplar toplatılıyor, yakılıyordu. Gazeteciler, bilim adamları, yazarlar tutuklanıyordu. Tutuklanıp yargılananlar arasında ülkenin birçok genci gibi Nevzat Çelik’te vardı. Vedat Günyol’un şairin ikinci kitabının önsözüne yazdığı deyimle “anadan doğma şair” olarak… 12 Eylül’ün karanlık dönemi ve cezaevinin yaşamının koşullarında yine Günyol’un “bilinmez hangi mucizeyle” dediği dili yetisiyle yüreğinde biriktirip beyninde damıttığı sözlerle her şeye rağmen yaşam sevinciyle sevda kokan dizeler üretiyordu. Şairin öykündüğü sanatçıların duyarlık ve yeteneğine varmasını kuşkusuz hüznüyle harmanladığı yaşama tutkusuyla şiirle verdiği kavga sağladı. Şairi 1980’li yılların sonuna dek döneminin şairleri arasında okunur kılan en önemli etken Şafak Türküsü isimli şiirin müzikle yolunun kesişmesi, cezaevindeyken yayınlanan iki kitabından birincisine adını veren Şafak Türküsü’nün “Gülten Hayaloğlu” tarafından Ahmet Kaya’ya önerilip bestelenmesiyle olmuştur. Daha öncesinde iki albüm yapmış olan Ahmet Kaya şiirin de adını verdiği Üçüncü albümle sözlü müzikte “özgün” adıyla alınacak türün altına imzasını atıp bomba gibi patlayacaktı. 12 Eylül yılları, kendi anayasası ve bütün karanlığı ile hüküm sürmektedir hayat üzerinde. Dinleyici profilini yavaş yavaş oluşturmaya başlayan ve yorgun demokratların dili olma iddiasındaki “Ahmet Kaya”nın müziğinin yeni evresini 1 Eylül 1987’de daha sonra tutsak yakını ailelerin simgesi haline gelecek “Didar Şensoy”un ölümüyle eklenen duyarlılıkla Şafak Türküsü’yle birlikte anılır olması belirledi. Ülkenin gündemindeki idam cezaları ve hapishanelerde bulunan binlerce insanın ve onların ailelerinin içinde bulunduğu durumu şarkılaştıran Ahmet Kaya’nın besteleyerek siyasi bir davada idamla yargılanan Nevzat Çelik’in “Beni burada arama anne” sözleriyle başlayan dizeleri başta annelerin kapıdaki acısının en güzel ifadelerinden biri olarak o günlerin müziğinin ve şiirinin temsilcisi haline gelmişti.12 Eylül darbesinden nasibini almış çeşitli kesimlerden Türkiye’de demokrasiyi yeniden inşa etmeye kararlı sivil toplum kuruluşlarıyla kitle örgütlerine kadar geniş kitlelerde ünlenen Şafak Türküsü’ndeki şiirleriyle hiçbir zaman sınırlı kalmayan sanatçı duyarlılığı ve yaşamıyla Nevzat Çelik’le içerden esen rüzgarla yavaş yavaş muhalif müziğin sesi yeniden yükselmeye başlar. Kaya’nın her ne kadar Şafak Türküsü yaratıcısının ödenmeyen telif ve besteye ilişkin itirazına rağmen kitleselleşmeyle birlikte günümüzde az sayıda varolan çok iyi örnekleri dışında giderek yozlaşan toplumcu ve geleneksel halk şiirleriyle filizlenen alternatif müziğinin seyrinde popüler müzik yanında 80’li yıllar içinde oynadığı mühim rol ve kısmen yaptığı katkı asla yadsınamaz. Ahmet Kaya’dan sonra 12 Eylül’ün başta 78 Kuşağı olan tüm mağdur kesimleri arasında “Edip Akbayram” ve “Ali Asker” gibi sanatçılar tarafından bestelenen şiirler şöhretini perçinlemiştir. Şair, Yazarlar Birliği PEN’in girişimleriyle yurtiçi ve yurtdışında başlatılan kampanya sonunda serbest bırakılır. Nevzat Çelik ile yeniden yeşermeye başlayan cezaevi şiiri açlık grevleri, boykotlar arasında boyun eğmeme, zulme karşı teslim olmama şeklinde gelişen tutsaklık koşullarındaki direncin etkili bir başka seçeneğiydi. İçerdeki ve dışarıdaki devrimcilere moral değerler aşılıyordu. Bir döneme damgasını vuran apaçık gerçeklik ve ülkemize özgü yaşanmışlıkta Hasan Hüseyin’den Attila İlhan’a kadar toplumcu şairlerin de etkisiyle kaleme alınan dilin olanaklarını çarpıcı imge derinliğine götüren, duygu yüklü şiirler dayanışmanın ve ayakta kalmanın toplumcu bilinci ve siyasal iradeyi yok etmeye ve inkara yönelik baskılarla saldırılara karşı daha önce Nazım Usta’yla, Enver Gökçeler, Ahmed Ariflerle tohumları serpilerek büyüyen estetik yeni bir itiraz biçimiydi. 12 Eylül döneminde ve cezaevlerinde bulundukları sıralarda şiirlerini kaleme alan ya da kitapları yayınlanan şairlerin sayısı az değildir: Emirhan Oğuz, Emir Ali Yağan, Ersin Ergün, Fadıl Öztürk, Halil İbrahim Özcan, Mehmet Çetin gibi şairler kısmen şiir serüveninde yolculuklarını sürdürdüler. Bazıları şiirlerini kendi yorumlayarak (Aydın Öztürk gibi) yola devam etti. Bazı şairler ise 12 Eylül’den doğan sekter ırkçı ve gerici ortam içersinde yok edildiler: Behçet Aysan, Uğur Kaynar ve Metin Altıok… “Soysal Ekinci” gibi şairler ise gördükleri ağır işkencelerin üzerlerinde bıraktığı etkiler yüzünden aramızdan ayrıldı. Direnç şiirleri denince hemen iki kitap akla gelir: İlkinde Mapusane Şiirleri Antolojisi (1974) adıyla Ahmet Uysal sol siyasal nedenlerle yargılanmış, tutuklanmış şairlerimizin kimliklerini, eylemlerini ve şiirlerinden konu ile bağlantılı örnekleri derlemişti. 1988 yılında ise Haziran Yayınevi açlık grevleri ve ölüm oruçlarındaki devrimci tutsakların şiirlerine “direniş şiirleri” adıyla yer vermiştir. Şiirimizde kilometre taşı olmuş şairler arasına cezaevi şiirinde yeni bir dönem başlatarak katılan Nevzat Çelik ilk şiirini 1982 yılında 1980-85 arası devrimci tutsakların kapatıldığı Metris Cezaevi’ndeyken kaleme almış 1984 yılında Şafak Türküsü adlı şiir dosyasıyla katıldığı genç yazarları özendirmek amacıyla 1979'da kurulan ve yayımlanmış ya da yayıma hazırlanmış ilk yapıtlara verilen “Akademi Kitabevi Şiir Birincilik Ödülü”nü kazanmayı başarmıştı. İlk kitabıyla aldığı ödülle adını duyurarak önemli bir üne kavuşan Çelik, dört kitabını yayınlayıp 8 yıllık uzun bir sessizlik döneminden sonra 1998’de “Sevgili Yoldaş Kurbağalar” adlı yapıtla yeniden şiirini ses ve tema özellikleri bakımından genişletip zenginleştirerek varlığını göstermiştir: Size şiddeti suyunu bulandırmayan bir öfke getirdim -çünkü öfkeliyken bir cinayeti tasarlamak cinayete gerekçe oluyor harp ve sulh arasında uzun yıllar var ki işgal altında aklım yeni bir bakma biçimi getirdim acı aynı da kadrajı farklı Sevgili Yoldaş "Kurbağalar" kitabından sonra edebiyat alanında baştan beri denemeyi amaçladığını belirttiği romana ve ardından öykülere el atan dikkate değer sanatçı dili ve kurgusuyla şairane biçem ve içerik taşıyan iki kitapta da başarılı şiir yolculuğunun ardından iddialı olacağını ispatladı. “Bağışlanmış Hüzün” (2005) ve dört ayrı öyküden oluşan “Sen Giderken” (2006) aşk romanıyla öykü kitabı olma özellikleri taşırken erotizm içeren ilginç öğelerle siyasal duruşu inkar etmeden sürdürülen çabanın karşılığı olarak 1990’lar sonrası değişen yaşam biçiminden alınan kesitler ile günümüz insanına ait değerlere de gönderme yapıyordu.

  • Mecburi İstikamet Ev

    EV GÜNCESİ -1 Emekliliğe üç yıl var diye sayıklarken,okulların aniden tatil olmasıyla, istemsiz ev hanımlığına transfer oluverdim. Halbuki mesleği zirvede bırakmak için yeteneklerimi geliştirerek, yeni hayatımda yapacağım etkinlikleri planlıyor , zamanımı kaliteli yaşıyordum. Sudan çıkmış balık misali haftanın ilk gününe saatin alarmı çalmadan uyandık. Gece uykumuzun kaçmasına sebep, okuduğumuz dinlediğimiz olumsuz kıyamet haberleri olunca, gülen yüzlü günaydın bile diyemedik. Fabrika ayarlarıma dönmek için şükretmem gerekenleri düşündüm. İstanbul'dan sağ salim yanımıza gelen küçük kızımın yatağında yatıyor olması, ülkemizde tedbirlerin erken alınıp, olası salgının minimuma indirilmesi, ertelenen işleri tamamlayabilme fırsatı yakalamış olmak... Kahvaltıyı özenerek hazırlayıp, muhabbetle yerken evdeki ilk günümüzün planını yaptık. En önemli soru ne pişirelim? ne yiyelim? oldu. Menüyü belirlerken alışveriş yapma görevi için bir kurban yeterliydi. Oy birliğiyle evin reisini hiçbir yere dokunmamak şartıyla gönderdik. En sevdiğim mekâna mutfağa ilk giren ben oldum. Köfteyi yoğururken içine sevgimi katmayı da ihmal etmedim. Havuç taratoru özlediğini söyleyen küçük kızımı mutfakta seyrederken gözlerimi yaşardı. Patlıcanlı bulgur pilavı yapacak olan ilk göz ağrıma biraz yardımcı oldum. Eşim de pazı otunu ben aldım ben haşlarım deyince buyur mutfak senindir dedim. Yemek yemek mutluluk verdiği için imece usulüyle çalışmak bize keyif verdi. Evde kendimizi karantinaya aldığımız ilk gün başarılı bir şekilde yol aldık. Yediklerimizin bize kilo aldırması, psikolojimize bir fazlalık getirmesin diye sporu gündemimize ekleyerek, özel alanlarımıza çekildik. İlerisi günler için plan yaparken nedense aksilikleri hesaba katmamıştık. Aniden gündemimize düşen korona virüs salgını neleri engelledi. Küçük kızımın önlük giyme törenine gitmek için gün sayarken, o bizi özleyip yanımıza gelmek isteyip, sınavları var diye gelemezken işte bir aradayız. Okulda sınavlar yapacaktık , harıl harıl ders anlatıyorduk. Parabolün tepe noktasını bir yandan bulurken, eşitsizliğin açık kapalı aralıkları arasındaki sayıları topluyorduk. Etkinlikleri planlıyorduk. Geziler için hayaller kuruyorduk. Ani mi oldu haber vererek mi bize doğru geldi bu virüs bilemiyorum... Sarılmak, tokalaşmak yasaklanınca birbirimize bakışımız değişti. Sevme, sevilme duygusu kuyuya düşmüş çıkaran yok... Tokalaşma yasağının ötesinde sevme duygusuna da mı yasak geldi. Var olan son kırıntılarda maalesef kayboldu. Yaşananlar umarım sahip olduklarımızın kıymetini anlatan bir ders verir bizlere. Olumsuz düşüncelerle zehirlenip hem kendimize hem de etrafımıza zarar verecek duruma gelmeden geçer gider inşallah. İyi düşünelim, iyi olsun.... Geçmişte yaşadıklarımızı yazarken, güzel anılar bırakmak dileğiyle...

  • Şiir Yarışması

    İNCİR, ZEYTİN VE (VEYA) NAZİLLİ KONULU ŞİİR YARIŞMASI BİRİNCİSİNE CUMHURİYET ALTINI HEDİYE EDİLECEK.(SON KATILIM TARİHİ.31 AĞUSTOS 2018 CUMA)... T.C. NAZİLLİ BELEDİYE BAŞKANLIĞI “İNCİR, ZEYTİN VE (VEYA) NAZİLLİ” KONULU ŞİİR YARIŞMASI ŞARTNAMESİ; 01. Yarışmaya 18 yaşını doldurmuş bütün şairler katılabilir. 02. Şiirler Hece, aruz veya serbest vezinle yazılabilir. 03. Seçici Kurul Üyeleri, T.C. Nazilli Belediyesi çalışanları ve birinci derece yakınları yarışmaya katılamazlar. 04. Yarışmaya katılacak şiirler, daha önce herhangi bir yarışmada ödül almamış olması gerekmektedir. 05. Yarışmacılar en fazla iki şiirle yarışmaya katılabilirler. 06. Şiirler, 10 kıtayı veya 40 satırı geçmeyecek şekilde, Times New Roman yazı karakterinde, 12 punto bilgisayarda yazılarak, 7 nüsha olarak hazırlanacaktır. 07. Şiir metninin üzerine ad, soyad yazılmayacak sadece rumuz yazılacaktır. Rumuzun yanına 3 rakamdan oluşan bir sayı eklenecektir. ( Rumuzlarda karışıklığa ve benzerliğe meydan vermemek açısından. Örneğin: Aydın Efesi 009 gibi.) 08. Yarışmacılar; kullandıkları rumuzu, ad ve soyadlarını, fotoğraflı özgeçmişlerini, adres ve telefon bilgilerini, üzerine sadece rumuzlarını yazdıkları kapalı zarfa koyacaklardır.( Bu zarf, üzerine rumuzdan başka hiçbir bilgi yazılmayacak.) 09. Yarışmacılar; 7 nüsha şiirlerinin çıktısını koydukları üzerinde rumuz yazılı zarf ile kimlik bilgilerini içeren üzerinde yine rumuz yazılı diğer zarfı ayrı bir zarfa koyarak ekteki taahhütnameyi de imzalayarak AYDIN YAZARLAR VE ŞAİRLER DERNEĞİ P.K.78 EFELER- AYDIN Adresine ya elden teslim edecekler ya taahhütlü veya kargo ile göndereceklerdir. 10. Yarışmaya gönderilen şiirler yarışma sonuçlandıktan sonra, ön elemeye tabi tutulacak ön elemeyi geçen şiirler “İncir, Zeytin ve (veya) Nazilli Şiirleri Antolojisi” adlı kitap haline getirilip yayınlanarak 2018 yılı sene sonuna kadar katılımcılara, okullara kütüphanelere okuyuculara ücretsiz olarak dağıtılacaktır. Bu yayından dolayı şairler telif hakkı talep edemezler. 11. Şartnameye uymayan şiirler değerlendirmeye alınmayacaktır. 12. Tüm eserlerin her türlü kullanım hakkı T.C. Nazilli Belediyesine aittir. 13. Şartnamede belirtilmeyen konularda Seçici Kurul kararı geçerlidir. 14. Şiirlerin sorumluluğu yazarlarına aittir. TESLİM SÜRESİ; Eserler en geç 31 Ağustos 2018 Cuma günü saat 17.00 ‘ ye kadar elden, postayla yada kargoyla teslim edilmiş olacaktır. Bu tarih ve saatten sonra gönderilen eserler yarışma dışı kalacaktır. Yarışma Sonuçları; 03Eylül 2018 tarihinde Aydın Yazarlar ve Şairler Derneği face sayfasından ve Nazilli Belediyesi’nin resmi Web sitesinden de açıklanacaktır. SEÇİCİ KURUL ÜYELERİ; 1) Prof. Dr. Duran NEMUTLU (ADÜ), 2) Şükrü ÖKSÜZ (Aydın Yazarlar ve Şairler Derneği Başkanı- Şair-Yazar-Gazeteci), 3) Beyhan ERDOĞAN (Emekli edebiyat öğretmeni şair yazar), 4) Yaşar UYAR (Emekli Öğretmen Şair, Yazar, Bakanlıktan onaylı Halk Ozanı), 5) Naim ÖZDAMAR Emekli Edebiyat Öğretmeni Şair, Yazar. ÖDÜLLER VEÖDÜLLERİN VERİLMESİ; Ödüller ve plaketler 5 Eylül 2018 tarihinde Nazilli’nin Kurtuluş Gününde Nazilli Belediye Başkanı Sayın Haluk ALICIK tarafından verilecektir. 1. Şiir; 1 adet Cumhuriyet altını + Plaket 2. Şiir; 1 Adet yarım altın + Plaket 3. Şiir; 1 adet çeyrek altın + Plaket 1.Mansiyon kitap seti + Plaket 2. Mansiyon kitap seti + Plaket 3. Mansiyon kitap seti + Plaket NOT.Dereceye giren şiirlerden bazıları bestelenerek şarkı haline getirilebilecektir. Yarışmanın iptali; Nazilli Belediyesi her hangi bir sebepten dolayı yarışmayı tek taraflı iptal edebilir, bu nedenle yarışmacılara karşı yükümlülüğü yoktur. İLETİŞİM; Nazilli Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdürlüğü Nazilli-Aydın veya Şükrü Öksüz; PK.78 Efeler-Aydın Tel.0-505-295 2578 E Posta.sukruoksuz09@hotmail.com EK: 1 TAAHHÜTNAME AYDIN YAZARLAR VE ŞAİRLER DERNEĞİ BAŞKANLIĞINA T.C. Nazilli Belediye Başkanlığı ve Aydın Yazarlar ve Şairler Derneği Başkanlığının koordinasyonunda Düzenlenen “İNCİR, ZEYTİN VENAZİLLİ” konulu şiir yarışmasına gönderdiğim……..……….…………………..rumuzunu taşıyan eser bütünüyle kendime aittir. “İNCİR, ZEYTİN VE NAZİLLİ” konulu şiir yarışması şartname hükümlerini aynen kabul ve taahhüt ettiğimi, eserlerimin mali haklarını, yayma ve çoğaltma haklarını Nazilli Belediyesi’ne devrettiğini ve Şükrü ÖKSÜZ tarafından hazırlanacak olan kitaplarda ve programlarda kullanılmasından dolayı her hangi bir telif ücreti istemeyeceğimi arz ederim. …../…../ 2018 ESER SAHİBİ Adı Soyadı (imza) ESER SAHİBİNİN RUMUZU : ………………. ESER SAHİBİ ŞİİRİNİN ADI:………………………………………………………… ESER SAHİBİNİN ADRESİ : …………………………………………………………….. …………………………………………………………….. …………………………………………………………… T.C. KİMLİK NOSU:………………….. E-posta: TELEFON : Sabit : …………………………………. Cep Tel: ……………………………….

  • Devletler Hukuku ve Demokrasi

    Devlet için şöyle bir tanım yapılabilir: Devlet, kendine bağlı insanların güvenliğini sağlamak üzere kurulmuş etkin bir sosyal örgütlenme biçimi, en yüksek düzeyde ve diğerlerini kapsayan bir egemenliğe, uygulanması meşruluğu sağlayan belirli hukuk kurallarına bağlı sivil toplumun kendi kendisinin bilincine varmasını ifade eden belirli bir toprakla sınırlı bir örgüt, kurumsallaşmış, tüzel, meşru ve hukuk iktidarıdır. Devlet kavramı soyut olmayıp belirli sosyal koşullarda ve tarihsel konumda ortaya çıkan somut bir gerçektir. Avrupa'da modern devletin oluşumu ve iktidarın kurumsallaşması ortaçağın sonundan itibaren beliren bir dizi koşulun sonucunda ortaya çıkmış. Feodalizmin yıkılışıyla, kapitalizmin egemen oluşu, monarşilerin toprak bütünlüklerini sağlayarak ulusların oluşması ve ulusal birliğin bilincine varılması, siyasal felsefede halk egemenliği ve sözleşme teorilerine doğru bir gelişimin görülmesi yani egemen prens ya da hükümet değil de halkın kendisidir gibi... Devlet kavramı Yunan sitelerine ya da Roma’ya kadar gitse de çağdaş devlet kavramı, 17.yy’da evrensel egemenlik ütopyasına karşı oluşmuştur. Modern devletin iki temel niteliği vardır. Bir demokratik olması, iki hukuk devleti olması. Devlet, ister tek ister federe devletlerden oluşmuş bileşik federal bir devlet olsun, ancak şu üç koşul bir araya geldiğinde varolabilir; bir, devletin üzerinde yerleştiği ve yetkilerinin kullanılışının sınırlandığı toprak parçası yani ülke, iki, bu ülke üzerinde oturan ve gerek ırk, dil, din gibi ortak özellikleri ile ya da aynı gelenek ve görenekler, aynı yaşayış biçimi özellikle yaşama iradesiyle bir ulus oluşturacak biçimde birleşmiş bir topluluk yani ulus, üç, ulusun ülkesi üzerinde sürekliliğini ve varlığını sürdürmeğe yönelen bir hukuksal, politik örgüt yani iktidar. Sosyolojik açıdan devlet olabilmek için gerekli bu üç koşula bir dördüncüsünü eklemek gerekiyor. O da iktidarın gerçekleştirdiği ve sürdürdüğü toplumsal, siyasal ve hukuksal düzendir. Uzun çağlar hakim olmuş liberal devlet anlayışına göre, devlet yalnızca iç ve dış güvenliği ve toplum içinde temel düzeni sağlamakla görevliydi. Devlet kişilerin ve diğer kurumların faaliyet alanlarına müdahale edemezdi. 20.yy’ın başından beri kapitalist ekonomik sistemin kendi iç çelişkilerini aşabilmek için devlet müdahalesine gitgide artan bir biçimde gereksinme duyması, demokratik görüşlerin gelişmesi ve sosyal devlet anlayışının ortaya çıkmasıyla devlet yeni bir görünüm kazanmıştır. Modern devlet kavramı, feodalitenin yıkılması ve kapitalizmin gelişmesiyle ortaya çıkmıştı. Fakat kapitalist sistemin kendi iç çelişkilerini ortadan kaldırmak için geliştirdiği demokrasi ne kapitalist demokrasi ne de kapitalist devletçilik bu iç çelişkileri ortadan kaldırmak için yeterli olmadı. En başta kapitalizmin kurucusu Adam Smith hem devletin faaliyet alanlarını sınırlarken hem de devletin içinde serveti olan bireyleri devletle özdeşleştirerek bu çelişkiyi ortaya koyuyordu. Daha sonra kapitalizme tepki olarak doğmuş olan sosyalizmin en önemli temsilcilerinden Lenin de, dünyanın aslında sadece emperyalist devletler tarafından sömürülen devletlerden oluştuğunu gösteriyordu. Marksizme göre emperyalizm kapitalizmin son aşamasıydı ve bu aşamadan sonra sosyalizm gelecekti. Kapitalizmin yaşadığı iç çelişkiler karşısında bazı kapitalist düşünürler bile Marks’ın geliştirdiği kavramları kullanmaya başlamışlardı. Mesela, ünlü kapitalist düşünür Sismondi İngiliz işçilerinin yoğunlaşan yoksulluklarını görmüş ve kapitalizme karşı tavır alarak devlet müdahalesini önermişti. Sismondi İşçiler için işsizlik ve hastalık ödemelerinin yasallaştırılması yoluyla sınıflar arası uzlaşmanın sağlanacağını savunmaktaydı. Liberalizm devleti sınırlarken bir şey daha geliştiriyordu, bireyciliği... Liberalizm ve kapitalist gelişmelere karşı tepki olarak ortaya çıkan sosyalizm de aslında liberal görüşle aynı felsefi kökenden gelmekteydi. Bu da doğalcı felsefedir. Karl Marks bunu gizlememişti. Sosyalist öğreti geliştirilirken kapitalizmin iç çelişkileri ve kapitalist düşünürlerin fikirlerinden yararlanıldığını söylemiştir. Öte yandan Kant, Hegel, Fichte gibi devletçi Alman düşünürlerinin görüşleri de sosyalizmin bir akım olarak filizlenmesinde etkili olmuştur. Marks, kapitalizmden sosyalizme geçilmesini, üretim araçlarının mülkiyetinin özel kişilerden yani kapitalistlerden alınıp bütün topluma aktarılması ile siyasal iktidarın burjuvazinin egemenliğinden kurtarılarak işçi sınıfına verilmesini ve proletarya diktatörlüğünün oluşturulmasını önermekteydi. Lenin’in tarihteki rolü ise işçi sınıfının devletle ilgili görevinin devlet mekanizmasını yıkarak proletarya diktatörlüğü kurulmasını göstermek olmuştu. Marks ile Engels’in birlikte yazdıkları “Komünist Partisi Manifestosu”na dayanarak 1918’de yayınladığı kitapta Lenin, devletin kuruluşunda proletarya diktatörlüğünün önkoşul olmasıyla ilgili savı temellendirmiştir. Marksistlere göre özel mülkiyetli ve sınıflı bir toplumda devlet diktatörlüktür. Devlet yönetici sınıfın bir sömürü aracıdır. Yönetici sınıfa egemenlik sağlayan devletin ortaya çıkışı, ordusu, polisi, hapishaneleri ve çeşitli zorlayıcı kurumları olan özel bir kamu otoritesinin biçimlenmesiyle oluşmaktadır. Proletarya diktatörlüğünün mutlak monarşilerden veya tiranlıktan ayrılan özelliği ise geçici oluşu, toplumsallığı ve sınıfa dayanmasıydı marksistlere göre. Sosyalist öğreti, 20.yy başlarında bilindiği gibi önce tek bir ülkede yani Sovyetler Birliği’nde, sonra da birçok ülkede yeni bir devlete model olurken kapitalist ülkelerin ekonomik ve sosyal yapısına da etkide bulunmuştur. Kapitalizmin gelişiminin yarattığı dengesizlikler, krizler ve büyüyen eşitsizlikler devletin müdahaleci bir görünüm kazanmasına, karma ekonomik sistemin ve sosyal devlet anlayışının yaygınlığına yol açmıştır. Ancak birçok ulusun bir araya gelmesiyle ilk sosyalist denemeyi gerçekleştiren Sovyetler Birliği’nde ise 1980’lerin sonundaki likidasyondan sonra yeni bir yapılanmaya gidildi. 21 Kasım 1991’de hukuken son bulmasından sonra sosyalist birlikten kopan ülkeler bir araya gelerek aralarında yeni örgütlenmeler meydana getirdiler. Eski Sovyetler Birliği’ne bağlı 11 ülke Almata toplantısında yeniden bir araya gelip Bağımsız Devletler Topluluğu’nu kurmuştur. Sovyetler Birliği’nin tasfiye süreci ile ulus-devlet, ulusal doktrin, milliyetler meselesi gibi konular yeniden tartışılmaya başlanmıştı. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra yeniden tartışılıp gündeme taşınan milliyetler sorunu konusu hatırlanacağı gibi aydınlanma felsefesi ve modernizmin dayandığı ilkelerden bir tanesiydi. “Ulusal Sorun” başka bir yazı konusudur… Bilimsel sosyalizmin biraz önce sözünü ettiğimiz üç ana özelliğinin ilk habercisi de yine Fransız Devrimi’nin “sosyal demokrat” jakobenciliği ile Babeuf’ta biçimlenen “komünist” başkaldırma düşüncesidir. Ancak bu görüşler Blanqui’nin etkisinde önce anarşizm sonra Leninist bakış doğrultusunda işçi sınıfı temelinde gerçekleştirilmiştir. Fransız İhtilali’ne yön veren, etkileyen Montesquieu’nun ve Jean Jacques Rousseau’nun görüşleridir. Rousseau “toplum sözleşmesi”nde devletin insanlar arasında kollektif iradenin sonucu birliktelik olduğunu ortaya koymuş ve egemenlik kavramına açıklık getirmiştir. Montesquieu ise devlet iktidarının yasama, yürütme ve yargı kuvvetlerinin ayrımına dayanması gerektiğine dikkat çekmiş giderek bu görüşleri Fransa’da devrimden önce mutlak monarşik devlet yapısını derinden sarsmıştır. Mutlak monarşik sistemler kralın egemenliğine dayanmaktadır. 1789 Fransız burjuva insan ve yurttaşlık hakları bildirgesindeki haklar marksist düşünürler tarafından da yorumlanmış ve insanın insanı sömürmesinin önündeki en büyük engel olan temel özgürlüklerin ancak sürekli ve sınıf bilinçli mücadele yoluyla kazanılabileceği ifade edilmiştir. Lenin’e göre proletarya sınıfı için gerçek demokrasi de burjuvaziye karşı uygulanan diktatörlüktür bu anlamda... Fransız Devrimi krallığın ve feodalitenin egemenliği altındaki halkların ulusal devlet kurma hakkını savunmuştur. Bu sürece giderken hangi gelişmelerin etkisi olmuştu, hatırlayalım. Fransız ihtilalinden önce Fransız toplumu üç sınıflı bir toplumdu. İlk ikisi imtiyazlıydı: Asiller ve Rahipler. İlk iki ayrıcalıklı zümrenin dışında kalan kesim ise “tiers etat” adıyla “halk”tan oluşmuştu. Halk ise orta ve küçük burjuvalardan, köylülerden ve işçilerden meydana gelmekteydi. Feodalist ortaçağ topluluğunun başını kral çekmekteydi. Kral mülk ve üretim araçlarının sahibi olan sınıfların çıkarlarını gözetirdi. Emekçilerin tamamı ise tiers etat içinde yeralıyordu. Emekçiler başından beri tiers etat içinde yeralan burjuvalarla kendi çıkarlarının çeliştiğinin bilincine varmış değillerdi. Ta ki Babeuf, Blanqui, Saint-Simon, Fourier gibi ütopik sosyalistlerin ve marksist düşünürlerin ortaya çıkışlarına kadar... Burjuvazi ekonomik ve sosyal imtiyazları temsili demokrasinin ve burjuva hukukunun oluşturulmasıyla sağladı. Aslında burjuvazinin getirdiği evrensel akılla insana bakış soyuttu. Burjuvaların “millet” adını verdikleri kavram ise hukuk bakımından eşit ve bölünmez bir bütün yani soyut anlamda halktır. 18 ve 19.yy’larda emperyalizme karşı bilinçlenmiş sosyal sınıflar için “milli egemenlik” teorisi ise soyut halk anlayışından ileri gelmekteydi. Ta ki sömürülen halkın kendini “proletarya” diye tanımlayarak örgütlü sınıf niteliği kazanmasına kadar... Oysa 1789 Fransız Devrimi’nin kurucuları için halk hiçbir ayrılık ve bölünme ifade etmeyen bir bütündü. Evrensel akıl ise burjuvazinin çıkarlarına denk düşüyordu ve aklın egemenliği burjuvazi açısından egemenliğini sürdürmek anlamına geliyordu. Marksist düşünürler için Fransız kurucu meclisinin milli egemenlik kavramına karşılık Jean-Jacques Rousseau’nun ortaya attığı “halk egemenliği” kavramı önemliydi. Çünkü Rousseau, burjuvalara göre daha devrimciydi ve küçük burjuvaların çıkarlarını temsil ediyordu. Mutlak demokrasiden yana olan ve ihtilalin başlarında cumhuriyetçilerin radikal kanadı olarak rol oynayan jakobenlerin görüşlerini dile getiriyordu. 19.yy’a kadar başta yasama yetkisi dahil bütün yetkilerini tanrıdan aldığını iddia eden kralın iktidarına karşı önemli bir adımdı bu. 1302 yılında kurulmuş olan ve İmtiyazlı sınıfların temsil edildiği “etats generaux” meclisi ise temsili bir siyasal danışma organıydı sadece. Meta üretiminin giderek artması ve ticaretin büyümesiyle asiller ile ruhban sınıfı dışında gelişmeye başlayan burjuva sınıfı 17.yy’dan itibaren mecliste daha fazla temsil edilme olanağı buldu. 17 Haziran 1789 tarihinde de Fransız kurucu meclisi “millet meclisi” adıyla değiştirilmiş ve oluşturulan komisyonun hazırladığı anayasa bildirisiyle kralın yetkileri bu meclise geçmiştir. Feodalitenin egemenliğinden millet egemenliğine dönüşüm insanlık tarihi açısından da bir dönüm noktası oldu. 1789’da ilan edilerek 3 Eylül 1791 tarihli Fransız anayasasıyla güvence altına alınan “İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi”nde mülkiyet, özgürlük, güvenlik, baskıya karşı direnme gibi ileride işçi sınıfının da önünü açacak bazı temel insan hakları kabul edilmiştir. Jean-Jacques Rousseau bireylerin doğuştan özgür olduğunu ancak üretimin gelişmesiyle birlikte eşitlik ve özgürlüklerin ortadan kalktığını ve herkesin katılacağı toplumsal bir sözleşme ile özgürlüğün yeniden sağlanacağını ileri sürmüştür. Rousseau toplumlar kalabalıklaştıkları için Eski Yunan sitesindekine benzer doğrudan demokrasi biçiminin, kararlara doğrudan katılımın ve eşitliğin ancak oybirliği ve temsilciler yoluyla sağlanmasından yanaydı. Güçler ayrılığı düşüncesini ortaya atan Montesquieu ve Sieyes gibi düşünürler ise yönetimde soylularla birlikte burjuvaların yeraldığı ılımlı bir anayasal monarşiyi savunuyorlardı. Kısaca öncelik ve ilkelerine baktığımızda, klasik ya da liberal demokrasi özgürlük ve katılım, marksist demokrasi bağımsızlık ve kurtuluş, modern yani sosyal demokrasiler de temsil içermektedir. 1789 insan hakları bildirgesi iktidara karşı bireyin haklarını genişletme yanlısı bireyci ve burjuva özgürlük anlayışını yansıtan bir belgedir. Temsili demokraside halk temsil etme yetkisini parlamentoya ve vekillere veriyordu. Sınırlı temsil ulusal egemenlik teorisiyle yerini toplu temsile bırakmıştır. Artık halkın siyasal iradeye sahip olup olmadığı veya iradesinin ne kadar yansıtılacağı sorunu büyük topluluklar söz konusu olduğundan genel oy ve siyasal partilerin konusuymuş gibi görünüyor. Yani siyasal partilerle demokrasiyi sağlama durumuyla karşı karşıya kalındı. Bu Montesquieu görüşlerine yakın bir yaklaşımla burjuva toplum örgütlerinin ya da seçkinlerinin veya baskı gruplarının temsil edilmeleri demek. 18.yy’ın burjuvazisi açısından ulus-halk kavramı herkesi içeren soyut bir ifadeydi. Yani halkı oluşturan bireylerin birbirlerinden farkı olmadığı düşünülüyordu. Amaçlanan da aslında bu yaklaşımla halkı yönetmekti. Tabi iktidarı da halktan korumak. Oy hakkı bile tanınmamıştı halka. Jean-Jacques Rousseau’nun halk egemenliği kavramıyla geniş halk kitleleriyle gerçek halk arasındaki boşluğu sembolik olarak dolduracak oy hakkı tanınmıştır. Oysa 1789 burjuva insan hakları bildirgesi Rousseau’dan çok direktuvar üyesi burjuva sınıf temsilcisi E.Sieyes’ten etkilenmiş ve egemenliği doğrudan doğruya halka değil millet tüzel kişisine tanımıştır. Böylece burjuvaziye egemenlik sağlanmıştır. Yani Fransız Kurucu Meclisi halk kavramını soyutlaştırmıştır. Millet kavramı ise yaşamış ve yaşayacak kuşakları içine alan, uzak geçmişten sonsuz geleceğe doğru sürüp giden, kendisini teşkil eden gerçek kişilerden ve onların iradelerinden ayrı, kendine özgü bir kişiliğe ve iradeye sahip olan bir tüzel kişilik olarak kabul edilmektedir. Halkı da kapsayan ama halkın üstündeki bir tüzel kişilik... Bu anlayış sonucunda halk adına kanun yapanlar millet temsilcileri sayılacak ve bağımsızlaşacaklar halkın çoğunluğunu temsilden de yoksun bırakacaklardı. Açıkça burjuva egemenliğinin meşruluğu demekti bu... Bu açıdan da getirdiği haklarla bu bildiri bir hukuk belgesinden çok bireyci dünya görüşü ile felsefesini yansıtan belge niteliği taşımaktadır. Jakobenlerin ise egemenlikle ilgili tutarlı görüşleri yoktu. Demokrasiye bakışları burjuva koşullarının zorlamasıyla değişen sosyal demokrasi denemesine benzer küçük burjuva ve kaypak bir demokratlıktı. Gracchus Babeuf ise başlarda jakobenizme bağlı olmakla birlikte eşitlik ilkesine yeni bir yorum getirerek Babuvizmin temellerini atmıştır. Babeuf’a göre yasalar önündeki eşitlik şekli eşitlikti. Gerçek eşitlik ise “üretimden eşit pay almak” demekti. Marks kollektif mülkiyeti savunan Babeuf’u kapitalizmin azgınlaşmadığı dönemden bir bilimsel sosyalizm habercisi olarak kabul etmiştir. Devletle ilgili uluslar arası hukuk düzenlemelerine bakalım biraz da... Devletin doğmasından sonra dört unsur biraraya geldiğinde devlet kavramı ortaya çıkıyor. Devletler de ortaya çıkarken büyük mücadeleler veriyorlar. Asli doğanlar dışında fer’i doğan devletler başka devletlerin zararına doğuyorlar. Devlet ister asli, ister fer’i doğsun, uluslar arası tanınma yani enternasyonal unsur gerçekleşmeden diğer devletlerle ilişkilere girmesi güç oluyor. Tanıma da iki şekilde oluyor. Biri hukuki tanıma, diğeri fiili tanıma. Bugün için en geçerli tanıma hukuki tanıma biçimidir. Bunun için devletin Birleşmiş Milletler’e üyeliğinin kabul edilmesi yeterli görülüyor. Yani hiçbir devlet dünyada tek başına hareket edebilme serbestisine sahip değil. Devletlerin uluslar arası devlet hukukuna göre hareket etmesi gerekiyor. Bir devlet doğumundan sonra diğer devletlerin bazıları tarafından tanınabilir. Bu fiili tanıma biçimidir. Tanıma bir de sonuçlarına göre çeşitlenebilir. Bunlarda devlet içindeki grupların tanınmasıdır. Ülke içinde çıkan bazı karışıklıklar sebebiyle doğan bazı hareketler uluslar arası camiada isyan kabul edilebilir. İsyan eden gruba asi sıfatı tanınabilir. Uluslar arası camiada asi sıfatının tanınması o gruba birtakım haklar sağlıyor veya sağlaması gerekiyor diyor hukukçular. İsyan eden gruplar ülkenin bir parçasını düzenli bir şekilde hakimiyetleri altına alırlarsa bu gruplara da diğer devletler muharip sıfatını veriyorlar. Örneğin, Kurtuluş Savaşı sırasında TBMM’nin durumu böyleydi. TBMM hükümetini Afganistan, Pakistan ve Fransa tanımıştı. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ise Çekoslovakya ve Polonya gibi ülkelere ulusluk sıfatı tanınmıştı ve bu tür tanınma hukukçu çoğunluk tarafından da benimsenmiştir. İktidarların tanınması için bugün kabul edilen hakim görüş ise günümüzün koşullarını yerine getirmeleridir. İktidarın tanınması her ne kadar devletler arası hukukta devletin tanınması kadar önem taşımıyorsa da uluslararası hukukun bir sorunu olarak görülmüştür. Modern devletin dediğimiz gibi iki temel niteliği bulunmalıdır. Birincisi demokratik olması, ikincisi hukuk devleti olması. Devletin hem demokratik hem de hukuka uygun olması da doğrudan iktidarı ilgilendiriyor. Bu da her şeyden önce tabi bir ideoloji sorunu. Kapitalizmin devletin faaliyet alanlarını adalet ve yönetim işiyle, ulusal savunma ve eğitimle sınırlamasına karşın sosyalizmde faaliyet alanı genişlemiş ve bütün alanlara girmiştir. İster batılı demokrasiler olsun, ister marksist demokrasi olsun bütün demokrasi biçimleri sonuçta uygulandıkları aşamada değerlendirilirler. Zira bütün demokrasiler özünde halkın iradesini yansıttığında değer kazanırlar. Marksist düşünürlerin belirttiği gibi bugün uluslararası hukuktan sözediliyor ama uluslar arası devletlerden de sömüren ve sömürülen diye bahsedilebiliyor. Rosa Luxemburg’un ulusların savaşının emek ile sermaye savaşına dönüşmesi nitelemesindeki gibi, bundan da en büyük zararı uluslar değil hiç kuşkusuz sömürülen emekçi kitleler görüyor. Türkiye 1923’e kadar devlet olmanın unsurlarından biri olan enternasyonal unsur yani uluslar arası tanınma unsurunu taşımadığından devlet olma niteliğini elde edememiş ancak 1932’de Birleşmiş Milletler’e üye kabul edilmesinden sonra hem tanınma hem de devlet olma niteliği gerçekleşmiştir. 1923’te TBMM ile yasama, yürütme ve yargının tek elde toplandığı konvansiyonel rejim tarzında bir yönetim kurulmuştur. 1933’ten sonra Avrupa faşizmin etkisi altındaydı. 1933’te Almanya 1934’te de İtalya faşizmi hem Avrupa’yı hem de Ortadoğu’yu tehdit ederken Türkiye istikrarlı ve güçlü bir ülke görünümüyle bütün barışçı amaçlı anlaşmalara katılarak savaşın dışında kalmaya çalıştı. Tabi Türkiye’nin bütün anlaşmalara katılabilmesi ve dış ülkelerle ilişkiye girmesi 1923’te kurulmasından sonra 1932’de de Birleşmiş Milletler üyeliğine kabul edilmesi ve uluslar arası alanda tanınması yoluyla olmuştur. Fransa’da gerçekleşen burjuva devrimi hem reform ve rönesans ile birlikte dünyanın laikleşmesini hem de dünyanın coğrafi olarak büyümesini sağladı. Siyasal gelişmeler özellikle Avrupa’da ulus-devlet olgusuyla tanışılmasını ve bununla birlikte yeni ulus devletler de ekonomik zenginlik, askeri ve siyasal güç gibi kavramlar ortaya çıkmasını da sağladı. Ulus-devlet demokrasinin ilk uygulama biçimlerini getirmiştir ama ulusların birbirleriyle bu kavramlar ışığındaki üstünlük mücadelesi sonucunda faşizm olgusunun türemesi de gerçekleşmiştir. Avrupalı ulus-devletle ilgili zenginlik ve güç gibi kavramlar bunların kime ait olacağı sorusunu da getirmiştir. Egemenlik dolayısıyla siyasal gücün diğer deyişle siyasal iktidarın kime ait olacağı sorusudur bu... Bireysel iktidar ya kol gücü, zeka, silah, zenginlik ve bunların sonucunda elde edilen sosyal güce dayanıyordu ya da daha güçlüye boyun eğme, zorunlu saygı ve sempatiye... Ya devletle ilgili olan iktidar yani kurumsal iktidar kime ait olmalıydı? Buna verilecek yanıt aslında demokrasinin orada olup olmadığının da bir işareti olacaktır. 18.yy’a kadar iktidar hep tanrıya ait olmuştu. Krallar, imparatorlar ise hep tanrının dünyadaki temsilcileri olduklarını iddia etmişlerdi. Yönetilenler ise ya tanrıya olan inançlarından ya da baskı altında krallara imparatorlara boyun eğmek zorunda kaldılar. Eski Yunan ve ortaçağda gelişme gösteren demokrasi ile teoriler 18.yy’dan önce kralın iktidarını devirmeye kadar varmamıştı. Fakat 18.yy burjuva devrimi bir gerçeği ortaya atmıştır. O da 18.yy düşünürleriyle özellikle Jean-Jacques Rousseau’yla ortaya konan iktidarın halka ait olması görüşüdür. Ulus ve halk egemenliği kavramları da bu görüşün savunulması sonucunda gelişmiştir. İlkel toplumlarda iktidarın grubun kabul ettiği bireyde somutlaştığı görülürken özel mülkiyetin ortaya çıkışıyla yani prekapitalist kollektif mülkiyetten özel mülkiyete geçişle birlikte iktidarın birey ya da bireylerde somutlaştığı görülür. İlkel kölelikten feodal beye bağlı köleliğe geçiş sadece özel mülkiyete yani toprağa sahip olan feodal beyin iktidarını değil din ve askeri güce sahip kilisenin ve asker iktidarın ortaya çıkışına da neden olmuştur. İktidarın birey ya da bireylere ait oluşu bireylerde aşırı bir bağımsızlık doğurmuş, iktidarın toplumun iradesini yansıtabilmesi için bir kurumsallaşmaya yani iktidar için uzmanlaşmaya gidilmesine gerek duyulmuştu. Bunun sonucunda ortaya çıkan iktidar da hukuk iktidarıdır. İktidar kavramının geliştiği bu tarihsel süreç içerisinde batıda iktidar biçiminin gelişimi ile üretim ve mülkiyet ilişkilerinin gelişimi arasında sıkı bir ilişki olmuş ama hiçbir zaman hiçbir iktidar bütün toplumun iradesini yansıtabilme başarısını göstermemiştir. Günümüzde endüstriyel toplumlarda yerinden, özyönetim ya da baskı grupları örneğin basın-yayın ve stk’larla yönetime katılım (non-governmental organizations) gibi aslında sadece devletin özeksel yapısını etkilemeye dönmüş çeşitli özerklik çağrıştıran modeller denenmekte. Halbuki görünen o ki kamusal alan daraltılarak sosyal kazanımlar artık elden çıkmaktadır. Yani özünde hepsi temsili olmakla birlikte sözde doğrudan demokrasi için yapılanan yenilikçi hareketlerin birçoğu zaten büyük burjuvazi tarafından etkisizleştirilmiştir o da ayrı bir konu... Doğrudan demokrasi dünyada artık sadece birkaç İsviçre kantonunda kalan bir uygulama olarak bilinir. Yerini alan temsili demokrasi ise iktidarları güçlendirebilecek yeni sistem olarak görülüyor. Dünyada çelişkiler doğuran acı ve yıkım ortadayken eşitsizliğe karşı diretmenin anlamı yok. İnsanlık artık ilerici deneyimler ışığında yeniden halkın tümünün iradesini yansıtabilecek yeni kurumlara, yeni düzenlemelere ihtiyaç duyuyor…

  • HUKUK DİLİ

    -Neşri tahririmin esbabı mucibe-layihasıdır- Dil, kişilerin konuşma aracıdır diye tanımlanır en özlü ve yalın anlatımla. Gerçekten de kişiler günlük yaşamlarında karşısındakiler ile anlaşmalarını dile borçludurlar. Sıradan bir insan, yüzelli kelimelik bir dağarcık ile günlük yaşamını rahatlıkla sürdürebilir. Ancak mesleki yorum ve açıklamalarda, şiir, roman, tiyatro, hele hukuk ve felsefede durum farklılaşır. Daha bir özel terimler ile toplumsal olaylar yorumlanır. Anlatılır. Açıklanır Günlük yaşamını idame ettirme uğraşısında olan birisi için “külli irade”ile “tümel buyrultu” arasında bir fark yoktur. İkisini de anlamaz. Bu nedenle de bir kelimenin kökeninin hangi ırktan olduğu o kadar da bir değer taşımaz. Çünkü o, ikisinin de anlamını bilmez. Biri Arapça’dan diğeri Türkçe’den geliyormuş . Bu konu yüzyılı aşkın bir süredir aydınlarımız arasında tartışılmaktadır. “Efendim dilimizi sadeleştirelim” diyenler ile “Türkçeleşmiş Türkçedir, dilimizi yavanlaştırmayın” diyen karşıtlar hala tartışmaktadırlar. “İstiklal” sözcüğünü hepimiz biliriz. Ama kökeni Arapça imiş. Gariptir Araplar ne istiklal kelimesinin anlamını bilir ne de kullanırlar. Zira bizimkiler Arapça “kılle” sözcüğünden “istiklal”i türetmişlerdir. “Mirim, filan kelimenin Türkçe karşılığı olamaz" diyenler de birçok konuda yaya kalmışlar ve dilimizin matematiksel ve güçlü yapısına boyun eğmişlerdir. “Tear”dan"tayyare"yi türeten biziz. Arap bilmez tayyareyi. Karşılığı uçak kelimesini de biz yanlış olarak ürettik ama tuttu. Bu gün kimse "kompitür" demiyor."Bilgisayar" diyoruz. Yanlışmış“bilgisayar “ “ bilgi sandığı “olması gerekiyormuş. Ne gam! "Müdeiumumi"diyemezdi vatandaş. "Müddeyim" der keserdi. Oysa bugün"savcı" diyoruz. Ama bütün bunlar mesleki bir dilin ille de köken olarak öz be öz Türkçe olmasını zorunlu kılmaz. Zaten böyle bir durum dünyada varit değildir. Gelelim ana konumuz olan HUKUK’un diline. Hukuk, o toplumun ve devletin ekonomik, toplumsal, tarihi, dini, beşeri yapısının tam içinde olduğundan, ona uygun bir dil ile yazılır, anlatılır. Yani seçkinler mesleki karizmalarına denk gelen bir yaklaşım ile yorumlarlar. Vatandaşın ise bu dili anlaması ve hatta neyin suç olup neyin suç olduğunu bilmemesi bile bir özür teşkil etmez. Hani derler ya hukuk dili ağırdır. Anlaşılmazdır. İyi hoş da sıradan vatandaş dili ile bu nasıl olabilir ki? “Sol alt ekstremitede spastik paralizi sekeli ekstremitede bir cm adele hipoksivar.Hafif hexion kontroktürü mevcut” Bu, bir doktorun bana verdiği rapordan alıntı. Sanırsınız kalaylıyor. Demek ki tıbbın kendine özgü bir üslubu terimleri var. Askeri terminolojideki, takibat, tatbikat, istihkam, operasyon, teçhizat, mühimmat kelimeleri ise günlük yaşamdakinden farklı anlamlar içerir. “Adalet mülkün temelidir” özdeyişindeki MÜLK kelimesi ise taşınmaz arsa değil, devlet, devletin varlığı ve hükümranlığı anlamındadır. Dolayısıyla toplumu derinden ilgilendiren ve hemen her an herkesin karşısına çıkan hukuki konularda kendine özgü terimlerin olması olağan sayılmalıdır. “Cebri icra, çokluk def’i halefiyet, hiffet, icap, gaip, iktisabı müruru zaman, makable şamil, ihsası rey, ferişerik, keenlemyekün, ivaz, müzayaka, taliki ve infisahi şartlar, zımni irade,müteselsil, teşdiden tahfifen, gayrı kabili rücu, izaleyi şüyu…ifadeettiklerinin açıklaması olmasa, gerçekten toplumun büyük bir kesimi tarafından anlaşılamayacak kadar zordur.” Diye yakınıyor hukuk doçentlerinden Seliçi Oğuzman. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu ise Türk Kanunu Medenisinde(Ankara Üniversitesi 1975 Basım Sa XXVI ) şöyle diyor: “…Memleketimizin bir mahallinde verilen hüküm ile aynı şerait tahtında tahaddüs eden hükümler birbirinden farklı ve mütenakız bulunmaktadır. Netice itibariyle Türkiye halkı adaletin tatbikinde ittiratszlığave mütamadi tezebzüze maruz kalmaktadır.Tesadüf ve talihe bağlı ve bir birini mütenakız kurunu vustal fıkıh kaidelerine merbut bulunmaktadır… “ Hukuk dilinin ağır ve ağdalı oluşundan yakınmaktadır Prof.Velidedeoğlu. Bu zorlama ıstılahların sıkıntısını en fazla hukuk öğrencileri çekiyordur her halde. Ne bu yorum ne de bunun günümüze çevrisi vatandaşı pek ilgilendirmektedir. Halk o engin sağduyusu ile "Kanunlar lastik gibidir. Ne tarafa çekersen uzar."Zengin arabasını dağdan aşırır, fakir düz yolda şaşırır" diyerek kestirip atmakta ve adalete olan duygusunu"Şeriatın kestiği parmak acımaz." tevekküllüğü ile hukuk dilinin anlaşılmazlığını kabullenmektedir Aydın geçinen bir aykırının diliyle; "Tüzegen devinselliğine koşut olarak biçimsel soyutlamaların, kişilerin iç imgeleri olsun, biçimselliğe değgin soyut tinsel ötelemelerindeki derinlik olsun, hukuk buyrultularını yabansılaştırmakta,sağlanca kapsamına koyarak toplumsal korumanlığı işlevsizleştirerek kullanılmazlık kapsamına almaktadır." Diye bir cümle kursam, vatandaş herhalde alay ediyorum diye suratıma tokadı yapıştırsa yeridir. Yasaların kullanılırlığı da ayrı bir mesele olarak karşımıza çıkar. Sözgelimi PAŞA kelimesinin kullanımı yasal olarak suç olmakla birlikte, gerek yasa koyucu ve gerek yasa uygulayıcılarının tümü bu kelimeyi her vesile ile kullanmakta, özneler ise bu kelimeden pek hoşnut olmaktadır. Zira toplum belleğinde PAŞA kelimesi yalnızca "general" karşılığı olmayıp çok daha öte bir şeydir. Validir. Devlettir. Askeri ve mülki irade sahibidir paşa. Bir başka şey ise basit gözüken bir telaffuzun ya da harf değişikliğinin büyük bir karmaşaya yol açabilmesidir . Padişah Selim; bilgili ve saygın bilim adamı Sanizade Atâullah Efendi'yi Sadrazam hakkında dedikodu ettiği suçlamasıyla sürgüne gönderir. Bir süre sonra da bağışlar. Padişah buyruğunu götüren görevli, heyecandan şaşırıp,“_tlakınıza(affınıza) ferman getirdim" diyeceği yerde, "_tlafınıza (idamınıza)ferman getirdim" deyince, Atâullah Efendi kötüleşir ve ölür. Tamam. Hukukun kendine özgü dili olacaktır ama bu kadar da değil. Dilimize uymayan kelimelerin, yazılışının, okunuşunun zor olmaları bir yana, birbirine pek yakın kelimeler yüzünden örnekteki facialar da olabiliyor. Hukuk dilinin bu karmaşadan kurtarılması gerekir. "İta, icra, ehlivukuf, nasp, tâyin, azil, hacizvaz ve fekki, devairi devletin kâffesinde, takibi umur ve muameleye, talep, istida,lâyiha, takdim, tahkim, lüzum, mezun, selâhiyattar, evrak, tahkim tevkil...” örneklerinde olduğu gibi noterliklerde öyle belgeler düzenleniyor ki, yurttaş çoğu zaman anlamını bilmeden altını imzalıyor. Bir gün bakıyor ki, amacını aşan bir belge vermiş, istemediği durumu kendisi yaratmış. Kamusal düzen, adalet ve hak adına yeni hukuksal sorunlarla örseleniyor. Yargıtay eski başkanlarından Sami SELÇUK: “Kişiler kendini anlatmak ve karsısındakiyle iletişim kurabilmek için en önemli araç olarak dili kullanmaktadırlar. Zamanla dil içinde meslek gruplarına göre dilsel ayrılıklar ortaya çıkmıştır. Buna göre meslek gruplarına ait olmayan kişiler için dilleri anlamak çok güç hatta imkansız hale gelmiştir. Hukuk dili de bu mesleki dillerin anlaşılması en güç olanlarından biridir. Amacımız, toplum kurallarının yazılı metni olarak kabul edilen hukukun daha yalın bir dile dönüşmesi gerekliliğini vurgulamaktır" diyor. Yekta Güngör ÖZDEN bir konferansta: “Hukuk tutucu değildir. Tutucu olan hukukçulardır. Görevler, gereğiyle yerine getirilse hukuk tutucu sayılmaktan kurtulur. Çağımızda toplumsal gelişme hızlıdır. Kurallar bu gelişmenin gerisinde kalmaktadır. “Diyor ve şöyle devam ediyor. “Hukukçuluk, değişen durumlara uyan en iyi ilkeleri seçmek san'atı, becerisi olarak adaleti bulma ve ortaya koyma hizmetidir. Ulusunu yasalar önünde eşit, korkusuz, mutlu ve güçlü kişiler olarak yaşatmak borcunu yüklenmiştir . Hukukçunun sorumluluğu büyüktür. Yurdunun sosyal ve ekonomik sorunlarını, çözüm yollarını düşünmek, çıkar çatışmalarını önlemek, iç barışı, kamusal düzeni, bilgisi ve örnek davranışlarıyla güçlendirmek, hukukun etkin gücüyle adaleti her konuda sağlamak hukukçunun savsaklanmaz görevidir . Kendini bu sorunların dışında tutan hukukçu, yurttaş olamaz. Gelişmeye, kalkınmaya yardımcı, siyasete etkili olan hukuk, kurallar yığını değildir. İlerleyen bir kaynak aydınlatan bir ocaktır. Hukukçu uyaracak, hak ve özgürlükleri savunacak, çağdaş hukuk kurallarının yürürlüğüne öncülük edecektir.” Anayasa Mahkemesi Başkanlığı yapmış mümtaz hukukçunun önerileri bunlar. Ankara -Sofya uçağı Deniz Gezmişler’i kurtarmak amacıyla 1972 yılında Iğdırlılar tarafından kaçırıldığında hukuki bir sorun ortaya çıkmıştı. Zira uçak kaçırmanın ceza yasalarında yeri yoktu. "Hürriyeti tahdit,devlet malına zarar, silahlı tehdit" gibi konulardan dava açılmıştı. Ünlü al Capon’u basit bir vergi cezasından 11 yıl Alcatraz’A MAHKUM eden hakim toplum, vicdanını rahatlatmak için bu yola gitmişti. Yoksa gerçek cezası bir yılı dahi bulmuyordu. Sonuç olarak hukuk dili yalın açık bir hale getirilmelidir. Ama sanılmasın ki bu vatandaşın anlayacağı bir biçime indirgenir. Hukuk dili terimsel ve mesleki anlamda kendi terim deyim ve kavramlarını Türkçe yazıp yorumlamalıdır. Ve fakat bunu yaparken, herhangi bir boşluğa meydan vermeyerek, kesin,yalın, net ve en azından meslektaşlar arasında bir çelişkiye düşülmeyecek açıklıkta olmalıdır. İçtihada yeni açıklamalara meydan vermemelidir. Hele gerekçelerde sağlam kanıtlara dayanıldığı kadar, temel toplumsal dayanakları da olmalıdır. Bu ise yasa dilinin sağlamlığı, mantıki tutarlılığı ve anadilin gerekleri ile hayata geçer.Zira sonuçta gerek karar verici, gerek iddia ve gerekse savunma makamları tartışarak en adil karara varmak istemektedirler. Bu da ancak ANA DİL ÜZERİNDEN OLUR. Bizim de resmi ve anadilimiz TÜRKÇE olduğuna göre, söylenecek fazla bir şey kalmıyor. Şurası da unutulmamalıdır ki HUKUK DİLİ nasıl olursa olsun, sonuçta onu uygulayacak olan insandır. Bir Iğdır valisi 1 EKİM 2000 tarihinde yaygın basında yer bulan demecinde şöyle buyuruyordu: "Fuhuşla mücadele etmek bizim görevimizdir. Nataşalar ile yakalanan erkeklerin saçını sakalını kesip Suveren düzlüğünde gece yaya bırakırım." Daha Dün Kobani olayları üzerine İçişleri Bakanı şöyle kükrüyordu: Misliyle mukabelede bulunuruz.Polis kendisi.Savcı kendisi. Hakim kendisi.İnfaz memuru yine kendisi… Bir Valinin ve bakanın hukuk ve idare anlayışı bu olursa,dünyanın en çağdaş hukukunu en anlaşılır bir dil ile yazsanız ne olur ki !?!? Hukukçularımızın yetiştiği okullar ile hayata atıldıktan sonraki koşullarını ve özellikle hakim ve savcıların adliye- lojman arasına sıkışıp kalmaları ise bir başka yazı konusu.

  • düş ülkesi

    -MÜZİK: Beethoven's Silence- Onlar olmayınca sokaklarda, tuz eksik sanki... Yarın kimbilir kaç milyon öğrenci kaç yüz bin öğretmen okula başlıyor?.. Daha güzel bir BAHAR, daha güzel bir YAZ için... Ayışığında yıkanan daha güzel bir dünya için... Kolay gelsin öğretmenim, KOLAY GELSİN ÇOCUKLAR!

  • Şu Lanet Salgın da Olmasaydı… HOŞ GELDİN YAVRUM!

    Bir yıldır, okula giden çocuklara özeniyordun. “Büyüyünce ben de okula gideceğim” diyordun. Artık kocaman bir çocuk oldun. Anneciğin o güzel ellerinden tutarak seni okula getirdi. Hoş geldin, okulumuza sevinç, mutluluk getirdin. Senin için yepyeni bir hayat başlıyor. Ana kucağındaki mutluluk verecek bir hayat olacak bu. Burası senin ikinci evin. Sakın yabancılık çekme. Biz öğretmenlerin burada anneni babanı aratmayacağız. Sınıftaki şu çocuklar senin kardeşlerin. Şimdi daha kabalık bir “ev”desin. Seninle güzel oyunlar oynayacağız. Okulumuzun bahçesi seninle güller açacak. Sınıfımızı şarkılar söyleyerek şenlendireceğiz. Kırlara çıkıp otları, böcekleri inceleyeceğiz. Evrenin sırlarını yavaş yavaş öğrenmeye çalışacağız. Çizgiler çizecek, boyalı resimler yapacağız. Defterlerin inci gibi yazılarınla bezenecek. Masal dünyalarında gezineceğiz. Öyküler okuyarak hayal âlemimizi süsleyeceğiz. Okul hakkında sana kötü şeyler mi anlattılar? Burası öyle bir okul değil. Burada yüzü asık, mesleğini ve çocukları sevmeyen, onları döven, azarlayan, öğrenciler arasında ayrım yapan, notunu bir silah gibi kullanan, içinde, bulunduğu sorunları öğrenmeye çalışmayan öğretmen yok. Biz bu okulun öğretmenleri; çocukları, yurdumuz ve halkımız kadar ok seviyoruz. Burada senin için bulunduğumuzu biliyoruz. Bize yurt çocuklarını çalışkan, gürbüz, akıllı, erdemli olarak yetiştirmemizi öğrettiler. Çok okuyor, mesleğimizle ilgili kitapları de elden bırakmıyoruz. Kendimizi sürekli yeniliyoruz. Biz öğretmenlerin derse hazırlıklı gelecek ve zamanında derse gireceğiz. Bir dakikamızı bile boşa geçirmeyeceğiz. Senin yeteneklerini keşfetmeye çalışacağız. Başarılarını ve hatalarını göstereceğiz. Sana ezber sorusu sormayacağız. Sınavlarda kopya çekme ihtiyacını ortadan kaldıracağız. Sınıfın, okulun yönetimine katılacaksın. Senin kendine göre özgür düşüncelerin olacak. Herkesten farklı kişilik sahibi bir insan olacaksın. İnandığın doğruları korkmadan savunacaksın. Bazı dersleri sana anlattıracağız. Başarılarınla gurur duyacaksın. Daha çok çalışma isteğin olacak. İnsan hiç tembellik yaparak öğretmenlerini mahcup eder mi? Bu okulda derslerin bir an öce bitmesi ve eve gitmek için can atmayacaksın. “Ders saati ne kadar da çabuk bitti” diyeceksin. Hele bir okumayı sök, seninle bu yurdun en güzel destanlarını okuyacağız. O güzel ellerinle ne işlek, ne güzel yazılar yazacaksın ana sütümüz kadar temiz ve tatlı Türkçemizi ne kadar da akıcı kullanacaksın. Dilinde bülbüller şakıyacak. Başka diller de öğreneceksin. İnsanlığın mutlu bir geleceğe ulaşabilmesi için ders alalım diye tarih kitaplarının sayfalarını çevireceğiz. Coğrafya dersinde yurdumuzun güzelliklerini, zenginliklerini öğreneceğiz, Dünya üzerinde gezineceğiz. Fen bilgisi dersinde evrenin yasalarını, canlıları, cansızları makinaları öğreneceksin. YILLAR ÇARÇABUK GEÇER Bir de bakmışsın ki, yıllar çabucak geçmiş, bir meslek sahibi olmuşsun. Ellerin torna, çekiç, rende tutacak. Yurdumuza raylar döşüyor, asfaltlar döküyor, okullar, barajlar yapıyor, bulutların üstünde uçaklar uçuruyor olacaksın. Sınıflarda bizim gibi kara tahtanın başına geçmiş olacaksın. Başka ülkelere gidip yerleşmek yerine, uzak köylerdeki sağlık ocaklarına varıncaya kadar görev alarak sevgili halkının dertlerine derman olacaksın. Tarlalarımız seninle daha bol ürün verecek, fabrikalarımız daha kaliteli mal yapacak, edebiyatımız, sanatımız seninle zenginleşecek. Yurdun bütünlüğünü, ulusun birliğini sen koruyacaksın. Zalimin kölesi, mazlumun efendisi olmayacaksın. Barış seninle gelecek. İnsanlık seninle yeni Türk uygarlığını tanıyacak. İşte seni yetiştirecek okul. Hoş geldin yavrum… ( Öğretmen Dünyası, Yıl 27, Sayı 322, Ekim 2006, başyazı,) Şu lanet salgın da olmasaydı… (Güncelleme: 21 Eylül 2020)

  • Özlenen Okul

    Eğitim sistemimiz, farkındalıklarımız olan ilkeler ışığında eğitimi tanımlayıp sürecini işler hale getirirken; asıl amacın her açıdan dengeli bireyler yetiştirmek olduğu da toplumsal bir beklentidir. “Küreselleşme” tartışmalarının tekrar hız kazanmasıyla eğitim de doğal olarak bu tartışma sürecinin orta yerinde yer almaktadır. Bu bağlamda eğitim bilimciler, eğitim sistemimizdeki modelleri yeniden gündeme taşıyorlar. Tartışılagelen modellerden biri modern model (davranışçı yaklaşım) diğeri ise postmodern model diye ifadelendirilen yapılandırmacı yaklaşımdır. Tartışmalar uygulanabilir modelin davranışçı ve yapılandırmacı modellerin senteziyle ortaya çıkabileceği yeri işaret ediyor. Davranışçı modelde eğitim öğretmen merkezli; yapılandırmacı modelde ise öğrenci merkezlidir. Birincisinde bilgi aktarılırken ikincisinde bilgiye ulaşma yolları öğretiliyor. Bu eğitim modellerinden birini merkez alan anlayış diğerine karşıtmış gibi değerlendirildiğinden ortak bir perspektif oluşturma çağın eğitim anlayışına daha uygun düşmektedir. Eğitim bilimciler eğitim model tartışmalarını yapadursunlar, biz mevcut uygulamalar ışığında Bornova Anadolu Lisesi’ni bir masaya yatıralım. Ülkemiz eğitim sisteminin eğitim modelinin istisnalar dışında öğretmen merkezli (modern/davranışçı) olduğunu hepimiz yaşayarak görüyoruz. Çok önemli bir kamu okulu olan Bornova Anadolu Lisesi “bu çok önemli oluşunu” ta başlangıçtan itibaren çok farklı özellikleriyle kendisi hak etmiştir. Nedir bu farklılığı? Kuruluşundan itibaren sorup sorgulayan, araştırmacı, özgüveni yüksek ve demokratik çağdaş bir yaşamı benimsemiş bir öğrenci profili olmuştur. Bu pozitif profil ister istemez okul yönetimlerini ve öğretmenlerini ve hatta tüm yardımcı çalışanlarını da etkilemiştir. Bilgiyi sadece klasik aktarma biçiminde edinen değil, ona nasıl ulaşacaklarını da özümsemiş olmak bu farklılığın en önemli özelliklerindendir. Bilim, teknoloji, sanat ve felsefenin birbirine bağlı müthiş gelişimini en yakından fark eden öğrencilerimiz bu alanları bilmekle kalmayarak onların gelişimine katkı sunabilecek ciddi kaygı ve çalışmalar içinde olmuşlardır. Oluyorlar ve hep de olacaklardır da. Bunun sonuçlarının ne olduğunu görmek için kamu ve özel alanlarda çalışma yaşamındaki en başarılı ve yaratıcı kişilerin mezun oldukları okullara bakmak yeterli olacaktır. Özellikle ülkemizin gururu olan nitelikli üniversitelerin sayısal bölümlerine en çok öğrenci gönderen okulların başında Bornova Anadolu Lisemiz gelmektedir. Bu durumla ilgili okulumuzun çok değerli edebiyat öğretmeni Ferdane Gecebakan’ın okulunu ziyarete gelen ÖDTÜ, İTÜ ve BOĞAZİÇİ’NDE okuyan öğrencilerimize söylediği şu cümleleri okuyucuyla paylaşmak istiyorum:” Hemen hemen hepiniz doktor ve mühendis oluyorsunuz; ancak ülkemizin BAL mezunu kamu yöneticilerine, hukukçularına da çok acil ihtiyacı var. Lütfen, bu alanları da seçin!” Sevgili öğretmenimiz çok haklı. Tıp, mühendislik vb. bilim alanlarının popülizm ve sadece maddi çıkar dışında, özgür gelişimin olabilmesi ve daha toplumcu bir fayda içine girebilmesinin önünü açmada BAL ruhu daha etkin ve özverili olacaktır. Kısacık tenefüslerde bile ellerinden kitabı, defteri düşürmeyen, okul kütüphanesini hınca hınç her fırsatta doldurup kitaplara hep ilkbahar esintisi verip yaz sıcağında tutan güneş yüzlü öğrencilerimiz, yüzünüzü en çok gereksinim olan yerlere döndürünüz. Gerek ulusal gerekse uluslararası arenada matematikten müziğe; yabancı dilden resme, fotoğrafa; fizik, kimya ve biyolojiden spora aldığınız ödül ve dereceler haklı olarak daha büyük umutlar kurmamızın gerekçeleridir. BAL mezunu sevgili Ece Temelkuran’ın aslında sizlerin güvenirliğini tanımladığı “Ben inandığım değerlerle varım. Aslolan kişinin kendine hiçbir zaman ihanet etmemesidir.” sözü geleceğe olan güveni perçinliyor. Nazım’ın “güzel günler göreceğiz” ile başlayan şiirinin gerekçelerinden birin de BAL öğrenci profilinin yarattığı büyük heyecan olduğuna tüm kalbimle inanıyorum. Yukarda anlattığım BAL’ın kültür birikimi ve başarı tarihi ‘Proje Okul’ süreciyle bitirilmek isteniyor. Ancak, gelenek çok güçlü…

  • Aday Öğretmen

    Öğretmenlik mesleğinin ülkemizdeki kısa panoraması On altı yıllık mevcut iktidar döneminde gün geçmiyor ki emekçiler aleyhine düzenlemeler olmasın. İktidarın neoliberal ekonomi politikaları ekseninde geliştirip uygulamaya çalıştığı yeni emek rejimi politikaları emekçiler aleyhine sadece ve sadece mevcudu kötüleştirmenin tanımıyla yüklüdür. Yeni emek rejiminin uygulamaları özelleştirme ve piyasalaştırmanın, güvencesizleştirmesin, taşeronlaştırmanın, sendikasızlaştırmanın ve yoksullaştırmanın dışında biz emekçiler lehine bir anlam ifade etmiyor. Tüm kamusal alanların sırayla dönüşümü ve eşzamanlı olarak emekçilerin kazanımlarını hak ve özgürlüklerini budamaya yönelik hızlandırılmış süreç, tüm yazılı-görsel işitsel, sosyal ve psikolojik araçların yardımı ile baş döndüren bir hızda toplumun önemli bir kesimini karamsarlık üzerinden pasifize etmeyi de başarabiliyor. Kamusal özünden kopartılıp piyasanın ihtiyaçlarına göre yeni bir yapılanma sürecine sokulan eğitim hizmet alanı bin bir türlü sorun ile karşı karşıya getirildi. Özellikle 4+4+4 eğitim sisteminin yasallaşması, liyakatten uzak yandaş kadrolaşma, tüm kamu okullarını imam hatipleştirme vb. hamleler öğrenci, veli, eğitim iş kolunun tüm çalışanları ile beraber öğretmenleri de mağdur, huzursuz etmiştir, etmektedir. Eğitimin piyasalaşmaya ve dinselleşmeye dönük süreci öğrenci, veli ve öğretmenler başta olmak üzere toplumun büyük çoğunluğunu tedirgin etmektedir. Uzun yıllar, kadrolu, sözleşmeli, ücretli vb. adlarla çalıştırılan öğretmenlerin çalışma koşulları her geçen gün daha da ağırlaşmaktadır. 300 bin ‘in üzerinde öğretmen atama beklerken her yıl bunun üzerine 40 bin öğretmen daha mezun olarak ekleniyor. Öğretmen adayı olabilmek için Eğitim Fakülteleri ve Fen- Edebiyat Fakültelerinden formasyon eğitimini başarı ile tamamlayarak mezun olmak yetmiyor. Genel kültür ve alan sınavı olan KPSS sınavından yeterli puanı alabilmek ve atamaya dahil bir branş mezunu şanslısı olmak ve istenen puan sıralamasında olmak gerekiyor. Tüm bu zorlu emek sürecinden sonra da asıl kadrolu olarak değil, aday olarak atama yapılıyor. Milli Eğitim Bakanlığı yıl içerisinde ortalama 30 ila 60 bin öğretmen ataması yapıyor. Öğretmenlik hayali içindeki on binlerin, umutsuzca beklentilerini sürdürmekten başka çareleri olmuyor. Birçoğu ‘ne iş olur sa yaparız’ demek durumu ile karşı karşıya kalıyor ve ne iş olursa yapmak zorunda kalıyor. Binlercesi de özel okulların, dershanelerin ve etüt merkezlerinin yoğun sömürüsü altında deyim yerindeyse karın tokluğuna çalıştırılıyor. Eğitim iş kolu sendikalarının hemen hepsi de atanamayan on binlerce öğretmene göstermelik basın açıklamaları dışında pek bir destek vermiyor/veremiyor. Sektörel yani kamu ve özel işletmelerde çalışan eğitim emekçilerini bütün olarak kabul edip, sendikalarına üye yapmayan sendikalar binlerce atanamayan öğretmeni azgın emek sömürüsü ve mobing koşullarında çalışmak zorunda kalmalarına seyirci kalmış oluyorlar. İşin okul ile sınırlı olmayıp mesai sonrası evde de sürdüğü öğretmenlik mesleği, öğretmenlerin özel ve sosyal yaşantısını sınırlama üzerine yeniden kuruluyor. Evde de devam eden öğretmenlik mesaisine karşı başbakanın bile” Öğretmenler yan gelip yatıyor, 15 saat çalışıp maaş alıyorlar” türünden değersizleştirme amaçlı algı yaratımına toplumun bilindik yüzde ellisi hemen inanıyor;öğretmenin aleyhinde gelişi güzel kullanıyor.Toplam Kalite Yönetimi/Okul Geliştirme Uygulamaları adı altında müşteri ve işveren memnuniyetini artırma amaçlı algı projeleri, e-okul kayıtları, ders-sınav analizleri gibi birçok iş yükü ile öğretmenin özel hayatı ambargo altına alınıyor. Yeni geliştirilen eğitim teknoloji uygulamaları ile ders öğretmenleri dışında ve özel koşullar dikkate alınmadan hazırlanmış olan paket derslerin yüklenip sunulduğu akıllı tahta uygulamaları da öğretmenin üretkenliğini sınırlayıp onu nesneleştirip değersizleştiriyor ve rakibi haline getiriliyor. Salt teknoloji eğitim-öğretim materyali dayatması, yaratıcı/üretici öğretmen yerine teknisyen öğretmen modelini egemen kılmak istiyor.Objektiflik, şeffaflık ve liyakat uzak, siyasi iktidarın istendik kriterlerine uygun olarak atanan okul yöneticilerinin yandaş ilişkileri ve yanlı tutumları, sağlıklı iletişimi, iş barışını bozan davranışları ve keyfiyetleri eğitim emekçilerinin karşı karşıya olduğu sorunlardan birkaçı sadece. Aday öğretmen ise bu edilgen, nesneleştirilmiş öğretmenlik sürecinin çok farkında olmayarak mesleğe adım atıyor. Aday öğretmenlik ve pratikte uygulanması Öğretmenlerin adaylıkları ile ilgili yasal düzenlemeleri 1930 yılından buyana yapıla gelmektedir. 657 sayılı yasaya kadar 1702 ve 4357 sayılı yasalarda ‘aday’ kamu emekçileri ‘stajyer olarak tanımlanıp adlandırılmıştır. Adı geçen tüm yasalarda göreve aday olarak başlanması, adaylık yetişme ve yetiştirilme süreçleri sonunda başarılı olamayanların görevine son verilmesi uygun bulunmuştur. Göreve yeni başlayan kamu emekçisi, daha başından işine son verilme baskısı ile göreve başlıyor. Güvencesizlik adeta bir etik kural gibi sunuluyor. Öğretmenlerin adaylık süreci 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanununun ‘Öğretmenlik’ başlıklı 43. Maddesine 01.03.2014 gün ve 6528 sayılı yasanın 5 inci maddesiyle eklenen fıkra uyarınca “Aday öğretmenler, en az bir yıl fiilen çalışmak ve performans değerlendirmesine göre başarılı olmak şartlarını sağlamak kaydıyla, yapılacak yazılı veya yazılı ve sözlü sınava girmeye hak kazanırlar. Uygulanacak olan sözlü sınavda da aday öğretmeler,… yönlerinden Bakanlıkça oluşturulacak komisyon tarafından değerlendirilir” biçimine dönüştürülmüştür. Aday öğretmenler öncelikle adaylıkları içerisinde iki defa uygulanacak performans değerlendirmesine göre başarılı olmak zorundalar. Performans değerlendirmeleri ise yetiştirme sürecinde danışman öğretmenleri ve okul müdürleri tarafından, yapılmaktadır. Daha sonra ise önce yazılı sonrasında da sözlü sınava girerek, bu sınavlarda istenen başarıyı göstermeleri gerekecektir. Aday olarak atanana kadar çekilen zahmetler azmış gibi, adaylık sürecinde de aday öğretmeni huzursuz edecek, baskı altına alacak ve itibarsızlaştıracak birçok konu da beklemektedir. Adaylık sürecinde aday öğretmen olarak atandığı okulda çalışma programı aşağıda tabloda göründüğü gibi olsa da, işin pratiğinin farklı olduğu yaşanan gözlemlerden bilinmektedir. Aday öğretmenlere asıl görevinin dışında, tek başına sınav gözetmenliği yaptırma, nöbet tutturma, okul idarelerinde idarecilerin ve ilçe MEM’lerinde ilgili personelin yapması gereken rutin işleri yaptırma gibi keyfi görevler de maalesef ki verilmektedir. Aday öğretmenlere rehberlik edecek, deneyim aktaracak aday öğretmenlerin seçiminde de objektif davranılmadığı, çoğunluk aday öğretmenlerin istenen kriterlere uymadığı, yandaş sendika olan Eğitim Bir Sen üyelerinden seçildiği basına yansıyanlar üzerinden bilinmektedir. Bununla birlikte aday öğretmenlere sözlü sınav uygulaması üzerinden, mesleki hak ve özgürlükleri için istedikleri ve güvendikleri sendikaya değil, yandaş sendikaya üye olmalarının onların ‘çıkarına’ olacağı manipülasyonları ile baskı kurulmakta ve çoğunluğu istemedikleri halde, istendik sendikaya üye olmak zorunda kalmaktadır. Maaş karşılığı zorunlu olan 15 ders saatinin üzerinde ve ayrıca tanımlanan işlerin dışında çalıştırılmalarına rağmen ek ücret ödemesi yapılmamaktadır. Adaylık döneminde sık sık ceza almaktan kaçınmaları tavsiyeleri yapıldığından dolayı da biat eğilimi yönünde baskılanmaktadırlar. Adaylık döneminde de eş durumları dikkate alınmadığı için ayrıca mağdur olmaktadırlar. Ne Yapmalı? Bir toplumda öğretmenlerin toplumun gerçek gereksinmelerinin tersi istikametinde değiştirilip dönüştürülmeleri, toplumu toptan kaybetme anlamında değiştirmek, dönüştürmek anlamına gelecektir. Gerek aday öğretmenler gerekse de güvenceli görünümünde çalışan tüm öğretmenlerin, tüm eğitim iş kolu çalışanlarının karşı karşıya olduğu sorunlar, neoliberalizmin yeni emek rejiminin eğitim alanına yansımasından başka bir şey değildir. Dinselleştirme motifli tüm çağdışı yönelim ve uygulamalar da kapitalizmin neoliberal uygulamalarının tarihsel ve konjonktürel olarak özenle seçtiği araçlardır. Eğitim emekçileri arasında rekabeti ortaya çıkartmaya ve ortak reflekslerini ve üretken yetenekleri gösterebilme becerilerini etkisiz hale getirmeye yönelik tüm uygulamaları deşifre edebilmeliyiz. Başta Performans Yönetim Sistemi olmak üzere, tüm esnek ve kuralsız çalışma projelerine, TKY uygulamalarına, yandaş atama yönetmeliklerine, paket teknolojik dersler uygulayacak programlanmış teknisyen öğretmen tipolojisine karşı örgütlü bir tepkiyi koyabilmek hayati önemdedir. KPSS’nin ortadan kaldırılmasını, sınavsız-koşulsuz hak edilmiş atama taleplerimizi, dershane, özel okul ve etüt merkezlerinde ücretli köleler gibi çalışmaya, eğitim alanının her basamağının piyasalaştırılmasına, kentten, insan ve toplumdan uzak Eğitim Kampüslerina karşı itirazımızı daha gür bir sesle yapma sorumluluğundayız. Eğitim Sen, Eğitim Fakültelerinin olduğu her yerde varsa üniversite şubemizle, yoksa var olan şubemiz bünyesinde öğretmen adaylarıyla sıkı bir biçimde ilişkilenmelidir. Şube yürütmelerimizin sekreterliğinin biri de “Eğitim Fakültesi ve Fen Edebiyat Fakültesi öğrencisi, bilim emekçisi ve diğer çalışan personel ile ilgili olmalıdır. Yarının eğitim emekçilerini daha öğrenciyken örgütlü çalışma yaşamıyla tanıştırabilmeliyiz. Eğitim emekçilerinin sektörel örgütlenmesini ve birliğini savunmalıyız. Mücadelenin gereklerini de sözde değil özde, yani emek mücadelesinin tarihsel mirasını ve somut ihtiyaçlarını görerek, yeni bir yürüyüşü başlatabilmeliyiz.

  • Proje Okulları Gerçeği

    Toplumsal gelişmenin bileşkeler bütünü olan ekonomik, sosyokültürel, bilimsel ve teknolojik gibi gelişmelerin temeli eğitim alanımızla doğrudan bağlantılıdır. Eğitim sistemimizin ne olduğu diğer gelişim alanlarının da ne olduğunu net bir şekilde açıklar. Eğitim sisteminin çağın gelişim ilkelerinden kopuk, siyasal iktidarların kendi özel ihtiyaçlarını gerçekleştirme dolayımlı kuşatma altında olması, yani araçsallaştırılması tüm bağlı gelişim alanlarını da beklendik şekilde olumsuz etkileyecektir. Ülkemizde eğitim alanı, son on altı yıl içerisinde eğitim sistemimize yapılan bilinçli müdahaleler sonucu en sorunlu alanların başında gelmektedir. Eğitim kurumlarımız öğretmeni, öğrencisi ve velileri mutsuz olan kurumlar haline dönüştürülmüştür. Bildiğimiz üzere kamu oyunda çok tartışılıp tepki çeken 4+4+4 eğitim modeli, 30 Mart 2012 tarihinde, TBMM genel kurulunda 91 de red oya karşı 295 oyla kabul edildi. 11 Nisan 2012 tarihinde de resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe kondu. Okullarımızın tümünü imam hatipleştirmeye ve piyasalaştırmaya dönük hazırlanan 4+4+4 modeli ile eğitim sistemimiz bir çıkmaza sokulmuştur. Bu tarihten sonra eğitim sistemimizde akıl dışılık hakim olmuştur. Okul öncesinden üniversite dönemine kadar olan eğitim basamaklarımız liyakatsiz, yandaş kadrolarla içinden çıkılmaz bir hale sokularak, sorunlar yumağı haline getirilmiştir. Sorunlu modelin arkasından gelen en sorunlu uygulamalardan biri de 2014 yılında gündeme gelen Proje Okulları uygulamasıdır. Milli Eğitim Bakanlığı 2014 yılında yaklaşık 100 meslek lisesi ve imam hatip lisesini ‘Proje Okul’ ilan etti. Ancak ani bir kararla bunlardan vazgeçildi. Hemen ardından 2015 yılında Türkiye’nin en gözde 170 lisesi ‘Proje Okul’ uygulaması içine alındı. Proje okullar arasında Bornova Anadolu Lisesi, İzmir Fen Lisesi, Karşıyaka Cihat Kora Anadolu Lisesi, İstanbul Erkek, Kabataş, Kadıköy Anadolu, Cağaloğlu, Atatürk Fen, Vefa, Çapa Fen, Prof. Dr. Mümtaz Turhan Sosyal Bilimler, Hüseyin Avni Sözen, Avni Akyol Güzel Sanatlar, Ankara Çankaya Atatürk, Balıkesir Sırrı Yırcalı Anadolu, , İlkadım Samsun Anadolu, Konya Meram Anadolu, Diyarbakır Yenişehir Anadolu, Bursa Nilüfer Tofaş, Kayseri Melikgazi Fen, Gaziantep Şehit Kamil Vehbi Dinçerler, Sakarya Cemil Meriç Sosyal Bilimler gibi Türkiye’nin liseye geçiş ve üniversite sınavlarında en başarılı okulları vardı. 14 Mart 2014 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanan 6528 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile Bakan onayı ile seçilen Proje Okullarının öğretmen atama ve idareci görevlendirme yetkisi de ilgili Kanun Hükmünün 122. maddesi ile Bakan tarafından yapılacağını belirtiyor. Ancak atama ve görevlendirmeler hiçte açıklandığı gibi olmadı. Siyasi iktidara yakın eğitim sendikasınca yandaşlık ve biat dışında hiçbir kriteri olmayan öğretmen ve idarecilerin listesi hazırlanarak Bakan onayına sunularak gerçekleştirildi. Hala da aynı yöntem sürüyor. 2015 yılında Proje Okul ilan edilen170’e yakın köklü okulun liyakat esasıne göre çoğunluğu sınavla atanmış öğretmen ve idarecileri yangından mal kaçırırcasına yıllardan büyük emek verdikleri okullarındaki görevlerinden alınarak, rastgele okullara görevlendirilmişlerdir. Başta İzmir örneğinde yaşadığımız gibi isteği dışında görevden alınıp sürgün edilen öğretmenlerin birçoğu kadrolu bir liseye atanana kadar 2-3 ayrı okulda görev yapmak zorunda bırakılarak mağdurluk katlanmıştır. Türkiye’nin en başarılı okullarının öğrencileri öğretmenlerini kaybetmişlerdi. Aslında kaybettirilen ülkemizin yarınları olmuştur. Mutlu ve en başarılı öğrencilerimiz, mutlu ve başarılı öğretmenlerinden uzaklaştırılarak tüm kazanımları yok sayılıp değersizleştirilmeye, özgüvenlerini yitirtmeye çalışılmıştır. Bu çok değerli öğrenci kitlemize yeni bir kimlik aktarılarak farklı bir zihin yapısına dönüşümleri sağlanacaktı. Ancak bu hiçte kolay değildi. Çağımız gençliği bilgi çağının gençliğidir. Çok hızlı öğrenen nesildir. Kesinlikle eleştirel düşünüp sorgulayan yanları onların en güçlü yanlarıdır. Dinselleştirilmiş piyasanın basit köleleri asla olmayacaklardır. Latin Amerikalı şair ve düşünür Ernesto Carnedal’dan esinlenerek kullanıma giren ‘teoliberalizm’ kavramı ülkemizde on yedi yıldır yaşanan süreci en iyi açıklayan kavramdır. Din sosu-şerbeti dökülmüş piyasacılığı tanımlar bu kavram. Eğitim sistemimiz salt dinin ve piyasanın aracı yapılamayacak kadar hayati önemdedir. Laik, bilimsel, demokrat ve özgürlükçü temelde tarihsel bir geçmişi olan liselerimizin öğrencileri çağdışı bir zihniyetin kültürünü ve piyasanın kirli ilişkilerini ve onların aracı olmayı red edecektir. Sevgili öğrencilerimiz, adalet, bilim, özgür insan, özgür toplum ve özgür doğa için gecelerini gündüzlerine katarak çalışacaklarından hiç şüphem yok. Tüm birikimleriyle iyiliğin projelerini gerçekleştirip, hakikatin izini süreceklerine bütün kalbimle inanıyorum. Barış içinde mutlu, aydınlık, eşit refah koşullarında bir ülke ve bir dünya için harcayacakları emek en onurlu emek olacaktır.

  • Kore’de Türkiye

    Türkiye, 2. Dünya Savaşı’nı savaşa doğrudan katılmadan atlatmıştı. Fakat savaşın ardından Sovyetler Doğu Anadolu’da toprak ve Boğazlarda üs ve ortak savunma talebi içindeydi. Türkiye’nin yakın/etkin güç ile uzak/potansiyel güç arasında bir tercih yapması gerekiyordu.[10] Bu tercih uzak/potansiyel güç ‘Amerika’ tarafına yapıldı ve bu yönde çalışmalara başlandı. Batı’nın güvenlik şemsiyesinin altına girebilmek için bir sınav verilmesi gerekti. Kore Savaşı, Amerika’nın garantörlüğüne sokan NATO için ödenen bedel oldu. “Türk Silahlı Kuvvetleri bir taraftan dünya barışına katkıda bulunmaya çalışırken, diğer taraftan ülke güvenliği için NATO’ya girme çabalarına kazandığı başarılarla ortam hazırlamıştır.” “Kore’de akan Türk kanı ve Türk kahramanlığı Türkiye’nin 1951 yılında NATO’ya alınmasında çok mühim bir rol oynamıştır.” Türkiye sınavı başarıyla verecek ve 18 Şubat 1952’de NATO üyesi olacaktı. Geçelim verilen sınava… Zamanın BM Genel Sekreteri Trygvie Lie’nin askeri destek ricası Temmuz ayında Türk Hükümeti’ne ulaştı. Karar aşaması şöyle gerçekleşti: Başbakan Adnan Menderes’in Yalova’daki yazlığında Cumhurbaşkanı Celal Bayar başkanlığında, TBMM Başkanı Refik Koraltan ve Genel Kurmay Başkanı Nuri Yamut’un da katılımıyla yapılan bir Bakanlar Kurulu Toplantısı’ndan sonra, TBMM’ye ve Muhalefet’e danışılmadan 25 Temmuz 1950’de Türkiye’nin Kore’ye 4500 asker göndereceği açıklandı. “Menderes, Atatürk’ün ‘yurtta sulh, cihanda sulh’ ve ‘komşular arasındaki itilaflara katılmama’ gibi prensiplerinden vazgeçme eğilimindeydi. Dış politika’da pasiflikten aktifliğe geçilmesi taraftarıydı. Sonun da bunun fırsatını da yakaladı.” Açıklamanın ardından gazete manşetleri: ‘Kore’ye asker gönderiyoruz’ diyordu. Haberlerde Ankara ile irtibat kuran Mr. Cain’in Kore’ye asker göndermemizin prestijimizi artıracağını açıkladığı söylendi. CHP bu kararın Anayasa’ya aykırı olduğunu iddia ediyordu. Gerekçeli madde 1924 Anayasası’nın 26. maddesindeki ‘Büyük Millet Meclisi, (…) devletlerle muahede ve sulh akdi, harp ilanı (…) gibi vazifeleri bizzat kendi ifa eder.’ ibaresi idi. Hükümet ise alınan kararın Anayasa’ya aykırı olmadığı kanaatini taşıyordu. Hükümete göre, Anayasa savaş ilanı yetkisini TBMM’ye vermiş ama hangi hususların savaş ilanı olduğunu saymamıştı. Yani Hükümet asker gönderme kararı almış, savaş ilan etmemişti. İhlal yoktu. Savaş esnasında ise şartlar değişecekti. Şöyle ki: “CHP Genel Başkanı İsmet İnönü 25 Ekim 1951’de yaptığı açıklamada: Dış mesele üzerinde esasen bizim memlekette fikir ve prensip ayrılığı yoktur. İttifakımıza, BM idealine ve ABD dostluğuna bağlıyız.’diyecekti. Oysa bu konuşmanın geçmişe dair hiçbir faydası yoktu. Çünkü 25 Temmuz’daki kararın ardından Türkiye ikiye bölündü: Asker gönderilmesine karşı çıkan, radikal sol örgütler oldu. Behice Boran’ın başkanı olduğu Türk Barışseverler Cemiyeti, kararı protesto etti, kararın iptali için Meclis’e başvurdu. Çok geçmeden 28 Temmuz’da Cemiyet kapatıldı. Muhalefete tahammül yoktu. Diğer taraftan bu kararı ‘komünizme karşı fevkalade duyarlı olan gençler’ onaylıyordu. O zamanın “en büyük öğrenci örgütü olan Türkiye Milli Talebe Federasyonu: ‘Hak ve Hürriyet yolunda girişilmiş olan bu taahhütleri yerine getirmeyi kendisine görev sayan bir milletin evlatları olmaktan duyduğumuz gurur sonsuzdur.’ diyordu.” Tarih Türkiye için bazı konularda tekerrürden ibaretti. Yine bir karar aşamasında liderler karşı karşıya geliyor, bu halka yansıyordu. Ardından muhalefet destek verdiğini açıklıyordu. Kararın uygulama aşaması hakkında 2007 yılının Kasım ayının son haftası Genel Kurmay Başkanlığı bir arşivle bilgi vermiştir. Alınan karar doğrultusunda Genel Kurmay, bir komutanlık karargâhıyla üç piyade taburundan ve gerekli yardımcı birliklerden meydana gelen bir tugay ile 214. Piyade Alayı görevlendirildi. Tugay, yurdun çeşitli bölgelerindeki birliklerden oluşturuldu. Tugayın Komutanlığına Tuğgeneral Tahsin Yazıcı, Kurmay Başkanlığına Yarbay Selahattin Tokay, 241. Piyade Alay Komutanlığına Albay Celal Dora atandı. Ayrıca, 1960 askeri müdahalesinin ardından iki kez askeri müdahale girişiminde bulunan Talat Aydemir de bu tugayda yer almıştı. Kore’ye gitmek üzere oluşturulan birlikler Ankara Etimesgut’ta toplandı. Ardından İskenderun’a geçildi. Burada da askeri, mülki erkân ve halk, bando eşliğinde Türk Tugayını törenle uğurladı. 25, 26, 29 ve 30 Eylül ve 2 Ekim’de hareket eden gemiler Süveyş Kanalı-Kızıldeniz–Mendep Boğazı–Seylan Adasının merkezi Colombo–Singapur–Filipinler ve Formaza Adası rotasını izleyerek 21 gün sonra Puson Limanı’na ulaştı. Buradan kamyonlarla tren istasyonuna, oradan da Taegu şehrine gidildi. Tüm birlikler 8. Amerikan Ordusuna bağlandı. Bunların arasında Türk Tugayı da vardı. Bu Tugaya ‘North Star’ (Kutup Yıldızı) adı verildi. Türk Tugayı’nın ilk görevi Seul’un 46 km. kuzeybatısındaki Munson bölgesinin güvenliğini sağlamaktı. Burada 25. Amerikan Tümeninin geri bölgesi güvene alındı ve tümenin Sunchon bölgesinde toplanmasını sağladı. Bu sırada Tugayın 9. Amerikan Kolordusunun ihtiyatını teşkil etmek üzere 22 Kasım’da, Kunuriye hareket etmesi bildirildi. Daha sonra ordu çeşitli bölgelere kaydırıldı. İlerleyen zamanlarda, 28 Kasım 1950 sabahı Çin ordusu hızlı bir taarruza girdi. Burada başarıyla karşı konuldu. 28’i 29’a bağlayan Kasım gecesi Sinnimni’de geçici saldırılar oldu. Amerikan birlikleri de destek vermesine rağmen Sinnimni geri alınamadı. Ancak bu ilerdeki birliklerin geri çekilmelerini sağladı. Türk Ordusu çeşitli cephelerde savaşıyor, bu, Amerikan Ordusunun geri çekilmesine zaman kazandırıyordu. Türk Tugayı, 6 Ocak 1951’de Chonan’da 20 gün ihtiyatta kaldıktan sonra Sarı Deniz’den Japon Denizi’ne kadar uzanan hattı ele geçirmekle görevlendirildi. Bu nedenle 24 Ocak’ta harekete geçildi. 2 gün sonra Kumyangjangni Kasabası, 156 rakımlı tepe ele geçirildi. Önceden de ifade edildiği gibi savaşta her iki taraf da kesin bir zafer elde edemediler. Lakin verilen sınavın sonucu Türkiye için zaferdi. Bu zafer Amerikan Kongresi’nin verdiği Mümtaz Birlik Nişanı ve Beratı, ayrıca Güney Kore Cumhurbaşkanı’nın verdiği Cumhurbaşkanlığı Birlik Nişanı ile ödüllendirildi. En büyük ödül ise daha önce de belirtildiği gibi 1952’de NATO üyeliği ile verilecekti. Savaşın ardından Tugay bir süre Kore’de kaldı. 1960’da bir bölüğe indirildi. 1960’da bir bölüğe indirildi. 1965’te ise bir Manga bırakıldı ve sonra o da yurda döndü. Savaşın Türkiye Açısından Sonuçları Kore savaşı, 1922 ile 1950 arasında savaşa katılmayan Türkiye için büyük bir imtihandı. Lakin sonuç gösterdi ki Türk Ordusu gücünden hiçbir şey kaybetmemişti. 37 Subay, 26 Astsubay, 658 er olmak üzere toplam 721 şehidimiz, 2147 yaralımız, 234 esir ve 175 kayıp vardı. Savaşın ardından akıllarda pek çok soru vardı. Bunlardan iki tanesini değerlendireceğiz. Birincisi; verilen kayıpların ardından akıllarda hep bir soru kaldı: ‘Neden gittik?’ Çünkü her ne olursa olsun hangi ödül alınacak olursa olsun, Türkiye’nin mili menfaatleri haricindeki bir olayda bu kadar kayıp vermesi söz konusuydu. Ve 25 Haziran 1959’da Nazım Hikmet ‘Diyet’ adlı şiirinin bir kısmında şöyle diyecekti: “Beni, Üniversiteli yedek subayı, Kore’de harcadınız Adnan Bey. Elleriniz itti beni ölüme Vıcık vıcık terli, tombul elleriniz. Gözleriniz itti beni arkamdan Ve ben al kan içinde ölürken Çığlığımı duymamanız için Kaçırdı bacaklarınız sizi arabanıza bindirip.” İkinci soru ise birinci ile bağlantılı bir soruydu: ‘Acaba kalanlara gereken ehemmiyet verildi mi? Ya da veriliyor mu?’ “Kore Savaşı, kendisiyle ilgilenilmesini bekleyen ortak kar bir antika eşya gibi, toplumsal belleğin müzayede salonunda bekledi durdu. En sonunda Atlas Dergisi geçtiğimiz yıl konuya el attı. O da yankılarını bulmadı. Demek ki Kore Savaşında tuhaf bir toplusal bellek mekanizması işliyor: öyle ki bu savaş, TRT gece bültenlerinde Gazilerinin yaşamını yitirdiğini duymamızla anılır hale gelmekten öte bir yere sahip olmaz oldu yaşamlarımızda.” Bugün Türk Şehitliği Güney Kore’nin Seul–Pusan Kasabasının yakınında Tanggok Mezarlığında Pusan Şehitliğinde bulunmaktadır. DERLEME/KAYNAK

  • Dünya Egemenlerinin Kurbanı:KORE

    dünya egemenlerinin kurbanı kore -SAVAŞ ÖNCESİ ve SONRASI- Savaş Öncesi Genel Durum 1905 yılındaki Rus–Japon Savaşı Japonya’nın kaynaklarını ciddi şekilde azaltmıştı. Savaşın ardından Japonya, ikmal yapmak üzere gözlerini Kore’ye çevirmiştir. Çünkü Kore zengin fiziki ve beşeri kaynağa sahipti. Böylece Japonya hem güvenliğini temin eden kaynaklara sahip olacak hem de bu kaynaklara O’nun gibi ihtiyacı olan Çin’i baskı altında tutabilecekti. Bu amaçla Japonya Kore’yi işgal etti. Bu işgal, 15 Ağustos 1945’te Japon İmparatoru Hirohito’nun radyodan dünyaya Japonya’nın teslim olduğunu ilanına kadar devam etti. Ardından Kore’de ortaya çıkan bu güç boşluğu Amerika ve Sovyet Rusya tarafından doldurulacaktı. 1945 yılının Mayıs ayında Amerika ile Sovyet Rusya arasında bir anlaşma imzalandı. Buna göre; savaş bittikten sonra Kore; Amerika, Sovyet Rusya, İngiltere ve Çin’in ortak vesayeti altına alınacaktı. Aynı yıl Temmuz ayında Potsdam Konferansında Sovyet Rusya, Uzak Doğu Savaşına katılmaya karar verince askeri harekât bakımından Kore toprakları 38. Enlem çizgisi ile ikiye ayrıldı. Çizginin kuzeyi Sovyet Rusya, güneyi ise Amerika askeri alanıydı. Artık Kore, kendi ayakları üzerinde durabilecek hale gelene kadar Amerika’nın ve Sovyetlerin inisiyatifindeydi. Bu ikili, Birleşmiş Milletler (BM) adına, Kore Yarımadasını geçici olarak yöneteceklerdi. Rusya artık rakibinden hamle beklemekteydi ve bu hamle Amerika’nın Hiroşima ve Nagazaki’ye yolladığı atom bombaları ile gerçekleşti. Sovyet Rusya askerleri Kuzey Kore’ye intikal etti ve 38. Enleme kadar ilerledi. Sovyet Rusya artık kendisi için en önemli faaliyet alanlarından birinin Uzak Doğu olduğunun farkındaydı. Uzak Doğu’daki güçler dengesi Sovyet Rusya’nın lehineydi: Ortada ağır bir yenilgi almış Japonya vardı. En önemlisi de bu boşluğu dolduran ülkenin (Çin) komünist bir yapıya sahip olmasıydı. Bu Doğu’da Batı’ya karşı oluşturulmuş bir ideolojik güç duvarı etkisi doğurabilirdi. Bir diğer husus, bu oluşturulabilecek gücün halen ‘potansiyel’ yapıda olması idi. Yani Uzak Doğu’da ülkeleri ‘fiilen’ bir arada tutacak bir ittifak sistemi yoktu. Bunun olmaması, Sovyetlerin hesabına göre Batılıların hep birlikte karşı koymasını da engelleyecekti. Diğer tarafa bakacak olursak, Batı’nın elinde de dengeleri değiştirebilecek unsurlar vardı: Amerika –yukarıda belirtildiği gibi– 38. Enlemin güneyindeydi. Ayrıca Fransa da güney-doğu Asya’da yani Hindiçi’nde bulunuyor ve Amerika desteğini alıyordu. -Güney Kore gelişkin modern bir ülke- Kore Savaşı’nda Birleşmiş Milletlerin Rolü Kore Savaşı, BM’yi etkilemesi bakımından, taşıdığı özelliğe göre ‘Soğuk Savaş’ dönemindeki iki kutupluluğun sonucunda ortaya çıkan sorunlardan biridir. Bilindiği üzere, BM’nin müdahalesini gerektiren bölgesel nitelikli uluslararası sorunları; devlet, tarafı olduğuna inandığı belli bir sorunu örgüte taşıyabilir. Bu süreçte de öncelikli adres, BM Güvenlik Konseyi’dir. ABD de Kore konusunu 25 Haziran 1950’de BM Güvenlik Konseyi’ne götürdü ve acil önlemler alınmasını istedi. SSCB ise bu durumu boykot ediyordu. “Kore konusunda Konsey’in 25 Haziran’da aldığı 82 sayılı karara göre, Kore’nin meşru idaresi olarak kabul edilen Kore Cumhuriyeti’ne (Güney Kore) yönelik saldırı kınanıyor, hemen ateşkes ve kuzeye ait kuvvetlerin çekilmesi isteniyordu. Kore’deki BM komisyonlarının da durumu gözlemlemesi isteniyordu. Ayrıca Kuzey Kore’ye yardım edilmemesi ve 82 sayılı kararın uygulanabilmesi için BM üyelerine her türlü yardımda bulunmaları isteniyordu.” [1] Bu yardım isteği iki gün sonra 83 sayılı kararla resmileştirildi. Sovyet temsilcisinin toplantılara katılamaması sebebiyle veto riski de ortadan kalkmış bulunuyordu. Ardından 7 Temmuz’da 84 sayılı karar Güvenlik Konseyi’nde kabul edildi. Buna göre: Toplanacak birliklerin komutası ABD’ye veriliyordu. 31 Temmuz’da alınan karar ile de Kuzey Kore halkının ihtiyaçlarının müttefik kuvvetlerce dikkate alınması isteniyordu. 1 Ağustos’tan itibaren Sovyetler toplantılara katılmaya başlasa da bu durum mutabık kalınan net bir çözüm ortaya koyamadı. 3 Kasım 1950 tarihinde BM Genel Kurulu 377 sayılı ‘Barış İçin Birleşme Kararı’nı kabul etti. Bu kararla birlikte, 14 üyeden oluşan ‘Barışı Gözetim Komisyonu’ ve ‘Ortak Önlemler Komitesi’ oluşturuldu. Yukarıda 1 Ağustos’tan itibaren Sovyetlerin toplantılara katılmaya başladıkları belirtilmişti. Bu tarihten önce BM Güvenlik Konseyi’nin kararları kolaylıkla aldığı görülmüştü. Fakat üç ay sonra ABD’nin aleyhine bir durum arz etmeye başlayan bu husus Güvenlik Konseyi’nin geçici olarak by-pass edilmesiyle (377 sayılı karar ile) ortadan kaldırıldı. 377 sayılı karar, SSCB safındaki ülkeler tarafından eleştirilmiştir. Savaş Dönemi Yaşanan tüm bu gelişmeler ortaya ikiye bölünmüş bir Kore çıkardı. Bu da bir anlamda savaş sonrası küresel bağlamdaki bloklaşmanın mikro düzeyde Kore’de görülmesini sağladı: kuzeyde Sovyet Rusya, güneyde ise bir Amerika ekseni. Ardından hamleler baş göstermeye başladı. İlk hamle Amerika’dandı. 10 Mayıs 1948’ de Güney Kore’de seçimler düzenlendi. Sonuçta Syngman Rhee başkanlığında ‘Güney Kore Cumhuriyeti’ kuruldu. Karşı hamle, beş ay sonra 9 Eylül 1948’ de geldi. Kuzey’ de ‘Kore Halk Cumhuriyeti’ kuruldu. Rusya girişte belirtilen avantajlı durumu elde edince hedefini gayet net bir biçimde belirledi. Amaç; Amerika’yı Asya Kıtasından atmaktı. Böylece bu güç Japonya’dan da atılmış olacaktı. Hazırlıklar tamamlandı. Askerler sınıra yerleştirildi. Moskova’dan gelen emirle 25 Haziran 1950 sabahından itibaren Güney Kore’ye saldırı gerçekleşti. Kore Halk Ordusu (KPA), 70 bin askeri ve Rus modeli T-34 tanklarının desteği ile iki ülke arasındaki sınır çizgisi 38. Paraleli geçip, hızla Güney’in başkentine ilerlemeye başladı. Başkent düştü. Han Nehri geçildi, Güney hatları yarılmaya başlandı. Amerika’da ise endişe ve aynı zamanda kararlılık hâkimdi. Amerika tarafı bir yıl önce 4 Nisan 1949’da 12 ülke arasında NATO’yu kurmuştu. Saldırının ardından Amerika, Birleşmiş Milletleri harekete geçirdi. Çünkü zamanın Amerikan ordusu gerek teçhizat gerekse askeri bakımdan zayıftı. Ortada 2. Dünya savaşının yorgunluğunu henüz üstünden atamamış bir Amerika vardı. Güvenlik Konseyi, BM anlaşmaları hükümleri gereğince, Güney Kore’ye gönderilmek üzere çeşitli milletlerin askerlerinden meydana gelen, Amerika’nın önderliğinde ‘Birleşmiş Milletler Kuvveti’ oluşturdu. BM ordusuna şu ülkeler katıldı: ABD, Avustralya, Belçika, Kanada, Kolombiya, Etiyopya, Fransa, İngiltere, Yunanistan, Hollanda, Lüksemburg, Yeni Zelanda, Filipinler, Güney Afrika, Tayland ve Türkiye. Ayrıca Danimarka, Hindistan, İtalya, Norveç, İsveç tıbbi yardımlarda bulundu. BM Kuvveti’nin başına Amerikalı General Mac Arthur getirildi. Aynı Mac Arthur savaşın durması için bir ara Mançurya’ya atom bombası atılmasını teklif edecek ve bu yüzden görevden alınacaktı. Mac Arthur savaşın ardından Türk ordusu hakkında şöyle diyecekti: “İngiliz ve Amerikan kuvvetleri savunma hattından çekilmeye zorlanmış olmasına rağmen hiçbir düşman saldırısı Türk Tugayı’nın cephesini yarmayı başaramamıştır.” Savaş bütün hiddeti ile çeşitli cephelerde devam ederken savaşın seyrini değiştiren bir olay yaşandı: Çin savaşa katılma kararı almıştı. “Washington’dakiler bu açıklamaya ‘tipik komünist blöfü’ gözüyle baktılar.” Lakin öyle olmadı. 25 Haziran sabahı başlayan savaşa, Ekim ayında Komünist Çin ‘gönüllü askerler’ i ile savaşa katıldı. Her ne kadar bir yanda Çin, Rusya diğer tarafta Amerika ve BM Kuvvetleri olsa da “ne Sovyet Rusya ve Çin ve ne de Amerika bu savaşı Kore’nin sınırlarının dışına taşırmamaya dikkat etmişlerdir. Zira yanlış bir hareket bir genel savaşa gidebilirdi.” İlerleyen zamanlarda her iki taraf da kesin bir üstünlük elde edemedi. Bu sebeple 1951 Temmuz’undan itibaren savaşı sona erdirecek müzakere görüşmeleri başladı. Bu teklifin savaşı başlatan Kuzey Kore’den gelmesi de gayet ilginç bir durumdu. İki yıl süren görüşmelerin ardından 1953 Temmuz’unda Panmunjom Mütakeresi imzalandı. Burada mütakereye gidilmesini sağlayan en önemli olay Stalin’in ölmesi idi. Stalin’den sonra iktidara gelenler, Stalin’in kişisel hırslarını yansıtan, Marksist- Leninist ve Stalinist bir felsefe ile yüklü bir dış politika devraldıklarının farkındaydılar. Stalin’in ardından Sovyet Rusya böyle iken karşı taraf baskılarını artırmıştı. Terazi Uzakdoğu’da Amerika lehine ağır basmaya başlıyordu. Şartlar yeni sonuçlara gebeydi. “Stalin’in ölümünden kısa bir süre sonra biçimlenmeye başlayan yeni tutumu ‘Sovyetler Birliğini uluslararası ilişkilerin ulus-devlet dünyasında daha doğru bir perspektif içine yerleştirmek için gelişen bir gerçekçilik’ biçiminde tanımlanabilir.” Bu tutum, Sovyetlerin dış politikadaki yeni tutumuydu. Yukarıda da belirtildiği gibi durumun farkında olan Stalin sonrası iktidara gelenler bu yeni tutuma göre hareket ederek, kapitalist dünyaya karşı konumlarını yeniden saptamışlar, bir dizi taktik ve yöntemleri yeniden değerlendirmişlerdi. Örneğin; “Sovyet Başbakanı Malenkov, Stalin’in katı politikasının aksine uluslararası gerginliği yumuşatma ve Batı ile uyuşmazlıkları görüşmelerle çözme yolunu aramış, bunun sonucu olarak Kore Savaşı’nı 27 Temmuz 1953’te bırakışma ile hemen çözüme bağlamıştır.” Mütakere sonucunda harita üzerinde bir değişiklik yoktu. Değişen şey, Sovyet Rusya’nın “Amerika’yı atma” fikriydi. Bunun olamayacağını anlamışlardı. Anladıkları diğer bir şey ise doğacak yeni bir savaşın Sovyetleri yıkacağı idi. Peki, 25 Haziran 1950’den 27 Temmuz 1953’e kadar yaşananların ardından her iki tarafın kaybı ne kadardı? Savaşta 570 bin Koreli öldü. 460 bin Koreli kayıptı. 84 bini esir düşmüştü. 950 bini ise yaralıydı. BM’nin kaybı ise 167 bin kişi idi. Bu kayıplar belirtilirken açıklanması gereken bir nokta daha var. O da esir düşen Amerikalı askerler hakkında: “‘Beyin Yıkama’ ifadesinin dünyada popülerleşmesi, 1950’li yıllarda Kore Savaşı’nda esir alınan Amerikalı askerlere Çinliler tarafından sistematik bir şekilde endoktrine edilerek komünistleştirilmesinden sonra oldu.”[6]Bu bilimsel açıklama, Kore Savaşı’nda yaşanan bir ilk olması açısından önemli. Yaşananlar özetle şöyle: Esir alınan 71 Amerikan askerinin sistematik çalışmalarla komünist ideolojiyi benimsemelerine çalışıldı. Bunların üçte ikisinin düşmanla işbirliği içerisine girdiği ise saptandı. Peki, neler yapılmıştı? Kamp yetkilileri ilk aşamada eskiye ait izleri silmek ikinci aşamada zihinleri yeniden yapılandırmak amacı taşıyorlardı. Esir kamplarındaki Çinli yetkililer Amerikalı askerlere her şeyden önce ‘beklemedikleri şekillerde’ davrandılar. Amerikalı esirler bir yandan gece ya durup dururken uyandırılmak gibi beklenmedik eziyetlerle karşılaşırken diğer yandan da hiç umulmadık anlarda Çinlilerin küçük iltimas ve ödülleriyle karşılaştılar. Böylece Amerikalı askerler hangi davranışın ne gibi sonuçlar doğuracağını kestirememeye, çaresiz kaldıklarını düşünmeye, ne yapacaklarını bilememeye başladılar. Bu ‘başa çıkamama’ durumu esirleri yeni arayışlara yöneltti. Eskiye ait izlerin anlamsızlığını anlamaları için düşük rütbeli askerleri lider yapma gibi, siyah- beyaz gruplara ayırma gibi, dini ifadeleri yasaklama gibi faaliyetlere giriştiler. Ayrıca dar bir sandıkta tutma, donmuş nehirlerde çıplak ayakla yürütme gibi fiziksel zayıflatma yoluna da gittiler. Böyle fiziki yorgunluk ‘karşı tarafa yaptıklarını anlama’yı da sağlayacak ve bu psikolojik suçluluk durumu onları itiraf ve uzlaşmaya götürecekti. Eskiye unutmaya dair bir diğer çalışma alelade konulara bile kural koymaktı. Böylece eski kuralların anlamsızlığının anlaşılması sağlanacaktı. Yeni sorgu yöntemleri de kullanılıyordu: Sorgu memuru bir süre esirle aynı yerde kalıyor, yiyip, içiyordu. Bu arkadaşça yaklaşım sonunda samimi itirafları getiriyordu. Konferanslar gibi eğitsel çalışmalar de yapıldı. Esirlere barış için toplu dilekçe imzalatılıyor ve bu, broşürlere propaganda aracı yapılıyordu. Tüm bu çalışmalar Çin’in lehine sonuçlar doğurdu: Amerikan askerlerinin işbirliği, ABD aleyhtarı söz ve eylemler, esirlerin komünizmi benimsemesi. Savaş sonrası 21 asker ABD’ye dönmeyi reddetti! Tarihe ‘ilk beyin yıkama’ olayı olarak düşen bu olay başarıyla gerçekleştirilmişti. -Kuzey Kore ise Güney Kore gibi gelişkinlik gösteremiyor, her an savaşa hazır militarist bir ülke havasında- Savaş Sonrası Kore Savaşı hem bölgesel hem de küresel açıdan önemli bir dönüm noktası oldu. Bu, Soğuk Savaş’ın sıcak çatışmasının ardından iki taraf da kendi lehine bir bütünlüğü sağlayamadı. Amerika ise stratejilerini yeniden gözden geçirdi. Artık ortada düşman bir Çin, müttefik bir Japonya ve nüfuz altında bir Güney Kore vardı. Bu bağlamda halen Kore’nin stratejik konumu Amerika için önemini yitirmemiştir. “Güney Kore’de Amerikan mevcudiyetinin devam ettirilmesi özellikle önemli olmaktadır. Bu olmadan, Amerika–Japonya Savunma Anlaşmaları’nın şu andaki durumda devam edeceğini düşünmek zordur.” Kuzey Kore’de de Güney Kore’de de, her iki ülke de birbirlerini, o savaştan sonra ‘düşman kardeş’ olarak adlandırmaya başladılar. Ve savaş halen devan etmekte “1976’da, iki ülkeyi ayıran askerden arındırılmış bölge DMZ’deki (Demilitarized Zone) bir ağaç yüzünden birbirine girmiş, baltaların kullanıldığı kavgada iki Amerikalı ölünce sinirler gerilmiş ve her iki Kore ordusu alarma geçmiş. Fakat Amerikalılar inat edip ağacı kesmişler.” Bu kavga ve düşmanlıklar hala müthiş bir ‘ ajan’ şüphesi ile devem etmekte. “İşte bu yüzden oldukça modern metrolardaki, üzerinde ‘etrafınızda esrarengiz yabancılar görürseniz şu numarayı arayın’ uyarısıyla ödül vaat eden Güney Kore Gizli Servisi imzalı ilanlar sizi şaşırtmıyor.” Her şeye rağmen bu bölünmüşlük kısmen, aşılmaya çalışılıyor. Mesela; 14 Şubat 2003’de Güney Koreli sivillerin Kuzey’e turistik gezi yapmalarına ilk kez izin verildi. DERLEME / KAYNAK

  • KUZEY KORE GÜNLÜĞÜ

    / (Güney ve Kuzey Kore devlet başkanlarının barış görüşmesi vesilesiyle) * -Zeki Sarıhan, Koreli bir çift ve Şanal Sarıhan, Devrim Müzesi önünde- -Kuzey Kore Günlüğü-2- 28 Haziran 2008 Cumartesi Koryo Havayollarının uçağı 12.30’da 40 dakikalık bir gecikmeyle Pekin’den havalandı. Çoğunluğu Koreli olan yolcular arasında bizim gibi birkaç yabancı da vardı. Çıtı pıtı Koreli hostesler, bize içinde soğuk pilavın, balığın, tavuğun bulunduğu yemek de verdiler. Yerel saatle 15.30 gibi başkent Piyogyang’a indik. Bu kez gümrükten 2000 ve 2001’deki gelişlerimizden daha kolay ve çabuk bir geçiş yaptık. Bavullarımız açılmadı. Yalnızca cep telefonlarımızı dönerken geri vermek üzere emanete aldılar. Bizi dışarıda Kore Türkiye Dostluk Derneği başkanlık üyesi Om Som Guk ile Derneğinin Sekreteri Kim Kyong Song ve bir şoför karşıladı. Om’la ilk kez karşılaşıyoruz. Kim ise 2001’de bir grup çocukla uluslar arası çocuk festivaline geldiğimizde tercümanlık yapmış, kendisi de 2003’te Ankara’ya gelmişti. Aramızda epey bir yakınlık oluşmuştu. Dolayısıyla bu yılki buluşmamız daha arkadaşça ve sorunsuzdu. Gelenek olduğu üzere Kim İl Sung’un anıtına çiçeğimizi bırakıp saygı duruşunda bulunduktan sonra otelimize götürüldük. Geçen gelişimizde kaldığımız Young Hotel veya Koryo Hotel’e götürüleceğimizi beklerken daha düşük statülü olduğu anlaşılan Hae Ban San Hotel’in üçüncü katında 305 numaralı odasına yerleştirildik. Sonra otelin bir odasına çekilip hoşbeşten sonra bizim için bastırdıkları programı gözden geçirdik. Bunda benim onlara önceden bildirdiğim isteklerimizi önemli ölçüde hesaba katmışlar. Pyongyang dışında geçireceğimiz günler var. Bunlar gerçekleştikçe yazacağım. Akşam yemeğini otelin restoranında yedik. Burada yemek yiyenlerin hepsi yabancı. Om ve Kim bizimle yemediler. Onlara ayrı kumanya çıkıyormuş. Kim 10 gün süreyle bu otelin başka bir odasında kalacağını söyledi. Yemekten sonra buluşmak üzere ayrıldık. Fakat yemekten sonra odamızda beklediğimiz halde gelen giden yok! Biraz gezmek üzere ayaklandık. Kim’in kapısını tıklattık. İçeride televizyon izliyormuş. Bizi neden unuttuğunu anlayamadık! Birlikte çıktık. Çoğu karanlıklar içindeki sokaklarda akşam yağan yağmurdan ıslanmış, parke taşlarından döşenmiş kaldırımlarda gezindik. Az biraz konuşabildik çünkü Kim’in İngilizcesini anlamakta zorluk çekiyorum. Otele döndüğümüzde saat 23.00’e geliyordu. Otelden sıcak su isteyip kahve yaptık. Om ve Kim, Benim Doğunun Seher Yıldızı Kore kitabımın çok namlı olduğunu ama Korece’de yayımlanmadığını söylediler. Onu Türkçe bilen tek Kuzey Koreli olan Dışişleri mensubu Kim okumuş ve bazı kişilere anlatmış. Hepsi o kadar. Gece banyo yapmak istediğimizde suların kesik olduğunu gördük. Doğrusu ikimizi de bir süre uyku tutmadı. Yer değişikliğinden olacak gece bir sürü karışık rüyalar gördüm! 29 Haziran 2008 Pazar KİM İL SUNG’UN DOĞDUĞU KÖY EVİNDE Bugünkü program, Kim İl Sung’un doğduğu evi ziyaretle başladı. Sung’un dedesinin ve köy ağasının kâhyası olan babasının köyünü üçüncü kez görmekten memnunum. Kendisi de burada 20 yıl yaşamış. Burada artık bir köy yok. Yalnızca Kim’in doğduğu ev aslına uygun olarak yeniden yapılmış. Ailenin resimleri, kullandıkları tarım araçları, kap kaçak… Kim, bir madeni çömleğin 149 yıllık olduğunu söyledi. Suyu tulumba ile çekilen kuyudan su içtik ve bir park haline getirilen tepeye doğru tırmandık. Bizim gibi birkaç ziyaretçi grubu daha vardı. Dönüşte öğle yemeği konusunda neler istediğimiz konusunda bayan garsonlarla anlaşamadık. Bize uygun olmayan yemekler geldi. Yemek sonunda bizi almaya gelen Kim, bundan sonra neler yemek istediğimizi sordu ve isteklerimizi garsonlara anlattı. Akşamleyin, gerçekten damak zevkimize az çok uygun yemekler geldi. Kocaman bir köfte, töngel ezmesi, bir çeşit yeşil fasulye çorbası, salata, kızarmış patates. Su para ileymiş! İçtiğimiz suyun bedelini hesabımıza yazıyorlar ve bunun için bir pusula imzalatıyorlar! Papatya çayı ise bedava… Otelin satış yerinden 5-6 liralık su, bira, pasta almıştık. Otelde başka satılık eşya da var. Öğleden sonra el yapımı resimlerin atölyesine gittik. Suluboya, yağlıboya, ince iğne işi tablolar ve bazı bibloları gösterdiler. Eğer biz örgütleyebilirsek bunları gelecek yıl Türkiye’ye gelip birkaç kentte sergileyip satmak istiyorlar. Hangi malı kaça satabilecekleri konusunda tahminlerimizi de söyledik. (30 Nisan 2018) İlk yazıyı görmek için tıklayınız: http://www.zekisarihan.com/kuzey-kore-gunlugunden/ Gelecek yazı: Moran Tepesi’nde.

  • MONA LİSA'NIN KASABADAKİ TEZAHÜRÜ

    Da Vinci’nin yarattığı efsanevi tablosundaki Mona Lisa’ya benziyordu. Bu Anadolu kasabasında hiç kimse ne Mona Lisa’yı, ne de Da Vinci’yi bilmezdi. Birileri Mona Lisa tablosunun dünya çapında bir tablo olduğunu söylese fotoğrafını da gösterip değerinin milyar dolarla ifade edildiğini söylese, onlar da “hadi canım kuruş vermem” deyip çekip gider. Mona Lisa’nın kasabadaki tezahürü kadının biri elinden tutup Beyoğlu’nda Yeşilçam sokağında bir yönetmenle tanıştırsaymış… Kumral yüzüne kara gözleri öyle bir yakışmış, sanırsın Mona Lisa tablosunun Anadolu’daki hakikati işte bu. Kimse gözlerinin içine bakamazdı, çelik gibi bakışlar, ne sıcak ne soğuktu. Kara gözlerin üstündeki kaşları Da Vinci çizmişti adeta. Çorak topraklarda kendiliğinden çıkan çiçekler vardır ya hani. Yer altında akıp giden içinde altını, gümüşü, elması oradan oraya taşıyan ırmaklar vardır ya hani, onlardan beslenip taçlandırıyordu güzelliğini sanki. Bu güzelliğin başka bir tarifi, başka bir açıklaması olamazdı herhalde. Anadolu kasabasında biri ona dese: “Sendeki güzellik kimde var, sendeki bu güzellik varken, ağası, paşası önünde secdeye gelir. Sende bu güzellik var, var olmasına var da sen bir paldımsıza varmışsın! Sen ki bu güzelliğin kadir kıymetini bilmeyen bir talihsizsin! Bu kasabada, salla pati, gaydırı gubbaklara paldımsız derler. Paldımsız Rıza: Ne iş bulursa yapar, kendi işinden başka herkesin işinde çalışırdı. Çift sürmek, ekin ekmek, davar beslemek bir disiplin istediği için Rıza’nın yapabileceği bir şey değildi bu! Bir paket sigara alsınlar, bir bardak çay söylesinler yeterdi Rıza’ya! Bir de ona övgü dolu sözler söylesinler, hele bir de karnını doyursunlar, yemekte de ağzına layık bir şey varsa, kıçı ile kengeri yolar Rıza… Anam böylelerine “kerevze köpek” derdi, başkasına bir çaya iş yapana, meccane çalışana. Anamın dediği gibi tam bir kerevze köpek, evinde yağ bardağı dökülse kaldırmaz, evde ne var yok, neye ihtiyaç var umurunda değildir. Mona Lisa gibi bir kadınla evlenmiş evlenmesine de adam olamamış. Mona Lisa’nın kasabadaki tezahürü kadın, Cengiz Aytmatov’un ölümsüz eseri Al Yazmalım, Servi Boylumun Asya’sına ruh veren Türkan Sultan kadar güzeldi. Göğüslerini döven dolgun iki beleğe bağladığı kırmızı kurdeleler her daim saçlarındadır. Boyu posu, kaşı, gözü, endamı… bozkırın nadide çiçeği. Mona Lisa’nın kasabadaki tezahürü kadın, bu dünyada cehennemi yaşıyordu. Aylar önce Rıza ile yatağını ayırmış, bundan sonra geceler yoldaşı, duvarlar sırdaşı olmuştur. Dökük sıvalarda oluşan değişik şekiller ona hikayeler yazdırmış, o her bir şekle yeni bir hikaye yazmış! Ne hikayeler, dünyayı kurtaran, dünyaya meydan okuyan hikayeler. Her hikayede kadınları bir araya getirip birey olmanın erdemi ile donatmış, erkek egemen toplumuna baş kaldırtıp bağımsızlıklarını kazandırmış... … Rıza ile yaşamak cehennemin öteki adıdır. Anadolu bozkırında bir kadın olarak karşı durmak, büyüklerine hayır demek… Zordur, hatta zordan ötedir. Ne derler. “Kız kısmı, ataları ne derse, yerine getirmek mecburiyetindedir.” Bir de “kız kısmı” derler ya bu hayata baştan mağlubiyetle başlamaktır. “Ne bu canım” derler, çokbilmiş büyükleri eski köye yeni adet mi, getirecek bu kancık,” diyerek aşağılar; kadınlar daha bir vicdansızca aşağılar. Demirden demir zincirleri kırmak zordur, kadınlar için zincirleri kırmak yüz sefer daha zordur. Mona Lisa’nın kasabadaki tezahürü kadın, savaş gazisi babanın mavzerini mühimmatı ile aldı, akşamdan hazırladığı bir zaman yetecek öteberiyi eşeğe yükledi, keçileri de önüne katıp gün doğarken evden çıkıp gitti. Evden çıkıp giderken hiç kimseye hiçbir şey söylemedi. Hatta o giderken, kimse odadan çıkmadı, ortalıkta görünmedi. Mona Lisa’nın kasabadaki tezahürü kadın devrime hazırlanan Che’nin kadın yoldaşları gibi ne yaptığını bilen bir kararlılıkla hareket ediyordu. Savaş gazisi babası Şefik Usta, kızının yaşadıklarını görmüş, çaresizlik içinde sadece izlemişti. Ara ara kızının bekâret kuşağını bağlarken söyledikleri aklına gelince kendi ile hesaplaşıyor, affedemiyordu kendini bir türlü. “Böyle laf denir Şefik Usta” diyordu, ne demişti? “Kızım baba evinden ak gelinlikle çıkıyorsun koca evinden ak kefeninle çıkarsın!” … Mona Lisa’nın kasabadaki tezahürü kadın, insanlardan uzak bir yerde kendine yeni bir yaşam, yeni bir dünya kurmuştu. Çevresi kızılçam ormanları ile çevrili bir alana kendine yetecek kadar bir barınak kurmuştu. Burada bir kadının bir başına kalmasını bırakın, bir erkeğin bile bir başına kalması cesaret isteyen bir şeydir. Gece oldu mu, değişik kuş sesleri, vahşi hayvan ulumaları ile insanın aklını başından alır. Mona Lisa’nın kasabadaki tezahürü kadın, boyunlarında meresleri olan köpeklerinden izinsiz sinek bile uçamaz. Günler, aylar, yıllar böyle akıp giderken bu arada da keçilerinin sayısı gittikçe çoğalmıştır. Da Vinci’nin tablosunun kasabadaki tezahürü kadın, Kurtuluş Savaşı’nda Mustafa Kemal’e destan yazdıran Türk kadının Kara Fatma’sı, Gördesli Makbule’si olup çıkmıştı. Orta Asya steplerinde at koşturan, avlaklarında av avlayan çekik gözlü hemcinslerini selamlıyordu Rıza insan içine çıkamaz olmuştu. Eşi, ona hiçbir şey demeden alıp başını gitmiş, adam yerine koyup “şuraya gidiyorum,” dememişti. Anadolu bozkırında bir erkeği adam yerine koymamak, üstelik de eşi tarafından, yenilir yutulur bir şey değildir. Bu çok ağır bir cezadır, ölüm cezasından, ölmekten beter bir şeydir. Kadın alıp başını gitmiş dağları mesken tutmuştu kendine. İntikam ateşi ile yanıp tutuşan Rıza, onlarca plan yapmış, sonra hiçbirini beğenmeyip vazgeçmişti. Kasabanın dalgacısı Muharrem: “Ne oldu Veli, avratı gaçırmışsın, ne oldu oğlum hakından gelemedin mi?” “Ben yanına bırakmam bunu Muharrem, hesabını sormazsam adam değilim!” “Adam değilsin he, hadi bakalım, görcez turpun harman olduğu yeri, ak g… kara g… çıkacak meydana!” “…” Yalnız Dalgacı Muharrem değil, Kopil Hasan bile yerin dibine sokuyordu Rıza’yı! “Irza ne olcak şimdi, galdın mı oğlum sap gibi ortada, ben hiç evlenemedim emme, sen elindekini gaçırdın, salaksın oğlum sen! Kasabayı aştın, yedi cihana şan oldun! Ama üzülme namın böyüdü oğlum, seni tanımayan gamadı!” “…” “Tabi sap gibi ortada galırsın oğlum, o senin dengin mi, sen benim gibi götten bacaklı kopil birisin, davulun dengi dengine olduğunu unutmayacaksın oğlum, bak bana, başım ırat, olmayacak duaya amin demiyom! Haha haha, şey havaya ağdı, sorut … sorut!” “Töbe töbe, git benden bulma sabah sabah, şeytanından bul!” Aynaya bakamaz olmuştu Rıza, ya kendi hayatına son verecek, ya da öldürecekti onu. Bu düşünce ile her gün onun Asmalca Kaşı’ndaki yurtluğuna gidip gelmeye başladı. Hemen her gün ona görünmeden planlar yapıyor, tanımaya çalışıyordu oraları. Böyle böyle ay oldu, yıl oldu, öfkesi gün gittikçe büyüdü, kabına sığmaz oldu. Aynaya her bakışında kendi çapsızlığına bir kez daha şahit oluyor, bu çapsızlıkla en aşağılık planların onlarcası aklına geliyordu. Terk edilmek, adam yerine koyulmamak, kasabada alay konusu olmak… intikam ateşini büyüttükçe büyütüyordu. Öyle bir intikam alacak, yıllarca anlatılıp gidecekti. Mona Lisa’nın kasabadaki tezahürü kadının mavzeri her daim yanındadır. Köpekleri bir dakika bile yalnız bırakmaz, adeta yakın koruması. Köpekler de besili mi besili: Asmalca’nın tavşanları, tilkileri, çakalları semirttikçe semirtmişti onları. Rıza’nın bir başına intikam alması mümkün değildi artık. İçinde her gün büyüyen intikam ateşini söndürmek için tasarladığı en aşağılık planlarını devreye koyma zamanı gelmişti. “Veli, Veli, Veli!” Veli Rıza’nın çocukluk arkadaşıydı. Her türlü kopukluğu beraber yapmışlardı yıllarca. Kan kardeşim derlerdi; fakat öte yandan bir şey uğruna harcamaktan geri kalmazlardı birbirlerini. Şeref ve haysiyet laftadır onlar için. “Ne oldu, Irza, ne diyon?” “Aşşa gel bi, diyeceklerim va!” “Ne oldu Irza, ne diyon?” “Dinle deyip kafasındakileri bir bir anlattı Rıza! “Bak oğlum pişman olma sonra, ne de olsa senin avradın!” “Şimdi Veli ikimiz bu işi halledemeyiz, gel yanımıza İrfan’ı da alalım, kesin olarak halletmek istiyom çünkü!” “Olsun olsun hallederiz, ben hallederim, bir uçanla kaçan kurtulur elimden; bi avradın hakından gelemicez mi oğlum? Bak tekrar sorem, sonra pişman olma!” “Olmam olmam, artık benim avradım değil o, ne bok yediğini de bilmiyom! Ele güne karşı irezil etti, insanların yüzüne bakamaz oldum. Ben de onun namusunu iki paralık etcem! Etmezsem bana da Irza demesinler!” “Sen bilirsin, anlaştık yarın erkenden Asmalca Kaşı’na gidiyoruz!” “Tamam, söz, erkek sözü!” “Erkek sözü!” Mona Lisa’nın bozkırdaki tezahürü kadın, Asmalca Kaşın’da kendine bir yurtluk kurmuş, taştan ördüğü duvarlar kale gibi sapa sağlam. Köpeklerde de yaman bir dikkatle, dört bir yanı radar gibi tarıyordu. Keçiler için de damın yanına bir ağıl çevirmişti. “Bak tekrar soruyom Irza sonra pişman olma!” “Oğlum sen korkuyorsan irfan’a diyem!” “Ne korkması, benden kabahat gitti, bir daha da sormayacağım!” Gün doğmadan Asmalca Kaşı’na vardılar. Ortalık sessizdi, yalnızca ağustos böceklerinin, bir iki kuşun sesi geliyordu. Köpekler de görünürlerde yoktu. Mona Lisa’nın kasabadaki tezahürü kadın daha uyanmamıştı. Tıpırdamadan, ayaklarının ucuna basa basa yürüdüler. Öncelikle köpekleri bertaraf etmek için yanlarında getirdikleri zehirli ekmekleri yedirmek lazımdı. Önce koca kafalı, grili siyahlı köpek çıktı ortaya. Sonra ötekiler. Ekmekleri köpeklere fırlattılar. Köpekler hırlayarak ekmeklere doğru gitti. Önce kokladılar, sonra başlarını havaya kaldırıp havlamaya başladılar. Köpekler aynen Hınzır Paşa’nın haram sofrasının ikramını yemeyen Pir Sultan’ın itleri gibi zehirli ekmekleri yememişlerdi. Sonra sıra halinde damın kapısına varıp havlamaya başladılar. Bir tehlikeyi haber veriyorlardı kadına. Tehlike vardı, hiçbir zaman böyle havlamamışlardı. Bu havlama öyle bir havlama değildi. Bu havlama yalvaran bir havlamaydı, bu havlama ağlayan bir havlamaydı. Mona Lisa’nın kasabadaki tezahürü kadın yerinden kalktı, sakince giyindi, fişeklikleri kuşandı, mavzerini eline aldı, çelik bakışlar mıh gibi çakıldı gözbebeğine. Kara gözlerinin üstündeki keman kaşlar yay gibi gerildi, dişler birbirinin üstüne binmiş gacır gucur ses çıkarıyor sağa sola gidip geliyordu. Botlarını ayağına geçirdi sıkıca bağlayıp doğruldu. Gözlerini kapatıp bütün kadınlar adına, hakkını hukukunu bilmeyen kadınlar adına öfkesini yüklendi. Beyni, görevini yüreğine devrettikten sonra yavaşça kapıyı araladı ki kurşunların köpeklere doğru atılmaya başladığını gördü. “Kaçın” dedi köpeklerine, “saklanın” dedi. Boşluğu döven kurşunlar kızılçamlara doğru cuv cuv diye uçup gitti. Tehlikeyi sezen köpekler damın siperine çekilmiş, öfke ile havlıyorlardı. Sonra birden bir sessizlik oldu. Mona Lisa’nın kasabadaki tezahürü kadın daha mavzerini ateşlememiş, bütün sakinliği ile ilk taarruzun geçmesini beklemişti. Sonra kapıdan yüz yüz elli metre ötede bulunan birine nişan alıp bastı tetiğe. Tek atışta birini saf dışı bırakmıştı bile. Vurulan Rıza’ydı. ”Yandım anam, vuruldum, vuruldum” diye inlemeye başlayınca, korku Veli’nin bütün bedenini esir aldı. Elini havaya kaldırdı, “teslim teslim deyip köpeklerin üstüne doğru koşmaya başladı. Bu sırada da tüfeğini köpeklere doğrultmuş, saldırırlarsa ateş ederim diye düşünüyordu herhalde. Köpekler Veli’nin gelişinin hayra alamet olmadığını sezmiş olacaklar ki havlamaya ona doğru koşmaya başladılar. Daha çok korkan, panikleyen Veli, rast gele ateşledi tüfeğini. Cuv cuv boşa gitmişti. Boşa giden kurşunlar köpeklerin öfkesini daha da büyüttü. O öfke ile üç dört metre mesafeden üstüne atıldılar Veli’nin. Anında yere yıkıp orasını burasını ısırmaya parçalamaya başladılar. Biri ayağına, biri boğazına, biri yüzüne gözüne biri orasına burasına... Mona Lisa’nın kasabadaki tezahürü kadın yavaş adımlarla köpeklerine doğru ilerledi, “bırakın, tamam,” dedi. Sonra onları bir bir öptü. Köpekler Veli’yi tanınmayacak hale getirmişlerdi. Sonra ileride yaralı olarak yatan Rıza’ya doğru gitti. Rıza inliyor, bir taraftan da ağlıyordu. Yanına vardı, okkalı bir tükürükle yıkadı suratını. “Sen dedi, tanıdığımdan daha aşağılık biriymişsin, sen adi, iğrenç bir yaratıksın, sen eşini kıskanmayan domuzdan daha şerefsizsin, sen… Öfkesini kontrol edemedi Rıza’nın suratına öyle bir şamar yapıştırdı ki Asmalca Kaşı, Metreslik Tepesi, çaydan öte yaka, maşallah çekti. “Şimdi beni iyi dinle kan kaybından gebermezsen eğer, burada olanları kimseye anlatmazsın. Burada olan burada kalacak, birine söylersen mezarını kendine kazdırırım bilmiş ol!” “Söz Allah billah söz, bir Allah’ın kuluna demeyeceğim!” “Söylersen, köpek olur ulur; eşek olur anırır mısın?” “Söz her şey olurum, söz!” Mona Lisa’nın kasabadaki tezahürü kadın, köpekleri keçileriyle yıllarca yaşayıp gitti. O günden sonra hiç kimse onun huzurunu bozmaya yeltenmedi. 20.07.2020 Salihli

  • Karantina Günlerinde Dayanışma

    19 Mart 2020 tarihinde saat 21’de yani dün akşam, toplumca evlerimizin balkonlarından, pencerelerinden tüm sağlık emekçilerini içten gelen bir duyguyla alkışladık. Elbetteki bu alkış salgına karşı özveri ile mücadele eden tüm dünya hekimlerine ve yardımcı sağlık personelinedir. aynı zamanda. Coronavirüs salgınının orta yerinde büyük bir öz veriyle çalışan her kademeden sağlık emekçisi bu alkışı fazlasıyla hak etti. Toplum hatta toplumlar olarak heyecan, üzüntü ve korku dolu ruh halinde ortaklaştık. Temizlik görevlisinden doktoruna kadar tüm sağlık görevlileri için bu alkış birden çok anlamı içinde barındırıyordu aslında. Bu alkış; sağlık görevlilerine yönelik şiddete, aşırı iş yüküne, düşük ücret politikasına, sağlığın özelleştirilmesine, atanamayan binlerce sağlık emekçilerinin yalnızlığına ve tüm bunlara karşı toplumca duyarsızlığa karşı bir özür ve dayanışma karşılığı idi. Aynı zamanda tek güven noktamızın bilim ve bilim insanları olduğu gerçeğinin onayına alkıştı milyonların alkışı. Coronavirüs vakasının ülkemizde resmi olarak ilk kez 11 Mart 2020 tarihinde açıklanması toplumda ister istemez demoralizasyona yol açtı. Bu demoralizasyon sürecini normalleştirmek için özellikle sosyal medya ortamında mizah yaratımı ve paylaşımı birbiriyle çarpışır oldu. Hâlâ da devam ediyor. Mizah, tolumlar için özellikle 21. yüzyılda birbirini takip eden sarsıcı olaylarla ciddi bir savunma, tahammül ve pasif olarak da saldırı aracına da döndü. Coronavirüs vakasının geometrik dizilim şeklinde hızla artar olması ve toplumu serbest mekânlardan zorunlu izole etmesi, korku halini daha görünür kıldı. Son dönemdeki baskın virüs konulu mizah üretimi ve paylaşımı “gece mezarlık yakınından geçerken ıslık çalmak ya da yeteneğe bakmadan şarkı söylemek” durumunu çok uzatmaz... İtalya başta olmak üzere salgının yoğun yaşandığı ülkelerin bazılarında buna benzer dayanışma gösterileri yapılmaktadır. Bizde evlerimizin balkon, pencere ve diğer tüm kamusal alanlara ait mekânlarında alkış etkinliği, gösterisi ya da eylemi diyelim, en kitlesel olarak 90’lı yılların sonlarındaki Susurluk olayında ve yakın tarihteki Gezi Parkı eylemlerinde yaşandı. Toplumsal hafızamızı ancak tarihsel hafızamızla canlı tutabiliriz. Dün duyarsız kaldığımız, hafızamızdan silinen yanlışlar, hatalar ve kötülükler bugün hepimize bedel ödetebiliyor. Yaşananlara toplumca seyirci olma ve ardından da görülenleri unutma rolünü kesinlikle benimsememeliyiz. Ancak bu yoldan yaşamın değerli ve sürekli olmasına katkı sunabiliriz. 27 Mayıs 1928’de kurulan ve 1950 yılından itibaren16 ilde Hıfzıssıhha Enstitüsü şubesi olan Türkiye’nin ilk Halk Sağlığı Laboratuarı Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü’nün Aşı Enstitüsü 2004 yılında, Hıfzıssıhha Enstitüsü’nün Başkanlığı da 2 Kasım 2011 tarihinde Bakanlar Kurulu kararıyla kapatıldı. Deyim yerindeyse kimseden ‘çıt’ çıkmadı. Hıfzıssıhha Enstitüsü, 1950 yılında Dünya Sağlık Örgütü tarafından Uluslararası Bölgesel İnfluenza Merkezi olarak tanındı. Bu merkez enfeksiyon hastalıklarına karşı aşılar üretiyordu. Enfeksiyon hastalıklarıyla mücadele etmek için büyük bir özveri ile kurulmuş, hastalıklara karşı aşı bulup bunun üretimini de yapan bir Enstitümüz kapatılalı 9 yıl olmuş. Yaşamımızı kurtaracak Enstitümüzü sessizce kaybeden bir toplum olarak hepimiz suçlu değil miyiz? Coronavirüs salgını ile mücadelede kullandığı ilaçlardan biri olan Interferon Alpha 2B adlı bir molekülün yaratıcısı Kübalı doktor Luis Herrer’in “Dünyanın, sağlığın ticari bir faaliyet değil temel bir hak olduğunu anlama fırsatı var”. sözü tüm dünya halkları tarafından iyi özümsenmelidir. Doktorlar, hemşireler ve diğer sağlık personelleri ile dayanışmamız salt belli akşamlık dayanışma alkışlarıyla olmamalıdır. Sağlık emekçilerinin meslek örgütleri olan Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES), Türk Tabipleri Birliği (TTB), Türk Diş Hekimleri Birliği (TDHB) ve Türk Hemşireler Derneği (THD) gibi örgütlerin taleplerine hepimizin talepleriymiş gibi sahip çıkıp, destek olmalıyız. Atanamayan binlerce sağlık personeli adayının sesine ses olmalıyız. Temel insan hakkı olan sağlık hizmetlerine erişim herkes için kolay ve parasız olmalıdır. Sağlık hizmetleri, ülkenin en ücra köşesine kadar donanımlı olarak yaygınlaştırılmalıdır. Bunun için de acilen tüm özel sağlık kuruluşları kamulaştırılmalıdır. Yaşadığımız bu olağanüstü koşullarda salgına karşı psikolojik üstünlüğümüzü koruyabilmek çok ama çok önemlidir. Bunu başarabilmek için öncelikle sağlık bilimcilerinin ve sağlık emekçilerinin uyarılarını duymak, ciddiye almak, uyarı ve önemleri de hızla planlı olarak toplumsallaştırabilmektir.. İkincil olarak ise çok hızlı ve örgütlü olarak Dayanışma Ağları oluşturmak. Dayanışma Ağları örgütlülüğünün sahasında coronavirüsüne karşı çok daha az risk grubunda bulunan gençler olmalıdır. İhtiyaçların giderilmesi konusunda hedef kitle önceliğinde ise: yalnız yaşayan yaşlılar ve hastalar engelli aileleri evsizler sığınmacılar işsizler, yoksullar sokak hayvanları olmalıdır. Gereksiz tıbbi maske ve eldiven stoklamış olanlardan bunları en kısa zamanda en yakın sağlık birimine teslim etmesi için duyarlılık çağrıları yapılmalıdır. Gereksiz gıda stoku yapılmasının yanlışlığı ve haksızlığı da medya aracılığı ile kamuoyuna anlatılmalıdır. Yüz binlerce insanın cezaevlerinde olduğu da unutulmamalıdır. Mevcut durumda cezaevlerinde hijyen ve beslenme koşullarından dolayı salgın riski çok yüksektir. Kadın, çocuk ve hayvanlara karşı şiddet, taciz ve tecavüz suçu işlemişler olanlar ve kasten cinayet işlemiş olanlar dışındaki mahkûmlar için ceza infaz düzenlemesi acil olarak meclis gündemine alınmalıdır. Deutche Welle’nin haberine göre “Dünya Sağlık Örgütü’nün Cenevre’deki merkezinden yapılan açıklamada ilk 100 bin vakanın üç ayda ortaya çıktığını, ikinci 100 bin kişilik dilime ise sadece 12 günde ulaşıldığına işaret edildi. Ayrıca ABD’deki John Hopkins Üniversitesi’nin Cuma günü açıkladığı son verilere göre dünya çapında teyit edilmiş 245 bin coronavirüs vakası bulunuyor. Ölü sayısı ise 10 bini aştı.” Coronavirüsü bugün itibariye 106 ülkeye yayılmış durumda. Afrika’da ve diğer kıtalardaki yoksul ülkelerle tıbbi malzeme başta olmak üzere gerekli tüm ihtiyaç maddeleri ile ilgili dayanışma mutlaka yapılmalıdır. Cumhurbaşkanı tarafından açıklanan salgın tedbir paketine de kısaca değinmek gerekiyor. Açıklanan pakette sermayenin çıkarlarını korumaya yönelik önlemler dışında işçi, emekli ve yoksullar ile küçük üretici ve esnafların durumlarını gözeten bir şey mevcut değildir. Özellikle kısa dönemde büyüyeceği görünen işsizliğe ve yoksulluğa karşı acilen, kabul edilebilir yeni bir tedbir paketinin açıklanması toplumunca beklenmektedir.

  • Aziz Nesin Elbette Haklıdır, Çünkü...

    Daha geçen ay (6 Şubat) paylaştığım “Otoriteye Boyun Eğmemek” başlıklı yazımda, “Ezberleri ve otoriteleri olan” okurların benim ezber bozan yazılarım karşısında nasıl şaşkına döndüklerini anlatmıştım. 28 Şubat 2019 günü paylaştığım “Aziz Nesin Beni Nasıl Haşladı?” yazım, tam da bunun ölçüldüğü bir metin oldu. Gerçekte o yazıyı hiç de bir ezberi bozmak amacıyla yazmamıştım. 1984’te Unutulmayan Öğretmenler adlı kitabı hazırlarken bu kitap için yazı istediğimiz çoğu eğitimci olan aydınlara gönderdiğimiz bir ortak mektubu ve Aziz Nesin’in buna verdiği yanıtı yayımladım. Hiçbir yorum yapmadım. Doğrusu okurların doğru yorumu kendilerinin yapacağı kanısındaydım. O da Aziz Nesin’in kendisinden yazı isteyen bir öğretmeni haksız yere aşağıladığıdır. Nesin’in büyük bir mizah yazarı olduğuna kalıbımı basarım. Onun birçok kitabını gençliğimizden başlayarak hayranlıkla okuduğumuz gibi öğrencilerimize de okuttuk. Ona yazdığımız mektupta bütün bunları belirtmemiz gerekmezdi. O ise büyük bir yazar olduğunu hissettirerek kendisinden ancak özel bir mektupla yazı isteyebileceğimizi yazıyor, bunu yapmadığımız için “Bir ülkenin öğretmenleri böyle olursa” diyerek bizi aşağılıyordu. Eleştiri bir hak ve görevdir. Ben de bütün demokrat öğretmenler gibi, değil Aziz Nesin gibi bir yazardan, öğrencilerimden gelen eleştirileri ciddiye almışımdır. Hatta onlara eleştirinin kaçınılmaması gereken bir görev olduğunu öğretmek için beni eleştirecekleri fırsatları bol bol vermişimdir. Bunun bir eğitim yöntemi olmasını da önererek “Öğretmeni Eleştirin” (2016) kitabımda bol örneklerle anlattım. Aziz Nesin’le yazışmalarımıza yorum yapan arkadaşların çoğu beklemediğim biçimde Aziz Nesin’i haklı, beni haksız buldu. Ellerine geçirseler, beni neredeyse dövecekler! Bunlardan bazı örnekleri aşağıya alıyorum. Otoriteye boyun eğmek dediğim tam da buymuş. Tekrar etmek zorundayım ki, bu tutumla iyiyi kötüden ayırmak, gerçeğe ulaşmak ve hayatı ilerletmek mümkün değildir. SEN KİM OLUYORSUN DA… “Ne güzel bir ders vermiş büyük ustamız. Bu da biz öğretmenlerin kulağına küpe olsun. Size de teşekkürler. Açık yürekliliğinizden ötürü.” “Ben Aziz Nesin'i haklı buldum. Sizin mektubu okurken hemen "BÖYLE GELMİŞ BÖYLE GİTMEZ" aklıma geldi!” “Öncelikle dürüstlüğünüz için ikinizi de kutlamak gerek Zeki Hocam. Keşke böyle mertçe yazıp, paylaşabilseydik, her şey daha güzel olurdu.” “Ünlü yazar ve düşünür elbet ki haklıdır. Biz ona yetişecek düzeye gelemedik.” “Aziz Nesin haklı. Ondan öğretmenleriyle ilgili anı isterken herkese ortak yazılan mektup yerine özel mektup gönderilmeliydi. Öğretmenleriyle ilgili Böyle Gelmiş Böyle Gitmez kitabında anılar olduğu belirtilip kitap için özgün bir metin istendiği açıklanmalıydı. 34 sanatçıdan Aziz Nesin gibi tavır koyan çıkmaması Aziz Nesin’in yanıldığı veya haksız olduğu anlamına gelmez. Böyle Gelmiş Böyle Gitmez kitabından öğretmenleriyle ilgili anılardan yayınladığınız kitaba uygun bir bölüm seçilip yayınlanmalıydı. Hem Aziz Nesin’in yanıtı kitaba girmiş olurdu hem de okuyucu üzerinde etkili olurdu.” “Ünlü bir yazar için sanki bir emr-i vaki mektubu olmuş gibi. Kişisel, özgün bir mektup daha şık olurmuş.” “Aziz. Nesin haklı. Kolay kolay Aziz Nesin olunmuyor.” "Nesin haklı. ...evet... Asıl soru şu: Siz bugün böyle bir kitap hazırlayacak olsaydınız aynı veya benzer bir metinle mi belirtirdiniz düşüncenizi? O kitap bende var ayrıca... Pek çok kitabı kütüphanemden çıkardığım halde o duruyor, değerli yani.” EZBERİ OLMAYAN İKİ YORUM “Şaşırmadım desem yalan olur. Aziz Nesin’in söylediğinin aksine, “rica”lı “dilek”li bir yazı yazmışsınız, hiç de askeri buyruk gibi durmuyor. Ayrıca yazıların hepsinin belli bir içeriğe sahip olması için birtakım başlıkları da belirtmişsiniz. Bunun da biçimsel bir birlik sağlamak adına yaptığınızı da belirtmişsiniz. Zaten diğer 34 kişinin ricanıza uyması ve size içerik iletmesi Aziz Bey’de bir gariplik olduğunu düşündürüyor. Değişik bir anı olmuş. Neyse ki sonu iyi bitmiş…” “ …Eza cefa çekmiş, yoklukla, acıyla, açlıkla sınanmış birisi, o şartlarda bile insanlara yararlı olmaya çalışmış birisidir. Ancak; size yazdığı cevabın satır aralarında da okunabileceği gibi: yaşamının son kısmında şöhret zehirlenmesi yaşamış, gerçek bir halk aydınında olmaması gereken, insanlara tepeden bakma zaafına sıklıkla düşmüştür. Başta Nazım olmak üzere diğer toplumcu gerçeklik yazarlarını eleştirilerinde kıskançlığı ve küçük görmesini sezdiğim süreçte ise NESİN, kişi olarak gözümden hızla düştü. Çok yararlandığım kalem ve yapıtları için, bilinç oluşumumdaki payı için, özgür, özgün ve eleştirel bakma yetimdeki katkıları için saygı ve rahmetle yâd etmek isterim…” (11 Mart 2019) Adı geçen yazılar için link: zekisarihan.com

  • ÇOCUKLARIMA

    Diyelim ıslık çalacaksın ıslık Sen ıslık çalınca Ne ıslık çalıyor diye şaşacak herkes Kimse çalamamalı senin gibi güzel Örneğin kıyıya çarpan dalgaları sayacaksın Senden önce kimse saymamış olmalı Senin saydığın gibi doğru ve güzel Hem dalgaları hem saymasını severek De ki sinek avlıyorsun sinek En usta sinek avcısı olmalısın Dünya sinek avcıları örgütünde yerin başta Örgüt yoksa seninle başlamalı Say ki hiçbir işin yok da düşünüyorsun Düşün düşünebildiğince üç boyutlu Amma da düşünüyor diye şaşsın dünya Sanki senden önce düşünen hiç olmamış Dalga mı geçiyorsun düşler mi kuruyorsun Öyle sonsuz sınırsız düşler kur ki çocuğum Düşlerini som somut görüp şaşsınlar Böyle bir dalgacı daha dünyaya gelmedi desinler Dünyada yapılmamış işler çoktur çocuğum Derlerse ki bu işler bişeye yaramaz De ki bütün işe yarayanlar İşe yaramaz sanılanlardan çıkar / Aziz NESİN 20 Aralık 1915'te Heybeliada 6 Temmuz 1995 Alaçatı Türk Edebiyatı'nın en önemli yazarlarından, UNESCO'nun yayınladığı Index Translationum adlı dünya çeviri bibliyografyasına göre, Türkçe eser veren yazarlar arasında Orhan Pamuk, Yaşar Kemal ve Nâzım Hikmet'in ardından eserleri yabancı dillere en çok çevrilen dördüncü yazardır. Asıl adı Mehmet Nusret Nesin'dir. Edebiyatın çok alanında eserleri varsa da daha çok mizahi, toplum yaşamını hicveden öyküleriyle tanımıştır. AZİZ NESİN KİMDİR? Aziz Nesin 20 Aralık 1915'te Heybeliada'da doğmuştur. 1924'te İstanbul Süleymaniye'deki adı daha sonra İstanbul 7. İlkokulu olarak değiştirilecek olan "Kanuni Sultan Süleyman İptidai Mektebi'nin 3. sınıfına girdi. İki yıl Darüşşafaka Lisesi'nde okuduktan sonra, 1935'te Kuleli Askeri Lisesi'ni, 1937'de Ankara'da Harp Okulu'nu bitirip teğmen oldu. Son olarak 1939'da Askeri Fen Okulu'nu bitirdi. Bu dönemde bir yandan da Güzel Sanatlar Akademisi Süsleme Bölümü'ne devam etti. Bir röportajında ona bu eğitim hayatının "Fikri takip" dedikleri şeyi getirdiğini belirtmiştir. II. DÜNYA SAVAŞI YILLARINDA ORDUGÂHTA GÖREV YAPTI Aziz Nesin, Ankara Harp Okulu'nu bitirmesinin ardından asteğmen rütbesiyle orduya katıldı. 1941'den başlayarak II. Dünya Savaşı yıllarında 2 yıl Trakya'da çadırlı ordugâhta görev yaptı. 1942'de Erzurum Müstahkem Mevkii İstihkam Taburu Bölük Komutanlığı'na atandı ve bir bomba kazasında yaralandı. Erzincan'da depremde yıkılmış bir cephaneliğin boşaltılmasıyla görevlendirildi. 1944'te Ankara'da Harp Okulu'nda açılan ilk tank kursuna katıldı. Aynı yıl Zonguldak'ta uçaksavar top mevzileri yaptırmakla da görevlendirildikten sonra üsteğmen rütbesindeyken "görev ve yetkisini kötüye kullandığı" suçlamasıyla askerlikten uzaklaştırıldı. "MİZAH DİYİNCE HALK YARARINA İŞLEVİ OLAN GÖREVCİ MİZAHI ANLIYORUM" Gazeteci Zeynep Oral ile Milliyet Sanat Dergisi için yaptığı röportajda, Aziz Nesin; mizahı, sanatçıyı ve sanatını şu şekilde tanımlıyor: " ...Mizah deyince halk yararına işlevi olan görevci mizahı anladığımı baştan söylemeliyim...Beni mizah yazarlığına iten etken, o günkü ortamın koşullarıydı. Kısaca şunu söyleyeyim; genellikle yoksunluk ve yoksulluk, yaşamından gelen bir kızgınlık, öfke, bir hınç alma biçimidir mizah...Her zorluk, her acı çeken ille de mizahçı olmaz elbet, ama bu ağır koşullar kişinin mizahçı yeteneğini geliştirir...Mizahçının yetişmesi için gerekli bireysel koşuldan da anlaşılacağı üzere, mizah, bir yıkıcılıktır. Mizahçı kırgınlıklarını, nefretini, kinini, öfkesini, hıncını, bilinçli bir biçimde gerçekten yıkılması gereken hedefe yöneltebilir ve mizah silahını halk yararına kullanabilirse, bir olumlu yıkıcı olur...Sınıfsal bilinci olan her yazar, ister istemez güdümlü olduğunu, kendi kendini güdümlediğini bilir. Sınıfsal bilince sahip bir yazarı, bir sanatçıyı güdümlü kılmak hiçbir politikacının hiçbir yönetmenin haddi değildir... Sanatın işlevi?... Bu konuda başkalarınınkine uymayan düşünceler içindeyim...Sanatçının kendini, kendi sınıfıyla özdeşleştirmesi koşuluyla, sanatın işlevi, sanatçının kendini dışlaması, varlaması, ortaya koyması demektir. Sınıfıyla özdeşleşmiş olduğundan, kendini anlatırken sınıfını anlatmış olur." SİVAS KATLİAMI VE ÖLÜMÜ Aziz Nesin, 2 Temmuz 1993'te Pir Sultan Abdal etkinliklerine katılmak üzere gittiği Sivas'ta 37 kişinin yaşamını yitirdiği Madımak Oteli Katliamı'ndan sağ kurtuldu. Yazar Nesin, söyleşi ve imza günü için gittiği Çeşme Alaçatı’da, 5 Temmuz'u 6 Temmuz'a bağlayan gece sabaha karşı geçirdiği kalp kriziyle hayatını kaybetti. 7 Temmuz 1995'te vasiyeti gereği hiçbir tören yapılmaksızın ve yeri belli olmayacak şekilde Çatalca'daki Nesin Vakfı'nın bahçesine gömüldü. Günümüzde hala Ankara Uluslararası Film Festivali çerçevesinde verilen özel ödüllerin arasında "Aziz Nesin Emek Ödülü" verilmektedir. / Kaynak:İNTERNET *

  • NEFES VE SU

    göğü olmayan o günden sonra yaprakları dökülmüş dalları sızlarken ağaçların çığ altında gibi dondu her şey dondu sokaklar ve fabrikalar siren sesleri bastırdı haykırışları betonlar çığlıkları gizledi parmaklıklar tanığı oldu sıkılan yumrukların kaçtı martılar maviliklerden hava ağır kurşun kokusuna döndü sustu çağlayan nehirler sustu elde kalan sırlar param parça gövde ancak hesaba yazıldı karanlık gün karanlık gece hesaba yazıldı anneler teselli oldu sesleri tel örgüleri yırttı duvarları deldi sokakları salladı adımları evlatlarının düşü onlarda uyandı Erdal’ın, Necdet’in anneleri oldu buğday yüzlü tüm anneler “bizi öldürmeden evlatlarımız öldüremezsiniz” haykırışı Didar ablanın bir avuç su bir dirhem nefes oldu gecelerce evlatlara saklanan kırlardaki tüm çiçekler annelerin tüm şiirler ve türküler annelere annelerin gülecek yüzlerinde doğacak sabah

  • NEFES

    Nefes almayı unuttuğunuz oldu mu hiç? Nefes alıp vermek düşünmeden yaptığımız hayati bir eylemdir. Tıp kitaplarına göre istem dışı fonksiyonları kontrol eden otonom sinir sistemi tarafından gerçekleştirilir. Hiç üzerinde düşünmediğimiz bu olay hayatın bazı anlarında düşünsel bir eyleme dönüşür. Unutursunuz nefes almayı. Biri size hatırlatana kadar! Nefes almayı unutmak bende iki kez oldu. İlki, New York’ta, bir kaza nedeniyle trafiğin kitlenmesi sonucu, üç buçuk saat bir tünelde mahsur kaldığımda oldu. Tünelin ortasında, direksiyon başında kalakalmıştım. Ne ileri ne geri gitme olanağı yoktu. İlk dakikalarda şimdi açılır trafik umudu vardı. Ama sonra anons duyulmaya başladı. Kaza nedeni ile trafik durmuştu. Korkulacak bir şey yoktu. Motorlu polis ekipleri su- gıda gibi acil ihtiyaçlarımızı giderebileceklerdi. Trafiğin açılması biraz zaman alacaktı. Ne kadar geçti bilmiyorum. Ama kulaklarım yapılan anonsları duymamaya başladı. Bir uğultu idi duyduğum. Terlemeye başlamıştım. Emniyet kemerimi açtım ama rahatlayamadım. Arabadan çıktım. Neyden bilmiyorum, ama bir şeylerden kurtulmam gerekti. Koşmaya çalıştım. Ama ayaklarım beni taşımaktan vazgeçmişti. Olduğum yere yığıldım. Gözümü açtığımda bir polis beni omuzlarımdan tutmuş sarsıyordu ve bağırıyordu: “Nefes alın hanımefendi, nefes alın.” Boş boş bakıyordum polisin yüzüne. Nefes almayı unutmuştum. Sahi, nefes nasıl alınıyordu? Sanki gözlerimdeki soruyu anlamıştı polis. Seslice havayı içine çekip dışarı bıraktı. Birden hatırladım nefes almanın nasıl yapılacağını. Fiziksel şoktan çıkmıştım. İkincisi birkaç yıl sonrasında gene New York’ta oldu. Dersimden geçemediği için mezun olamayan bir öğrencim, park etmiş arabamla kendi arabası arasında ezerek öldürmek istedi beni. Arabanın hızla üstüme geldiğini gören bir kişinin çığlığı ile, içgüdüsel bir sıçrayışla kaldırıma attım kendimi. İki arabanın çarpışmasındaki metalik ses hala kulaklarımda. Arabanın haline bakınca ortaya çıkan manzara korkunçtu. Kaçamasaydım ölür müydüm bilmiyorum, ama kesin, ezilen ayaklarım nedeniyle ömür boyu sakat kalırdım. Bu olay beni çok kötü etkilemişti. Depresyona girmiştim. Boğuluyordum. Adeta nefes alamıyordum. Öğrencilerimden birinin eşi psikiyatristti. Ona hayata dönebilmek için ne yapmalıyım diye sorduğumda her hangi bir sanat dalı ile ilgilenip ilgilenmediğimi sordu. Örneğin resim yapıyor muydum? Hayır! Bir enstrüman çalıyor muydum? Hayır! Şiir falan yazıyor muydum? Şimdi hayır, ama lisedeyken yazmıştım bir şeyler diye cevap verdim. “Tamam, yaz “ dedi. “Şiir yaz. Yaz, anlat bana içindekileri. Şiirleri okuduğumda yardım edebilirim sana”. İlk duyuşta komik gelen bu isteği yapmadım. Ama bir gece aniden uyandım ve bulduğum ilk kâğıda bir şeyler yazmaya başladım. Ölümle ilgili bir şiirdi, ama içimi karartmak yerine içimi açmıştı. Sabah uyandığımda sanki havadaki ağırlık gitmişti. Ben tekrar kolay nefes almaya başlamıştım. Yıllar sonra yazdığım ilk şiirdi o. Ve bir daha kalemim durmadı. O günden bu yana hep yazıyorum. Sanat bana nefes aldırmıştı. O gece ve sonrasında karaladıklarım 1992'de yayınlanan ilk şiir kitabımdaki şiirlerimi oluşturdu. Psikiyatrist Amerikalıydı ve Türkçe bilmiyordu. Şiirimi okuyamadı tabi ki. Ama sanatın beni hayata geri döndüreceğinden emindi ve de aynen öyle oldu. Sanatla ilişki iki şekilde kurulur: Ya sanatçı olursunuz ya da sanatsever. Her iki şekilde de sanat sizi yaşama bağlar. Sanatla nefes alan, yaşama tutunan birçok örnek bulabilirsiniz. Frida resimle tutunmuştur hayata yatalak kaldığında. Polonyalı ünlü piyanist Wladyslaw Szpilman Nazi işgali altındaki Varşova’nın kenar mahallelerinden birinde hayatta kalmak için büyük bir mücadele verir. Sefaletin ortasında ona ümit veren tek şey kafasının içinde devamlı tekrarladığı müziklerdir. O müzikleri, olmayan, hayali bir piyanoda çalarcasına oynattığı için parmakları donmaktan kurtulur. Açlık, pislik, korku ve tüm iğrençlikleri aşmayı sanat tutkusu ile başarır. Onun bu gerçek yaşama sarılma hikâyesini Yönetmen Roman Polanski Piyanist filmi ile dünyaya duyurmuştur. Yine hiçbir iletişim kurmaya yanaşmayan beyin özürlü kişiler, örneğin otistik yavruların, eğitim kurumlarında, müzik ile iletişim çabalarına cevap verdiği çok görülmektedir. Ben de anlattığım gibi yazarak hayata bağlandım. Yılgınlığın üstesinden geldim. Sanatsever olmak ta yaşama tutunmak için çok iyi bir yoldur. Bir kere güzeli sevmek onu daha çok aramaya iter kişiyi. Daha çok güzel müzik dinlemek için konserlere gitmeye başlarsınız. Bir yerde bir eserinin resmini görüp beğendiğiniz ressamın başka eseri var mı diye müzelere gidersiniz. Radyoda duyduğunuz bir şiir, o şiir kitabını almak için bir kitapçıya götürür sizi. Bir sergide beyaz bir tuvalin üzerindeki üç kırmızı noktaya ya da çizgiye bakıp bu da ne diye düşünüp geçerken birilerinin” İşte o şahane resim” diye o tablonun önüne gitmeye çalıştığını görünce düşünmeye başlarsınız. “Ben ne kaçırıyorum?” “Onlar bu tabloda ne görüyor?” Bu sorular sizi sanatla ilgili panellere-konferanslara götürür. Yeni bilgiler, dostlar edindirir. İlk baktığınızda bir mana yüklemeye çalıştığınız o tablo sizin yaşamınıza yeni anlamlar katmıştır. Sanat sizi hayatın içine sımsıkı çekmiştir. Sanatsal bir güzellikle tanışmak, çevrenize ve çevrenizdeki sanatsal olaylara farkındalığınızı artırır. Güzeli daha güzel görürsünüz. Güzeli çirkinden ayırt etmeyi öğrenirsiniz. Kalite önem kazanmaya başlar. Kültürlü ve kültürsüz kelimeleri önem kazanmaya başlar. Kültürlünün eğitimliden başka bir anlama geldiğini anlarsınız. Diploma almış olmanın, kültürlü olmak demek olmadığının farkındalığı başlar. İnsan ilişkileriniz değişir. Olayları konuşmak yerine, fikirleri konuşmaya başlar sanatseverler. Sanat çok değişik şekillerde karşımıza çıkabilir. Ben sanatın her dalıyla ilgiliyim. Sanatın bir dalına bulaştı iseniz, onun bir bütün olduğunu anlarsınız. Ben harfle yaratırken eserimi, bir müzisyen notayla anlatıyor içinde birikenleri. Fırça ve boyalar ressamın, çekiç ve kesiciler heykeltıraşın aletleri. Tüm yaratılan eserler, içlerinde biriken bilgiyi dışarı çıkarma yoludur. Gerçi bilim adamları, iş adamları da bilgiyi dışarı atmak-yaymak için kitap yazarlar. Ama onların ki beyinden bir aktarmadır. Yazdıkları-çizdikleri bilim kitaplarıdır. Ne nasıl yapılır sorusuna cevap veren kitaplardır. Çok değerlidir. Ama sadece onunla ilgilenenler için. Bir inşaat ustası da demiri büker. Oysa zanaatkâr demiri işler. Ona hayat verir. Sanatçının içselleştirdikleridir yarattığı. O bilgiyi beyninden yüreğine indirmiş ve eserini oradan yaratmıştır. Yürekten doğan bu eserler başkalarının hayatlarını güzelleştirir. Kitap; okuyanın, müzik; dinleyenin, resim-heykel; seyredenin parçası olur çıkar. Bir mimarın başyapıtı o yörenindir artık. Ama sanatla uğraşan için de yaşamın anlamıdır. Sanat ölümsüzlüğe açılan bir tüneldir. Sonunda görünen ışıkla size umut veren ve yol aldığınızda, sizi, size hayat verecek havaya-yaşam kaynağı oksijene kavuşturan bir tünel.

  • AIDS Böyle Gelmişti

    1985 YILI VE AIDS BÖYLE GELMİŞTİ Rock Hudson, 25 Temmuz 1985’te AIDS hastası olduğunu açıklayana kadar, AIDS, sadece uyuşturucu müptelalarının, Haitililerin ve fahişelerin hastalığı olarak biliniyordu. Bütün maçoların idolü, erkekliğin de sembolü olan aktör, 2 Ekim 1985’te öldüğünde, AIDS de dünya gündemine oturdu. 1 Aralık Dünya AIDS Günü olarak kutlandı. Bilanço ağır: Dakikada 11 kişi AIDS virüsünü kapıyor. Dünyada milyarlarca kişi AIDS’in pençesinde. Kadınlardaki risk de giderek artıyor. Çağın vebasının hiç şakası yok. Seçtiği kurbanlarını eninde sonunda ölüme götürüyor. Bu amansız hastalığın dünyada tanınmasını ve de hastalığa karşı büyük bir savaşın başlatılmasını sağlayan kişi ise Hollywood’un yakışıklı aktörü Rock Hudson’dı. 1985 yılında AIDS’e yenik düşmesi, önce Hollywood’u daha sonra da çeşitli sosyal yardım kurumlarını harekete geçirdi. Ancak 1 Aralık’ta düzenlenen toplantılarda onun adını anmak isteyen çıkmadı. ROMANTİK KOMEDİLERİN YAKIŞIKLI OYUNCUSU Tıbbi olmasından öte sosyal içeriği olan bir hastalık AIDS. Dünyada ilk AIDS (Acquired Immune Deficiency Syndrome-Kazanılmış Bağışıklık Yetmezlik Sendromu) vakası 1981’de ABD’de çıktı. Daha sonraki vakalarda ortak payda ise eşcinsel erkek olmaktı. Belki de ilk eşcinsellerde görüldüğü için hastalık önce dikkat çekmedi. Ne var ki ünlü sinema sanatçısı Rock Hudson, önce eşcinsel olduğunu açıklayıp, sonra da AIDS’ten yaşamını yitirince, dünya da bu illeti tanıdı. Hollywood’ta romantik komedi filmleri denilince akla gelen ilk isimlerden biri Rock Hudson’dır. 1950’li 60’lı yılların gençliği, Rock Hudson’a hayrandı. Genç kızların yüreklerini hoplatan yakışıklı ve sevimli aktörün, gerçekte bir eşcinsel olduğu, uzun yıllar hayranlarından gizlenmişti. Kamera karşısında romantik aşık kişiliğine bürünen aktörün özel yaşamında düzinelerle sevgilisi olması beklenirken, onun aşk hayatına ilişkin herhangi bir haberin yayınlanmaması şaşırtıcıydı. Rock Hudson’ın karda yürüyüp izini belli etmeyen bir sanatçı olması, önceleri kimseyi kuşkulandırmadı. Ancak aktörün, bağlı olduğu film stüdyosundaki sekreterlerden biriyle evlenmesi, Rock Hudson açısından büyük talihsizlik oldu. Phyllis Hudson, evlendikten birkaç ay sonra, kocasının eşcinsel olduğunu dünyaya ilan edip, boşanma davası açtı. Böylece Rock Hudson’ın yıllar yılı büyük bir titizlikle gizlediği büyük sırrını da öğrenmeyen kalmadı.Her şeye rağmen Rock Hudson’ın filmlerini ilgiyle izleyen hayranlarını, 1980’li yılların ortasında daha büyük ve çok acı bir sürpriz bekliyordu: 1984 yılında Rock Hudson’ın sağlığı bozulmaya başlamıştı. LİZ TAYLOR’DAN ESKİ DOSTA BÜYÜK DESTEK Yakışıklı aktörün sadık dostu Elizabeth Taylor, ‘Devlerin Aşkı’ filmindeki rol arkadaşı ve sevgili dostu Rock Hudson’ın tedavisi ve bakımı için gerekenleri bizzat yapacağını duyurarak, bir zamanlar aşık olduğu adama en büyük desteği verdi. Dostunun yanından hiç ayrılmayan Taylor, aktörün ölümünden sonra da bir vakıf kurdu ve hayatını AIDS ile mücadeleye adadı. Onun izinden giden ünlü yıldızlar da AIDS kampanyalarında canla başla çalışmaya başladılar. Hollywood’da değişti Rock Hudson, 1925 yılında Chicago’nun banliyölerinden birinde doğmuştu. Asıl adı Roy Scherer’di. Küçük Roy, daha dört yaşındayken babası, onu ve annesini terkedip kayıplara karışmıştı. Ünlü aktör daha sonra üvey babasının adını aldı. O artık Roy Fitzgerald’dı. Chicagolu delikanlıyı Hollywood baştan yarattı. Dişleri yapılmış, ses tonu kalınlaştırılmış, adı Rock Hudson olarak değiştirilmişti. Üstelik bu eşcinsel delikanlı, sinemaseverlere, romantik çapkın olarak tanıtılmıştı. Kısacası, hayranlarının tanıdıkları, sevdikleri kişi gerçekte hiç yaşamamıştı. / derleme: Müzeyyen MELİK *

bottom of page