
Arama Sonucu
maviADA'ya DÖN
Boş arama ile 4494 sonuç bulundu
- Mardin Masal Şehir
Cemal Süreya’nın, ‘’Gitmek için vedalara, bavula veya yollara ihtiyacım yoktu. Kafamdaki kapıyı çekip çıktım,’’ sözlerindeki gibi bazen sadece gitmeyi istemek yeterlidir. Çok yaşayan çok görür, çok gezen daha çok görürmüş. Anneannem, annem, ben ve kızlarım gezme tutkusuyla, yanıp tutuşan dört nesiliz. Bilinmeyeni keşfetme arzusu ile yola çıkmamızı sağlayan coşku, ruhumuzun her daim genç kalmasını sağladığı için şanslıyız. Özgür olduğumuz günlerde gelecek günler için hayal kurmak, plan yapmak normaldi. İşte bu yüzden medeniyetin beşiği, kaleler şehri Mardin’e gezmeye gelir misin? diye soran arkadaşıma tereddütsüz ‘’EVET ‘’ demiştim. Kızım, ben ve onun yakın arkadaşı için üç kişilik yerimizi hemen ayırttım. ‘’Kışın donarız, yazın yanarız; geziyi baharda yapalım mı önerisine ‘’olur’’ diyerek karara katıldım. O andan itibaren kızımla hayaller kurup, planlar yapmaya başladık. Çiçeklerin açtığı, kanımızın kaynadığı, özgürce yollara çıkacağımız güne sabırsızlıkla ulaştık. Heyecandan uykumuzu alamadan gezi sabahına uyandık. Gezmeye sevdalı en yakın arkadaşlarımızla Adnan Menderes Havaalanı’nda buluşup, iki saate yakın uçak yolcuğu yaptık. ’’Keşfetmek özgürlüktür’’ sözüne uygun bir gezi olacağını Mardin Havaalanı’na indiğimiz anda farkına vardık. Dersimize önceden çalıştığımız için rehberin konuştuğu dili anlayamayışımızı sorun etmedik. Eski Mardin Evleri manzarasında kahvaltı yaptıktan sonra karnımız tok sırtımız pek gezmeye başladık. Kilise çanlarının, ezan sesine karıştığı “Dillerin ve Dinlerin Şehri” Mardin’de olmanın hayalini gerçeğe dönüştürmenin tatlı huzurunu yakaladık. Tarihin ve kültürün iç içe olduğu Mezopotamya’nın en büyük kızı olan Mardin’de yapılacak en güzel aktivite fotoğraf makinenizle sarı taşlı kıvrımlı sokaklarında dolaşmak, duvarların konuşmasına kulak kabartmak. Bütün sokaklar birbirine benzediği için kaybolma olasılığımızı unutmadan bunu yapmak için dikkatli yol almak. Şehrin insanının sıcaklığı ve içtenliği kadrajımıza alabileceğiniz en güzel kareler olunca fotoğraf çekmeye doyamadık. Mardin misafirlerine şiirsel bir coğrafyanın kapılarını aralıyor. Bu kapılardan girdiğinizde sizi Arapça, Türkçe, Kürtçe, Süryanice hoş geldinler karşılıyor. Farklılıkların çatışmadığı kol kola girip kardeşlik türkülerin söylendiği şehrin sokaklarında yürümek, duygu yoğunluğu yaşatıyor. İnsan Arnavut kaldırımlı, dar ve kıvrımlı sokakları adımlarken hiç bilmediğimiz fakat bir o kadar da tanıdık bir atmosferin içine çekiliyor. Çarşıda yürürken zanaatların belki de son ustalarının dükkanlarının önünden geçiyoruz. Alışveriş yaparken sohbet ettiğimiz kişilerin verdiği bilgiler buram buram tarih kokusunu duymamızı sağlıyor. Düzenli bir yerleşime sahip olduğundan şehirde gezilecek yerler çoğunlukla birbirine yakın. Bu sebepten dolayı çoğu yere yürüyerek gidiyoruz. Herkesin yüzü gülüyor, konuştuğunuz herkes size bir şeyler katıyor. Saygının ne demek olduğunu, cömertliği, dürüstlüğü, belki de en önemlisi saflığın ne demek olduğunu hatırlıyorsunuz. Çeşitli kültürlere ev sahipliği yapan Mardin’in mutfağı da bir o kadar zengin. Genellikle et ağırlıklı olan Mardin’e özgü yemeklerin isimleri ilgi çekici. Yerken damak çatlatan türden yemeklerle tanışıyoruz. Etlerin lezzetli olmasının yörenin bitki örtüsüyle beslenen hayvanların rahatça gezinmesine bağlıyoruz. Mardin yemeklerinin isimlerini ezberlemeden notlarımız arasına alıyoruz. Kibbe: İşkembe dolması. İrok: Mardin usulü içli köfte. Soğan Kebabı: Soğan ve kıymayla yapılan bir yemek. Dobo: Kuzu kol ile hazırlanan bir et yemeği. Firkiye: Kuşbaşı kuzu eti ve çağla ile hazırlanan şehrin en ünlü yemeklerinden. Kiliçe: Mardin çöreği. Sembusek: Kapalı lahmacuna benzeyen bir çeşit hamur işi. Alluciye: Kuşbaşı kuzu eti ve erikle hazırlanan bir yemek. Harire Tatlısı: Ana malzemesi pekmez olan bir çeşit tatlı. Mırra: Mardin’e özgü sert bir kahve. Hani derler ya ;yediğin içtiğin senin olsun, bize gördüklerini anlat. Gördüklerimin güzelliğini dilim döndüğünce kalemim el verdiğince anlatayım: İlk durağımız TARİHİ POSTANE BİNASI. 1800’lü yılların sonunda ünlü bir aile tarafından Ermeni bir mimara yaptırılmış, 1950 yılından itibaren de postane binası olarak kullanılmaya başlanmış. Biz gittiğimizde bir kısmım Uygulama Oteli olarak kullanılıyordu, bir kısmı halen postaneydi. ŞEHİDİYE CAMİİ’sini ziyaret ediyoruz. Merdivenleri hızla çıkarken nefesim kesiliyor, inişte sakin sakin iniyorum. Enerjimi hemen tüketmeyim diye içimden ''yavaşla'' diyorum Deyrulzefaran Manastırı Süryanilerin bölgedeki dinsel ve kültürel var oluşlarının tarihsel bir simgesi olan Deyr-ul Zafaran Manastırı’na geliyoruz. Bu manastır inanılmaz fotojenik bir manastır. Adını manastır çevresinde yetişen safran bitkilerinden almış ve M.Ö. 4000 yılından beri ayakta kalabilmiş. Milattan önce Güneş Tapınağı olarak kullanılmış, sonra Roma döneminde kaleye çevrilmiş, son olarak manastıra dönüştürülmüş. Rengarenk giysiler giydiğimize seviniyoruz. Bol bol fotoğraf çekerken, anlatılanları Manastıra özel rehberimizden pür dikkat dinliyoruz. Etkili konuşmasının yanı sıra mütevazı tavrı bizi etkiliyor. Ortamın havasından herkes nasibini almış diye düşünüyoruz. Manastırın içerisinde güneş tapınağı, Meryem Ana Kilisesi, kaya mezarlığı gibi bölümler bulunuyor. Kaya mezarlığında tam 52 Süryani patriğinin mezarı varmış. Hepsi; kıyamette İsa’nın geleceği yön olarak düşünülen doğu yönüne sandalye üzerinde oturarak gömülürmüş. Deyrulzafaran’dan hemen sonra DARA HARABELERİ’ne gidiyoruz. Hava rüzgarlı ortalık toz duman. Giriş aslında ücretsiz fakat kapıda çocuklar duruyor. Harçlıklarını çıkarabilmek için rehberlik yapmaya hazır bekliyorlar. Rehberimiz elindeki kırmızı bez bağlı sopasıyla bize yön verdiği için onlara sadece gülümsüyoruz. Burası antik bir kent, çok büyük oranda çıkarılmış fakat hala çalışmalar sürüyor. Tamamı ortaya çıktığında Efes Antik Kenti kadar büyük olacağına inanılıyor. Agora’sı, kaya mezarlıkları ve sarnıçlarıyla görülesi bir yer. Dara harabeleri üzerinde bazı simgeler görüyorsunuz. İçeride neler olduğunu söylemek için çizmişler. Mesela sol altta kuru kafalar mezarlık olduğunu söylüyor. Dördüncü katın dördünü de çizerek açıklamışlar. Kaya mezarlığında insan iskeleti bile görebiliyorsunuz. Tıpkı Deyrulzafaran’da da olduğu gibi oturarak, doğu yönüne bakarak gömülmüş insanlar. Her gelen medeniyet her yeri farklı amaç için kullanmış. Kimileri Sarnıç’ı su için kullanırken, kimi medeniyetler depolama alanı, kimi medeniyetler ise düşmanlardan saklanma yeri olarak kullanmış. Dara Antik Kenti’nde “yeniden diriliş” ayinlerinin yapıldığı nekropol alanı olduğunu öğreniyoruz. Bu alan, kentte bulunan kayaların yontulması ve oyulması ile oluşturulmuş koca bir mezarlık; hatta yüzlerce kişinin bulunduğu bir toplu mezar. Burada bir dönem yeniden diriliş inancı olduğu için bu tip ayinler gerçekleştiriliyormuş ve galeri mezarın girişinde de ölüleri dirilten peygamber olarak bilinen Ezekiel’in işlendiğini görülüyor. Sonrasında cam üzerinde yürüdüğümüz mezar alanına girerek toplu mezarı da incelerken, korku filmininin içine düşmüş gibi ürküyoruz. . Beyazsu Nusaybin üzerinden, Suriye sınırına paralel giden bir yoldan Beyazsu’ya gidiyoruz. Burası yemyeşil bir mesirelik alan. Tahtlardan oturma yerleri de var. Çok şirin, çok fotojenik bir alan. Yol üstünde kalıyor ve buraya uğrayabildiğimize seviniyoruz. Gelinciklerle bezenmiş yeşilliklerin arasında olmak keyif veriyor. Gezmekten şişen ayak bileklerimizi buz gibi akan suya değdirdiğimizde rahatlıyoruz. Midyat Orta Doğu ve Anadolu medeniyetlerinin mistik mimari dokusunu, farklı bir tonda ve renkte hissettiğimiz Midyat; mimari alanda bölgenin lideri konumunda… Tarihi yapısını o kadar güzel korumuş ki, insan burada kendini adeta bir Orta Çağ kentinde sanıyor ve bir an film setinden bir sahnede olduğunuzu hissediyorsunuz. Zengin bir mimari doku içinde bulunan yörenin taş ustalarının incelikli becerileri, Midyat`a bir Açık hava müzesi görünümü kazandırmış. Midyat’ı öğle vaktine getirip yemeğinizi de burada yemeyi planlıyoruz. Rüzgarın ardından gelen yağmur dolaşmamıza engel olduğu için ünlü lokantalardan birine kendimizi zor atıyoruz. Mardin tabağı menüsü söyleyerek midemizi doyuruyoruz. Gözümüz doymasa da mecburen tekrara yolara düşüyoruz. Midyat’ın görülecek yerlerinin başında Midyat Gelüşke Hanı Gelüşke Hanı Avlusu da var. Gelüşke Hanı Midyat’ın en turistik noktası. İçerisinde kaya mağaralarının olduğu bölüme de göz atıyoruz. İnanışa göre ilk yerleşim yerlerindenmiş o mağaralar! Ardından Midyat Konuk Evi’ne gidip bir Midyat Evi’nin içerisi nasıl gözükür bakıyoruz. Buraya gelen kişilerin çoğu Sıla dizisi burada çekilmiş diye geliyorlar ama asıl amaç bence o tarihi dokuyu tadabilmek. Terasından mükemmel bir Midyat manzarasını izliyoruz. Bizi karşılan kadınlar hemen başımıza el dokuma örtüleri kendi yöntemleriyle bağlayınca yörenin kadınlarına benziyoruz. Hatıra olarak satın alırken nasıl bağladıklarını uygulamalı gösterip bizi samimi tavırlarıyla uğurluyorlar. Mor Gabriel Manastırı Zamanı iyi kullanalım diye uyaran rehberin bize serbest zaman vermeyişine biraz kızıyoruz. Mor Gabriel Manastırı’nın kapanış saatine az kala kendimizi içeriye attığımız zaman neden acele ettiğini anlıyoruz. Mor Gabriel Manastırı Midyat Manastırın kürdanlardan yapılmış planıyla karşılaşınca bütününü minyatür olarak görmüş oluyoruz. Büyük bir alanda yer alan Mor Gabriel Manastırı’nın önündeki dut ağaçları ve içerisindeki huzuru hissediyoruz. Hristiyanlar için çok önemli din merkezlerinden ve hala içerisinde din adamları yaşıyor. Gelen kişiler belli bir sayıya ulaştıktan sonra Süryani bir rehber tarafından gezdiriliyoruz. Kafamıza göre hareket edemiyoruz. Bu sayede sadece yazıları okuyarak gezmiyorsunuz ve çok fazla bilgi öğreniyorsunuz. Mesela; Mor kelimesi Süryanice “Aziz” anlamına geliyor. Mort ise “Azize” anlamına geliyormuş. Etkilenen ruh halimizle oradan ayrılıp Midyat’ın kuzeyindeki Hasankeyf ‘e doğru yola çıkıyoruz. Hasankeyf – Batman Buraya gitmek için iyi ki acele etmişiz de gelmişiz. Çünkü bu güzelim yer, baraj yüzünden sular altında kalacak. İnsanların evleri, tepelerde Toki’nin yaptığı sitelere taşınacakmış. Tarih ile Toki yer değiştirmiş anlayacağınız. Buraya gittiğimizde aslında görülmesi gereken kilise taşınıyordu, kale kapısı taşınıyordu. Hasankeyf Kalesine’de giriş yok ama yine de gittik. Neler mi gördük 5000’den fazla irili ufaklı mağara bulunuyor Hasankeyf’te. Ben şok oldum. Çünkü altlarda bulunan mağaralar iki dağın birbirine birleştirilmesiyle kaybolacakmış ve tepedeki mağaralara rahat ulaşabilmek için yol yapılacakmış. Öğlen vakti güneş tepemizde olunca kendimize korunaklı bir yer ararken mağaralardan birinin içine giriyoruz. Hasankeyf’te doğmuş ve hala aynı mağarada yaşayan amcayla sohbetimizi yapıyoruz. Mardin’e özel mırra’mızı "Mardin Kapı Şen Olur" türküsü eşliğinde otantik döşenmiş mağarada bağdaş kurup oturarak içiyoruz. Pek güzel geliyor. Yorgunluğumuz bir nebze azalıyor. Tanıştığımız amcanın anlattıklarına göre 1971 yılına kadar mağaraların bulunduğu tepedeki o bölümler baya baya çarşıymış. İnsanlar o mağaraların içerisinde yaşamışlar. Amcanın dediğine göre o mağaralarda bir tane boş yer yokmuş. ’’Yaşamak nasıldı’’ diye sorduğumda; çok güzeldi dedi. Kışın bir soba yakıp bütün mağaranın içindeki odaları ısıtmak çok kolaymış. Yazın ise mağaranın içi çok serin oluyormuş. Hasankeyf'ten de kültürlenerek ayrıldık ve Mardin’e doğru yol aldık. Kasımiye Medresesi Zincirli Medreseye benzemesi aynı mimarın tasarlamış olmasından kaynaklanıyormuş Buranın en önemli özelliklerinden bir tanesi gün batımını muhteşem bir şekilde izleyebiliyorsunuz. Gün batımı saatine denk getirdiğimize seviniyoruz. Külliye şeklinde tasarlanmış. Öğrenciler ortada bulunan havuzda, yıldızların yansımasından gökyüzü araştırmaları yapıyorlarmış. Fotoğrafa yansıyan kareler hoşumuza gidiyor. Gezerken bizi değişik yaşlarda çocuklar karşılıyor. Mardin’in tarihi değerlerini öyle güzel ezberlemişler ki hayran kalmamak elde değil! Üstelik nerede, nasıl fotoğraf çekileceğini de açılarına kadar biliyorlar. Medresede yansımalı fotoğraflar mı dersiniz, damla göz fotoğrafları mı dersiniz hepsi bu çocuklarda mevcut. Anahtar deliğinden fotoğrafımızı çeken çocukların ilgisi hoşumuza gidiyor. Kasımiye Medresesi tam meditasyon yapmalık yer. Mardin’de eskiden vergi dairesi olarak kullanılan, şimdilerde Sabancı Müzesi’ne ev sahipliği yapan binada Mardin’in kültürel ve sanatsal birikimine dair çok şey öğrenince, gezide duyduklarımızı pekiştirmiş oluyoruz. Medreselerde eyvan adı verilen çeşme kısmı ise tasavvufi bir betimleme içeriyor. Suyun akışı ile birlikte doğumdan ölüme kadar insan hayatı ve ahiret tasvir edilmek istenmiş. Çeşmeden akan su doğumu, döküldüğü yer gençliği, ince uzun oluktan geçtiği kısım olgunluğu, suların geniş bir havuzda toplanması ise ölümü temsil edermiş. Bu medreselerin Mezopotamya manzarasına karşı kurulmuş olması boşuna değil. Suyun Mezopotamya’ya doğru akması can bulmayı yani ahiret gününü işaret etmesi bakımından oldukça önemli. Mardin’e gelen telkâri takı almadan döner mi hiç. Gezinin başından beri bu anı bekleyen İzmir grubu çarşı sokağına hızlıca varıyor. Pazar günü olduğu için dükkânların çoğunun kapalı olmasına şaşırıyoruz. Geldiğimizi duyan esnafın dükkânlarını açmasıyla alışveriş için koşuşturmamız gülümseten sahneler oluşturuyor. Geziye gelmeyen küçük kızıma canlı yayın yaparak beğendiği takıyı almanın iç huzurunu yaşıyorum. Nazara karşı koruduğuna inanılan, Süryani Nazar Boncuğu tıpkı bizim nazar boncuklarımız gibi turkuaz renkteki iki delikli kolye uçlarından. İki tane de onlardan alıyorum. Dükkanları gezerken karşılaştığımız arkadaşlarımızla takı seçiminde birbirimize yardımcı oluyoruz. (Telkari Takılar: Mardin’e özgü el sanatı ismidir telkari. Altın veya gümüş incecik hale getirilir. İplik iplik olduktan sonra şekil verilir ve çok zarif altın ve gümüş modelleri ortaya çıkar) Eşe dosta götürmek için her çeşit sabun satan sabuncu var. Ara sokaklardaki satıcılardan kimyasal kokmayan eşek sütlü sabunu ve rengi önce mavi sonra beyaza dönüşen hayalet badem şekeri alıyoruz. Çarşı’yı gezerken sakinliği bizi şaşırtsa da elimizden düşürmediğim fotoğraf makinemle duvarlara yapıştırılan şiirlerin resmini çekiyorum.. Tavsiye üzerine kendime sürme de alıyorum. Hatıra olarak aldığımız her eşya mutluluk dalgası yaratıyor; çocuklar gibi şen oluyoruz. Uçağa bindiğimizde yorgun ama mutlu yaşadıklarımızı düşünerek yuvamıza uçuyoruz. Mardin bir kere hayatınıza girdi mi, kader gibi takip eder sizi.” demiş Murathan Mungan. Ne kadar haklı. Gündüzleri seyranlık, gecesi gerdanlık, taşın dile geldiği bal renkli bu şehirde iki günü dolu dolu yaşadık. Her taşın altından bizi geçmişe götürecek bir şeyler çıkınca, her gördüğümüz yer bizi büyülemeyi fazlasıyla başardı. Mardin’in tarihi zenginliğini satırlarla ifade edebilmek pek mümkün olmasa da hatırladığım kadarını yazmaya çalıştım. Fotoğraflara bakıp özlediğim Mezopotamya’nın nazlı gelini Mardin’e tekrar gidebilmek ümidiyle.
- Che
Film yorumumu dile getirmeden önce, hayati değere sahip olarak gördüğüm bir kaç can alıcı bilgiyi, klasik olacak belki fakat hoş bir başlık altında dile getirmeyi kendim adına bir borç biliyor ve soruyorum: BUNLARI BİLİYOR MUYDUNUZ? Küba Devrimi’nin öncülerinden ve Fidel Castro’nun yoldaşı Arjantinli devrimci Che Guevara, 1967 yılında Bolivya’da yakalanıp öldürüldüğünde sırt çantasından; “Atatürk’ün Büyük NUTUK’u” çıkmıştır…” 12 Aralık 1996’da bir ödül töreni için gittiği Küba’da Fidel Castro ile görüşen Dursun ÖZDEN kendisine “Türkiye’de solcu, ilerici ve devrimci gençler; Che Guevara ve Fidel Castro’yu çok seviyorlar ve sizleri mutlak önder olarak kabul ediyorlar…” der. Bu sözlere Castro’nun verdiği yanıt çok anlamlıdır: “Devrimci M. Kemal ATATÜRK varken, Türk gençleri neden kendilerine başka önder arıyorlar? Devrimci ATATÜRK bizim ve tüm mazlum halkların esin kaynağıdır…” Mart 1997 de Habitat Toplantısı için İstanbul’a gelen Fidel Castro, yaptığı konuşmada şöyle der: “Asıl devrimci M. Kemal Atatürk’tür. Ben bir devrim yaptım, ama O’nun yaptıklarını asla başaramazdım. Sakın kendinize başka esin kaynağı aramayın…” Fidel Castro’nun bu sözleri karşısında heyecanlanmamak mümkün mü? O Mustafa Kemal ışığıdır ki; doğudan batıya, güneyden kuzeye, birçok halk hareketini ve halk önderini etkilemiştir. Örneğin, çağdaşları Lenin ve Çörçil kendisini hep takdir etmişlerdir. 1935’teki Uzun Yürüyüş öncesinde Şangay Meydanı’nda toplanan binlerce Çinliye seslenen Mao’nun ilk sözleri şöyledir: “Ben, Çin’in Atatürk’üyüm…” Ve 1948’den bugüne dek, Çin Halk Cumhuriyeti’ndeki 8. ve 9. sınıflarda Yakınçağ Tarihi derslerinde Atatürk ve Cumhuriyet Devrimleri okutuluyor. Sonuç ortada değil mi! Biz M.Kemal ATATÜRK ve ona gönül vermekle kalmayıp neleri var neleri yoksa feda etmiş atalarımız sayesinde bugün CUMHURİYETİMİZİN 96. yılını kutlamanın onurunu taşıyoruz. CHE Film Yorumu ''Savaş bitti, DEVRİM şimdi başlıyor.'' Fidel Castro'nun önderliği ve emrindeki askerler, yani devrimcilerin söylemi olan yoldaşlarıyla birlikte Fulgencio Batista'yı devirdikten sonra Che Guevera; ''Savaş bitti, DEVRİM şimdi başlıyor.'' şeklindeki Küba Devriminin tarihine kazınan sözü dile getirmeden önce, filmdeki ilk çatışma sahnesinin fonunda, askeri mücadele sırasında, savaşan kişiyi başarıya götüren psikolojik durumla ilgili, hiç de hafife alınmaması gereken aşağıda paylaştığım görüşü, kendinden emin bir şekilde dile getirmesi filmde ilk dikkatimi çeken sahneydi. Ne diyordu filmde Che: ''Askerlik bilimi üzerine yazdığı Savaş ve Barışta Tolstoy, daha geniş orduların daha fazla güç ihtiva ettiğini belirtir. Ama diğer yandan belli belirsiz farkedilense, askeri mücadele sırasında bir ordunun nihai gücü, bilinmeyen bir değişken tarafından artan gerçek fiziksel yeterliliğidir. Bu bilinmeyen değişken, askerlerin savaşma arzuları ve tehlikeye karşı koyma isteklerinin derecesiyle doğru orantılı cesaretlerinden başka bir şey değildir. Savaşma arzusu olup da, neden savaştıklarını bilen asker için kiminle savaştıkları önemsizdir. İster askeri dehaların, ister normal zekalı insanların komutası altında olsunlar, ister sopalarla, ister dakikada otuz mermi atan makineli tüfeklerle savaşsınlar, aldırış etmez ve en uygun şekilde mevzilenip sonunda kazanırlar.'' Filmin başlangıcında ise Che Guevera'nın Fidel Castro ile tanışacakları akşam yemeğinin hemen öncesinde, diğer arkadaşları ile devrim üzerine yaptıkları ateşli sohbet esnasında, odada bulunan arkadaşının söylediği; ''Gücü elinde bulundurmaktan çok onunla ne yapacağın önemli.'' açılımına sayfalarca kitap yazılabilecek bu cümleye ilaveten, ''Darbe dediğin ilkelere dayalı olur'' sözüyle, devrimi başarıya götürecek yola ilişkin en canalıcı noktaya parmak basması, kayda değer bir söylemdir bana kalırsa. Filmin genel bir değerlendirmesini yapacak olursak, az sonra izleyeceğimiz film; 2008 yapımı ''Che'', Ernesto Che Guevara ile kaynaklarda 26 Temmuz 1953 yılında başlayıp, Fulgencio Batista'nın 1 Ocak 1959 yılında devrilerek ülkeden kaçması aralığında yaşanan, Küba Devrimi'ni konu alan biyografik bir film niteliğindedir. Film ağırlıklı olarak, bu yıllar arasında yaşanan gerilla tarzı çatışmalardan oluşuyor olmasına karşın, Che Guevera'nın 1964 yılında Lisa Howard isimli gazeteciye verdiği röportajdan ve Birleşmiş Milletler Kurulu huzurunda Amerikan emperyalizmine karşı çıkışının, kendi rejiminin işlediği infazların gerekliliğini savunurken, "bunun ölümüne bir savaş olduğunu" ilan ettiği ateşli konuşmadan alıntı yapılan sahnelerin, izleyicinin seyir keyfinde kopukluk olmaması adına fazla uzun tutulmadığı gözden kaçmayan önemli bir detay. Bu detay, filme zevkle izlenecek tarihi bir belgesel olma özelliği de katıyor. Film esnasında Che Guevera'nın, gazeteci Lisa Howard'la yaptığı söyleşide dikkatimi çeken cümlelerine dönecek olursak, oldukça kayda değer sözler olduğunu sizlerin de fark edeceğini ve bana hak vereceğinizi düşünerek paylaşmak istiyorum. Che : ''Kapitalist sistemlerde insanlar görünmez bir kafeste yaşar. Örneğin kendi çabasıyla başarıya ulaşan insan efsanesini kabul ederler. Ancak çoğunluk için tanınan bu fırsatların tamamen kişisel kontrolün ötesinde zorla belirlendiğini anlamazlar.'' Lisa : Bir devrimcinin en önemli özelliği nedir? Che : SEVGİ! Lisa : 'SEVGİ mi? Che : ''Gülünç görünme riskini göze alarak size izzah edeyim. Gerçek bir devrimci ''SEVGİ'' tarafından yönetilir. İnsan sevgisi, adalet ve doğruluk sevgisi. Bu niteliğe sahip olmayan biri gerçek bir devrimci olarak düşünülemez.'' Ve son olarak Che Guevera ile Lisa Howard arasında gerçekleşen röpörtajdaki en önemli ayrıntılardan biri de, konuşmanın şu kısmıdır diye düşünüyorum: Che: Bireycilik, yani kişinin bulunduğu sosyal çevreden izole olarak hareket etmesi Küba'da sözkonusu dahi olamaz. Lisa: İnsanın yaradılışı böyle değil midir, insan doğasına aykırı değil mi bu söylediğiniz? Che: Kapitalizm mantığı ile bakarsanız, bunu insan ihtiyaçlarının sonsuz olması veya insan doğasıyla çürütmeye çalışmak kolaydır. Bir tane oyuncağı olan çocuk hemen ikinciyi ardından dördüncüyü ister, insan doğası bu değil midir! Ama bütün bir toplumun aynı şekilde davranması veya daha az imkanlara sahip olanlara baskı yaparak tekelleşmesi insan doğası mıdır? Bu kesinlikle bir şeyler yapmanız gereken andır. Lisa: Ama siz ve Fidel Castro'da bireyci hareket etmiyor musunuz? Che: Elbette. Ama bu toplumun bütünü için mücadele etmenin ve bu uğurda liderlik yapmanın sorumluluğunu sırtlanmış bir bireyciliktir. Her filmde olduğu üzere bu filminde, daha beyaz perdede gösterime girmeden önceki yolculuğu esnasında yaşananları anlatan, kendine özgü tarihsel bir süreci var elbette. Bu sürece başından sonuna kadar kısa kısada olsa bir gözatmakta fayda var diye düşünüyor ve sizlerle bunu paylaşmak istiyorum. * ''Yönetmen Terrence Malick, daha önceden Guevara'nın Bolivya'da bir devrim başlatmak için girişimleri ile sınırlı bir senaryo üzerinde çalışmış, filmin finansmanlığı sağlanamayınca, Malick projeden ayrılmış ve ardından Soderbergh filmi yönetmeyi kabul etmiştir. Guevara'nın Bolivya'daki faaliyetleri için bir bağlam olmadığını fark eden Soderbergh, Küba Devrimi'ne katılımına ve 1964 yılında Birleşmiş Milletler'deki konuşmasına da filmde yer vermeyi kararlaştırmıştır. Peter Buchman senaryoyu yazmak için projeye katılmış, senaryo fazla uzun olunca Soderbergh filmi ikiye bölmeye karar vermiştir ve Temmuz 2007'de başlayarak filmi arka arkaya çekmiştir. Çekimler önce Gerilla için İspanya'da 39 gün, ardından Arjantinli için Porto Riko ve Meksika'da 39 gün sürmüştür. Che, 2008 Cannes Film Festivali'nde tek bir film olarak gösterilmiştir. Del Toro, festivalde En İyi Erkek Oyuncu ödülünü kazanmış ve film çok olumlu eleştiriler almıştır. Filmin Kuzey Amerika'daki haklarının tümüne sahip olan IFC Films, başlangıçta Akademi Ödülleri'ne hak kazanmak için 12 Aralık 2008 itibarıyla bir hafta boyunca filmi tek parça halinde New York ve Los Angeles'ta gösterime koymuştur. Güçlü gişe performansı filmin New York City ve Los Angeles'te "özel roadshow yayın" olarak gösterimine ve daha sonra ek pazarlara genişletilmesine yol açmıştır. Ardından Che Bölüm 1: Arjantinli (Che Part 1: The Argentine) ve Che Bölüm 2: Gerilla (Che Part 2: Guerrilla) adıyla iki ayrı film olarak gösterime girmiş ve dağıtımı bundan sonra daha da genişlemiştir.Independent Film Channel, filmleri sadece Blockbuster için 1. Bölge DVD halinde yayınlanmıştır. Filmler, Ekim 2010 itibarıyla dünya çapında toplam ABD$40.943.131 hasılat elde etmiştir.'' OYUNCULAR Benicio del Toro, Ernesto "Che" Guevara rolünde Demián Bichir, Fidel Castro rolünde Rodrigo Santoro, Raúl Castro rolünde Santiago Cabrera, Camilo Cienfuegos rolünde Franka Potente, Tamara "Tania" Bunke rolünde Gastón Pauls, Ciro Bustos (el Argentino) rolünde Catalina Sandino Moreno, Aleida March rolünde Julia Ormond, Lisa Howard rolünde Lou Diamond Phillips, Mario Monje rolünde Benjamín Benítez, Harry "Pombo" Villegas rolünde Armando Riesco, Benigno rolünde Elvira Minguez, Celia Sanchez rolünde Edgar Ramirez, Ciro Redondo rolünde Alfredo De Quesada, Israel Pardo rolünde Roberto Santana, Juan Almeida Bosque rolünde Victor Rasuk, Rogelio Acevedo rolünde Kahlil Mendez, Urbano rolünde Matt Damon, Fr. Schwarz rolünde Unax Ugalde, Roberto "El Vaquerito" Rodríguez rolünde Joaquim de Almeida, René Barrientos rolünde * EKLEYEN: Zeliha AYDOĞMUŞ * maviADA Dergisi olarak keyifli seyirler dileriz...
- Zulümler Yağmur Gibi Yağmaya Başlayınca
Paydostan sonra gişeye önemli bir mektup getiren biri gibi: Gişe çoktan kapalıdır. Yaklaşan bir sel felaketi karşısında kenti uyarmak isteyen biri gibi: Ama başka bir dilde konuşan. Kimse anlamayacaktır onu. Dört kez kendisine bir şey verilen bir kapıyı beşinci kez çalan bir dilenci gibi: Beşinci kez aç kalır. Yarasından kan boşanan ve doktoru bekleyen biri gibi: Kan durmaz, hep boşanır. Biz de ortaya çıkıyor ve bize yapılan zulümleri haber veriyoruz. İlk kez arkadaşlarımızın yavaş yavaş katledildiğini bildirdiğimizde çığlıklar göklere ağdı. Yüz kişiydi katledilen. Ama bin kişi katledildiğinde ve ölümlerin sonu gelmediğinde bir sessizlik kapladı ortalığı Zulümler yağmur gibi yağmaya başlayınca “dur!” diyen olmaz artık, Cinayetler üst üste yığılmaya başlayınca görülmez oluverirler. Çekilen acılar dayanılmaz olunca duyulmaz artık hiçbir çığlık. Çığlıklar da yaz yağmuru gibi yağar. Bertolt Brecht Çeviri: A. Kadir – Gülen Aktaş
- Samson ve Delila
Heceleme beni artık Allah’ım Bırak okunaksız kalayım Kaderimin hepsi pek iyi olmasın varsın Bak, ömrüm eriyor işte Çocukluk fotoğrafımdaki kardan adam gibi yanı başımda Bak, ilkokul talebesi kalbimden Yine karne parası istiyorlar Bir gecekonduda oturuyor kalbim oysa Yağmur yağdıkça Bir gecekondunun damı gibi içine doğru ağlıyor Saçlarımda dolunay taneleri eriyor Saçlarımda bir Kızılderili reisi Oturmuş barış çubuğu tüttürüyor İsmi: Mehtapta öpüşen iki sevgili Kalbim küs oysa, kalbim yalnız bir kovboy Nedense şimdi evinden çok uzakta Saçlarım düşler görüyor Rengarenk uçan balonlar havalanıyor her telinden Saçlarımda kiraz bahçeleri Salıncak kuruyor dallarına çocuklar Hep ben düşüyorum, hep ben, Ben; İsmim kara bereli iki çocuktan biri Ben çocuklardan biri, Fazla yaramaz. Ne zaman ağlasa İskambil kupası damlıyor gözlerinden Rest diyor hep, rest. Ne demekse? Ben çocuklardan biri, Fazla yaşamaz Ne bir sarmanı var okşayacak Ne zamanı. Zamanı sarışın bir kedi olarak yarat baştan Allah’ım Bırak okşayayım. Esirge ve bağışla beni gerçekten Bırak düşlerimde kaybolayım. Bir boş beşik hikayesinin olmayan çocuğuyum. Kanadı kırılan kartal da benim beddua etsem. Bir ağıt olarak yak beni Allah’ım Parmaklarına kına olayım hayatın. Affet bu siyah ve transparan duayı. Ben zaten gecenin arka cebinde falçatayım... Didem Madak
- KONSER
Emir Aksoy uzunca bir aradan sonra tekrar 30 Kasım Cumartesi günü saat 17.00'de Antalya Kültür Sanat'ta müzikseverlerle buluşacak. Havaların yavaş yavaş soğuduğu ve yazın yerini sonbaharın ardından kışın alacağı bu günlerde Aksoy, yıllardır biriktirdiği şarkıların yanı sıra yorumlamaktan keyif aldığı diğer kıymetli eserleri konsere gelen müzikseverlere seslendirecek. Aksoy'un yeni bir bestesi ve ilk kez yorumlayacağı birkaç güzel parçanın da yer aldığı repertuvara sahip konserde, konuk sanatçıların olup olmayacağı ise sürpriz olacak. 20 TL olan biletler biletantalya.com üzerinden ve AKS gişelerinden temin edilebilir. --- Emir Aksoy kimdir? 1988 yılında Antalya'da doğdu. Namık Kemal İlköğretim Okulu ve Adem Tolunay Anadolu Lisesi'ni tamamlayan Aksoy, 2005 senesinde Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişikiler Bölümü'nde eğitim almak üzere İstanbul'a yerleşti. Üniversite, iş hayatı ve müzikle dolu dolu geçen 12 yılın ardından 2017'nin Mayıs ayında eşiyle birlikte tekrar Antalya'ya yerleşen Aksoy, aradan geçen uzun yılların ardından Antalya'daki dinleyicileriyle bağlarını tekrar güçlendirmenin heyecanını yaşıyor. 1998 yılında kurulan ilk grubu Zebani'den bu yana Aksoy sırasıyla Adem Tolunay Anadolu Lisesi Okul Orkestrası, Kallavi, TRT İstanbul Radyosu Türk Sanat Müziği Gençlik Korosu, Emir Bey, Boğaziçi Üniversitesi Türk Müziği Kulübü Korosu ve Sakareller başta olmak üzere pek çok müzik projesi ve topluluğunda kurucu, solist, korist veya gitarist olarak yer aldı. 2014'ten bu yana müzikal yolculuğuna kendi adı altında "Emir Aksoy" olarak devam eden sanatçı on yıldan fazla zamandır biriktirdiği bestelerini, sevdiği diğer şarkılarla birlikte bazen tek başına bazen de değerli müzisyen dostlarıyla beraber icrâ etmekten büyük mutluluk duyuyor. Müzik üretiminin yanı sıra geçtiğimiz yıllarda Pürtelaş 3+1 programının yapım ekibinde yer alan Aksoy, güncel olarak kendi kurduğu karsimuzik.com ve uluslarası müzik keşif platformu beehy.pe'ta alternatif Türk müzik sahnesi hakkında yazılar yazmaya devam ediyor.
- 555K
şimdi bursada ipek çeken kızlar bir karasevda halinde söylemektedir: görmeğe alıştığımız nice yazlar kimleri alıp götürdüler ama kimleri karanfil bıyıklı genç teğmenleri ak saçlı profesörleri, öğrencileri adları şuramıza işlemektedir ah dayanmaz dayanmaz bakmaya gözler bir karasevda halinde söylemektedir şimdi bursada ipek çeken kızlar şimdi erzurumda çift sürenlerin geçit vermez kaşlarının altında derindir, ıssızdır, korkunçtur gözleri sabanın demiri girdikçe toprağa hınçlarını gömmektedir içine yerin. çünkü millet hayınları ankaralarda çünkü izmirlerde, çünkü istanbullarda çünkü başka yerlerinde memleketin kanına girdiler masum gençlerin işte onun için karanlıktır gözleri şimdi erzurumda çift sürenlerin. şimdi saat sekizdir başlar gecemiz gündüzü kısalttılar geceyi uzattılar şimdi acının ve hüznün göklerinde umudun yıldızı sarı yıldız mavi yıldız uykumuzun bir ucunda bombalar bir ucunda hürriyet inancı sabaha kadar ingiliz usulü piyade tüfekleriyle insanca yaşamanın onuru arasında milletcek bir gidip bir geliyoruz şimdi saat sekizdir başlar gecemiz şimdi ay doğar bulutlar arasından kavat derebeyleri yüreksiz bolu beyleri hırsızlar, yüzde oncular, kumar erleri cebren ve hile ile haklarımızı alan zulmü ve alçaklığı yöneten murdar üçken biliyor musunuz bir orman gelişiyor şimdi türküleri duyuyor musunuz nice derin yakılmış çoban ateşleriyle dağlarda karanlığı tutuşturup bir köşesinden geceyi gündüze çevirenlerin biz şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya anamız çay demliyor ya güzel günlere sevgilimizse çiçekler koyuyor ya bardağa sabahları işimize gidiyoruz ya sessiz sedasız bu, böyle gidecek demek değil bu işler biz şimdi yan yana geliyoruz ve çoğalıyoruz ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını işte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz. CEMAL SÜREYA Askerlik yaptığı Temmuz 1959-31 Aralık 1960 tarihlerinde memuriyetine ara vermiş ve bu dönemde, beşinci ayın beşinde saat beşte Kızılay'da Demokrat Parti hükûmetini protesto etmek amaçlı toplanan grubun şifresi olan 555K'ya tanık olmuştur. Olay anında Adnan Menderes'in bir protestocu tarafından tartaklanması, yirmi iki gün sonra da 27 Mayıs Darbesi ile görevinden uzaklaştırılıp sonrasında idam edilmesinin sebeplerini Süreya, daha sonraları yazdığı "555K" adlı şiirinde dile getirmiştir. I Cemal SÜREYA
- Her Hayat Tek Başına Bir Romandır
Her Hayat Tek Başına Anlatılacak Bir Hikaye, Bir Romandır... Ya da Film... SIRADAN HAYAT sadece bir bakış açısıdır... Ya da körlük... Paylaşacağınız, çektiğiniz ya da seçtiğiniz fotoğraf,video, yaptığınız, bulduğunuz resimle ona döndüğünü göreceksiniz.
- Yazmasam Gönül Razı Değil!
Fuzuli “Söylesem tesiri yok, söylemesem gönül razı değil” demiş. Dişe dokunur yazı yazmak riskli hale gelmişse de susmaya gönlümüz razı olmadığından yazmadan duramıyoruz. 2020’nin son gününde, yazdıklarımızın nasıl karşılandığının bir hesabını yapmak iyidir. Boşa kürek çekip çekmediğimizi anlamanın başka yolu yok. 2020 yılında 115 yazımı hem facebookta, hem de e-postalarımda paylaştım. 19 yazımı veya kısa notumu ise yalnız facebooka koydum. Okumakta olduğunuz bu yazının okuyucu tarafından değerlendirme işaretleri henüz gelmediğinden 133 gönderi üzerinden hesaplıyorum. 133 gönderi 669 kişinin 451’i tarafından bir kez, 218’i tarafından 2 ile 58 kez paylaşılmış. Beğenilme toplamı 21.734, paylaşım toplamı 3.065, yorum toplamı ise 4.593. Yazı başına düşen ortalamaları ise geçen yılki sayıları da ayraç içinde belirterek veriyorum. Yazı başına düşen beğen geçen yıl 157 iken, bu yıl 6 artarak 163 olmuş. Paylaşım 19’dan 27’ye çıkmış. Yorum ise nerdeyse iki kat artarak 18’den 34’e fırlamış. Facebookta arkadaş sayısının geçen yıl da, bu yıl gibi 5000 veya hemen altında olduğunu hesaba katarsak 2020’de 2019’a göre daha çok okunan, beğenilen, paylaşılan ve yorumlanan metinler yazdığım anlaşılır. Ancak bildiğimiz gibi sosyal medyadaki arkadaşlıkların çoğu kâğıt üzerinde. Arkadaş listesinde görülenlerden yalnız yüzde 4.4’ü yazıyı “beğen”miş, ancak yüzde 1’den azı (0.7) paylaşmış, gene yüzde 1’e yakını (0.9) yorum koymuş. Rakamlar böyle gösterse de sosyal medyada okur sayımın daha fazla olduğunu biliyorum. Bunlar adeta “gizli” okurlar. NERELERDE YAYIMLANDI? Toplam 170 yazımdan 19’u yalnız facebook, 2’si yalnız e-posta, 115’i, hem facebook ve e-postada yayımlandı. 20’si ayda iki yazımı yayımlamaya başlayan Independent Türkçe’de, 12’si Bütün Dünya’da yer aldı. Yazılarımdan basılı ve internetten yayın yapan 77 medyada organının 1002 sayısında yer aldı. 2019’da bu organların sayısı 63 idi. Artış yüzde 13. Yayım sayısı ise 806 idi. Bundaki artış da yüzde 24. Görüşlerimin kitlelere ulaştırılmasında aracılık ettikleri için teşekkür babında bunların adları ve yayımladıkları yazılarımın sayısını aşağıya alıyorum: Didim Özgür Ses 211, Yeni Muhalefet 89, Bağımsız Özgür Medya 90, Iğdır Haftaya Bakış 82, Ankara 50. Yıl Lisesi Mezunları Gazetesi 77, Marmaris Gündem 81, Kültür Sanat tv 67, Milas Önder 67, Fatsa Güneş 44, Mavi Ada 43, Sanal Basın 43, Türkiye Gerçeği 40, Independent Türkçe 20, Yenimahalle 18, Aydın Ses 15, Bütün Dünya 12, Ahmet Saltık 12, Tüm Haberler 11, Yurt Gazetesi 8, BirGün 3, diğer 54 sitede 71 yazı. Bu yazıların okunurluğunu ölçmem mümkün değil. Ancak her yazımın gerek sosyal gerek basılı medyada binlerce kişi tarafından okunduğu söylenebilir. OKUYUCU NELERİ ÇOK BEĞENDİ Facebookun verilerinde görülen rakamlara göre, 2020’de en çok beğeni alan “77 Yaşıma Basmam Nedeniyle: Güzel Günler Göreceğiz Çocuklar” başlıklı yazımdır. 969 kişi tarafından beğenilmiş, 31 kişi tarafından paylaşılmış, 369 da yorum almıştır. İkincisi, “Ertan Öleli 48 yıl Oldu” yazım, 774 beğen, 68 paylaşım ve 216 yorum aldı. Üçüncüsü, Fatsa Cumhuriyet Savcılığının iki yazımdan ötürü açtığı (henüz ifademin alınmadığı) soruşturma dosyaları nedeniyle yazdığım “Bunlar Beni Konuşturmayacaklar Anlaşılan” başlıklı yazımdır ve 648 beğeni aldı, 60 kişi tarafından paylaşıldı ve hakkında 192 yorum yapıldı. Birkaç fotoğraflı notu atlayarak belirtmek gerekirse, yazılarımdan en çok beğenilen dördüncüsü, ölümü nedeniyle yazılmış olan “Muzaffer İlhan Erdost” başlıklı yazı 505 beğen, 66 paylaşım ve 142 yorum aldı. Beğenilen sayısına göre bunları izleyen dört yazı şunlardır: “Abdullah Özkucur 100 Yaşında (463), “Ayasofya’da Namaz Kılmak” (414), “Koronaya Yakalanırsam” (378), TV’lerde ibretle izlediğimiz bir tutumu anlatan “İktidar Tarafına Geçmek” (346) En ilgi çeken yazılara bakarak benim ve okurun 2020’deki ruh halini, dünya görüşünü çıkarmak mümkündür. TEŞEKKÜR VE KUTLAMA Yazılarımı beğenerek, paylaşarak, yorumlayarak bana şevk veren, cesaretimi artıran arkadaşlara ve bunları yayımlayan gazete, dergi ve site yöneticilerine teşekkür ediyorum. Dünya için iklim felaketinin durdurulduğu, korona belasının önlendiği, yurdumuz için ayrıca siyasi bir uçuruma gidişten kurtulma yolunda önemli adımlar atıldığı bir yıl geçirmenizi dilerim. (31 Aralık 2020) zekisarihan.com
- Dergi
Çocuk ve Medeniyet Dergisi Yeni Sayı Çıktı!
- Öykünün Çağcıl İki Yüzü
Fadime Y. KAROĞLU * Ülkemizin Cumhuriyet dönemi öykücülüğü, hacimli çeşitlilik gösterir… Aynı kuşak yazarlarından; biri olay, diğeri durum anlatan öykülerin iki önemli ismi Sabahattin Ali ve Sait Faik… Sabahattin Ali, insan ve toplum sorunlarına eleştirel bir bakış açısıyla yaklaşmış, özellikle Anadolu insanının olanaksızlık ve güçlüklerle dolu yaşam kavgasını bu mantaliteyle incelemiş ve öyküleştirmiştir. Sabahattin Ali, bu öykü anlayışıyla kendisinden sonraki toplumcu gerçekçi öykücülere de iyi bir ortam hazırlamıştır. Sait Faik, toplum sorunlarını göz ardı etmeden, Sabahattin Ali’nin toplumcu gerçekçi öykü anlayışından farklı bir öykü anlayışıyla, aydın bireyin, kentli sıra insanın yaşamına yönelik, sevecen anlatımıyla günümüz çağdaş Türk öykücülüğünün öncü kalemlerinden olmuştur. Her iki öykücü de insanı; köylüsü, kentlisiyle hayatın içinden türlü halleriyle, insanı konu almışlardır. 1935-45 yılları arasında, isimlerini döneme altın harflerle yazdıran Sait Faik’le Sabahattin Ali'nin modern Türk öykücülüğündeki önemli ve onurlu yerini anmak, anlatmak, sınırlı satırlara sığdırmak güç olsa da kısaca değineceğim: Sabahattin Ali Öykücülüğü Sabahattin Ali’nin ilk öyküsü 1930 da, “Resimli Ay” dergisinde "Bir Orman Hikayesi" adıyla yayınlanmıştır. Toplumsal içerik taşıyan bu öykü, Nazım Hikmet’in ağzından okurlara şöyle sunulmuştur: "Bu yazı bizde örneğine az tesadüf edilen cinsten bir eserdir. Köylü ruhiyatının bütün muhafazakâr ve ileri taraflarını, iptidaî sermaye terakümünü yapan sermayedarlığın inkişaf yolunda köylülüğü nasıl dağıttığını ve en nihayet, tabiatın deniz kadar muazzam bir unsuru olan ormanın muğlak, ihtiraslı hayatını, kımıldanışların zeki bir aydınlık içinde görüyoruz" Sabahattin Ali genç sayılabilecek bir yaşta (41) öldürülünceye kadar beş öykü kitabına imza atar. İlk kitabı Değirmen (1935) de yayınlanır. Çeşitli etkilenimlerin yoğun olarak gözlendiği bu ilk kitap onun kendi dilini oluşturma çabalarını, arayışlarını sergiler. Diğer bölümlerde onun daha sonraki öykülerinde derinleştireceği temel izleklerin tümünü görürüz: cezaevi öyküleri, köy ve köylü, kasabaya gelmiş oyuncu kızlar, basiretsiz yöneticiler... İkinci kitabı Kağnı’da (1936), yavaş yavaş öyküde ne yapmak istediği netleşir. Sabahattin Ali öykücülüğünde replikleşmiş, gereksiz ses bulmak olası değildir. Her şey toplumsal çıkmazlardan, acıdan, yürek sesinden kaynak bulur. Öykülerinin tamamını göz önüne alırsak, yazarın horlanarak dışlanmış, ezilmiş, sömürülen kadınlara nasıl saygıyla ve sevgiyle yaklaştığını görürüz. Türk öykücülüğünde ezilen kadın konusunu ilk gündeme getiren yazarların başında gelir. Çilli, Yeni Dünya, Hanende Melek, Köstence Güzellik Kraliçesi, Komik-i Şehir, Mehtaplı Bir Gece, Çaydanlık, Isıtmak İçin, Kazlar, Kağnı, Sıcak Su, onun kadın odaklı öykülerinden en önemlileridir. Sabahattin Ali pek çok öyküsünde toplumun kadına yanlış bakışından kaynaklanan kadın dramlarını anlatır. Bir yanda vurguncu varsıllar ve kişisel çıkarlarını her şeyin önünde tutan ahlaksız aydınlar, diğer yanda “namus”, “ kara sevda”, gibi töresel değerlere bağlı köy, kasaba insanı… Anadolu insanını ruhuyla saptayan Sabahattin Ali kimden yana olacağını, neye değer vereceğini bilinçli duyumsar. Acımasız, yüreksiz insanlık dışı yöneticilerin karşısına, toplumun dört bir yanından çıkıp gelen grup tiyatrolarını, şarkıcı kadınları, hatta ezik fahişeleri çıkartır. Bütün bu insanlar, toplumun genel kabul gören değer yargılarını altüst edercesine iffetli, erdemli kişilerdir. Toplumun maddi yaşamına benzer gelişen ahlak değerleri, Sabahattin Ali’nin halkçı dünya görüşünde, apayrı bir hayat çağrıştırır. O öykülerini çoğunlukla kendisini haklı çıkaran şu temel üzerine kurar: bozuk düzen. Bu bozuk düzende iki sınıf vardır. Ezenler ve ezilenler. Ezenler sınıfında iktidar, ağa, burjuva, yönetim mensupları, rüşvetçiler, üç kâğıtçılar vardır. Ezilenler ise tümüyle yoksullar, köylüler yani halktır. Bu basit ve kestirme çizelge, ülkenin o dönem gerçekliğine tamamen denk gelir ve sırıtmaz. Aydınların çoğunluğuna karşı güvensizdir Sabahattin Ali. Aydınlar ve kentlilerin Anadolu insanına karşı takındıkları küçümseyici tavrı eleştirir. 1937'de yayınlanan Kuyucaklı Yusuf romanı, gerçekçi Türk romanının en özgün örneklerinden biridir. Hastanelerdeki doktorları, taşraya iş için giden mühendisleri, küçük şehirlerin dedikoducu yaşamına kendini kaptırmış öğretmenleri kuşkucu bir gözle imlerken, Sabahattin Ali’nin öykülerinde erdemsel doruğa çıkardıklarıysa; sömürülen emekçiler, bilgisiz köylüler, yoksul işçilerdir. Sabahattin Ali’nin öyküdeki asıl başarısı, olağanüstü olaylar anlatmasına karşın, çizdiği, yarattığı hava sebebiyle insanda bir inanırlık ve gerçeklik duygusu oluşturabilmesidir. İnsan psikolojisinin sırlarını ustalıkla açığa çıkarır. Söylemekten bile çekinilen insanlık halleri, onda nezaketsiz, yaralayıcı, yakıcı gerçekliğe dönüşür. Toplumun, ülkenin genel sorunlarını bütün boyutlarıyla tespit etmiş, keşfetmiş bir yazar, kendi ülkesinde yaşam alanları daraltılarak, nerdeyse nefes alamayacak hale getirilmiş, hapishanelerden hapishanelere sürüklenmiş, bu keşfinin bedeli ağır ödetilmiş, sonunda hiç de arzu etmediği bir serüvende tıpkı öykü kahramanları gibi elim bir biçimde öldürülmüştür. Hep sözünü ettiği bozuk düzenin, acımasızlığın kurbanı olmuş, böylece yazdıklarının haklılığını adeta ispat etmiş olarak aramızdan ayrılmıştır. Ancak, geride ölümsüz eserler bırakmıştır. Sait Faik Öykücülüğü Sevmek… Ülkeyi ve insanlığı sevmek, kişisel bir bakışla Sait Faik için de değişmez bir dünya görüşüdür. Sevgi ihtiyacı Sait Faik’te aşılmaz noktalara ulaşır. Sait Faik’in öykülerinde insanın insana duyabileceği her güzel his inanılmaz inceliklerle anlatılmıştır. İstanbul'un eski hayatını anlatan hikayelerinde, geleneksel öykü kalıplarını kırarak, konu ve olaylardan çok, kısa zaman parçalarındaki durumu büyük başarıyla yansıtan öyküleriyle tanınmıştır. Ayrıca tüm dünyada bilinen Maupassant ve Çehov tarzı hikayecilikte Çehov tarzıyla tanınmıştır. Sait Faik asıl ününü, Burgaz adası ve çevresi kaynaklı Rum balıkçıları, denizi, deniz kuşlarını, doğayı konu alan öyküleriyle kazanmıştır. Sait Faik, sözcüğün tam kavramıyla bir 'an' öykücüsüdür. Onun öykülerinin pek çoğu İstanbul’u ve insanlarını bir zaman diliminde donduran fotoğraf öykülerdir. O yaşamı boyunca, geçip giden hayatı, İstanbul’u ve İstanbul insanlarının yaşamını ölümsüzleştirmeye çalışmıştır. Kimi düşlere, kimi tensel arzulara, kimi yaşama coşkusuna dayalı anlık gözlemlerle öyküsünü işlemiştir. Öyküleri de tıpkı üst üste sıralanmış kartpostallar gibidir. Birinde sislere batmış Galata Köprüsü, üstünde balıkçılar, seyyar satıcılar, arkada belli belirsiz Yeni Cami; diğerinde, adalarda üçüncü sınıf bir kahve, önünde insanlar, uzanıp giden tozlu yollar, yol boyunca serviler, mor salkımlar… Bir başkasında, Beyoğlu’nda camları kirli bir pastane, hemen önünden geçen tramvay ve sinemadan çıkan kalabalıklar. Daha bir yığın İstanbul görüntüsü, çeşit çeşit insan manzaraları… Sait Faik, İstanbul’u dolaşıp da bir türlü içine giremediği insanlara –özellikle savruk insanlara- dünyalar kurar öykülerinde. Sokakları, iskeleleri, istasyonları gezerek başıboşları, mutsuzları, yalnızları, kimsesizleri anlatır. Şehrin ışıltılarında yalnızlığın, ölümün, yoksulluğun hissiyatını arar. Ona göre, “Sokakta, bir dükkânda, bir kalabalık yerde durup herhangi bir adamın yüzüne bakarak hayatının hiç olmazsa bir kısmını hikâye etmek mümkündür.” Ama insanları anlatırken şehri ondan ayırmaz, onları bir bütün içinde anlatır. Öykülerinde şehir ve insan kaderinin ortaklığına vurgu yapar. Herhangi bir yerde gözü birine takılır ve onunla ilgili düşünmeye başlar: Kimdir, ne iş yapar, çoluk çocuğu var mıdır? Öykü buradan başlar ve onu anlamaya, zihninde bir yerlere oturtmaya çalışır. Ardından kahraman olarak seçtiği bu kişiye has bir dünya yakıştırır. Sait Faik dünyayı, yaşamı seven ama kendi istek ve arzuları ile onu değiştiremeyeceğini anladığında, hayallere, öyküye ihtiyaç duyan biridir. Bu anlamda öykü, onsuz yapamayacağı bir şeydir. Çünkü gündelik hayatının, hayat görüşünün eksik kalan yanlarını öyküyle, yazıyla tamamlamaktadır: “Bir küçük insan zerresi halinde bu sabah insanları, kuşları, yemişleri, sefilleri ve açları beyhude bir sevgi ile seviyor, kederlenmeye zaman kalmadan birdenbire bir sıçrayışta ayağa kalkıyorum. İlk vapuru karşılamaya koşuyorum. Ve bekliyorum. İlk vapurdan bin bir yabancı çıkıyor. Bir dost çehresi bulamıyorum. Bir şeyler anlatmak ihtiyacındaydım. Vapurdan kimseler çıkmayınca kaleme kâğıda sarılıyorum.” Bireysel tutkuları, yaşamı güzelleştirme, renklendirme çabaları, arzusu onu sanata, öyküye götürür. Soyut, romantik, şairane tutumu toplumsal yapıyı, inancı, alışkanlıkları aşma girişiminin bir yoludur. Bütün zorluklara rağmen hayattan kopmayan insanların yaşama arzusu ve direnci onun ilgisini çeker. Kuşkusuz bu yolla bir şekilde kendisini de test etmektedir: aylaklığını, sinik ve beceriksizliğini… Bu anlamda yaşadıklarıyla yazdıkları birbirinden ayırt edilemeyecek örnek isimlerden biridir Sait Faik. Ne yaparsa yapsın, neyi yazarsa yazsın “özne” hep kendisidir. Aylaklığa övgüler bu anlamda otobiyografiktir. Akıp giden gündelik hayattan günübirlik sevinçler, mutluluklar, acılar üretirken aslında hep kendi ruh hâlini yansıtır. Pek çok öyküsünde bireysel arayışlarını, arzularını bu gözlemleri üzerinde test ederek, olayı yine kendine döndürerek özne olur. Gündelik hayatın inceliklerini, ayrıntılarını yakalamak tüm gizlerini çözmek isterken aslında kendini anlamaya, anlatmaya çalışır. Sait Faik, Edebiyatı, yaşamı güzelleştiren bir araç olarak görür. Kimi öyküleri, mektup, söyleşi, deneme, izlenim, öykü arasında gider gelir. Buna aldırışsız durur. O sadece yapması gerekeni yapmaktadır… Her sözcük kurgusallıktan çok uzak, doğadaki olması gereken anlamıyla kullanılmaktadır. Kuralların dışına çıkarak dile de farklı ve hoş bir kimlik kazandırmıştır. Sait Faik ve Sabahattin Ali, yazış biçimleri ve dünya görüşleriyle modern Türk öykücülüğünün başlıca iki ufkunu oluşturarak, günümüz yazınına da ışık tutmuş, genç kalemlere de yol gösterici olmuşlardır. DERLEME: Fadime Y. KAROĞLU KAYNAK: İNTERNET
- Sevgi
Bunun üzerine Almitra, 'Bize sevgiden bahset...' dedi. Ve o başını kaldırdı, insanlara baktı. Üzerlerine sinen derin dinginliği duyumsadı. Ve yüksek bir sesle konuşmaya başladı: 'Sevgi sizi çağırınca, onu takip edin, Yolları sarp ve dik olsa da... Ve kanatları açıldığında, bırakın kendinizi, Telekleri arasında saklı kılıç, sizi yaralasa da... Ve sizinle konuştuğunda, ona inanın, Kuzey rüzgarının bir bahçeyi harap edişi gibi, Sesi tüm hayallerinizi darmadağın etse de... Çünkü sevgi sizi yücelttiği gibi, çarmıha da gerer. Sizi büyüttüğü ölçüde, budayabilir de... En yükseklere uzanıp, Güneş'le titresen en hassas dallarınızı okşasa da, Köklerinize de inecek, ve onları sarsacaktır, Toprağa tutunmaya çalıştıklarında... Mısır biçen dişliler gibi sizi kendine çeker; Çıplak bırakana kadar döver, harmanlar; Kabuklarınızı, çöplerinizi ayıklar, eler... Bembeyaz olana kadar öğütür sizi; Esnekleşene kadar yoğurur; Ve Tanrı'nın İlahi sofrasına ekmek olasınız diye, Sizi kendi kutsal ateşine savurur... Sevgi bütün bunları, Kalbinizin sırlarını bulasınız diye yapar, Ve bu biliş, Hayat'ın kalbinin bir cüzünü yaratır... Ancak korkunun kıskacında, Salt sevginin huzurunu ve hazzını ararsanız, O zaman örtün çıplaklığınızı, Ve sevginin harman yerine adim atin... Adim atin, kahkahaların tümünün olmadığı, Sadece gülebileceğiniz mevsimsiz dünyaya, Ve ağlayın, ama tüm gözyaşlarınızla değil... Sevgi hiçbir şey sunmaz, sadece kendisini, Hiçbir şey kabul etmez, kendinde olandan gayri... Sevgi sahip çıkmaz, sahiplenilmez de; Çünkü sevgi, sevgi için yeterlidir, tümüyle... Sevdiğinizde, 'Tanrı benim kalbimde, ' yerine, Söyle deyin, 'Ben kalbindeyim Tanrı'nın...' Ve sanmayın yön verebilirsiniz sevginin akışına, Çünkü sevgi, yolunu kendi çizer, sizi değer bulduğunda... Sevgi bir şey istemez, tamamlanmaktan başka... Fakat seviyorsanız ve ihtiyaçların arzuları varsa, Bırakın bunlar sizin de arzularınız olsun... Erimek ve akmak, geceye şarkılar sunan bir dere misali, Şefkatin fazlasının verdiği acıyı bilip, Kendi sevgi anlayışınla yaralanmak, Ve kanamak, yine de istekle ve coşkuyla... Şafak vakti kanatlanmış bir gönülle uyanmak, Ve bir sevgi gününe daha, teşekkürle uzanmak... Sessizce çekilmek öğle vakti, sevginin vecdini duymak, Akşamın çöküşüyle de, eve huzurla dönmek... Ve uyumak, kalbinde sevgiliye bir dua, Ve dudaklarında bir şükür şarkısıyla...' * Halil CİBRAN Doğum 6 Ocak 1883 Cebel-i Lübnan Mutasarrıflığı, Osmanlı Devleti (Günümüzde: Lübnan) Ölüm 10 Nisan 1931 (48 yaşında) New York, ABD Lübnan asıllı ABD'li ressam, şair, Cibran, 1883 yılında Lübnan'da doğdu. Eserleri ve düşünceleri dünya üzerinde geniş yankı uyandırdı. Şiirleri yirmiden fazla dile çevrilmiş olan Cibran aynı zamanda başarılı bir ressamdı. Resimlerinin bazıları günümüzde dünyanın birçok şehrinde sergilenmektedir.
- Gürültülü Sessizlik
Bir şeye daha az önem verdiğinizde onu daha iyi yaptığınızı fark etmeniz için oluruna bırakmayı denediniz mi? Mutlu olmayı ve sevilmeyi umutsuzca arzuladıkça, çevrenizde kim olursa olsun kendinizi daha yalnız hissedersiniz. Oysa insan dediğin safralarından kurtuldukça özgürleşir, yalınlaştıkça, çıplaklaştıkça... Bir şeyi başarmayı en az kafaya takan kişi genellikle onu başaran kişi olur. Yaşamda bir değeri olan her şey ona bağlı negatif deneyimin üstesinden gelmekle kazanılır. İç sesinizle konuşmalarınız size ıstırap verdikçe yapacaklarınızdan alıkoyan bir güce karşı mücadele verirsiniz. Vicdanen çektiğiniz acı yaşamın dokusunda sökülmez bir iplik gibidir. Onu söküp atmaya çalışırken bağlı olduğu parçanın hepsini yırtarsınız. Bundan kaçmaya çalışmak ona daha çok önem vermek demektir. Olgunluk yaşına gelince karşılaşılan olaylara şaşırmayarak, zamanla oluruna bırakıyoruz. Gençlik, en çok kendimizle kavga ettiğimiz, ruhumuzu sağır eden ama kimselerin duymadığı çığlıklarımızın yaşandığı dönemdir. Gönül kapısı aralanarak çıkmasına izin verilse iç huzura ulaşılacaktır. Dışarıya çıkmakta direndikçe hapis olduğu yeri kendisini yok edecek gücün farkına zamanında varmalıdır. Kötülüğe karşı kültür ve sanat güçlü bir ilaçtır. Mutluyken varlığından haberdar olmadığınız hazinenin, felaketler başınıza geldiğinde etkisi ve değeri anlaşılır. Acının dayattığı sessizlik, kim olduğunuzu ne istediğinizi düşünmenizi sağlar. Engellerin aşıldığı buluşma alanı ararken edebiyat hayat kurtarıcıdır. Yazmadan önce ruhuyla yüzleşen yazarın derdi büyüktür. Kendisi ve insanlık için dertlenir. Sıkıntısını sesli düşünür. Derdine farklı açıdan yaklaşarak yazdıklarının ona derman olacağına inanır. Ortak sorunlar olunca yazılan her şey okuyucuya hitap eder. Kalem yerine kalbiyle yazdıkça hem kendine hem de okuyucuya şifa olacak ilacı bulmuş olur. Hayatımda çaresiz kaldığım her dönemde yazarak, ruhumdaki çığlıkları satırlara dökerek, rahatladığımı fark ettim. ‘’Her şey zamanını bekler; bunun için izin vermek gerekir'' sözünü ilke edinerek yola çıktım. Yazarak, sanatın her dalıyla uğraşarak, ruhun çığlıklarını kulağa hoş gelecek sese dönüştürmek keyifli bir yolculuğa yapmaktır. Yol arkadaşlarınızı iyi seçerseniz yolculuk keyifli olacaktır. Çocuklukta yol kenarında akan suyun yolunu keser etrafını kumla çevirerek hapis yapardık. Mimarlık, mühendislik bilgisi olmadan el yordamı ile yaptığımız projenin başarısını kırmızı kurdele keser gibi açılışla kutlardık. Suyun barajdan kanallara ulaşırcasına açtığımız yolda ilerlemesini görmek tarifsiz sevinç yaşatırdı. Oyun olarak gördüğümüz iş için harcadığımız çaba ve geçen zaman, suyun diğer tarafına ilerlemesini izlemek içindi. Üzerinde çok düşünülen bir şey olmamakla birlikte sonuç güzeldi. Çocukluk ve gençlik geride kaldı. Olgunluk yaşımda yazılar yazarak içimde hapsettiğim üzüntü ve sorunların akıp gitmesini sağlıyorum. Bunu o yaşlarda suyun akışını izlerken öğrendiğimi şimdi anlıyorum. Yetenek ve yaratıcılık hayal dünyanızın nasıl ve nelerle beslendiğine bağlıdır. Ayrıca yazmaya başlamadan önce okuduğunuz kitaplardan ruhunuzdaki odacıklara neyi yerleştirdiğinizle alakalıdır. Ayçiçeklerinin güneşe dönüşü gibi edebiyatın aydınlattığı ışığa yönelmeli. Karanlıkta duyulan gürültülü sessizliğin sağır yapmasına izin vermemeli. Yönümüzü iyi olana çevirmek; kalbimize, ruhumuza her zaman iyi gelecektir.
- Şartlı Tahliye
acılar kaygan yazılır suların seviştiği taşların üzerine çok iz unutulur kapı kollarında ellerin bilmediği sofrasına kabul etmeyen kurdun diş gıcırtıları arasında günlerdir çırpınıyorum eteğimdeki cin atomları parçalandı kaybettiğim sorulara cevap arıyorum aklımı duyguların arka odasına saklayıp bütün felsefelere çözümsüzlüklerimle çözülüyorum parmak uçlarıma bağlanmış dizeler çoktan ipini kopardı acımasızca kırbaçlıyorum kendimi sen misin atları şaha kaldıran ayvaz çocuk kışa sakladığım cümleleri bahar da sarıp içiyorum gün görmemiş imge yontularının arasında başlangıcı nerde, bitişi nerde bu kaybın bakıyorum, kanı çekilmiş bütün sözcüklere günün sonunda ben basit sözlerin sıradanlığına kalıyorum etimin burkulması için bu bir şartlı tahliye annemin bilmediği el kapısında Arsen Everekliyan
- maviADA'da Yer Almak ve KATILIM
maviADA HAYAT ve SANAT PLATFORMU, temelinde 2002-2014 arası basılı olarak yayın yapan KimseSİZ ve maviADA Dergilerinde yer alan bütün sayılar, yazılar, yazarlar ve etkinlikler için oluşturulmuş bir sanal müzedir. Bu bölüm maviADA SAYFALARINDAN ULAŞABİLECEĞİNİZ ayrı bir site olarak yayındadır. SÜRDÜRÜLEN ve YAŞAYAN bölümü ise ister ünlü, ister ünsüz ya da ister profesyonel sanat ilgilisi, ister yeni başlayan olsun herkese açık, dileyenin yazısıyla, çektiği fotoğrafıyla, çizdiği karikatürüyle katılabileceği, isteyenin çıkan kitabını, yapacağı etkinliği, açtığı sergisini tanıtacağı tümüyle gönüllülük ilkesine dayalı imece bir yapılanmadır. ÖZETLE isteyen herkes, başkalarını da ilgilendireceğini düşündüğü her şeyi, elbette estetik ve nezaketle sayfalarımızda paylaşabilir, kitabını, dergisini tanıtabilir. Bunun için de katılımcıdan hiçbir bedel istenmez. Artan talepler nedeniyle katılımınızın en hızlı ve kolay gerçekleşmesi için aşağıdaki adımları izlemeniz önerilir. Bir kereliğine yapacağınız bu işlem size kolaylık sağlayacaktır. Ayrıntılı bilgiyi SİTENİN İLETİŞİM SAYFASINDAN EDİNMEK MÜMKÜNSE DE kısa bir açıklama yol gösterici olacaktır. KATILIM İÇİN: *İLK ADIM: FACEBOOKTAN kimliğinizle ilgili bize YETERLİ bilgi verecek bir sayfanız varsa onunla Mavi Ada sayfamıza (https://www.facebook.com/maviadadergi) değilseniz arkadaş olunuz. Sayfanız hakkınızda net bir bilgi vermiyor, takma adla katılıyorsanız bizi kendinizle ilgili yeterli bilgiye sahip bir iletiyle mutlaka bilgilendiriniz. Sayfanın yayınlanan günlüklerinin de yer aldığı maviADA DERGİSİ sayfasına(https://www.facebook.com/maviADA2017/) katılmanız da takibinizi kolaylaştıracaktır. *Yazılarınızı WORDle yazıp varsa fotoğraflarıyla birlikte E-POSTAyla gunesdergi@gmail.com adresine gönderiniz. * Son adım olarak, size bilgi verilebilmesi, ilgilendiğiniz konularda sorular sormanız için maviADA www.adadergi.com adresine gidip ÜYE olunuz. KATILMIŞSANIZ: ÖNCELİKLE; * İSTEDİĞİNİZ kadar katılım yapar, kitabınızı, etkinliğinizi tanıtabilir, profesyonel ticaret olmadıktan sonra kültürel reklamlar da yapabilirsiniz. * Daha önce basılı maviADA'da yer almamışsanız ancak üç katılımdan sonra adınız YAZARLAR kategorisinde yer alır. Arada bir uğrar varlığınızı hissetirirseniz kalmaya devam eder, öteki türlü ETİKETLER bölümünde adınızı bulabilirsiniz. * Biz yaşa ve yaşat kuralına inanıyoruz. Beklentimiz, en çok haftada bir, en az iki ayda bir, düzenli yazmanız,yazınıza sahip çıkmanız ya da arada bir gözükmeniz, maviADA'ya omuz vermeniz, dost kalmanızdır... Yani işim bitti, dön git yok. * Dilediğiniz, uyacak formatta ürünle, başka yerde yayınlanmışlar dahil katılmanız mümkündür, ama maviADA yer verip vermemekte özgürdür, kişiye özel yanıt vermek zorunda değildir. EN DOĞRU, GÜNCEL ve DAHA AYRINTILI BİLGİ İÇİN maviADA KATILIM ve İLETİŞİM sayfasına gidiniz. * ÖNEMLİ: Yayınlananlara telif ücreti ödenmez, sitede yapılacak reklam ve tanıtımlar için üyelerden bir bedel istenmez, paylaşılanların sorumluluğu ve tüm hakları üretenindir, yasal ve etik yönden bütün yayınlar site yöneticilerinin incelemesinden ve onayından geçer. Site gönderileri koyup koymamakta, koyduklarını isterse kaldırmakta ve gereksinme duyarsa yayınlanma koşullarında değişiklikler yapmakta özgürdür.
- ADA KIŞ 2020 SAYISI ÇIKTI
maviADA SEÇKİ * KIŞ 2020 * BASILI DERGİ / İÇİNDEKİLER 3 Fadime Y. Karoğlu 5 Niyazi Uyar 6 Fuat Özgen 7 Nurdan B. Aladağ 9 Nurten Bengi Aksoy 11 Muhsine Arda 13 Zeki Sarıhan 14 Yusuf Aksoy 14 Bengi Su Akarca 17 Arsen Everekliyan 18 Aycan Aytore 20 Şenol Yazıcı 22 Birgül Kızılkaya 23 Deniz Kavukçuoğlu 24 Derin Zorlu 25 Esra Odman İyier AYRICA: Bülent Ecevit / Murathan Mungan / Eray Canberk / Cemal Süreya / Ahmet Erhan / Edip Cansever / İlhan Berk / Attilla İlhan / Bedri Rahmi Eyüpoğlu / Ömer Hayyam * DERGİ KİMLİK maviADA Genel Yayın Yönetmeni Şenol Yazıcı Editör: Nurten Bengi Aksoy, Aycan Aytore Katkı Verenler: Fadime Y. Karoğlu (Yalova) Niyazi Uyar (İzmir) Yusuf Aksoy (İzmir) Nurdan B.Aladağ(İzmir) Muhsine Arda(Bursa) Fuat Özgen(Yalova) Zeki Sarıhan(Ankara) Derin Zorlu(Denizli) Arsen Everekliyan (Kayseri) EMAİL: adamavi@gmail.com (Katılım EMAİLledir) YAYIN ADASI: www.adadergi.com Posta Kutusu: 30 Ulucami / BURSA Dergimiz İnternetten yayın yapar. Olanak bulursa yayınlanan yazılardan basılı seçki dergi yayınlar. Dergimiz KIŞ 2020 sayısı çıkmıştır, 12 Şubat Çarşamba gününe değin maviADA üyelerine dağıtımı tamamlanacaktır. Fazla dergi isteyenler, adresi değişenler, dergilerinin kargoyla gönderilmesini tercih edenler maviADA BİLGİ adresinden bizimle iletişim kursunlar. *DERGİYİ OKUMAK İÇİN TIKLAYIN (1 Nisan'dan itibaren)
- Das Kapital
/ Karl Marx / Yirminci Yüzyılın hemen hemen bütün çalkantılarının ve siyasal olaylarının, kutuplaşmaların güçlü etkisi oldu. Dünyanın en çok okunan, hakkında en çok kitap yazılan, yine ardında en çok kitap, en çok iz bırakanı da o'dur. Yahudi asıllı filozof, yazar, politik ekonomist ve Marksizmin teorisyeni Karl Marx, 5 Mayıs 1818 Trier de doğdu - 14 Mart 1883 Londra'da öldü... Dünyayı şirazesinden çıkarmaya yetecek bir 65 yıl... Denilebilir ki dini kitaplardan sonra, okunmasa da, anlaşılmasa da dünyanın en çok bildiği kitabın DAS KAPİTAL'ın yazarı. Das Kapital(1867) Karl Marx'ın en önemli yapıtlarındandır. Sanayi Devrimi’nin ilk dönemlerinde yükselen kapitalist üretim biçimine karşı çıkan ve bu üretim biçiminin farklı, ciddi bir eleştirisi, kapitalizmin Marksist açıdan iktisadi dille tahlilidir. Toplam üç cilttir. 2. ve 3. ciltler Marx'ın ölümünden sonra Friedrich Engels tarafından notlarının düzenlenmesi sayesinde yayınlanmıştır. Eserin 1. cildi sermayenin üretim sürecini,, 2. cildi sermayenin dolaşım sürecini, ve 3. Cildi ise bir bütün olarak kapitalist üretim sürecini konu almaktadır. HEGEL okulundan gelen ama HEGEL'i eleştirerek, onun idealist yaklaşımı yerine maddeci yaklaşımla ayrılan, ENGELS'le birlikte dünyanın en büyük ütopyasını; komünizmi biçimlendiren ve rasyonelize ederek hayata geçirme fırsatını da göremese de bulan MARKS'ın bilinç ve ciddi alt yapı isteyen çok karmaşık gözüken felsefesinin dayandığı noktaları kısaca özetlersek geniş halk yığınlarınca neden sempatik bulunduğu belki birazcık anlaşılır. *Üretim araçlarının sermayeden alınıp, işçi sınıfına devrini, *Toplumsal lokomotif olarak işçi sınıfının aktif rol oynamasını, *Devlet düzeninin paylaşımcı ve halk yönetimine dayalı olmasını...önemser. Marksist Felsefe bilimsel yöntemlerle * Diyalektik * Maddeci(Materyalist) * Eylem felsefelerine dayanır. Uygulamasında türlü biçimler ortaya çıkmasına ve bu nedenlerle Maocu, Leninci, Enverci... gibi adlandırılmasına karşın, dünyanın oldukça geniş bir coğrafyasında bir devlet düzeni olarak benimsenen SOSYALİZM, her ne kadar materyalist felsefeyi öncelese de, geniş yoksul kitleleri etkilerken herhalde HEGEL'in "idealist romantizm"inin etkileriyle "hak emek" ilişkisini başat imge olarak bayrak yapar. Marks'a göre dünyadaki bütün çatışmaların temelinde "sınıf " yatar. Bu çatışmaların yok edilmesi için proleterya egemenliği temel koşuldur. Aslında Platon'da üretici bir sınıf olarak var olan işçi sınıfı bu kez yönetime de olmaz olmaz aday gösterilmiştir. Platon'un Devlet'inin yönetenler filozof olmalıdır seçkinciliğine karşın, DAS KAPİTAL ve tıpkı dinler gibi yoksul ve ezilen sınıflar üzerinde yoğunlaşan Marksizm, kitlelerin ilgisini de en çok bu yönüyle çekmeyi başarmıştır. Marksizmin bu en güçlü yanı belki de en zayıf yönü de olacak; yönetici de liyakat mi, yoksa "emek" mi aranmalı, tartışmasıyla çağa damgasını vuracaktır. ***
- İhanet Coğrafyası
Geçmişi hatırlayamayanlar, onu bir kere daha yaşamak zorunda kalırlar. Çürük et kokusu genzimi yakıyor. Havada bir çift güvercin soğuğa inat kanat çırpıyor… İnsan sesinin uğultusunda kanat çırpışı duyulmuyor. Bu insanlar arasında ne işin var senin? Ak güvercin, sen kimsin? Annemin, kardeşimin, dostlarımın çığlığı beynimin dar geçitlerinde yankılanıyor. Bu kâbustan uyanmak, kurtulup kaçmak için önümde duran kapıyı açıyorum: Yörükselim Mahallesinin üstündeki Çamlık bölgesinde karanlık bir geçmişe dalıyorum. Gökyüzü gri siyah nefret bulutlarıyla kaplı. Yağdı yağacak kar kokusu ortalığı tedirgin bir soğuğun etkisiyle titretiyor. Ayak seslerini o zaman duyuyorum. Yaklaşıyorlar… Böcek sürüsü gibi kısa, hızlı adımlar atarak koşturuyorlar. Ellerinde Türk Bayrağı sallanan bir sürü adam… Mahşer günü mü geldi derken, Mağaralı Mahallesinin daha ilerisinde ellerinde üç hilalli bayrak bulunan gençten çocukları görüyorum. “Neredeyim? Benim ne işim var burda?”diyorum. Sesimi duymuş olmalılar. “Gel buraya! Acele et, çabuk ol.” diyen adam kolumdan tuttuğu gibi çekiştirip yere yatırıyor beni. Uzaklardan kuş sesi geliyor, çığlık çığlığa. Güvercin olamayacak kadar hırslı, güçlü… Yine de güvercinler olsa keşke, keşke… Yere düşmemizle kurşunlar geçiyor başımızın üstünden. “Korkuyorum… Yeter artık, çıkarın beni burdan!” diye kendimin bile tanımadığı bir tonda bağırıyorum. “Gel benimle. Gel diyorum sana.” Adamın emir şeklindeki konuşması kendimi güvende hissetmemi sağlıyor. Gözlerimi kapatıp kendimi boşluğa bırakıyorum. Tam da kâbusun bittiğine, gerçek hayata geri döndüğüme inanmaya başlamıştım ki, giderek yaklaşan sesler duydum. Önce ne dediklerini anlamadım. Anlaşılmayan konuşmaların arasında sürekli tekrarlanan; “Komünistlerin ve Alevilerin cenaze namazı kılınmaz… Müslüman Türkiye…" sözleriyle aynı kâbusun başka bir sahnesinde olduğumu anlayıp önüme çıkan ilk evin kapısından içeri girdim. “Kırmızı bir çizgidir burada hayat, kapılara çizilen. Payına susmak ve ölmek düşen kişi numaranın en sonunda lekelendi. Burası neresi? Adı neydi geçmişin? Gelecek hangi kayıt numarasında saklı? Kalbinde mühür olanların yalnızlığıydı.” Buruş buruş yüzüyle o güne kadar gördüğüm en yaşlı kadın, kapıda karşılıyor beni, ”Nere gelcem oğlum, önümü göremiyom.” Kadının kiminle konuştuğunu anlamıyorum. “Kahvenin önüne kadar yürüdü, gözünde siyah bir bant yanında yalnızlığıyla. Tek başına beceremezdi hiçbir şeyi. Tek başına yapamazdı onca kıyımı, işkenceyi… Anti demokratik bir kapitali vardı bir elinde; siyah kurşun kusan, diğer elinde tornavidası; suçu o an onun elinde olmak olan. Aklında ise bildiğini sandığı bir ülkü, kendini Tanrının eli sanan.” Arkamdan, “Gel nene gel, dışarıya gel.” diyen sesi duyunca irkiliyorum. Benim orada olduğumu, onları izlediğimi kimse görmüyor. “Niye çıkıyoz oğlum? Bir şey mi var? Ben hiçbir şey göremem ki.” “Konuşma da yürü nene…” “Kimdi? Nereden gelip nereye gidiyordu? Adına yakışan bu muydu? Ercüment ismi için ne çok yaşlı ne de çok gençti. Babası o toprakları karış karış bilirdi. O, yıkılmaya yüz tutmuş bir bilinçsizliği babasının vatanperverliği üstüne inşa etmeye çalışıyordu.” Kadının nereye gideceğini bilmeyen bedeni şuursuzca yalpa yapıyor. Hatta bazen söylenenleri duymuyor, duysa da anlamıyor. Yaşlı kadından daha yaşlı görünen tahta sokak kapısının üstündeki kırmızı işarete bakıyorum. Sesler, görüntüler o kadar hızlı yol alıyor ki, takip etmekte zorlanıyorum. “Çıkın dışarıya Kızılbaşlar. Pis dinsizler! Çık dışarı! Hey sen oro… gel buraya. Çabuk ol.” “Benden olmayan düşmandır mantığını hangi biberin acılığıyla, hayatın acılığını eş tutan filozof söylemişti ki, ona. Bedenin hangi parçası göz göre bir diğerini yok eder ki? Bilinmez bir kaosun içinde dönen, arayan, bulamayan ama inat eden nedir bu öfke? Bilinçsizliğin kardeş kanı emen vampirleri. Yolunuz cehennem bile olamayacak kadar derinde.” Kahkahalara gömülen çığlıklar. Nefretin hırslandırdığı ellerde küçücük bebeklerin ayrılmış bacakları, baltayla parçalanmış kafaları… Tecavüzle parçalanmış edep yerlerini saklamaya çalışan kadınlar. Karınları deşilip çıkartılmış, doğmamış bebeklerini kucaklayan ölü anneler… ve bunları seyretmeleri için zorlanan babalar, kardeşler… “Kulağında çınlayan ses; ”Öldürmeliyim!” oldu. Ercüment bir adım attı. Aralık kar oldu, kan oldu. Ercüment adımını kara boşluğa attı. Ölüm, ilk defa o gün bedenleşip karşısına dikildi. Ve… Güneş doğmak için yönünü ilk defa o gün değiştirdi.” Feryatlarla geçen cehennemin kaçıncı günü bugün? Hepsinin kapısında kırmızı işaret bazılarında üç hilal. Sesler bir yakınlaşıyor bir uzaklaşıyor. Bense olduğum yerde hiçbir şey yapmadan öylece duruyorum…”Gel diyom sana. Bu tarafa gel… Kulaklarımdaki ses yankılar halinde gözlerimde yaş oluyor. Yaşlı kadın, olmayan gücüyle bağırıyor, “Yapma evladım! Ben sana ne yaptım?“ Yüzünü göremediğim gençten biri, elindeki tornavidayı giderek artan bir hırsla yaşlı kadının gözlerine saplıyor. Yaşlı kadının, yaşadıkları, yaşayamadıkları hepsi seksen yıllık yüreğinden fırlayıp sokağa taşıyor. “Kim bilir dökülen kanları? Sen? Ben? Ya öteki? Hâlbuki o zamanlar gazetelerin mürekkebi bile kandı. Sen o yaşlarda, gazetede çıkan devlet büyüklerinin resimlerine bıyıklar çizip, ağızlarını büyütüyordun, gülsünler diye. Çok da dikkat ediyordun, çizdiğin bıyığın babanınkinin aynısı olmasına, nedenini bilmediğin garip bir korkuyla.” Arkadan bir yerlerden; “Efendim Efendim Benim Efendim Benim Bu Derdime Derman Efendim…” türküsü ağlıyor. Semah yapan on iki genç, gözleri oyulmuş yaşlı kadının çevresini sarıyor. Beyaz kıyafetlerinde kan kırmızı kuşaklar, etekleriyle kadının kanayan gözlerini siliyor… Elinde tornavida olan çocuk hâlâ bağırmaya devam ediyor. “Pis dinsiz. Pis dinsiz, karı. Geber!” Semah yapanlardan biri eğilip çocuğun elindeki tornavidayı alıyor ve onu aralarına alıp semaha katıyor. Dönüyorlar, dönüyorlar… Ne işim var benim burada, diyorum. Çıkamıyorum kâbusun içinden. Yaşlı kadının kan çukuru gözleri en karasından bir yazgıyı çiziyor kırışık yüzünde. O ise aldırış etmiyor acıya. Dudağında küçük bir gülümseme… “Sakız gibi ağzında geveleme yılların tortusunu. Zaman kendi içinde asılı durmakla doğruyu göstermiyor. Günün bir sonrası hatadır senin için. Seçimini belirledin sen. Seçmek, bir başka şeyden vazgeçiş olsa bile vazgeçtiğin şeyle yaşamayı öğrenmelisin.” Ter içinde uyandığımda saate bakıyorum. Gece yarısı üç. Hep aynı saat, aynı rüya. Otuz iki yıldır saatim hep Cennet Nine’nin çığlığına vuruyor. Maraş’ın kapısı açık evlerinden sokaklarına yayılan çürümüş cesetlerin kokusu burnumda. Kulaklarımda durmadan yankılanan: “Yapmayın ne olur! Yapmayın! Biz ne yaptık size!” yalvarışları arasında kırmızı lekeler. İçimden hiç atamadığım bir kâbusun tam orta yerindeyim. Pencereye bir Güvercin konuyor. Ya da ben öyle olduğunu sanıyorum. Uzakta bir yerde bebek ağlaması. Eşim, gece yarısı korkuyla uyanmalarımın farkında değil. ”Ercüment, sen galiba yarın ki ödül töreni için heyecan yaptın, hayatım. Uyu hadi bir tanem.” gibi bir iki cümle ile beni anladığını belli etmeye çalışıyor. Bense, bunlarla rahatlayamayacak kadar içine batmışım kâbuslarımın. Haziran 2010, İzmir * maviADA 2011
- hiç gitmediğim bir yerde
hiç gitmediğim bir yerde, sevinçle ötesinde her türlü yaşantının, kendi sessizliği var gözlerinin: en ince kımıltısında birşey var içime gömen beni, birşey dokunamayacağım kadar bana yakın kolayca açar beni en ürkek bir bakışın parmaklar gibi kapamış olsam bile kendimi, sen hep yaprak yaprak açarsın beni, Baharın (dokunup ustaca, gizlice) açışı gibi ilk gününü ya da beni kapatmaksa istediğin, ben, hayatım kapanırız güzelce, birden karın her yere özenle inişini düşleyen yüreğince şu çiçeğin; duyduğumuz hiçbir şey bu ülkede erişemez gücüne sonsuz inceliğinin: renkleriyle yapısının beni bağlayan, öldüren, hiç durmadan, her nefeste (bilmiyorum nedir bu sende olan, bu kapayan ve açan; yalnız anlıyor içimde bir şey gözlerinin sesini güllerden derin olan) kimsenin yok, yağmurun bile, böyle küçük elleri Çevirİ - Cevat ÇAPAN Edward Estlin Cummings
- Yağmurun Bile
küçücük bir bakışın çözer beni kolayca kenetlenmiş parmaklar gibi sımsıkı kapanmış olsam yaprak yaprak açtırırsın ilk yaz nasıl açtırırsa ilk gülünü gizem dolu hünerli bir dokunuşla... hiç kimsenin yağmurun bile böyle küçük elleri yoktur bütün güllerden derin bir sesi var gözlerinin baş edilmez o gergin kırılganlığınla senin her solukta sonsuzluk ve ölüm yaprak yaprak açtırırsın ilk yaz nasıl açtırırsa ilk gülünü gizem dolu hünerli bir dokunuşla hiç kimsenin yağmurun bile böyle küçük elleri yoktur bütün güllerden derin bir sesi var gözlerinin şiir: Edward Estlin Cummings ÇEVİRİ: BARIŞ PİRHASAN Uyarlama: YENİ TÜRKÜ

Hayat ve Sanat
DERGİSİ
Emek veren herkesin ADAsı



























