top of page
1/1098

Öykünün Çağcıl İki Yüzü






Fadime Y. KAROĞLU

*


Ülkemizin Cumhuriyet dönemi öykücülüğü, hacimli çeşitlilik gösterir… Aynı kuşak yazarlarından; biri olay, diğeri durum anlatan öykülerin iki önemli ismi Sabahattin Ali ve Sait Faik… Sabahattin Ali, insan ve toplum sorunlarına eleştirel bir bakış açısıyla yaklaşmış, özellikle Anadolu insanının olanaksızlık ve güçlüklerle dolu yaşam kavgasını bu mantaliteyle incelemiş ve öyküleştirmiştir. Sabahattin Ali, bu öykü anlayışıyla kendisinden sonraki toplumcu gerçekçi öykücülere de iyi bir ortam hazırlamıştır. Sait Faik, toplum sorunlarını göz ardı etmeden, Sabahattin Ali’nin toplumcu gerçekçi öykü anlayışından farklı bir öykü anlayışıyla, aydın bireyin, kentli sıra insanın yaşamına yönelik, sevecen anlatımıyla günümüz çağdaş Türk öykücülüğünün öncü kalemlerinden olmuştur.

Her iki öykücü de insanı; köylüsü, kentlisiyle hayatın içinden türlü halleriyle, insanı konu almışlardır. 1935-45 yılları arasında, isimlerini döneme altın harflerle yazdıran Sait Faik’le Sabahattin Ali'nin modern Türk öykücülüğündeki önemli ve onurlu yerini anmak, anlatmak, sınırlı satırlara sığdırmak güç olsa da kısaca değineceğim:



Sabahattin Ali Öykücülüğü

Sabahattin Ali’nin ilk öyküsü 1930 da, “Resimli Ay” dergisinde "Bir Orman Hikayesi" adıyla yayınlanmıştır. Toplumsal içerik taşıyan bu öykü, Nazım Hikmet’in ağzından okurlara şöyle sunulmuştur: "Bu yazı bizde örneğine az tesadüf edilen cinsten bir eserdir. Köylü ruhiyatının bütün muhafazakâr ve ileri taraflarını, iptidaî sermaye terakümünü yapan sermayedarlığın inkişaf yolunda köylülüğü nasıl dağıttığını ve en nihayet, tabiatın deniz kadar muazzam bir unsuru olan ormanın muğlak, ihtiraslı hayatını, kımıldanışların zeki bir aydınlık içinde görüyoruz"

Sabahattin Ali genç sayılabilecek bir yaşta (41) öldürülünceye kadar beş öykü kitabına imza atar. İlk kitabı Değirmen (1935) de yayınlanır. Çeşitli etkilenimlerin yoğun olarak gözlendiği bu ilk kitap onun kendi dilini oluşturma çabalarını, arayışlarını sergiler. Diğer bölümlerde onun daha sonraki öykülerinde derinleştireceği temel izleklerin tümünü görürüz: cezaevi öyküleri, köy ve köylü, kasabaya gelmiş oyuncu kızlar, basiretsiz yöneticiler... İkinci kitabı Kağnı’da (1936), yavaş yavaş öyküde ne yapmak istediği netleşir.

Sabahattin Ali öykücülüğünde replikleşmiş, gereksiz ses bulmak olası değildir. Her şey toplumsal çıkmazlardan, acıdan, yürek sesinden kaynak bulur. Öykülerinin tamamını göz önüne alırsak, yazarın horlanarak dışlanmış, ezilmiş, sömürülen kadınlara nasıl saygıyla ve sevgiyle yaklaştığını görürüz. Türk öykücülüğünde ezilen kadın konusunu ilk gündeme getiren yazarların başında gelir. Çilli, Yeni Dünya, Hanende Melek, Köstence Güzellik Kraliçesi, Komik-i Şehir, Mehtaplı Bir Gece, Çaydanlık, Isıtmak İçin, Kazlar, Kağnı, Sıcak Su, onun kadın odaklı öykülerinden en önemlileridir. Sabahattin Ali pek çok öyküsünde toplumun kadına yanlış bakışından kaynaklanan kadın dramlarını anlatır.

Bir yanda vurguncu varsıllar ve kişisel çıkarlarını her şeyin önünde tutan ahlaksız aydınlar, diğer yanda “namus”, “ kara sevda”, gibi töresel değerlere bağlı köy, kasaba insanı… Anadolu insanını ruhuyla saptayan Sabahattin Ali kimden yana olacağını, neye değer vereceğini bilinçli duyumsar. Acımasız, yüreksiz insanlık dışı yöneticilerin karşısına, toplumun dört bir yanından çıkıp gelen grup tiyatrolarını, şarkıcı kadınları, hatta ezik fahişeleri çıkartır. Bütün bu insanlar, toplumun genel kabul gören değer yargılarını altüst edercesine iffetli, erdemli kişilerdir. Toplumun maddi yaşamına benzer gelişen ahlak değerleri, Sabahattin Ali’nin halkçı dünya görüşünde, apayrı bir hayat çağrıştırır.

O öykülerini çoğunlukla kendisini haklı çıkaran şu temel üzerine kurar: bozuk düzen. Bu bozuk düzende iki sınıf vardır. Ezenler ve ezilenler. Ezenler sınıfında iktidar, ağa, burjuva, yönetim mensupları, rüşvetçiler, üç kâğıtçılar vardır. Ezilenler ise tümüyle yoksullar, köylüler yani halktır. Bu basit ve kestirme çizelge, ülkenin o dönem gerçekliğine tamamen denk gelir ve sırıtmaz.

Aydınların çoğunluğuna karşı güvensizdir Sabahattin Ali. Aydınlar ve kentlilerin Anadolu insanına karşı takındıkları küçümseyici tavrı eleştirir. 1937'de yayınlanan Kuyucaklı Yusuf romanı, gerçekçi Türk romanının en özgün örneklerinden biridir. Hastanelerdeki doktorları, taşraya iş için giden mühendisleri, küçük şehirlerin dedikoducu yaşamına kendini kaptırmış öğretmenleri kuşkucu bir gözle imlerken, Sabahattin Ali’nin öykülerinde erdemsel doruğa çıkardıklarıysa; sömürülen emekçiler, bilgisiz köylüler, yoksul işçilerdir.

Sabahattin Ali’nin öyküdeki asıl başarısı, olağanüstü olaylar anlatmasına karşın, çizdiği, yarattığı hava sebebiyle insanda bir inanırlık ve gerçeklik duygusu oluşturabilmesidir. İnsan psikolojisinin sırlarını ustalıkla açığa çıkarır. Söylemekten bile çekinilen insanlık halleri, onda nezaketsiz, yaralayıcı, yakıcı gerçekliğe dönüşür.


Toplumun, ülkenin genel sorunlarını bütün boyutlarıyla tespit etmiş, keşfetmiş bir yazar, kendi ülkesinde yaşam alanları daraltılarak, nerdeyse nefes alamayacak hale getirilmiş, hapishanelerden hapishanelere sürüklenmiş, bu keşfinin bedeli ağır ödetilmiş, sonunda hiç de arzu etmediği bir serüvende tıpkı öykü kahramanları gibi elim bir biçimde öldürülmüştür. Hep sözünü ettiği bozuk düzenin, acımasızlığın kurbanı olmuş, böylece yazdıklarının haklılığını adeta ispat etmiş olarak aramızdan ayrılmıştır. Ancak, geride ölümsüz eserler bırakmıştır.



Sait Faik Öykücülüğü


Sevmek… Ülkeyi ve insanlığı sevmek, kişisel bir bakışla Sait Faik için de değişmez bir dünya görüşüdür. Sevgi ihtiyacı Sait Faik’te aşılmaz noktalara ulaşır. Sait Faik’in öykülerinde insanın insana duyabileceği her güzel his inanılmaz inceliklerle anlatılmıştır.

İstanbul'un eski hayatını anlatan hikayelerinde, geleneksel öykü kalıplarını kırarak, konu ve olaylardan çok, kısa zaman parçalarındaki durumu büyük başarıyla yansıtan öyküleriyle tanınmıştır. Ayrıca tüm dünyada bilinen Maupassant ve Çehov tarzı hikayecilikte Çehov tarzıyla tanınmıştır. Sait Faik asıl ününü, Burgaz adası ve çevresi kaynaklı Rum balıkçıları, denizi, deniz kuşlarını, doğayı konu alan öyküleriyle kazanmıştır.


Sait Faik, sözcüğün tam kavramıyla bir 'an' öykücüsüdür. Onun öykülerinin pek çoğu İstanbul’u ve insanlarını bir zaman diliminde donduran fotoğraf öykülerdir. O yaşamı boyunca, geçip giden hayatı, İstanbul’u ve İstanbul insanlarının yaşamını ölümsüzleştirmeye çalışmıştır. Kimi düşlere, kimi tensel arzulara, kimi yaşama coşkusuna dayalı anlık gözlemlerle öyküsünü işlemiştir. Öyküleri de tıpkı üst üste sıralanmış kartpostallar gibidir. Birinde sislere batmış Galata Köprüsü, üstünde balıkçılar, seyyar satıcılar, arkada belli belirsiz Yeni Cami; diğerinde, adalarda üçüncü sınıf bir kahve, önünde insanlar, uzanıp giden tozlu yollar, yol boyunca serviler, mor salkımlar… Bir başkasında, Beyoğlu’nda camları kirli bir pastane, hemen önünden geçen tramvay ve sinemadan çıkan kalabalıklar. Daha bir yığın İstanbul görüntüsü, çeşit çeşit insan manzaraları…

Sait Faik, İstanbul’u dolaşıp da bir türlü içine giremediği insanlara –özellikle savruk insanlara- dünyalar kurar öykülerinde. Sokakları, iskeleleri, istasyonları gezerek başıboşları, mutsuzları, yalnızları, kimsesizleri anlatır. Şehrin ışıltılarında yalnızlığın, ölümün, yoksulluğun hissiyatını arar. Ona göre, “Sokakta, bir dükkânda, bir kalabalık yerde durup herhangi bir adamın yüzüne bakarak hayatının hiç olmazsa bir kısmını hikâye etmek mümkündür.” Ama insanları anlatırken şehri ondan ayırmaz, onları bir bütün içinde anlatır. Öykülerinde şehir ve insan kaderinin ortaklığına vurgu yapar. Herhangi bir yerde gözü birine takılır ve onunla ilgili düşünmeye başlar: Kimdir, ne iş yapar, çoluk çocuğu var mıdır? Öykü buradan başlar ve onu anlamaya, zihninde bir yerlere oturtmaya çalışır. Ardından kahraman olarak seçtiği bu kişiye has bir dünya yakıştırır.

Sait Faik dünyayı, yaşamı seven ama kendi istek ve arzuları ile onu değiştiremeyeceğini anladığında, hayallere, öyküye ihtiyaç duyan biridir. Bu anlamda öykü, onsuz yapamayacağı bir şeydir. Çünkü gündelik hayatının, hayat görüşünün eksik kalan yanlarını öyküyle, yazıyla tamamlamaktadır: “Bir küçük insan zerresi halinde bu sabah insanları, kuşları, yemişleri, sefilleri ve açları beyhude bir sevgi ile seviyor, kederlenmeye zaman kalmadan birdenbire bir sıçrayışta ayağa kalkıyorum. İlk vapuru karşılamaya koşuyorum. Ve bekliyorum. İlk vapurdan bin bir yabancı çıkıyor. Bir dost çehresi bulamıyorum. Bir şeyler anlatmak ihtiyacındaydım. Vapurdan kimseler çıkmayınca kaleme kâğıda sarılıyorum.” Bireysel tutkuları, yaşamı güzelleştirme, renklendirme çabaları, arzusu onu sanata, öyküye götürür. Soyut, romantik, şairane tutumu toplumsal yapıyı, inancı, alışkanlıkları aşma girişiminin bir yoludur. Bütün zorluklara rağmen hayattan kopmayan insanların yaşama arzusu ve direnci onun ilgisini çeker. Kuşkusuz bu yolla bir şekilde kendisini de test etmektedir: aylaklığını, sinik ve beceriksizliğini…

Bu anlamda yaşadıklarıyla yazdıkları birbirinden ayırt edilemeyecek örnek isimlerden biridir Sait Faik. Ne yaparsa yapsın, neyi yazarsa yazsın “özne” hep kendisidir. Aylaklığa övgüler bu anlamda otobiyografiktir. Akıp giden gündelik hayattan günübirlik sevinçler, mutluluklar, acılar üretirken aslında hep kendi ruh hâlini yansıtır. Pek çok öyküsünde bireysel arayışlarını, arzularını bu gözlemleri üzerinde test ederek, olayı yine kendine döndürerek özne olur. Gündelik hayatın inceliklerini, ayrıntılarını yakalamak tüm gizlerini çözmek isterken aslında kendini anlamaya, anlatmaya çalışır.


Sait Faik, Edebiyatı, yaşamı güzelleştiren bir araç olarak görür. Kimi öyküleri, mektup, söyleşi, deneme, izlenim, öykü arasında gider gelir. Buna aldırışsız durur. O sadece yapması gerekeni yapmaktadır… Her sözcük kurgusallıktan çok uzak, doğadaki olması gereken anlamıyla kullanılmaktadır. Kuralların dışına çıkarak dile de farklı ve hoş bir kimlik kazandırmıştır.


Sait Faik ve Sabahattin Ali, yazış biçimleri ve dünya görüşleriyle modern Türk öykücülüğünün başlıca iki ufkunu oluşturarak, günümüz yazınına da ışık tutmuş, genç kalemlere de yol gösterici olmuşlardır.



DERLEME: Fadime Y. KAROĞLU

KAYNAK: İNTERNET






1 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Ses

SES

Comments